Apaçi Kızılderili Kabilesi :

Düşmanımı cesur ve kuvvetli yap! Eğer onu yenersem utanç duymayayım.


DÖNEMEYEN BİR DÖNME DOLAP ROMANININ TAMAMI

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta
Ömer Faruk HÜSMÜLLÜ
1952 yılında Tekirdağ ilinin Çerkezköy ilçesinin Kızılpınar köyünde doğdu. İlkokulu Kırşehir’de, Ortaokul’u Ürgüp’te ve Liseyi Adana’da (Devlet hesabına Parasız Yatılı olarak) okudu. 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünü bitirdi. 13 yıl devlette felsefe öğretmenliği, müdür yardımcılığı, müdür başyardımcılığı ve okul müdürlüğü görevlerinde bulunduktan sonra istifa ederek özel sektöre geçip dershanelerde öğretmenlik, bölüm başkanlığı ve müdürlük yaptı. Devlet okullarında ve özel sektörde toplam 36 yıl görev yaptıktan sonra emekliye ayrıldı. Emeklilik yaşamı sırasında çeşitli forumlarda ve sitelerde çok sayıda yazı yazdı. Aynı zamanda fikiryolu.net sitesini kurdu ve halen yönetmektedir. Dört tanesi P-Kitap Yayımcılık tarafından olmak üzere altı adet basılı kitabı vardır. Halen İstanbul’da yaşamaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.
 
***
DÖNEMEYEN BİR DÖNME DOLAP
Kötü geçen bir geceden sonra kendimi aceleyle dışarı attım. Yangından kaçar gibiydim. Buradan, bu birkaç metrelik odadan; yok hücreden uzaklaşmalıydım. Sinirlerim tepemdeydi, belki dolaşırsam yatışırdı. Otomobil ve insan kalabalığı yüzünden tam aksi oldu. Bunların olmadığı ya da çok az olduğu bir yer bulmak için saatlerce yürüdüm. Etrafı ağaçlarla dolu on binlerce metrekarelik bir arazinin olduğu yere geldim. Burada üzerindeki demirden aksamlar indirilen iki büyük kamyon ve bu işi yapan yedi-sekiz adam vardı. Kamyonlardan yirmi metre kadar ötede de indirilenleri monte eden dört kişi. Onlara yaklaşıp ne yaptıklarını sordum.
-Dönme dolap, dedi biri ağız ucuyla.
Dönme dolabın ne olduğunu biliyordum, çünkü çocukluğumda birkaç kere binmiştim. Sonra yıllarca binmedim, binemedim. Dönme dolap luna parklarda, eğlence alanlarında yukarıdan aşağıya doğru bir eksen etrafında dönen, yani dik bir tekerlekten oluşan döner bir çark. Buna “Yatay bir eksen çevresinde düşey doğrultuda dönen büyük bir çemberden oluşan eğlence tekerleği.” de diyebiliriz. Bu çarka/tekerleğe yolcuların oturmaları için sepet ya da kabinler bağlanmış. Dönme dolap, bayramlarda ve şenliklerde çocukların en çok hoşuna giden eğlence araçlarından biri. 
Ana malzemesi demir ama, bir panayırda birkaç kişi tarafından elle döndürülen ve aynı anda dört kişinin binebildiği.ahşap dönme dolap da görmüştüm. . Oysa günümüzde bu işi güçlü motorlar yapıyor ve aynı anda yüzlerce kişinin bindiği dönme dolaplar var.
Bu büyük meydan oyuncağı bana yıllar önce dinlediğim bir şarkıyı hatırlattı: "Yaşamak dönme dolap gibidir. Onun da iniş ve çıkışları var. Talihlidir hep çıkanlar arkadaş, Gerçek dost inenlerin yanında var." 
Yaşamak ve dönme dolap arasındaki benzerliği bu şarkı ne güzel anlatıyor. Düşünüyorum da gerçekten yaşamak dönme dolap gibiydi ve gerçek dostlar kendini hep biz inerken gösteriyordu. Çıkarken de içlerinde mutlaka dost da vardır ama çoğu dost görünümlü şakşakcılar ya da çıkarcılardı. Hayatta ve dönme dolapta yükselirken de inerken de heyecanlanırız. Ama duyulan heyecanlar farklıdır: Çıkarken seviniriz, inerken üzülürüz.
Dönme dolabın en üst noktasına geldiğimizde binenleri almak ya da inecekleri indirmek için durduğunda kabin sallanır ve biz heyecandan çığlık atarız. En çok haz veren anlar en üsttekilerdir, tepe noktasıdır, gökyüzüne en yakın olduğumuz yerdir. Bindiğimiz andan itibaren en üst noktaya, zirveye ulaşmak, hatta bulutları yakalamak isteği vardır içimizde. Burada olmanın keyfi ve heyecanı bir başkadır. Kanımıza en yüksek oranda adrenalin salgıladığımız anı burada yaşarız. Özgür olmayı, daha yükseklere çıkmayı, dünyaya tepeden bakmayı arzulamayan olur mu? Hayatta da öyle değil midir?
Dönme dolap aşağıya doğru inmeye başladığında ise yavaşlamasını isteriz, içimizi bir hüzün kaplar. Fren yapıp inişi durdurmak veya en azından yavaşlatmak isteriz, ama dönme dolapta bizim kullanabileceğimiz fren ne gezer! Bu eğlence bitmemelidir, sona yaklaşmak hiç de hoş değildir. Geriye gitmek, mümkünse zamanı durdurmak isteriz. Ama biter, başımız önde, yenilgiyi kabul etmiş bir sporcu gibi kabinden aşağı yavaş ve isteksiz adımlarla ineriz. Kazanımlarımızı kaybetmek cansıkıcıdır. Hayatta da aynıdır. Hiç kimse hayatın hiçbir basamağında yükseldiği yerde sürekli, kalıcı değildir. İkisinde de birileri inerken birileri çıkar, ya da tersi. Hep yukardayım zirvedeyim zannetmek, kendini aldatmak ve büyük bir hayal kırıklığına zemin hazırlamaktır.
Dönme dolap, bir noktadan itibaren dönmeye başlıyor ya da hareket ediyor. Dönüyor, dönüyor, dönüyor ve aynı başladığı noktaya geliyor. Sonra gene o noktadan dönmeye devam ediyor, devam ediyor ve gene aynı başladığı yere geliyor. Sonra mı? Gene aynı döngü, yineleme; ya da kısırdöngü! Ya hayatımız? O da aynı kısırdöngünün bir başka örneği değil mi? Mesela: Evin babası sabah yatağından saatin zil sesi ile uyanıp kalkıyor, işe gitme konusunda biraz gönülsüz, tatlı uykusuna devam etmek isterdi. Gözlerini ovuşturuyor, esniyor, ayaklarının üzerine basıyor ama ayaklarına bu hantal beden ağır geliyor, yavaşça ilk adımını atıyor, lavaboya gidip elini yüzünü yıkıyor, havluya siliyor, biraz canlanır gibi oluyor, mutfağa geçiyor, kahvaltı hazırlayan karısına “Günaydın” deyip sofraya oturuyor, kahvaltı bitince balkona çıkıp bir sigara yakıyor, tekrar lavaboya gidip dişlerini fırçalıyor, ellerini ve yüzünü yıkayıp havluya siliyor, yatak odasına gidip giyinmeye başlıyor, dün giydiği gömleğin yerine bir başkasını seçiyor, aslında bu tam da bir seçim değil onlarca gömleğin içinden birini çekip alıyor, gömleği giyiyor, kravatını takıp aynaya bakıyor, olmadı bu gömleğe bu kravat gitmedi, bir başkasını deniyor, o da olmadı, bir başkasını... ama zaman tükeniyor, oldu ya da olmadı birinde karar kılıyor, terliklerini çıkarıp pantolonunu, ceketini giyiyor, terlikleri tekrar ayağına geçiriyor, odadan çıkıyor, salonda sehpanın yanındaki çantasını alıyor, sokak kapısının yanındaki dolaptan ayakkabılarını çıkarıp giyiyor, karısını öpüyor, kapıdan çıkıyor, karısına el sallıyor, asansöre biniyor, alt katın düğmesine basıyor, asansörden iniyor, apartmanın merdivenlerini hızlı hızlı hatta ikişer ikişer atlayarak geçiyor, sokakta koşuyor, caddeye çıkıyor, ya otobüs kaçtıysa endişesi var içinde, durakta beklemeye başlıyor, bekleyiş biraz uzayınca kaçırdım endişesi daha da artıyor, otobüsün geldiğini görünce seviniyor, biniyor, kartını okutuyor, içerisi yolcu dolu, şoför arkalara doğru ilerlemeleri için uyarıyor, hiç kimse yerinden kıpırdamıyor, yolculara bakıyor çoğu öğrenci, bazıları kendi yaşında, az da olsa yaşlı insanlar da var, “Yaşlıların bu saatte otobüste işi ne?” diye düşünüp kızıyor, kızdığı sadece onlar değil, koltuklara yayılarak oturan etraflarının farkında değilmiş gibi telefonlarını kurcalayan gençlere-öğrencilere de yaşlı insanlara yer vermedikleri için kızıyor, otobüs ağzına kadar doluyor, o yüzden inecek yolcu olmayınca duraklarda durmuyor, durmayınca da duraklarda bekleyenler el kol hareketleri yapıp bağırıyorlar ama ne dediklerini anlamıyor, inme ihtimali olan yolcuları gözetliyor, kaçırmamak için dikkatli davranıyor, iner inmez yerlerini kapacak, bir kadın elindeki telefonu çantasına koyuyor, üstünü başını hatta saçlarını eliyle düzeltiyor, bu ineceğine dair bir belirti olabilir ama inmiyor, o kadın pencereden etrafı seyrediyor, hayal kırıklığı yaşıyor, on beş-yirmi durak geride kalıyor. Bir durak sonra inecek, arka kapıya doğru gitmeye uğraşıyor, insandan bir duvar var sanki, aşamıyor, önündekileri iteliyor, bazıları ona kötü kötü bakıyor, aldırış etmiyor, ite ite inme butonunun yanına geliyor, butona basıyor, az sonra otobüs duruyor, kapının ağzı insan dolu, önündeki kişi de bu durakta inecek, güçlü kuvvetli biri, insanları adeta püskürtüyor, onun açtığı koridordan giderek otobüs kapısının basamağına kadar geliyor, ama inemiyor çünkü ön kapıdan binemeyenler binmek için arka kapıya hücum ediyorlar, onlara hem söyleniyor hem de birkaçını iteliyor, sonunda ayağını yere basıyor, derin bir nefes alıp yürümeye başlıyor, işyerine daha birkaç yüz metrelik yolu var, sonunda varıyor, çantayı masanın üstüne bırakıyor, ceketini askıya asıyor, kendini koltuğa atıyor, mesainin başlamasına beş dakika var, bu kısacık süre bile hoşuna gidiyor ve mesai başlıyor, bitimine kadar daha önceki yaptığı işlerin aynısını yapıyor, mesai bitiyor, eve dönmek için hazırlanıyor, durakta otobüs bekliyor, sabahkine benzer olayları gene yaşıyor, en nihayet evine varıyor, üstünü başını çıkarıp pijamasını giyiyor, yemek yiyor, ellerini yıkıyor dişlerini fırçalıyor, karısıyla biraz sohbet ediyor, televizyon seyrediyor, uyumak için yatak odasına gidiyor, saati kuruyor, yatıp yorganı başına çekiyor, uyuyor. Ve saat çaldığında uyanıyor, dünkünün aynısı veya benzeri olayları tekrar yaşıyor... Dönme dolap gibi. Yani aynı döngü, yineleme ya da kısırdöngü...
Üç gün sonra gene gittiğimde, dönme dolaptan başka eğlence aletlerinin de kurulmaya çalışıldığını gördüm. Çarpışan arabalar, zincirli salıncak, gondol, atlı karınca, korku tüneli, tren, balerin ve benim adını bilmediğim birçok lunapark aleti... Hepsine tek tek baktım. Çalışanlar beni tehlikeli olabileceği düşüncesiyle oradan uzaklaşmam için birkaç kere uyardı. Sonunda tekrar dönme dolabın yanındaydım. Yavaş yavaş göğe doğru yükseliyordu demir yığını.
Dönme dolabın kurulması birkaç hafta sürdü. Bittiğinde otuz-kırk metre yüksekliğinde bir dev oyuncak ortaya çıktı. Dönme dolap biter bitmez de lunapark açıldı ve insanla doldu. En çok müşteri dönme dolapta vardı. Ben de binmek istiyordum, çocukluğumdaki heyacanı duyup duyamayacağımı merak ediyordum. Gişeden biletimi aldım, kuyruğa girdim, uzun süre bekleyeceğimi biliyordum. Dolaptaki insanları izleyerek ve onların çığlıklarıyla dolabın kalın halatlarının çıkardığı gacur gucur seslerini dinleyerek bekleme zamanını geçirdim.
İki görevli vardı. Biri dolabı durduruyor, hareket ettiriyor; diğeri ise kabini tutuyor inenlere ve binenlere yardımcı oluyordu. Dönme dolap bakımsızdı, demirlerin üzerindeki boyalar dökülmüş, sepetler eskiydi. Halatlardan çıkan sesler ürkütücüydü. 
Sıram geldi, bindim. Yanımda on beş yaşlarında bir delikanlı, karşımda ise genç bir karı koca vardı. Kabinler dört kişilikti. Hareket ettik, birkaç metre yükselip durduk; başka inenler ve binenler oldu. Bu şekilde defalarca dura kalka en tepeye kadar çıktık. Orada durunca bindiğimiz kabin/sepet sallanmaya başladı. Genç kadın çığlık atıp kocasına sarıldı; ben de korktum. Yanımdaki gencin güldüğünü görünce korkum geçti. Buradan görünen manzara harikaydı. Bütün şehir ayaklarımızın altındaydı, kilometrelerce uzaktaki nehir ve dağlar da görülüyordu. Yerdeki insanlar ufacıktı, sanki hepsi birer cüceydi. 
Durma ve kalkmalar binme yerine geldiğimizde sona erdi. Demek ki eskilerin hepsi inmiş ve yeni yolcular binmişti. Gökyüzüne doğru yolculuğumuz başladı. Birkaç defa döndük (beş ya da altı defa) ve en tepeye gelince gene durduk. Bu seferki duruşumuz çok uzun sürdü. İndi-bindi nedeniyle gerçekleşen bir duruş olmadığı belliydi. Az sonra genç bayan gene çığlık attı, gencin yüzüne baktım, gülmüyordu. Çok iyi seçemesem de aşağıda koşuşturmalardan bir şeylerin ters gitmiş olduğunu anladım. Kabin beşik gibi sallanıyordu. Yukarıda rüzgar aşağıya göre daha fazlaydı, ancak bizi bu kadar sallayacak gücü olduğunu sanmıyordum. Genç kadının sürekli kıpırdaması, kocasına ikide bir sarılması ve belki de gençle benim elimizin ayağımızın titremesi bunun asıl nedeni olabilirdi. Bir saat kadar en yukarda asılı kaldık, durmadan da sallandık. Yanımızdan kuşlar hızla geçiyordu. Siyah, sarı, kırmızı, mavi renkli güvercinler... Bir tane de süt beyazı güvercin. Ama bu onlardan ayrı uçuyordu; ya diğerleri bunu aralarına kabul etmiyordu ya da bu farklı olduğu için onlarla birlikte uçmaya tenezzül etmiyordu. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım. Ta tepede çok çok yüksekte bir leylek kanatlarını açmış duruyordu. Hareketsiz görünüyordu, ama tabii ki bu bir göz yanılmasıydı. 
Tekrar aşağıya baktım. Ortalık giderek kalabaklaşıyordu. Dönme dolapta yakınları olanlara çok sayıda da seyirci eklenmişti. Oradaki kafaların hepsi gökyüzüne doğru çevrilmişti. Bekliyorlardı. Acaba neyi? Buradan aşağıya düşme anını kaçırmak istemiyor olabilirler mi? Merak ediyorum: Telefon kameraları çalışmaya başladı mı?
Arıza giderilip aşağıya geldiğimizde indirildik. İnen herkes derin bir nefes alıp birkaç metre uzaklaştıktan sonra arkasına dönüp dönme dolaba bakıyordu. Bazıları da indiklerinden öylesine sevinçliydiler ki aşağıda kendilerini bekleyenlerle kucaklaşıyordu. İndirilen sadece biz değildik, dolap boşaltılmıştı.
Bilet alanların para iadesi için gişeye gitmeleri söylendi. Anlaşılan bugün dolap çalışmayacaktı. Ciddi bir arıza olmasa bilet paralarını iade etmezlerdi.
Dört-beş gün lunaparka uğramadım. O günkü korkuyu üzerimden atınca tekrar dönme dolaba binme kararı vererek gittim. En tepede kaldığımızda duyduğum heyacanı bir kere daha yaşamak istiyordum. Yaşayamadım, çünkü oraya gelince dönme dolabın sökülmeye başlandığını gördüm. Oysa diğer eğlence aletleri duruyordu. Sökme işinde çalışan işçilere ve onlara emir yağdıran adama dikkatle baktım, bunlar dolabın montajını yapanlar değildi. Başlarındaki adama neden söktüklerini ve dolabı nereye götüreceklerini sordum. Adam yüksek sesle cevap verdi:
-Bozuk. Dönemiyor. Dönemeyen dönme dolabın en son gideceği yer de hurdacı mezarlığıdır.
Bu cevap bana dönme dolabın sonunun da insanınkine ne kadar çok benzediğini anlatmaya yetti.

● ● ●

Uykusuz bir gece daha kaldı geride. Bu kaçıncı? Saymadım. Yüzlerce olduğu kesin. Kafam zonkluyor, bazen de rayların üzerinde gıcırdıyan bir yük treni gibi sesler dolaşıyor içinde; gözlerimin önünden karartılar geçiyor, kalbim çarpıyor, nefes alıp vermede zorlanıyorum. Sıklıkla acaip şekilli yaratıklar görüyorum. Bunları anlatamıyorum, her defasında şekil değiştiriyorlar. Ağzından ateş çıkaran huni kafalılar var, onlarca eli ve ayağı olanlar var, ayakları kafasının olduğu yerde, kafası ayaklarının olduğu yerde olanlar var, denizanasının denizde yüzdüğü gibi boşlukta salınanlar var, bir de ağızlarından onlarca dil çıkarmış olanlar var. İş sadece görüntülerle kalsa! Ayrıca çığlık sesleri ve homurtular duyuyorum. Sanki birilerini boğazlıyorlar ya da bir yerlerini kesiyorlar gibi. Yerin metrelerce altından da birileri bana sesleniyor. Ben kim olduklarını bilmiyorum. Onlar ise benimle ilgili her türlü bilgiye sahip. Neredeyse şeceremi sayacak kadar hakkmda bilgi sahibi olmuşlar. Hallüsinasyon dedikleri bu mu?
Az önce uyumak için ışığı kapatıp yatağa uzandım. Sağa döndüm, sola döndüm... Uyumak ne mümkün! Debelenip durdum, başka ne yapabilirdim ki! Mışıl mışıl uyumaya hasretim. Gözlerimi kapar kapamaz içim geçse, derin bir uykuya dalsam... Uyusam, uyusam... Hatta hiç uyanmasam! Bu da kabulüm.
Yorganı üzerimden atıp, acıyan gözlerimi ovuşturarak yataktan kalkıyorum, karanlıkta bir-iki eşyaya çarpıyorum, ışığı açıyorum, odanın içinde dolaşmaya başlıyorum. Vakit nasıl geçecek? Galiba bir yol buldum: Odanın duvarlarını sayacağım. Saydım: Dört. Bir daha sayıyorum, bir daha. Her defasında dört çıkmıyor; bazen üç bazen de beş... Gerçek sayı acaba ne? Saymayı bırakmaya karar veriyorum, az sonra bundan vaz geçip tekrar sayıyorum. Kaç kere saydım bilmiyorum. Çok olmasına çok oldu da... 
Saymayı unutmak için odadaki eşyalara bakıyorum, başka türlü kurtulamam bu tekrarlı hareketten: Az önce kalktığım yatak camın önünde duruyor. Üzerinde kılıfı desenli bir yastık, rastgele itelenmiş bir ucu yerde mavi bir yorgan, debelenirken karışık kuruşuk bir hale getirdiğim perişanları oynayan yatak çarşafı... Kapının arkasındaki askılıkta asılı kıravatlar, ceket ve pantolonlar, gömlekler... Bir de tencere tutacağı var; orada işi neyse! Askılık o kadar yüklü ki çöktü çökecek. Girişte sağ taraftaki duvarda bir gardolap, onun yanındaki duvarda da üzerinde bilgisayar bulunan masa; bilgisayarın yanında bir kalem, bir sayfa boş yazı kâğıdı ve kapalı bir cep telefonu. Masaya bitişik dolu bir kitaplık. Tabii karışık bir kitaplık. Hatta yerlerde sürünen birkaç kitap bile var. Yerdeki kitapların iki karış ötesinde bir çift kirli çorap, bir çift ağzı dağılmış terlik. Kimin mi? Kimin olacak, tabii ki benim. Oda kapısından girince sağ tarafta yanyana iki koltuk. İkisi de diğer eşyalara göre yeni sayılır. Hayret! Üzerleri boş.
Birkaç gündür, biri ya da birileri beni gözetliyor. Uydurmuyorum, yalan söylemiyorum; gözetlendiğimden eminim. Üstelik gözetleyen ya da gözetleyenler dışarıda değil; bu on iki metrekarelik odanın içinde. Dileyen bana paranoyak desin, yetmezse daha ağırını söylesin! Ben gözetlendiğimi biliyorum. Başkalarının ne diyeceğinden çekinip de görüşümü değiştiremem! Neden ben mi? Bunu bana değil gözetleyenlere sormalı!
Yerdeki halıya ilişiyor gözlerim. Birçok yeri lekeli. Geometrik şekilli, biraz solmuş da olsa renklerin nerdeyse hepsi var. Kenarlarındaki püsküllerin yarısı kopmuş. Sağ ayağımla bir tekme atıyorum püsküllere, bir tutam daha kopuyor. Daha önceki kopmaların da sebebi bu olabilir mi? Dışarıdan gelen bir ses duyuyorum, camın yanına gidip perdeyi açıyorum. Kimsecikler görünmüyor. Sokak lambası ortalığı gündüz gibi aydınlatıyor. Pencereyi yarım aralıyorum, içeriye temiz hava giriyor. Karşıda 3-5 katlı apartmanlar var. Bazılarının giriş kapılarında ışık yanıyor. Işığı yanan daire ise hiç yok, camlar karanlık. Sokağa derin bir sessizlik hakim; sanki hiç yaşam belirtisi yok gibi. Buraya “Ölüler Sokağı” adı verilse, çok yakışır. Sessizlikten korkuyorum, az önce de sesten korkmuştum. Korkmadığım ne var ki? Her şeyden korkuyorum; hatta kendimden. 
O ne! Hani sokakta kimse yoktu, oysa şimdi uzun boylu, siyah saçlı, kolunda siyah bir çanta, ayağında bir karış boyunda topuklu ayakkabı, üzerinde fosfor yeşili elbise, seksapel bir kadın kırım kırım kırıtarak kaldırımda yürüyor. Tam bir fettan. Ayakkabılarından çıkan “Tok, tok, tok...” sesleri bana kadar geliyor. Gecenin ilerlemiş saatinde bu ne cesaret! Tek başına. Yok değilmiş, arkasından iki adam geliyor; birinin üzerinde ceket diğerinde sadece gömlek var. İkisi de ayakkabılarının arkasına basmış, ayaklarını sürükleyerek yürümelerinden belli. Ağızlarının şapırtısını, ben ta buradan duyabiliyorum. Kadın durdu, adamlar da. İki taraf da yürüyüş mesafesini korudu. Kadın elindeki çantayı adamlardan tarafa attı, aslında kızgınlıkla fırlattı. Küfür de etmiştir, ağzı ve yüzü bu izlenimi bırakıyor. Kadın üzerindekileri birer birer çıkarıyor; üryan kaldı. Eski yunan tanrıçalarınınkine benzeyen bir vücudu var. Tam sokak lambasının altında olduğu için en ince ayrıntısına kadar görülebiliyor. Adamlar da oldukları yerde üzerlerindeki giysileri çıkarmaya başladılar. Kadın, şuh bir kahkaha patlattı. İşte burada film koptu, bir de baktım ki ne kadın var ne de adamlar. Nereye gittiler, hiç yok muydular zaten? Nasıl olmazlar, ben az önce hepsini gördüm.
Pencereyi ve perdeyi kapattım, gene duvarları sayıyorum: İlki üç, sonraki beş, tekrar üç, sonraki dört... Masamın üzerindeki kalem kutusunu karıştırıyorum, keçe uçlu bir kalem arıyorum. Buldum, rengi kırmızı ama olsun; aslında diğer renklerden daha çok işime yarar. Kalemle duvarlara numara yazıyorum: En son yazdığım rakam beş, önceki üç, dört, beş, dört... Duvarlar kıpkırmızı.
Tekrar pencerenin yanındayım, perdeyi ve pencereyi açıyorum. Sokak lambası yanmıyor, ortalık günlük güneşlik. Az önce karanlık değil miydi? Güneş karşıdaki apartmanların boyunu geçmiş. Sokak insan ve otomobil dolu. Onlarca, belki de yüzlerce insan ve otomobil olmasına karşılık sessizlik hükmünü sürdürüyor; bunların hepsi ölü olmalı. Ama ölüyseler nasıl hareket ediyorlar, diye de sormadan edemiyorum. İyisi mi kapatayım perdeyi ve pencereyi.
Bilgisayar çalışmaya başladı, kendiliğinden. Sandalyenin üzerine, yere düşmüş olan minderi alıp koydum, oturdum. Klavyenin tuşlarına basıyorum, basıyorum, basıyorum. Işık var görüntü yok. Bozuldu mu? Dert değil, bozulursa bozulsun! İşte görüntü de geldi, kocaman harflerle “Google” yazıyor. Ekranın sağ alt köşesindeki saate bakıyorum: 03.26. Hani az önce sokakta gündüz vardı? Tekrar camdan bakmaya karar verdim.
Şimdiki görüntü gece. Sokak gene ıssız ve sessiz. Karanlık kaçak güreşen bir sporcu gibi saklanmış bir yerlere. Sokak lambası siyahı kovalamış, siyah da pusuya yatmış bekliyor, ya lâmba kırılsın ya da elektrikler kesilsin diye. Yok yok, benimle alay ediliyor; dakikalar içinde geceden gündüze, gündüzden geceye geçişin başka bir izahı var mı?
Odaya dönüp duvarları saymaya devam, sonra tekrar pencere ve bu sefer gündüz, birazdan odaya dönüş ve tekrar pencere bu sefer de gece...
Bu yaşadıklarım aynı günün olayları mıydı yoksa farklı günlere mi aitti? Birkaç saatlik zaman diliminde defalarca gece ve defalarca gündüz olabilir miydi? Tamam, zamanın subjectif bir boyut olduğunu biliyorum; mutlak değildir, kişilere göre değişebilir; ama bana oynadığı bu oyunu bir türlü anlayamıyorum. Zaman, benim için anlamını yitirmiş olmasın?
Bilgisayarın saati 09.21'i gösteriyor. Odanın ışığını kapatıp perdeleri açıyorum. Sokağa bakmayı canım istemiyor. Baksam ne göreceğim? Hep aynı görüntüler. Aynı şeylere bakacağıma duvarları sayarım daha iyi. Aaa, o da ne? Gardolabın masanın olduğu yerdeki duvara bakan tarafında bir ayna asılı. Yıllardır bu odada yaşıyorum, bu aynadan haberim yok. İlk defa gördüğüme kimse inanmaz tabii; ama doğru. Aynaya yaklaşıyorum: Yuvarlak, etrafı gümüş kaplama; paslı bir çiviye asılmış. Üzerinde bir parmak toz var en azından. Eski, kim bilir ne zamandan kalma. Elimle tozunu siliyorum, daha kötü oldu, hemen mutfağa gidip bir bulaşık süngerini ıslatıp geldim, sildim. Gene görüntü hoş değildi, çünkü bu sefer de üzerindeki su işi bozuyordu. Tekrar mutfağa koştum, kağıt peçete aldım, bununla sildim, kuruladım. Şimdi daha iyi. Bir ses duydum:
-Teşekkür ederim, ama beni fark etmen biraz geç olmadı mı? Bunca zamandır nasıl görmezsin? Kör müsün sen?
-Sen kimsin? Neredesin?
Deyip arkama baktım, kimse yoktu. 
-Arkanda değil, önündeyim. Boşuna salak gibi bakma oraya. Aynaya bak, iyice bak!
-Ne biçim konuşuyorsun öyle, sen kimsin de bana hakaret ediyorsun?
-Kim olacağım? Senim, sen... Bak bak aynaya, gör kendini.
Aynaya baktığımda gördüklerim karşısında afallayıp kaldım, aptallaşmıştım. Aynada tıpatıp bana benzeyen birini yani daha doğru bir ifade ile kendimi göreceğimi zannederken karşımda bir hilkat garibesi vardı. Bu gördüğüm bir canlı cenazeydi. En az yüz yaşında, belki de iki yüz, kupkuru adeta bir iskelet, sırıtan bir yüz, dişleri dökülmüş bir ağız, kesilmiş koyununki gibi pörtlek gözler, uzun kulaklar, yarısı dökülmüş beyaz saçların örttüğü daha doğrusu örtemediği yumurta şeklinde bir kafa, kemik ve incecik deriden ibaret el ve parmaklar, burnunu çekip duruyor, zaten sümükleri de akıyor, ama silmeyi bir türlü akıl edemiyor, hırpani kılıklı bunak bir adam...
-Bu görüntüdeki ben olamam, bana hiç benzemiyor. Ama istersen önce sümüklerini sil, çünkü iğrenç görünüyorsun.
-Aynalar yalan söylemez, çünkü karşısındakini yansıtır. Sümüklerime gelince, orası seni ilgilendirmez.
-Hadi oradan çok bilmiş moruk!
-Bak, üslubumuz bile aynı... Sen de ben de kırıcı konuşuyoruz. Bundan başka daha benzeyen yani aynı olan o kadar çok özelliğimiz var ki. İnanmazsan yanındakine sorabilirsin.
-İyice zırvaladın ahmak ihtiyar. Benim yanımda yani bu odada benden başka kimse yok. Zaten senin o bön bön bakışından bir budala, bir aptal olduğunu anlamalıydım. Seni adam yerine koyup da konuştuğum için kabahat bende.
-Farkında değilsin ama ettiğin hakaretlerin hepsi sana gidiyor. O yüzden biraz daha dikkatli konuş. Eyy, bu salağın yanındaki! Sen neden susuyorsun? Konuşsana! Anlat şu kendini beğenmiş salağa...
-Evet, aynadaki doğru söylüyor. Ben senin yanındakiyim.
-Yanımdaki misin, yani kimsin, nesin?
-Senin gölgenim.
-Ne zamandan beri yanımdasın?
-Dünyaya geldiğin günden beri hep yanındayım. Karanlık hariç... Aslında karanlıkta da yanındayım, ama görülmem. Karanlıkta dinlenirim, uyurum. 
-Madem hep yanımdaydın da bunca zaman neden benimle hiç konuşmadın?
-Sen bana bir şey sormadın ki konuşayım, hatta sen benim varlığımdan bile haberdar değildin. Üstelik de sıkça gördüğün halde beni fark etmemiştin. Kısacası ben yok hükmündeydim, senin için.
Aynadaki gülmeye başladı, sinir bozucu bir sesle; gıcık gıcık. Haklı çıktı ya! Güler tabii. Gülmesi bitince laf attı:
-Gördün mü ahmak kimmiş, salak kimmiş? Gölgen bile senin bir aptal olduğunu ima ediyor.
-Hayır, ben herhangi bir imada bulunmadım. Münakaşa edenlerden birinin tarafını tutmak gibi bir niyetim ise hiç yok.
-Senin anlayacağın, bu gölgen olacak yalaka, tam sana göre bir arkadaş. İmada bulunmazmış, taraf tutmazmış! 
Aklım karıştı, alnımdaki damarlardan biri çatlayacak zannettim. Gördüklerim, duyduklarım gerçek mi? Olamaz. Belki de bir rüyadayım! Aynanın karşısından çekildim, Aynadaki arkamdan bağırdı:
-Korkak, neden kaçıyorsun, korkak! 
Birkaç defa aynı sözleri söyledi ve sustu. Aklıma ilk gelen, bu aynayı yok etme fikriydi. Bir cisimle vurup kırabilirdim ya da bulunduğu yerden çıkarıp çöpe atabilirdim. Yapamadım. Neden mi yapamadım? Cesaretim yoktu! Aynadaki boşuna arkamdan “korkak” diye bağırmamıştı. Belki de bugün söylediği tek doğru sözcük buydu: Korkak...
Kaçacaktım. Başka bir yol bulamadım aynadakinden kurtulmak için. Aceleyle giyindim. Bu arada çorabımın tekini giymeyi unutmuşum, saatler sonra fark ettim böyle olduğunu. Sokağa çıktım. Yüreğim daralıyordu evin içinde; belki sokakta rahatlardım. Umduğumu bulduğumu söyleyemem. Çıkar çıkmaz hoş olmayan uyarıcılarla karşılaştım. Otomobiller bana korna çaldı, birkaçının sürücüsü kafasını çıkarıp küfür etti. Yayalardan bazıları omuz attı, bir yankesici ceplerimi karıştırdı. İyi ki karıştırdı, çünkü bugünkü ilk gülüşüm de gerçekleşti bu sayede. Yankesicinin boş cepleri karıştırdıktan sonraki hayal kırıklığını, yüzünün aldığı şekli gözlerimin önünde canlandırıp defalarca güldüm. Dışarı çıkacağım zaman paramı öyle bir yere saklarım ki kimse bulamaz. 
Beni herkesin içinde tek başına kahkaha atarken görenler, kim bilir hakkımda ne düşünmüşlerdir? Boş ver, ne düşündüklerininin önemi yok. Dik yürümeye çalıştım, böylece ezik, zavallı biri olmadığım izlenimi yaratmak istiyordum. Yoksa en ufak bir acizlik belirtisi gösterdiğimde insanlardan aşağılayıcı tepkiler gelebilirdi. Bu arada yaşlı bir kadın üzerime tükürdü yanımdan geçerken. Döndüm, arkasından koşup yetiştim; ben de onun kafasına tükürdüm. Yüzünü bana çevirdi, bastı kahkahayı; anladım ki tek ben değilmişim; ortalık kaçık doluymuş.
Benimkiyle bu dünya birbirinden çok farklı. Şu dünya iyi ya da bu dünya kötü, demiyorum. İkisi de iyi veya ikisi de kötü olabilir. Kavramlara anlam yüklemiyorum, algıların farklılığı bu kabule zorluyor beni. Hayal alemine dalıp uzaklaşmak arzusundayım, gerçek denilen saçmalıklardan. Uyuyamadığım için rüya da göremiyorum öyle doyasıya. Rüya görmeye çok ihtiyacım var çok! Öyleyse tek bir seçeneğim kalıyor: Hayal kurmak. 

● ● ●

Güneş tam tepemdeydi, yakıcıydı, hatta kavurucuydu. Başımı kaldırıp dikkatle baktım güneşe, dünyayla alay eder gibi bir surat göründü gözlerime. Ya da başkalarına acı çektirmekten hoşlanan bir sadistin bakışı... Altı üstü bir ateş topağı işte. Çok sürmedi güneşin yakıcılığı, böylece onun da tahtı sallanmaya başlamıştı. Bulutlar sarıverdi gökyüzünü, öyle hızlı hareket ediyorlardı ki gören de bir yere yetişmek için acele ediyorlar sanırdı. İyice güneşi sarıp kuşatınca bulutlar kar olup yeryüzüne inmeye başladı. Üşüdüm. Elim ayağım soğuktan tir tir titredi. Yerler kısa sürede karla kaplandı. Saatler geçmedi hatta dakikalar bile geçmedi de bu kadar kar nasıl yağdı? İnsanların çoğu karı görünce bir yerlere sığındı, ortalık neredeyse bomboş kaldı. Soğuk rahatsız edici de olsa kaldırımların, yolların tenhalaşması hoşuma gitti. 
Bir parkın kapısından içeri girdim. Yerleri ve ağaçların üzerini beyaz bir örtü kaplamış, kar sanki hızını burada daha da artırmış gibi. Küçük bir ağaç büyüklüğündeki manolyanın o güzelim mor ve beyaz renkli çiçekleri kaybolmuş karın altında. Karla kaplı banklardan birinin üzerindeki karları, elimle iteleyip oturabilecek kadar bir yer açtım kendime. Bir köpek geliyor yan taraftan karlara bata çıka. Beni görüp yönünü bana doğru çevirdi. Yanımda durdu. Gözlerimin içine bakıyor, salladığı kuyruğundan biraz kar dökülüyor. Benden beklentisi olduğunu anladım da bende ona verebilecek ne var ki... 
-“Üzgünüm, sevgili köpek. İstersen bu soğukta benimle boşuna vaktini kaybetme, git başka yerde şansını dene!” dedim. O, bakmaya ve kuyruğunu sallamaya devam ediyor. Güzel güzel konuştum, anlamadı. Kızdım. 
-“Ne laf anlamaz hayvansın! Defol it oğlu it!” diye bağırdım. 
Bu sefer anladı söylediklerimi, başını öne eğip yanımdan ayrıldı. Arkasından bakıyorum, sol arka ayağı sakat; önceden fark edememiştim. Şimdi ona bir lokma ekmek olsun veremeyişime ve hakaret etmiş olmama daha çok üzülüyorum.
Ağaç dalları yere doğru eğildi, bakalım bu kadar kar yükünü çekebilecekler mi? Kırılmasınlar? Yok canım, ta o kadar fazla değildir üzerlerine konan kar. Ağaçları düşünüyorum, ya kendim? Üstüm başım karla doldu, giysilerimin hangi renkte olduğu sorulsa bakıp da söyleyemem. Kafamın üzerindeki karların sebep olduğu ağırlığı da hissetmeye başladım. Hiç kıpırdamadan oturuyorum. İşte oturan bir kardan adam! Belki de uzaktan bakan bazılarına göre bir heykel. Ve belki de az sonra buz adama dönüşecek!
Yağış şiddetini artırdı, rüzgar da çıktı. Oyun oynamayı seven bir rüzgar, biraz da dalgacı. Karları bir yerden alıyor başka bir yere götürüp yığıyor, daha sonra oradan da alıyor... Park ıssız, kimse yok. Bu karda boranda kim olur ki... Buraya bu havada gelen adamın aklından zoru var demektir. Yanılmışım. Düşüncelerim gerçekle çelişiyor. İşte, karşımda bir adam var, bana yaklaşıyor. Ayağında çizmeleri, sırtında boğazlı kalın bir kazak, belinde kuşağı ve bu kuşağın içine sokulu iki cam bardak, bir elinde ibrik diğerinde orta büyüklükte bir güğüm...
-Boza var, bozaaacııı... Vereyim mi amca? Diye soruyor bana. Yaşça benden büyük olduğu halde bana “amca” dedi. Kar demek ki öylesine kamufle etti beni ki, bozacı gerçek yaşımı tahmin edemedi. 
Bozacı teklifini birkaç kere tekrar etti, hiç cevap vermedim. Hatta hiç kıpırdamadım. Ağzından hafif bir sesle:
-Kaçık, sözünün çıktığını duydum.
-Bozacııııı, diye bağıra bağıra oradan uzaklaştı.
Bana kaçık diyen adama bak sen, in cin top oynayan bir yerde, burada boza satmaya kalkıyor. Kime satacaksın? Ağaçlara mı banklara mı? Asıl kaçık sen olmalısın bozacı efendi!
Önce ayaklarım, sonra yüzüm ve ellerim; en sonunda da bütün vücudum uyuştu. Donuyor muyum? Olamaz, çünkü şimdi çok üşümüyorum. Gerçi donarken insan üşür mü üşümez mi onu da bilmiyorum ya... Uyku bastırdı, hem de öyle tatlı ki... Günlerdir uyuyamayan ben, bu bastıran uykudan memnun kaldım doğrusu. Gözlerimi kapatıp uyumaya karar verdim, ama kapanmıyorlar. Aksiliğe bak! Gözkapaklarım donmuş, kalmış öylece. Açık duracaklar. Böyle uyuyamam. Oturduğum yerden kalkmayı denesem! Olmuyor. Ayaklarım yere basmıyor, veya basıyor da zemini hissetmiyor ayaklar. Sanki havada asılı duruyormuşum hissi veriyor. Bir elimi kıpırdatmaya muvaffak oldum, devamlı o elimi kıprdatmayı sürdürüyorum, hangi elim olduğunu ise bilmiyorum. Biraz sonra bu eli hareket ettirdim, sağdakiymiş. Sağ elim hareket etmeyi iyice becerince bununla sol elimi ovaladım. O da canlandı. İki elimle ayaklarıma bir müddet aynı işlemi uyguladım. Nihayet yürümeyi başardım. 
Hızla buradan uzaklaşmalıydım. Komik oldu değil mi? Ne hızı, hangi hızla ve nasıl? Yeni yürümeye başlayan bir bebeğinki kadardı attığım adımlar. Olsun. Yeter. Öyle değil mi Gölgem? Gölgemle konuşuyorum sandım kendimi bir an. Unutmuştum, güneş yoksa gökyüzünde gölge de yok benim yanımda... Buna rağmen birkaç defa:
-Gölgem, cevap versene! Seninle konuşmak istiyorum, diye bağırdım. Bağırdım dediğime bakmayın, ağzımdan çıkan sözcüklerin anlamını benim kulaklarım bile anlamadı. Dilim de donmuş galiba!
Kar dindi, rüzgar devam ediyor. Gökyüzündeki bulutlar hareket halinde. İşte, bulutların arasından çıkıyor güneş, utanarak. Kendini affettirmek istercesine sıcaklığını artırıyor. Çok geçmeden karlar eriyor, üzerimden çıkan buharlar etrafa yayılıyor. Bir gören olursa, yandığımı düşünebilir. 
Birkaç dakika içinde sular buhar olup uçup gitti. Karakıştan kavurucu yaza geçiş yaptık. Hangisi gerçek bunların? Yazda mıyız kışta mı? Bir oyun oynanıyor; oynayan belli değil. Hani parkta hiç kimse yoktu benden başka? Olur mu? Her taraf insan dolu: Banklar üzerinde birbirinin gözlerine bakan elele tutuşmuş âşıklar, salıncağa binme sırasını bekleyen çocuklar, yavaş adımlarla yürüyüş yapan yaşlı kadın ve erkekler, birbirini kovalayan kediler, alçaktan uçan onlarca çeşit kuş...
Birkaç metre yürüdüm, sonra durdum. Nasıl durmam? Önümde büyük bir çukur var. İçi kesilmiş koyun, keçi, inek, at, eşek, deve kafası dolu. Belki başka hayvan kafaları da vardır. Bunlar ilk bakışta dikkatimi çekenler. Kim attı bu kadar kesilmiş kafayı buraya? Ve neden attı? Bana ne ya, bana ne! Çukurun etrafını dolaşarak çıkış kapısına doğru ilerlemek istiyorum; ama “Bir kere daha bak!” diye içimden bir ses beni uyarıyor. Çukura daha dikkatli bakıyorum. Bunlar inek minek, koyun moyun kafası değil; hepsi de insan kafası. Kim kesmiş bu kadar insanın kafasını? Kafaları burada, pekiyi vücutları nerede? Yoksa, onca insan şimdi kafasız mı dolaşıyor ortalıkta?
Motor sesi ve sinyal duyuyorum. Hafriyat yüklü bir kamyon geri geri gelerek çukura doğru yanaşıyor. Bir karış kala duruyor, damperdekileri boşaltmaya başlıyor. İşi bitince bu kamyon gidiyor, bir başkası geliyor, sonra bir başkası, bir başkası... Kafalar kıprdıyor, hatta bazıları toprak ve moloz yığınının üzerine çıkıyor. Çıkanları bir başka kamyondan dökülenler örtüyor, onlar gene çıkıyor. Bu çıkma örtme oyununa beton mikserleri son veriyor. Boca ediyorlar onca betonu çukura, en sonunda da iki adam, betonu düzlüyorlar. Beş dakika içinde beton donuyor; artık kafa mafa yok! Betonun üzerine basarak parkın çıkış kapısına doğru gidiyorum.
Caddedeyim, sıcakta yürümek oldukça zor. Sahi, güneş çıkmıştı karın soğuğun ardından değil mi? Güneş çıktığına göre, gölgem de benimledir. Sesleniyorum, cevap veriyor.
-Efendim.
-Yanımdasın değil mi? Az önce sana seslendim, cevap alamadım.
-Söylemiştim, ışık olmadığında ve karanlıkta ben yokum.
-Aklıma bir soru geldi: Gölge bir insana ait, üstelik onunla irtibat kurulup konuşulabiliyor. O zaman ben bir başka insanın gölgesine basarsam, o kişiye saygısızlık etmiş olur muyum? Ya da o kişinin gölgesiyle sohbetini bölmüş olur muyum?
-Olmazsın. Çünkü, gölgesinin farkında olan ve onunla konuşan insan sayısı o kadar az ki...
-Öyle, ama ben gene de artık insanların gölgesine basmamaya çalışacağım. Eğer farkında olmadan kendi gölgemin yani senin üzerine basarsam, şimdiden özür dilerim.
Evin yolunu tuttum. Aslında eve gitmeyi hiç istemiyordum. O Aynadaki huzurumu kaçırmıştı. Gidince bana sataşacak ve sinirlerimi bozacaktı. Tabii ben de hemen onun icabına bakacaktım. Çöplük onu bekliyor.
Etrafıma bakınıyorum kafasız insan görebilir miyim diye. O kadar çok kesik kafanın insanlarından birini görme ihtimalim vardır sanırım. Bir markete uğrayıp alış veriş yapıyorum. Yiyecek içecek bir şey kalmadı mutfakta. İki poşet dolduracak kadar alışveriş yapıp ücreti ödemek için kasaya yaklaşıyorum. Önümde kimse yok, arkamda iki kişi oldu. Kasiyer kıza soruyorum:
-Bugün alış veriş etmeye marketinize hiç kafasız insan geldi mi?
Kız afallıyor, acı tiksinti karışımı bir bakış atıyor bana, hiç konuşmadan para üstünü sert bir el hareketiyle tezgaha bırakıyor; aslında çarpıyor. Arkamdaki müşteriler homurdanıyor, ne dedikleri anlaşılmıyor. 
Yolumun üzerindeki bir nalbura da uğruyorum. Oradan orta büyüklükte bir çekiç alıyorum; ne işime yarayacaksa! Çekici ne yapacağıma nalburdan çıkınca karar veriyorum: Aynadaki'nin kafasını patlatacağım. Oradaki benmişim! O zaman ben kendimin düşmanı mıyım? Kendimi yok etmek isteyişimin ardında yatan gerçek nedir? Kendimden, bilhassa bazı anılarımdan kaçmak istediğim olmuştur, nedeni de beni rahatsız etmiş olmalarıdır. Kaçabildim mi? Hayır! Ben kaçmak istedikçe bu edepsiz anılar çıkıverdiler karşıma. Hem de en çok mutlu olduğum anlarda.
Hayata bağlı değilim, ölümden korkmuyorum; gideceğim yerin buradan daha kötü olmadığından eminim. Cennete cehenneme inanmıyorum, ama gideceğim yerde sonsuz bir sükunete kavuşacağımı biliyorum. Beni bu dünyaya bağlayan iplerin düğümünü bilerek gevşek attım; dilediğim zaman kolayca çözülsün diye.

● ● ●

Odama girer girmez sinirlerim gerildi, sırtım ter içinde, saçlarım diken diken, ellerim titriyor, ağzım kuruyor. Neden mi? Onun yani Aynadaki'nin yüzünden. Kendimi masa başındaki sandalyeye atıyorum, arkama bakmamaya kararlıyım. Ne zamana kadar? Fazla sürmedi kararlılığım; dönüp arkamdaki duvara daha doğrusu aynaya bakıyorum. Eskiler buna tenakuz diyorlar, yani çelişkiler içindeyim. Bana tutarsız diyen olabilir, bu yüzden kınanabilirim. Olsun. Fark etmez. Ben buyum.
Aynanın içini tam göremiyorum. Ayağa kalkıp gardolaba yaklaşıyorum. O suratsız ihtiyarı göreceğimi umarken duvarlarındaki sıvaları dökülmüş virane bir odanın içinde başları örtülü, şalvarlı iki kadın yere eğilmiş bir şey sarıyorlar. Ne olduğu tam belli değil. Merak ettim. İşleri bitince gördüm: Bir bebeği kundaklamışlar. Burası bir fakir evi olmalı; en azından benim ilk izlenimim böyle. Yerde ne halı ne de kilim var. Eski bir hasır serili, o da yırtık pırtık. 
Bebeğin görüntüsü yaklaştı, yüzü kırmızı, gözleri kapalı, ağzı açık, yeni doğmuş olduğunu sanıyorum. Birkaç dakika önce. Konuşuyor. Az önce doğan bir bebek nasıl konuşur? Sesi biraz Aynadaki'ne benziyor. Nefes bile almadan, en ufak bir hareket yapmadan pürdikkat kesiliyorum.
-Niye şaşırdın? Yaklaş yaklaş, biraz daha yaklaş! Sana anlatacaklarım var.
-Aynadaki, konuşan sensin; sesini biraz değiştirip bebek konuşuyormuş gibi göstermeye çalışıyorsun. 
-Yanılıyorsun, konuşan bebek, konuşan bir açıdan da hem sen hem de ben...
-Bu da yeni oyunun olmalı.
Aynadaki görüntüde kadınlar ve bebekten başka kimse yok. Kapının arkasına saklanmış olmasın? Ama bebeğin dudakları kıpırdıyor, konuşuyormuş gibi!
-Sana şimdi, sonraki hayatında bilmediklerini göstereceğim ve anlatacağım. Örneğin doğduğun günü bilmiyordun. Bir kış günüydü, Mart ayı olmalı. Annenin sancıları tutunca baban köy ebesini almak için dışarı çıktı. Dedim ya kıştı, her taraf karlı kaplıydı, hem de diz boyu. Arabayla gidemezdi, eşekler bu kadar karda arabayı çekemezlerdi. Mecburen yayan yola koyuldu. Ebenin evine vardığında kadın bu durumdan hiç memnun olmadı. Zaten defalarca baban yumruklamasına rağmen kapıyı da çok geç açmıştı. Mırın kırın etti, gitmek istemediği hareketlerinden belliydi. Buna rağmen babanla birlikte yola düştü. Başka ebe yoktu, çaresiz bu doğumu o yaptıracaktı. Babanı kızdırmaya da gelmezdi; kızınca akla gelmedik şeyler yapabilirdi. O yüzden ebe de ondan çekinirdi. 
Birkaç yüz metrelik yeri düşe kalka bir saatte katettiler. Baban birkaç kere de ebeyi sırtına almak zorunda kaldı.
-Az önce “Sonraki hayatın” dedin, öyleyse benim bir de önceki hayatım da mı var? Neler uyduruyorsun sen?
-Var tabii. Önceki bedenin benim. O beğenmediğin, tiksintiyle baktığın, hakaret yağdırdığın ihtiyar beden... Ölünce ruh bedenden çıkıyor. Bir müddet dinleniyor; inzivaya çekilmek gibi bir şey. Bu dinlenme süresi bitince yeni bir bedenin içine giriyor.
-Reenkarnasyondan bahsediyorsun. Ben inanmam böyle masallara. 
-Masal değil, gerçek. Sabırlı ol, dinle. 
-Bugüne kadar bir ruhun tekrar bedenlenmesi ile ilgili somut bir olay saptanabilmiş değil.
-Sen öyle zannet. Daha önceki bedenleri ile ilgili anılarını hatırlayan çok kişi var. Neyse, ben esas konuya dönüp sana anlatayım; ister inan ister inanma: O gün senin doğumun uzun sürmedi. On-on beş dakika kadar. Bu çabuk doğum ebeyi de sevindirdi. Göbeğini kestiler, yıkadılar ve belediler seni. O iki kadından genç olan annen, diğeri de ninen yani babanın annesi. Annen hayret ki doğum yaptıktan birkaç dakika sonra ayağa kalktı. Ninene bebeği yani seni yıkamada yardım etti. Birazdan yatacak, çünkü bu konuda ninen onu uyardı, lohusanın kendini fazla yormaması gerekirmiş. Baban ebeyle beraber çıktı, kadını evine kadar götürecek. 
Midem bulandı. Bir gurultu duyuyorum, banyodan ya da tuvaletten gelen su sesi mi yoksa karnımdan mı geliyor? Mutfağa gidip birkaç parça yiyecek atıştırıyorum. Tezgahın üzerinde yıkanmamış bir su bardağı duruyor. Hemen yıkıyorum. Mutfağım ile odam birbirinin zıttı. Mutfakta düzensiz, kirli, tozlu hiçbir şey yoktur. Çay demliyeceğim. Ocağı yakıyorum çaydanlığı üzerine koyuyorum. Gölgem geliyor aklıma. İşte yanımda. Soruyorum:
-Aynadaki'nin konuşmalarını duydun değil mi?
-Evet, hepsini duydum.
-Saçmaladığını düşünüyorum. İçeri girince aynanın yanına gitmeyeceğim. Sen ne dersin?
-Bana kalırsa anlattıklarını dinledikten sonra karar vermelisin. Dinlersen ne kaybedersin?
Çaydanlıktaki su kaynadı, çayı demledim, ocağı kıstım. Gece bir hayli ilerledi, aksilik bu ya uykum da geldi. Günlerce uyuyamayan, sabahlayan ben şimdi uyumak istiyordum. Aynadakinden kaçışın bir başka yolu olmasın bu? Yatınca gerçek anlaşılacak!
Bir kitap alıp tekrar mutfağa geliyorum. Çayın altını söndürüyorum, bir bardağa çay doldurup içiyorum. Sonra bir tane daha, bir tane daha. Kitabı üstünkörü karıştırıyorum, okuduğumdan bir şey anlamıyorum. Tekrar odama dönmeye karar veriyorum. Aynanın yanındayım, oradaki konuşuyor:
-Annen seni emziriyor, bak gör! Nasıl hırsla asılıyorsun annenin memesine. İstediğin kadar süt çıkaramamış olmalısın ki başlıyorsun ağlamaya. Kapı açılıyor, içeri girenler senin kardeşin. Üçü de senin gibi erkek. Aranızda ikişer yaş fark var. Yani en büyük kardeşin altı yaşında. Hepsi seni merak ediyor. Uzaktan izliyorlar. 
Mutfağa doğru koşturuyorum. Ocağı yanık unuttum sanıyorum. Bakıyorum, düğme kapalı konumda, çaydanlığın altında ateş yok; yani söndürmüşüm. Her ihtimale karşı çaydanlığı ocağın üzerinde alıp tezgahın üzerine koyuyorum. Öyle ya çaydanlık oradayken ocak yanarsa, içindeki su kaynaya kaynaya biter, çaydanlık çatır çatır yanar, en sonunda da kıpkırmızı olup patlar ve evde yangın çıkar... Bu senaryo sadece şimdi değil, her gün aklımdan geçiyor.

● ● ●

Karanlık düşüncelerimden bir an bile olsa kurtulmanın bir yolunu bulmalıydım. Bu konuda bana öneride bulunacak ne bir dostum ne de bir yakınım vardı. Tek başıma mücadele edecektim. Çekecektim kılıcımı ya da tabancamı; karanlık düşüncelerimi düelloya davet edecektim; yensem de yenilsem de ben kazanmış olacaktım. Düello aleyhimde sonuçlanırsa ölüp gidecektim, tüm acılar arkamda bırakarak. Lehimde sonuçlandığında ise bu karanlık düşünceleri silip atacaktım hayatımdan. 
Böyle diyorum da dediklerime kendim inanıyor muyum? Ürküyorum bu düşüncelerden; onlarla mücadele edecek gücüm olduğundan da emin değilim. Kahramanlık taslamaktan vazgeçemesem de gerçek, kendini güneş gibi aydınlatıyor; görmemek için kör olmak gerek. Hangi düşünceme inanacağımı bilemiyorum. Tutarsız, saçma, bazen çocukça, bazen de aptalca düşünceler. Bunlarla bırakın başkalarını inandırmayı, kendimi bile kandıramıyorum. Öyle düşünceler ki bunlar beynimin içini oyan bir matkap gibi; çünkü beynimde fiziksel şiddetli bir acı hissediyorum.
Gerçek bir dünya var mı? Varsa hangisi? Benim aklımın ürettiği birkaç tane dünya var; bunlar gerçek olabilir mi? İllaki fiziksel olan dünyayı mı gerçek olarak kabul edeceğiz? Diyelim ki öyle. Ben bu fiziksel dünyayı da kendime göre algılıyorum; belki benden başka birçok insan da kendilerine göre algılıyor. Öyleyse hangimizin algıladığı gerçek dünyadır? Pekiyi, şu ya da bu gerçek dünya olsa ne olur; bu o kadar önemli mi?
Acılarımı, çektiklerimi bir başkasına nasıl anlatacağım? Anlatabilsem, o beni anlayabilecek mi? Anlasa ne olur, ne değişir. Bir iki “ah, vah” çeker; onun da samimi olup olmadığı şüpheli. Herkes dertli. Senin derdin onlara kendininkini hatırlatmaktan başka bir işe yaramıyor. En iyisi bunları unutmak. Öyle de, nasıl? Unutabilseydim zaten şimdinin konusu olmazdı. Unutmayı sağlayacak kuvvetli bir ilâç var mı; yoksa da yapılmalı. 
Bakıyorum da insanoğlu uçakta değil, ama türbülansa yakalanmış. Ölüm korkusu tüm benliğini kuşatmış. Bunu unutmak için varış noktası olmayan bir yarışta koşuyor koşuyor… Tabii bir koşan da benim!
Yatağımın üzerinde sakallı, saçı başı dağınık bir adam oturuyor. Sırtında yırtık pırtık, kirden rengi anlaşılamayan bir palto var. Sol elinde doksan dokuzluk bir tespih; tesbihin taneleri misket büyüklüğünde. “Şak şak” diye rahatsız edici bir ses çıkarıyor çekerken. Sağ elinde bir hamam tası, bakırdan. İçinde bir 25 kuruş bir de 50 kuruş var. Tası salladıkça tesbihin çıkardığı sese bir başkası daha eklenmiş oluyor. 
Hatırladım. Ben bu adamı tanıyorum. Geçen gün görmüştüm. Tren yolunun altındaki geçitteydi. Hamam tasını tıkırdatarak burnuma dayamış, hışımla ne istediğini sorduğumda :
-“Sadaka! Paran varsa tabii” demişti. Ben de :
-“Param var, ama öyle her önüme çıkana da sadaka verip, dağıtacak değilim.” demiştim. 
-“Bir zamanlar, aynı cevabı bir başkası da sana vermişti; unutma!” deyip tası burnumun dibinden çekmişti. İçinde bir 25 kuruş bir de 50 kuruş vardı.
Doğruydu bir zamanlar benim de dilencilik yaptığım. Fark şurada: Ben para değil, sevgi dilenmiştim. O kızı sevmiştim, kız ise bir başkasına âşıktı. Üçümüz arkadaştık; zamanımızın çoğunu birlikte geçiriyorduk. Kızın âşık olduğu arkadaşımız tam bir serseriydi, kabaydı, bencildi; ama gel gelelim bu kız onu seviyordu işte. Kızın bana karşı tutumu arkadaşlık sınırları dahilindeydi; benim ona olan tutkumu ya bilmiyordu ya da bilmiyormuş gibi davranıyordu. 
Aylar sonra gerçek duygularımı bu kıza açtım.
-Ama ben, senin de bildiğin gibi bir başkasını seviyorum, dedi.
-Biliyorum tabii, olsun. Kalbinde ne olur bana da küçücük bir yer versen!
-Kusura bakma; benim kalbim yalnız onun aşkıyla dolu. Başka hiç kimseye orada yer yok, dedi.
Bir dilenci durumuna düşmüş ve adeta “Başka kapıya!” diyerek kovalanmıştım. İncindim, kırıldım; yüreğime taş basıp bu kızı bir daha hiç görmemeye karar verdim. Kararımı uyguladım da; iki sene ne bu kızı ne de sevgilisini gördüm. İki senenin sonunda duyduğum bir haberle sarsıldım: Bu serseri kızcağızı kandırmış, iğfal etmiş; hamile olduğunu öğrenince de terk etmiş. Kız da içine düştüğü bu kötü durumdan kendini kurtaracak bir çare bulamadığı için intihar etmiş. 
Yerimden kalktım, elimi cebime soktum, ne kadar demir para varsa hepsini avucumun içine aldım. Bunları yaşlı dilenciye vermek için ona doğru yaklaştım, paraları tasının içine bıraktım. O da ne! Paraların hepsi yere saçıldı, çünkü ortalıkta yaşlı dilenci yoktu; sanki buharlaşıp uçmuştu...

● ● ●


Dünyayı sevmek istiyorum, olmuyor. Gerçi, dünya da beni sevmiyor ya! Pislik içinde, her türlü kötülüğün kol gezdiği, bu yalan dünyayı nasıl sevebilirim? Belki bunda dünyanın bir kabahati de yok; her ne kadar suçu onun üstüne atsam da. O değil mi bize sahip olduklarını cömertçe sunan? Güzellik duygusunu ondan öğrenip sanat eserleri yarattık, bizi besledi, ısıttı, barınak edinmemize yardım etti, temiz havasını ciğerlerimize doldurdu, bizi giydirdi. Buna karşılık her olumsuz durumla karşılaştığımızda, suçu onun üzerine atmak nankörlük değil mi?
Ben, dünyayı sadece yorumlarım. Değiştirmek benim işim değildir. Başkaları bunu yapabilir. Eğer dünya değiştirildi ise bu sefer bunu da yorumlarım. Bu düşüncelerim farklı bulunabilir. Farklı düşünen insanlar hor görülebilir, kınanabilir, hapsedilebilir, hatta öldürülebilir. Ancak dünyadaki değişikliklerin gerisinde farklı düşünen insanların alınteri yok mu?
Kölelerin efendi olmasını istemiyorum; tabii efendilerin de köle olmasını… Efendilerin ve kölelerin olmadığı bir dünya istiyorum. Dünyada sefalete mahkûm edilmiş milyarlarca insan varken, kimse bana insanlıktan, uygarlıktan bahsetmesin! Bazıları daha iyi bir dünya kurma vaadi ile geldiler, dünyanın canına okudular. Şimdi birçok insan “Daha iyisini değil bana eski dünyamı verin…” diye bağırıyor. 
Dünya, ölü düşünce mezarlarıyla dolu. Bu ölüler bir gün neden canlanmasın? Gücü elinde tutanlar, düşünenlerden ve düşüncelerden korkuyorlar. Haksız da sayılmazlar. Çünkü sonlarını getirecek olan o düşünenlerin düşünceleridir. 
Acayip düşünceler geliyor aklıma. Acaba ben acayip miyim? Acayip ve karanlık düşünceler içindeki bir zihin, yakında çürüyecek ve etrafına iğrenç kokular(!) mı yayacaktır? Çünkü, düşünce canlı bir organizma gibidir. Görür, duyar, dokunur, acı çeker, mutlu olur, tat ve koku alır.
Bu dünyada her şey boş ve geçici, hatta önemsiz, gereksiz; bunu biliyorum. Bildiğim halde olaylardan neden etkilendiğimi bir türlü anlamıyorum. Bir taraftan böyle düşünürken öte taraftan şöyle düşünüyorum. Tutarsızlık. Sanki tek değil de iki “ben” var; hatta ikiden de fazla. Biri boş ver diyor, öteki boş vermek olmaz diye diretiyor. Bir başkası boş da verilebilir, verilemez de diye ikisinin ortasını bulmaya çalışıyor. Of be of! Bu “ben”lerin her biri beynimin bir köşesine gizlenmiş, oradan davranışlarımı yönlendiriyorlar. Bunlardan kurtulmanın bir yolu var mı? Kaçsam, peşimden geliyorlar, bir yere çakılı kalsam “Şöyle yap, böyle yap, yok hem şöyle yap hem de böyle yap!” diye bana emir verip harekete geçirmeye çalışıyorlar.
Pencerenin yanına gittim; dışarıya bakıyorum. Değişen bir şey yok, ya da bana öyle görünüyor; veyahut da ben hiçbir şey görmüyorum. Bu evdeki hayatımın çoğu şu üçgen içinde geçiyor: Yatağım, masam ve pencere. Arada sırada mutfağa gidiyorum ve binde bir de salona. Burası tek katlı bahçeli bir ev; babamdan miras kaldı. Annemin bu evde çok emeği var. Rahatına eremeden öldü gitti. Babam uzun yıllar burada tek başına yaşadı, ben o sırada evliydim ve başka bir şehirde oturuyordum. Babamdan sonra eşimi de kaybedince gelip buraya yerleştim. İki odası bir salonu var. Salonun kapısı genellikle kapalı durur ve çok az girerim oraya. Salondaki eşyalar ilk alındıkları gibidirler neredeyse. Çünkü annem buraya “misafir odası” derdi ve misafirden başka da kimseyi bu odaya sokmazdı. Misafir ise ayda yılda bir gelirdi. İşte eskiden kalma bir geleneğin mirası bu salon-misafir odası. Odanın birini depo gibi kullanıyorum, diğerinde de hem yatıyorum, hem televizyon seyrediyorum, hem de bilgisayarla ilgileniyorum. Bina çok eski; en az kırk yıllık. Isınma soba ile. İstesem çok daha konforlu bir ev tutabilirdim; tutmadım. Paramı idareli harcamalıyım. Emekli ikramiyem bankada olduğu gibi duruyor, hiç el sürmedim, babamdan kalan mirası da nakite dönüştürüp bankaya yatırdım, gerektikçe buradan çekip harcıyorum. Param bittikçe hırsızlık yapıyorum; yani bankaya gidip babamdan kalan mirasın parasından çekiyorum. Kendim kazanmadığım için bu parayı harcamak bana hırsızlık gibi geliyor.
Bir çocukluk arkadaşım var; yılda iki ya da üç defa görüşürüz. Geçen buluşmamızda laf çalışmaktan açıldı. Ne yaptığımı, nasıl vakit geçirdiğimi sordu. Ben de ona:
-Bilinmeyeni, bilmek için uğraşıyorum. Dedim.
-Bildin mi buldun mu bilinmeyeni? Bulduysan nedir? Diye sordu.
-Hayır, bulamadım, bilmiyorum. Bilsem de kimseye söylemem. Hazıra konmak yok; herkes kendi arayıp bulsun. O yüzden bu yaşımda ben, en ağır işte çalışıyorum, deyince gözlerini açtı, suratını gerdi:
-Nasıl yani? Dedi.
-Nasıl olacak? Gece gündüz düşünüyorum; bundan daha ağır başka bir iş olabilir mi? Diye sorusunu cevapladım; sinirlendi, alaycı bir gülüş attı; belki de küfür etti ve kalkıp gitti. Onun o sinir bozucu gülüş sesi uzun süre kulaklarımda çınladı, ruhumu tırmaladı. Bu onunla son görüşmemiz olur mu?
Pencereden bakmaktan bıkınca yüzümü masama doğru çevirdim. Etraf çerçöp dolu. Bu kadar süprüntü nereden gelmiş? Benden başka bu odada yaşayan da olmadığına göre! Gözlerimi çerçöpten ayırıyorum, rahatsız ettiği için aslında bakışlarımı kaçırıyorum. İyi ki öyle yapmışım. Güzel bir şey görüyorum: Masamın üzerine bir kuş konmuş. Yakından incelemeye karar veriyorum. Evet, bu bir güvercin. Besili. Tüyleri bembeyaz. Ayakları ve gagası açık penbe, tırnakları kirli beyaz. Gagasıyla katlanmış bir kâğıt parçası tutuyor; bunu bana vermek için bir iki adım atıp masanın kenarına iyice yaklaşıyor. Almak için sağ elimi uzatıyorum.
Ve... Kuş kayboluyor. Elime bakıyorum, kâğıdı parmaklarımın sımsıkı tuttuğunu görüyorum. Bu kuş gerçek miydi, hayal miydi? Kuş hayal ise bu kâğıt neyin nesi o zaman? Acayip bir ürperti geldi; bütün vücudum titriyordu. Oysa korktuğumu sanmıyorum, nedense heyecanlanmıştım işte! Ortada müthiş bir muamma vardı; ben çözemezdim bunu. Yardım alabileceğim kimse de yoktu. Çaresizdim ve yapmam gerekeni yapmalıydım. Yaptım. Kâğıdı açtım, bir not yazılı:
“Sen beni bulamazsın, ama ben seni istediğim zaman bulurum. Ben bir kuş gibi uçuyorum, seviyorum uçmayı. Dilersen birlikte uçalım ve bu uçuş hiç bitmesin.”
Uçmaktan bahsediyor; kim bu ve nereye uçacağız? Tanıdığım bir hostes ya da pilot yok ki birlikte uçalım? Hem ben uçağa binmekten korkarım. Bu olsa olsa densiz bir tanıdığın şakasıdır.

● ● ●

Düşünüyorum da, fizksel özelliklere sahip, uçsuz bucaksız bir evrende yaşıyoruz. Dünyamız var, dünyamızın etrafında dolanan uydumuz ay var, bizim etrafında dönüp durduğumuz güneşimiz ve hepsini içine alan galaksimiz var. Bizim galaksimizde kırk milyar yıldız olduğu tahmin ediliyor. İşin ilginci evrende yalnız bizim galaksimiz yok, bizimkinden başka kırk milyar galaksi daha varmış. Bunları birbiri ile çarpınca upuzun rakamlardan ibaret bir güneş sayısıyla karşılaşıyoruz. 
Evrende bu kadar yıldız yani güneş olduğuna göre kaç tane de gezegen vardır acaba? Bu konuda verilen rakamlar birbirinden çok farklı. Bazı bilim adamları -bütün gezegenlerin sayısı değil- bizim samanyolumuzda yaşama uygun yani dünyamız benzeri kırk milyar gezegen bulunduğunu iddia ediyor.
Gecenin ilerleyen bu saatinde bunları düşündükçe aklım iyice karışıyor. Bir türlü verileri aklıma oturtamıyorum. O nedenle de “Bütün bunlar bir kurgudan ibaret olmasın?” diye kendime soruyorum. Belki de bize bir film izletiliyor; ama başı ve sonu olmayan bir film...
Dünya ve evren fiziksel özelliklere sahip olmasına karşılık varolan her şeyden etrafa yayılan pozitif bir enerji varmış. Sevgi, güzellik, mutluluk, neşe, dostluk, cömertlik gibi tüm pozitif enerjileri üretiyormuş varlıklar. Bütün mesele bunları alabilmekteymiş. Ben çoğu zaman alamıyorum, olumsuzluklar yaşamımdan o yüzden hiç eksik olmuyor. İnsan pozitif enerjiyi alabilmek için, galiba önceden kısa bir hazırlık yapmalı. Hazırlık safhasında zihnini iyice boşaltmalı, bedenini rahat edici bir ortama sokmalı, nefes alış verişlerini derinden ve yavaş ayarlamalı... Sonra sabırla beklemeli; pozitif enerji gelip onun içine dolsun diye... Öyle yaptım ve bekledim. Evet bekledim, bekledim... Ama pozitif enerji nedense bir türlü gelmedi. Uydurma, bunların hepsi uydurma!
Negatif düşünceler hiç aklımdan çıkmıyorken pozitif enerji nasıl bulsun beni? Mesela kötülüğe taktım kafayı... Bir aklım diyor ki: Yeryüzünden kötülüğü, yoksulluğu, düşmanlığı, savaşı silmenin bir yolunu bulmalıyız. Başkaları acı çekerken biz zevk alıyorsak bu sapkınlıktan başka bir şey değildir. Tüm insanları mutlu etmenin mutlaka bir yolu vardır. Ama öteki aklım bunun tam tersini söylüyor: Kötülük, yoksulluk, savaş... Bunlar silinemez. Çünkü ilk günden beri varlar. Kötü ne yapıyorsa doğru yapıyor, yoksul kendi becereksizliğinin cezasını çekiyor, savaş güçlünün kim olduğunu gösteriyor. O nedenle kötülük silinemez, aksine etkileri giderek artar. 
On yıldan fazla olmuştur, belki da daha az. Rakamları aklımda tam tutamıyorum; zaten tutmak için de kendimi zorlamıyorum. Ha on yıl ha on saniye! Ne fark eder? Zaman zaten göreceli; hatta belki de böyle bir şey yok bile. Neyse, konuya döneyim: Güzel bir ilkbahar günüydü, güneşin sıcaklığı zevk vericiydi. Ne soğuk ne de terleten bir hava vardı. Az önce yağan yağmur suyunun ıslattığı çimenler, çiçekler ve ağaçlar ortalığa nefis bir koku yayıyordu. Yaş çimenlere bastıkça ayaklarım, etrafa su zerrecikleri sıçrıyordu. Ağaçlıklı bir alandaydım. Küçük bir tepe, üzeri on beş-yirmi kadar ağaç barındırıyor. 
Birden aydınlık karanlığa dönüşmeye başladı. Gökyüzüne baktım; kara, gri, kırmızımsı bulutlarla kaplı. Gök gürültüsü geliyor karşı dağın tepesinden, çakan şimşekleri de görüyorum. Bir solucan gibi yok bir yılan gibi kıvrılıp kaybolan şimşekleri... Yağmur yağarsa diye endişeleniyorum. Boşunaymış. Yağmıyor. Tepeden aşağıya doğru iniyorum. Artık ağaç yok, gözünüzün alabildiğine açık bir alan, daha doğrusu tarlalar ve çemenzar. Gök gürültüsü ve şimşekler iyice yaklaştı. Az sonra da tepemde çakmaya başladı. 
Ve... Gözleri kör edebilecek şiddette bir ışık ile kulakları sağır edebilecek bir gök gürültüsü... Kendimi yere attım. Üzerime yıldırım düştüğünden eminim, yer sarsıldı, ama ne bende ne de yerde ateşin en ufak bir izi bile yok. Bir milyon belki de on milyon voltluk bir elektrik akımı vücudumdan geçti, toprağa karıştı; buna rağmen bana hiç zarar vermedi. Tuhaf değil mi? Ateşin izi yok diyorum ama öyleyse ortalık neden toz duman? Yıldırımın yerden söktüğü topraktan olabilir mi? Ayağa kalkıp üzerimi silkeledim. Çenem tir tir titriyor, durduramıyorum. Dişlerimin birbirine çarparken çıkardığı sesten rahatsız oldum, bu ses olmasa titremeye razıyım.
Zarar vermedi diyorsam da bu doğru değil. Çünkü o andan itibaren ben, anormal davranışlar göstermeye başladım. İnsanlardan uzaklaştım, aklıma garip düşünceler gelir oldu, dış dünyayı algılama biçimim değişti.
İşte! Halının ortasına kurulmuş, kıvrık bir yılan yatıyor. Siyah zemin üzerinde beyaz bir çizgi başından kuyruğuna kadar uzanıyor. Çizginin her iki yanında gri sarı karışımı kilimlerdeki baklava desenine benzeyen motifler var. Başı da aynı bu motiflerin renginde. Sanırım 2-3 metre uzunluğunda.
-Sen de niye geldin? Diyorum öfkeyle.
Kafasını kaldırıyor yavaşça, dilini çıkarıyor. İnce, uzun çatallı bir dil. Dişleri bembeyaz ve oldukça parlak. Yüzü gülen bir insanınkine benziyor, gözbebekleri simsiyah ama ışıl ışıl. Bu nedenle kötü niyetli olmadığını anlıyorum.
-Sana bir hatırlatmada bulunmak istedim.
-Geçmişimde yılanla ilgili anım olmadı ki hatırlayayım!
-Hani ilkokulda bir arkadaşını nasıl satmıştın?
Hatırladım. On ya da on bir yaşlarındayım, o zaman. Mahalleden arkadaşım olan bir çocukla okulumuz aynı ama sınıflarımız farklıydı. Okula birlikte gidip geliyorduk, teneffüslerin çoğunda da gene beraberdik. Arkadaşım çok para harcıyordu, teneffüslerde kantinden yiyecek içecek alıyor, bazen bana da veriyordu. Benim cebimde param olduğu zaman ise çok azdı. Bir gün arkadaşıma:
-Ailen sana ne kadar çok harçlık veriyor, babanın maaşı yüksek olmalı. Dedim.
-Ne harçlık vermesi? Arada sırada verirler. Bak, kimseye anlatmayacağına yemin edersen sana bir sırrımı söyleyeceğim. Dedi. Ben de yemin ettim.
-Babamın cebinden aşırıyorum, azar azar. Hiç anlamıyor böyle çalınca.
Birkaç gün sonra annemle konuşurken, konu hırsızlıktan açıldı. Annem, hırsızlığın çok kötü bir davranış olduğunu, günah sayıldığını söyledi. Ben de ağzımdan arkadaşımın sırrını kaçırdım. Annem benden duyduğunu arkadaşımın annesine yetiştirmiş. Ertesi gün okula gitmek için arkadaşımı evlerinin önünde beklerken annesi, pencereden bana onun az önce gittiğini, boşuna beklememi söyledi. Bir anlam veremedim bensiz gidişine, ama okulda da suratı asık bir şekilde karşıma çıkınca ve bana:
-Sen bir yılansın, yılan! Deyince neler olduğunu anladım.
Evet, ben bir yılanım. Bir eve bir yılan yeteceğine karar vermiş olmalı ki, ben bunları düşünürken halının üzerindeki yılan da çekip gitmiş!
Ben zırvalıyor muyum? Bana göre hayır da, başkaları için cevap “evet” olabilir. Bir yazar çağımızın hastalığının “zırvalamak” olduğunu söylüyor. Öyleyse buna göre, zırvalıyorsam ben de hastayım demektir. Zırva denilince aklıma; martaval, boş, saçma sapan, anlamsız, palavra, uydurma, gereksiz, akla aykırı sözler geliyor. Bu sözler arasında da küçük de olsa mutlaka bir fark vardır. Mesela “martaval atıyor” dediğinde konuşmanın içinde palavra türü ifadeler olduğunu anlıyorum; ama aynı konuşmaya “zırvalıyor” dersem bu anlamı ifade etmiş olamam.
Uykum geldi. Hayret! Gözkapaklarımın üzerine bir ağırlık çöktü; sanki kilolarca yük binmiş gibi. Kapattım gözlerimi, açmak istiyorum açamıyorum. Beynim faaliyette, gözlerim uykuda. Garip bir durum. İçim geçmeye başladı, kaygan bir zeminde kayıyor gibiyim, hayaller birbirini kovalıyor; sonrasını hatırlamıyorum. Uyumak bu galiba!
Böyle ne kadar süre geçti, yani kaç dakika ya da kaç saat uyudum? Hesabını çıkaramıyorum. Vızıltılar duyuyorum, gözlerimi açtım. Sanki hiç uyumamış gibiyim. Vızıltıya sebep olanı/olanları da gördüm: İri bir kara sinek ve bir sarıca arı. Sinek kömür karası arı da turuncu renginde. Arı sineği kovalıyor, yakalarsa ne olacak? Hiç. Çünkü onlar oyun oynuyorlar; kovalamaca. Sinek perdeye konuyor, arı da; ikisi birden perdenin üzerinden yere düşüyorlar; biraz debelendikten sonra önce sinek uçuyor sonra peşinden arı. İkisi de kafamın üzerinde tur atıyorlar, daha sonra sinek gardolabın üzerine konuyor arı da oraya yöneliyor.
-Defolun gidin odamdan, lanet şeyler? diye bağırıyorum.
-Gitmezsek n'olacak diye, ikisi birden cevap veriyor. Sinek gibi ezer misin, sarıca arı gibi sokar mısın?
Bunlara laf yetiştiremem; kendi hallerine bırakıyorum.
Gene ilkokula gittiğim bir zamandı. Bir bahçeden ceviz çalarken sahibi tarafından yakalanmıştım. Adamı ağacın altında bana öfkeyle bakarken görünce dizlerimin bağı çözülmüş, felçli bir insan gibi olmuştum, kıpırdayamıyordum. Adam bağırarak inmemi emrediyordu, inemiyordum. Dakikalarca donup kaldım, öylece bekledim. Adam öfkeden kuduruyordu, ağzından köpükler saçarak yerden taş alıp bana atmaya başladı. Bedenimi ağaçtan aşağı salmaktan başka çarem yoktu, öyle yaptım. Neyse ki ayaklarımın üzerine düştüm ve düşünce de ayaklarıma can geldi. Adam beni küt parmaklı eliyle kulağımdan yakaladı.
-Seni bir sinek gibi ezeyim mi pis hırsız? dedi.
Gözlerimin önünde koca bir kara sinek canlandı, adam ayağı ile üzerine bastırdı; “cırck” diye bir ses çıktı. Adam ayağını kaldırınca kan, kurt karışımı iğrenç bir şey vardı yerde.
Kulağımın kopma riskini de göze alarak bütün kuvvetimle kafamı çektim, adamın elinden kurtuldum. Kaçtım, kaçtım... Eve az kala yoluma yaşlı bir teyze çıktı.
-Neden kaçıyorsun, niçin böyle koşuyorsun oğlum? Diye sorup önümü kesti. 
Zaten canım burnumda, engellenmek beni iyice kızdırdı:
-Sana ne be, sana ne moruk! Diye haykırdım kadına. O da bana:
-Sarıca arı gibi insanı sokuyorsun. Böyle yapma oğlum, dedi.
İşte sinek de sarıca arı da masamın üzerine kondu. Az önceki kendi hallerine bırakma kararımdan vazgeçtim. Elime bir kitap alıyorum, bununla vurup öldüreceğim ikisini de. Onların bundan haberi yok, oynaşıp vızıldıyorlar. Keyifleri yerinde. Bakalım az sonra da aynı keyfi sürdürebilecekler mi? Kitaplı elimi havaya kaldırıyorum, tam üzerlerine indireceğim darbeyi; ama ortada ne sinek ne de sarıca arı var. Masanın her tarafını dikkatli bir şekilde araştırıyorum, yoklar. Ayağa kalkıp odanın şurasına burasına bakıyorum, yoklar. Bir vızıltı sesi duyar mıyım diye sessizce etrafı dinliyorum; ses mes de yok.

● ● ●

Dışarı çıkacağım, gözüm aynaya kayıyor, biraz yaklaşıyorum oraya doğru. Aynadaki hemen gördü beni.
-Dur, gitme! Biraz konuşalım.
-Benim seninle çene çalacak kadar boş vaktim yok.
-Hadi canım! Duyan duymayan da çok meşgul bir adam olduğunu sanacak. Bütün gün pineklemekten başka ne iş yapıyorsun?
-Sen öyle zannet!
-Bırakalım tartışmayı da gel bak, sana ne göstereceğim!
Yaklaşıp aynanın içine bakıyorum. Bir eşek arabasının içinde yorgana sarılmış bir bebek ile bir kadın var. Sürücü yerinde de çuvallarla bacaklarını örtmüş, sırtında eski kalın palto olan bir adam.
-Bak, hatırladın mı bu bebek sensin. Böyle soru mu olur, der gibisin. Yanlış cümle kullandım. Tabii ufacık bir bebek bu anları nasıl hatırlasın? Annen seni ve kendini soğuktan korumak için yorgana sarmış. Kasabaya doktora gidiyorsunuz. Arabayı kullanan da baban. Sen bir aylık oldun. Çok zayıfsın ve hep hastasın. Öksürüyorsun, ağlıyorsun, bazen de ateşleniyorsun. Ağlamaların hem hastalığından hem de açlıktan dolayı. Çünkü aksilik bu ya, annenin sütü de kesildi. Memeyi çekiyorsun çekiyorsun, boşuna. Neyse ki amcanın karısı da annenden on gün sonra doğum yaptı. Bir kız doğurdu. Yengen iri yapılı ve besili bir kadın. O nedenle sütü de bol. Annenin sütünün kesildiğini duyunca hemen seni de emzirmeye başladı. Yani şimdi senin bir sütannen ve bir de sütkardeşin oldu. Tabii kış günü evleriniz uzak olduğu için, bu biraz zahmetli bir iş. Evleriniz arasında iki yüz-üç yüz metre kadar bir mesafe var. Annen günün belli saatlerinde seni götürüp getiriyor. Ölmeyecek kadar sütü, şimdilik bulabiliyorsun. 
Sustu, fazla sürmedi. Devam etti:
-Araba donmuş toprak yolun üzerinde sektire sektire gidiyor. Bak, bak! Kenarlarda birkaç santim kar var. Soğuk rüzgar şiddetli esiyor; annen hem senin kafanı hem de kendi kafasını arada sırada yorganın altına sokuyor. Senin ağlaman hiç kesilmiyor, annen sallayıp dursa da susmuyorsun. Yol boyunca tek bir canlı bile görünmüyor. Ta ki kasabanın yüksek binalarının yanına gelene kadar. İşte önce binalar göründü, sonra da tek tük insanlar. Yol da artık toprak değil, asfalt. Kenarlardaki kar burada köydekinden de fazla.
-Senden iyi bir senaryo yazarı olurmuş Aynadaki!
Deyip kendimi dışarı atıyorum.

● ● ●

Demiryolunun kenarından yürüyorum. Raylar ışıl ışıl, gözlerimi kamaştırıyor. Traversler ağaçtan ve üzerleri yağ kiri ve siyah duman isi dolu, aralarındaki çakıl taşları daha temiz. Karşıya geçeceğim. Az ötede üstgeçit var. Şimdi o üst geçidin merdivenlerini tırmanacaksın, sonra tekrar ineceksin. Zor geldi bana bunu yapmak. Rayların üzerinden atlayıp gidiveririm. 
Tam rayların üzerine adımımı atıyordum ki kuvvetli bir el omzumdan tutup beni geri çekti, öfkeyle de bağırdı:
-Dur! Ne yapıyorsun?
Tam o sırada da düdüğünü acı acı öttürerek bir tren hızla geçti gitti. Arkama dönüp hayatımı kurtarana teşekkür etmek istediysem de hiç kimse yoktu. Bu trenler arka arkaya gelecek değillerdi ya, adımımı rayların üzerine atıp karşıya geçtim. Acıktım, paralarımı saydım; dışarıda karnımı doyurabilecek kadar vardı. 
Izgara et kokusu geliyor burnuma. Az ileride salaş bir kebapçı gördüm. Küçük bir baraka, iki masası var dışarıda. Birinde iki kişi karnını doyuruyor, diğeri boş. Boş olana oturdum. Dirseklerimi masanın üzerine koyup bekledim. Masa sallanıyor, ayaklarından biri kısa galiba. Az sonra kirli beyaz önlüğüne ellerini sile sile bıyıklı, kırk yaşlarında, oldukça şişman bir adam geldi başıma dikildi. Adamın göbeği kocaman, her nefes alışta bir körük gibi şişip kapanıyor. Gülmemek için kendimi zor tutuyorum. 
-Buyur, ne istersin?
-Köfte ve ayran.
-Köfte yok, ayran var.
-Ne yiyebilirim?
-Biftek, pirzola, uykuluk ve ciğer.
-Tamam. O zaman uykuluk ve ayran.
Adam eliyle karşı tarafa bir işaret verdi. Çünkü birkaç metre ötede hayvan kesimi yapılan bir yer var. Mezbahaya benziyor. Oturduğum yerden içerisini görebiliyorum. Bellerindeki kılıflara takılı bıçaklarıyla kendilerinden emin adımlarla dolaşan üç adam dikkatimi çekiyor. Öylesine emin olmalarını ayıpladım. Bu adamlar kendilerini ne sanıyorlar acaba? Altı üstü katil ya da cellat işte. Girişte sağ tarafta üç tane dana var, az sonra başlarına geleceklerden habersiz biri ayakta saman yiyor, ikisi oturmuş ağızlarını şapırdatarak geviş getiriyor. 
Mezbahadaki adamlardan biri kanlı bir gazete parçasına sarılı bir kilo kadar eti kulubenin kapısına kadar getirip:
-Ustaaa! Diye seslenince usta dışarı çıktı, eti aldı; getirenin eline biraz para sıkıştırdı. 
Adam eti bırakıp yerine döndü, sonra ayaktaki dananın ipini çözdü, çekeleye çekeleye hayvanı biraz ileriye götürdü. Diğer ikisi de geldi ve üçü birden danayı yere yıkıp arka ayağından birine zincir bağladılar. Sonra da vinçle hayvanı yukarıya doğru çektiler. Yerden bir metre kadar kafası yükselince de adamlardan biri bıçağını kılıfından çıkarıp, diğerleriyle şakalaşp gülüşerek hayvanın boğazını kesti. Kırmızı kan fışkırdı etrafa, kesen kendini bir adım geri attı; üstü batmasın diye. Hayvanın bedeni sağa sola sallandı, ayakları debelendi bir müddet... Ortalığı acayip bir kan kokusu sardı.
Bendeki de akıl, bu manzarayı seyrederek nasıl yiyecektim yemeğimi? Yer değiştirdim, arkamı döndüm mezbahaya. Az sonra da uykuluk ve ayran geldi. Ekmek ve küçük bir tabak salatayı da sonra getirdi kebapçı. Yemeğimi yerken az önceki gördüklerimi unuttum.
Yemeğim bitince tekrar yönümü çevirdim. Dana yüzülmüştü. Bu sefer bir başka adam asılı hayvanın karnını yukarıdan aşağıya doğru yardı. “Foşşş” diye bir sesten sonra neler dökülmedi yere neler! Kan kokusundan başka pis bir koku kapladı etrafı, zaten tezek kokusu geldiğimden beri vardı, ama bu çok daha beter bir kokuydu. Yemek parasını hemen ödeyip adeta kaçarcasına uzaklaştım oradan. Galiba artık aylarca et yemeyecektim!

● ● ●

Yazmak zorunda hissediyorum kendimi. Böylece hem rahatlıyorum hem de yazdıklarımı okuduğumda unuttuklarımı tekrar hatırlıyorum. Yoksa bu hayat böyle çekilmez. Bırakıp gitmek istediğim çok oldu hayatı. Defalarca... Her defasında da “Biraz yazdıktan sonra...” dedim ve bırakamadım. 
Dışarısı bana göre değil, iyisi mi kendimi eve atayım. Baksana birbirini kovalayan sadece arabalar değil, insanlar da... Nereye gider bu kadar insan ve araba, ya da nereden gelir? Bu insanlar ne yaparlar yaşarken; hayatı çekilir hale getirmek için? Hedefleri var mı? Yoksa günlerini gün etmenin peşindeler mi? Hiç düşünüyorlar mı neden dünyaya geldiklerini ve neden yaşamaları gerektiğini? Yaşadılar, yaşadılar, yaşadılar... Ya sonra? Tamam, bu kadar yaşamak yeter diyebilecekler mi samimi olarak? Doymuş bir hayvanın gösterdiği gözü tokluğu gösterebilecekler mi? Ya da, biraz daha biraz daha yaşayayım, diye çabalayacaklar mı? Yoksa ben, hayattan el mi çektim, her şeyi bıraktım mı da böyle düşünüyorum? Hayır hayır, şimdilik değil en azından.
Masamın başına oturdum yavaşça; Aynadaki, sesten de geldiğimi anlayıp beni lafa tutmak ister diye en ufak bir tıkırtı bile yapmamaya çalışıyorum. Masamın üzerinde bir yol var, öyle bilinen yollardan değil: Dimdik. Her iki tarafında uçurum olan bir rampa. Boş. Ne araba ne de insan var. Yolun sağında gürül gürül akan bir derenin yatağındaki taşlara çarpan suyu etrafa saçılıyor. Öyle bir saçılma ki güneş ışığı da vurduğu için adeta bir gökkuşağı oluşturuyor. Yeşillik bol; çimen, yabani bitkiler, küçük ve orta boyda ağaçlar. Görüntü hoş, ama devam etmiyor; yerini beton yığını binalarla dolu bir şehre bırakıyor. Binalar arasına sıkışmış bir futbol sahası, adeta utancından saklanacak bir yer arar gibi. Öyle ya tıkış tıkış olan bir yerde bu kadar geniş bir yer işgal etmek ayıp olsa gerek. Stat da boş, şehrin sokakları ve caddeleri de. Bütün canlıları esrarengiz bir silah yok etmiş. Şehir sallanmaya başlıyor; yok yok, bu sallanmanın ötesinde bir şey; kıvıra kıvıra, göbek ata ata oynuyor. Çıldırmış; insan yok diye sevindiğinden mi çılgınlığı?
Sokak kapısı önce açıldı, sonra kapandı. Bu sesle birlikte tabii masamın üzerindeki yol da şehir de kayboldu, silindi gitti. Birkaç dakika geçince sokak kapısı gene açıldı ve kapandı. Kapıyı kapadığımdan ve kilitlediğimden eminim. Başka birine de evimin anahtarını vermiş değilim. Hayırdır, öyleyse kapıyı açıp açıp kapayan kim? Gözümü odanın kapısına diktim, bekliyorum. Ne gelen var ne giden... Dakikalar saatlere dönüştü gene yok. Başka bir işle uğraşmak ya da gidip bakmak için niyetleniyorum, sonra vazgeçiyorum. Böylesi davetsiz bir misafiri ayakta karşılayacak değilim ya!
Mutfaktan sesler geliyor, kulaklarımı diktim bekliyorum. Bir şey düşürdü yere, bir şıngırtı koptu. Bardak kırılmış olabilir, ya da bir cam kase. Buzdolabının kapısı çarpılarak kapatıldı, çatal kaşık sesi duyuyorum. Karnını doyuruyorsa mesele yok; hırsızlık için gelmesin de!
Odanın kapısı açıldı, nefesimi tuttum kim gelecek diye bekliyorum. Gelen dört-beş yaşlarında bir erkek çocuk. Onca gürültüyü patırtıyı bu ufaklık mı yaptı? Kısa, bej rengi bir pantolon giymiş, ayağında spor ayakkabı, alaboroz kesilmiş kumral saçları, kahverengi gözleri orta büyüklükte, burnundan sümük akıyor; sağ elininin tersiyle ikide bir burnunu siliyor. Hışımla:
-Sen de nereden çıktın? Nasıl girdin evin içine? İnsan bir başkasının evine gittiğinde ya kapıyı çalar ya da zile basar. Hem insan bir eve girerken ayakkabılarını da çıkartır. Bu basit görgü kuralını da bilmiyor musun? Kimsin sen? Dedim.
-İnsan kendi evine girmeden önce kapıyı neden çalsın ya da zile neden bassın? Ayakkabılarımı çıkartmaya gelince, unutmuşum. Özür dilerim. Dedi.
-Aynı zamanda hazırcevapsın da, ama burası senin değil benim evim.
-İstersen Aynadaki'ne sor, o sana söylesin her şeyi. Ben artık sustum.
Deyip, gitti yatağımın üzerine oturdu. Ayağında ayakkabılar yoktu. Ne zaman nereye çıkardı, ben nasıl görmedim?
Aynanın yanındayım. Bunak gene pis pis sırıtıyor. Onunla konuşmak hoşuma gitmese de bazen mecbur kalıyorum. 
-Bu çocuğun gelmesi de senin bir oyunun mu?
-Burası tiyatro sahnesi değil ki oyun oynayalım! O çocuk sensin. İyi bak, sana benzemiyor mu?
Eski bir fotoğraf geliyor gözlerimin önüne. Evet benziyor. 4-5 yaşlarında kardeşlerimle beraber bir okul bahçesinde çekilmiş bir fotoğraf. Onlar öğrenci oldukları için üzerlerinde beyaz yakalı siyah önlükleri var; ben de pantolon üzerine bir kazak giymişim.
-Evet benziyor da, bana benzemesi ben olduğumu göstermez.
-Dinle de anlatayım: Köy hayatı, iki yaşındayken senin için bitti. Bir şehire taşındınız sen, annen ve baban. Kardeşlerin köyde kaldı, çünkü onları ninen bırakmadı. Sen çok küçük olduğun için annenle babanın seni götürmek istemelerine ninen sesini çıkarmadı. Şehirde, önce birkaç ay iki odalı bir yer evinde oturdunuz. Sonra ahşap eski iki katlı bir evin üst katına taşındınız. Buranın geniş bir sofası, iki odası, mutfak olarak kullanılan bir yeri vardı. Tuvalet alt katta, bahçedeydi. Bilhassa soğuk havalarda tuvalete gitmek zahmetliydi.
-Şehirdeki ilk evimizi şöyle böyle hatırlıyorum. İkinci evle ilgili hatırladıklarım çok fazla. Yazın serin, kışın da çok soğuk olan, her tarafı dökük bir evdi. Bahçesi vardı. Bahçede badem ve ıhlamur ağaçları. O yüzden kahvaltılarda çay değil, ıhlamur içilirdi. Kışın ıhlamur çaydanlığı sobanın üzerinden hiç inmezdi. Önceleri sarımsı olan ıhlamur suyunun rengi kaynaya kaynaya açık kırmızıya dönüşürdü. Bıkmıştım ıhlamur içmekten, ancak başka bir alternatif de yoktu. Yazın sokağa çıkıp çoğunlukla kendi kendime oynardım. Bazen de mahalleden çocuklarla. Üzümler olduğunda sırtlarında küfeler olan eşeklerin arkasından giden köylü kadınları, biz çocuklara birer salkım üzüm verirlerdi. Biz onlardan üzüm istemezdik, hatta verdiklerini de utana utana alırdık. Oracıkla yıkamadan tozlu tozlu yer bitirirdik. Eve üzüm götürmediğimiz gibi bu olaydan da bahsetmezdik. Çünkü yabancılardan bir şey almamız yasaklanmıştı. 
-Sen beş yaşına geldiğinde çok kötü bir hastalığa yakalandın. Zaten bu yaşına gelinceye kadar hep hastaydın, ama bu çok daha ağır bir hastalıktı. Bir gün sokakta oynarken başın ağrımaya ve dönmeye başlayınca kendini eve atıp, yatağına yattın. Yüzün yeşil, siyah, sarı karışımı renge büründü. Annen seni böyle görünce, sana bir haller olduğunu anladı. Elini başına koydu, alnın cayır cayır yanıyordu. Nasıl olduğunu sana sorduğunda sadece bir-iki kelime söyleyebildin: “Başım ağrıyor.”
Kadın telaşa kapıldı, ne yapacağını bilemiyordu. Evde aspirin vardı ama bu ilacı vermek doğru olur muydu? Aşağıdaki komşunuzun kapısını çalıp durumu anlattı. Geceleri çalıştığı için gündüzleri izinli olan komşunuzun kocası konuşmaları duyunca sana bakmak için yukarı çıktı ve görünce “Hemen hastaneye yetiştirelim. Çocuk çok kötü görünüyor” dedi. Adam seni kucağına aldı, koşarak hastaneye götürecekti. Annen ona yetişmede zorlandı. Komşunuz şehir lokalinde garsondu. Gece geç saatlere, bazen de sabaha kadar çalışıyordu. Oranın müdavimlerinden devlet hastanesi başhekimi Sait Beyi tanıyordu. Seni hemen başhekimin yanına götürdü. Doktor daha ilk bakışta koydu teşhisi: Menenjit. Hastanede yatarak tedavi edilecektin.
-Hastanede geçen birkaç günü hatırlıyorum, ama bu senin anlattıklarını hatırlamam tabii ki imkansız.
-Öyle. Nasıl hatırlayabilirsin ki? O sırada sen kendinden geçmişsin, yarı ölü sayılırsın. Doktor Sait Bey, senin tedavini kendisi üstleniyor ve erken teşhis konulduğu için de kurtulma şansının olduğunu annene söylüyor. Annenin ağlamaktan ve dua etmekten başka elinden bir şey gelmiyor. Doktor, anneni eve yolluyor; hem sana hem de kendisine gerekli eşyaları alması için. Babanın çalıştığı yere haber gönderiliyor, hemen geliyor. Hastanede yatma ile ilgili kayıt işlerini yaptırıyor, bazı evrakları imzalıyor. Sait Bey, durumun ciddiyetini babana da anlatıyor ve soğukkanlı olmak gerektiğini söylüyor. 
-Beyaz önlüklü hemşireler bazen koğuşa gelip yatakların üzerine bir bisküvi paketi atarlardı. Hastabakıcıların yemekleri tekerlekli bir araba ile koğuşa getirdiklerini de hatırlıyorum.
-Senin bu hatırladıkların hastaneye yattığından kırk beş gün sonraki hatıraların olabilir. Çünkü tam yirmi bir gün bir lokma bile yiyecek yemedin. Annen yemeden nasıl yaşayabildiğine hep hayret etti. İlaç ve iğne ile Sait Bey seni yaşattı. Yüksek ateşin sürekli vardı. Baban, hastaneye buz kalıpları gönderiyordu. Annen ve koğuştaki diğer kadınlar, buzu tuvalette kırıp plastik buz torbalarına dolduruyorlardı. Daha sonra bu buz torbaları hasta çocukların başları altına konuyordu. Ateşin öyle yüksekti ki, bir-iki saat içinde buz eriyip bitiyordu. Ellerin, ayakların kıvrılıyor, sayıklıyor, cayır cayır ateşten yanıyordun. Gözlerin kayıyordu ve büyük bir ihtimalle görmüyordun. Bu hastalık yüzünden kör olanları duyduğu için annen senin için “Ya kör olursa!” diye çok endişeleniyordu. Ancak, hastaneye yattığından kırk beş gün sonra etrafının farkına varabildin.
-Koğuşta bir gün kadınların hepsi hüngür hüngür ağladı. Ben şaşırmış bakıyordum etrafa. Annem de ağlayanlara katılınca iyice merak etmiştim. Meğerse o gün koğuşta benim yaşlarda Hasan adında bir çocuk ölmüş.
-O koğuşta seninle birlikte sekiz çocuk ve sekiz anne vardı. Bunlardan üç tanesi öldü, ikisi de sakat kaldı. Bu koğuşa herkesi sokmuyorlardı. Başhekimin vereceği özel izinle buraya girilebilirdi. Bir buçuk ay sonra ellerin ve ayakların düzeldi, ateşin düştü, konuşmaya başladın, az da olsa bazı yiyeceklerden yiyebiliyordun. Sait Bey, her gün koğuşa geliyordu, önce seni muayene ediyordu sonra diğer çocukları.
-Bir gece hastanede sabaha kadar çığlıklar duyuldu, hatta gündüz de devam etti, ama geceki kadar çok duyulmuyordu.
-O gece bir otobüs ile petrol tankeri çarpışmış. Yolcuların çoğu yanarak ölmüş, sağ kalanlar da hastaneye getirilmiş. Yaralı kurtulanlardan altı kişi de hastanede ölmüştü. Üç ayın sonunda tedavin dışarıdan devam etmek şartıyla taburcu edildin.
-Sait Bey anneme bir müddet banyo yaptırmamasını tembihledi ve iki haftada bir hastaneye getirlmemi istedi. O tedaviler çok can acıtıcıydı. Sait Beyin başhekim odasındaki masanın üzerine beni oturtuyorlardı. İki hastabakıcı sırtımı açıp kımıldamayayım diye beni sımsıkı tutuyordu, doktor kocaman bir iğneyi belkemiğime saplıyor, bir ya da iki şırınga su çekiyordu. Sonra da bir başka iğne ile aynı yerden ilaç veriyordu. Tabii bu sırada ben ağlıyor ve çığlık atıyordum. Annemi içeri almıyorlardı, o koridorda beklerken benim çığlıklarımı duymasın diye kulaklarını kapatıyormuş. Sonunda belime merhem sürüp bir bantla kapatıyorlardı. Tedavi bitince annemi içeri çağırıyorlardı, beni kucağına alıp Sait Bey'e teşekkür ediyordu. Her odasından çıkışımızda doktor mutlaka başımı okşuyordu. Hastanenin merdivenlerini annemin kucağında inip bahçeye çıkınca, annem beni bir bankın üzerine çıkarıp sırtına alıyordu. Evin yolunun yarısına gelince, bakkalın yanında üzeri düz büyük bir kaya parçasında mola veriyorduk. Biraz dinlenip gene annem beni sırtına alıyordu. Belim çok acıyordu, yapıştırılan bant da rahatsız ediyordu. Dışarıdan tedavi iki sene sürdü. Tedavim bitince o şehirden ayrılıp başka bir şehre gittik. Üç sene sonra gezmek için tekrar o şehre geldiğimizde kurtarıcım Sait Bey'i ziyaret ettik. Hemen tanıdı ve çok sevindi. Annemle babama “Siz, odada beş dakika başbaşa oturun!” deyip beni elimden tutup menejitli hastaların yattığı koğuşa götürdü. 
-“Analar, bacılar bu çocuğa iyi bakın! Onun durumu sizin çocuklarınızınkinden çok daha kötüydü. Ama şimdi sapasağlam karşınızda duruyor. Moralinizi yüksek tutun, kendinizi üzmeyin; sizin çocuklarınız da bir gün bu çocuk gibi sağlıklı bir şekilde taburcu olacak.” Dedi. Bütün anaların başları bana çevrildi, hayranlıkla bakıyorlardı, hepsinin ağzından aynı anda “İnşallah!” sözcüğü döküldü.
Aynadaki ile böyle uzun bir sohbet yapacağım hiç aklıma gelmemişti. Bilmediğim konulardan bahsetmiş olması buna sebepti. Bu kadar yeterdi, masama geçtim. Bilgisayarı karıştırdım. Dikkatimi çeken bir şeye rastlamadım. Aklıma izinsiz evime giren o çocuk geldi. Yatağın olduğu tarafa baktım. Yoktu. Belki de öyle bir çocuk bu odaya hiç girmemişti; benimki tamamiyle bir hallüsinasyon olabilirdi. Tamam, diyelim ki o öyle. Pekiyi şu anda hareketlenen bu duvarlar neyin nesi? Oda giderek daralıyor, dört duvarın dördü de bana doğru yaklaşıyor. Beni sıkıştırıp, tost yapma niyetinde olabilirler. İyice yaklaştılar, tam işim bitti diye düşünürken durdular. Derin bir nefes aldım, kurtulmuştum. Boşuna sevinmişim, şimdi de tavan aşağıya doğru alçalıyordu, ya da zemin yukarı doğru yükseliyordu. Duvarların yapamadığını tavan-zemin yapacaktı. Ev çöküyor olmasın? Oturduğum yerden kalkmıyorum, kalksam kafam tavana değecek. Yaklaştı, yaklaştı tavan. O da durdu, başımın hemen üzerinde.
Önümdeki duvarın içinden ses geliyor. Biri bağırıyor. Şimdi yumruklamaya başladı duvarı. Ve duvarlar eski yerlerini alırken tavan da yükseldi. Meğerse odam ne kadar genişmiş. Şimdi anladım. Ses şiddetini artırdı, ne dediğini anlamıyorum. Duvarın içinde bir insan olabilir mi? Saçma bir soru. İnsan duvarın içine giremez ki...
-Bu kimin sesi? Diye bağırınca bir cevap geldi:
-Vicdanının sesi.
-Hadi oradan! Başka bir yalan uydur da inanayım.
-Yalan değil, ben vicdanının sesiyim. İçinde konuşan bir ses duyarsan, bil ki o vicdanındır. 
-Şimdi içimden değil, duvardan ses geliyor. Ne işin var orada?
-İçindeydim, rahatsız oldun ve beni buraya sen hapsettin. Benden kurtulmak istiyordun. Her şeyden kaçabilirsin, kendi vicdanın hariç…
-Niye senden kurtulmak isteyecekmişim?
-Dedim ya, rahatsız oluyordun. Doğrudan ve iyiden ayrılıp yalana ve kötülüğe saptığında seni uyarıyordum. Evet, vicdanından da kaçmak isteyebilirsin; ama gene de o, seni mezara kadar kovalayacaktır.
-Tamam. Sus artık.
-Vicdanı susturmak çok zordur, hatta imkansızdır. İyisi mi bırak konuşayım! Şimdilik sussam da sonra tekrar sesimi duyarsın.
-Ben herhangi bir suç işlemedim. Belki ihtiraslarıma hakim olamadığım zamanlar olmuştur sadece...
-İhtiras gazdır, vicdan fren. Her suçlunun öncelikle karşısına çıkacak ilk yargıç, vicdanıdır.
Bu saçma sapan konuşmaya son vermek için kendimi dışarı attım. O, duvarın içinde kendi kendine konuşsun dursun!
Nereye mi gittim? Birçok insanın aklına en son gelebilecek bir yere: Çöp depolama alanına. Yüzlerce dönümlük bir arazide onlarca çöp dağı, kamyonların biri gelip biri gidiyor, bir çöp dağının tepesi kuşla dolu, karga, güvercin ve martılar. Çok sayıda köpek çöplerin içinde eşeleniyor. Bazen de kuşları kovalıyorlar. Eşelenen sadece köpekler ve kuşlar değil, en az yirmi kişi çöpleri karıştırıyor, işine yarar bir şey bulursa torbasının içine atıyor. Hepsi de erkek. Beni gördüler, şöyle bir bakış atıp işlerine devam ettiler. Onlara doğru yaklaşıyorum, çerçöpün içinden geçerek. Yan gözle beni takip ediyorlar, belki de bir belediye yetkilisi sanıyorlar. İşlerine engel olabileceğim ihtimali kafalarının içinde dolaşıyor. Üzerimdeki giysiler çok yeni ve pahalı olmasa da onlarınkinden farklı. Görüntüm ve davranışlarım bu insanları tedirgin etti.
Ben de bir çöp dağını karıştırmaya başlayınca bana hayretle iki kişi baktı. Ne aramaya gelmiştim buraya, bu çöplüğe? Kendimi. Evet kendimi arıyorum, çünkü belki de ben çöpüm. En azından şimdi öyle olduğumu sanıyorum.
İlk elime gelen ağzı bağlı bir poşet oldu. Açmayı denedim, açamayınca yırttım. Çıkanlar: Tuvalet kâğıtları, yemek artıkları, çay posası, maden suyu şişesi, bir çatal, bardak kırığı, meyve kabukları, çürümüş elma ve soğan, hamur, Fırlatıyorum poşeti kızgınlıkla. Niye kızıyorum ki? Daha ilk teşebbüste nasıl bulacaktım kendimi? O kadar şanslı mıyım? Hem, belki de bu bulduklarım benimdir....
Karıştırmaya devam: Mukavva kutular, tenekeler, pamuk, kusmuk, solmuş çiçekler, kedi leşi, yırtılmış kitap ve gazete sayfaları, boş poşetler, bulaşık süngerleri, fırçalar, kakalı çocuk bezleri, disket, kemikler, et, sucuk, peynir, çivi, iğne, küpe, 25 kuruş, kumaş parçaları, ayakkabı, şapka, çekomastik tüpleri, keser, sakız, parfüm şişeleri, ölü bir kuş, boş fişek kovanı, yumurta kabukları, ölü civcivler birkaç tane Ve daha neler neler...
Ne umdum ne buldum? Çok şey ummuştum ama hiç bir şey bulamamıştım. Bir saatten fazla bir süre çöp karıştırdım. Aradığım orada yoktu. Artık gitmeliydim. Hemen bu karara varmamın sebebi tembellik olabilir, ayrıca yorulmuştum. Zaten ağır bir gaz kokusu vardı ve bu nefes almamı güçleştiriyordu. Gerçi çöplüklerde metan gazı oluşabileceğini biliyordum ama bu gaz patlayıcı olmasına karşılık kokusuzdu. Öyleyse benim farkettiğim çürümüş maddelerden çıkan başka bir gaz olmalıydı.
Çöp depolama alanından beşyüz-altı yüz metre kadar uzaklaşıp bir tepeciğin üzerine oturdum. Dinlenecektim. Buradan çöp yığınlarının içinde yaşam mücadelesi veren insan, köpek ve kuşları seyrediyordum. Hafif bir rüzgâr vardı, gökyüzü mavi ve güneş altın rengindeydi. 
Bir çöp dağının tepesinde, beyaz renkli duman gördüm, giderek çoğalıyordu. Sonra birden göğe kocaman bir ateş sütunu yükseldi ve kulakları sağır eden bir patlama sesi. Burada bitmedi patlamalar ve alevler devam etti, sanki bir yanardağ faaliyete geçmişti. Şaşkındım. Çöp yığınları yanıyordu. Kaçışan iki köpek ve üç insan gözüme ilişti. Yaralı olmaları ihtimali yüksek. Bırakın ateşin içine girmeyi yaklaşmaya bile cesaretim yoktu. Gözlerim kamaşmış, kulaklarım hiçbir sesi duymaz olmuştu. Donup kalmışım, sadece bakıyordum. Acaba bilincim yerinde miydi? 
İtfaiye araçları gelinceye kadar ne kadar süre geçti, bilmiyorum. İtfaiye araçlarının sirenleri de mutlaka açıktır ama ben duymuyorum, tepelerindeki yanan ışıkları görüyorum. Ateş olan yerlere su sıkmaya başladılar bile. Ateşle birleşen su beyaz bir buhar bulutuna dönüşüyor, söndü sanıyorsun oradaki ateş ama sönmüyor, tekrar alevleniyor. Onlarca itfaiye aracı olduğunda da yangın sönmedi. Suyu biten araçlar tanklarını doldurmak için geri dönüyorlardı.
Saatler çabuk geçti. Yangın kontrol altına alınmış olsa da sönmedi. Etrafta gözlerim cankurtaran aradı. Bir tane bile yoktu. Onca itfaiye aracını gönderen yetkililer bir tane olsun cankurtaran göndermeyi neden akıl edememişlerdi? Burada insan da olabileceğini düşünemediler mi? Öyle ya, yangın çıkan yer bir çöplük; çöplükte de insan ne gezer!
Havadaki sıcaklık giderek artıyordu, belli ki yangın etrafı ısıtmıştı. Alevler kıvrıla kıvrıla gökyüzüne çıkıyordu, tıpkı raks eden bir kadın yani rakkase gibi. Kırmızı alevlere simsiyah dumanlar eşlik ettiğinde söner gibi oluyor, dumanın rengi fümeye dönüşünür dönüşmez tekrar kırmızı alevler hakimiyeti ele geçiriyordu. Ufak patlamalar da oluyordu. Deodorant tüpleri veya başka patlayıcı cisimler buna neden olabilirdi. Patlamalar rahatsız edici değil aksine hoşa gidiciydi. Bunu fark edince anladım ki kulaklarım artık normalleşmişti. İşin doğrusu bu yangını seyretmek bana haz veriyordu. Şimdiye kadar hiç tatmadığım bir haz... 
-Utan, utan! Başka canlılar acı çekerken, sen zevk peşindesin.
-Gene sen misin, vicdan denen karıştırıcı?
-Evet benim. Vicdanının sesi.
-Duvarın içinden nasıl çıktın, çıkarmam için bana yalvarıyordun. Şimdi nereye saklandın? Sesin ceketimin cebinden geliyor gibi.
-Cebinde değilim, ceketinin astarının içindeyim. Daha önce duvar içindeydim, şimdi burada. Yani vicdanının sesini hapsedecek yer bitmez insanoğlunda. Şimdi de işte buraya tıktın beni.
-Ben seni oraya hapsetmedim, yalan söyleme.
-Tabii elinle alıp da buraya koymadın ama düşüncelerinden iteleyerek buraya girmemi sağladın.
-Her neyse, kes sesini ya da defol git başka bir hapishaneye gir!
Beni lafa tuttuğu için bu vicdan denen densize çok kızmıştım. Seyirim yarım kalmış ve işte yangın da sönmüştü.

● ● ●

Yangından kaç gün sonraydı? Beş mi? Yok, üç. Belki de altı. Neyse... Başıma bir olay geldi. “Yaşadığım o olay şanslı olduğumun mu yoksa tam aksinin mi kanıtıydı? “ Diye uzun uzun düşündüm. 
O gün, otobüse binip deniz kenarına gidecektim. Her zamanki çayhanemde her zamanki yerime oturacak ve hem denizi hem de vapurları seyredecektim. Vapur düdüğünün sesi ve martıların çığlıkları hoşuma gidiyordu. Yanıma iki de simit alacaktım. Biri bana diğeri martılara... Otobüs geldi, yarısı boştu. Bindim, oturacak yer bulmakta zorlanmadım. En arkadan ikinci sıra cam kenarındayım. Önümde genç bir anne ve 3-4 yaşlarında çocuğu. Küçük ikide bir arkasını dönüp bana bakıyor. Gözlerinde korku var. Perişan halim çocuğu etkilemiş. Annesi arkasına bakmaması için uyarıyor, o dinlemiyor. Onların ilerisinde iki yaşlı adam sohbet ediyor, sesleri bana kadar geliyor. İşitme problemli yaşlılar. Boş yer olmasına rağmen iki genç kız ve bir delikanlı orta kapının yanında ayakta duruyorlar. Üçü de ellerindeki telefonla meşgül. Telefonla oynayan yalnız onlar değil, şoförün arkasındaki koltukta oturan orta yaşlarda iyi giyimli bir adam da dakikalardır kulağından indirmedi telefonu. Konuşuyor mu bir şey mi dinliyor belli değil. Şoför iri yarı, kalın enseli bir adam. Koltuğunu fazlasıyla dolduruyor. Frene bazen öyle sert basıyor ki ayaktaki gençler savrulmaktan kendilerini kurtaramıyorlar.
Etrafı seyrederek gidiyorum. Bu yolculuğum yaklaşık bir saat sürecekti. Oraya varış saatim tam öğle arasına rastlayacaktı. İnsanlar o saatte çayhaneyi doldururlardı, şansım varsa çayhanenin ortasındaki cam kenarı yerime kapılmadan oturabilirdim. Bu, çok zayıf bir ihtimal olmasına rağmen gene de umutluydum.
İlk yarım saat, otobüs her zamanki hızıyla gitti. Ama sonra? Adım adım gitmeye ve birçok yerde dakikalarca durmaya başladı. Önümüz vasıta doluydu, trafik tıkanmıştı. Yağmur atıştırmaya başladı, biraz sonra da hızlandı. Otobüsün silecekleri camı silmeye yetişemiyor. Pencereden dışarı bakıyorum, camdan sular süzülüyor; ta ileride zayıf bir şimşek gördüm. Çok cılız olduğundan zor fark ediliyor. Birazdan yağmur hızını daha da artırdı, öyle ki silecekler gacır gucur sesler çıkarmaya yani zorlanmaya başladı. Bineli bir saatten fazla zaman geçmiş olmasına rağmen daha bir hayli yolumuz vardı. Birkaç kere inip geri dönmeyi düşündüm, sonra vazgeçtim. Bu kadar yolu gelmişken biraz daha sabretmeliydim. Hem bu yağmurlu havada otobüsten inersem, her tarafım su içinde kalırdı. 
Duruyoruz, kaç dakika geçti? Ayaktaki gençler inme butonuna bastı, oysa durağa daha çok var. Üç-beş dakika otobüsün yerinden kıpırdamadığını görünce, şoförden kapıyı açmasını istediler. O da hem söylendi hem de kafasını salladı, ama kapıyı da açtı. Yağmura aldırmadan üçü de kendilerini dışarı attı. Onlar indi, trafik açılır gibi oldu, durağa gelince gene tıkandı. Ortalık karardı, yağmur aynı şiddette devam ediyor, gök gürüldemeye başladı. Tam o sırada bir cankurtaranın siren sesi duyuldu. Bu sıkışık trafikte nasıl gidecekti? Tehlike şeridi bile araç doluydu. Beş dakika sonra bir polis arabası ve cankurtaran sağ tarafımıza yanaştı, bir müddet durdu, biraz ilerledi. Polis arabasından durmadan anons yapılıyordu. Büyük bir ihtimalle ileride bir kaza olmuştu; polis ve cankurtaran olay mahalline ulaşmaya çalışıyorlardı. Neden sonra tehlike şeridi boşalır gibi oldu, polis aracı ve cankurtaran da gitti. 
Yağmur dindi, güneş çıktı, otobüs ilerlemeye başladı. Üç aracın karıştığı zincirleme trafik kazasının olduğu yeri geçtikten sonra trafik rahatladı.
Son durağa geldiğimizde geçen zaman iki saatten de fazlaydı. Olsun. Simidimi yerken, çayımı yudumlarken, martılara simit atarken bu çektiklerimi unuturdum. İskeleye doğru hızlı adımlarla yürüyordum. İskeleye yaklaştıkça kalabalık arttı, bir yerden sonra ise durmak zorunda kaldım. Oysa çayhaneye sadece elli metre kalmıştı. Ama polis daha ileriye gitmeye kimseye izin vermiyordu. Etrafımdaki insanların konuşmalarını dinledim. Yarım saat önce iskeledeki çayhanede teröristler tarafından konulan bir bomba patlamış ve çok sayıda insan ölmüş. Yaralıların ise haddi hesabı yokmuş. 
Olay on gün sonra tam olarak aydınlatıldı:
Mirasçıları aralarında anlaşamadıkları için kaderine terk edilmiş olan bahçe içindeki eski ve birçok yeri yıkık bir evin içinde, sağlam kalan bir odada üç genç yaşıyormuş. Evin yıkık olmayan yeri yalnız bu odadan ibaret değilmiş, nasıl olduysa tuvaleti de sapasağlammış. Gerçi evde su yokmuş, ama evin sakinleri bu haliyle de tuvaleti kullanabildikleri için hallerinden memnunmuş. Bu üç gençten biri uyuşturucu müptelası, diğeri tinerci ve üçüncü de şarapçıymış. Gençler birbiriyle konuşmaz, hatta birbirlerini tanımazlarmış. Hava kararınca herkes odaya gelir, bir köşedeki yatağının içine girer uyur, sabahleyin de kalkar gidermiş. Üçünün de çalıştığı bir işi olmadığından uyuşturucu, tiner ve şarap paralarını iskeleden gelip geçenlerden isteyerek ya da çalarak temin ederlermiş.
İskelede kanlı, ses getirecek bir eylem hazırlığı yapan terör örgütü, bu gençlerden birini kullanmaya karar vermiş. Üçüyle de irtibat kurup bir müddet gençleri incelemişler ve sonunda tinerciyi bu işe uygun bulmuşlar. Birkaç gün ona para vermişler, yakınlık kurmuşlar, onunla sohbet etmişler. Ve sormuşlar:
-Bir aylık tiner ve yemek parası kazanmak ister misin? Diye. Tinerci:
-Bir aylık parayı ben ne yapacam? Bir günlük olsun yeter. Bir aylık olunca zaman nasıl geçecek para toplamadan? Canım sıkılır benim, ben para toplayarak aynı zamanda oyalanırım, demiş ve yapacağı işi sormuş. İşin çok basit olduğunu söyleyip açıklamışlar: Gece yarısı el ayak çekildikten sonra, iskeledeki çayhaneye girip verecekleri paketi ortalardaki bir masanın altına koymak. 
O gece vapur son seferini yaptıktan sonra iskele tamamen boşalınca, tinerci içinde saatli bomba ve bir bant olan bir poşet ile çayhaneye doğru gider. Diğer elinde de içi tiner dolu bir poşet daha vardır. Çayhanenin kapısını biraz zorlar, kolayca açılır. İçeri girer işini bitirir. Dışarı çıkar, on beş-yirmi metre gittikten sonra:
-Orada dur! Diyen sert bir ses işitir ve durur. Arkasından iki polis gelmektedir. Öndeki:
-Ne yapıyorsun buralarda? Diye sorar.
-Hiç, abi dolaşıyorum.
Polis gencin elindeki poşeti görünce tinerci olduğunu anlar ve:
-Buralarda fazla dolaşma. Nerede kalıyorsan hemen oraya git, der.
-Tamam abi, giderim, der Tinerci ve oradan koşarak uzaklaşır.
Diğer polis, arkadaşına sorar:
-Neden bıraktın, kimmiş, ne yapıyormuş burada?
-Hiç canım, tinercinin biri. Galiba kafası iyi, dolaşıyor işte.
Ertesi gün, tam saat 12.30'da bomba patlar ve yedi kişi ölür. Altısı ağır, on sekiz de yaralı vardır.
İşte, eğer bindiğim otobüs yolda rötar yapmasaydı, bu ölü ya da yaralılardan biri de ben olacaktım. Şans mı şanssızlık mı?

● ● ●

Keyfimin yerinde olduğu günlerden biriydi. Evden şarkı söyleyerek çıktım, önce belediye otobüsüne sonra da dolmuşa binerek kendimi binaların ve insanların az olduğu bir yere attım. Yalnızlığı seviyordum, kendi kendime yetmiş olmamın bunda rolü vardı şüphesiz. Başkaları olmadığı için rol yapmam gerekmiyordu, söyleyeceklerimi akla mantığa uygun hale getirmek zorunda değildim, bana kimse “Saçmalıyorsun!” ya da “Seni anlayamıyorum.” demiyordu, söylediklerime gülen ya da alay eden yoktu. 
Ulaştığım yer bir baraj kenarındaydı. Barajın göleti yirmi beş-otuz metre ilerimdeydi, sular bir denizin gel-giti gibi hareket ediyordu. Baraj gölüne arkamı dönüp bir ağacın altına oturdum. Yüksek bir yer olduğu için aşağıdaki usta bir ressamın elinden çıkmış bir tablo gibi duran manzarayı seyrederken kendimden geçtim. Yüzlerce çeşit çiçeğin oluşturduğu bir tablo. Yeşil, sarı, mor, kırmızı, kahverengi... kısacası her renkten çiçek. Renkler birbirine karışmış, öylesine ilginç bir renk cümbüşü oluşmuş ki... Bakmaya doyamıyorum. Yerimden kalkıp çiçeklerin yanına gidiyorum. Birkaç metre geride duruyorum, basıp da çiğnerim diye korktuğumdan. Aslında bu renk tarlasında yatıp yuvarlanmayı o kadar çok istiyorum ki... Çiçeklere zarar vermeyecek olsam, bunu mutlaka yapardım. Hafif bir rüzgar çıkıyor, çiçekler kafalarını nazlana nazlana sallıyor. Rüzgarın getirdiği nefis kokuyu burnum alıyor, beynim algılıyor. Bu öyle belli bir çiçeğin kokusu değil; tüm çiçeklerin ortak kokusu.
Çiçek olmayı istiyorum. Belki de bir zamanlar çiçektim. Nedense böyle desem de çiçek olmayı kendime yakıştıramıyorum. Bu suratsız, aksi, virane ihtiyar adamın çiçeğe benzer tarafı olur mu hiç? Çöp olmayı kendime yakıştırmıştım, fakat kendimi bulamamıştım, belki bazılarının dediği gibi bir yılanım; ama çiçek asla değilim. Sahi, neyim ben? Tek miyim çok muyum? Bazen neşeli bazen hüzünlüyüm, bazen iyimser bazen kötümserim, bazen gülerim bazen ağlarım, merhametli olduğum zamanlar da vardır merhametsiz olduğum zamanlar da, doğru da söylerim yalan da... Evet, ben neyim ya da nasıl biriyim, nasıl?

● ● ●


Yıllar önce aramızda şiddetli bir kavga çıktığında bir kız arkadaşım: “Senin bir anın bir anına uymuyor. Kaç tane suratın var senin?” demişti. Bu laf şimdi aklıma geldi. O zaman hiç umursamamıştım. Şimdi ise doğru olup olmadığını sorgulamaya başladım ve hemen bir hastaneye gittim, bir psikiyatristten randevu aldım. Psikiyatrist erkekti. Otuzlu yaşlarda. Gözüm adamı tutmadı. Laubali bir uslûpla konuşuyordum adamın karşısında. Hayret! Fark ettiği halde beni terslememişti.
-Kendinizi istediğiniz gibi anlatın. Kullandığınız kelimeler size ait olduktan sonra mesele yok. İsterseniz sesinizi yükseltebilirsiniz de, dedi. 
-Demeseniz de, benim kendimi anlatma tarzım böyle olacaktır.
-Çocukluğunuz nasıl geçti? Annenizin ve babanızın size karşı davranışları nasıldı? Çocukluğunuzda sizi etkileyen önemli bir olay yaşadınız mı?
-Benden en az altmış yıl öncesini anlatmamı istiyorsunuz. Oysa ben dünkü olayları bile unuttum.
-Kısa süreli bellekteki anılar kolay unutulsa da uzun süreli bellektekiler daha fazla süre saklanabilir. 
-Bir deneyeyim bakalım; o sizin dediğiniz uzun süreli bellekteki anılar aklıma gelecek mi? İlk önce hatırladığım: Çocukluğumda annem ve babamın bana kötü davranmadıkları. Ailenin dördüncü ve en küçük çocuğu olduğum için diğer kardeşlerime göre torpilli bile sayılabilirim. Babam çok içki içerdi. Ayrıca bir de metresi vardı. Bana babamın bir zararı yoktu ama annem bu duruma çok üzülürdü. Ev hanımı olduğu, herhangi bir mesleği de bulunmadığı için babamın kahrını çekmek zorunda olduğunu söylerdi. Ayrılsa dört çocukla ne yapacaktı? Babasının evine gitse, o da yoksul bir köylüydü ve kendi ailesinin bile karnını doyurmakta zorlanıyordu. Hemen hemen her gün annemi gözleri yaşlı görüyordum ve çok üzülüyordum. Bundan başka bir de -sizce bir önemi var mı yok mu bilmem ama- küçükken geçirdiğim menenjit hastalığım var. Çocukluğumun özeti böyle...
-Arkadaşlarınızdan, dostlarınızdan bahsedin. Onlarla sık sık görüşür müsünüz? Boş zamanlarınızda ne yaparsınız?
-Arkadaş, dost mu dediniz? Benim o söylediklerinizden kimsem yok. Ayda yılda bir kere görüştüğüm bir-iki tane çocukluk arkadaşım hariç... Benim boş zamanım olmuyor, çünkü ben hep düşünerek geçiriyorum zamanı.
-Hangi konuları düşünüyorsunuz?
-Mesela şimdi sık sık sözünü ettiğimiz zamanı... Bir yazar “Zaman geçer derler, fakat heyhat... zaman durur, geçen biziz. “ demiş. Bu görüşe katılıyorum. Zamanın geçtiği izlenimimiz bir yanılsamadan ibaret. Zaman var mı yok mu bilemiyorum. Çünkü içine girmek istesem giremiyorum, dışına çıkmak istesem çıkamıyorum. Öyleyse zaman, ne var ne de yok! Bazıları zamanı durdurmak istiyormuş. Zaten öyle. Aktığı ya da gittiği yok ki… Galiba bizi yanıltan, zaman varmış gibi düşünmemize yol açan değişmenin kendisidir. Değişme nesnelerde oluyor, nesnel dünyanın dışında değişme de yok zaman da... Dünya dönüyor, aynı zamanda da hızla değişiyor. Ya biz? Bu değişime ayak uydurabiliyor muyuz? Ya da bundan da vazgeçtim, bu değişimin farkında mıyız? Her şey anladığımız kadarmış: İnsanlar, hayvanlar, doğa ve hatta evren… O nedenle bir zamanlar bazı insanların dünyayı neden yuvarlak değil de düz olarak kabul ettiklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Saçmaladım mı?
-Yok, hayır. Lütfen devam edin, konuşmanıza sınırlama getirmeyin.
-Çoğunlukla kendimi arıyorum. Ben kimim, ya da daha doğrusu ben neyim? Bazen bir sinek bir arı bir yılan; bazen küçük bir çocuk; bazen de yaşlı bir dilenci olduğumu sanıyorum. Bir keresinde çöp olduğumu bile düşündüm ve saatlerce çöplükte kendimi aradım. Evet çöp, ama nasıl bir çöptüm acaba? Aramamdan bir sonuç elde edemediğim için bu sorum cevapsız kaldı.
-Çok sık hayal kurar mısınız?
-Hem de nasıl! Hayatımın çoğu hayal kurmakla geçiyor. 
-Bunlardan biraz bahsedin.
-Bahsedeyim. Ben tam bir hayalciyim. Bu yüzden sık sık hallüsinasyon görüyorum. Üstelik hallüsinasyonlarım yalnız görme ile değil, diğer duyu organlarımla da ilgili. Ses, tat, koku ve dokunma gibi. Birilerinin ortalıkta hiç insan yokken beni çağırdığı oluyor, elma yerken bal tadı alıyorum, gülü koklarken karanfil kokusu geliyor burnuma ya da yumuşacık pamuklu bir giysiyi taş gibi sert hissediyorum. Hayallerimin hepsi büyüktür, küçük hayal zaten olmaz. Bütün insanlar için bu böyledir. Bazıları hayallerimizi küçültmek isterler, küçümserler; bunlar basit ve ruhsuz insanlardır. Hayallerim sayesinde defalarca uzaya çıktım, dünyamızın benzeri çok sayıda gezegende yaşadım, güneşin yanına gittim, yanmadığımı anlayınca içine girdim, patlamalardan oluşan harika bir görsel şov sundu bana. Ziyaretlerim yalnız bizim galaksimizle sınırlı kalmadı, diğer galaksileri de gezdim. Gördüklerimden, yaşadıklarımdan çıkardığım sonuç: Burada harika bir düzen-sistem, bozulmayan bir denge var. Evrenin dışına çıkmaya henüz cesaret edemedim. Çok istemiş olsam da, merak etsem de bunu yapmaktan korkuyorum. Aslında bizimkinden başka evrenler var mı yok mu sorusunun cevabını merak ediyorum. Kanıtlayamam ama inancıma göre var... Bir ara kendime “Hayallerimiz hep yukarılarla, zirvelerle ilgili; mesela hep gökyüzünü hayal ediyoruz ama bir de yerin altı var. Burası ile ilgili neden hayal kurmuyorum, dedim ve yeraltına indim. Mağaraları, tünelleri, dehlizleri, oyukları, çukurları, kuyuları. toprağın altındaki ırmakları, gölleri dolaştım. Hatta dünyanın çekirdeğine bile ulaştım; buradaki mağmanın içinden geçtim; fakat orada durdum, çünkü çekirdeğin bir de iççekirdeği vardı ve buraya girmekten nedense çekindim.
Kapıyı vurmadan elli yaşlarında bir bayan içeri girdi. Yüzünde kızgın bir ifade vardı.
-Doktor bey, benim sıram geleli çok oldu. Acaba daha ne kadar bekleyeceğim, dedi.
Doktor, hafifçe gülümsedi;
-Hanımefendi, lütfen biraz daha bekleyin, sizi birkaç dakika sonra çağıracağım, diyerek bu soruyu cevapladı. 
Kadın öfkesini göstermek istercesine kapıyı hızla çarparak dışarı çıktı. Doktor bu tepkiyi hiç umursamadı, doğrusu sabırlı adammış!
Kadının konuşmamı bölmesi canımı sıktı. Zaten için için bu adama da kızıyordum. Neden bana bu kadar iyi davranıyor? Amacı ne olabilir? Benden bazı sırları mı öğrenmek istiyor? Ayağa kalktım, iki elimi masanın üzerine koyup sordum:
-Kimsin sen? Doktor kılığına girmiş bir ajan mı bir polis mi? Beni konuşturup neler öğrenmeyi umuyorsun?
-Ne ajanım ne de polis! Lütfen sakin olun ve yerinize oturun.
Bana emir verir gibi konuşunca cinler tepeme fırladı. Doktor olduğunu iddia eden bu adamın yüzüne bir kafa attım; koltuğu arkaya doğru gitti, duvara dayandı, kafası öne düştü; benim gövdem de masa üzerinde kaldı. Oradan kalktım, yerime oturdum. Başımı ellerimin arasına alıp bir müddet öyle kaldım. Ellerimi başımdan çekip gözlerimi ovuşturup doktora baktım, bayıldı mı öldü mü?
Ne bayılmış ne de ölmüş! Adam gülüyor. Amma da yüzsüzmüş ha... Ona vurduktan sonra yılışması olacak bir şey değil. Yaptığıma pişman oldum, özür dileyecektim.
-Size karşı kaba davrandığım için lütfen kusuruma bakmayın. Bazen ani davranışlarda bulunabiliyorum. Bu benim elimde değil. Benim dışımda bir yerden kumanda edilerek bu hoş olmayan hareketler bana yaptırtılıyor. Lütfen beni bağışlayın.
-Rica ederim, ama siz bana karşı hiç kaba davranmadınız ki, bağışlanacak ne var?
-Az önce size vurdum, yani kafa attım. Daha ne olsun?
-Öyle bir davranışta bulunmadınız. Belki aklınızdan geçirmişsinizdir, fakat eyleme dönüştürmediniz. Bunu boş verin de siz bana biraz daha kendinizden bahsedin.
-Gençlik döneminde yaşadığım çaresizlikler oldu. Üniversitede okumak istiyordum, bunun için gerekli ekonomik desteği babamdan alamıyordum. Burs için başvurdum, aylarca beklemek zorunda kaldım. Üniversitenin kocaman amfisinde teneffüslerde tek başıma oturuyordum. Kantine gidip bir çay içecek param bile yoktu. Çoğu zaman okula yayan gidip geliyordum. Bir kız arkadaşım olsun istiyordum, ama nasıl olacaktı? Beğendiğim kızları uzaktan seyretmekle yetinmek zorundaydım. Okulun son senesi bir kızla tanıştım. Birbirimize bağlandık. Güzel günlerdi. Okul bitti, bir işe girdim. O kızla evlendim, çok mutlu geçen yedi senelik bir beraberliğimiz maalesef onu kaybettiğim için bitti. Bu yedi seneye ait olayların tek kelimesini bile kimseye anlatmadım, anlatmam. O yıllar bizim özelimiz. Sonunda bazen ağlayan bazen gülmekten kırılan, bazen üzgün bazen neşeli, bazen haddinden fazla konuşan bazen suskun, bazen dürüst bazen ahlâksız... Bu şekilde birçok zıtlığı kendinde barındıran bir insan olup çıktım.
Doktor, “Kişilik bölünmesi!” dedi, daha doğrusu bu kelimeleri ağzından kaçırdı. Elini ağzına götürmesinden de bu belliydi..
-Ne dediniz? Anlayamadım, diye sordum.
-Önemli değil, isterseniz sizi yatırarak tedavi edelim. Şu anda boş yer yok, iki-üç güne kadar olacak.
-Hayır istemem. İçine girdiğim kafeslere bir tane daha ekleyemem.
-Ne kafesi?
-Uçsuz bucaksız evrende dünya denilen bir kafesteyiz. Bu kafesin de içinde birçok kafesimiz daha var: Ait olduğumuz ülke, ikamet ettiğimiz şehir, mahalle, sokak, içinde yaşadığımız ev ve bu evin bir odası. İşte içiçe geçmiş birçok kafes!
-Siz bilirsiniz. Öyleyse şu reçetedeki ilâçları kullanın ve bitince tekrar gelin görüşelim, deyip ayağa kalkan doktor elini bana uzattı, sıktım ve dışarı çıktım. Kapının önü bekleyen hastalarla doluydu. Bana kızgın kızgın bakıyorlardı, ben de aynen cevapladım bu bakışları. Homurdanan bile vardı. Doktora atmamış olduğum kafayı bunlardan birine atmayı bile aklımdan geçirdim.

● ● ●


Doktorun söyledikleri beni tatmin etmemişti, rahatlatmamıştı; aksine huzursuz yapmıştı. Söylene söylene yürüyordum. Nereye gidecektim, bir karar vermemiştim. Ayaklarım nereye götürürse oraya. Gittim, gittim; geldiğim yer daha önce hiç bilmediğim bir yerdi. Sokaktı. Puslu, sisli soğuk.bir sokak.
Bu sokak metruk ev dolu. Bakımsız, yıkıldı yıkılacak evler. Bir fırtına çıksa hepsini uçurur. Buna rağmen boş değiller; kapılarının önünde oturan kadınlar ve pencerelerinden bakanlar var. Çocuklar da ortasından küçük, kirli bir derecik akan -kanalizasyon patlamış olabilir- sokakta birbirlerini kovalıyorlar. Kedi var bir tane, üç de köpek. Kedi tedbirli davranıyor, köpeklerden oldukça uzakta onların hareketlerini izliyor.
Bir an önce buradan gitmeye çalışıyorum. Gidemiyorum. Bir evin önünden geçerken kapısı açılıyor, bir el beni içeri çekiyor. Kim bu? İçerisi loş, gözlerim iyi görmüyor. Tuhaf kokular geliyor burnuma: Leş, turşu, tuvalet kokuları. 
O kişi elimi daha kuvvetli çekerek beni bir odanın içine sokuyor. Burası aydınlık. Görüyorum. Yaşlı bir kadın, üstü başı dökülüyor, yere kadar bir entari giymiş. Saçları bembeyaz ve dağınık. Yumruktan az büyük bir kafası var. Küçük suratlı, elmacık kemikleri çıkmış, avurtları çökük. Çünkü ağzında sadece üç tane üstte iki tane de altta dişi var. Üsttekilerin ortasındaki diş altın kaplama. Hayret. 
Cam kenarına bir sedir konmuş, oraya oturmamı işaret ediyor. Nasıl oturabilirim, sedirin üzeri eski püskü giyecek hatta cam ve metal parçalarıyla dolu, ekmek kırıntıları bile var. Tereddütümü anlıyor, sedirin bir kısmındaki eşyaları eliyle iteleyip boşaltıyor. Oturuyorum.
-Senin üzerinde büyü var, bunu bozacağım. Diyor.
-Büyü müyü yok bende. Büyü olduğunu nasıl bildin?
-Ben bilirim; işim bu. Oturduğun yerden kıpırdama, şimdi geliyorum, deyip odadan çıktı, bir dakika sonra, içinde macuna benzeyen madde bulunan bir bakır sahan ve büyük bir kuşa ait beyaz-siyah karışık renkli uzun bir telekle geldi. Yanıma oturdu. Telekle sahanın içindeki maddeyi karıştırdı. Bir yandan da -ne dediğini anlamasam da- dudaklarının oynamasından duaya benzer bir şeyler mırıldandığı belliydi. Çukura kaçmış gözlerini bir kapatıp bir açıyor, şiş damarlı eli hızla sağanın içini karıştırıyordu. Karıştırma bitti, ağzını kapattı, gözlerini yumdu. Tam tepemde dikiliyordu, boğazına sarılıp boğmak geçti içimden. Yapmadım. 
Gözlerini açtı, pis bir gülüş attı bana doğru; altın dişinden parıldıyan bir ışık gözümü rahatsız etti. Çok derin bir nefes aldıktan sonra, tıpkı bir yılan tıslaması gibi bana üfürdü. İğrenç kokuyordu nefesi. Başımı çevirdim, eliyle başımı düzeltti, tekrar tısladı yani üfledi. Defalarca... Elimle burnumu kapattım, elime vurdu. Telekle sahanın içindeki maddeden alıp bana yedirmek istedi. Bu iğrenç şeyi nasıl yerdim? Kafamı “Hayır” anlamında salladım. Umursamadı, gene yedirmeye uğraştı. Bu kadarı da fazlaydı! Pis büyücünün bir sıkımlık canı vardı ama, buna rağmen bana kabarıyordu. 
Yerimden fırlayıp ayağa kalktım. Elindeki sahana vurdum, sahan yere düştü, üzerime içindeki maddeden bulaştı. Büyücünün elindeki teleği çekip aldım, önce sol gözüne sonra sağdakine sapladım. Bağırmadı. İteleyip sedirin üzerine düşürdüm. En sonunda da boğazını bütün gücümle sıktım. Vücudu kaskatı kesildi, hareketsiz yerde yatıyordu.
Kçmalıydım, kaçamadım; odadan adımımı atar atmaz bir adam karşıladı beni. Kadının yalnız yaşamadığı anlaşılmıştı. Adam, kadından daha da korkunçtu. Gözlerinden akan kırmızı kan çenesinden aşağıya süzülüyordu. Yüzündeki deri değil de sanki köseleydi. Konuşurken ağzından çıkan köpükler etrafa saçılıyordu.
-Öldürebildin mi? Diye sordu bana.
-Evet, dedim. İşi tamam, öldü.
-Sen öyle zannet, deyip önüme dikildi, kıs kıs gülüyordu. Öfkeyle iteledim onu, kıç üstü yere düştü. Acaba adamı da öldürsem mi diye sordum kendime. Öyle ya, geride bir tanık bırakmak benim kolayca yakalanmama neden olabilirdi. Buna rağmen adamı öldürmek içimden gelmiyordu. Acıdığımdan mı? Hayır. Tembelliğimden olabilir. 
Evden sokağa çıktığımda kapıdan girmeden önceki gördüklerim aynen vardı. Sokağı aceleyle terk ettim. Daha önce hiç bilmediğim bir çarşıya geldim, fırından iki ekmek aldım. Bana en az iki gün yeterdi bunlar. Çarşıyı elimdeki ekmek poşetiyle dolaştım. Huzursuzdum, sebebi belli. O büyücüyü keşke öldürmeseydim. Belki de ölmemiştir. Adamı öldürmemekle iyi yaptığıma inandım. Gidip bakacaktım. Gitmek riskliydi, öldüyse cinayeti benim işlediğim hemen anlaşılırdı. Belki de adam, kadını öldürdüğümü herkese duyurmuştu! Buna rağmen gittim.
Sokakta her şey aynı. Sanki sabitlenmiş. Burada zamanı dondurmuşlar. Büyücünün evinin önündeyim. Kapı açıldı, bir el gene beni içeri çekti. Bu saferki el o adama aitti.
-Ben sana demiştim, işi bitmemiş, deyip gülerek öteki odaya kaçtı. 
Adam haklıydı, işte büyücü kadın yanımda duruyordu. Hem de sapasağlam. Elimi tutup beni, odadaki sedire kadar sürükledi. Lanet büyücü kadın! Ölmemiş. Ama nedense sevinmek gelmiyor içimden.
-Ekmeğin birini bana ver. Dedi.
-Neden verecekmişim sana?
-Yaptığım büyünün karşılığı olarak.
-Nasıl bir büyü yaptın?
-Üzerindeki bütün kötülüklerin günahını defettim. 
-Para vereyim.
-Para istemem. Ekmek ver.
Ekmeklerin ikisini de vermek istedim, kabul etmedi. Birini aldı ve dedi ki:
-Git artık, gider gitmez yat uyu. Uyandığında gördüğün rüyayı hatırla. Rüyandakilerin hepsi olmasa da çoğu gerçekleşecek. Kötülükleri derin kuyuların içine gönderdim; şimdilik çıkamazlar. Sonsuza kadar da orada kalamazlar. Çıktıklarında bana gel; bakarız çaresine.
Çok dolaştım evimin yolunu bulmak için çok... Sonunda buldum ve kendimi eve attım, esnemekten çenem ağrıyordu. Hemen yattım. Uyumuşum. Aylardır hasret kaldığım uyku işte beni kucaklamıştı. Rüya da gördüm. Aslında gördüğüm kırk-elli sene önce yaşadığım bir olaydı. Unutulmuş, gitmiş; beynimin bir köşesine saklanıp kalmış bir olay: Genç bir delikanlıyım. Çok güzel bir kızla arkadaşız. Arkadaşız diyorum da, aslında ben daha ilerisini istiyorum. Sevgili olmanın hayali içindeyim. O, duygularımı anlasa da fark etmemiş gibi davranıyor. Her konuda konuşuyoruz, fırsat buldukça birlikte sinemaya gidiyoruz, kırlarda dolaşıyoruz. Kızın sesi çok güzel; bana şarkılar söylüyor, başkaları onun sesini duyduğunda dikkat kesilip dinliyor. Yabancıların onu dinlemesini kıskanıyorum, hemen yüzümü asıyorum. Bozulduğumu anlayınca susuyor.
Bir gün, gene kırlarda dolaşıyoruz. Biraz yüksekçe bir yerden ben önde o arkada iniyoruz. Ben düzlüğe çıkınca arkama dönüp baktım, o daha tümseğin yarısındaydı ve adeta çakılı kalmış gibi duruyordu. Anlaşılan inmekte zorlanıyordu. Beklemesini, yanına gelip inmesine yardım edeceğimi söyledim. Kabul etmedi, iki-üç adım attı ve tökezledi. Kollarımı açıp onu tutmak istedim, ikimiz birden yere yuvarlandık. O üstte ben altta. Yumuşacık bir bedeni olduğunu hissetim, saçlarının birazı ağzıma girdi, nefesi çok hoş kokuyordu. Yattığımız yerde öylece durduk bir müddet; sonra o altta ben üstte dakikalarca yattık. Bedeniminde adeta bir elektrik akımı dolaşıyor, damarlarımdaki kan son hızla her tarafıma yayılıyordu.
Ayağa kalktığımızda ikimiz de mahcubiyetten birbirimizin yüzüne bakamıyorduk. Kötü bir şey yapmamıştık, ama haz duymayı suç olarak kabul ediyorduk. Hiç konuşmadan yola çıktık, evlerinin sokağına gelince bakışarak vedalaştık. 
Sonraki günlerde de düştüğümüz o yere defalarca gittik, bedenlerimiz yapışık saatlerce bekledik ve bir gün güdülerimize teslim olup cinsel birliktelik yaşadık. Ama bu cinsel birlikteliğimiz ilk ve son oldu.
O günden sonra onu aylarca, hatta yıllarca aradım, bulamadım. Ne olmuştu ona, nereye gitmişti, neden bana haber vermemişti? Her gün evlerinin bulunduğu sokaktan defalarca geçtim, belki görürüm umuduyla. Ama boşuna. Bir gün, evlerinin boşaldığını, camına “kiralık” yazısı asıldığını gördüm. Buna rağmen ben sık sık oraya gittim. 
Uyandığımda onun o güzel yüzü gözlerimin önündeydi. Onunla yaşadığımız o hatıralar hayatta en çok mutlu olduğum anlardandı. Keşke uyanmasaydım, hep onun olduğu rüyayı görerek sonsuzluğa kadar uyusaydım!
Dışarı çıktım. Evin bazı ihtiyaçlarını alacaktım. Büyük bir marketin reyonlarına bakınıyorum. Bir el omzuma dokundu, arkama döndüm baktım: Yaşlı bir kadın, yüzü kırışık, saçları bembeyaz, etek ceket giymiş. Kibar bir hanımefendiye benziyor.
-Affedersiniz, rahatsız ettim, dedi. Cevap verdim:
-Rica ederim. Buyrun!
-Beni tanımadınız mı? Oysa ben sizi sol kaşınızın üzerindeki yara izinden tanıdım.
-Kusura bakmayın ama kim olduğunuzu çıkaramadım, desem de nefesinin kokusundan O olduğunu anlamıştım. Yıllar sonra, işte karşımdaydı; ama ben bugünkü yaşlı kadını değil, o güzel kızı zihnimde canlandırmıştım ve O'nu yaşatacaktım.
Kadının yanından ayrıldım, hiç bir şey almadan marketi terk ettim. İşte, o lanet büyücü kadının dedikleri doğru çıkmıştı. Çünkü “Rüyada gördüklerinin çoğu gerçekleşecek” demişti. Gidip onu tekrar görmeli miyim? Karar veremedim.

● ● ●

Bugün hiçbir iş yapmak istemiyorum. Yalnız bugün mü? Hayır. Çoğunlukla her gün. En basit iş bile bana çok zor geliyor. Daha işe başlamadan onu gözümde büyütüyorum, büyütüyorum. Sanki enerjimin tamamı tükenmiş gibi, kolumu oynatacak halim yok. Güçsüz olduğumu hissediyorum. Öyle ki başka çalışan insanları gördükçe bile yoruluyorum.
Midem sürekli ağrıyor ve ben bu yüzden hep gerginim. Ellerim sık sık terliyor ve titriyor, kalbimin çarpıntısının sesini karşımdaki bir insan bile duyabilir; doğrusu duyulabileceğinden de korkuyorum. Böyle bir şey olursa bundan utanç duyacağımı da biliyorum. “Ya birisi kalbimin sesini duyarsa!” diye düşündükçe daha çok geriliyorum ve bunu engellemek için insanlardan kaçıyorum. Nefes alırken zorlanıyorum, çoğunlukla tıkanıp kalıyorum; ciğerlerimi hava ile doyasıya doldurmaya öylesine hasretim ki.
Duygularım, zihnim ve bedenim bitkinlik denizinde yüzüp duruyor; yok yok, buna yüzmek denemez, çünkü batıp batıp çıkıyor. Ne yüzeyde kalıp bir kurtuluş ne de dibe batıp yok oluş var. Tam bir işkence.
Sorunlarla baş edemiyorum. O nedenle de bir sorunla karşılaşınca kaçıyorum; ama kaçışlarım hiçbir sorunumu çözümlemiyor, aksine artırıyor. Hem de ne artırma! Beni oyalayacak, yaptığımda haz duyacağım bir iş yok. Var olduğunu sandığımda ise bir süre sonra o işten bıkıp bırakıyorum. Sonra da başka bir işe yönelmek istiyorum, ama hangi işe? Bu konuda bir karar veremiyorum. Zaten dikkat sorunu da yaşıyorum. Bir konu üzerinde dikkatimi toplayamıyorum, kısa süre sonra dikkatim dağılıyor. 
Unutkan, dalgın, savruk, kararsız biri oldum çıktım. Kahvaltı ettiğimi unuttuğum bile oldu, kaybettiğim eşyaların sayısını ise bilebilmem imkansız. Üstelik bir eşyamı kaybettiğimde hemen başka insanları suçluyorum, “Belki de şu kişi çalmıştır” diyorum, kimseye güvenim yok, herkesten şüpheleniyorum. 
Kaygılarım hiç eksik olmuyor. Bunlar beni kuşattığında derin bir ümitsizliğe kapılıyorum. Tabii bunun arkasından hemencecik hayal kırıklığına düşüyorum. Kaygılarım mı beni huzursuz ediyor, yoksa huzursuz olduğum için mi kaygılanıyorum? Bilemiyorum. Ya da artık bunamaya başladığım için mi bu aksaklıklar ortaya çıkıyor? Çünkü tanıdığım yaşlı bazı insanların bunama dönemlerinde bu belirtilerin aynısını gösterdiklerini hatırlıyorum. Sebep buysa, lanet olsun yaşlılığa!
İşte sorumluluklarından kaçan bir ben, hedefi ve planı olmayan bir ben, kendini değersiz bulan özgüven eksikliği olan bir ben, hatalarını kabul etmeyen hata yaptığında suçu bir başkasına atan bir ben, en basit bir işi yaparken bile işkence çeken bir ben, fiziksel ve duygusal açıdan sürekli yorgun olduğunu hisseden bir ben, başka insanları sevmeyen hatta onlardan nefret eden bir ben, sorunlardan ve insanlardan sürekli kaçan bir ben, hayattan hiç zevk almayan hatta nefret eden bir ben ve kaygı, korku, uykusuzluk sarmalında tükenen bir ben... Acaba böyle bir ben'in başka bir örneği var mıdır?
İki saate yakın bir süre kitap okudum. Hava karardı, perdeyi çekip ışığı açtım. Misafir odasına gidip annemin sandığından siyah bir bez aldım. Nereden aklıma geldiyse, odanın içinde körebe oynamak istiyordum. Çocukluk işte, ama az önce de yaşlılıktan yakınıyordum. Hangisi? 
Bu oyun tek kişiyle belki de ilk defa oynanacaktı. Gerçekte burada, benden başka insan , olmasa da odadaki eşyaları oyuncu olarak kabul edecektim. Odanın ışığını kapattım, loş bir karanlık oluştu; cisimler az da olsa fark ediliyordu. Odanın tam ortasına gelip gözlerimi bir siyah bezle bağladım. Zifiri karanlık oluştu, en ufak bir ışık belirtisi yok. Her taraf kapkaranlık... Bana mutluluk veren, rahatlatan bir karanlık, koyu karanlık. Çok hoşuma gitti. Eğer körlerin içinde bulunduğu karanlık da böyleyse, onlar gerçekten çok şanslı insanlarmış.
Bu arada karanlık bana, sözlerini Abdülhak Hamid Tarhan'ın yazdığı Makber şarkısını hatırlattı: “Her yer karanlık. Pür nur o mevki. Magrip mi yoksa makber mi ya Rab!” Bu kadar, devamı yok, sonrası aklıma gelmedi. Hatırlayabildiğim kadarını bozuk bir plak gibi tekrarlayıp durdum..
Şarkıyı mırıldanırken bulunduğum yerde kendi etrafımda döndüm, döndüm; yorulunca durdum. Böylece yönleri de karıştırmış oldum. Masa neredeydi, dolap ve kapı nerede? Ya yatağım? Ellerimle sağı solu yoklayarak küçük adımlarla yürümeye başladım. Ayağım bir cisime dokundu, yere düşmüş bir kitap olabilir. Hatırlamaya çalıştım, yerde düşmüş kitap görmüş müydüm diye. Hatırıma bir şey gelmedi. Kitap buradaysa kütüphane yakınımda demektir. Birkaç adım daha attım, önce ileri doğru uzanmış olan ellerimi bu sırada aşağıya indirdim. Kafam bir yere çarptı; neyse ki hafif bir çarpışma oldu. Bu cismi elimle yokladım, odanın kapısıydı. Onu hemen ebeledim.
Sevindim bu ebelemeye, sanki çok büyük bir iş başarmıştım! Birkaç adım geri gidip, sağa döndüm. İki üç adım sonra yatağımı ebeledim, devam ettim, elim perdeye dokundu; çekildim ve bir şangırtı koptu, ayağımın üzerine korniş düştü; ama acımadı. Olsun, işte perdeyi ve pencereyi de ebeledim. Yüz seksen derece döndüm, yürüdüm, elbise dolabını ebeleyip dolabın yan tarafına dokunup seslendim:
-Aynadaki! Aynadaki seni de ebeledim.
Boğuk bir sesten cevap geldi:
-Çapulcu manyak!
Onunla dalaşmaya niyetim yoktu. Kütüphanemi, masamı, bilgisayarı ve sandalyeyi de ebeleyip, geri döndüm; yatağımın yanına gidip üzerine uzandım. Oyun bitti. Yattığım yerden gözümdeki bezi çözdüm. Gözlerim bir müddet hiç bir şeyi göremedi, sonra alıştı. Hayal meyal cisimleri seçer hale gelince yataktan kalkıp ışığı açtım. Odanın hali iyi görünmüyordu. Olsun... Tekrar yatağa uzandım, şarkıyı söylemeye devam ediyordum: “Her yer karanlık. Pür nur o mevki. Magrip mi yoksa makber mi ya Rab!” 


● ● ●

Günahkârlar sokağındayım. Buraya nasıl geldim? Birileri getirip “Senin yerin burası!” deyip atmış olmasın? Tamam, ben günahkâr olduğumu biliyorum da bunu yüzüme vurmanın, hatırlatmanın ne gereği var? Hem günahkâr olmak kötü bir şey değil ki. Cezası mı var? Aslında yok da, varsa bile çekerim. 
Sokak, atılmış günahlarla dolu. Gelen geçen atıp gitmiş; böylece güya günahlarından kurtulmuşlar; en azından hafiflemişler! Ya da onlar öyle sanıyorlar. Belki de sanmıyorlar da gerçekten atma, onlardan kurtulmayı sağlıyor! Elimde bir çuval var, nereden ve neden aldıysam! Yerlerdeki günahları toplayıp çuvalın içine doldurmaya başladım. Çeşit çeşit günahlar: İlki yalan söylemek, sonraki insan öldürmek ve devam ediyor: Dedikodu yapmak, çalmak, tecavüz, iftira atmak, kibirlenmek, livata, rüşvet almak, iyiliği başa kakmak, riyakarlık, kumar oynamak, nankörlük. Hele şükür bitti, dedim; bitmemiş. Az ileride başkaları da var: Küfür etmek, haksızlık yapmak, insanlara eziyet etmek, sözünde durmamak, içki içmek, zina yapmak, yetim hakkı yemek, haram yemek, anaya babaya asi olmak, onları dövmek, emanete hıyanet etmek, ölçü ve tartıda hile yapmak, mirasçılardan mal kaçırmak, cimrilik... Ne kadar da çok günah varmış!
Çuval dolmak üzere, elde taşımak zorlaştığından sırtıma aldım. Zorlanıyorum. Günah görünce çuvalı sırtımdan indirip ağzını açıp günahı içine koyup tekrar çuvalı sırtıma almam gerekiyor. Belim iki büklüm yürüyorum. Birkaç tane daha alıp toplamayı bırakıyorum. Aslında daha çok var. Bir de bu günahların büyüğü ve küçüğü varmış. Hangisi büyük hangisi küçük bilmiyorum. Bilsem, büyükleri alıp küçükleri bırakırdım. Hem büyük ve küçük diye sınıflandırmanın ölçüsü ne ola ki?
Toplamayı bırakıp yoluma devam ederken yanından geçtiğim günahların hepsi ardıma takılmazlar mı? Ben önde günahlar arkada gidiyoruz; tıpkı fareli köyün kavalcısı gibi. 
Şehrin merkezine gelince durdum. Geniş bir meydan, etrafında sıralanmış lokantalar, mağazalar, bürolar ve bir köşeye sıkışmış küçük bir parkta oyun oynayan üç küçük çocuk. Büyükler mi? Tabii onlardan da çok var. Yürüyen, koşan, mağaza vitrinlerini seyreden, münakaşa eden hatta yumruklaşan büyükler... 
Sırtımdaki çuvalı yere indirdim. Ardımdaki bütün günahlar etrafımı sardı. Ortalık insan dolu ve herkes bana bakıyor. Kavga edenler bile benim yüzümden kavgalarını bıraktılar. Merak eden de var içlerinde acıyan da. Öyle ya belki “bu adam ne kadar çok günah işlemiş böyle” diye de düşünüyorlardır. Onlara bir sürpriz yapmaya karar veriyorum: Çuvalı ters çevirip boşaltıyorum. Günah, günah, günah... Her tarafta günah. İnsan topluluğu önce şaşırıyor, sonra paniğe kapılıp kaçmaya başlıyor ve tabii ne kadar günah varsa bunların hepsi de onların peşinden koşuyor. Kaçarken düşenler, düşenleri çiğneyenler, bir tarafları yanmış ya da kesilmiş gibi çığlık atanlar... “Günahtan kaçıyorsunuz, günahtan korkuyorsunuz ama günah işlemekten de kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Günahları attınız ve kaçtınız; kurtuldunuz mu? Bence kaçmayı bırakın, alın karşınıza günahlarınızı ve konuşun; mutlaka bir uzlaşı yolu bulacaksınız.” Diye bağırsam da beni duyan kim?
Parktaki çocuklar günahların kovaladığı büyükleri görünce oyunlarını bırakıp onları seyretmeye ve kahkahalarla gülmeye başladılar. Gülmekten katılıyorlar. Bu uzun sürmedi, biraz sonra gülmeyi bırakıp tekrar oyunlarına döndüler. Çünkü günah onlar için hiç bir anlam ifade etmiyordu, onlara öylesine yabancıydı ki...

● ● ●

Gecenin geç bir saatine kadar sokakları, caddeleri dolaştım. Aslında bu bir dolaşma değildi. Caddelerde, sokaklarda sürtmeydi. Karanlığın şehrin üzerine çöküşü beni heyecanlandırdı. Karanlığı yok etmeye çalışan sokak lambaları, evlerin camlarından sızan ışıklar ve araba farları da vardı; ama onların varlığı karanlığın umrunda değildi. Gecenin tek yenilmezi belliydi: Karanlık. 
Eve geldim, odamdayım, sessizliğime kavuştum, sandalyemi camın kenarına çekip, pencereyi açtım. Bu dinginliğin sonsuza kadar sürmesini istiyorum, mümkün mü? Işıkları yakmadım. Karanlığın içinden dışarıyı gözleyecektim. Etraf giderek ıssızlaştı, kala kala bir kedi iki de köpek kaldı. Birazdan onlar da giderdi. Rüzgar hafiften esiyor, ağaç yapraklarını hışırdatıyordu. Başımı biraz yukarı kaldırınca hilal şeklinde ayı gördüm. Elime bir kement alıp aya atmak isterdim, sonra da oraya çıkmak... Becerebilir miydim? Aya gidebilseydim, orada ne yapardım? Her tarafını gezerdim, oradan dünyayı, şu sefil gezegeni seyrederdim. Onun perişanlığına, zavallılığına üzülmez, aksine sevinirdim; hatta daha beter olmasını bile dileyebilirdim. Tekrar dünyaya dönmek mi? Hayır; bu sadece gidişi olan bir yolculuk olurdu.
Birden aklıma Aynadaki bunak geldi. Tabii böylece az önceki dinginlik yerini öfkeye bıraktı. Bana “çapulcu manyak” dediğini hatırladıkça elim ayağım titriyor sinirden. Ben çapulcu yani yağmacıyım öyle mi? Yağmayı kim yapar? Eşkiya. Benim eşkiyaya benzeyen bir tarafım var mı? Kimin neyini ve ne zaman yağmaladım? Yalnız çapulcu değil, aynı zamanda manyakmışım. Çılgın, dengesiz, deli, acayip yani şaşırtıcı davranışlarım mı var benim? Aynadaki bunaktan intikam alacağım. Söylediklerini ona yalatacağım, benden binlerce kere özür dileteceğim. 
Bu düşünceler kafamın içinde dönüp duruyor, beynimi tırmalayan düşünceler... Hem manen hem de maddeten acıtan düşünceler. Bunları unutmak için çaba harcıyorum; unutamıyorum. Bir aklım diyor ki “Al çekici, param parça et şu aynayı!”, ama öteki aklım da bu davranışın pek bir işe yaramayacağını, intikam almak için yeterli olmayacağını söylüyor. Sabaha kadar bu düşünceyle uğraştım; hep aynı konu kafamın içinde döndü durdu. 
Ortalık ağardı, onu güneşin ilk ışıkları izledi. İyisi mi, şimdi dışarı çıkıp başka şeylerle uğraşayım ve bu acıtan düşünceleri unutmaya çalışayım. 
Dışardayım. Hem yürüyorum hem de gökyüzünü seyrediyorum. Hayatımda ilk defa bu kadar büyük tek bir bulut gördüm, ona bakıyorum. Gökyüzünün yarısından fazlasını kaplamış, bembeyaz bir bulut. Her tarafı aynı renk ve tonda. Bu bulut çok büyük olduğu halde oldukça hızlı hareket ediyor. Büyülenmiş gibiyim, gelen geçenler bana çarpıyor, içlerinde söylenenler de var. Belki de onlar bana değil de ben onlara tosluyorum!
Bulut gitti, mavi gökyüzü ve güneş ortaya çıktı. İleride yirmi-otuz kadar kişi toplu halde konuşuyorlar. Onlara doğru yaklaşıyorum. Ne konuştuklarını merak ettim, dinleyeceğim. Dinleyemiyorum, çünkü beni gördüler ve konuşmayı kestiler; hepsi tek sıra oldu. En öndeki tokalaşmak için sağ elini uzattı, beni birine benzetmiş ve o nedenle “hoş geldin” demek istiyorlar galiba. Kırmamak için ben de elimi uzatıp tokalaşıyorum. Ama o da ne? Adamın eli koluyla beraber benim elimde kaldı. Korkudan bu kollu eli yere attım, onun arkasındaki elini uzattı, ben de... Onun kollu eli de bende kaldı, tabii hemen attım. Diğerleri de aynı davranışta bulundular. Yer kopmuş kollu elle doldu. Son el de yere düşünce adamların hepsi kayboldu. Benim aklıma buradan gitmek geldi, düşündüğümü yaptım. Biraz gidince arkama dönüp baktığımda kopan kollu ellerin hepsinin bir ayçiçek tarlasındakine benzer görüntü verdiklerini gördüm. Hani rüzgârda ayçiçekler kafalarını sallarlar ya; işte öyle. Hepsi birden bana “güle güle” mi demek istiyorlar? Bir ara sokağa sapıp arkama baktım, peşimden gelen yoktu.
Yürüdüm, yürüdüm... Yüksek duvarlar çıktı karşıma, burası futbol sahasıydı. Kapısı açık, içine girdim, tribünler boş ama sahanın içi insan doluydu. Kalabalığa yaklaştım, hepsi başını havaya kaldırmış, bir şeye bakıyordu. O kadar kalabalıktan nefes alışlarının dışında hiç ses çıkmıyordu. Kalabalığı aralayıp ileriye doğru gittim ve ben de onlar gibi yaptım, başımı yukarı kaldırdım. Neye baktıklarını o zaman anladım. Beş insan havada asılı duruyordu. Bu bir sihirbazlık numarası olabilir miydi? Olamazdı, çünkü dördü erkek biri kadın olan bu beş kişi idam edilmişlerdi. Boyunlarında ilmekli urgan vardı. Tuhaf olan taraf, urganların uzunluğu iki metre civarında ama ucları herhangi bir yere bağlı değildi. Boşlukta idam edilmiş beş kişi... Hani yer çekimi vardı? Demek ki yokmuş, yalanmış. Yerçekimi olsaydı bu insanların cesetlerinin yere düşmesi gerekirdi. Fizikçiler, öyleyse siz de yalan söyleyip asırlardır kandımışsınız insanları!
Daha yakından incelemek için birkaç kişiyi kabaca iteledim. Hiç biri bu davranışıma tepki vermedi. Başka zaman olsa en azından bir küfür işitirdim. Ölülerin ayakları yerden iki-üç metre kadar yüksekteydi. Ortadaki ceset bir bayana aitti ve göğsünde bir yafta asılıydı. Yaftadaki yazıyı okudum: Yargılandılar, suçlu bulundular ve idamlarına karar verildi. Suçlarının ne olduğu daha sonra açıklanacaktır. İmza ve mühür. Günümüzdeki modaya uygun bir infaz olmuş. Pratik. Önce cezasını ver, sonra suçunu açıkla...

● ● ●

Bugün her şey güzel başladı; hep böyle devam edeceğini umdum. Umutlarım boş çıktı. Aksilikler birbirini takip etti. Önce bir bardak kırıldı, kırılırken ben görmedim, kırılma sesini işitip mutfağa koştuğumda her tarafın cam kırıklarıyla dolu olduğunu gördüm. Durduk yerde param parça olmuş. Büyük cam parçalarını elle toplamaya başladım, sağ elimin işaret parmağına cam saplandı. Öyle kanadı ki vücudumdaki bütün kan boşalacak diye korktum. Kanama durunca elektrikli süpürge ile cam parçalarını çektirmeyi denedim, süpürge birkaç saniye çalıştı ve durdu. Bozuldu sandım, neyse ki bozulmamış, galiba elektrikler kesilmiş. Gelir diye uzun süre bekledim, elektrik gelmedi. 
Dışarı çıktım. Yaya kaldırımından yürüyorum, ayağım bir taşa takıldı, az kalsın yüzü koyun yere kapaklanacaktım. Kaldırımda taşın işi ne? İnsan kafası kadar bir taş. Nereden geldi, kim oraya koydu? Gerçi başım havada gittiğim için bunda benim de kabahatim var ama... Birkaç adım attım, taşın acısı henüz geçmemişken yoldaki su birikintisini bir otomobil üzerime sıçrattı. Sıçrayan su çok değilse de sinirlerim bozuldu bu olaya. Otomobilin arkasından bastım küfürü, sanki bir marifet yaptım. Otomobili kullanan duydu mu, duysa ne olur?
Yedi-sekiz kişilik bir serseri güruhu çıktı karşıma. Elleriyle kollarıyla birtakım işaretler yapıyorlar, sağa sola tükürüyorlar, naralar atıyorlar. Saldıracaklar diye korktum. Onlardan tarafa bakmamaya çalışarak yanlarından geçtim. Neyse ki bana zarar vermediler. Biraz ilerleyince arkamdan gelen çığlıkları duyup ürperdim, donup kaldım olduğum yerde. Hem geri dönüp bakmak istiyordum hem de dönmekten korkuyordum. Dönmeye karar verdim, ne olursa olsundu. Karar vermekle iş bitmiyormuş meğerse, çünkü geri dönemiyordum. Boynum, belim ve ayaklarım kaskatı kesilmişti. Neden sonra döndüm. Bu serseri güruhu bir delikanlıya saldırmıştı. Delikanlıyı adeta linç ediyorlardı. Etraftaki birçok insan da hiç bir şey yapmadan bu linci izliyordu, hatta bazıları akıllı telefonlarıyla bu olayı kameraya çekiyordu. 
Oradan uzaklaştım, adımlarımı açarak ama koşmadan yürümemi sürdürdüm. Dikkat ettim de, karşıdan gelen insanların çoğu bana bir tuhaf bakıyorlardı. Ben de aynı tuhaf bakışlarla cevap verdim. Neden bana karşı böyle davranıyorlar, diye biraz kendime dert ettiysem de sonra vazgeçtim. “Amaan, tümünün canı cehenneme...” deyip eve dönmeye karar verdim. Dönerken fırına ve markete uğradım. Hava da kararmak üzereydi.
Eve geldim, hâlâ elektrikler kesik. Birazdan karanlık bastıracak, onun için bu durum canımı sıktı. Aldıklarımı yerleştirip odama geçtim, bir müddet öylece oturdum. Hava iyice kararınca pencereden dışarı baktım, her yer ışıl ışıldı. Herkeste elektrik vardı, bir tek benimkini mi kesmişlerdi. Sonunda sigortanın atmış olabileceği aklıma geldi, Öyle ya elektrikli süpürge sigortayı attırmış olabilirdi. Nitekim öyle olmuştu. Sigortayı kaldırdım. 
Kendime kızdım, niye sigortanın atmış olabileceğini daha önce düşünmedim diye. Unutkanlığım her geçen gün biraz daha artıyor. Elli sene önceki olayı hatırlıyorum da beş dakika öncekini unutuyorum. Kafamın içinde beyin olduğundan ciddi ciddi şüphelenmeye başladım. Beynim akıp gitmiş olabilirdi. Beyin gittikten sonra da bana içi boş bir kafatası kalmış demek ki. Birileri beynimi çalmış olmasın? Organ mafyası varmış ya! Hadi oradan canım, kim ne yapsın senin bunamış beynini? Üste para versen bile alan çıkmaz.
Aynadaki densiz bana boşuna “çapulcu manyak” dememiş olabilir mi? Aslında onun bu hakaretine çok taktım. O sırada sesimi çıkarmadım, nasıl bir tepki vermem gerektiği aklıma gelmemişti de... Şimdi düşündükçe öfkem artıyor; ödeyecek bu hakaretinin cezasını. Ben hem çapulcuymuşum yani yağmacı! Kimin neyini kimin malını yağmaladım be utanmaz? Üstüne üstlük bu sıfata bir de manyaklık ekliyorsun. Ben gülünç müyüm, şaşırtıcı davranışlarım mı var, tuhaf mıyım, akıl hastası mıyım da bana manyak diyorsun? Ya Aynadaki bunak haklıysa! Bu ihtimal canımı sıkıyor. Onu haksız çıkaracak bahaneler bulmaya çalışıyorum.
Şimdi aklıma geldi, daha önce de Aynadaki'nin bu hakaretinden bahsetmiştim. Unutma had safhada olunca böyle tekrarlar sık sık ortaya çıkıyor...
Yırtık pırtık düşünceler kafamın içinde cirit atıyor. Giden gelen, mantıklı mantıksız, olumlu olumsuz düşünceler. Tabii sürekli böyle değil. Kimi zaman aklımda hiç düşünce kalmıyor. Zihnim bomboş. İşte beynimin olup olmadığını düşündüğüm anlar... Belki de saatlerce hiçbir şey düşünmeden daha doğrusu düşünemeden ya oturuyorum ya da yatıyorum. İlginç olan böyle boş boş yatarken hiç canım sıkılmıyor. Adeta zihnimdeki boşluk, uzayın devasa boşluğu ile birleşmiş, bütünleşmiş gibi. Varlığım olmadan, varlık bulunmayan bu meçhul boşluktayım.
Kapı çalıyor. Gecenin bu saatinde gelen kim acaba? Önce açmamaya karar veriyorum, sonra kararımı değiştirip kapının yanına gidiyorum:
-Kim o? Diye soruyorum, cevap yok. Kapıyı çalmaya devam ediyor. 
Açıyorum kapıyı öfkeyle. Gelene ağır laflar etmek niyetindeyim. Ama kimse yok, ileriye doğru bakıyorum; ortalıkta insan görünmüyor. İçeri girmek için niyetleniyorum, kapının eşiğinde bir zarf olduğunu fark ediyorum. Eğilip zarfı alıyorum.
Masama oturup zarfı açıyorum, ikiye katlanmış bir kâğıtta şu not yazıyor:
“Sen beni bulamazsın, ama ben seni istediğim zaman bulurum. Ben bir kuş gibi uçuyorum, seviyorum uçmayı. Dilersen birlikte uçalım ve bu uçuş hiç bitmesin. Uçuş vaktine sen karar ver”
Son cümle hariç, önceki notun aynısı. Kâğıt ve yazı şekli de aynı. Birileri beni çıldırtmak için oyun oynuyor olabilir mi?

● ● ●


Bugün hiçbir şeyi kafama takmamaya karar verdim. Şehri dolaştım, yavaş adımlarla. Öylesine kararlıyım ki kafama takmamaya, korna çalıp sert bir frenle duran bir taksinin neredeyse altında kalacaktım, ama umrumda bile değil. Tabii şoförün savurduğu bir araba küfür de. Omuz atanlar, iteleyenler, pis pis bakanlar, küfür edenler... size de herhangi bir tepki vermeyeceğim. 
Mağazaların tabelalarını okuyarak yürüdüm. Bir mağazanın tabelasında “İnsan Yedek Parçaları Satış Yeri” yazıyordu; vitrininde de: “İkinci el temiz yedek parça bulunur.” Bu bir şaka olmalıydı. Hiç insanın yedek parçası olur mu, makine mi bu? Mağazadan içeri daldım.
İlk dikkatimi çeken, bilekten kesilmiş erkek-bayan çeşitli büyüklükte eller oldu. Bunların yanında gövdeleri olmayan kafalar, az ötede bilekten kesilmiş ayaklar ve kollar. Bir köşede adeta gizlenmiş gibi duran erkek ve kadın cinsel organları.
İçerisi müşteri dolu. Seyrediyorlar. Alış veriş yapan hiç yok. Kasadaki genç kız esneyip duruyor. 
Yaşlı bir adam erkek cinsel organlarına bakıyor, gözleri çakmak çakmak, ağzı açık. Genç bir erkek, pazulu bir kolu eline almış inceliyor, gülüşerek birbirlerine bir şeyler fısıldaşan kızlar onu işaret ediyor.
“İç organlar alt katta” tabelasını görüyorum, ok işaretini takip edip aşağıya iniyorum. Kalp, mide, bağırsak, akciğer, karaciğer ayrı ayrı kaplar içinde sergileniyor. Burası çok soğuk, titriyorum. Diğer insanlarda aynı tepkiyi görmüyorum. Hatta mini etekli, kısa kollu giysi giymiş bayanlar bile herhangi bir üşüme belirtisi göstermiyor. 
Burada irili ufaklı çok sayıda meme de sergileniyor. Sahi, meme iç organ mı? Bildiğim kadarıyla değil. Ben bu sorunun cevabını ararken göğüsleri sarkmış bir bayan da kendine en uygun memeyi bulmak için birini alıp bırakıyor, diğerini alıp deniyor. 
İnsan Yedek Parçaları Satış Yeri, fazla ilgimi çekmedi; her tarafını dolaştım ama öylesine. Bu kadarı bana yetti. Alt katın merdivenlerini tırmanarak çıktım. Az önce giriş katındaki kasiyer kız işsizlikten uyuyordu. Şimdi ise önünde uzun bir kuyruk vardı. Alış veriş yapanların hepsinin de yüzü gülüyordu. İşte bu güleryüzleri görünce “Acaba ben de mi bir şeyler alsaydım?” diye düşünmeye başladım. İyi de ne alacaktım, neye ihtiyacım vardı? Neye ihtiyacım yoktu ki! Organlarımın hemen hemen hepsi arıza verirken... En iyisi burada fazla oyalanmamak, yoksa kararımı değiştirip birkaç organ alabilirim.
Rasgele yürüyorum. Amacım, hedefim yok. Ayaklarım beni nereye götürürse oraya. Bir ara kayboluyorum, aslında bu kaybolma sayılmaz; çünkü nereye gideceğini bilmeyen bir insan kaybolamaz ki. . Olsun. Gene de bildik bir yer aranıyorum, sanki gitmek istediğim bir yer varmış gibi. Kaybolduğum için panikteyim. Sola sapıyorum bilmediğim bir sokak, biraz gidip tekrar sola burası da değil, sonra sağa, gene aynı. Heyecandan terliyorum, elimle alnımdaki teri siliyorum. Bulunduğum yere dikkatle bakıyorum, gecekondu muhiti, bütün evlerin sıvası dökülmüş, hepsi tek katlı ve küçük bahçeli. Çok sayıda çocuk sokakta ve bahçede, yetişkin insan ise tek tük. Labirente konup üzerinde deney yapılan fare gibiyim. Fare çıkıştaki peynirin kokusunu alıyor ama bir türlü ona ulaşamıyor, aynı yerde dönüp duruyor. Ben de... Nereye gitmem gerektiğini biliyorum da oraya götürecek yolu bulamıyorum. İşte az önce sol sol sağ yaptığım yerdeyim. Bu sefer tersini yapacağım: sağ sağ sol. 
Bu taktiğim büyük bir caddeye çıkmamı sağladı, gece de olmuştu, ışıklar yanıyordu, cadde insan doluydu. İki tarafta da meyhaneler, lokantalar ve araya sıkışmış bir pavyon vardı. Öyle ki pavyon dışarıya müzik yayını veriyordu, rahatsız edici bir şiddette, kulaklarım sağır olacak diye endişelendim. Cadde araç trafiğine kapatılmış, eğlenenleri rahatsız edecek araba yok o yüzden. İnsanlar şarkı söylüyor, kolkola girip yürüyor, bazıları nara atıyor, ama kimse bu nara atanlara dönüp de bakmıyor. İki sarhoş hem sallanıyor hem de birbirlerine vuruyorlar. Yumruklar atılıyor kafalara ama şiddeti çok az, ayaklara ve kıçlara tekmeler, güreşen pehlivanlar gibi birbirlerinin enselerine sarılmalar, biri yere düşüyor kalkıyor, sonra öteki düşüp kalkıyor ve sanki hiçbir şey olmamış gibi birbirlerine sarılıp öpüşüyorlar ve kolkola sallana sallana yürüyorlar. Sarhoşların kavgası da kimsenin umrunda değil, kafasını çevirip bakan bile yok. 
Dışarıdaki masaların hemen hemen tamamı dolu, içeriler boş sayılır. Hiç halim yok, çünkü açım, bir şeyler yemek için bir meyhanenin içine girdim, siparişimi verdim: Balık, salata, bira. Yedim, canlandım. Hesabı öderken garsona nereden taksi bulabileceğimi sordum, tarif ettiği yere gidip bir taksiye atladım ve evime geldim. Ohhh be!

● ● ●


Yalnızım, kimsesizim, kayıtsızım, sessizim; ama kendimi koyvermemem gerek; direnmeliyim, hatta isyan etmeliyim. Kime ve neye karşı direneceğim ve isyan edeceğim? En büyük engel nedir benim için? Bunu biliyor muyum? Evet biliyorum da çoğu zaman itiraf etmekten çekiniyorum. En büyük engel gene benim... Direnme ve isyanım kendime karşı olmalı.
Ne aradığımı biliyor muyum? Hayır. Saatlerdir dolaşıyorum. Ana caddedeki trafikten rahatsız olunca ara sokaklara saptım. Oralarda da umduğumdan daha çok araba vardı. Az kalsın bir minibüsün altında kalacaktım. Ana caddede trafik sıkışık olunca uyanık bazı minibüs şoförleri ara yollardan gidiyordu. Hem de ne gitme! Kelle koltukta.
Daha sakin yerlere ulaşmalıydım. Şehir binalarının seyrekleştiği bir yere geldim. Birkaç dakika hiç araba görmedim, ama sonra hızla gelen bir kamyon çıktı karşıma. Kendimi kaldırıma atmasam ezip geçecekti. Biraz da bende kabahat var, kaldırımı bırakıp yoldan yürürsen böyle olur işte. Arkasından hem baktım hem de küfür ettim. Külüstür bir kamyon. Dağıldı dağılacak, bu haliyle kendini ne sanıyorsa!
Büyük bir bina çıktı karşıma. Geniş bir bahçesi var. Binanın yüksekliği altı-yedi adam boyunda, eni otuz boyu da elli-altmış metre civarında. Tek katlı. Burası bir hangar olmalı. Çift kanatlı büyük bir kapısı var, kanatların biri açık diğeri kapalı. “Şırrak şırrak” sesleri geliyor binanın içinden. Kamçı ya da kemer sesi olabilir. Gidip bakacağım. Bahçenin içine girdim. Kapı yanında durup içeri baktım. Çok net göremesem de içerisinin insanla dolu olduğunu anladım. İçeri girdim, bir-iki dakika bekledim. Gözlerim ortama uyum sağlayınca girişte rahat, büyük bir koltuk, biraz ileride de yüzlerce çıplak erkek olduğunu gördüm. Bazıları ayakta bazıları da oturmuş. Kafalarını tutanlar, ön ve arkalarını elleriyle kapatanlar, vücutlarındaki kamçı izlerini elleriyle ovuşturarak acılarını azaltmaya çalışanlar...
Tıknaz, orta yaşlarda, hafif göbekli, ayağında çizmeleri olan bir adam “küçük dağları ben yarattım” havalarında bu çıplak insanların arasında dolaşıyor, canının istediğine kamçısını şaklatıyordu. Kamçıyı yiyen çığlık atmıyor, bağırmıyor, hatta en ufak bir ses bile çıkarmıyordu. Cansız mıydı yoksa bunlar? Hayır, olamaz cansızlarsa hareket de edemezlerdi.
Bir müddet sonra kamçılı adam yoruldu, gitti kapının yanındaki koltuğa oturdu, daha doğrusu uzandı. Çıplak adamlar ona bakmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Orada yüze yakın insan var, isteseler bu kamçılı zalimi linç ederler. Ama nedense yapmıyorlar.
Tuhaftır, kamçılı adam da çıplaklar da beni görmüyorlar; hiç birinin varlığımdan haberi yok. Hangarın içini inceliyorum. Adamın üzerine oturduğu koltuktan başka eşya yok. İleride çift kanatlı bir kapı daha gördüm. Çıplakların arasında geçip oraya doğru gittim. Bu gidiş sırasında bazılarına dokundum, ama gene herhangi bir tepki yok.
Koltuktaki adam az sonra derin bir uykuya daldı. Horultusu ta bana geliyor. Fırsattan yararlanıp bu zavallı insanları kurtarmalıydım. Adamın yanındaki kapıdan çıkamazlardı, uyanabilirdi. Diğer kapıyı kullanmalıydım. İki kanatı tutan bir sürgü vardı. Sürgüyü çektim, kolayca açıldı kanatlar. İçeriye ışık doldu. Kamçılı adamı ve çıplakları çok daha iyi görebiliyordum artık. 
Kapının açılmasına ve içeri dolan ışığa çıplak adamlar en ufak bir tepki vermediler. İlk gördüğümdeki pozisyonlarını hâlâ muhafaza ediyorlardı. Yani, bazıları ayakta, bazıları oturmuş, bazıları da ön ve arkalarını elleriyle kapatmış...
En önde oturan çıplak adamı elinden tutup ayağa kaldırdım. Onunla birlikte oturanların hepsi ayaklandı. Adamı açtığım kapının önüne getirdim dışarı iteledim. Diğerleri de onu takip ettiler, kapıya doğru yürüyüp teksıra halinde dışarı çıkmaya başladılar. Tıpkı bir koyun sürüsü gibi.
Yüzlerce insan yürüyordu ama hangarın içinde çıt çıkmıyordu. Son iki kişi çıkarken kamçılı adam uyandı. Durumu görünce ayağa fırladı, kamçısını alıp kapıya doğru koştu, ama o son iki kişi de çoktan dışarı çıkmıştı. Kamçılı adam yanımdan geçti, beni görmedi. Kendini dışarı attı. Ben de peşinden gittim. O da ne! Gördüğüm manzara karşısında çok şaşırdım. Kamçılı adam, hemen çıkışta açılmış olan derin bir çukurun içine düşmüştü. Bu çukur önceden de var mıydı, yoksa şimdi mi açılmıştı? Çıplaklar da ortalıkta görünmüyordu. Onlar da bu çukura düşmüş olabilirler mi?
Ben arkama dönüp içeride başka insan var mı diye baktım ve olmadığını görünce tekrar çukuru incelemeye karar verdim. Bir kez daha şaşırdım. Çukur mukur yoktu, kapının önü bir karış boyunda çimenlerle kaplıydı.
Olanları açıklayamadım. Çıplak insanlar ve kamçılı adam nereye gitmişlerdi? Hepsi öldü mü, sağ mı? O derin çukurdan sağ olarak kurtulmak mümkün mü? Öldülerse acıları sona erdi mi? Acaba hepsinin ölümüne ben mi sebep oldum?

● ● ●

Eve döndüm. Odamda ışığı kapatıp karanlıkta oturuyorum. Aslında düşünüyorum Ne mi? Evreni. Bu devasa boşluğu ve içindeki sayısız varlığı... Hayal kurmak hoşuma gidiyor. Evrende bizim dünyamıza benzeyen milyarlarca gezegen varmış. Öyleyse bu gezegenlerin bazılarında canlı da olabilir. İşte böyle bir gezegeni hayal ediyorum. Bir şekilde o gezegene gitmeye çalışıyorum: Uzay aracıyla, uçakla, balonla ya da uçarak. Bu mümkün mü? Belki de böyle bir gezegen bize milyarlarca ışık yılı uzaklıkta. Mevcut teknik bilgimizle oraya ulaşmamız imkansız. Belki zaman ve mekan hakkında bilgilerimiz eksik ya da ileride sahip olunacak yeni bilgilerle bu zaman ve mekan engeli aşılabilir.
Onun için ben aştığımı düşünüp böyle bir gezegene vardığım hayalini zihnimde yaşatıyorum. Denizleri, ırmakları, gölleri, ağaçları, çimenleri, çiçekleri, hayvanları ve orada yaşayan zeka sahibi yaratıkları düşünüyorum. Ama sonra bir hata yaptığımı anlıyorum. Ben ait olduğum bu dünyadan çıkamamışım, hâlâ buradayım. Baksanıza hayallerimdeki ögelerin hepsi bu dünyaya ait. Zeka sahibi varlıklar olarak düşündüklerim de tıpkı bu dünyadaki insanlar... Lanet olsun. Hayallerimin de içine ettim. Yerimde sayıyorum. Hayal gücümü yitirmekten korkuyorum ve böyle bir şey olursa yaşamanın da bir anlamı kalmayacağını biliyorum.
Odanın içinde bir silüet belirdi. Biri girmiş olmalı habersiz. Benim ev de tam bir yolgeçen hanına döndü. Gelen giriyor, gelen giriyor. Şimdiki bir erkek, odanın ortasında durdu, sonra dolabın yanına gitti, aynaya bakıyor. Aynayı çalmaya gelmiş olmasın? Keşke. Çalsa da beni de kurtarsa bu dertten. Tekrar odanın ortasına doğru yürüdü, demek ki aynayı çalma niyeti yok. Oturduğum yerden kalktım, elektrik düğmesine dokundum. Benim boyumda bir adam. Üstelik ayağındaki pantolon ve sırtındaki tişört benim şu anda giydiklerimin aynısı. Çaldı desem, çalması imkansız çünkü benmkiler üzerimde duruyor. Arkası bana dönük, yüzünü görmek için omzundan tutup çekiyorum, bana doğru dönmek zorunda kalıyor. Yüzüne bakıyorum. Ne yüzü? Bu adamın yüzü yok. Ne burnu, ne ağzı, ne gözleri ve de ne kulakları var. 
-Kimsin sen, burada işin ne? Diye soruyorum. Cevap yok. Tabii olmaz; ağızsız bir insan konuşabilir mi? Sesimi yükseltiyorum, korkup da kaçsın diye:
-Defol! Çabuk burayı terket! Diyorum, gene ses yok. İteliyorum, hatta bir-iki yumruk da atıyorum göğsüne. İşte o zaman tepki vermeye başlıyor, o da beni iteleyip birkaç yumruk sallıyor. Ona sarılıyorum ve boğuşmaya başlıyoruz. İkimiz de yere yuvarlanıyoruz. Bazen o altta ben üstte, bazen de tersi dakikalarca boğuşuyoruz. Yerdeki mücadelenin galibi belli değil. Gene ayaktayız. İyice gerilip okkalı bir yumruk atmak amacındayım. Yumruğumu yakalıyor ve beni bütün gücünle iteliyor. Yere düşüyorum, kafamı masanın ayağına çarpıyorum. Başım dönüyor, gözlerim kararıyor. Bayılmışım.
Ne kadar süre baygın kaldım? Kendime geldiğimde odanın ışığı yanıyordu ama içeriye güneş de vuruyordu. Öyleyse uzun bir süre geçmişti. Ayağa kalktım, üzerimdeki tozları silkeledim. Başımda bir ağırlık hissettim, elimle kafamın üzerine koydum, şişlik vardı. Dolaba asılı aynanın yanına gittim, ona seslendim:
-Aynadaki, olanları gördün değil mi?
-Gördüm n'olacak?
-Ters ters konuşmayı bırak da, o adamın kim olduğunu biliyor musun, onu söyle!
-Evet, biliyorum. Sen de biliyorsun.
-Saçmalama, kim olduğunu bilsem sana neden sorayım?
-Çapulcu salak manyak! Çapulcu salak manyak! Her zaman olduğu gibi salaklığın gene üzerinde.
-Sensin salak manyak!
-Öyle de olsa aynı kapıya çıkar!
-Tartışmayı bırakalım. O adamın kim olduğunu açıkla!
-O, senin vicdanın. Yani sen vicdanınla mücadele ettin, vicdanınla boğuştun. Aklını başına toplamazsan bu vicdan asla sana huzur vermez.
Nasıl bir şey bu vicdan? Bazen duvarın içine giriyor, bazen ceketimin astarına... Bazen de şimdiki gibi yüzü olmayan bir adam olarak karşıma çıkıyor!

● ● ●

Hasta ve sakatlara acısam da onları sevmiyorum, sevemiyorum. Zaten buna gerek de yok. Acıma ve sevme apayrı duygular. Biri yardımı, diğeri yaklaşmayı, beraber olmayı çağrıştırıyor. Ben de hastalanıyorum, işte bu zamanlarımda kendimden de hoşlanmıyorum; daha ileri gideyim: Kendimden nefret ediyorum. Yaşlılık hastalıkları ve belki de sakatlıkları da beraberinde getirecek. Yürümek için bir veya iki koltuk değneği ya da tekerlikli bir sandalye gelecekte birçok insana gerekecek.
Yattığım yerden odanın tavanını seyrediyorum. Kirli beyaz bir renk hakim. Leke dolu. Lamba kir içinde, etrafında iki kara sinek zevkle dönüyorlar. Onların keyfi yerinde. Bir tren sesi duyar gibi oluyorum. Yok canım, tren sesi değil bu. Rüzgâr olabilir. Nitekim çatıdaki oluklara sert sert vuran yağmur damlalarının sesi ulaşıyor bana. Sol ayağım katlanmış, düzeltmek istiyorum, başarısızım. Uyuşmuş. Yavaş yavaş hareket ettirmeye çalışıyorum. Tatlı bir uyuşukluk kaplıyor dizimin aşağısını. Yataktan aşağı sarkıp yere basmak istiyorum. Sağ ayak basıyor, sol cansız gibi. Tökezliyorum, düşmedim, yatağa tutunup bir müddet tek ayak üstüne bekliyorum. Neyse, az sonra her şey normale dönüyor. Mutfağa gidip çaydanlığın altını yakacağım.
Ocağı yaktım. Bir müddet yatağa uzandım. Yağmur hızını artırdı, sinekler sırra kadem bastı, odanın kapısı kendiliğinden sallandı; hayaletler benimle dalga mı geçiyorlar ne! Bırakın kapıyla oynamayı, gelin çıkın karşıma da paylaşalım kozlarımızı. Ben böyle atıp tutarken kapıdan içeri çok yaşlı bir adam girdi. Hemen yattığım yerden kalktım. Üzerindeki giysileri eski ama temiz bu adamın, beyaz sakallı, beli hafif kambur. Yüzü bana tanıdık geldi. Evet o, bu Hüseyin amca. Taşla, toprakla, ağaçla, hayvanlarla konuşan Hüseyin amca... Ne zaman öldüğünü bilmesem de çok zaman önce ölmüş olacağını tahmin ediyorum. Köyde yaşıyordu, diğer insanlarla fazla ilişki kurmaktan kaçınırdı ve bu yüzden herkes onu kibirli bir insan olarak görürdü. Oysa Hüseyin amca, ben on bir yaşındayken benimle uzun uzadıya konuşmuş, bana ders alınacak bilgiler aktarmıştı. Kibirli biri olsaydı bunu yapar mıydı?
Hüseyin amca uzun yıllar devlet memuru olarak çeşitli şehirlerde çalışmış. Şehir yaşamından usanınca emekliliğini isteyip, köye yerleşmiş. Burada babasından miras kalan yedi-sekiz dönümlük bir bahçe içinde üç odalı bir ev varmış. Evde tadilat yaptırıp onartmış, yaşanacak hale getirmiş; ayrıca evin az ilerisine iki odalı yeni bir ev de ekletmiş, buranın bir odasını alet ve fazla eşya koymak için kullanırken, diğer odaya raflar yaptırıp kitaplarını dizmiş ve bir de okuma masası koyarak sık sık burada kitap okurmuş. İki inek, birkaç tavuk, bir köpek ve iki de arabasıyla birlikte eşek almış. Köye on iki kilometre uzaklıktaki kasabaya haftada bir eşek arabasıyla gidip yiyecek-içecek ve diğer ihtiyaç malzemelerini alırmış. Köyde yaşamak hoşuna gidiyormuş, aynı hoşnutluğu karısı da duyuyormuş. Hüseyin amca köy kahvesine çok seyrek uğrarmış. Kışın günlerini okuyarak baharda ve yazda ise bahçede uğraşarak geçirirmiş.
O yaz, tatili köyde ninemin yanında geçiriyordum. Bir gün, ninem beni komşusu Hüseyin amcagillerden yoğurt mayası almak için göndermişti. Avlularına girdiğimde karşıma Alacalı adındaki köpekleri çıktı. Köpek beni tanıdığı için havlamadı bile. Kafasını “beni takip et” der gibi birkaç kere salladı ve önüme düştü. Bahçede bir şeylerle uğraşan Hüseyin amcanın yanına götürdü. Hüseyin amcanın bize arkası dönüktü ve tabii ki geldiğimizi görmemişti. Tek başınaydı ama karşısında biri varmış gibi konuşuyordu. Alacalı, geldiğimizi belli etmek için viyaklayınca arkasını döndü ve bizi gördü.
-Hoş geldin evlat, dedi. Hemen elini öptüm ve sordum:
-Hüseyin amca, az önce sen kiminle konuşuyordun? Burada kimse yoktu ki...
Güldü. 
-Kimse olmaz mı evlat! Bak! Soğanlar, sarımsaklar, salatalıklar, biberler, patlıcanlar, kabaklar ve bunları üzerinde barındıran toprak var. İşte onlarla konuşurum.
-Onlar seni duyar mı, anlar mı amca?
-Anlar, anlar. Toprakla konuş evlat, ona selam ver. Sanma ki seni anlamaz; evet seninle konuşamaz ama senin her dediğini duyar ve anlar. Sevildiğini hisseder; hayvanlar da böyledir. Onlarla konuşursan, onları seversen okşarsan, hatta onlara şarkı söylersen hiç huysuzluk yapmazlar; sana bol bol süt, yumurta ve et verirler. 
Derin bir nefes alıp, bir elinin avucunu toprakla doldurdu ve devam etti:
-Yaşlılık işte, iki kelime konuşunca tıkanıyor insan. Bak evlat, şu avucumdaki toprağa dikkatli bak. Toprak anadır, çünkü doğurur. Üstelik her sene ve istersen her defasında farklı bir şey doğurur. Ona hoyrat davranırsan üzülür, bazen de direnir. Küserse doğurganlığı da sona erer. Ona su ver, gübre ver; verdiklerinin bir damlasını, bir gramını ziyan etmez. Verdiğin su fazlaysa onu yeraltında depolar, gene senin içindir bu yaptığı. İleride ihtiyacın olduğunda yeraltındaki suyu bir şekilde çıkarıp kullanabilirsin.Toprakla savaşma, savaşırsan önünde sonunda kaybeden sen olursun. Bir-iki başarına aldanıp da onu yendiğini zannetme, günü geldiğinde toprak ona verdiğin zararın acısını senden çıkarır, intikamını alır.
Hava boğucuydu. Güneşin yakıcılığını hafifletmek istercesine aniden rüzgar esmeye başladı, az ilerideki ceviz ağacının yaprakları ve dalları önce nazlı nazlı sallandı, sonra rüzgara boyun eğdi, etrafı çıkardığı hışırtı sesi kapladı. Hüseyin amca, öyle bir gerindi ki, çıtırdayan sırt kemiklerinin sesi duyuldu. Sonra nasırlı sağ elini bakır rengi yüzüne sürdü, başına götürdü, kırlaşmış ve döküldüğü için azalmış saçlarını düzeltiyormuş gibi yaptı. Hışırtıyı bastırmak istercesine sesini yükseltti:
-Hayvanlar da öyledir. Onlar da ilgi, şefkat ve sevgi bekler.
-Hayvanlarla da konuşuyor musun?
-Tabii konuşuyorum, onlara şarkı söylüyorum. Benim biliyorsun iki ineğim var, aslında ben onlara inek değil de “Akkızlar” diyorum. Başlarını, yelelerini, sırtlarını okşarım; o zaman huysuzlukları varsa bile sakinleşirler. Bahçede ekili olmayan yerlerdeki otları yemeleri için bıraktığımda ekili yerlere girmemelerini söylerim ve onlar bu sözümü dinlerler. Bana bol süt verirler, hiçbir problem yaratmazlar. Tavuklarım da eşeklerim de öyledir... Ağaçlar, çiçekler ve diğer bitkiler de...
Hüseyin amca, pörsümüş elleriyle solgun yanaklarını birkaç dakika ovuşturdu. Hafif kızarınca da ovuşturmayı bıraktı. Kırışık alnındaki birkaç damla teri sol elıyle sildi, ama ter olduğu gibi duruyordu. Fark etti ve bir kere de diğer eliyle denedi. Bu sefer başarmıştı, derin bir nefes aldı. Az ötede kuşlar ötüşüyor ve uçuşuyor, arılar çiçeklerin etrafında vızıldıyor; Hüseyin amca onlara aldırış etmeden konuşmasını sürdürüyor. Bazen bir arı başının üzerine konuyor, o belki de fark bile etmiyor. Zaten arı da orada sürekli kalıcı değil ki uçup gidiyor.
-Bir ara benim bahçeye bir köstebek dadandı. Bitkilerin toprak altındaki köklerini kesiyordu ve tabii o bitki hiç bir işe yaramıyordu. Bana zararı çok oldu. Kökü kesilenlerin yerine yenilerini ekmek zorunda kaldım, ama onların bir kısmı da aynı akıbete uğradı. 
-Nineme de köstebekler çok zarar vermiş. O geçenlerde birini yakalayıp öldürmüş. 
-Ben hiçbir canlıyı öldürmek istemem. Günlerce bu köstebeğin toprak üstüne çıkmasını bekledim. Sonunda istediğim oldu. Kafasını çıkarıp çıkarıp etrafa bakınıyor, sonra içeri kaçıyordu. Ona seslendim birkaç kere. Kaçmamasını, benden korkmamasını söyledim. Kafası dışarıda beni dinledi. Uzun uzun anlattım o kökünü kestiği bitkileri ekmek ve büyütmek için çektiğim zahmeti. Galiba anladı ki o günden beri bana hiç zararı dokunmadı.
Bir kadın Hüseyin amcaların avlusundan içeri girdi. Alacalı hemen fark etti ve Hüseyin amcanın önüne geçip onu koruması altına aldı. Gelen tanıdık biri olmalı ki Hüseyin amca:
: -Tamam alacalı, yat oraya, dedi. Köpek emre aynen uydu. 
Kadın yaşlı, boyu uzun, kaşları çatılı, kalın dudaklı, şiş yanaklı bir sarışın. Onu ördek gibi iki yana sallana sallana yürüyen Hüseyin amcanın karısı karşıladı. Birbirlerine sarıldılar. İki kadın evin kapısından içeri girdiler. Ben daha önce bu kadını hiç görmedim. Uzak bir yerden gelmiş olmalı.
Hüseyin amca uzun bir soluk koyverdi, bu onu rahatlatmıştı. Gözleri parıldıyordu, kafasını hafif hafif sağa sola doğru sallıyordu. Bir şey aklına gelmiş gibi....
-Bak evlat, vakit geç oldu ama sana bir de bu konuştuğumuz konuların dışında, hayat ile ilgili bazı uyarılarda bulunayım: Gün gelir, kapılar yüzüne kapanabilir birbiri ardı sıra ve son durağa gelmeden seni indirmek isteyebilirler. Yüzüne kapanan kapıları açmak için zorlama, bırak kapalı kalsınlar. Ama yolculuğunu tamamlamadan, son durağa gelmeden indirmek istemelerine karşı diren. Çünkü hayat işte böylesi direnmelerle ancak devam edebiliyor.
Vakit çok çabuk geçmişti ve ben bunun farkında değildim. Güneş kızıl ışınlarını göndermeye başlayınca hava da kararak ona uydu; gökyüzünde beliren solgun yıldızlar giderek ışıklarını artırdı; ay da çıkmakta fazla gecikmedi; hilal şeklinde zeytin ağacının üzerinden yukarılara doğru tırmanmaya başladı.
Hüseyin amcanın söylediklerinden hatırladıklarım bu kadar. Aslında hava kararmış da olsa daha çok konuşacaktı ama Alacalı bana gösterdiği ilgiyi kıskanmış olmalı ki Hüseyin amcanın üzerine atıldı, yüzünü ve ellerini yaladı, başını göğsüne sürttü. Yani benimle ilgilen, beni sev, demek istiyordu. O da Alacalı'nın başını ve sırtını okşadı, bununla da kalmadı onu öptü. Alacalı mest oldu, sokuldukça sokuldu Hüseyin amcaya. 
Ben buraya ne için geldiğimi unutmuştum, ninemin beni çağıran sesini duyunca hatırladım. Yoğurt mayası istediğimi söyledim, Hüseyim amca da karısına benim isteğimi karşılaması için seslendi...
Ben yıllar önceki anılarımı düşünürken Hüseyin amcanın silüeti odadan çıkıp gitmiş. Buraya neden geldiğini ve benimle tek kelime bile konuşmadan neden gittiğini önce anlamamıştım. Biraz düşününce buldum. Konuşmamızın sonunda geçen bir uyarıyı bana hatırlatmak istedi: “ Son durağa gelmeden indirmek istemelerine karşı diren.” Tamam Hüseyin amca, sözünü tutacağım ve direneceğim...
Yağmur aniden dindi. Pencerenin yanına gittim, biraz dışarıyı seyredip döndüm, yatağıma gelip yattım, bir dakika bile geçmeden fırlayıp kalktım, aklıma mutfaktaki altı yanan çaydanlık geldi. Nitekim su kaynamış, çayın üzerine kaynar sudan döküp alttaki çaydanlığa biraz daha su koyup iyice demlenmesini beklemeye başladım.

● ● ●


Issız bir sokak, ama öyle ıpıssız değil; yani tenha. Otomobil yok, sadece park etmiş küçük bir kamyon var, onun da önü darmadağın. Kötü bir kaza geçmiş başından. Bir kedi arka sol ayağı sakat, bir köpek çok yaşlanmış öldü ölecek. Şişman yaşlı bir kadın yerde sürünürek daha doğrusu dört ayak üzerine gidiyor. Sokağın iki tarafı da ev dolu, birbirine yaslanmış en yükseği üç katlı, çoğu ahşap evler... Bazılarının tahtaları sökülmüş, rüzgar ve soğuk geçirmesin diye teneke çakmışlar. Camlarında perde var, hepsinde oturuluyor, lakin içlerinde insan yaşadığına dair bir belirti yok.
İlerliyorum, sokağın sonuna geldim. Burası büyük bir meydana çıkıyor. Sokağın aksine meydan insan dolu. Şimdi anlaşılıyor sokağın ve evlerin neden ıssız olduğu; herkes buraya yığılmış. Şiddetli bir uğultu, kulakları rahatsız ediyor. Bu uğultu işte şu meydandaki insanlar tarafından çıkarılıyor. Kalabalığın içine dalıp ne olduğuna bakacağım. 
Görüyorum ne olduğunu: Meydanın ortasına bir giyotin kurulmuş, yanında izbandut gibi bir cellat gülümseyerek meydanda toplanan insanlara bakıyor, ellerini bazen önünde birleştiriyor bazen arkasında, bazen de yana salıyor. Kısacası ellerini ne yapacağına bir türlü karar veremiyor.
Tuhaf. Tuhaf olan şu: Giyotin bizim ülkemizde kullanılan bir infaz aracı değil; Avrupa'ya özgü. Öyleyse bu meydanda işi ne? Gösteri amaçlı konmuş olabilir mi? Hiç de değil. İşte resmi üniformalı birkaç kişi eşliğinde elleri kelepçeli bir adam getiriliyor. Demek ki bu idam mahkumu için giyotin kurulmuş ve halk da seyretmeye gelmiş. Yalnız idam mahkumunda bir gariplik var, galiba adamın kafası omuzlarının üzerinde değil de kelepçeli ellerinin arasında. Hayal mi gördüğüm? Değil. Daha dikkatli bakıyorum, evet kafasını ellerinin arasına almış. 
Mahkûm merdivenleri kendinden emin adımlarla çıkıyor, giyotinin önünde duruyor ve usta bir basketçi gibi elindeki kafayı sepetin içine atıyor. Ve giyotinin keskin bıçağı da gürültü çıkararak aşağıya iniyor, ama kestiği bir şey yok ki... Kafa sepetin dibini bulur bulmaz kalabalıktan sevinç çığlıkları ve alkış yükseliyor. Kafasız adam da olduğu yere yığılıp kalıyor. Kafasının kesilmesinden korkanlar için iyi bir yöntem!
Hoş bir yer değil burası. Hızlı adımlarla hemen gitmeliydim. Kalabalığı arkamda bıraktım kısa süre sonra. Kaldırımda yürüyorum. Oturmak için banklar da konmuş buraya. Az da olsa oturan, dinlenen, gazete okuyan ya da etrafı seyredenler var. Bir kadın seslendi:
-Eyy, yakışıklı baksana!
Bana değildir diye aldırış etmedim. “Yakışıklı” benzetmesi bu yaşımda bana hiç uymuyordu çünkü..
-Sana söylüyorum yakışıklı sana!
-Bana mı?? Diye sordum.
-Evet sana, sana. Senden başka kimse var mı benim karşımda?
-Yok. 
-Öyleyse salak salak ne sorup duruyorsun “Bana mı?” diye?
Bu bir orospu ve sinirlerimi bozdu, buna rağmen sabırlı davranıp sataşmamaya çalışıyorum. Nasıl bir çirkef, şıfrıntı olduğu kullandığı kelimelerden anlaşılıyor.
-Gel, seninle güzel birkaç saat geçirelim. Hem sana indirim de yaparım.
-Benim o işler için verecek param da yok harcayacak enerjim de.
-Sen enerji işini dert etme, bana bırak. Ben ölüyü bile diriltirim.
-Böyle bir yeteneğin varsa benimle uğraşacağına mezarlığa git. Orada çok sayıda zengin ölü bulup diriltirsin.
Son sözlerim oruspuyu çileden çıkardı. Oturduğu banktan kalkıp üzerime doğru yürüdü. Ağza alınmayacak küfürler savuruyordu. Küfürler ne ise de son söylediği hakaret çok gücüme gitti:
-Ben yanlış kapı çalmışım. Meğerse bu bir ibneymiş. İbnelere benim bile yapabileceğim bir şey yok.
-Hadi oradan pis fahişe!
Dedim ama bu hakareti de yutmuş oldum. Koşarak oradan kaçtım. Tabii buna koşma denirse! Genç bir insanın normal yürüyüşü benim koşmam sayılır. Nefes nefese kaldım. Neyse ki orospu peşimden gelmedi.
Az sonra büyük ve kalabalık bir caddedeyim. Alışveriş mağazaları ve yemek yeme yerlerinin yanısıra kafeler de var. Bir lokantanın dışarıya çıkardığı masada oturan bir genç adam höpürterek çorbasını içiyor. Bu ses nedense kulağıma çok hoş geldi. Acıktığımdan mı? Narin yapılı bu adam, sanki bir sanat eseriymiş gibi tasın içindeki çorbasına hayranlıkla bakıyor. Bitecek diye üzülüyordur da belki. Zevken mest olmuş, haz duyduğu besbelli...
Erkekli kadınlı bir grup var önümde. Tren vagonları gibi birbirinin peşinden gidiyorlar, ara mesafeyi koruyarak. Yandaki kafeden tavlaya vuran zar ve pul sesleri geliyor: Tıkır tıkır, tak taak... Karşı kaldırımda sırtlarında takımlarının formaları, ellerinde flamalar ve pankartlarla başları öne eğilmiş birkaç genç ve onların arkasında başka bir takıma ait formaları olan gene flama ve pankart taşıyan başka bir grup daha var ve bunlar ötekilerden daha kalabalık. Başlarındaki kişi -takımın amigosu olabilir- bazı sloganlar atıyor, kalabalık da aynısını tekrarlıyor. Öndekiler bunlara herhangi bir tepki vermiyordu önceleri, ama “Nasıl koyduk, nasıl oyduk...” gibi küfür içeren tahrik edici sözler de söylenmeye başlayınca geri dönüp en öndekilere saldırdılar. Ortalık bir anda karıştı. Kavga kaldırımdan caddeye taştı, otomobiller durmak zorunda kaldı, olayla ilgisi olmayanlar sağa sola kaçıştı. Tekmeler, yumruklar, kafalar... Tabii küfürler, küfürler... 
Kavga dakikalarca devam etti, derken olaya polis müdahale etti. Üç polis kavga edenlerin arasına daldıysa da etkili olamadı. Polisler geri çekildi ve az sonra da kavga edenlerin üzerine biber gazı atılmaya başlandı. Biber gazı yalnız kavgacıları değil etrafta bulunan herkesi etkiledi. Boğazım yanmaya, gözlerim acımaya başladı. Tesadüfen orada bulunan genç ve yaşlı birçok insan ağızlarını, gözlerini tutarak kaçmaya çalışırken bir yandan da öksürüyorlardı. Trafik durduğu için ve gazdan da rahatsız olduklarından araç sürücüleri kornalarına bastılar.
Yaşlı bir kadın yere düştü, göğsü bir kalkıyor bir iniyor; küçük bir kız çocuğunu elinden tutup çeken anne, bir an önce olay mahallinden uzaklaşmak amacında. Kız çocuğunun adımları annesininkine yetişemediğinden az sonra ayakları yerden kesildi, sürünmeye başladı. Sarı kıvrım kıvrım omuzlarına dökülen saçları yerdeki toza ve çöplere bulanmıştı. Anne durumun farkında değildi, metrelerce çocuğu sürükledi. Fark ettiğinde de hemen kucağına alıp bir mağazanın içine daldı.
Ben de bir yerlere sığınmalıydım. İşte şurada bir pizzacı var, kapısı da açık. İçeri girdim ve hemen kapıyı kapattım. Çalışanlar ve müşteriler henüz bir şeyin farkında değil gibiydiler.
-Dışarıda kavga var, polis biber gazı sıkıyor, dedim ve iki garsonla bir müşteri kapının yanına gelip dışarı baktılar, sonra da geri çekildiler, hatta garsonlar açık olan camları da kapattılar. Daha sonra da pizzacıya sığınan birkaç kişi oldu. Bunlardan biri girer girmez :
-Sporsevermiş, taraftarmış! Hadi canım sen de! Aşağılık, insan sürüsü bunlar, güruh güruh... Diye söylenmeye başladı.
Oturup bekliyorum. Üzerime garip bir uyuşukluk çöktü. Buradan ayrılmak istemiyorum, ama böyle boş boş da adamı oturtmazlar. İyisi mi bir pizza söyleyeyim, zaten acıktım. Pizzam çabucak geliyor, fazla müşteri olmamasının avantajı. Yedim, pizza bitti. Biraz daha oyalanmalı. Bir de kola ısmarladım, yavaş yavaş içiyorum. 
Otomobiller hareket edinceye kadar bekledim. Dışarı çıktığımda kavgacılardan ve polisten eser yoktu. Gaz kokusu hâlâ vardı. Rasgele bir dolmuşa bindim, nereye gittiğini bilmiyorum. Beni buradan uzaklaştırsın da...

● ● ●

İçerideki hava sıcak ve boğucu. Terden sırılsıklam oldum. Lavaboya gidip ellerimi, yüzümü yıkadım. Yetmedi. Pencereyi açtım, değişen bir şey yok. Ayağımda eşofman altı, sırtımda da tişört var. Tişörtü de çıkardım, üstüm çıplak kalınca biraz rahatladım. Kendimi yorgun, bıkkın, cansız, güçsüz, kısacası mecalsiz hissediyorum. Bu da can sıkıntısına yol açıyor. Belki de tam tersi, yani canım sıkıldığı için yorgun, bıkkın ve güçsüzüm. Başım hem ağrıyor hem de dönüyor, midem bulanıyor, böbreklerim ağrıyor, idrar yollarında yanma var, kalbim çarpıyor, Vücudumun her santimetrekaresini dinliyorum; ağrımayan, rahatsızlık vermeyen hiçbir yerim yok. Onlarca, yüzlerce ağrı, sızı, hastalık... Kendimi dinledikçe bu sayının giderek artacağını biliyorum, o nedenle meşgul olacak bir şeyler yapmalıyım.
Açık olan camdan içeriye makine gürültüsü dolmaya başladı, kapatmak için kalktım. Gürültü giderek arttı, bu öyle küçük bir aracın çıkarabileceği ses değildi. Merak edip cam kenarında ne olduğunu görmek için beklemeye başladım. Ve işte gürültüyü çıkaran araç yeri sallayarak geldi, kocaman bir iş makinesi daha doğrusu kepçe. Evimin bahçe duvarının yanında durdu, ama stop etmedi. Az sonra da manevra yaparak yönünü eve doğru çevirdi. 
Bahçe kapısından içeri üç adam girdi, hepsinin de kılığı kıyafeti düzgün, galiba içlerinden biri mahallemizin muhtarı. Bir kere ikametgah belgesi almak için gitmiştim, o zaman onu gördüm. Kapı zili uzun uzun çaldı, tişörtü üzerime giydim; zil gene çaldı. Kapıyı açtım. Gelen adamlardan uzun boylu olanı selam verdi, kendini tanıttı. Belediye'den geliyormuş, benim evimle ilgili yıkım kararı varmış, bunu uygulayacaklarmış, bana daha önce evimin kamulaştırılması ve yıkım kararıyla ilgili tebligat yapıldığını hem söyledi hem de elindeki belgeleri gösterdi. Evet bana iki tane resmi zarf birer ay ara ile gelmişti, ama ben önemsememiştim, ne olduğunu merak edip de zarfları açmamıştım bile. 
Konuşmadım, sadece anlatılanları dinledim. Adam konuşması bitince benden birkaç evrak imzalamamı istedi. Ne yazdığını okumadan imzaladım, o da bana bu evrakların birer suretini verdi ve son söz olarak: Evi terk etmem için yarım saat sürem olduğunu, daha sonra eşyaları dışarıya çıkaracaklarını ve yıkıma başlayacaklarını da söyledi; ben de anladığımı göstermek için başımı salladım ve gittiler. Onlar gittikten sonra üzerimdekileri çıkarıp elbisemi giydim ve sırtçantama en gerekli eşyalarımı doldurdum. Bu benim on dakikamı aldı, ama ben yarım saatlik süreyi dolduruncaya kadar bekleyecektim. 
Evin her tarafını birkaç kere dolaştım, bilhassa annemin eşyalarının bulunduğu odada daha çok oyalandım. Yarım saat dolunca gene camın yanına gittim. O canavar iş makinesi orada duruyordu, ama bu sefer sessizdi. Görev zamanını bekliyor olmalıydı. Sokakta hareketlenme vardı: Resmi elbiseli çok sayıda adam, işçi kılıklı insanlar ve mahalleliler.
Kapı çaldığında sırt çantamı aldım, ayakkabılarımı giydim, son bir defa kapısı açık olan annemin odasına baktım. Evin kapısını açmamla birlikte iri yarı beş adam içeri doldu, benim çıkmamı bile beklemediler. Duvara yapışıp adamlara yol verdim.
Evden dışarı çıktım. Sokağın karşısındaki kaldırıma oturdum. Etraftaki insan sayısı bir hayli artmıştı. Hepsi de seyretmeye gelmişler gibi. Ama fazla yaklaşamıyorlardı, çünkü bahçe duvarının birkaç metre ilerisine ve gerisine kadar şerit çekilmişti. Heyecanla bekleyen seyirciler, az sonra olacakları görmek isteyenler. Gürültü etmeden hatta yüksek sesle konuşmadan bekleşiyorlar. Yalnız birkaç çocuğun sesi duyuluyor. 
Bazı seyirciler elleriyle, bazıları da kafalarıyla beni işaret ediyorlar. Hakkımda ne düşündüklerini bilmesem de bana acıdıklarını ve kendi başlarına böyle bir iş gelmediği için biraz da sevindiklerini tahmin ediyorum. Sabırsızlandıkları da belli oluyor; çünkü sağa sola sallanıyorlar, elleriyle kafalarını kaşıyorlar. O son vuruş anını, o evin yerle bir oluş anını heyecanla bekliyorlar. Dört-beş kişi telefon kamerasıyla görüntü almaya başladı bile.
Biraz ileride de inşaatlarda kullanılan iki kamyon bekliyor; tabii çıkan yıkıntıları götürmek için. Öyle ki bu kamyonlar yapacakları işten utanıyorlarmış gibi saklanmışlar; görebilmek için çok dikkatli bakmak gerekiyor. 
Dev iş makinesi, kıpırdamadan, gürültü çıkarmadan duruyor, kendinden çok emin bir görüntü sergiliyor. Aynı zamanda kibirli, kendini beğenmiş ve biraz da ukela... Böyle desem de aslında ona kızmıyorum. Neden kızayım ki? O sadece verilen işi yapıyor. 
Etraf bir anda polis doldu, şeriti zorlayan seyircileri uyarıp geri çekilmelerini sağladılar; hatta onları şeritten bir metre kadar öteye çektiler. Üç yaşlarında bir oğlan şeridin altından geçip bahçe kapısına doğru koşmaya başladı, annesi olacak kadın farkında değil. Bir polis çocuğu görünce hızlı adımlarla ona doğru gitti, çocuk polisi gördü ve hızını artırdı. İkisi arasında bir dakika süren yarışı polis kazandı. Çocuğu kucağına aldı, çocuk debelenmeye hatta polisin yüzünü tırmalamaya başladı. Polis canı acısa da belli etmemeye çalışmak için güler gibi yaptı. Neden sonra anne polisin kucağındaki çocuğunu gördü, şaşırarak ağzını ve gözlerini açtı ve ellerini uzattı. Polis kadına bir şeyler söyleyerek çocuğu teslim etti. 
Taşıyıcıların eşyaları dışarı çıkarıp bir yere yığmaları uzun sürmedi. Kısa sürede evi boşalttılar, zaten öyle çok fazla eşyam da yoktu. Bir ara muhtar yanıma geldi. Konuşmaya başladı:
-Eşyalarınızı taşımak için araç ve insana ihtiyacınız olacak. İsterseniz size bu konuda yardımcı olabiliriz. Ev tuttunuz mu?
-Hayır, ev filan tutmadım. Yıkımı bugün öğrendim.
-Size ev de bulabiliriz.
-Teşekkür ederim, ama gereği yok.
-Neden?
-Çünkü ben eşyaları almayacağım.
-Eşyaları ne yapmayı düşünüyorsunuz?
-Burada bırakacağım. Siz ne yaparsanız yapın.
-Bunları verecek yoksul aileler bulabiliriz, ama siz gene de bir kere daha düşünün. Almamakta kararlı mısınız?
-Evet, kararlıyım.
-Tamam öyleyse, biz gerekeni yaparız.
Deyip muhtar yanımdan ayrıldı ve dev canavar çalışmaya başlayıp hareket etti, bahçe duvarına yaklaşıp durdu ve kepçesini acımasızca duvarın üzerine indirdi. Duvar yerle bir oldu. Etrafa toz saçıldı. Seyircilerden sesler yükseldi, sevinç çığlıkları değildi sanırım; hayret ya da korkunun yol açtığı çığlıklar olabilir. Canavar bahçeye girdi, durdu, kepçesini havaya kaldırıp evin çatısına indirdi, çatı bana mısın demedi bu darbeye. Evin bir vuruşta yıkılmadığını gören seyirciler bu sefer de şaşkın şaşkın bakmaya başladılar; gözlerini kırpanlar, dişlerini sıkanlar, ellerini yumruk yapanlar, birbirine iyice sokulanlar... Canavarın gururu kırıldı, biraz geri çekilip üst üste birkaç kere kepçesini çatıya vurdu, bu sefer etraf toza bulandı. Ev yıkılmaya başlamıştı.
Sonuna kadar izlemedim. Eşyalarımın yanına gittim, vedalaşmak için. Tabii hiç de hoş bir görüntü yoktu, yan yana, üst üste rasgele konmuş eşyalar. Bunların artık hiçbiri benim değildi. Zaten bakışım da sıradandı, yabancıydı. Öyleyse neden son bir defa daha görmek istedim? Sebebini bilmesem de iyi ki istemişim, çünkü yerde parçalanmış o ayna belasını gördüm ve çok ama çok sevindim. Böylelikle Aynadaki'nden de kurtulmuştum. Kendimi öylesine özgür hissetim ki...

● ● ●

Oradan yani yıkılan evimin bulunduğu yerden ayrıldıktan sonra ne yapacaktım? Bu konuda herhangi bir planım yoktu. Yürürken bir karara vardım: İşte, artık evsiz yurtsuz tam bir serseriydim; öyleyse orada burada sürterek hayatıma devam edecektim. Her yer benim evimdi, her yer benim yurdumdu. Aslında yeni bir ev ve yeni eşyalar alacak kadar param vardı. Üstelik servetime şimdi bir de istimlak edilen evimin kamulaştırma bedeli olarak alacağım para da eklenmişti. Ne kadar olduğunu bilmesem de yüksek bir meblağ olacağından emindim. Aslında ömrümün geri kalan kısmını bir otelde kalarak da geçirebilirdim. Bu ihtimaller bana cazip gelmedi. Evet ben bir serseriydim ve böyle devam edecektim.
Yürüdüm, yürüdüm. Kendimi artık kullanılmayan eski bir karayolunda buldum. En az asfaltının yüzde sekseni kopmuş, yer yer ot kaplı bir yol. Eski, tozlu, çamurlu, hatta yamru yumru bazı trafik işaret levhaları da arada sırada karşıma çıkıyordu. İleride bir tepe var, yol belki de tepenin etrafından dolanarak gidiyor. Değilmiş, çünkü bir tünel çıktı karşıma. İçine girdim. Az ışık alan yani loş bir yerdi. Çok net olmasa bile içini görebiliyordum. Yirmi metre kadar gidebildim ancak, çünkü bundan sonrası moloz yığınlarıyla kaplıydı; anlaşılan çökmüş. Üstelik buradan insan dışkısı kokusu da geliyordu. Bu da gösteriyordu ki insanlar tarafından kullanılmış, belki halen de kullanılıyordur. 
Geri döndüm, çıkışa yaklaştıkça koku azalıyordu. Daha önce fark etmediğim bir şeyler de gördüm, demek ki dikkat etmemişim: Tünel girişinin sağ tarafında eşyalar vardı. Ne olduklarını inceledim. Üzeri mukavva ile örtülmüş bir tahta palet, mukavvanın üzerinde kir içinde bir battaniye. Bunlardan da anlaşılıyor ki burada yatıp kalkan da var. Ayrıca bir poşet ve etrafında ekmekten konserve kutusuna, gazete kağıdına varıncaya kadar çokça çöp de gözüme çarptı. 
Ortalıkta çok sayıda karasinek var, vızıldayıp duruyorlar. Belki başka mahluklar da vardır ama dert değil. 
Poşeti karıştırdım. Üç tane konserve -barbunya, ton balığı ve yaprak sarması- çıktı içinden, biraz da kurumuş ekmek. Birini yemeliydim, acıkmışım. Konserveler şüphesiz başkasına aitti, fakat sahibi burada olmadığı için izin isteyemezdim. Hava da kararmak üzereydi. Bu saatte gidip bir yerden yiyecek alacak değildim. Yaprak sarmasını alıp tünelin dışına çıktım, içeriye göre burası daha aydınlıktı. Konserve kutusunu açtım, mecburen elimle içinden sarmaları alıp yedim. Burada çatal, kaşık, bıçak ne gezer? Bunu bulduğuma şükretmeliyim. Tam doymasam da açlığımı biraz gidermiştim. Bu kadarı yetmeliydi. Sarmaları yerken yağlanmış ellerimi otlar arasındaki bir gazete parçasına sildim. 
Tekrar tünelin içine girince sırt çantamı çıkardım. Buraya geldiğimden beri nedense bu ağırlığı boşu boşuna taşımış, çıkartmayı akıl etmemiştim. Yatağın yanına bıraktığım çanta aklıma bir fikir de getirdi: Eğer bu pis yatakta yatmaya karar verirsem, çantamı yastık olarak kullanabilirdim.
Birkaç kere tünelin dışına çıkıp tekrar içeri girdim, karanlık iyice bastırdı, ortalıkta hiç ses yoktu. Bu da gösteriyordu ki yollardan ve yerleşim yerlerinden oldukça uzaktaydım. Hiç ses yok dedim ama beni yalancı çıkarmak istercesine bir ağustosböceği ötmeye başladı. Hoşuma gitmedi, hatta rahatsız bile oldum bu ötüşten, çünkü sıkıntı veren tekdüze bir ses... Palet yatağın üzerine oturdum, uzun uzun bundan sonraki hayatımda ne yapacağımı düşündüm. Çok sayıda senaryo ürettim, ama bunların hiçbiri hoşuma gitmedi. Nasıl hoşuma gitsindi ki, hepsi normal bir insanın sürdüreceği yaşantıyla ilgiliydi. Oysa artık ben bir serseriydim ve serseri gibi yaşamaktan vazgeçmeyecektim. Kararlıydım.
Çantamı başımın altına koyup paletin üzerine uzandım. Pis kokulu yorgana benzeyen şeyi daha doğrusu battaniyeyi yan tarafa iteledim. Uzanır uzanmaz gözlerimin önünde bazı görüntüler belirmeye başladı. Bunlara hiçbir anlam veremedim. Anlamdan vazgeçtim şekillerinin bile nasıl olduğunu anlayamadım. Yuvarlağa benziyor bazen ama tam yuvarlak değil, elips gibi, yok o da değil. Üçgen, dörtgen, beşgen... Bilmem kaçıncı “gen gen”... Hiçbiri değil. Ayrıca görüntülerde renk sorunu da var: Siyah beyaz mı, renkli mi? Karışık, karışık... Görüntüler akıcı oldu; sağdan sola ve soldan sağa akıyorlar. Sonra dönmeye başladılar; önce saat yönünde sonra aksi yönde. Neden sonra gözlerimi kapatmayı akıl ettim, siyah bir perde indi ve görüntülerin gösterisi sona erdi. Bir müddet gözlerim kapalı durdum, açtığımda tünelin ağzının yan tarafında hilal şeklindeki ayı gördüm. Bir anlam veremediğim o görüntüler de artık yoktu. Hoş bir manzaraydı, seyretmesi zevk veriyordu. Görüş alanımdan çıkıncaya kadar ayı izledim.
Geceyi uyanık geçirdim. Ortalık ağarmaya başladığında gözkapaklarım ağırlaştı, bedenimi tatlı bir uyuşukluk sardı. Dalmışım. Ne kadar uyudum bilmem, belki de birkaç dakikadır; ama birden sıçrayarak uyandım. Adeta yüksek bir yerden düşmüş gibi hissettim kendimi. Tekrar gözlerimi kapattım, kendimden geçmişim. Uyandığımda ortalık apaydınlıktı. Yattığım yerden doğruldum, paletin üzerinde bağdaş kurup oturdum. Pis bir koku geliyordu yattığım yerden, ama ben gece bunun farkında olmamıştım. Daha önce duyduğum insan dışkısı kokusundan farklıydı.
Öksürük sesi duyuyorum. Galiba bir gelen var. İşte tünelden içeri girdi. Uzun boylu, zayıf bir adam, yüzünü seçemiyorum. Bana yaklaştı, şimdi yüzünü çok net olmasa da görebiliyorum. Çünkü ışık arkasından vuruyor ve iyi görmemi engelliyor. Sanırım benim yaşlarda benim gibi bir serseri. Beni gördü. Aramızdaki mesafe bir metreden aza inince bir nara attı ve sağ ayağı ile kafama vurdu. Paletin üzerinden yere düşüp yuvarlandım. Bir tekme de sırtıma geldi. Davetsiz misafiri kendi mekanında görünce çok sinirlenmiş ki, bir tekme daha savurdu, bu da bacaklarımın arasına... Emekleyerek ondan uzaklaştım, ellerimle yerden kuvvet alarak ayağa kalkıp kaçtım, ama tünelin çıkışına doğru değil. Çünkü mekan sahibi buna engeldi. Molozların olduğu yere gelince ayağım bir taşa takıldı ve yere düştüm, bu düşme sırasında elim taşlara sürttüğünden kanamış olmalı ki bir sıcaklık hissettim. Adam üzerime doğru geliyordu ve onu nasıl bertaraf edeceğimi bilemiyordum. Ayaklarımın ucuna kadar gelmişti. Nasıl olduğunu, nasıl becerdiğimi bilemiyorum; adama bir çelme taktım. Beklemediği bu hareket onun ayaklarının yerden kesilmesine ve sırtüstü düşmesine neden oldu. Düşerken kemik çatırdısına benzer ses duydum. Adam bu hareketimden sonra ayağa kalktığında beni mutlaka öldürürdü. Ama kalkmadı, kalkamadı. Numara mı yapıyordu acaba? Biraz daha zaman geçti gene kalkmadı. Ben kalktım, yerde yatan adama eğilip baktım, nefes alıyordu ve kafasının etrafında yumruğumdan daha büyük taşlar vardı. Demek ki kafasını bunlarda birine vurmuştu.
Oradan gitmek için harekete geçtiğim sırada adamın kımıldamaya başladığını gördüm. O anda onu öldürmeye karar verdim. Az sonra kendine gelecekti; kaçsam yakalardı, yakalayınca da sonum gelirdi. İki elimle ağır bir kayayı aldım ve kafasına vurdum, “ah” dedi, çığlık attı ama ölmedi. Aynı kayayı bir kere daha bir kere daha kafasına indirdim. Kaç kere vurduğumu saymadım, ama çok olmalı. Bütün vücudu son vuruşumdan sonra titredi titredi ve kaskatı kesildi. Hareketsiz kaldı. En ufak bir canlılık belirtisi göstermiyordu. Yer kan içindeydi, ama köpük gibi ne olduğunu bilmediğim beyaz bir sıvı da vardı.
Çantamı sırtıma takıp tünelden çıktım. Şehre gidecektim. Önce karnımı doyuracak ve bundan sonraki hayatımla ilgili yeni planlar yapacaktım. Ana caddede yemek yenecek mekan çoktu. Bunlardan birine girdim, ev yemekleri yapan bir lokantaymış. Önce bir mercimek çorbası istedim. İçine birkaç parça ekmek doğrayıp yedim. Parça etli nohut siparişi verdim. Bunun nohutlarını yerken bir şey yoktu ama etlerinden yerken burnuma tüneldeki kan kokusu geldi; midem bulandı. Kusmak üzereydim, lavaboyu garsona sordum. Orada midemdekilerin hepsini çıkardım. Aynaya baktım yüzüm sarıbeyazdı, tıpkı bir cesedinki gibi yüzümdeki bütün kan çekilmişti. Masama döndüm, yemeği yemem imkansızdı, Hesabı ödeyip çıktım.
Vitrinlere bakarak bir müddet oyalandım. Az sonra bir polis karakolunun önündeydim. Caddede arka arkaya park etmiş üç polis aracı bekliyordu. Kapıda elinde silah bir polis nöbet tutuyordu. Bir anda işlediğim cinayeti itiraf etmeye karar verdim. Karakolun merdivenlerini çıkıp nöbetçi polisin yanına gittim. Güleryüzlü genç yaşlarda bir adamdı.
-Amca buyur, dedi.
-Ben bir cinayet işledim. Bir adamı öldürdüm. 
-Şaka yapma amca ya!
-Şaka değil, gerçek. Cezam neyse verin.
-Suçların cezasını polis değil mahkemede hakimler verir. Ama gene de senin şaka yaptığını düşünüyorum.
-Yemin ederim ki gerçek. Nasıl olduğunu istersen anlatayım.
-Yok yok, bana anlatma. Gel seni başkomisere çıkarayım ona anlat.
Dedi ve o önde ben arkada başkomiserin odasına girdik. Kalın bıyıklı, babacan bir başkomiser.
-Başkomiserim bu amcanın bir maruzatı varmış, deyip polis gitti. Başkomiser:
-Hoş geldin baba. Ayakta durma, oradaki koltuğa oturup derdini anlat, dedi.
Sırtımdaki çantayı çıkarıp yere koydum ve koltuğa oturdum.
-Ben, bugün bir adamı öldürdüm. Bu cinayeti itiraf etmeye geldim. Dedim.
Başkomiserin yüzü asıldı, bu asıklık fazla sürmedi, tekrar o gülümseyen bakış yüzüne geldi.
-Tamam baba, olayı az sonra anlatırsın. Önce sana bir çay söyleyeyim, hem çayını içer hem de anlatırsın. Deyip masanın üzerindeki zile bastı, gelen görevliye iki çay getirmesini söyledi. Çayların gelmesi uzun sürmedi. 
-Şimdi anlat,
Deyince, evimin yıkılmasından başlayıp en ince ayrıntısına kadar olayı anlattım. Başkomiser:
-Babacığım, sen hayal filan görmüş olmayasın! Çünkü sende katil suratı yok. Ama gene de bu olayı araştıracağız. Çantan burada kalabilir, giderken alırsın. Yanında taşıyıp da yorulma, deyip beni ifade vermem için yandaki odaya gönderdi.
İfadem tamamlandıktan sonra iki görevli elemanla birlikte bir polis aracına binip o eski tünele gittik. Tünelden içeri girip yattığım yere götürdüm onları. Polislerde el fenerleri vardı ve etraf bunlarla gündüz gibi aydınlanıyordu. 
-İşte şu paletin üzerinde yattım, bir konseve yedim, etraf çöp doluydu ve sahi bir de pis kokulu bir battaniye vardı. Dedim. Polislerden biri:
-İyi de amca, burada ne palet var ne konserve ne de battaniye. Olan sadece birazcık çöp.
-Evet, şimdi yok ama daha önce vardı. Biri alıp götürmüş olmalı.
-Tamam, diyelim ki eşyaları biri götürdü, cesedi de götürecek değil ya! Gel bize cesedin yerini göster!
Cesedin olduğu yere gittiğimizde de şaşırdım. Ceset de yoktu, yerdeki kan ve beyaz sıvı da... Polisin biri:
-Amca ceset de yok. Şimdi ne diyeceksin?
-Eşyaları götüren cesedi de kaldırmıştır.
-Senin işlediğin bir cinayetin delillerini neden bir başkası yok etsin? Üstelik yerde kan izleri de yok. Anlattıklarından burada olan çöp ve bir de şu anda duyulan dışkı kokusu.
-Elimdeki bu yaraya ne diyeceksiniz. Burada oldu.
-Belki de kazayla düştün, elin o sırada yaralandı; belki de bayıldın ve bu olayın etkisiyle böyle bir hayal gördün.
Karakola döndük. Durumu başkomisere anlattılar. O da bana:
-Bak babacığım, canın istediği zaman çay içmeye gel. Kapımız sana günün her saati açık. Ama bu tür hikayelerle ya da hayallerle bizi oyalama. Dedi.
-Ben yalan söylemedim. Yaşadıklarımı anlattım, hepsi doğru. Beni tutuklayın, mahkemeye çıkarın; cezamı çekeyim.
-Ortada ceset yokken, biz seni tutuklayamayız ve hiçbir mahkeme de sana ceza veremez.
Başkomisere söyleyecek başka söz bulamadım. Yanından ayrılırken yüzü çok ciddiydi ve:
-Baba sen hayal görmüşsün, bir doktora görünsen iyi olur. Hadi, şimdi güle güle. Ha, sahi çantanı da unutma! Dedi.
Karakolun merdivenlerini inerken nöbetçi polis de bana takıldı:
-Amca, senin cinayet fos çıkmış. Dedi ve hafif sesli bir kahkaha attı.
Kaldırımda küçük adımlarla yürüyorum. Fren sesi, vites sesi, siren sesi, korna sesi birbirine karışıyor. Sinirlerim gergin, suratım asık, muhtemelen saçlarım da dikleşmiş, burnum normal halinden daha büyük olmuş, yanan gözlerim küçülmüş mü büyümüş mü farkında değilim. Yürüyorum işte yürüyorum...

● ● ●

Serseriliğim kısa sürdü, tam tamına bir gün. Bana göre değilmiş. Yaşım daha genç olsaydı... Yerleşik hayatla ilgili alışkanlıklarım bu kadar fazla olmasaydı... Rahatlığa bu kadar alışmasaydım... Belki...
Bir otelden içeri girdim. Resepsiyona doğru ilerledim, üzerine tiril tiril beyaz bir gömlek giymiş, kıravatlı, düzgün traşlı görevli şaşkın şaşkın bana bakıyor. Burası dört yıldızlı bir otel. Görevli, benim ya yanlışlıkla girdiğimi ya da adres soracağımı düşünüyor galiba. Çünkü saçı başı dağınık, sakalları uzamış, ayağında ütüsüz bir pantolon, sırtında kocaman çantayla bu adamın böyle bir yerde işi ne?
-Buyrun, bir şey mi istemiştiniz? Diye sordu.
-Evet, bir oda istiyorum. Tek kişilik olsun?
-Kimin için? Siz, sizz, sizin için mi?
-Neden bir başkası için oda isteyecekmişim? Tabii kendim için...
-Affedersiniz. Bizim fiyatlarımız...
-Fiyat önemli değil. Bir geceliği ne kadar? 
-İki yüz seksen beş lira.
Cebimden üç tane yüzlük çıkarıp önüne koyunca; 
-Kimliğiniz lütfen, dedi.
Kimliğimi verdim. İçimden “İyi ki adınız, soyadınız ne?” diye sormadı dedim. Sorsaydı ters bir cevap verebilirdim. Çünkü sorulmasından hoşlanmadığım bazı sorular var. Bir tanesi işte bu. Adım neyse ne, hem bu ad da nereden çıktı? İlk insanların adları mı vardı? Sonradan insanlara ad konmuş. Kim koymuş? Tabii gene insanlar. Binlerce sene bu böyle devam etmiş, sonra bu yetmemiş bunun yanına bir de soyadı eklenmiş. Belki de bundan binlerce sene sonra soyadının yanına da başka bir şey eklenecek! Hoşuma gitmeyen bir başka soru da: İşiniz ne, ne iş yapıyorsunuz? Aklıma gelen ilk cevap bu soruya “Sana ne!” oluyor. İşinden kovulmuş bir kişiye bu sorunun sorulduğunu bir düşünelim. Ne desin, nasıl desin? Bir diğer gıcık olduğum soru da: Hemşehrim nerelisin? Sorunun faul olduğu açıkça belli. Hemşehrim dediğine göre nereli olduğumu biliyorsun demektir. Yani sen nereliysen ben de oralıyım. Bu soruya da “Uzaylıyım!” demek istiyorum. Evet ben uzaylıyım, sen de, tüm insanlar da. Cevapta bir yanlışlık yok. Hepimiz uzaylı olduğumuza göre de hepimiz hemşehriyiz, hepimiz akrabayız, hatta hepimiz kardeşiz...
Ben bunları düşünürken görevli işlemleri tamamlamıştı. Kayıt işi bittikten sonra:
-Bu odaya giriş kartınız, kapının kilit yerine dokundurun, açılır. Oda numaranız dört yüz on iki. Dördüncü katta ve asansör de sağ tarafta. Sabahları kahvaltı servisimiz olduğunu da hatırlatayım, taşınacak eşyanız varsa biz odanıza göndeririz, deyip kimliğimi ve kartı bana uzattı.
Oldukça büyük bir oda, benim yıkılan evimdeki odamdan da geniş. Her taraf tertemiz, rahat bir yatak, seyretmek isteyen için televizyon, konuşmak isteyen için telefon, yazmak-çalışmak isteyen için masa, buzdolabı, çay demlemek için araçlar, ütü, traş malzemesi, sabun, diş macunu, diş fırçası, terlik... kısacası her türlü konfor var. Banyoya girip duş alacağım. Lavabodaki aynaya bakıyorum. Az önce kendimle ilgili yaptığım tasvirden çok daha kötü, perişan bir görüntü çıkıyor karşıma. Avurtlar çökmüş, gözler cansız, beden iskelet gibi... Saçtan sakaldan ise hiç bahsetmesem daha iyi.
Duştan sonra yattım, yatak çok rahat. Hemen uyudum. Sabah erken uyandım, kahvaltı henüz hazır değildir diyerek biraz oyalanmalıydım, ama nasıl? Sonra aklıma geldi, çantama bir tane de kitap atmıştım. Çıkardım. Okudum. Heyecanlı bir roman, yazarın üslubu akıcı. Farkında değilim ama kitap beni bir hayli oyalamış, kahvaltı için indiğimde masaların çoğunun dolu olmasından bunu anladım. Birçok gözün beni izlediğini fark ettim; belki de bu insanların bazılarının iştahını bile görüntümle kaçırmışımdır! Kahvaltı açık büfe. Dilediğin yiyeceği dilediğin kadar alıyorsun. İyice karnımı doyurdum. Daha bir hafta bu otelde kalabilirdim. Kahvaltıdan sonra resepsiyondaki görevliye bu isteğimi söyledim ve gene şaşkın bakışları altında bir haftalık ücreti peşin olarak ödedim.
Dışarı çıktım. Bugün bende önemli bir değişim olacaktı. İlkönce bir berbere gidecektim. Beş-altı berber dükkanını inceledim, hiçbirini gözüm tutmadı. En sonunda birinde karar kıldım. Bu berberin iki adet müşterilerin traş olurken oturdukları koltuğu ve dört kişilik de bekleyenler için koltuğu vardı. İki kişi çalışıyorlardı ve ikisi de meşguldü. Biraz bekleyeceğimi kibarca söylediler. Bekleme koltukları boştu, yani birinin işi biter bitmez sıra bana gelecekti. Berberlerin biri kırklı yaşlarda, saçlarında biraz kırlaşma olan, hafif göbekli bir adamdı. Usta olabilir. Diğeri otuzunda bile göstermeyen ince uzun boylu, top sakallı bir genç. Bakalım hangisi işini önce bitirecek ve benim traşımı hangisi yapacak? 
Sehpa üzerinde dergi ve gazeteler vardı. Bunları bir müddet karıştırdım. Sonra berberleri izlemeye başladım. Genç berber hızlı hızlı müşterisinin saçlarını makasla keserken usta olan sakal traşı yapıyordu ve elinde de hakiki ustura vardı. Şaşırdım, çünkü yıllardır berberlerde hakiki usturaya hiç rastlamıştım, çocukken gördüğüm bir traş aletiydi bu. Şimdiki kullanılan da usturaya benziyor ama farkı jilet takılıyor olması. 
Kendi kendime ustura muhabbeti yaparken beni şaşırtan bir olay oldu. Neredeyse çığlık atacaktım, kendimi zor tuttum. Çünkü usta traş ettiği adamın sağ kulağını usturayla kesti, kulak kepçesini sanki çöpmüş gibi duvarın yanındaki orta büyüklükte bir sepetin içine attı. Müşteri feryat edecek diye beklerken hiç sesi çıkmadı. Sonra sol tarafına geçti adamın ve aynı hareketlerle bu kulağı da kesip sepete attı. Müşterinin gene gıkı çıkmadı. Şaşırtıcı olan diğer bir şey de adamın iki kulağı kesik olduğu halde kan akmamıştı. Usta, hiçbir şey olmamış gibi traşa devam etti ve tamamladı. Müşteri koltuktan kalktı, elini cebine attı, ücreti ödedi. Yüzüne baktım, kulakları yerindeydi.
Usta, elindeki havluyu birkaç kere koltuğa vurup oradaki saçları temizledi ve beni davet etti. Kesilmiş kulakları gördükten sonra bu berbere traş olunur mu? Ben başımla hayır işareti yapıp, genç berberi gösterdim. Ona traş olmak istemediğimi anladığından usta ısrar etmedi. Dışarı çıkıp bir sigara yaktı.
Genç berberin işi bitince koltuğa oturdum. Berber bana;
-Saç mı sakal mı amca? Diye sordu. 
-Saçı kısaltalım, sakalı da kökünden keselim. Dedim.
Berber, hem gülümsedi hem de aklı sıra espri yaptı:
-Amca, en son kaç yıl önce traş olmuştun?
Cevap vermedim. Çünkü verecek cevap bulamadım. Soruda gerçek payı çoktu.
Benim traş uzun sürdü. Bitince aynadaki görüntünün bana ait olduğundan şüphe ettim. Dağ adamı gitmiş yerine yaşlı ama kibar görünümlü bir bey gelmişti.
Berberden sonraki durağım büyük bir giyim mağazası oldu. Elbiseden ayakkabıya kıravattan iççamaşırına her şey satılıyordu. Fiyatları sanırım oldukça yüksekti. Sanırım diyorum, çünkü uzun süredir bu çeşit ihtiyaç malzemesi almamıştım, o nedenle piyasayı bilmiyordum. Mağazadaki malların markaları da bende bu kanaate yol açmış olabilir. 
Takım elbise, ayakkabı, gömlek, çorap ve iççamaşırı aldım. Pantolonun paçalarının dikilmesi için biraz bekledim. Aldığım eşyaların -iççamaşırı dahil- hepsini orada giydim, eskileri de çöpe atmak üzere bir poşete doldurdum. Tam götürürken orada bana yardımcı olan eleman poşeti atacaksam zahmet etmememi, atma işini yapabileceklerini söyledi. Bu teklif işime geldiğinden poşeti orada bıraktım ve mağazadan ayrıldım.
Öğlen olmuştu, acıktım. Lüks bir lokantaya girip karnımı doyurdum. Daha sonra yıkılan evimin istimlak bedelinin nereye yatırıldığını öğrenip bankaya gittim ve parayı vadeli bir hesap açıp yatırdım. Evim için ödenen bedel, tahmin ettiğimden de yüksekti. 
Otele dönüyorum. Bir kitapçıya uğradım, üç kitap aldım. Oradaki adam ben kitaplara bakarken devamlı yanımda durdu. Bazen sağımda, bazen solumda, bazen de arkamda. Nezaketten mi, yardım etme arzusundan mı yoksa bir başka nedenden miydi bu takip?
Her taraf insan dolu; kaldırımlar, mağazalar insan kaynıyor. Nereden çıktı bu kadar insan? Bir ara bunların hepsi gözüme birlikte kıpırdayan binlerce arı, karınca, solucan, sinek, yılan, kuş topluluğu olarak göründü. Kendimi toplamalıydım, bu tür kötümser görüntülerden kurtulmalıydım. Güleryüzlü, tatlı dilli, pozitif düşünceli biri olacaktım. Bu kararımı uygulamaya geçirdim ve otelin kapısından güleryüzle içeri girdim.
Resepsiyon görevlisi bir şeyler yazıyordu, beni hemen görmedi. Gördüğünde yüzüne eklediği saygı ve sempati etiketli görüntüyle, hafif kibarca gülümsedi:
-Buyrun efendim. Hoş geldiniz, size nasıl yardımcı olabilirim? Dedi.
-Dörtyüz on iki numaralı odanın kartını rica edeceğim, dedim.
-Ama orası dolu efendim. Size başka bir oda verebiliriz.
Konuşmasından beni tanıyamadığını anlamıştım. İyice resepsiyona yaklaştım ve sesimin de şiddetini artırıp:
-O odada kalan müşteri benim, deyince tanıdı.
-Çok özür dilerim efendim, deyip kartı bana uzatırken yüzü utancından kıpkırmızıydı.

● ● ●

Üç gün otelden dışarı adımımı atmadım. Sabahları kahvaltı salonuna indim, diğer öğünlerde de otelin restoranından sipariş verip yemekleri odama getirttim. Aldığım kitapları okuyarak zamanımı geçirdim. Üç günde, bir kitabı bile bitirememişim. Sebebi yavaş okumamdı, ama bazı sayfaları defalarca okuduğum da oluyordu. 
Okuduğum bu kitap bir roman. Mutsuz, aksi, bencil bir adamın etrafında dönen bir konusu var. Beni etkiledi ve aklıma bazı sorular getirdi: Nasıl mutlu olabilirim? Bundan da önemlisi gerçekten mutlu olmak istiyor muyum? İstiyorsam, mutluluğa ulaşmanın bir yolu var mıdır? Varsa mutluluğa, saadete giden yolu ben mi arayıp bulacağım, yoksa biri mi bana gösterecek? Mutsuzluk, mutlu olmanın tam tersi midir? Mutluluk yoksa, mutsuzluk mu vardır? Yani, bir insan mutlu değilse mutlaka mutsuz mudur? Oysa ben, çoğunlukla kendimi ne mutlu ne de mutsuz hissediyorum. Mutlu olmak için bir çabam yok. Mutsuz olmak için de yok. Her şey kendiliğinden, hayatın akışı içinde gerçekleşiyor.
Başkalarının mutlu ya da mutsuz oluşu beni ilgilendirmiyor. Benim mutlu ya da mutsuz oluşum da başkalarını ilgilendirmemeli. Ama bakıyorum da insanların çoğu başkalarının mutluluğunu kıskanıyor ve bu saadetlerine gölge düşürmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Belki de böylece kendi mutsuzluklarını da kamufle etmiş oluyorlar.
Mutlu ya da mutsuz olduğu için bir insan suçlanamaz. Suçluyorlar. O kişinin haksız, kötü bir yolla mutlu olduğu peşin hükmüne vardıkları için suçluyorlar. Ama asıl suçlama nedenleri o mutlu insandan korkmaları olmasın?. Neden korksunlar ki? Çünkü, mutlu insan güçlü insandır. İşte bu gücün kendilerine zarar vereceğinden korktukları için suçluyorlar. Mutsuz insanı suçlarken de beceriksizlik, nankörlük gibi olumsuzluklardan hareket ediyorlar.
Mutlu olma sanatı üzerine ciltler dolusu kitaplar yazılmış. Bu kitapları yazanlar arasında Bertrand Russell, Alain gibi büyük yazarlar da var. Yazarlar, insanlara mutluluk üzerine hazır reçeteler sunmuşlar. Bu yöntem doğru mudur, kişileri gerçekten mutluluğa götürebilir mi? Hepsinden önemlisi okuyucu bu reçeteleri uygulamayı becerebilir mi?
Mesela Alain, “mutluluğun olaylara ve insanlara karşı verilen bir savaş olduğu” iddiasında. Bir de hayatı doldurmanın onu kaybetme korkusunu yok edeceğini ve böylece geçmiş ve gelecek kaygısı yaşamayacağımızı söylüyor. 
Bertrand Russell da “mutlu yaşamın büyük ölçüde iyi ve dürüst yaşam demek olduğunu; duygusal yorgunluğun, çekememezliğin, mükemmeliyetçiliğin mutsuzluğa yol açacağı” düşüncesinde.
Büyük yaşamak, iyi yaşamak, güzel yaşamak, mutlu yaşamak nasıl bir şey? Daha doğrusu gerçekte böyle yaşama şekilleri var mı? Varsa neye ve kime göre? Hayatta sevinç de var, dert de. Sevinçlerini dertlerinin önüne geçiren mutlu olur, geçiremeyen ömrünün sonuna kadar dertlenip durur. Umutsuz ve mutsuz olmak bazı insanların hoşuna gidiyor. Emin değilim ama, bu insanlardan biri de ben olabilirim. O nedenle kendimi mutsuz hissettiğimde, kendime şu telkini veriyorum: “Umutlu ve mutlu olmayı çok iste, belki de bunun sonunda da gene çok hoşlandığın umutsuzluk ve mutsuzlukla karşılaşırsın. “
Keşke”lerimizle mutluluğumuz arasında bir negatif korelasyon olduğunu fark ettim. Yani bunlardan biri artarken diğeri azalır, biri azalırken diğeri artar. Mutluluk para gibi biriktirilemeyeceğinden para gibi harcanamaz da. Kimse bana mutluluktan bir şato kurmaz, kuramaz; iyisi mi ben kendime mutluluktan bir kulübe kurmayı deneyeyim. Çünkü kendi mutluluğumun işçisi de, ustası da, mimarı da benim. İçimdeki yaşam gücünü harekete geçirebilirsem sorunlarımın çoğunun çözüldüğünü, eskisine göre daha güçlü ve daha mutlu olacağımı biliyorum; ama bunu nasıl başaracağım?
Zihnimi kötü düşüncelerden, kalbimi kinden, gözlerimi çirkinliklerden, ağzımı yalanlardan arındırsam mutlu da olabilirim. Mutluluğumun, başarılarımın önündeki en büyük engel benim! Bu engeli kaldırabilmek için kendimi yenmeliyim, aşmalıyım. Toprağa ne ekersen onun hasadı yapılır; hayat da öyledir. Hayatıma bolca sevgi, barış, dostluk, mutluluk, güzellik eksem!
İnsanlara bakıyorum, bazıları mutluluk denizinde boğuluyorlar ama kimse bu boğulmadan şikâyetçi değil. Aynı durumda ben olsaydım, şikayet eder miydim? Bu sorunun maalesef cevabını veremiyorum. Mutluluk hakkında lafım çok ancak uygulaması/yaşantısı yok. Soyut bir kavram olmaktan öte bir şey değil benim için. 
Bu yazdıklarımın benzeri onlarca sayfayı yırtıp çöpe attım. Bunu da yırtacaktım, son anda vaz geçtim. Neden mi yırttım? Çünkü fasit bir dairenin içine hapsolmuştum, hep aynı yerde dönüp duruyordum. Bir adım bile ilerleme kaydedemiyordum. Bir şeyler yazdıktan sonra, tamam şimdi oldu diyordum, yazılanları okuduktan sonra ise başladığım yerde olduğumu görüyordum. 
Sıkıldım. Bir hücreye kapatılmış gibiyim. Vakit gece yarısını geçti. Dışarı çıkıp sabaha kadar dolaşmak istiyorum.
● ● ●

Sabaha kadar dolaşmaya karar verdiğim gece, dışarı çıkamadım. Çünkü ayağa kalkıp bir-iki adım attığımda gözlerim kararıyor ve başım dönüyordu. Mecburen ya oturup ya da yatarak vaktimi geçirdim. Güneş doğduktan az sonra başımın dönmesi geçti, bir saat kadar uyuyup kalktım. 
Dördüncü gün dışarı çıkma hazırlığı yapıp aşağıya indim. Resepsiyon görevlisi bana üzerinde adım yazılı bir zarf uzattı. 
-Bu sizin efendim, dedi. Zarfı alırken sordum:
-Kimin getirdiğini biliyor musunuz?
-Bilmiyorum, çünkü bir sorunu halletmek için, beş dakikalığına üçüncü kata çıkmıştım, döndüğümde buraya bırakılmış bir zarf gördüm.
Zarfın üzerindeki yazıya baktım, tanıdım. Daha önce birkaç mesaj aldığım o meçhul kişiye aitti. Ceketimin cebine zarfı yerleştirip otelden ayrıldım. Hava güzeldi; ne soğuk ne sıcak. Tatlı tatlı ısıtan bir güneş vardı gökyüzünde. Bir kafenin bahçesinde kendime diğer insanlardan uzak bir masa seçtim. Gelen garsona kaşarlı sucuklu bir tost ve çay siparişi verdim. Burası ağaç ve çiçek doluydu, yerler de çimle kaplıydı. Küçük bir kedi ortalıkta dolaşıyor, bütün masaları tek tek ziyaret ediyordu. Benim de ayaklarımın dibine gelip miyavladı. Ona:
-Beklersen tost gelince sana da veririm, dedim. Anlamış gibi oturdu. Tost gelince de ayağa kalkıp “Sözünü tut!” dercesine miyavlamaya başladı. Bir lokma bana bir küçük parça ona, yedik. Bitince:
-Bitti, dedim; gene anladı ve yanımdan ayrılıp diğer masalara gitti. Cebimdeki zarf aklıma gelince açtım. Ağzı yapiştırılmamış, kapak içine sokularak kapatılmış. Okudum:
“Binalar yıkılır enkaz kalır; gönüller yıkılınca da kalan gene enkazdır.... Binaların enkazı taş, toprak çimento, demir ve tahtadır; gönüllerinki ise insan görünümlü bir hayalettir. Beklemek yorucudur, onu hayallerde yaşatacak bir anıyı.” 
Yazılanlardan bu kişinin benim evimin yıkıldığını bildiğini anladım. Beni adım adım izleyen, nereye gitsem hemen bulan bu kişi kim? Benden ne istiyor? Hayallerinde o kişiyi yaşatacak bir anı bekliyormuş; nasıl bir şey bu anı?
Başımın gölgesi masanın üzerine düşmüştü, buna bakarak uzun uzun düşündüm. Bir çözüme ulaşamadım. Bir müddet de hiçbir şey düşünmeden boş boş baktım kafamın gölgesine. İyi ki bakmışım, çünkü birden aklıma geldi: Gölgeme bu konuyu danışabilirdim. Belki onun bildikleri vardır. Belki değil, mutlaka vardır. Seslendim:
-Gölgem, merhaba!
-Merhaba.
-Konuşmayalı yine çok oldu. Bana yardım etmeni isteyecektim.
-Evet çok oldu. Nasıl bir yardım?
-Bana bugün bir not daha geldi. Bunları gönderen kişinin kim olduğunu biliyor musun?
-Bilmiyorum, belki sadece tahmin edebilirim.
-Tahmin de olsa öğrenmek isterim.
-Gelen notu bana okur musun?
-Tabii... “Binalar yıkılır enkaz kalır; gönüller yıkılınca da kalan gene enkazdır.... Binaların enkazı taş, toprak çimento, demir ve tahtadır; gönüllerinki ise insan görünümlü bir zavallıdır. Beklemek yorucudur, onu hayallerde yaşatacak kalıcı bir anıyı.” 
-Bundan otuz-kırk sene kadar öncesi yaşadığın bazı olaylar var. Bu olayların içinde yer alan biri göndermiş olabilir. O günlere ait seni çok etkileyen olayları, hatırlıyor musun? Böyle dememin nedeni, bu kişinin senden kalıcı bir anı beklediğini söylemesidir. İşte o yıllarda da bu beklenti biri tarafından dillendirilmişti.
-Hayır. O zamana ait aklıma şu anda hiçbir şey gelmiyor.
-Tahmin etmiştim. Çünkü o yıllara ait anılarını bilinçaltına atıp bastırdın; çıkmalarına izin vermedin. Bunu seni çok rahatsız edeceklerini bildiğin için yaptın. Şimdi, birlikte o anıların bazılarının bilincine çıkmasını sağlayalım. İster misin?
-Evet isterim. İstemesem şu anda seninle konuşuyor olmazdım.
-Sen evleneli birkaç sene olmuştu, eşini seviyordun ve onunla çok mutluydun. Üç senelik devlet memuruydun, eşin de çalışıyordu. Ekonomik açıdan bir sorununuz yoktu. Fırsat buldukça gezebiliyordunuz. Arkadaşlarınızla, dostlarınızla sık sık buluşuyor, bazen de birlikte tatile gidiyordunuz. Arkadaşlarınızla geçirdiğiniz zamanlarda, çoğunlukla okuduğunuz kitaplar üzerinde tartışıyordunuz. Bu arkadaşlarınızdan birinin on sekiz yaşında okumayı seven, oldukça zeki; zeki olduğu kadar da güzel üniversiteye giden bir kızları vardı. Sen bu kızı beş senedir tanıyordun. Yani sen onu ilk tanıdığında ortaokula giden küçük bir kızken şimdi bir üniversite öğrencisiydi. Minyon tipli, ufak tefek, yeşil gözleri hariç yüzündeki bütün organları küçük bir kız. Hep senin peşindeydi, ama sen bunun pek farkında değildin. Bir gün aranızda şöyle bir konuşma geçti: 
-“Söylemem gerek! Ben seni seviyorum.” 
-“Ben de seni seviyorum, küçük bir kızkardeşim gibi. Biliyor musun benim kız kardeşim olmadı; daha doğrusu hiç kardeşim yok.” 
-“Biliyorum, sadece o değil seninle ilgili herşeyi biliyorum. Seni seviyorum, ama senin zannettiğin gibi bu kardeşe duyulan bir sevgi değil. Ben sana aşık oldum.” 
- “Ama böyle bir şey olamaz, bu akıl dışı, mantık dışı.
-“Aşkın akılla mantıkla ne ilgisi var? Aşka akıl söz geçirebilseydi ne Mecnun Leyla'ya, ne de Ferhat Şirin'e aşık olurdu; aşkı uğruna tahtından vazgeçen insanlar bile var. Bunları boş verelim, sana bir teklifim olacak: Gel, bir gece beraber olalım ve sen bana ömrümün sonuna kadar saklayabileceğim bir anı bırak.”
“-Bunu kabul edemem, hem bir gece beraberliğin bütün ömür buyu sürecek anısı ne olabilir ki?”
“-Bir çocuk!”
“-Çıldırdın mı? Ben bunu yapamam. Eşimi seviyorum ve ona ihanet edemem. Bütün bunları sen söylememiş ol, ben de duymamış olayım. “
“-Saçma! Sen duyduğun halde duymamış gibi yapabilirsin ama ben söylememiş gibi davranamam, söylediklerimi inkar edemem, unutamam da.”
Burada Gölgem'in konuşmasını kestim. Az önce yaşamışım gibi o zamanki olayların çoğu aklıma geldi. Ancak o kızın adını bir türlü hatırlayamadım. Ne kadar kendimi zorlasam da o kızın adı aklıma gelmiyordu.
Bu konuşmadan sonra o kızla karşılaşmamak için elimden ne gelirse yaptım. Başarılı da oldum. Sanırım topu topu iki kere karşılaştık, ama hiç konuşmadık, yani sadece birbirimizi uzaktan gördük. Birkaç sene geçince kızın üniversiteyi bitirip bir işe girdiğini ve evlendiğini duydum. Karımın öldüğünden mutlaka haberi olmuştur fakat gelip de bana taziyede bulunmadı. Sonraki yıllarda ise, onu ne gördüm ne de onunla ilgili bir haber aldım.

● ● ●

Otelde yatağıma uzandım, Gölgem'le aramızda geçen konuşmayı düşünüyorum. Düşüncelerim beni karımla tanıştığımız ilk güne kadar götürdü. Ona ait tatlı ve acı anıları bir kez daha yaşadım:
Yirmi yaşındaydım, üniversite üçüncü sınıfta okuyordum. Bir gün ders arasında okulun bahçesinde ince, uzun boylu, biraz zayıfça, kumral saçlı, etek-blüz giymiş bir kız gördüm. Bu kız tarafından mıknatıs gibi çekildiğimi hissettim. Defalarca gidip arkadaş olmayı teklif etmeye karar verdim; kararlarımın hiçbirini uygulayacak cesareti kendimde bulamadım. Bu kız bizim bölümde değildi, olsaydı mutlaka görürdüm; çünkü bölümümüzde okuyan öğrenci sayısı çok fazla değildi, zaten en kalabalık öğrenciyi toplayan hocaların dersinde bile amfideki kişi sayısı otuzu geçmiyordu. Aslında teneffüslerin çoğunda bahçeye çıkmaz amfide oturur tuttuğum notlara göz atardım. Teneffüs dediğim de zaten üniversitede öyle ilkokul, orta, lise gibi on dakika değil: bazen on beş bazen yirmi hatta kimi hocalarınki yarım saati bulurdu. Ben, o günden sonra her teneffüste bahçeye çıkar oldum; hatta yağışlı günlerde bile.
Her defasında değilse bile teneffüslerin çoğunda onu görüyordum. O ise, benim varlığımdan bile haberdar değildi ya da ben öyle sanıyordum. Onun dikkatini çekecek bir şeyler yapmalıydım, ama ne? Böyle bir hareket aksi tepki de verebilirdi. Birkaç ay böyle geçti. Bir gün bizim bölümden çok iyi tanıdığım, not alış verişi yaptığımız bir kız öğrencinin onunla yanyana yürüdüğünü gördüm. Arkadaşım olan kıza, bir şey sorma bahanesiyle yanlarına gittim. Önce sohbetlerini kestiğim için özür diledim, bu güzel kıza da selam verdim ve sorumu sordum. Arkadaşım beni onunla tanıştırdı. İşte ilişkimiz böyle başladı. Daha sonra teneffüslerde gördükçe selamlaştık, birkaç kısa konuşmamız da oldu. O da artık her gün en az bir defa teneffüste bahçeye çıkıyordu.
Bir gün, son teneffüse kadar onu göremedim, ya okula gelmediğini ya da hasta olduğunu düşündüm. Giriş zilinin çalmasına saniyeler kala tam ümidimi yitirdiğim sırada koşa koşa bana doğru geldiğini gördüm. Yanımda durdu:
-Sadece sana merhaba demek için geldim, dedi ve koşarak gitti. Zaten zil de çalıyordu.
Bu gelişi bana cesaret verdi, onu bir gün okul çıkışında bir kafede çay içmeye davet ettim, kabul etti. Buluşmalarımız böyle başladı ve devam etti. İlişkimiz ne zaman ve nasıl aşka, sevgiliye dönüştü, bilmiyorum. Her şey kendiliğinden oldu.
Sessizdi, uysaldı, bağırarak konuştuğuna hiç tanık olmadım, istekleri makuldü, mutlu olmayı ve mutlu etmeyi biliyordu. Onun yanında huzurun ne olduğunu öğrendim, bir de zamanın izafiliğini. Çünkü saatler dakikadan bile kısa geliyordu bana onunla beraberken. 
Ben ondan bir sene önce mezun oldum, hemen askere gittim. Döndüğümde o da okulu bitirmiş hatta işe girmişti. Ben de maliyede kendime bir iş buldum. Bir sene her tatil günü hatta bazen mesai bitiminden sonra buluştuk. Tatil olmayan günlerdeki buluşmalarımızda zamanımızın çoğu yollarda geçiyordu; ancak yarım saat kadar beraber olabiliyorduk. Olsun, biz buna da razıydık.
Onun doğum gününde günlerce provasını yaptığım evlenme teklifinde bulundum. Provalar yapmış olmama rağmen bu konuda gene de çok başarısızdım: Kekeledim, yüzüm kızardı, avuçlarımın içi ve sırtım terledi. Ona:
-Benimle evlenir misin? Diye sorduğumda ağzından hiç söz çıkmadı, hemen boynuma sarıldı ve ağlamaya başladı. Gözyaşlarını omzumda hissediyordum. Ağlamayı kestiğinde de sarılmaya devam etti, böyle on-on beş dakika durdu. Kollarını boynumdan çözüp arkasına yaslandığında:
-Soruma cevap vermedin! Dedim.
-Cevaplar illa ki sözlü olacak diye bir kural mı var? Davranışlar da bir cevap değil midir?
-Ama ağladın ve ben...
-Sevinçten ağladım, çünkü hiç sormayacaksın sanıyordum. İstersen sözlü cevap da vereyim: Evet, evet, evet... Dedi ve gene boynuma sarıldı. Bu sefer ağlamıyordu. Yan masadaki orta yaşlarda karı koca gülümseyerek bize bakıyordu.
Yedi sene süren evlilik beraberliğimizi ölüm denilen olay bitirdi. Ve ben sürekli ölüm hakkında düşünmeye başladım. Bu düşüncelerimin hemen hemen hepsi duyduğum acıyı azaltmaya yönelik çokça çıkarımlardan ibaretti..
“Varolanların hepsinin içinde “varlık enerjisi” bulunmaktadır. Bu enerji bitmez, yok olmaz. Sonsuza kadar dönüşüm halindedir. O nedenle gerçekte ölüm diye bir olgu yoktur. Ölüm insan zihninin bu dünyada yaşarken uydurmuş olduğu bir şeydir. Onun için “ölüm” kavramını lügatlerden çıkarmak gerekir. Ölen hiçbir canlı yok ki insan da ölsün! Her canlı dün vardı, ama şekli bugünkünden farklıydı. Bugün zaten var olduğunu hepimiz kabul ediyoruz. Yarın da var olacak, ama dönüşerek. Yani şekli bugünkünden farklı olarak… Ölümün olmadığı düşüncesi; itiraf etmek gerekirse biraz işime geliyor, daha değişik ifade edecek olursam hoşuma gidiyor…”
Bu satırları yazmama sebep de Jean Baudrillard'ı şu sözüydü: “Görünüşün tersine, doğa önce ölümsüz varlıkları yarattı ve ölümü bilek gücüyle kazandığımız içindir ki bugünkü canlı varlıklar halini aldık." 
Evet, tam yedi sene onunla beraber olma şansına sahip oldum. Her saniyesi dolu dolu geçen bir yedi sene... Ne yaşadım, neler yaşadık? Bu soruların cevabını kimseye söyleyemiyorum. Çünkü onunla geçen bu zamandaki olayları -onu kaybettiğim gün hariç- anlatma hakkım yok. Bu zaman aralığı bizim özelimiz... Zaten o da bu konuda anlatmayacağıma dair bana söz verdirmişti. 
O gece, çok nefis yemekler vardı sofrada. Karnımızı doyurup sofrayı kaldırdırdıktan sonra salonda koltuklara gömülüp biraz sohbet ettik. Bir ara esnemeye başladı.
-İstersen sen git yat, ben de hemen geliyorum, dedim.
Yatak odasına gitti, beş dakika sonra ben de onu takip ettim. Odaya girdiğimde uyumadığını yatakta oturduğunu gördüm. Sırtında çok sevdiği ve sık sık giydiği çiçekli, böcekli desenli, mor rengin hakim olduğu pijaması vardı. Bana o gün iş yerinde yaşadığı bir olayı gülerek anlatmaya başladı, çok neşeliydi, kahkahalar atıyordu. Ben hem onu dinliyor hem de üzerimdekileri çıkarıyordum. Pijamamın üstünü giyerken gardolabın aynasından ona baktım. Kendini öylesine kaptırmıştı ki el kol hareketleri de yapıp o komik olayı anlatıyordu. Bir anda sesi kesildi, sustu; bu ani sessizlik tuhaf geldi bana, aynaya baktım kafası sağa doğru düştü ve karyolanın başlığına vurdu. Mutlaka şaka yapıyordu, ta bu kadar olmasa da yaptığı bazı şakalar vardı. Ben yanına gidince gülerek yerinden fırlayacak ve beni korkuttuğu için sevinerek boynuma sarılacaktı. Yanına gittim, elini tuttum, başını düzelttim, gene aynı tarafa düştü. Kendime çekip göğsüme bastırdım, hiç tepki vermedi. Şakayı tadında kesmeli diye düşündüm, yüzünü okşadım ve öptüm. Gene tepki yok. Elimi kalbinin üzerine koydum, çarpma belirtisi duymadım. Nabzını tuttum, atmıyordu. Ölmüştü, ama bu gerçeği ben nasıl kabullenecektim? Vücudunu sarstım, sarstım...
Yoruldum. Üzerini örttüm. Yanına yattım. Gözlerimden tek damla yaş akmadı, bütün kaslarım gergin bir yay gibi olmuştu. Tavana baktım, baktım, baktım... Aniden bütün kaslarım gevşedi, bir boşluğa düşer gibi oldum; uyumuşum. 
Hangi gün, saat kaçta uyandım? Belli değil. Ona baktım, uyuyordu, hatta yorgan üzerinden biraz kaymıştı. Düzelttim. Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım, ağzım kurumuştu mutfaktan bir bardak su alıp içtim ve onun yanına gidip gene uzandım. Uyanmasını bekleyecektim.
Kapı çaldı, umursamadım. Gene çaldı, gene çaldı; gelenin gitmeye niyeti yoktu. Böyle giderse onu uyandıracaklardı; açmalıydım kapıyı. İşyerinden arkadaşlar merak edip gelmişler. Bana birçok soru sordular, hiç cevap vermedim. Bir anormallik olduğunu suskunluğumdan ve görüntümden anlamış olmalılar ki davet etmediğim halde içeri girdiler ve evin her tarafını aramaya başladılar. Yatak odasına girenin çığlığı gecikmedi, diğeri de oraya koştu. 
Telefonlar edildi, soru yağmuruna tutuldum. Benden cevap çıkmayınca soru sormaktan vazgeçtiler. Telefon konuşmalarına devam ettiler. Ne dediler, kiminle konuştular? Bana ne! Beni ilgilendirmez...
Cankurtaran siren sesi, beyaz önlüklü bay ve bayanlar, iki polis, ilk defa gördüğüm neci olduklarını bilmediğim beş-altı kişi ve kayınvalide yani onun annesi. Herkes bir şey soruyor bana. Onlara ne söyleyebilirim ki?
Yorgunum. Yatak odasına gidip onun yanına yattım, oda insan dolu ve herkes hayretle bana bakıyor. Umursamadım onları, öyle yorgun hissediyorum ki kendimi! Az sonra da kendimden geçmişim.
Bir hastane odasında gözlerimi açtım. Komaya mı girdim, bayıldım mı, uyudum ya da uyuttular mı? İki gün daha hastanede kaldıktan sonra taburcu oldum. Evimi özlemişim, tabii onu da... Gidince beni kapıda karşılayacak ve boynuma sarılacaktı!
Nereye ve ne zaman defnettiler, mezarı nerde aramadım da sormadım da. Çünkü o bana göre ölmedi, yaşıyor ve her an karşıma çıkabilir. Bu umutla yaşıyorum ben.
Bir yıla yakın bir süre işe gitmedim, sürekli rapor aldım. Çalışabilecek duruma gelince doktorlar teklif ettiği halde rapor istemedim.

● ● ●

Yan odada bir adam, hem böğürüyor hem öksürüyor; sonra da üst üste birkaç kere hapşırıyor. Sesler tek bir kişiye ait, başka insan sesi duyulmuyor. Aslında bu otele geldiğimden beri yan odalardan gelen insan sesi, hiç duymamıştım. 
Kulak kabartıyorum, odadan gelen ikinci bir insan sesi var mı diye; yok. Nefesimi tutarak dinliyorum, gene yok. Amaaan, bana ne! Neden kafayı taktım ikinci bir insan sesine? Adam yalnız veya değil; benim için ne fark eder? İyi de bu adam yalnızsa yüksek sesle, öfkeyle neden bağırıyor yani böğürüyor? Yoksa kendi kendine mi konuşuyor? Hani az önce “bana ne!” demiştim, gene aynı konuya döndüm! 
Böğürtüyü ve öksürük sesini tekrar duydum. Bu seferki çok uzun sürdü. Galiba hiç kesilmeyecek. Ben de ona cevap veriyormuş gibi, “sus, yeter!” dermiş gibi yüksek sesle öksürmeye ve böğürmeye başladım. Onunkini bastırdım, sesler kesiliverdi; ben de sustum. Çok geçmeden duvara vurdu. Öyle sıradan bir vuruş değil, şifreli. Mors alfabesi gibi. Üç hafif, bir hafif bir şiddetli, bir hafif bir şiddetli iki hafif, bir hafif bir şiddetli, bir şiddetli bir hafif bir şiddetli, ara.... Böyle devam edip gidiyor. Ne yazdığını bilmesem de tahmin ediyorum: Salak dedi, salak. Görürsem bu hakaretini ona ödeteceğim.
Aşağıya inip bu adamı şikayet etmek için odamdan çıktım. Bir taraftan da “Ya bu adamla koridorda ya da asansörde karşılaşırsam!” diye endişeleniyorum. Aslında onunla hem karşılaşmak hem de karşılaşmamak istiyorum. İki ihtimal arasında gidip gelmek canımı sıktı. Hırsla kapıyı arkamdan çektim, ortalık sallandı. Tam o sırada, yan odanın kapısı açıldı, üflesen yıkılacak, çöp gibi, her tarafı buruşmuş, yürümeye hali olmayan, iyi giyimli bir adam çıktı. İşte bana hakaret eden bu! Hemen üzerine atladım, boğazına sarıldım, bütün gücümle sıktım sıktım sıktım... Dili dışarı çıktı, gözbebekleri kaydı; bıraktım. Külçe gibi yere yığıldı. Ölmüştü. Tam o sırada koridordan birinin geldiğini gördüm, genç bir adamdı. Asansöre doğru gitti, binmeden önce arkasına baktı, beni gördü, gülümsedi. Asansörün kapısını açıp eliyle beni davet etti, gidip bindim. Bu genç adam beni gördüğüne göre mutlaka yerde yatan ölüyü de görmüştür, ama bu konuda herhangi bir tepki vermiyordu. Belki de korktuğu için böyle davranıyordur, az sonra otel yetkililerini hatta polisi olaydan haberdar edecektir. Genç adam hangi katta ineceğimi sordu, en alt kat olduğunu söyleyince o da orada inecekmiş ki butona bastı. Alt kata inince kapıyı açıp bana yol verdi, teşekkür ettim, gülümseyerek çıkış kapısına doğru yürüdü. Öyleyse onun cinayetten haberi yoktu.
Resepsiyondaki görevliye olayları anlattım ve buraya polis çağırmasını istedim. O anlattıklarımı dinlerken şaşakaldı. 
-Beyefendi, sizin bir yanlışınız olmalı, dedi. 
-Cinayet işledim diyorum size, bunun yanlışı manlışı olmaz.
-Ama sizin odanızın yanındaki odamızda kalan müşterimiz yok ki. Yani o oda boş.
Yok, ben görevliye meramımı anlatamayacaktım. Karakola gitmeliydim. Otelden çıktım, bir taksi çevirdim. Karakolda indim. Kapıda gene daha önceki polis nöbetteydi. Kılığım kıyafetim öncekinden farklı olsa da beni tanıdı.
-Amca, gene cinayet mi işledin? Bugün kimi öldürdün? Diye sordu gülerek.
-Otelde yan odada kalan bir adamı öldürdüm. Beni başkomisere çıkarın. Dedim. Az sonra başkomiserin karşısındaydım. Olayı bütün teferruatıyla anlattım. Başkomiser anlatılanlara pek inanmışa benzemiyordu ama buna rağmen otele gidip bakılması konusunda polislere emir verdi.
Gidildi, bakıldı; tabii koridorda ölü filan yok; polisler ve ben odaya girdik, öyle ki odada uzun süredir kimsenin kalmadığı daha ilk bakışta anlaşılıyordu.
Tekrar başkomisere çıkarıldım. Çok kızgın görünse de belli etmemeye çalışıyordu. Kaşları kalkık, alnı kırışık, gözleri kısıktı; bir eliyle sürekli önündeki dosyaya yavaş yavaş vuruyordu. Son söz olarak bana dedi ki:
-Bak baba, bir daha aynı türden bir olay ile buraya gelir de bizi oyalarsan üzülerek de olsa seni hapishaneye değil ama nezarethaneye atarım. Günlerce tutarım, orası hapishaneden de berbat bir yerdir. Bizi hayallerinle oyalama. Hırlıyla hırsızla, uyuşturucu satıcısıyla, katille uğraşıyoruz. Zaten işimiz başımızdan aşkın. Hem arada bir şöyle aynaya bak! Senin bir insanı ellerinle boğacak gücün var mı?

● ● ●

Bir gün geldi, yapayalnız kaldım, bunun sebebi elbette bendim. Böyle olmasını istemiştim, oldu. İnsanlardan kaçtım, çok mecbur kalmadıkça kimseyle konuşmadım, sorulan sorulara cevap vermedim. Sık görüştüğüm bir arkadaşım -tabii ayda bir veye iki görüşmeye sık denirse- karımı kaybettiğim günlerde bana yardımcı olmak amacıyla:
-”Benden ne istersin, senin için ne yapabilirim?” diye sordu. Ona:
-Beni yalnız bırakmanı isterim… Dedim. O ısrarla, yalnızlığımı paylaşmak istediğini söyledi, ama bunun mümkün olamayacağını ona nasıl anlatabilirdim? Çünkü yalnızlık paylaşılmaz, sadece tek bir kişi tarafından yaşanır…
Aslında, o zor günlerimde içimi dökecek bir dosta ihtiyacım vardı. Bulurum umuduyla yola çıktım. Günlerce aradım, aradım… Bulamadım. Sonunda bir de baktım ki, geçen zaman nedeniyle bir dosta dökebileceğim içimdekiler yok olup gitmiş. Ve böylece ben de geçen zamanı en iyi dost olarak belledim.
Yalnızlığın zevkini tadınca bunun en güzel bağımlılık olduğu kanaatine vardım. Oysa birçok insan yalnız kalmaktan korkuyor, bu yüzden de yalnızlığı anlayamıyor ve verdiği hazzı tadamıyor. Yalnızlık zamanla alışkanlığa dönüşüyor; sonra da vazgeçilmez bir tutku, en kalıcı misafir haline geliyor ve kolay kolay da gitmiyor.
Şundan eminim:Yalnızlığa alışık değilse, terk edilmek öyle bir koyar ki insana… Yalnız kalmaktan korktuğun an, gerçekten yalnızsındır. Özgürlüğüne düşkün olan insan, tercihini yalnızlıktan yana yapar. Bencil insanlar gönüllü yalnızlık mahkûmlarıdır. Evrende var olanların hepsi yalnızdır, çünkü her şey “tek”tir. Ancak bu yalnızlıkta etrafta diğerleri de var. Aslolan “salt yalnızlık”a ulaşmaktır. Ama bu nasıl olacak, doğrusu bilemiyorum!
Bir de gönlü viran eden hicranın yol açtığı yalnızlık var ve bu diğerlerinden farklıdır. Âşık bu yalnızlıkta sevgilisinin hayaliyle birliktedir. Âşık için yalnızlık, nehirlerde dolaşmaktan bıktığı için okyanuslara açılmış olan bir tekne olabilir mi? Âşık çoğunlukla sevgiliye şöyle seslenir: “Hani seninle sözleşmiştik; birimiz darda kalınca diğerimiz bunu hissedip derhal yardıma koşacaktı! Ben sana gidemedim, sen de bana gelemedin. Her anımda ettiğimiz yemini, verdiğimiz sözü hatırlıyorum ve bekliyorum çaresizce. Desem ki sana, yeter artık! Ya sen gel bana, ya da yerini bildir... Gelmeyeceğini bildiğim halde seni gene de bekledim. Çünkü ben “Ya gelirse!” ihtimalini çok sevdim.” Bu seslenişte hem sitem hem de yalvarma vardır. 
Tam bir sarmaldan kurtulduğuma sevinirken, kendimi başka bir sarmalın içinde buluyorum. Bazen de uçtuğumu zannederken, süründüğümü anlıyorum. Bir kahkaha atmak istiyorum, ama onun yerine gözlerimden yaşlar boşaltıyorum. Teselli vermek için kendime diyorum ki: “Mutsuz olacağın endişesini yaşarsan mutsuz olursun. Boş ver, mutsuzluk gelip seni bulduğunda üzülürsün ve bu durumdan kurtulmak için çareler ararsın. Henüz olmamış bir olumsuzluk için şimdini zehretme. “
Parka doğru hem yürüyorum hem de bunları düşünüyorum. Geldim. Park her zamanki gibi tenha. Bir ağacın gölgesinin altındaki bir banka oturuyorum. Öyle yorgunum ki. Başım dönüyor, gözlerimin önünden gerçekmiş gibi görünen hayaller geçiyor. Gözlerim açık mı kapalı mı? Açıksa diye kapatmaya zorluyorum, olmuyor; kapalıysa diye açmaya zorluyorum, gene olmuyor. Bundan sonrası ise benim irademin ve isteğimin dışında seyrediyor:
Daha sonra, ölü bir mahalleden geçtim biraz da korkarak. Tektük insan var. Kimse konuşmuyor, sokaklarda hiç çocuk yok. Bir tane motorlu vasıtaya bile rastlamadım, hayvanların çektiği araçlara da. Kedi, köpek ya da başka bir hayvan yok, yok... Bu ölü mahalleyi kanter içinde kalarak terk ettim. Kırlara çıktı yolum. Çimenler birkaç santim boyunda, çokça ağaç var ve orta şiddetteki rüzgarın etkisiyle ağaç yapraklarının hışırtısı tatlı bir melodi gibi geliyor kulağıma. Ama burası da bir tuhaf geldi bana. Gökyüzüne baktım, tek bir tane bile kuş göremedim. Belki ileride görürürüm diye yürüdüm. Evet gördüm ama havada değil, yerde. Kuşları kovaladım, onların hakkı olan yere yani gökyüzüne gitmeleri için. Gitmediler, uçmadılar; daha doğrusu uçamadılar. Az sonra gördüğüm ne kadar kuş varsa içlerinde uçan hiç yoktu. Neden acaba diye düşünürken, havada kanat çırpmaları duydum. İşte, gelen büyük bir kuş olmalıydı; ya kartal ya da leylek. Değilmiş. Uçan bir kediydi ve arkasında onu kovalayan iri bir çoban köpeği vardı. Hayret! Kuşlar uçamıyor, kediler ve köpekler uçuyor. Acaba uçan deve, zürafa ve fil de var mıdır diye düşünmeden edemedim. Neden olmasın? Bundan altmış-yetmiş milyon yıl önce yaşamış dinazorların bile uçan türü varmış!
Yürümeye devam ettim, önüme bir nehir çıktı, orta büyüklükte. Buna rağmen üzerinden atlamam ya da içine girerek karşıya geçmem imkansız. Oradaki bir tümseğe oturup nehri seyrettim. O da ne? Bu nehirde balıklar yüzmüyor, suyun üzerinde sürünüyor; kurbağalar da yüzmüyor suyun üzerinde hiç batmadan yürüyor.
Aklıma bir yazarın şu sözleri geldi (Bu olayla ilgisi neyse!): “Kaybettiklerin için neden üzülesin ki? Onlar senin değildi, hiçbir zaman da senin olmadı. Senin olmayan bir şey için üzülünür mü? Rahat ol, adımlarını büyük atma, kısa adımlarla git. Nasıl olsa varacağın yerin uzaklığı aynı. Kaşlarını çatma, alnını kırıştırma. Yok istersen çat ve kırıştır; zaten bir faydasını görmeyeceksin. Dünyaya kafa mı tutmak istyorsun? Tut. Onun için de senin için de nasıl olsa değişen bir şey olmayacak. Sen kızdın diye dünya dönme hızını azaltmayacak ya da artırmayacak. Sen de bir kahraman ilan edilmeyeceksin dünyaya kafa tuttuğun için.”
Bir el omzuma dokundu, beni düşüncelerimden ayırdı. Kızdım, bu saygısıza bir-iki söz söylemek için kafamı çevirdim. O da ne? Karşımda hem kadın hem de erkek görünümlü yani çift cinsiyetli biri var. Yüzünün sol tarafı kadın sağı ise erkek. Karşıma geçti. Daha iyi görüyorum. Yanılmamışım.
-Kimsin sen?
-Ne önemi var? Büyücü, sihirbaz, şaman, derviş, keşiş ne istersen onu de!
-Hem erkek hem de kadınsın. Bu nasıl olabilir?
-Bakışa göre değişir. Nasıl görmek istiyorsan öyleyim. Dedi, sesi bir erkeğe mi yoksa kadına mı ait belli değil. Uzun, siyah saçlı güzel bir kadın. Duman rengi elbisesinin kolları bileklerine kadar kapalı, eteği ise topuklara kadar inmiş. Öteki tarafa bakınca ise yuvarlak yüzlü, koca gözlü, besili-bakımlı, sağlıklı bir erkek; sırtında dizlerine kadar uzanan bir giysi var. Rahip kostümü mü, mezuniyet cübbesi mi, papaz keşiş elbisesi mi, budist keşişlerin tapınak elbisesi mi? Çobanların sırtına aldıkları dikişsiz, kolsuz, omuzları dik, kepenek denilen üstlük mü? Hepsi olabilir, ya da hiçbiri de olmayabilir.
-Daha çok bir çobana benzettim seni.
-Olabilir fark etmez. Bana çoban diyebilirsin illaki bir ad kullanmak istiyorsan.
-Gözümü çift cinsiyetli olarak görünme, sesin her iki cinsinkine benzemesin!
-Nasıl istersin?
-Erkek ol!
-Tamam.
-Hangi zamandan hangi tarihten geliyorsun?
-Hâlâ farketmedin mi? Bu boyutta zaman mefhum olarak bile mevcut değil.
-Öyleyse bu bir mucize. Sahi mucize var mı? Varsa başka neler mucizedir?
-Tek bir tane söyleyeceğim, ona göre karar ver: En büyük mucize evrenin varoluşudur. Yumruk büyüklüğünde bir varlık, bir nesne, bir şey ya da bir “hiç” muazzam bir patlamayla etrafa yayılıyor ve bir anda içinde yüz milyar yıldız barındıran galaksimiz oluşuyor; eksik söyledim çünkü bizimkinden başka kırk milyar galaksi daha varoluyor. Sonsuz diyebileceğimiz bir boşlukta bunların hepsi kendilerine en uygun yeri buluyor. Bu bizim evrenimiz; bana kalırsa bizim evrenimizden başka evrenler de var daha... Akıl yoluyla açıklayamadığımız kim bilir daha ne kadar çok olağanüstü olay yani mucize vardır.
-Anlattıklarını havsalam almıyor, alamıyor. Onun için tamam bu kadar yeter. Sana başka bir sorum olacak: Ben şu anda başka bir boyuttayım, bunu biliyorum ve üstelik bu sık sık oluyor. Rahatsız edici. Bundan nasıl kurtulabilirim?
-Bu konuda sana yardımım sınırlı olacaktır. Senin boyut değiştirme yeteneğin çok gelişmiş. Bu yeteneği köreltmek benim işim değil.
-Pekiyi bana nasıl yardım edebilirsin?
-Senin şimdi bir önceki boyutuna gitmeni sağlayabilirim. 
-Tamam. Sağla.
-Elimi tut ve gözlerini kapa. Ben senin elini bıraktığımda sen somut dünyanda yani bir önceki boyutunda olacaksın.
Tuttuğum el, etten değildi, sanki pelte gibi bir şeydi. Ya da öyle de değildi. 
Gözlerimi açtım, parkta bankın üzerindeyim. 

● ● ●
-
Çok yol gittin, saatlerdir varacağın yeri bilmeden dolaşıyorsun; artık geri dön, otele git. Bu saatte alman gereken ilacın yok muydu senin? Üç poşet dolusu ilaçla yaşıyorsun yıllardır: İki tane prostat için, bir tane kalp için, üç tane bronşit için, iki tane astım için, şeker ve tansiyon için olanlar da var. Hangisini ne zaman içeceğini çoğunlukla karıştırıyorsun. Bir eksik bir fazla içip gidiyorsun işte.
Vakit geldi, hadi git, diyor bir ses. Sen direniyorsun, bu öyle sıradan bir direnç gösterme değil; adeta isyan ediyorsun. Yoksa günbatımı mı oldu? Olmaz. Neden? Olamayacağı için. Başka bir gerekçe bulamadığımdan son sözcüğü söyledim. 
Geçmiş, bugün ve gelecek birbirine karıştı. Hangi zaman diliminde yaşadığımı bilmiyorum. Bilmemem önemli değil de acaba sorsalar hangi zaman diliminde yaşamak istediğimi, ne söylerdim? Belki de sorana hakaret ederdim.
Bazen böyle kendi kendime konuşurum. Bu defa çok abartmışım, yanımdan geçenlerin bana tuhaf tuhaf bakmasından sesli düşündüğümü anladım. İyisi mi otele döneyim. Sahi. Bankadan para çekip bir aylık konaklama ücretimi peşin ödeyecektim. Resepsiyondaki görevli çıkarken sıkıla sıkıla bana hatırlattı. Halbuki sıkılmasına hiç gerek yoktu; çünkü ödeme günümün bitmesine bir gün kala bana hatırlatmasını ben istemiştim.
Otelde ücretimi öderken resepsiyon görevlisi:
-Efendim, geçen gün hesapları kontrol etmek için patron geldi. İncelerken sizin altı aydır burada kaldığınız dikkatini çekti. Bana emir verdi, devamlı müşterimiz olduğunuz için bundan sonra ücretlerinizi yüzde otuz indirimli ödeyeceksiniz, buna lokantamızda yediğiniz yemekler de dahil. Dedi.
Ücreti ödedim, indirimden dolayı teşekkür ettim ve odama çıktım. Ben buraya geleli ne kadar oldu doğrusu bilmiyorum. Görevlinin konuşmasından anlaşıldığına göre altı ay olmuş. Bu otelde rahatım yerinde. Kahvaltı, yemek sorunu yaşamıyorum. Odam temizleniyor. Hatta önceleri her gün odamda temizlik vardı, ama ben bunu üç günde bire getirttim. Çünkü temizlikçi kadın gelmeden yaptığım dağınıklığı ayıp olmasın diye topluyordum. Odam kitap dolmuş, ama çoğunu okumuş değilim. Bazı okuduklarımı da anlamıyorum, sonra bir daha okuyorum. Çamaşılarımın yıkanması, giysilerimin ütülenmesi de sorun değil, otel anlaşmalı şirketlere bunu yaptırıyor. 
Kitap okuyorum, hoşuma da gitti yazılanlar. Odamın kapısı tıklandı, açtım. Karşımda çıtı pıtı bir kız öğrenci. Otele staj için gelen meslek lisesi öğrencilerinden biri. Elindeki mektubu uzattı, aldım, teşekkür etmeye bile vakit bırakmadan selam verip koşarak uzaklaştı. Mektubun üzerine baktım. Yazı tanıdık değildi. Çok çirkin, eğri büğrü bir yazı. Oysa aynı yerden geldiğini sanmıştım. Başka nereden olabilirdi ki? Adım-soyadım yazıyor, otelin adresi ve hatta oda numaram bile var. Pulun üzerindeki damgayı okuyup nereden geldiğini anlamaya çalıştım. Okunmuyor, çünkü çok silik, varla yok arası. Masanın üzerine bıraktım, kitabımı okumaya devam ettim. Kitapta yazılan şu iki ifade dikkatimi çekti ve beni düşünmeye sevk etti:
-”Varoluş halden hale geçiştir. Tamam, buna değişme de diyebiliriz. Asıl sorun, -öncekiler belli de- ilk hal nedir? Öncekilerde tekrarlama, ilerleme ve gelişme var, ilk halde de var mı? Varsa o ilk hal olabilir mi?“
-”Madde halden hale geçebilir. Katı bir maddeyi ısıtırsak başka bir hale geçer yani önce sıvı sonra da gaz olur. Su önce buzken sıvıya, sonra da gaza dönüşebilir; tersi de olabilir. Yani madde asla yok olmuyor, sadece dönüşüyor”
Düşünceden düşünceye atladım; galiba hemen hemen hepsi de saçma sapandı. Aklım öyle bir karıştı ki, adeta serseme döndüm. Gittim, yatağıma uzandım, bu karışık düşünceler peşimi bırakmadı. Israrla bilinç alanına çıkıyorlardı. Yataktan kalktım, odadan çıkıp lokantaya gittim. Yemek yemek iyi geldi, musallat düşünceler kafamı terk etti. 
Odama çıktım. Masa üzerindeki mektubu gördüm, elime aldım. Okumaya karar verdim. Zarfı açtım. O eğri büğrü yazı ile dolu bir sayfa mektup.
“Merhaba,
İddiaya girerim ki benim kim olduğumu bu sefer tahmin edemedin. Çünkü patates kızartırken sıçrayan yağdan parmaklarım yandığı için kalemi zor tutuyorum ve o yüzden yazım da çirkinleşti. Hatta bazı yerlerini belki de okuyamayacaksın. Çok acı verse de bu mektubu tamamlayacağım.
Gene iddia ediyorum ki mektubumu ya yırtıp çöpe ya da fırlatıp masa üzerine atacaksın. Aylarca orada kalacak, belki de hiç okumayacaksın!”
İddialarından birincisi doğru çıktı, mektubunu yırtmadım ama masa üzerine attım. Oysa ikincide yanıldın -çünkü mektubu okuyorum- çok bilmiş kız! Ağız alışkanlığı işte, gene kız dedim. Oysa artık o, kocaman bir kadındır.
“İster oku ister okuma; bu sana yazacağım -önceki notları saymazsak- ilk ve son mektup olacak. Bu mektupta kendimi savunacağım. Senin gözünde değerimi artırmak için yapmıyorum bunu. Ben yıllar önce bir istekte bulundum. Çok iyi biliyorum ki, her istek bir bedel ödeme taahhüdüdür. O nedenle gerçekleşen hatta gerçekleşmeyen her istekten sonra az veya çok mutlaka bir bedel ödenir. Ben bunu çok ağır ödedim.
O gün sana kızmıştım, nefret etmiştim seni öldürmek istemiştim; kırılan gururumu böyle tamir edebilirim yanılgısına düşmüştüm. Sabaha kadar intikam ateşi içimi kavurdu. Gün ağarınca aklım başıma geldi. Sana kızmam değil, seni takdir etmem gerekirdi. Hangi erkek böyle bir teklifi redederdi? Sen sevdiğin kadın uğruna bunu hiç düşünmeden yapmıştın.
“Nefret ateşini ancak sevgi suyu söndürebilir.” Sözü doğru çıkmıştı. Demekki seni gerçekten seviyormuşum. Yoksa bu nefret/intikam ateşi söner miydi? Zaten o teklifi bana yaptıran da işte bu sevgi suyu, değil miydi?
Karar verdim: Sana yaklaşmayacaktım, uzaktan izleyecektim. Hiç görmemeyi bir türlü kabullenemediğimden uzaktan izlemeyi bir çare olarak bulmuştum.
Birkaç sene sonra benden on yaş büyük bir erkekle tanıştım. İnsan olarak mükemmeldi. Kibar, sevecen, fedakar bir insan. Bana tutulduğu da her halinden belliydi. Evlenme teklif etti. O benim için gerçekten bir şanstı, ama benim gönlüm umutsuz da olsa başka bir yerdeydi. Ona “Gönlüme misafir olmaya geldiysen, boşuna zahmet ettin. Çünkü bugün ve hiçbir zaman oraya misafir kabul etmiyorum.” demeyi düşündüm önce, sonra vaz geçtim. 
Biraz oyaladım, cevap vermedim. Birkaç teklif daha yaptı, bıkacağı, vaz geçeceği yoktu. Ona teklifini kabul edeceğimi ama hayatımla ilgili “sen” gerçeğini anlatacağımı, bunu bir kere yapacağımı bir daha hiç bahsetmeyeceğimi söyledim ve ondan da bu konuyu hiç açmayacağına dair söz aldım. Kabul etti, senin adını vermeden olayları anlattım. O bana, “Yıldızları tutamam. Olsun. Bakıyorum ya, bu da yeter.” dedi ve evlendik. Tabii bu insana karşı ben de kadınlık görevlerimin tamamını eksiksiz yerine getirecektim. 
Bu adam beni gerçekten mutlu etti. Ama ne garip değil mi? Sen karına tutkundun, ben sana, bu adam da bana... Bunu bir yakınma olarak kabul etme. Çünkü boğulan bir insan için, suyun derinliğinin kaç metre olduğunun ne önemi var.?
Bir oğlum olduğunda aile yuvama daha da ısındım. Oğluma senin adını verdim. Bu da bir şans olmalı; oğlum büyüdükçe sana daha çok benzemeye başladı. Doğrusu keyfime, mutluluğuma diyecek yoktu. Oğlum şimdi kocaman bir adam, ama aranızda hiçbir akrabalık bağı olmadığı halde tıpkı senin gençliğin... Dört sene sonra da kızım dünyaya geldi. O da bana benziyormuş. Bazıları abartarak bir hastane meleği olduğunu da söylüyorlar. Kızım hemşire de...”
Burada yazılan üç satır okunamıyor, karalanmış da olabilir. Zaten diğerlerini okuyabilmek için de mücadele vermek gerekiyor. Okumaya devam:
“Sana o teklifi yaptığım günlerde duygusal bir yoksulluk yaşıyordum. Belki senin sayende bu yoksulluğu zenginliğe dönüştürbileceğimi zannettim. Ama tabii bu değerlendirmeyi o şartlarda yapabilecek durumda değildim; yıllar sonra yani şimdi yapabiliyorum. Ve artık şunu çok iyi biliyorum: Sevilenin yüreği başka bir yerde ise, sevenin acı çekmenin dışında yapabileceği bir şey yoktur.”
Mektubu yazan bayanın yoksulluk hakkındaki görüşlerine katılıyorum. Çünkü bana göre de yoksulluğu yalnızca maddi açıdan görmemeli. Düşünceden, duygudan, çalışkanlıktan, doğruluktan, anlamaktan, ileriyi görmekten, güzellikten... de yoksulluk vardır ve bunlar çoğunlukla maddi yoksulluktan çok daha önemli bir yer tutar hayatımızda.
Birkaç satır daha atlamak zorunda kaldım. 
“Bir toplantıda senin şöyle bir konuşman vardı: Sana yalan mı söylüyor? Olsun, gene de dinle onu. Dikkat et o yalanların içinde öyle çok gerçek vardır ki, o kişinin özelliklerini anlatan. Yalanını yüzüne vurma. O, zaten senin sesinden, duruşundan, bakışından yalan söylediğini bildiğini fark edecektir. Öyleyse neden yalan söylemeye devam ediyor, deme. Sana bir mesaj iletmek istiyor, ama onun bildiği tek iletişim yöntemi bu. Ne yapsın?
Evet, işte bu konuşmanı dinledikten sonra sana bir mesaj iletmek istedim. Beni görmeni, önemsemeni sağlamanın bir yolu olarak aklıma işte o çılgınca teklif gelmişti.”
Mektup burada bitiyor, daha doğrusu ben bitirmek zorunda kalıyorum, çünkü sonraki satırları okumam artık mümkün değil.

● ● ●

Yattığım yer oteldeki yatağımdan farklı geldi bana. Daha sertti oysa bu yatak yumuşak. Oteldeki oda sıcak, burası serin. bir yerdi. Gözlerimi açmaya çalıştım, açamadım. Konuşan iki kişinin sesi geliyor kulağıma; dinliyorum. Biri:
-Ne kadar süre var doktor bey? Diye sordu. Diğeri:
-En fazla iki-üç gün, dedi. 
Konularının ne olduğunu bilmiyorum, hatta konuşmayı tam olarak duyup anladığımdan da emin değilim. Nedense bir an, bu iki-üç günlük sürenin benim kalan ömrüm olabileceği aklıma geldi. Sonra, bir doktorun hastanın yanında böyle bir şey söylemeyeceğini düşünüp bu yargıyı zihnimden uzaklaştırdım.
Konuşanların ikisi de erkek. Soruyu soranın sesi, resepsiyon görevlisinkine benziyor. Bir şeyler daha konuştular ama tek bir kelime bile anlayamadım. Sonra odanın içine bir sessizlik çöktü ve ben de derin ve tatlı bir uykuya daldım.
Tekrar kendime geldiğimde gözlerimi kolaylıkla açabildim. Bu beni sevindirdi. Gerçi odanın duvarları ve içerisindeki eşyalar karışık, düzensiz yani karman çormandı, hatta silik ve gölgeli. Olsun. Buna da razıydım, çünkü bunlar aynı zamanda yaşadığımın kanıtıydı. Az sonra görüntüler netleşmese de o karman çormanlık bitmişti. İşte yatağımın sol tarafında başımın yanında bir sandalyede oturan biri var. Kıpırdandım, yataktan ses çıkınca oturan kişi hemen fırladı, dışarı çıktı, az sonra da beyaz önlüklü bir bayan ve adamla odaya geri döndü. Doktora ve hemşireye benim kendime geldiğimi haber vermeye gitmiş olmalı.
Doktorla hemşire beni yatakta oturttular, doktor muayene etti, hemşire tansiyonumu ölçtü, iki tane hap içirdi. Çok nazik bir bayandı bu hemşire. Yavaş sesle konuşuyor, vücudumun herhangi bir yerine değerse ya da bir alet bağlarsa değerli bir şeyi koruma titizliğini gösteriyordu. Yüzü hep gülüyordu, işin tuhafı ben bu hemşirenin yüzünü bir yerlerden hatırlıyordum. Ama nereden? Sonra tekrar yatırdılar ve doktor çıktı gitti. Hemşire bir iki tetkik daha yapıp, geçmiş olsun deyip odadan ayrıldı. 
Odada kalan adama baktım, bu oteldeki resepsiyon görevlisiydi. Neler olduğunu anlatmasını istedim, yarım yamalak cümlelerle. Anlattı: 
Dün akşamüzeri otele dönmüşüm. Binmek için asansöre doğru yürümüşüm. Ama bu yürüyüşüm bir sakatınkine benziyormuş; hani bir ayağı kırık ya da kesik sakatlar var ya. O yüzden resepsiyon görevlisi gidişimi izlemiş kameralardan. Asansörden odamın katında inmişim, sağa sola yalpa yapa yapa gitmeye çalışmışım ve gidemeyip koridordaki halının üzerine kapaklanmışım. Hemen bir cankurtaran çağırıp diğer personele de haber verip yanıma gelmiş. Cankurtaranla beni otelin yanındaki hastaneye götürmüşler, ilk müdahale yapılmış. Bütün gece başımda beklemiş, herhangi bir yardımı dokunur diye.
Teşekkür ettim, ondan odamdaki defterimi ve kalemimi getirmesini istedim. Çünkü bu konuşmadan sonra, “iki-üç gün” lafının kalan ömrümün süresi olduğuna inanmaya başlamıştım. Defterimi tamamlamadan ölmek istemiyordum. 
Defterim ve kalem çok çabuk geldi. Bir de arkama yastık koyup oturtmasını istedim ve yazmaya başladım. Respsiyon görevlisine çok zahmet vermiş olduğumu, lütfen artık gitmesini söyledim. Odadan çıkabileceğini ama hastanede kalacağını söyledi. Zaten sonra da odaya sık sık girip çıktı, her defasında bir isteğim olup olmadığını anlamak için gözlerimim içine bakıyordu. Aylardır o oteldeyim ama ben bu adamın gözlerini hiç böyle buğulu görmemiştim. Ne kadar duygusal bir insanmış!
Vedalaşmak istediklerim var: Biri gölgem:
-Merhaba gölgem!
-Merhaba.
-Bana çok yardımın dokundu, teşekkür etmek istiyorum.
-Ben fazla bir şey yapmadım. Sen sordun ben de cevap verdim. Hepsi bu.
-Vicdanım seni de çok kırdım, bağışla.
-Bağışlanacak bir şey yok. Vicdanın görevi uyarmaktır, yanlıştan doğruya, kötüden iyiye gitmeyi sağlamaktır.
-Odada ayna yok, ama Aynadaki buradaysan lütfen cevap ver!
-Buradayım Çapulcu Manyak.
-Gene aynısın.
-Şaka yapmak, seni biraz neşelendirmek istedim.
-Sana da teşekkür ederim ve ettiğim hakaretler için de özür dilerim.
-Teşekkürünü kabul ederim ama özrünü hayır. Çünkü defalarca söylememe rağmen anlamak istemediğin şu gerçeği bir kere daha tekrar edeyim: Yaptığın hakaretlerin hepsi kendineydi. O nedenle benden değil kendinden özür dileyebilirsin. 

● ● ●

Hastanede üçüncü gün.
Kapı açıldı, gene doktor ya da hemşire gelmiştir. Değilmiş. Gelen kişi, yaşlı bir kadına benziyor, yanıma yaklaşmasını bekliyorum. Çok yavaş hareket ediyor. Bu odaya girdiğine pişman olmuş gibi. Geriye dönüp gidip gitmeme konusunda kararsızlık yaşadığı anlaşılıyor. Her an ani bir dönüş yapıp kaçabilir. Belki de odaları karıştırmış bir ziyaretçidir. Neyse çok yaklaştı, ben bu kadını tanımıyorum. Zaten yıllardır görüştüğüm ne bir kadın arkadaşım ne de akrabam var. Başını öne doğru eğince yeşil iri gözlerini tam olarak algıladım ve anladım ki bu: O.
-Geçmiş olsun, dedi. Teşekkür ettim.
-Gelmeseydim daha mı iyi olurdu? Bana kızdın mı? Çok tedirginim ve senden bu cüretkârlığım için özür diliyorum.
-Kızmadım, aksine çok memnun oldum. Bak şu elimdeki defteri miras olarak sana bırakıyorum. Benim senden başka akrabam filan yok. Ben de sana nasıl ulaşsam da bu defteri ben bu dünyadan ayrılınca almanı söylesem diye düşünüyordum. O nedenle gelmen çok iyi oldu. Tabii senin bu defteri isteyip istemeyeceğini bilmiyorum, kendi kendime böyle bir plan yapmıştım. Defter senden başka hiç kimsenin işine yaramaz ve hiç kimseye herhangi bir şey hissettirmez. Sen almak istemezsen tamamladıktan sonra yırtıp çöpe atacağım. Neden şimdi değil de tamamladıktan sonra diye sorarsan, bu hikâyeyi sonlandırmadan bırakamam, gerekirse bu uğurda ölüme bile direnirim.
-Kabul etmemek mi? Şaka mı yapıyorsun? Beni dünyanın en mutlu insanı yapacak olan bir hediye bırakıyorsun. Ben buna miras diyemiyorum. Çok sevindim, çok... Deyip sandalyeye oturdu.
-Son sözlerimi yazmak istiyorum, o yüzden seninle fazla ilgilenemeyeceğim. Lütfen kusura bakma.
-Seni meşgul etmeyeceğim, konuşmayacağım da; ama şurada başucunda ilk ve son olarak oturmak istiyorum. Lütfen izin ver.
-Tamam, oturabilirsin. Sahi, şimdi aklıma geldi: İlk gönderdiğin notlarda “Dilersen birlikte uçalım ve bu uçuş hiç bitmesin.” ifadesini birkaç kere tekrarlamıştın. Bunun anlamını öğrenmek istiyorum. 
-Mektupta da belirtmiştim, beni reddettiğin o gün seni öldürmek istemiştim, sonra vaz geçmiş, hatta bu reddedişini takdir etmiştim. Bundan yıllar sonra da birlikte ölmek fikri aklıma geldi. Birlikte nasıl ölebilirdik? Tek bir yol vardı: İntihar etmemiz, yani birlikte uçmamız... Ama sonra bu fikrimi de çok saçma buldum. Yaşamak ve yaşatmak varken ölmek niye, diye düşündüm. Böyle düşünmemin ödülünü de şimdi aldım.
Tam o sırada kapı açıldı, otel resepsiyon görevlisi bana bakmaya gelmişti. Önce bayana sonra bana selam verdi. Bir dakika bile durmadan gülümseyerek odadan çıktı. Yapayalnız olmadığımı anlamak onu memnun etmiş ve sevindirmişti. 
Kapı tekrar açıldı, gelen hemşireydi. Bayanı burada görünce uyaracağını ya da kızacağını zannettim. Aksine. Ona yaklaştı boynuna sarıldı, öpüştüler. Bu davranış birbirini tanımayan insanlara özgü değildi. Bana gönderdiği mektupta yazdıklarını hatırladım: Bir hastane meleği... Ve bu hemşirenin yüzü de bana tanıdık gelmişti. Evet bu hastane meleği onun kızıydı...
Çok yavaş yazıyorum. Bir sayfalık şu yazım belki de birkaç saat sürmüştür. Sağ elim yazıyor, sol elim boşta. O da fazla boşta kalmadı. Bayan izin istemeden bu elimi tuttu, çekmedim. Az sonra,
-Elini tutabilir miyim? Diye sordu.
-Tabii tutabilirsin. Tut ve ben son yolculuğa çıkıncaya kadar da bırakma!
Bu “son” sözümden sonra, elime bir damla gözyaşının düştüğünü hissettim. Telaşa kapıldı, ağladığını belli etmek istemiyordu. Ben sanki hiçbir şeyin farkında değilmişim gibi hiç tepki vermedim. Bu, panik halini çabuk atlatmasını sağladı. Mendille elimi yavaşça sildikten sonra elimi öyle bir sıktı ki, adeta etten kemikten bir kelepçe taktı. Kurtulmak ne mümkün bu kelepçeden! Bu elimi tutma süresi ne kadar sürdü? İşte benim asla bilemeyeceğim bir soru.
Öyle bir an geldi ki, tek bir kelime bile yazacak gücüm kalmadı. Kalem elimden düştü, gözlerimi tavana diktim, orada daha önce hiç görmediğim garip bir-iki cisim uçuşuyordu. Bunlar önce birbirinden uzaklaşıyor, sonra son hızla birbiriyle çarpışıyordu. İşte bu çarpışma anında başım zonkluyor ve büyük bir acı hissediyordum. Çırpınmaya başladığımı fark edince “Tamam, son noktayı koymalıyım.” diye düşündüm. 
Biraz sonra birkaç eli üzerimde hissettim, ağzıma önce hap gibi bir şeyler sonra da su verdiler. Belki iğne de yapmışlardır. Bunlar bana iyi geldi, yavaş yavaş etrafımı eskisi gibi algılamaya başladım.
Tahminime göre benim kötüleştiğimi gören bayan, doktorun ve hemşirenin gelmesini sağlamış ve onlar da müdahalede bulunmuşlardı. Doktorun ve hemşirenin yüzlerine baktığımda eskisinden çok farklı olduklarını gördüm. Doktorun kaşları çatılı, yüzü gergindi. Hemşirenin doğal olarak hep gülümseyen yüzüne, yapmacık bir gülümseme maskesi yerleşmişti. 
İlaç iyi geldi. Kendimi iyi hissetmeye başladım, hatta öyle ki saatlerce hatta günlerce yazabilirim zannettim ve kalemi defteri elime aldım. Doktor ve hemşire odadan çıkınca yazmaya devam ettim.
Biliyorum, ben son nefesimi verdikten hemen sonra bu başımda bekleyen bayan, önce defteri alacak ve sonuna kadar bir solukta okuyup bitirecek. Bunu benim herhangi bir vasiyetim olup olmadığını öğrenmek için yapacaktır. Aslında bunları ona sözlü olarak da anlatabilirdim, ancak burada çok dramatik sahnelerin yaşanmasını istemiyorum:
Nereye gömülmek istediğimi merak ediyordur en başta. Fark etmez. Dünyanın hatta mümkünse uzayın herhangi bir yerine... Dini tören ve mezar taşı istemiyorum. Bir başka isteğim de; elimde olmayan nedenlerden dolayı onun üzülmesine neden oldum, lütfen beni bağışlasın...
Kendime verdiğim son telkinler:
Sen halkanın bir parçasısın. İlk mi son mu ya da herhangi bir parçası mı önemli değil. Parçaların hangisi olursa olsun halkadaki önemi aynıdır. Bütünü tamamladın, işlevini gerçekleştirdin. Sonsuza kadar o halkada kalamazsın, ayrılma vaktin geldiğinde isyan etmeden, suçlamadan çek git. Sen gittikten sonra, senin yerine başka bir parça gelecek ve o da halkadaki işlevini sürdürecek.
Vapur yolcularını almış, sefere çıkmak üzere; son bir kez daha uyarıyor binmeyi unutan yolcularını, düdüğünü çalarak. Başka gelen giden olmayınca da hareket ediyor. Etrafındaki beyaz su kabarcıkları sevdiklerine veda edemeden yola koyulanların gözyaşları olabilir mi? Vapur ağır ağır açıldı iskeleden, ama uzun uzun birkaç kere daha öttürüyor düdüğünü. Başka türlü nasıl “hoçça kal” diyebilirdi ki?
Odanın içine karanlık çöküyor ağır ağır. Işıklar mı söndü. Tavana bakıyorum, ışıklar yanıyor; ama soluk soluk... Burada her şey karanlığa teslim oldu olacak! Hem ışık var hem de karanlık! Nasıl iş bu? Neyse boşver. Zifiri karanlık her şeyi kuşatmadan son noktayı da koyayım: 
Yıllarca ne olduğumu, kim olduğumu anlamaya çalıştım, hatta aradım. İşte şimdi ne olduğumu, kim olduğumu buldum. Ben ne miyim, ben kim miyim? Söyleyeyim: 
Dönemeyen bir dönme dolap...

BİTTİ

 


 


 


 

 


 


 

 

Son Güncelleme: Perşembe, 18 Nisan 2019 23:02

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

ÇANAKKALE İÇİNDE
Türkiye Türklerinin Çanakkale Destanı, 128 sayfa
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 
 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün1640
mod_vvisit_counterDün3432
mod_vvisit_counterBu Hafta16169
mod_vvisit_counterGeçen Hafta33053
mod_vvisit_counterBu Ay87546
mod_vvisit_counterGeçen Ay153806
mod_vvisit_counterToplam17721705

Şimdi: 36 misafir, 2 üye, 4 bots var.
IP: 34.204.179.0