Alphonse Daudet Diyor ki:

Birini sevindiren iş, diğerini ağlatır, yaşamak işte böyledir.


Memleketimin Delileri

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

                                 

                                  Memleketimin  Delileri 

                                  Ömer Faruk Hüsmüllü 

                                  Temmuz 2006-Edirne                                                                              

 

Bu  kitabın  her türlü yayın  hakkı,  kitabın  yazarı  Ömer  Faruk HÜSMÜLLÜ’ye aittir, tüm  hakları saklıdır.  Kitabın tamamı veya bir kısmı 5846 sayılı yasanın hükümlerine göre, kitabı yayınlayan yazarın izni olmaksızın elektronik, mekanik, fotokopi ya da herhangi bir kayıt sistemi ile çoğaltılamaz, yayınlanamaz, depolanamaz.            

              

 

         Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde… Masal bu ya, bir ülkede adı sanı belli olmayan birçok insanın yaşadığı bir yerleşim yeri varmış. Buraya masalcılar Memleketim adını vermişler.

         Memleketimin kasaba, belde, ilçe ya da vilayet olup olmadığı tartışmalı bir konuymuş. Girişinde yolun üzerindeki tabelada MEMLEKETİM-Nüfus:10001 yazıyormuş. Ancak sonradan tabelanın altına Hayır:10000 ibaresi eklenmiş. Görünen o ki birisinin nüfus miktarına itirazı vardı. Bu kişi İddiacı Veysel’di. Veysel’e göre burada yaşadığı varsayılan “Sıska Umut, çeyrek porsiyon bir insandı. O nedenle böyle bir kişi nüfus miktarının içinde gösterilemezdi.”

         Üzerine kısa kollu  kahverengi bir tişort, altına kot bir pantolon, ayaklarına ise spor bir ayakkabı giymiş olan genç bir adam, oturduğu koltuğu arkasındaki kişiyi rahatsız etmeyecek bir şekilde azıcık yatırdı, başını otobüsün camına dayayıp gözlerini kapattı. Teypten “Gücüme gidiyor böyle yaşamak” şarkısı duyuluyordu.

         Bu kişi Memleketim’e yeni atanan Al-Makam’dı. Görevine resmen başlamadan önce çalıştığı eski işyerinden yıllık iznini almış, yeni görev yerini kimseye haber vermeden incelemek üzere yola çıkmıştı. Bu görevi kabul edip etmeyeceğine incelemeden sonra karar verecekti.

         O devirde, o ülkede Al-Makam’ın yetkisi çok fazlaymış. Ağzından çıkan her söz kanun sayılırmış. ”Şu makamı al sana verdim, bunu ona verdim, şunu buna verdim!”  diyebiliyormuş.

         Genç adam, gözlerini aralayıp yılan gibi kıvrılan virajlı yola baktı. Biraz sonra Memleketim-10 yazan trafik levhasını gördü. ”Az kaldı.” diye düşündü. Memleketim’e yaklaştıkça otobüs hızını artırıyordu. Karşıdan ya da arkadan gelen başka bir otoya rastlanmadığından sürücü aracı adeta uçuruyordu.

         Memleketim üç tarafı ormanla kaplı, bir yanında da deniz bulunan şirin bir yerdi. Alt tarafında yani güneyinde kendi adını almış bir dere şehri ikiye bölüyordu.

         Otobüs ormanın kenarındaki Otogar’a girdiğinde genç adamın burnuna çam kokuları gelmeye başladı. Bu havayı doya doya içine çekti. ”Güzel bir yere benziyor.”  diye düşündü, yani ilk intibaı olumluydu. Otobüsten inip, valizini alıp birkaç adım attığında karar vermek için erken davrandığını anladı. Çünkü beş-altı çığırtkan kendi yazıhanelerine götürmek için kolundan bacağından çekiştirmeye başlamışlardı. Bir yere gitmediğini, az önce otobüsten indiğini tek tek çığırtkanlara anlatıncaya kadar göbeği çatlamıştı.

         En son derdini anlattığı çığırtkandan, kaptığı valizini kurtarınca otogarın çıkış kapısına doğru yürüdü. Yürüdü ama gidemedi, çünkü bu sefer de taksi şoförlerinin saldırısına uğradı. ”Götürelim abi. Valizini bagaja koyayım mı abi? Taksimetreyi gündüz tarifesinden açarım (O sırada zaten gündüzdü).Kazıklanmak istemiyorsan benim arabaya bin.” Konuşmaları ve yine orasından burasından çekiştirmeler. Neyse ki onlardan da kendini kurtardı ve “Çattık!” deyip, başını sallayarak yoluna devam etti.

         Otogarın dışına çıkıp biraz yürüdükten sonra bir benzin istasyonu gördü. Buradan da üzerine benzin pompacılarının hücum edeceğini zannetti, ama böyle bir şey olmadı. Arabası olmadığına ilk defa sevindi.

         Bir caddeye ulaştı. Caddenin girişinde “Şehit Onbaşı Koray Caddesi” yazıyordu. Caddenin karşı tarafına geçerek yürümesini sürdürdü. Biraz gidince bir dere ve üzerinden geçen köprüyü, köprünün hemen çıkışında Yangel Oteli yazısını gördü. İlk gördüğü bu otelde kalmaya karar verdi. Şu an dinlenmek ve sakal traşı olmak niyetindeydi.

         Otelden içeri girdi. Resepsiyonda kimse yok gibi görünüyordu. Biraz dikkat edince koltuğun arkasına yaslanarak uyuyan resepsiyon memurunu fark etti. Rahatsız etmemek için geri dönmeye, başka bir otel aramaya karar verdi. Geri dönerken spor ayakkabılarının çıkardığı ses resepsiyon memurunu uyandırmaya yetti:

         -Buyruuun! Sesini işiterek durdu.

         -Buyrun beyefendi! Boş yerimiz vardır, fiyatlarımız hesaplıdır, yataklarımız temizdir, odalarımızda haşereye rastlanmaz.

         Bir şey sormamıştı, ama adam otomatiğe bağlanmış gibi otelinin reklamını yapıyordu.

         -Bir oda istiyorum.

         -Nehir manzaralı mı olsun?

         -Eh, olursa iyi olur!

         -Kaç gün kalmayı düşünüyorsunuz?

         -Şimdilik iki diyelim. Beğenirsem uzatırım.

         -Tamam, kimliğinizi ve 150 lira rica edeceğim.

         -Ama tarifede bir kişilik oda 35 lira yazıyor. İki gece 70 lira olması gerekir. 150 de neyin nesi?

         -O tarifede yazan sıradan odaların fiyatı. Sizinki ise dere manzaralı.

          -Tamam, tamam al paranı!dedi. Çünkü tartışacak hali yoktu.

         Odasına girdi, yarım saat dinlendi, traş oldu ve tekrar dışarı çıktı. Çıkarken resepsiyon memuru ona yol gösteriyordu:   

         “-Abi, buranın esnafı kazıkçıdır. Yabancı olduğunu belli etme! Yoksa soyarlar valla.”  Sanki kendisi farklıydı…

         Caddeye çıktığında otelin hemen karşısında Hükümet Konağı’nı gördü. Demek ki çalışma yeri buradaydı. ”Büyük bir ihtimalle makam odamın dere manzarası da vardır.” diye düşündü. İleride binaların arasında kalmış Niyet Müdürlüğü’nü de gördü.  Kapısında polis nöbet kulübeleri vardı.

         Birden araba korna sesleriyle irkildi. Karşı caddeden bir düğün konvoyu geçiyordu. En önde üstü açık bir kamyonet, içindeki iki davulcu, bir zurnacı, bir de kameraman ile ağır ağır ilerliyordu. Davulların sesi zurnanın sesini bastırıyordu. En önde gelin arabası olması gerekirken bu konvoyda en önde yer alan arabanın plakasında “Düğüncü Başı” yazıyordu. Aynı arabanın camının üstüne de “Baş ol da istersen düğüncü başı ol!” yazılmıştı. Arabanın içinde ise, önde, kendi koltuğundan şoförünkine taşmış bir kadın kasıla kasıla oturuyordu. Arabanın arka koltuklarında oturan yoktu. Demek ki bu araç sadece Düğüncü Başı’na tahsis edilmişti.

         Gelin ve damadı taşıyan araba düğüncü başınınkini izliyordu.  Ön plakasında “Beraber Ölelim” arka plakasında ise “Mutlu muyuz, kime ne?” yazıyordu. Gelin arabasını damat annesinin arabası izliyordu. O arabanın da önünde “Kaynana değil!”  arkasında “Kayınvalideciğim!” yazıları vardı. Aynalarına havlu bağlanmış arabalar kornalarını bağırta bağırta ilerliyorlardı. Bunlar belli ki oğlan tarafıydı, çünkü çok neşeliydiler. Geleneklere göre oğlan tarafı neşelerini açıkça belli edebilirlerdi. Konvoya katılan bazı arabalardan patlayan tabanca sesleri de duyuluyordu. Yol kenarına park etmiş bir polis otosundakiler ise olanları seyretmekle yetiniyorlardı. Haklarını yememek lazım, çünkü bir tanesi seyretmekle yetinmedi ve konvoy geçerken polis aracından fırladı. Al-Makam “İşte vazifesine düşkün bir memur! Yasaları düğün de olsa uygulamak amacında. Zaten bu tip memurlar olmasa…”  diye düşünürken araçtan inen polis Al-Makam’ın şaşkın bakışları arasında tabancasındaki mermileri gökyüzüne boşalttı. O da kutlamalara bir katkı sağlamak istemişti!..

         Oğlan tarafının konvoyu bittikten sonra, on metre geriden kız tarafının konvoyu geliyordu. Onlar eğlencede daha dengeliydi, fazla taşkınlık yapmıyorlardı. ”Uçan da kuşlara nail oldum, ben annemi özledim” parçası kulaklara kadar ulaşıyordu.

         En arkada bir kamyon ve bir traktör vardı. ”Belli ki tesadüfen konvoya katılmışlar” diye düşündü Al-Makam, ama gene yanılmıştı. Çünkü kamyon gelinin çeyizini taşıyan üstü açık, büyük bir araçtı. Halılar kamyonun kasasından sarkıtıldığı gibi içindeki her türlü beyaz eşya da görülebiliyordu. Ya traktör? Koskocaman tekerlekli, klimalı, CD çalarlı pahalı bir şeydi. Lastiklerinin yeniliğinden bile sıfır olduğu hemen anlaşılıyordu. Peki bunun ne işi vardı burada? Yolunu şaşırmış sanabilirdiniz, ama üzerindeki balonlar, süsler hiç de öyle olmadığını gösteriyordu. Üzerindeki “Gelinime hediyem olsun” yazılı pankart  meseleyi aydınlatıyordu. ”Bu kadarı da olmaz!” diye düşündü Al-Makam. Oysa “Bu kadarı ise hiç olmaz” demesine çok az kalmıştı. Çünkü:

         En arkadan ağır ağır, gıcır gıcır parlayan bir biçerdöver geliyordu. Yolun neredeyse tamamını kapladığından arkasında uzun bir araç kuyruğu oluşturmuştu. Biçerdöver de tarım şenliklerine katılıyormuş gibi süslenmişti. İşte Al-Makam’a “Bu kadarı da hiç olmaz!” dedirten yazı bu aracın üzerindeki pankarttan rahatlıkla okunabiliyordu: ”Bu da benden damadıma…”

         Biçerdöverin arkasından durup baktı, baktı. Konvoy gözden kaybolunca kaldırımdan yürümeye devam etti. Tıngırbank’ın önüne geldiğinde insan sayısı çok artmıştı. Bazılarının yanından sürtünerek geçmek zorunda bile kalıyordu. Bu sırada karşısından gelen bir genç, yere tükürüyormuş gibi yaptı, tükürüğü geldi Al-Makam’ın göğsüne yapıştı. Genç, hemen cebinden bir mendil çıkarıp tükürüğü silmeye kalkıştı.

         -Özür dilerim beyefendi, çok özür dilerim. Şimdi silerim, diyor, bir eliyle silerken diğer eliyle Al-Makam’ın arka cebindeki cüzdanı çekmeye çalışıyordu. Al-Makam gencin niyetini anlamakta gecikmedi, hemen cebinin üzerindeki eli yakaladı:

          -Ne yapıyorsun sen?

          -Abi n’olur affet! Polis olduğunu anlamadım. Bağışla be abi!

          -Ne polisi? Tamam tamam. Defol git başımdan!

          -Sağ ol ağabeyciğim. Allah senden razı olsun! Sana bundan sonra ben dahil buradaki hiçbir tırnakçı yaklaşmayacak, dedi ve koşarak gözden kayboldu.

         Al-Makam iyice acıkmıştı. Kaldırımın kenarında çakmaklara gaz dolduran adama sordu:

         -Yemek yiyebileceğim iyi bir lokantaya nasıl gidebilirim?

         -Beyefendi, buradan düz yürüyün. Biraz sonra büyük bir bina göreceksiniz. Orası kütüphanedir. Kütüphaneyi geçince trafik ışıkları karşınıza çıkacaktır. Işıklardan sola geçip devam edin. O cadde Aşiyan Caddesidir. Hiç bir yere sapmadan caddeyi takip ederseniz, sonuna gelmeden Bol Kepçe Lokantası’na ulaşırsınız.

         Az sonra lokantayı eliyle koymuş gibi buldu, çünkü adam çok ayrıntılı tarif etmişti. Lokantanın kapısından girer girmez garsonlar kendisini karşılayıp pencere önündeki bir masaya oturttular. Taskebabı, fasulyeli pilav, cacık ve kadayıf söyledi. Birkaç dakika içinde tüm ısmarladıkları masasına getirildi. İştahla yemeklerini yemeye koyuldu.

         Lokantadaki sinek sayısı biraz fazlaydı, ama yemekleri doğrusu lezzetliydi. Eliyle alnına konan sineği kovalarken yemeklerin sergilendiği tarafta daha çok sinek olduğunu gördü. ”Acaba o gariban aşçılar ne yapıyor bu sineklerle?” sorusunun cevabını almakta gecikmedi: Aşçı yemek tezgahının üzerindeki sinekleri zehir sıkarak öldürmeye başlamıştı bile. Üstelik yemeklere düşen  ölü sinekleri bir yemek kaşığı ile ayıklayıp çöpe atıyordu. Bu görüntü midesini bulandırmıştı. Yediği sinekli yemeklere mi yoksa zehirli yemeklere mi yanması gerektiğini bilemedi. Garsona:

         -Gıda maddelerinin olduğu yere zehir atılır mı? dedi. Garson:

         -Bişey olmaz abi. Biz her gün aynısını yapıyoruz. Buranın insanı dayanıklıdır. Geçen  bir tüp zehir bitti bir günde. Kimseciklere de bir şey olmadı. Sineği bile zor öldüren bu zehirler insana nasıl zarar verecek?

         Böğürmemek için kendini zor tuttu, hemen hesabı istedi. Yabancı olduğunu zehir muhabbetinden anlamışlardı. Hiç buralı olsa böyle konuşur muydu? Madem ki yabancısın, al sana hesap: 26 lira. Gelen hesabı fiyat listesi ile karşılaştırdığında en az bir misli fazla yazıldığını anladı.

         Hesabı mecburen ödedi. Olay çıkarmak istemiyordu. Böyle bir şey yaptığında gerçek kimliğini de açıklamak zorunda kalabilirdi.

         Bugün göreceğini görmüştü. Bu kadarı yeterdi. Otele dönüp biraz kitap okuyacak, sonra da erkenden yatıp uyuyacaktı.

         Otele girdiğinde resepsiyon memurunun muhabbete giriş yapmak isteyen sözlerini duymamazlıktan geldi ve hızla odasına çıktı. Doğrusu bu kadar olaydan sonra bir de onun muhabbetini çekemezdi… 

      

                                                ●   ●   ●    

      

         Sabahleyin erken bir saatte kaşınarak uyandı. Kollarını, yüzünü sivrisinek ısırdığı yetmiyormuş gibi  bacaklarını da tahtakuruları şişirmişti. Resepsiyon memurunun reklamlarının balon olduğu da böylece ortaya çıkmıştı. Pencereye yaklaştı, sakin sakin akan dereyi seyretti. Temiz bir akarsuya benziyordu. Biraz dikkatli bakınca karşıdaki büyük bir borudan akan gür bir suyun derenin o kısmını köpürttüğünü gördü.

         “Hiç olmazsa, odanın dere manzaralı olduğu doğru çıktı.” diye teselli buldu. Balkona çıktı, orada üzeri tozdan görünmeyen bir sandalye vardı. Üzerine oturulmayalı çok olmalıydı. İçeri girip çantasından birkaç tane kağıt mendil aldı, sandalyeyi biraz temizledi ve üstüne oturdu. Derenin yanındaki evleri ve onların arkasındaki ağaçları yarım saat kadar seyretti. Aşağı indiğinde resepsiyon memurunu kendisini bekler buldu:

         -Efendim, kahvaltı etmek isterseniz otelimizde kahvaltı servisi vardır. Yalnız ücrete tabidir. Fiyatlarımız dışarıdan oldukça ucuzdur.

         -Eksik kalsın,dedi yavaşça. Resepsiyon memuru duyamadığı için sordu:

         -Ne buyurdunuz efendim?

         -Yok bir şey! Dere kenarında bir pastanede kahvaltı etmeyi düşünüyorum.

          -Aman efendim, sakın öyle bir yanlışlık yapmayın. Onların hepsi kazıkçının kazıkçısı!

         Gene yavaşça:

         -Sanki siz değilsiniz, dedi ve dışarı çıktı.

         Kahvaltısını ettikten sonra, bu sefer Şehit Onbaşı Koray Caddesinin Hükümet Konağının bulunduğu taraftan, yani dünkünün tam tersi taraftan yürümeye başladı. Hükümet Konağı’nın yanında bir oto galerisi, onun da yanında otoparkında şimdiden birçok araba park etmiş olan Teleskop Alışveriş Merkezi yer alıyordu.

         Alışveriş merkezinin çıkışında en az altı tane dilenci saydı. Sabahın bu erken saatinde hepsi yerlerini kapıp merhamet sömürüsü yapmak için pusuya yatmışlardı. Bir kadın dilenci altı aylık bebeğini ayaklarında sallayarak uyutmaya çalışıyordu. Çocuğun yüzü sinek doluydu. Sineklerin biri konuyor, biri uçuyor, birkaçı birden ağzı yüzü pislik içinde olan çocuğun üstüne adeta pike yapıyorlardı. Onun yanında ayağı bileğinden sarılı, yanında iki tane koltuk değneği bulunan bir adam  ve onun sağ tarafında sakallı ihtiyar bir dilenci vardı. Onların tam karşısında ise kıyafetleri birbirine benzeyen başları örtülü 30-35 yaşlarında üç  kadın dilenci…

         Alışveriş yerinden çıkan bir adam, üç kadının olduğu tarafa bir lira sadaka parası attı. Para hepsine eşit bir mesafeye düştüğünden kime verildiği belli değildi. Üç kadının üçü de önce paranın üstüne atladılar, sonra da birbirinin saçını başını yolmaya başladılar. Karşıdaki dilencilerin de bunlarla bağlantısı olmalı ki onlar da kavgaya karıştılar. Yaşından beklenmeyen bir çeviklikle yaşlı adam yanlarına geliverdi, koltuk değneklerini unutan ayağı sarılı adam kadınlara doğru koşmaya başladı, bebeği olan bayanın kavgaya giderken çocuğunu gözü bile görmüyordu.

         Kavga henüz başlamıştı ki alışveriş merkezinden çıkan bir arabanın kornası kavgacı dilencileri kendilerine getirdi. Bu görüntü onların zararınaydı. Hiç bir şey olmamış gibi herkes eski yerini aldı.

         Mangırbank’agelmeden sola dönen bir sokak vardı. Oradan geçerken Al-Makam o sokağın içinde çok sayıda insanın bir arada olduğunu gördü. Merakla yaklaştı. Adamın biri elindeki üç tane iskambil kağıdını karıştırıyor, kapalı olarak masanın üzerine atıyordu. Masanın üzerinde içi madeni para dolu bir tas da vardı. Adam:

         -Bul kupa ası, al götür para dolu tası! diye bağırıyordu. Al-Makam sordu:

         -Şartı ne bu oyunun?

         -Şartı şurtu, basacan bir lira parayı; bulursan kupa ası, kazandın demektir tası.

         Al-Makam halktan biri gibi görünmek için birkaç liralık oynamaya karar verdi. Ama önce izleyecek, bir hile olup olmadığına bakacaktı. Biraz izledi. Hile yok gibi görünüyordu. Çünkü adam her şeyi herkesin gözü önünde yapıyordu. Kupa asını gösteriyor, kağıtları karıyor, el çabukluğu ile onların birini oraya birini buraya atıyordu. Altı-yedi kere yapmasına rağmen ası bulan şimdilik çıkmamıştı. O zamana kadar hiç oynamamış olan bir adam, önündeki kişileri biraz iteleyerek yanaştı:

         -Bir de ben deneyeyim, dedi ve bir lirayı bastı. Kapalı kağıtlardan birini aldı, açtı ve kupa ası…

         -Al kardeşim tası, güle güle harca.

         Adam tası cebine boşaltırken yardımcısı olan bir kişi, para dolu bir başka tası masaya koymuştu bile. Kazanan bu adamı görmek seyredenleri heyecanlandırmıştı. O yüzden oynayanların sayısı arttı. Ama defalarca oynamalarına karşılık kazanan çıkmadı.

         Al-Makam, kağıtları karıştıran adamın ellerine iyice dikkat ederek bir lirayı bastı, kağıdı aldı. As olduğundan öylesine emindi ki! Aldığı kağıdı açtı: Sinek yedilisi. Bir daha açtı: Maça dokuzu. Bir daha: Gene maça dokuzu. Her açtığında ya sinek yedili ya da maça dokuzu çıkıyordu. Belki on kere bastı ise de nafile… Adam gözünün önünde kupa asını masanın üstüne atıyor, o diye kağıdı alıyor, ama yine as çıkmıyordu.

         Oyunu daha fazla uzatmak gereksizdi. Caddeye çıkmak amacıyla oradan ayrıldı. Sokakla caddenin birleştiği yerde, az önceki şanslı adamın cebindeki madeni paraları oyunu oynatan adamın yardımcısına verdiğini gördü. Bu her şeyi açıklıyordu: Kazanan bu kişi ya onlardandı ya da kiralanmıştı.

         Kaybettiği paralara üzülerek yürürken İşbitirici Sait’in dükkanının önüne astığı “Kiralık” ve “Satılık” ilanlarını gördü. Burası emlak işleriyle uğraşan bir büro idi. Oraya doğru baktığını gören Sait’in yardımcısı Hallederiz Çetin hemen yanında bitti:

         -Buyur abi, emlakla ilgili bir sorunun varsa hemen hallederiz.

         -Kiralık ev fiyatlarını öğrenecektim.

         -Gel içeri, Sait abi sana yardım eder.

         Az sonra çayını yudumlarken Sait’e sordu:

         -Ev kiraları ne alemde?

         -Ne iş yaparsınız, onu söyleyin de ona göre konuşalım.

         -Ticaretle uğraşıyorum. Buraya yerleşme planlarım var da…

          -O zaman durum değişti. Bilgi verebilirim. Çünkü burada kimse memura ev vermek istemiyor. Sizin gibi değerli bir tüccar ağabeyimize ise ev çook!

         -Kaçtan başlıyor ev kiraları, kaça kadar çıkıyor?

         -Binden başlar, ama binliklerde siz oturamazsınız. Size en az 1500’lük ev olmalı. Onun da altı aylığı peşin, depozitosu da 5000 Euro. Biliyorsunuz doların da pabucu dama atıldı, artık Euro geçerli.

         -Başka şartı var mı?

        -Bir de çıkarken evi sağlam ve badana edilmiş olarak teslim edeceksiniz. Yoksa depozit yanar. Bunların hepsi kontratta belirtilecek.

         -Bu saydıklarınız kira mı, yoksa satın almak için mi?

         -Şaka yapıyorsunuz galiba! Tabii ki kira.

         -O zaman uygun bir arsa alır kendi evimi kendim yaparım. Kira ödeyeceğime kendi evimin borcunu öderim.

         -O da uyar. Bu sizin tercihiniz. İsterseniz tapusu bende olan bir arsa var, anlaşırsak hemen tapuyu üstünüze yaparım.

         Önce gittiler arsanın yerini gördüler. Arsa Al-Makam’ın hoşuna gitmişti. Sıkı bir pazarlıktan sonra arsanın fiyatında anlaştılar. Al-Makam Tıngırbank’taki parasını çekti, Sait’in eline saydı. Sait parayı alınca hemen işlemlere başladı. Bir saat içersinde hepsini tamamladı ve birlikte Hükümet Konağı’nın yolunu tuttular. İlgili daireye geldiklerinde Sait:

         -Siz içeri girin. Ben önceden imzaladığımdan şu an bana ihtiyaç yok. Siz de imzayı atın ve tapuyu alın. Benim buralarda görünmemem daha uygun olur, dedi.

         Gerekli tüm belge ve evraklar yetkili kişinin önündeydi. Tapunun üzerinde kendi fotoğrafını gördü. Yetkili hepsini tek tek incelemeye başladı. Bir ara masası üzerindeki gazeteyi Al-Makam’a uzatarak:

         -Buyurun, gazete okuyabilirsiniz,dedi.

         -Teşekkür ederim, diyerek aldı. Amacı okumak değildi. Gazeteyi ayıp olmasın diye almıştı. Bu gazete işine bir anlam veremiyordu. Saatlerce boş vakti yoktu ya gazete okuyarak geçirsin. ”Neyse boş ver!” dedi içinden ve gazeteyi katlayarak yandaki sehpanın üzerine koydu.

         Adam incelemeyi bitirdiğinde onu yanına çağırıp birkaç yere imza attırdı. Kendisi de tapuyu imzalayıp:

         -Hayırlı olsun!dedi.

         Tapuyu alıp odadan çıktı. Sait onu bahçede bekliyordu. Hemen sordu:

         -Ne oldu, aldınız mı tapuyu?

         -Evet aldım.

         -İçeride size gazete verdi mi?

         -Evet verdi de siz nereden biliyorsunuz?

         -Ne yaptınız gazeteyi?

         -Katlayıp sehpa üzerine koydum. Başka ne yapacaktım ki?

         -Ne mi yapacaktınız, bilmiyor musunuz? İçine birkaç lira sıkıştıracaktınız.

         -Ne bileyim ben!dedi ve Sait’le vedalaşarak trafik ışıklarına doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı.

         Işıklara gelmişti bile. Aşiyan caddesinin karşısına geçti. Batıya doğru yöneldi. Belediyenin önündeki kaldırımda bir şeyler satan bir adam etrafına çok sayıda insan toplamıştı. Aralarına girdi. Satıcı:

         -Gel vatandaş, bunlar batan geminin malları olsa bile bu fiyata verilmez. Bakın şu gördüğünüz erkek saç tarağının tanesi piyasada iki lira. Bende ise sadece bir lira. Dur, gitmek yok! Bunun yanında şu sık saçlı erkekler için olanı hediye. Bitmedi bir tane de sakal tarağı gene hediye. Bitti zannetme, pala bıyıkları taramada kullanabileceğiniz şu tarak da bedava. Bayanları unuttuk zannetmeyin. Benim ablalarım saçlarını taramayacaklar mı? Elbetteki tarayacaklar. Şu büyük tarak  ablalarıma benden hediye.

Şu tarak, bu tarak, kare şeklindeki tarak, sık dişli tarak…  diye diye elindeki poşete 12 tane tarak koydu adam. 12 tarak hepsi bir liraydı. Devam etti:

         -Bütün ailenin hatta sülalenin tarak ihtiyacı sadece bir lira. Çalsan bu fiyata veremezsin. İsteyenler seslensin. Lütfen izdiham yaratmayalım. Önce bayanlara!

         Doğrusu bu kadar çok tarak bedava sayılırdı. Adam haklıydı, çalsan bu fiyata vermezdin. Al-Makam da bu yüzden almaya karar verdi. Cebinde bozuk bir lira aramaya başladı. O, parayı buluncaya kadar iki kutu dolusu tarak kapış kapış satılmıştı bile. Para elinde kala kaldı. Satıcı seslendi:

         -Sevgili müşterilerimiz, hizmetlerimiz bununla da sınırlı değil. Bekleyin ve görün size ne getirdiğimi. Şu elimdeki şişeye dikkatle bakın! Bunun içinde her türlü lekeyi çıkarabilecek bir ilaç var. Yurt dışından özel olarak getirttik. Leke çıkardığına inanmıyor musunuz? Öyleyse seyredin! dedi ve yanındaki bir adamın üzerine bir şişe mürekkep döktü, diğer bir izleyicinin elbisesine salça, bir başkasınınkine de ketçap sürdü. Hatta kendinden emin bir şekilde bir başkasının ilk defa giydiği belli olan elbisesine sıvı yağ sürdü. Adamcağız:

         -Dur,ne yapıyorsun? O elbiseyi daha dün aldım, dediyse de o:

         -Merak etme! Bu ilaç o lekeyi çıkarmazsa bedelini benden al, dedi ve oluşturduğu lekelerin üzerine elindeki şişeden bir sıvı püskürttü. Tüm lekelerin üstü birkaç saniye içinde beyaz bir tabaka ile kaplandı. Satıcı bu değişmeyi kendi lehine kullanmak amacıyla:

         -Hepiniz tanıksınız, işte ilaç etkisini göstermeye başladı bile. On beş dakika bekleyin, çünkü ilaç bu sürede kurur. Sonra kuruyan ilaçlı kısmı fırçalayın. Lekeden eser bile kalmadığını hayretle göreceksiniz. İlaç kuruya dursun, biz de satışımızı yapalım. Bu ilacın tanesi yurt dışı piyasalarda en az 25 Amerikan dolarına satılıyor. Bizde sadece 5 lira. Yanlış anlamayın dolar değil lirayla satıyorum. Belli sayıda getirttiğimiz bu mucize ilaçtan alabilmek için acele edin!

         Gene almak için bir hücum oldu, ama taraktaki kadar coşkulu değildi. Belli ki bazıları neticeyi görüp de almak düşüncesindeydi. 40-50 tane sattıktan sonra satıcı ilacın marifetini göstermeden eşyalarını topladı  ve:

         -Unutmayın, iyice kuruduktan sonra fırçalayacaksınız. Beş dakika daha bekleyin,dedi ve kaçarcasına oradan uzaklaştı.

         Tabii beş dakika sonra leke üzerindeki ilacı fırçalayanlar, lekenin biraz silindiğini ama çıkmadığını gördüler. Bazıları:

         -Acaba erken mi fırçaladık? diyorlardı.

         Al-Makam önü çöp dolu Belediyenin yanından yürümeye başladı. Ağır bir pis koku oradan geçen herkesi rahatsız ediyordu. Bu, çürümüş et kokusunu andırıyordu. Bahçeye park etmiş pislik içersinde bir çöp kamyonu vardı. Koku ondan geliyor olmalıydı. Burnunu tutarak  oradan uzaklaştı. Belediye bahçesinin yanındaki Derman Bul İlaç Satım Yeri’ni gördü. Onun da yanında bir okul vardı. Öğrenciler dışarıda olduklarına göre demek ki teneffüsteydiler. Yaşları büyüktü, lise öğrencisi olmaları büyük bir ihtimaldi.

         Okul bahçesinin dışında simitçiler, turşucular, sakızcılar, dondurmacılar bahçe duvarlarındaki demir parmaklıklar arasından öğrencilere satış yapıyorlardı. Arada bir belediye zabıtaları satıcıları kovalıyor, zabıtalar gidince hepsi tekrar eski yerlerini alıyorlardı. Dışarı nasıl çıktıkları belli olmayan birkaç erkek öğrenci, tane ile sigara satışı da yapan simitçiden aldıkları sigaraları bir köşede heyecan ve zevkle içiyorlardı.

         Okulun hemen bitişiğinde de fabrikatör Mikdat beyin fabrikası yer alıyordu. Belediyeden gelen koku burada da rahatsız ediciydi. Bundan kurtulmak için caddenin karşısından yürümeye karar verdi ve arabaların bıraktığı bir aralıktan yararlanarak kendini karşı kaldırıma attı. Işıklara doğru yürümeye başladı.

         Işıklara geldiğinde karşı tarafta Belediye Parkı’nı gördü. O tarafa geçti. Parkın içinden gelen dumanlar ve kızarmış et kokuları hemen fark ediliyordu. Parkın dışı ise tam evlere şenlikti. Bir kasap bir köşede bir keçi, bir diğeri bir koyun boğazlıyor, bir başkası caddedeki bir ağaca astığı koyunu yüzüyordu.

        Büyük kütükler üzerinde kabaca parçalanan etler, seyyar çengellere küçük parçalar halinde tekrar parçalanmak üzere asılmış koyun ve keçiler, pis bir terazide tartılan birkaç kiloluk eti hiçbir şeye sarmadan eliyle kaptığı gibi kebap yapmak üzere parka doğru koşturanlar…Bir kasap onu müşteri zannetti:

         -Buyurun beyim! Görüyorsunuz etlerimiz oldukça tazedir. On dakika olmadı keseli. Fiyatlarımız da hesaplı. Kilosu sadece 9 lira. İster misiniz, but tarafından vereyim mi?

         Bir başkası:

         -Beyefendi ciğer, dalak, böbrek lazım mı? Bir hayvanınkilerin hepsini takım olarak 5 liraya veririm, diyordu.

         Bu konuşmalara hiç cevap vermeden yürümesini sürdürdü. Parkın içine girdiğinde ellerindeki gazete, kürek, tencere kapağı gibi araçlarla mangaldaki kömürü tutuşturmaya çalışan, tutuşan kömürün üzerine çiğ etleri koyan, pişenleri çıkaran, ellerinden yağlar süzülerek zevkle yiyen, yağlı ellerini üstüne silen, küçücük çocukların ağızlarına yarı çiğ yarı pişmiş etleri zorla sokan bir sürü insan gördü.

         Radyolardan, teyplerden çıkan müzik sesleri birbirine karışıyordu. Müziklerin hemen hepsi de arabesk türdendi. Bir ağacın altında iri yarı bir adam, dışarıdaki kasapların etini ya pahalı bulduğundan ya da beğenmediğinden bu sorununu kendisi çözmek amacıyla bir ayağıyla kanatlarına bastığı bir horozu hem kesmeye çalışıyor hem de bir türkü söylüyordu. Hayvanın boğazına bıçağı sürttü, sürttü… Birkaç sürtmeden sonra hayvanın boğazından kan aktığını görünce kestiğini zannetti. Ama bıçak pek keskin olmadığından kanat üzerindeki ayağını kaldırınca hayvan etrafa kanlar saça saça zıplamaya başladı. Hayvanın bazı zıplamaları bir metreyi buluyordu. Durumu gören birisi keskin bir bıçakla geldi, horozu yakaladı ve hayvanın kafasını keserek bu işkenceye son verdi.

         Top oynayanlar, yürüyüş yapanlar, seyyar satıcılar, çay demleyenler, piyango satıcıları parkın diğer sakinleriydi.

         Gördüklerinden tiksinerek oradan da ayrıldı. Parkın dışına çıktığında durarak biraz nefeslendi. Gördüklerine inanamıyordu. Dün ve bugün ne kadar çok anormal olay yaşamıştı. Şaşkındı ve morali bozuktu. Sinirlerini yatıştırıcı bir ilaç almayı düşündü ve yanından geçen kelli felli bir adama hastanenin yerini sordu. O da tarif etti.

         Biraz sonra hastanedeydi. Hastane insan doluydu. Bu kalabalıkta kendisine sıra gelmeyebilirdi. Gideceği doktor belliydi: Aklını kaybetmemek için bir Psikolog’a ya da Psikiyatrist’e ihtiyacı vardı. Ama acaba burada bu branşlarda uzman doktor var mıydı? Kapılardaki isimleri ve doktor branşlarını okumaya başladı. Hepsinin önü insan yığılıydı, birisi hariç. Orada hiç kimse yoktu. Bu kapıya yaklaşıp kapıdaki yazıyı okudu. Bir kez daha ama bu sefer daha dikkatli okudu: Psikiyatrist Hayati Söylemez.

         Kapıyı yavaşça vurdu, içeri girdi. Hayati bey, yakın gözlüğünün üstünden bu yeni gelen hastasına baktı ve “Al işte, bir kaçık daha geldi. Biraz boş zamanım olsa hemen birisi bitiveriyor. Sanki adamların antenleri var!” diye aklından geçirdi ve bir tane hasta bilgileri kayıt formu çıkardı.

         -Hoş geldiniz. Barkot aldınız mı?

         -Ne barkotu, nereden alacaktım?

         -Amaan boş ver. Olmasa da olur. Bu barkot markot işleri zaten gereksiz şeyler. Şöyle buyurun, oturun. Adınızı, soyadınızı ve yaşınızı alayım.

         Söyledi, doktor da yazdı.

         -Şimdi de derdinizi söyleyin!

         -Doktor bey, anlatacaklarıma inanmayacaksınız ama inanın ki doğru söylüyorum.

         -Neden inanmayaym canım? Her gün senin gibi onlarca insan geliyor. Öyle şeyler anlatıyorlar ki, küçücük bir çocuk bile inanmaz söylenenlere, ama ben gene de inanıyorum.

         -Ben kendim yaşadıklarıma inanmıyorum ki…

         -Bırakın bunları da sadede gelelim.

         -Önce kimseye söylemeyeceğinize söz verin! Çünkü size bir sırrımı vereceğim, ama bu sır aramızda kalacak.

         -Benim soyadım Söylemez. O nedenle söz, söz. Hadi söyleyin!

         -Ben aslında sade bir vatandaş gibi görünüyorum, ama değilim.

         -Belli, belli… Hadi sade olmayan vatandaş, önce şu sırrını söyle!

         -Sıkı durun söylüyorum: Ben Memleketim’in Al-Makam’ıyım.Yeni atandım. Göreve başlamadan önce habersizce gelip burayı tanımak istedim.

         Bunu duyunca Psikiyatrist, karşısındakine çaktırmadan hafifçe gülümsedi. Teşhisi koymuştu. Önündeki forma hemen yazdı: Paranoyak

          -Ee, Al-Makam bey söyleyin bakalım, daha neler anlatacaksınız? Madem dertleşiyoruz, ben de size bir sırrımı vereyim: Aslında ben Tıp Fakültesi’ni bitirmedim. Eczacı çırağı idim, bir diploma buldum, üzerine kendi fotoğrafımı yapıştırdım. Yıllardır enayilere doktorum diye kendimi yutturuyorum. Neyse, neyse! Benim derdim değil, seninki önemli. Hemen başla anlatmaya!

         Al-Makam, başından geçenleri bir bir anlattı. Konuşmalarının arasına çocukluk dönemi anılarını da arada sırada kattı. Doktor sorduğunda eskiyi hatırlamakta bazen zorlandı, bazen durakladı, bazen de çelişkili ifadeler kullandı. Bunlar teşhise ilave yapılmasına yol açtı: Şizofren Paranoyak

           Konuşma ve teşhis koyma bittikten sonra Hayati bey, reçeteyi en ağır akıl hastalarına verilen ilaçlarla doldurdu. Reçeteyi alıp teşekkür ederek oradan ayrıldı.

           Al-Makam elindeki reçete ile Şifam Olsun İlaç Satım Yeri’nin önüne geldiğinde karşı kaldırımdan adeta uçarak gelen bir adam gördü. Bu Derman Bul İlaç Satım Yeri’nin sahibiydi. Adam, hemen Al-Makamın koluna girip hızla karşıya geçirdi, reçeteyi elinden kaptı, şöyle bir baktı reçeteye, sonra yüzünü ekşitti ve içinden “Vah zavallım, vah! Bu illetin en ağır olanına tutulmuş.” diye düşündü.

         Al-Makam ilaçları alıp otele döndü ve valizini toplamaya başladı. Burada artık duramayacağını anlamıştı. Bir an önce uzaklaşmak niyetindeydi. Valizini alıp aşağıya indiğinde resepsiyon memuru ile karşılaştı. Onun otelden ayrılma niyetini sezen memur bir günlük parayı geri isteyeceği korkusuyla:

         -Beyefendi, iki günlük ödemiştiniz. Neden bir gün daha kalmıyorsunuz? Size geri ödeme yapamam, bunu bilesiniz, dedi.

         -Geri ödemezsen ödeme be!... diye kendisinden beklenmeyen bir kabalıkla bağırdı.

          Otogarda hemen bir otobüse atladı, bir an önce buradan kurtulmak ister gibiydi. Şansına gene cam kenarı düşmüştü. Hem de öne yakın bir sıradaydı. Otobüs hareket edince torbadaki dört tane ilaçtan birer tane çıkardı, muavinden bir bardak su isteyerek hepsini birden yuttu. Oysa doktor, ilaçların en az bir saatlik ara ile alınması gerektiğini söylemişti. Ama olsun, o her şeyi unutmak istiyordu. İyi halt etmiş, bir de buradan bir arsa almıştı. Bunu yaptığı için çok pişmandı. Hapların etkisiyle derin bir uykuya daldı.

         Gözlerini açtığında önce nerede olduğunu anlamadı. Gözlerinin üzerine parmaklarıyla biraz bastırdı, alnına masaj yaptı. Yavaş yavaş kendine geldi ve yaşadıklarını bir bir hatırlamaya başladı. İnanamıyordu, ama hepsi gerçekti.

         Memleketim’den ne kadar uzakta olduğunu, kaç kilometre yol aldıklarını tahmin etmeye çalıştı, ama başaramadı. Yanındaki yolcuya sormaktan da çekindi. Tam o sırada muavin:

         -Sayın yolcular, on beş dakika ihtiyaç molası!diye seslendi ve otobüs yollarının üzerindeki ilk dinlenme tesisine girdi. Tesislerde birkaç özel araba ve üç tane de şehirlerarası otobüs vardı. Otobüslerden birisi Memleketim’e gidiyordu.

         Yolcular teker teker otobüsü boşalttılar. O, inmek niyetinde değildi. Olanları düşünmek istiyordu. ”Yaptığım doğru bir davranış mı? Kaçmak bana yakışır mı? Mücadele etmem gerekmez miydi? Kolayı herkes sever, esas olan zoru başarmaktır. Üstelik yaşadıklarımın ilginç  ve komik tarafları da yok mu? Farklı bir açıdan olaylara bakamaz mıyım?” dedi, yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Birazdan gülümseme kahkahaya dönüştü. Kendi kendine gülüyordu. Birisi görse kim bilir ne düşünürdü, ama bu umurunda bile değildi.  Evet kararını değiştirmişti. Ona göre bu kaçış utanç vericiydi ve geri dönmeliydi.

         Otobüsten aşağıya atladı, Memleketim’e giden otobüsün yanına geldi. Araba harekete geçmek üzereydi. Şoföre kendisinin de geleceğini, biraz beklemesini, çünkü valizinin diğer arabada bulunduğunu söyledi.

         Hızlı adımlarla dinlenme tesisinin lokanta kısmına girdi. Yemek yemekte olan muavine durumu anlattı. Muavin yemeğini bırakmak zorunda kaldığı için memnuniyetsizliğini gösteren bir el hareketi yaparak masadan kalktı.

         Muavin, bagajı açarak valizi Al-Makam’a verdi ve arkasından kendi duyabileceği bir sesle:

         -Sarhoş işte ne olacak, gitsin mi kalsın mı bir türlü karar veremiyor. Zaten Memleketim’e kolay gelinir, ama Memleketim’den zor gidilir, dedi.

         Muavinin ”sarhoş” benzetmesi doğru sayılabilirdi. Çünkü ilaçlar Al-Makam’ın dengesini bozmuştu. Adeta bir sarhoş gibi bir o yana, bir bu yana sallanarak yürüyordu.

 

                                                 ●   ●   ●   

      

         Memleketime döndüğünde gece bir hayli ilerlemişti. Artık tecrübe sahibiydi ve o nedenle aynı otelde kalmayacaktı. Yeni bir otel bulabilmek için Hükümet Konağı’nın bulunduğu tarafa doğru yöneldi. Hükümet konağının hemen yanındaki oto galerisinin tabelalarının değiştirildiğini gördü. Karanlık olmasına rağmen yazılar büyük olduğu için tabelayı okuyabiliyordu: ”Galeri En Keriz, Keriz” Okuduğundan bir şey anlamadı. Anlaması için yarının olması gerekiyordu.

         Teleskop Alışveriş Merkezi’nin yanındaki sokaktan sola dönünce PTT binasını ve biraz ilerideki Huzur Otel’i gördü. Yedi-sekiz katlı büyük bir oteldi. Burada kalabilirdi.

         Bu otel öncekinden çok konforlu ve temizdi. Girişte üç tane asansör görülüyordu. Resepsiyonundaki genç kız oldukça kibar davranıyordu. Bir gecelik ücreti 50 liraydı ve buna sabah kahvaltısı da dahildi. Genç kız kaydını yaparken sordu:

         -Odanız deniz manzaralı olsun ister misiniz?

         Daha önceki otelden yediği kazık aklına geldi ve yüksek sesle:

         -Hayır, hayır istemem manzara munzara, dedi. Kız şaşırmıştı.

         -Siz bilirsiniz, diyerek  işine devam etti.

         Kayıt işlemi bitince ücreti ödedi ve odasının anahtarını almak için elini uzattığında resepsiyondaki kız anahtar yerine manyetik bir kart verdi.

          -Bu ne? diye sordu.

          -Odanızın kapısını bununla açacaksınız.

         Teknolojinin ne kadar geliştiğini ve yaşamı nasıl kolaylaştırdığını düşündü. Öyle ya kocaman tokmaklı, ağır anahtar yerine incecik bir kart aynı işi yapacaktı. Kartı alıp cebine koydu ve asansöre yaklaştı. Oda numarasını sormayı unuttuğu için tekrar geri döndü ve sekizinci katta 813 nolu oda olduğunu öğrendi. Asansörlerin üçünün de çağırma düğmelerine bastı, beklemeye başladı. Hangisi önce gelirse ona binecekti. Ama iki dakika beklemesine rağmen gelen asansör olmadı. Tekrar çağırma düğmelerine bastı. Üç dört dakika sonra gelen asansöre  bindi. Asansörün içi oldukça genişti. Yukarı doğru çıkmaya başladı. Asansör her katta duruyordu. Bazı durmalarda binen oluyor ama çoğunlukla durmasına rağmen binen insana rastlanmıyordu. Bu dur kalklar canını sıkmıştı. Sekizinci kata geldiğinde derin bir nefes aldı.

         813 nolu odanın önünde cebinden kartı çıkardı, kapıdaki manyetik kart okuyucudan geçirdi, okuyucu yeşil bir ışık yakarak sinyal verdi. Kapıyı açmak için kapı koluna hamle yaptı. O da ne,  kapı kolu yoktu. Sadece bir demir parçası görülüyordu kapı kolunun takılı olduğu yerde. Bu demir parçasını kurcaladı, kapıyı iteledi, ama kapı açılmadı. Valizini eline alıp asansöre yöneldi, gene bütün çağırma düğmelerine bastı.

         Dakikalar sonra resepsiyonda idi ve derdini anlatıyordu. Görevli kız:

         -Kapının kolu yerinde miydi? diye sordu. Demek ki kapı kolları ile ilgili daha önce benzer sorunlar yaşamışlardı.

         -Hayır, yerinde değildi.

        -Özür dileriz, onun yerine bir başka odayı 818’i size veriyorum.

        Yeni kartı aldı, asansör macerası bir kez daha yaşanacaktı. Asansöre bindiğinde “Ay sizin teknolojinize…” diye söyleniyordu.

         Nihayet odasında idi. Yatağın baş ucundaki telefonu aldı, resepsiyonu çevirdi:

         -Alo, affedersiniz. Bir şey soracaktım.

         -Buyurun sorun.

         -Acaba  otelinizde lokanta var mı?

         -Var ama şu saatte servis kapanmıştır.

         -Ben zaten şimdi için değil, yarın akşam için soracaktım.

        -Yarın akşam da lokantamız maalesef hizmet veremeyecektir.

        -Neden o?

         -Çünkü otelimiz salonlarında yarın iki tane düğün birden yapılacak. Bütün personel düğünlerde görevli olacağı için yarın lokanta servisimiz kapalıdır.

         -Düğün olduğu zaman insanlar yemek yemiyorlar mı da lokantanız hizmet vermiyor? Düğün var diye yaşamın diğer etkinliklerine son mu vermek gerekiyor?

         -Maalesef efendim, durum bu. Yoksa biz her alanda müşterilerimize hizmet veriyoruz ama düğünler bizi bazen engelliyor.

         -Peki, anlaşıldı, açıklamalarınız için teşekkür ederim, dedi ve telefonu kapattı.

         Duşa girip, ılık suyla yıkandı. Duştan sonra göz kapaklarının daha da ağırlaştığını hissetti. ”Gene o lanet ilaçlar yapıyor bunu” dedi, ilaçları bırakmaya yemin etti ve bedenini yatağa attı.

         Sabah uyandığında saat 09’a geliyordu. Otel personelinden kahvaltı salonunu sordu, yavaş yavaş kahvaltısını yaptı. Saatine baktığında bu kahvaltı zevkinin bir saati bile geçtiğini gördü. Teşekkür edip sokağa çıktı.

         Dünkü gezintisinde deniz tarafını görmemişti. Oraları merak ediyordu. Deniz kenarında oturabileceği bir çayhane bulacağından emindi. İşte karşıdan bir tane görünmüştü bile: Kılkuyruğun Yeri…

         İçeri girdi. Masaların çoğu doluydu. Normal oyun ve oturma masalarından başka iki tane de bilardo masası vardı. Bunlar diğerlerinden oldukça uzakta oldukları için etrafa rahatsızlık vermiyorlardı.

         Masaların ikisinde kağıt, birinde tavla, birinde dama, ikisinde de domino oynayan insanlar vardı. Hatta boş satranç takımı bir masanın üzerinde duruyordu. Satranç takımını görünce “Demek ki burada da bazı iyi şeyler olabiliyor. İş onları arayıp bulmada!” diye düşündü.

         Duvarlarda birkaç tane noter tasdikli bir belgenin fotokopileri yer alıyordu. Uzak kaldığı için okuyamadı, ama ne olduğunu da doğrusu pek merak etmedi.

         Burası çayhane, kıraathane, oyun salonu karışımı bir yerdi. Sahibi Tufan herkesle dalga geçen, herkese gıcık veren birisiydi. Onun için Kılkuyruk olarak anılırdı.

         Yan masadakilere başınla selam verip cam kenarında deniz manzaralı bir masaya oturdu. Denizin görüntüsü şahaneydi. Mavinin bir çok tonunu yansıtıyordu. Bu manzarayı doya doya seyretmek kararındaydı, ama buna pek de imkan bulamıyordu. Çünkü çayhaneye her gelen Al-Makam’ı ilk defa gördüğü için ona selam veriyor, ”hoş geldiniz” diyordu. Bir misafir geldiğini fark eden uzak masalarda oturanlar bile Al-Makam’a selamlarını gönderiyorlardı. O da hepsine aynı şekilde cevap veriyordu.

         Galerici Altan içeri girdiğinde önce Al-Makam’ı selamladı, elini havaya kaldırdı ve:

         -Ey millet, bir dakika beni dinleyin!dedi.

         Herkes oyunu bıraktı, ona baktı.

         -Bundan sonra artık Galerici Altan yok!

        -Ne o, yoksa kendi kendine vefat ilanı mı verdin?

        -Öyle de sayılır. Galerici Altan öldü. Yaşasın Memleketimin En Keriz Kerizi Altan!

         -Kerizi anladık da, en kerizi ne?

         -Öyle değil, en keriz kerizi!

         -Her neyse canım!

         -Yani kerizin de kerizi…

         Herkes ne olduğunu anlamaya çalışıyor, merakla Altan’a bakıyordu. Altan bir sandalye çekip oturdu:

         -Kılkuyruk, bana bir çay ver. Herkese de sor, ne içerse ver. Önce misafirden başla!

         -Tamam, çay işi kolay. Sen neler oldu anlat hele!

         Herkes sandalyelerini Altan’a doğru yaklaştırdı. Altan onların meraklarını gidermekte gecikmedi:

         -Dün notere gittim ve Memleketimin En Keriz Kerizi olduğumu onaylattım. Onaylı belgenin fotokopilerini burası dahil bir çok yere astırdım. Gece de galerinin tabelasını yeni ünvanıma uygun olarak değiştirttim. Bundan sonra kimse en kerizlik iddiasında bulunmasın! Yoksa yasal açıdan suç işlemiş sayılır.

         -Senden daha kerizleri vardır be Altan! Biz nelerini gördük, neler yaşadık, kerizden bol ne var Memleketim’de?

         -Böyle konuşup da kafamın tasını attırma! Valla veririm seni mahkemeye, arkadaş markadaş dinlemem. Benden daha kerizi olabilir mi, anlatayım da hepiniz birden karar verin!

         -Biz zaten senin bazı kerizliklerini biliyoruz, bilmediğimiz var mı?

         -Var tabii. Utandığım için bir çoğunu anlatmamıştım.

         -Şimdi anlatırken utanmayacak mısın?

        -Hayır, artık utanmıyorum. En keriz keriz olduğum için onur duyduğumu bile söyleyebilirim.

        -Anlat o zaman.

        -Hanginiz evi beş kere soyulduktan sonra çelik kapı taktırdınız da altıncı kez gene eviniz soyuldu. Hırsız benim eve dadandı bir kere. Adam babasının evi gibi elini kolunu sallaya sallaya gecenin bir saatinde eve giriyor; salonda, yatak odasında geziniyor, mutfağa girip yaptığı tostla bir güzel karnını doyuruyor.

        -Hadi canım, o bunları yaparken siz geberdiniz mi de bir şey duymuyorsunuz?

         -Sağ mıyız geberik miyiz bilmem, ama böyle. Hırsızın bizim evde bir tek çilingir sofrasını kurup demlenmediği kalıyor. Hoş, bizden çaldıklarıyla kendi evinde o sofrayı kurup sağlığımıza kadeh kaldırıyordur ya! Duymuyor musunuz, diyorsun. Aslında en son girdiğinde bir tıkırtı duyup uyandım. Hırsız girdiğinden şüphelendim, ama hanımı bile uyandırmadım. Öksüreyim de kaçsın diye düşündüm. Bir kaç kere öksürdüm. Ne oldu bilir misiniz?

         -Hırsız tabanları yağlayıp kaçtı.

         -Balkondan kendisini attı.

         -Saklandığı yerde tir tir titremeye başladı.

         -Hiç biriniz bilemediniz. Mutfaktan “beni rahatsız etme” dercesine öksürükle cevap verdi. Hani tuvalet dolu mu diye kapıya vurup öksürürsünüz, doluysa içeriden bir öksürük cevabı gelir, aynen öyle.

         -Tabii sen, öksürüğü duyunca kaptığın gibi vazoyu daldın mutfağa. Aman katil matil olma elin hırsızı yüzünden!

         -Olur muyum canım? Öksürüğü duyunca adamın bıçağı, tabancası vardır korkusuyla yorganı başıma çektim, öylece sabahı bekledim. Sabah olduğunda tekrar öksürdüm. Cevap gelmeyince gittiğini anladım. Hakkını yememek lazım, adamcağız mutfakta su içtiği bardağı bile kirli olduğu anlaşılsın diye ters kapamış. Şimdi söyleyin bana, benden daha en keriz kerizi var mıdır?

          Bir-iki kişi “bilmem,belki” dercesine kafasını salladı, ötekilerden ise hiç ses çıkmadı.

         -Dahası var. Geçen sene adı bende saklı kalsın, bir tüccar arkadaş çok sıkışmıştı. Benden on günlüğüne borç para istedi. Çıkardım 125 bin lira verdim. ”Dünyanın her türlü hali var, gel senet vereyim, ipotek yapayım sana.”  dedi.  Ben de on gün için buna gerek olmadığını söyledim. Aradan üç ay geçti bizim borçludan haber yok. Adamı yolda görüyorum, kafasını çevirip görmemezlikten geliyor. Utanmasın, belki durumu bozulmuştur, düzeltmeye çalışıyordur, diye düşündüğümden dükkanına gidip parayı da isteyemiyorum. Neyse, aradan on ay geçince canıma tak dedi. On gün nere on ay nere? Yüzümü kızartıp dükkanına gittim, kibarca borcunu hatırlattım. Bana ne dese beğenirsiniz?

         -Ne dedi, ne dedi?

         -Kim bu, biz de bilelim.

         -Ne diyecek “Ayıp ayıp, bu kadarcık paranın lafını etmek, ne kadar ayıp!” dedi. Bu kadarcık dediği para az önce söyledim, tam 125 bin lira.

          -Amma pişkinmiş ha!

         -Gene o değil, ben utandım. Önüme baka baka galeriye geldim.

         -Sonra, aldın mı paranı?

         -Bulursam alacağım, adam geçen ay buradan kaçtı. Şimdi söyleyin bana benden en keriz kerizi var mı?

         Üç-dört kişi “yok!” dedi, diğerlerinden gene ses çıkmadı.

         -Dahasını da anlatayım mı?

         -Anlaat!

         -İçinizde aynı tantanacılara bir günde iki kere soyulan var mı?

         -Olur mu öyle şey? Hadi birincisi kaza, ikincisi affedersin ama düpedüz kerizlik…

         -Haklısın. Ben de zaten onu söylemeye çalışıyorum. El çantam koltuğumun altında Namık’ın büfesinin yanından geçiyorum. Doğu yöremiz insanlarına benzeyen iki genç önüme çıkıp kavgaya tutuştular. Üstüme doğru geliyorlardı. Çantayı bir elime alıp, öteki elimle bu kavga edenleri iteledim. Benim itelememden sonra bunlar kavgayı bırakıp kaçmaya başladılar. Namık büfeden bağırdı: ”Altan abi, dikkat et, bunlar yankesici olabilirler!” Baktım çantam elimde, sol cebim dolu duruyor, sağ cebimdeki araba kontak anahtarı da orada. ”Yok bi şey Namık.” dedim. Biraz ileride ceplerime iyice baktığımda sağ cebimdeki 1000 doların yerinde yeller estiğini gördüm. Demek ki üç kişiydiler ve ben kavga edenleri itelerken üçüncü kişi de arkadan cebi boşaltmıştı. Bu kadar uzun anlattığıma bakmayın. Bu işin toplam süresi 10-15 saniyeyi bulmaz. Biraz ileride polis ekip otosu vardı. Gittim, durumu anlattım. Polisler “Parayı arka cebinde taşısaydın iyi olurdu, oradan para zor çekilir, çantaya koysaydın çalamazlardı, cepleri yandan açılan pantolonlar giyme!” şeklinde akıl vermeye başladılar. Bu konuda bana yardımları dokunmayacağı belliydi.

         Mesleği şoförlük olan bir kişi lafa girdi:

         -Deme Altan abeycuğum! Ha benu da aynı yerde soydu o uğursuzlar. 650 liramı aynı oyunla çaldular. Karşudaki manav onları tanırmış. Bir gün ondan öğreneceğum onları, anam avradım olsun ki taksi ile sıkışturacağum, vuracağum taksiyi, vuracağum taksiyi…

         -Öyle şey olmaz. Vuracaksın da paran geri mi gelecek? Belki çocukların ihtiyacı var? Belki özendikleri şeyler var. Ulaşamadıkları şeylere belki de bu yoldan ulaşabileceklerini düşünüyor olabilirler. Paraya ihtiyaçları olduğu kesin. Öyle olmasa aynı adamı Teleskop Alışveriş Merkezi’nde ikinci kez soymaya kalkarlar mı?

         -Gene mi seni soydu aynı kişiler?

         -Eveet, gene beni soydular. O günün akşamı giyim reyonundan gömlek bakıyordum. Mağaza içinde alıcı gibi dolaşan üç genci gözüm ısırdı, ama nereden tanıdığımı tam çıkaramadım. Hatırlamak için kendimi fazla da zorlamadım. Beğendiğim bir gömleği daha yakından incelemek için çantamı yanımdaki bankonun üzerine koydum. Gençlerden iki tanesi yanıma geldiler, gömlekleri ellerine aldılar, birbirlerine kaliteli ve güzel olduğunu söylediler. Onları dinlerken çantayı gene 10-15 saniyeliğine unuttum. Tekrar çantamı elime aldığımda ise içinin boşaltıldığını gördüm. İki tane kameralı cep telefonu, bir ehliyet, 1300 lira civarında para, altı tane banka kartı çalınmıştı. Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin! Benden en keriz kerizi var mı?

         Bu sefer “yok” diyenlerin sayısı sekize ulaşmıştı. Altan anlattıkça onun kerizliğine onay verenlerin sayısı artıyordu.

         -Üstelik o gün omzuma iki kere de kuş pislemişti. Hani kuş pisliği şans getirirdi?

         -Altan abi, omzuna değil, kafana pislerse şans getiriyor.

         -Ha omuz ha kafa! Bir en keriz keriz hikayesi daha anlatmamı istersiniz herhalde! Bakın şöyle anlatayım: Arabayı hep evin önünden geçen caddeye park ederim. Böylece balkondan bakınca arabayı rahatlıkla görebiliyorum. Üç ay önce balkonda oturmuş etrafı seyrediyorum. Bu sırada benim arabanın etrafında dolaşan bir genç gördüm, bir şeyler arar gibiydi. ”Delikanlı, bir şey mi kaybettin?” diye sordum. ”Yok abi, bu araba kiminse sahibine söyleyin kapısı açık kalmış. İsterseniz kapatayım kapıyı.” dedi. ”Araba benim. Sana zahmet kapatıver be koçum! Ben kilitledim sanıyordum ama demek ki unutmuşum. Sen kapıyı itele ben alarmın kumandasını alıp, buradan kilitlerim.” dedim. İçeri girip kumandayı alıp, balkona geldim. ”Abi, kapıyı iteledim. Bas bakalım kumandaya kilitlendi mi?” dedi. Ben de “Basıyorum, dikkatli bak, kilitlenip kilitlenmediğini bana söyle!” deyip kumandaya bastım. Aslında böyle yaparak arabayı kilitlemiyor, kilitli olan kapıyı açıyordum. Kumandaya basınca arabanın dörtlüleri yandı, bunu gören genç de açılan kapıdan arabanın içine atladı. Arabayı çalacağını anlamıştım. Onun için koşarak  aşağıya indim,  ama arabanın yerinde yeller esiyordu.

         -Pes vallahi.

        -Doğru, pes vallahi, ama biraz daha var. Çalınan arabam kasko sigortalıydı. Gittim sigortaya, saf saf olayı aynen anlattım. Bana demezler mi “Sen hırsıza arabayı kendi elinle teslim etmişsin. Sana bir kuruş bile ödemeyiz.”

         -Sigorta vermedi mi parasını?

         -Şu ana kadar alamadım. Sigortayı mahkemeye verdim. Sonuç ne olur bilemem. Şimdi sizler söyleyin bakalım Memleketim’de benden en keriz kerizi var mı?

         Al-Makam hariç hepsi bir ağızdan:

         -Yook, diye cevap verdiler. Herkes “kerizlik hikayeleri burada sonlandı!” demesini beklerken  Altan yine konuşmaya başladı:

         -Şu bizim bilgiseverof Yalaka Hamdi var ya, o bile beni dolandırdı.

         -Bunda şaşılacak bir şey yok! O ufak tefek herkese borç takar zaten.

         -Ne ufağı ne tefeği? Bana taktığı kazık Memleketim Deresi’ne köprü olur.

         -Anlat o zaman da dinleyelim.

         -Yalaka bir gün bana geldi. ”Bir eser üzerinde çalışıyorum. Bitmek üzere. Böylesi bir eser Felsefe tarihinde yazılmadı. Dünyayı yerinden sarsacak! Eser mükemmel de benim onu bastıracak param yok. Gel bu esere senin de yazar olarak adını koyalım, buna karşılık sen de masrafları üstlen. Satıştan elde edeceğimiz parayı masraflar çıktıktan sonra yarı yarıya bölüşürüz. Kabul edersen çok karlı çıkarsın. Diyelim bir koydun en az yüz alısın. Adının tarihe geçmesi de cabası!” dedi. Ben de “Ben çok para kazanmak amacıyla bu işe girmem. İsmimin duyulmasını doğrusu isterim. Teklifini bu nedenle düşüneceğim.” dedim.

         -Bana verdiği üç günlük süre bitiminde galeriye geldi. Kabul ettiğimi duyunca  “Göreceksin katlarımız, yatlarımız, belki de çiftliklerimiz olacak.” diyerek boynuma sarıldı. Bir matbaa bularak kitabı 20 bin adet bastırdık. Yalaka’ya göre bu küçük bir rakamdı, çünkü kitabın kısa sürede tükeneceğini ve durmadan baskı yapmak zorunda kalacağımızı söylüyordu. Kitabın kapağına yazarlar olarak ikimizin adı yazıldı. Oysa ben bırakın o kitabın bir satırını yazmayı kitabı okumamıştım bile! Yalaka kitaptan o kadar emindi ki birinci sayfaya beğenmeyenlerin kitabı iade etmeleri durumunda ücretlerinin geri ödeneceği garantisini de koydurdu. Kitap piyasaya çıkınca gazetelere, televizyonlara onca reklam verdik. Kapış kapış satılacak ve bir tek iade bile olmayacak sanıyorduk. İlk günler reklamların etkisiyle çok sattı, ama sonraki günler kitapçılardan  “Durmadan iade geliyor” yakınmalarıyla karşılaştık. Gelen iade satılandan da fazlaydı.

         -Gelen iadenin satılandan fazla olması imkansız. Öyle şey olur mu?

         -Olur, hem de nasıl olur biliyor musun? Meğerse bizim kitabın korsan baskıları da kitapçılara iade ediliyormuş. Yani korsan baskının ceremesini de ben çekiyorum. Ayrıca bizim Yalaka kitabın neredeyse tamamını başka kitaplardan aşırmış. Eserlerinden çalınan yazarlar bizi mahkemeye verdiler. Kazananların tazminatlarını da ödüyorum. Uzun lafın kısası şu an benim galerinin deposunda yakacak bir fırın, bir ocak ya da bir fabrika aradığım 20 binin üzerinde kitap var.

         -Peki, bu işe Yalaka ne dedi? Bu başarısızlığın hesabını ondan sormadın mı?

         -Yalaka’da laf çok. Ona göre bu bir insanlık ayıbıdır. Yüzyıllar sonra bu eserin değeri utanç duyularak anlaşılacaktır. Artık işin o kısmını düşünmek bile istemiyorum. Şimdi biraz daha düşünün ve o temiz vicdanınızla karar verin: Memleketim’de benden en keriz kerizi var mı?

         Bu sefer Al-Makam da katıldı:

         -Yook! sesleri çok uzaklardan bile duyulabiliyordu. Kılkuyruk’un içiricisi:

         -Hepinizi Memleketim’in En Keriz Kerizi Altan beyin maddi huzurunda bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum. Saygı duruşundan sonra ayrılmayın çünkü , Sayın En Keriz Kerizin sizlere çay ikramı olacaktır, dedi.             

 

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Al-Makam’ın Memleketim’e gelişinin yedinci gecesi önemli bir olay yaşandı. Bu olay, Memleketim tarihçileri tarafından “Mikdat Yangını”  olarak kaydedildi.

         Mikdat beyin Aşiyan Caddesi üzerindeki lisenin hemen bitişiğinde tekstil üretimi yapan bir fabrikası ile onun üç yüz metre kadar ötesinde, sekiz dönümlük orman arazisine sahip tripleks bir villası vardı.

        Okula bu kadar yakın bir arazide bir fabrikaya nasıl ruhsat verildiği bazı Memleketimliler tarafından sorgulandı ise de Mikdat bey onlara:

         -Ben bu fabrikayı yaptığımda burada ne okul, ne cadde ne de ev vardı, diye cevap verirdi.

         Diyelim ki fabrika ile ilgili söyledikleri doğrudur. Peki orman arazisi içinde bir sürü ağaç arasına tripleks villayı nasıl kondurmuştu? Villanın kaçak olduğu besbelliydi, fakat kimse bundan fazlasını söylemeye cesaret edemiyordu.

         O gün Mikdat beyin villasında gündüz başlayan hareketlilik akşam da devam etmişti. Hizmetçiler sağa sola koşuşturuyorlar; tabaklar, yiyecekler bir yerden bir başka yere taşınıyordu. Kalın zincirlerle bağlı ayı kadar iri üç tane köpek, bu gece durmadan, gelene gidene havlıyordu.

         Akşam yemeğini yiyen Mikdat bey ve davetliler, kahvelerini yudumlarken bir yandan da gülüşerek sohbet ediyorlardı. Kahve faslından sonra Şark Köşesi’ne geçtiler, tepsiler içine hazırlanmış içki ve mezelerini yavaş yavaş tüketmeye başladılar. İyice duyulsun diye müzik setinin sesini de sonuna kadar açtılar.

         Gecenin ilerleyen bir saatinde villanın bahçe kapısının önüne yaklaşan bir minibüs, görevlileri alıp gittikten sonra içeride Mikdat bey, üç erkek arkadaşı ve dört tane yabancı uyruklu bayan kalmışlardı.

         Aceleyle evi terk eden hizmetçilerden birisi, içi su dolu cezveyi yanan ocağın üzerinde unutmuştu. Daha doğrusu kapatıyorum sanıp yanlışlıkla ocağın düğmesini ters tarafa çevirmiş, yani ocağı söndürmemiş sadece ateş miktarını kısmıştı. Ocak yavaş yavaş yanarken cezvenin içindeki su da ısınıyordu.

         Mikdat bey, Döviz Rıza, Taklitçi Avni ve Beş Dakika Mehmet içtikçe keyifleniyor, keyiflendikçe de her şeye gülüyorlardı. Hele yabancı bayanların çat pat konuşmaları onların kahkahalarını patlatmaya yetiyordu.

         Döviz Rıza bankacıydı. Kredi işlerinde Mikdat beye oldukça yardımı dokunuyordu. Bu alemin düzenlenme nedeni de Rıza’nın en son ayarladığı yüklü bir kredi idi. Mikdat “Bunu becer, seni öyle bir yaşatayım ki hiç unutamayasın!” demişti.

         Taklitçi Avni, aşırı neşesiyle bu tip eğlencelerin vazgeçilmez bir üyesiydi. Bazen taklit de yapmaya kalkar, ama pek beceremezdi. Zeki Müren’i taklit ederken halk müziği söylediği, Ayhan Işık’ı taklit ederken Erol Taş gibi konuştuğu çok olurdu.

         Beş Dakika Mehmet fotoğrafçıydı. Her türlü fotoğraf işini beş dakikada teslim etmeyi garanti ederdi. Bu tür gizli eğlenceleri yanında getirdiği küçük bir fotoğraf makinesiyle ölümsüzleştirir, çektiği filmleri itina ile dükkanında basar ve gizli bir bölmede onları saklardı. Daha sonra arkadaşlarıyla fotoğrafçı dükkanında buluştuklarında, resimlere bakıp bakıp anılarını tazelerlerdi.

         Ocaktaki cezvenin içindeki suyun önemli bir kısmı buharlaşmıştı. Saat de 01’e geliyordu. Herkes bayan arkadaşını alarak bir odaya çekildi. Mutfağa bakmak akıllarının ucundan bile geçmemişti.

         Saat 02’ye yaklaşırken cezvenin içindeki su tamamen bitmiş, maden kısmı ateş gibi kızarmış, tahta sapı da yanmaya başlamıştı. Daha sonra ise cezvenin yanan sapından mutfağın zeminindeki halının üzerine düşen ateş parçaları halıyı tutuşturmuş, halıdan yükselen alevler de perdeleri sarmıştı. Villanın içi duman doluydu ve alt katta göz gözü görmüyordu.

         Mikdat bey ve misafirleri yangını fark ettiklerinde onlar için çok geç olmasa bile geçti, çünkü ancak canlarını kurtaracak kadar zamanları vardı. Dört erkek ve dört bayan elbiselerini bile alamadan kendilerini villanın bahçesine attılar.

 

                                                   ●   ●   ●

                    

         Al-Makam, saat 02,30 civarında dışarıdan gelen seslerle uyandı. Balkona çıkıp baktığında koşuşan bir sürü insan ve okul tarafından göğe yükselen alevler gördü. Etrafa yayılan duman oraya kadar gelmişti, burnu ve boğazı acı acı yanıyordu. Giyinip aşağıya indi ve yangının olduğu tarafa doğru koşan insanların arasına katıldı.

         İtfaiye kasabanın öteki tarafında, dere kenarındaydı. Yangın yerine oldukça uzaktı. Yangın ihbarını alan İtfaiye Amiri sağa sola emirler yağdırıyordu:

         -Acele edin, bu adamın günahları kadar yangını da büyük olur. Günahkarın günahları yanıyor, ama ne yaparsın görev görevdir! Siz gene de acele edin!

         -Kimin yangını büyük olur amirim?

         -Kimin olacak, Fabrikatör Mikdat’ın! Siz onu bunu boş verin de itfaiye aracının içi su dolu mu, onu söyleyin.

         -Amirim, gündüz parklardaki çiçekleri sulamıştık, sonra da doldurmayı unuttuk.

         -Allah kahretsin, tam buldunuz aracı boşaltacak zamanı…

         Hortumları hemen yangın vanasına bağlayıp aracı doldurdular, ama oldukça fazla zaman da kaybetmişlerdi. Sirenlerini açtı ve yola çıktı Memleketim’in tek itfaiye aracı.  

    

                                                    ●   ●   ●

 

        Mikdat’ın villasının yanına gelenler, çırılçıplak bayanları ve erkekleri bahçede saklanmak için oradan oraya koşuşurken görünce yangını bırakıp onları seyretmeye ve gülüşmeye başladılar.

         Sarhoş Cemal, daha önce birkaç kundaklama olayına karışan, sonra yakalanan ama cezai ehliyeti olmadığı için her defasında serbest bırakılan Neron Tahir’e takılmadan edemedi:

         -Oğlum Neron, bu işte senin parmağın var mı? Doğru söyle!

         -Yok be sarhoş abim. Benim yangınlar bunun yanında çocuk oyuncağı sayılır. Baksana şu güzelliğe, şu muhteşemliğe… Seyrettikçe insanın içi açılıyor. Kocaman villa çatır çatır yanıyor, birazdan bir avuç külden başka bir şey kalmayacak. Sonra, bunu orman ve ardından da fabrika izleyecek. Bu macera kaçmaz! Kendime iyi bir yer bulup, işin tadını çıkaracağım.

         -Yangın sapığı, ne olacak! dedi Sarhoş ve onun yanından uzaklaştı.

          Neron Tahir’in dediği doğruydu. Yangın söndürülemezse kısa sürede her yanı sarabilirdi.

         Saklandığı ağacın arkasından çıkan Mikdat bey, elleriyle bir önünü bir arkasını saklıyor, daha doğrusu sakladığını sanıyordu ve seyredenlere bağırıyordu:

         -Utanmazlar, açıkta bi şey mi gördünüz de bakıyorsunuz? Elalemin şeyine bakacağınıza yangını söndürmeye yardım etsenize! O itfaiye denilen konserve kılıklı araba da nerede kaldı? Her şey yandıktan sonra mı gelecek?

         Beş Dakika Mehmet, giysilerini alamamıştı ama nasılsa fotoğraf makinesi elindeydi. Bir ağacın arkasından hem yangının hem de toplanan insanların fotoğraflarını çekiyordu.

         Çalılar arasında saklanmaya çalışan Döviz Rıza’nın her tarafı yara, çizik içindeydi. Vücudunu kaplayan kan çıplak görüntüsünü biraz örtüyordu. Acıdan inliyor, arada bir de çığlık atıyordu.

         Yabancı bayanları şu sıra görebilen yoktu, ama aniden yangın yerine giren itfaiye aracının farları onların yerini de herkese gösterdi. Birbirlerine sarılmışlar, çıplak bir tek beden görüntüsü veriyorlardı.

         İtfaiyeyi gören Mikdat bey, alaylı bir şekilde:

        -Nihayet teşrif edebildiniz sayın yangın ekibi! Sizden bu işin hesabını mahkemede soracağım,dedi.

         İtfaiye amiri:

         -Mikdat bey, arabamıza roket mi takıp da gelecektik? Bu külüstürle bundan çabuk gelinmez. Arkadaşlar, villanın işi bitmiş. Onu bırakın önce ormana su sıkın, hiç olmazsa ormanı kurtaralım.

         -Ne ormanı, ne kurtarması? Bırakın ormanı da önce benim fabrikamı kurtarın. Suyu fabrikaya sıkın ki tutuşmasın.

         -Beyefendi, fabrika sadece sizin, oysa orman hepimizin. Öncelik ormanda!

         -Bunu da size ödeteceğim.

         Al-Makam bu konuşmaların ancak sonuna yetişebilmişti. Topluluktaki bazı konuşmaların ise tümüne tanıktı:

         -Meczup Muammer “Allah Allah” deyip kafanı sallayacağına, sen bilirsin söyle bakalım bu yangının sebebi nedir?

         -Balıkçı Sadi, bunu sadece ben değil, Allahın verdiği akla sahip olan her kişi bilebilir. Bu yangın şundan bundan değil bu insanların günahlarından çıktı. Günah ateştir, insanı sararsa insanı yakar, evin içinde günah işlenirse evi yakar. Ormanda da bu iş yapıldıysa ormanın da hiç kurtuluşu yoktur.

         Mikdat, yanan villasına yaklaşmak istediği sırada üzerine bir parça ateş sıçradı. Acıyla haykırdı:

         -Yandım anam!

         Seyredenlerden buna bir cevap gelmede gecikmedi:

         -Yananı Allah görür!

         Bir başkası:

         -Yanan kendi derdine yanar.

         Villanın kontrollü bir şekilde yanması sağlanıp hem ormana hem de Mikdat beyin fabrikasına bolca su sıkıldı. Durgun, rüzgarsız bir hava vardı. Bu büyük bir şanstı. Bu sayede yangının yayılması önlenebilmişti.

         İtfaiye birkaç kez gidip geldi, getirdiği son suyu villanın kızgın külleri üzerine boşalttı. Şiddetli bir “coozzz” sesiyle birlikte ortalığı büyük bir kül bulutu sardı. İnsanların çoğu sağa sola kaçıştı, ama orayı tamamen terk eden olmadı. Seyrin bitmediğini düşünüyorlardı.

         Yanan ateş kalmadığından ortalık iyice kararması gerekirken aksine aydınlanmıştı. Çünkü artık sabahtı. İtfaiyeciler işleri bittiği için malzemelerini topladılar, araçlarına bindiler. Binlerce kişi araçlarına binen itfaiyecileri coşkuyla gönülden alkışladılar. ”Memleketim sizinle gurur duyuyor!” sloganı ortalığı inletiyordu. Halkın  alkışlarına itfaiye korna çalarak cevap verdi, bu aynı zamanda bir selamlamaydı.

         Bilgiseverof Umursamaz Rüştü avazı çıktığı kadar bağırıyordu:

         -Thales’in teorisinin doğruluğunun kanıtlandığını binlerce kişi az önce burada gördü. Ne demiş üstat? ”Varlığın ilk ana maddesi yani arkhe su’dur.” demiş. Bir düşünsenize su olmasaydı bu gece bu şehrin hali nice olurdu?

         Bazı kişiler:

         -Galiba bilgiseverof haklı! derken bazıları da::

         -Gene zırvaladı kaçık felsefeci, diyorlardı.              

                                   

                                                   ●   ●   ●

 

         Al-Makam, Burcu Pansiyonun tombul sahibesiyle yaptığı sıkı bir pazarlıktan sonra üç günlüğüne 60 liraya anlaşmıştı. Memleketimde, birkaç gün de pansiyonda kalmaya karar vermişti. Odası cadde üzerinde sevimli ufacık bir yerdi. Tuvaleti ve banyosu da içindeydi.

        Odadaki dolaba eşyalarını yerleştirdikten sonra tuvalete girdi. Tuvalet duvar ile lavabo arasındaki daracık bir yere  zorla sıkıştırılmış gibi duruyordu. Sığıp sığamayacağını düşündü, lavaboyu biraz iteledi, sanki lavabo biraz ileri gitmiş gibi geldi ona.Tuvalet taşına oturmasıyla kalkması bir oldu, çünkü fazla uzun bırakılmış olan tarat borusu altına batmıştı. Tuvalet kağıdı rulosundan biraz kopararak boruyu kağıtla tutup hafifçe eğdi. Belki şimdi oturabilirdi. Bir kere daha oturmayı denedi. Oturmasına oturdu ama oturduktan sonra  da kımıldamasına dahi imkan olmadığını gördü. Kilolu birisinin herhalde burayı kullanabilmesi çok zor olacaktı. İşini bitirdikten sonra lavaboyu devirmemeye dikkat ederek yavaşça kalktı, ellerini yıkadı. Dolması için gerekli süre geçtiği halde rezervuardan sürekli su sesi geldiğini fark etti. ”Bu devamlı akarsa, gece işimiz iş! Uyumak bu sesten dolayı mümkün olmaz.” diye düşündü.

         Aşağıya indi, pansiyonun kaldırıma koyduğu üç masadan birisine oturup tombul bayandan bir çay rica etti. Diğer masalarda da insanlar vardı, ama onlar hiç de pansiyonda kalan müşterilere benzemiyorlardı. Memleketimin yerlisi olmalıydılar. Biraz soluklanmak ya da sohbet etmek için oturmuşlardı. Yan masadaki 50’li yaşlarda iki bayanın konuşmalarına kulak kabarttı:

         -Sorma Aylacığım, gittiğime gideceğime pişman oldum. Sabahın köründen akşama kadar bekledim, ancak iki tane ilaç alabildim. Hastaneye sağlam gittim sinirden hasta döndüm. Bin bir ayak bir yerde. O kadar hasta mı var bu memlekette? Eğer gelenlerin hepsi gerçekten hasta ise vay bizim halimize!

         -Ne olacak şekerim, doktora giden tam tedavi olamıyor ki. Geçen gün ben de gittim, bana verilen sıra 108 numaraydı. Giren bir-iki dakikada doktorun yanından çıkmak zorundaydı. Bu sürenin içinde muayene ile beraber kayıt ve reçete yazılması da var. Doktor bazen muayene bile etmeden, neyin olduğunu sorup reçeteyi yazıyor. Seninle hiç ilgilenmiyor.        

        -Bazıları da bir çok hastayı özel muayenehanelerine yönlendiriyorlarmış. Orada tepeden tırnağa muayene ederler belki!

        -Nerdee? Özel muayenesine de gittim bir doktorun. 70 liramı aldı, ama gene hastanedeki kadar vakit ayırdı. Öğlen yemeği arasında muayenehanesine gelip özel hastalarına bakıyor, orası da tıklım tıklım. Kırk beş dakika vakti ya var ya yok, çünkü oradan çıkıp hastanedeki öğleden sonraki hastalarına bakacak.

         -Belki özel muayenehanesine gidersen hastanede daha iyi davranır. İlaç yazarken biraz cömert olur.

         -O avantajı var tabii. Teşhis tam konulamayınca hastalık da tam tedavi edilemiyor. Aynı insanlar durmadan doktor kapılarını aşındırıyorlar.

         -Hastanede beklerken ellerinde kocaman çantalarıyla doktorların yanına teklifsiz giren o ilaç pazarlamacılarına çok kızıyorum. Onların çaldıkları zaman da bizim zamanımız değil mi?

        -Haklısın, onlara söylenenleri çok duydum ama yüzlerine karşı bir şey söyleyeni görmedim.

         Konuşma hastalık ve hastane üzerine devam edip gidiyordu. Al-Makam daha önce hastaneye gitmişti, ama kendi derdine düştüğünden ne olup bittiğini anlayamamıştı. Yarın erkenden hastaneye gidecek ve olanları yakından görecekti.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Al-Makam sabahın oldukça erken bir saatinde kalktı. Pansiyonun kapısını açmak istedi ama açamadı. Çünkü sahibesi bu kadar erken bir saatte uyanmazdı; kapıyı zorlayınca çıkan gürültüye uyandı ve uykulu şaşkın gözlerle ona bakarak kapıyı açıp uykusuna devam etmek üzere odasına yöneldi.

        Al-Makam hastanenin bahçesine  adımını atar atmaz keskin bir ilaç kokusu burnuna geldi.  Ağrıyan karnını tutarak ilerlemeye çalışan 16-17 yaşlarında bir genç çocuk, bir kadının koluna girerek yürütmeye çalıştığı ama aslında sürüklediği 75-80 yaşlarında bir ninecik, topuklu ayakkabılarının çıkardığı sesi zevkle dinleyerek bahçede dolaşan bir genç kız, çöp bidonlarının yanında adeta pusuya yatmış gibi gizlice sigaralarından çekmeye çalışan kadınlı erkekli altı-yedi kişi, hiçbir şeye aldırmadan orada bulduğu plastik çay bardağına ayağıyla vurarak oynayan bazen de bu oyundan zevk aldığını gösteren sevinç çığlıkları atan dört yaşlarında bir çocuk ve onu gözetleyen başı örtülü bir kadın, telaşla oraya buraya koşuşturan beyaz önlüklü görevliler… Kısacası, ne yaptıkları anlaşılmayan ama bir arada bulunan  bir insan yığını, hastane bahçesinde göze çarpıyordu. Ortam genelde sakin ve sessizdi ama birden ağır bir vasıtanın önce motor, sonra ise fren sesi bu sessizliği bozdu. Hatta korkuyla bazı insanlar oraya buraya kaçışmaya başladılar. Kimisi :

           -Yuhh  ayı!

           -Sürücü değil kasap bu kasap !

          -Sabah sabah  gebertecek bu adam bizi.”  diye söylenenler de vardı.

          Bu konuşmaları duyan  sürücü  “Tıbbi atık aracı “ yazan çöp kamyonunun camından başını çıkarıp cevap verdi:

          -Korkma teyzem. korkma dayım, korkma bacım! Biz kimseye zarar vermeyiz. Yıllardır sallarım bu direksiyonu, daha bir tane bile vukuatım yok!

          Bunu duyan yaşlı bir kadın öfkeyle:

         -Belki de bugün ilk vukuatın biz olacaktık, boş boş konuşma da işine bak. Zaten buradaki insanların derdi onlara yetiyor,  diye bağırdı

          Sürücü sırıtarak camdan bir kez daha baktı. Arabayı birkaç metre geriye çekti ama sesini çıkarmadı.

         Hastane binasının giriş kapısına yaklaştıkça kalabalık artıyordu, çünkü birçok yönden gelen insanların hepsinin hedefi bir an önce o kapıdan girmekti. Buradan önce girmek içeride muayene için gerekli olan barkotu da önce almak demekti. Barkot dağıtan gişelerin önünde yüzlerce insan şimdiden birikmişti. Al-Makam da barkot kuyruklarından birine girdi. Orta yaşlarda bir adam kalabalığı görünce yanındaki kadına :

         -Sözüm ona erken geldim diye seviniyordum. Baksanıza şu önümüzdeki insan çokluğuna. Bu insanlar hiç uyumadan gece yarısı geldiler herhalde buraya. Bugün gözden gene muayene olamam ben, bana gelinceye kadar kontenjan dolar. Ama şansımı bir kere daha denemek istiyorum.

         Bir hayli önlerde bulunan bir kadın:

         -Doğru tahmin ettiniz beyefendi, geçen hafta sabah altıda girdim kuyruğa ve tam üç saat sıra bekledim ama muayene olamadım. Diğer poliklinikler böyle değil, göz hastası çok ama bakan doktor az.

         -Çile çekmek bizim gibilerin kaderi galiba. Baksanıza kuyruklarda iyi giyimli kimse var mı?

          Bu iyi giyimli lafı bazılarının canını sıktı, hatta homurdananlar bile oldu, ama bunun kendileri için bir hakaret olduğunu söyleyebilecek kimse çıkmadı. Köylü bir adam karıştı konuşmaya:

         -O dediklerinin vardır parası, gider özele. Orada ne sıra vardır ne de beklemek. Bizi burada bir dakikada kontrol eden doktorlar  orada onlara saatlerce bakarlar. Bir dakikada benim hastalığımı nereden bilecek? Geçen benim süt ineği hasta oldu, çağırdım bir veteriner tam bir buçuk saat uğraştı hayvanla.

         -Senin süt ineği kaç para eder?

         -Üç-dört bin yapar yeni parayla.

         Bu muhabbete kızanlar da vardı. Bu konuşmaları boş  buluyorlardı. Sessizce de olsa:

         -Sıktı artık! Sözcükleri bazı dudaklardan dökülüyordu.

         Yarım saat sonra kalabalık iyice arttı. Kalabalığın artışıyla insanların üzerine gişelere doğru bir iteleme tazyiki gelmeye başladı. Bağıranlar  hatta çığlık atanlar oldu. Bu kargaşayı fırsat bilen bazı uyanıklar kuyrukların ön tarafından yer kapmak için harekete geçtiler. Kuyrukta bekleme deneyimi olanlar bunu hemen fark ettiler ve bir karşı hamle ile cevap verdiler :

           -Lütfen araya girmeleri önleyelim. Herkes önündeki insana iyi dikkat etsin!

         İlk başlarda kuyruktaki insanlar tek başlarınaydı, fakat zaman ilerledikçe bilhassa en öndeki insanların yanında onlarla sohbet eden birkaç kişi beliriverdi. Bu eklenen insanların çoğu oradakilerle ne akraba, ne arkadaş ne de komşuydu. Ön sırada bulunmanın birden yarattığı bir çekicilikti bu…

         Gişeler nihayet açıldı ve işlemler başladı. Herkes derin bir “Ohh!” çekti. Biraz sonra aradan yarım saat geçmesine rağmen bir adım bile ilerlememiş olan insanlar, bunun nedenini araştırmaya başladılar. Arkalarda bulunanların bekleme nedenini doğru tahmin etmelerine imkan yoktu. O yüzden arka sıralardan homurtular yükseliyordu. Sırada olmadığı halde bir yolunu bulup ön sıralara yerleşen birisi gerilimi azaltmak için:

         -Bilgisayarlar bozuldu, bilgisayarlar arıza yaptı. Tamir etmeye uğraşıyorlar,diye arka sıralardan da duyulabilecek bir sesle bağırdı.

         Biraz sonra bilgisayarların sesi duyuldu. Başka zaman rahatsız olacağı bu bilgisayar sesi birçok kişiye huzur vermişti. Ümitle bekliyorlardı.

         Arka sıralarda oldukça kilolu bir bayan belini tutarak kıvranmaya başladı. Yere düşmek üzereyken yanındakiler tuttu, kaldırdı. Gözleri büyümüş ve alnından terler boşalıyordu. Birisi:

         -Kardeş sen şuraya otur, sıran gelince sana haber veririz.

         -Senin şikâyetin ne?

         -Şikayeti ne olursa olsun, baksanıza duramıyor kadıncağız! Öndekiler izin verin de  işlemini yaptırsın.

         Bu teklif birçok öndeki kişinin canını sıkmıştı. Hayır diyenler çoğunluktaydı  ama en öndeki bir adam:

         -Bir kişiden ne çıkar. Gelsin yaptırsın, deyince iki kişi hasta kadının koluna girerek gişe önüne getirdiler ve hem hasta kadının hem de kendi işlemlerini yaptırdılar. Böylece arkadakilerin bekleme süresine biraz daha zaman eklemiş oldular.

         Beklemekten canı sıkılan Al-Makam ortalığı hareketlendirmek için:

         -Bize bu yaptıkları tam bir gâvur eziyeti. Aslında gavurların günahını alıyoruz, çünkü onlar hasta olan birisine bu kadar acı çektirmezler, dedi ve etraftan tepki gelmesini bekledi. Ancak hiç kimse en ufak bir tepki göstermedi. ”Korkaklar!” diye düşündü kendi kendine, ama iyice sinirlenmişti. Tam o sırada önündeki bayanın işi bitmiş sıra ona gelmişti ki önündeki bayanla konuşan diğer bir bayan gişenin önüne atlamıştı bile.

         -Hanımefendi siz sırada değilsiniz, sıra bende. Lütfen kuyruğun en arkasına geçiniz.

         -Herkes şahit, ben saatlerdir bekliyorum burada. Sırada olduğumu siz de gördünüz.

         -Evet ama siz oraya sonradan o bayanla konuşmaya geldiniz,  dedi ve diğer bekleyenlerden destek istercesine gözlerine baktı. Hayret, gene destek yoktu. ”Lanet olsun” dedi ve ısrardan vazgeçti.

         Kadın, bu suskunluk üzerine sevinerek elindeki poşetten sağlık karnesini çıkardı ve gişeye uzattı. İki-üç dakika  süren  işlemden sonra  tekrar elini poşete attı ve bu sefer üç tane daha sağlık karnesi çıkararak gişeye uzattı. Kadını izleyen Al-Makam’ı bu son hareket iyice çileden çıkardı:

         -Hanımefendi, bütün mahallenizin sağlık karnelerini toplamışsınız. Hak etmediğiniz halde kendi işinizi yaptırdınız, üstüne üstlük üç kişinin işini de yaptırmak istiyorsunuz. Burada bekleşen bu insanlara saygısızlık yaptığınızın farkında mısınız? Yoksa bu kadar insan aptal da bir tek siz mi akıllısınız? Memur hanım, lütfen bunu önleyin ve o karnelere işlem yapmayın!

         Görevli memur bu isteği duymamazlığa geldi ve eskisinden daha hızlı bir şekilde işini yapmaya koyuldu. Arada bir Al-Makam’a da bakıyor ve adeta  “Bana ne!” demek istiyordu. Yan sıralardan birinde küçük bir çocuk annesine bir şey sormak istedi ama annesi onu :

         -Sus! Bak orada kavga oluyor ve ben senin yüzünden duyamıyorum. Sesini kes de ne olduğunu anlayayım, diyerek engelledi.

         Yaşlı bir kadın :

         -Ayıp, ayıp. Hem de çok ayıp! Ne günlere kaldık yarabbi!diyordu ama kimi kınadığı hiç de belli olmuyordu.

         -Kavga bitse de memurlar rahat çalışsa! Yoksa daha saatlerce bekleriz burada.

         -Adam doğru söylüyor, ama biz kendi hakkımızı savunmasını bilmiyoruz.

         -Savunsan ne olacak, kötüler ve kötülükler bitecek mi?                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                         

         -Belki kadının acelesi var. Yaptırsın işini canım.

         Şeklinde kavga ile ilgili birçok görüş ortaya kondu. Kadına itiraz eden Al-Makam’ın  dikkatini gişede oturmakta olan hastanenin güvenlik görevlisi çekti. Hemen ona yöneldi:

         -Beyefendi buradaki düzeni ve sırayı sağlamak sizin göreviniz değil mi? Lütfen bu bayanı sıradan çıkarınız!

         Bu sözler güvenlik görevlisinin hoşuna gitmedi, ama birden yerinden fırladı. Onu gören de hemen problemi çözecek sanır. Oysa o hareket, oradan kaçış içinmiş. Çünkü daha sonra  oralarda güvenlik görevlisini gören olmadı.

         İşi biten kadın ağır ağır dört tane sağlık karnesini poşetine yerleştirirken bir yandan da arkasındaki Al-Makam’a kötü kötü bakıyor ve herkesin duyabileceği bir sesle söyleniyordu:

         -İnsanlarda acıma duygusu kalmamış, benim ayakta duracak halim yok. İnşallah Allah sana da bir hastalık verir, o zaman benim derdimi belki anlarsın!

         -Hem suçlusun hem de güçlüsün. Haksız yere iş yaptırdın, bir de utanmadan söyleniyorsun. Pes doğrusu! Burada bekleyenlerin hepsi hasta, keyif için hiç kimse bu daracık yerde saatlerce beklemez, dedi Al-Makam.

         Kadın söylene söylene uzaklaşırken Al-Makamın arkasındaki adam:

         -Sana beddua ediyor.

         -Etsin. Meşhur sözdür: Köpeklerin duası kabul edilseydi her gün gökyüzünden kemik yağardı.

         İnsanlar altı sıra kuyruk olmuşlardı ve kuyrukların sonu binanın çıkış kapısına dayanmıştı. Ötekilerin yanında çok kısa görünen ve birçok kişinin özenerek baktığı yedinci kuyruğun gişesinde “Acil barkot” yazıyordu. Durumları acil olmadığı halde orada da şansını deneyenler yok değildi.

         -Bayılmak üzereyim, üzerime bir fenalık geldi.

         -Kardeş o zaman acile geç.

         -Acil öteki bölümlere göndermiyor. Oradan sadece acil kısmına gidebilirsin.

         -Şu bey oradan işlem yaptırdı, ona soralım. Beyefendi affedersiniz ama hangi bölüme gideceksiniz?

         -Sizi neden ilgilendiriyor anlamadım, ama gene de söyleyeyim: Dün dahiliyede işlerim yarım kalmıştı, bu yolla tamamlayabileceğimi söylediler.

         -Bak, gördün mü, benim dediğim çıktı.

         -Ben vazgeçtim acile gitmekten. Orası işimi yapmazsa buradaki sıramdan da olurum.

         -Kızım bebek arabasıyla sırada beklemek zor olur. Şurada bekleyen annem var, yaşlı olduğu için oraya oturttular. İstersen bebeği onun yanına bırak.

         -Olur mu teyze, ya çocuğumu çalarlarsa?

         -Aşk olsun biz öyle şey yapar mıyız?

         -Ama ben sizi tanımıyorum ki…

         -Kızım git acile. Senin bebeğin var, söyle sana barkot verirler.

         -Bu kadın da her önüne geleni acile gönderiyor. Ona kalsa herkes acillik!

diye düşündü Al-Makam. Barkot alma işini bitirmişti ki, tam bu sırada en arka sıralardan bir bayanın:

         -Eyvah, soyuldum, yetişin kaçıyor!diyerek attığı çığlık duyuldu. İnsanlar birbirine karıştı, sıralar bozuldu, öndekiler arkaya arkadakiler ise öne doğru hücum etti. Ne soyulan ne de kaçan vardı. Az sonra sıralar yeniden oluştu ama bir çok kişi öndeki yerini kaybetmişti. Anlaşılan bu çığlık da yeni bir sıra kapma taktiğiydi.

         Daha önce önde olanlar bu yeni sıralamaya itiraz ettiler, eski yerlerine geçmek istediler. Öndekiler tabii ki buna yanaşmadılar. İtişmeler, kakışmalar başladı. Biraz sonra da yumruklar konuştu. Çantalar, sağlık karneleri havada uçuşuyordu.Doktor kapılarında bekleyen hastalar, doktorlar ve hastane personeli kavganın olduğu yere doluştu. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışıyordu:

         -Galiba birini soymuşlar.

         -Bomba koyarken birini yakalamışlar.

         -Hamile bir kadının sırada sancıları tutmuş.

         -Olay çıkarmak isteyen bir grup ortalığı karıştırmış.

         -Bir bayanın çocuğunu kaçırmışlar, gibi çeşitli tahminler yapılıyordu.

         Al-Makam, tam da kavganın ortasında kalmıştı. Yüzünde tırmık izleri vardı, gömleğinin iki düğmesi de kopmuştu. Buradan kurtulmanın çarelerini ararken bir el omzuna dokundu. Başını çevirip baktığında tanıdık bir yüz görmenin verdiği sevinçle gülümsedi: Karşısındaki kişi Psikiyatrist Hayati beydi. O da gürültüye koşanlar arasındaydı. Kendisine yardımı dokunacağını sanıyordu ama durum tamamen tersineydi. Hayati bey:

         -Sevgili hastalarımız lütfen sakin olun! Olayı yaratan kişiyi biliyorum. İşte yakaladığım bu şahıstır, diye Al-Makam’ı işaret ediyordu. O bir şey yapmadığını söylese de ona kimsenin inanacağı yoktu. Hayati bey:

         -Sakın kim olduğunu söyleme Al-Makam müsveddesi. Demek ki geçen gün buraya Al-Makam olarak, bugün ise bir terörist olarak geldin. Görevliler yakalayın bunu ve hemen 46’lıların koğuşuna götürün!

         İtirazları para etmedi. Üç tane hastabakıcı karga tulumba aldılar adamcağızı ve emredilen yere götürdüler.

         Barkot sırası bekleme yerinde artık her şey normale dönmüştü. Öyle ya suçlu bulunmuştu. Al-Makam’ın az önce konuşmaya çalıştığı adam:

         -Terörist olduğunu zaten anlamıştım. Beni tahrik etmeye çok çalıştı, ama başaramadı,diyordu yanındakilere.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         İşbitirici Sait, Pişpirik Mehmet, Kuruntulu Soner ve Hanımcık Metin hararetli hararetli bir kağıt oyunu oynuyorlardı. Sait, miras yoluyla kalan büyük bir arsayı 18 varisi ikna ederek metre karesi altı liradan alıp dokuz liradan sattığı için oldukça keyifli ve hoşgörülüydü. Pişpirik Mehmet’in göz göre göre yürüttüğü kağıtları bile görmemezlikten geliyor ve içinden “Amaaan, bir kağıt için huzursuzluk çıkarmaya değer mi?” diye düşünüyordu.

         Pişpirik Mehmet aslında gözü, kulağı sağlam, beyni genç insanlarla oyun oynamazdı. Saatlerce kendi gözüne kestirdiği oyuncuların gelmesini beklerdi. Bu oyuncular gözleri iyi görmeyen, öyle ki bırakın yerdeki kağıtları elindekileri bile ancak gözüne yaklaştırdığı zaman tanıyabilen, kulakları davul çalsa duymayan, yaşları yetmişe dayanmış ya da geçmiş oyuncuları seçer, gerekirse  “kurbanlıkları” gelinceye kadar, bütün gün orada pineklerdi. Yenilmekten hiç hoşlanmazdı; hele hele Kuruntulu Soner’in kendisini yendikten sonra “Gazoz ağacı!” diyerek takılmasına hiç tahammülü yoktu. Bugün şeytana uymuş, gaflete düşmüş ve kareyi tamamlama ısrarlarına nasılsa “Olur” demişti. Şu an oyundaki durumu hiç de iyi değildi. Kağıtları yürütmesine rağmen sonlarda yer alıyordu. “ Salaklık ettim.” diye mırıldandı. Mızıkçılık çıkarıp oyunu bozmak için bir bahane aramaya başladı.

         Kuruntulu Soner çok şüpheciydi. Diğer oyuncuları sürekli göz hapsinde tutuyor,  elindeki iyi kağıtların verdiği cesaretle kağıtları hızla masaya çarpıyor, “Hile yapanı yakarım!” diyerek Pişpirik Mehmet’e gözdağı veriyordu. İşbitirici Sait’in pis pis sırıtması hem sinirlerini bozuyor, hem de şüphesinin Pişpirik Mehmet’ten başka onun da üzerinde toplanmasına neden oluyordu. İşbitirici Sait’in mutlu hali neredeyse onu çıldırtacaktı. Bir ara:

         -Ne o İşbitirici, ağzın keyiften kulaklarına varıyor. Yoksa bittin mi? Bir el daha dön, biz de belki sayı azaltırız, dedi.

         -Yok bir şey. Benim keyfimin nedeni başka. Elimde üçü benzer kağıt bile yok!.. diye cevapladı İşbitirici.

         Onların konuşmasını elindeki kağıtları masanın üzerine açan Hanımcık Metin böldü:

         -Buraya kadar arkadaşlar, herkes elindekileri saysın!

         -Kaçan mı var? Seninki de kancık eşek şansı be!dedi Pişpirik Mehmet ve kağıtları öyle savurdu ki hepsi masaya çarpıp yere düştü.

         Elindeki çay tepsisini boş bir masaya bırakan içirici koşarak geldi, kağıtları topladı ve:

         -Fazla heyecan yapma Pişpirik! Bunlar senin kurbanlıklara benzemez, çetin cevizdir bunlar çetin… dedi.

         -Hadi be, git başımdan! Öfkemi senden çıkarırım sonra…

         Hanımcık Metin bugün şanslı bir günündeydi. Her zaman aynı şansı yakalayamazdı. Bugün yıllık izninin ilk gününü kullanıyordu. Devlet memuru idi. Homo değildi, ama biraz kırıtarak yürürdü. Bunu cinsel tercih nedeniyle değil,  kibarlık zannettiği için yapardı.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Umursamaz Rüştü bir bilgiseveroftu, düşünce sistemlerini alt üst edecek bir felsefe geliştirdiği iddiasındaydı. Bütün sorun, kendisini anlamayan insanlardı. Yalaka Hamdi de bir bilgiseveroftu. Belki onu anlayabilirdi ama, o da zengin ya da üst kademedeki insanlara yağ çekmekten başka bir şey yapmıyordu.

         Umursamaz Rüştü bir bıçak, bir karpuz ve bir mum aldı. Kimsenin göremeyeceği çimenlik bir yere oturdu. Karpuzun üst kapağını kesti. Kabuğa hiç zarar vermeden karpuzun içindeki kırmızı kısmı çıkardı ve yedi. Bu sıcak havada doğrusu iyi gelmişti. Öyle haz vermişti ki bu karpuz ona… Tadı damağında kalmıştı. Bir ara karpuz üzerine bir felsefi sistem kurmayı bile düşündü ama çabucak bundan vazgeçti. İçi boş olan karpuz kabuğunun dışında özenle sekiz- on tane pencere açtı. Karpuz kabuğunun açık olan kapak tarafına iki tane delik delerek bu deliklere elle tutulabilecek bir ip bağladı. Bir iki saat kuruması için karpuz kabuğunu güneşe bıraktı. İyice kuruduktan sonra bir mum yaktı, yanan mumdan karpuzun içine biraz sıcak sıvı akıttı ve mumu onun üzerine dikti.

         Bir keçi sesi duyup sesin geldiği tarafa baktı. Bir oğlak meleyen annesini emiyordu. Bu sırada burnuna kızarmış et kokusu geldi. “Oğlağı gördüm ağzım sulandı. Demek ki insani zaaflarımı yenemedim!” diye düşündü, ama biraz ileride üç sarhoşun çatallı iki oduna taktıkları bir oğlağı nar gibi kırmızı ateşin üzerinde kızarttıklarını gördü. Bu görüntü ona ilham verdi. Kağıdını kalemini hemen çıkardı ve felsefe tarihine bir not daha düştü: “Doğmak ne kadar zor! Çünkü her canlının bu dünyaya gelebilmesi katrilyon kere katrilyon, belki de daha fazla ihtimale bağlı. Oysa ölüm öyle mi? Kısacası canlanmak çok zor, ölüm ise çok kolay.”

 

                                                              ●   ●   ●

 

         Umursamaz karpuzunun ipinden tutarak yürümeye başladı. Oyun oynayan dörtlünün yanına geldiğinde avazı çıktığı kadar bağırdı:

         -Zaman bu kadar ucuz mu, bu kadar bol mu?

         Cevaplar gecikmedi:

         -Sana ne bizim zamanımızdan!

         -Sadece sizin değil; o zamanda benim de, herkesin de hakkı var. Böyle hovardaca harcayamazsınız.

         -Bilgiseverof, gel otur bir çay iç! İçirici bir çay ya da oralet ver bizim felsefecimize! Belki iyi gelir. Baksana gene üşütmüş iyice. Elindeki o delikli karpuz da ne? Onun içinde ışık mı yanıyor?

         -O karpuz değil. Fener, fener…

         -Güpegündüz elinde fenerle niye dolaşıyorsun o zaman?

        -Beni anlayacak adam arıyorum. Daha doğrusu akıllı bir adam arıyorum.

         -Oyunun içine ettin!deyip zaten oyunu bozmak için bahane arayan Pişpirik Mehmet kağıtları atarak masadan kalktı. Diğerleri homurdanarak itiraz ettilerse de Pişpirik Mehmet’in mızıkçılığı üstünde olduğundan tekrar onu masaya çekemediler.

         Bilgiseverof iyice öfkelenmişti. Tepinerek söyleniyordu. Öyle ki alnından terler, burnundan sümükler akıyordu. Bir ara ter ve sümüklerini gömleğinin koluna sildi. Bunu gören Hanımcık Metin “Ööö” diye böğürerek tuvalete doğru koştu. Pişpirik Mehmet:

         -Felsefeci yeter.! Dedi..

         Ama o duymadığı için Pişpirik, sesini daha da yükseltti.

         -Gündüz fenerle adam arayan Diyojen bozuntusu, mukallit felsefeci, kes artık da kafamızı dinleyelim!

         Bu itham daha da kızdırdı bilgiseverofu ve :

         -Diyojen de kim oluyormuş benim yanımda! Onun ömrü fıçıda geçmiş. Benim bir fıçım bile yok. Çöplükte mikroplarla kardeş kardeş yaşıyorum. O, dereden tatlı su içermiş, ben mahalle çeşmesinden koli basili dolu su içiyorum. O, organik olarak üretilen lahana yermiş, ben ise hormonlu sebzeyi bile bulamıyorum. Hükümdara kabadayılık ettiği için herkes onu alkışlıyor, ben ise medeniyete, teknolojiye ve çağa karşı direniyorum. Söyleyin, o mu büyük ben mi?

         -Bizden olduğun için tabii ki sen büyüksün sevgili Umursamaz Rüştü bilgiseverofumuz!dedi İşbitirici Sait.

         Bu söz felsefeciyi yumuşatmaya yetmişti. Karpuzdan fenerini aldı, herkese selamını verdi ve dışarı çıktı. İşte Sait bir iş daha bitirmişti. Doğrusu şansı bugün ona  gülüyordu.

                                 

                                                   ●   ●   ●

 

         Kasabanın en işlek caddesi Aşiyan caddesi idi. Aşiyan “Kuş yuvası” anlamına geliyordu. Tevfik Fikret’in hastası olan başkan ısrar etmiş ve meclise bu ismi koydurtmuştu. Oysa bu caddede bırakın kuş yuvasını doğru düzgün bir ağaç bile yoktu. Çünkü olanlar cadde genişletilirken zaten kesilmişti.

         Caddede araçlar için ayrı ayrı gidiş geliş yolları vardı. Birkaç tane yaya geçidine ve bir tane de üst geçide sahipti. Buna rağmen geçitlerden geçenlerin sayısı çok azdı. Herkes istediği yerden yolun karşı tarafına kendini atardı. Buna karşılık yaya geçitlerinden sağa sola bakarak geçen köpeklere rastlamak da mümkündü. Bir keresinde insanlar arabalara sürtünerek geçerken beş tane koyunun üst geçitten geçtiğini gören bilgiseverof Yalaka Hamdi:

         -Acaba akıl yaşta değil de postta mı? diye bir inci döktürmüştü.

         Aşiyan caddesinin iki tarafında karşılıklı iki tane İlaç Satım Yeri vardı. Bunlardan birisi Derman Bul İlaç Satım Yeri idi, diğeri ise Şifam Olsun İlaç Satım Yeri. Bu işletmeler aralarında kıyasıya rekabet ederlerdi.

         Derman Bul’un sahibi Sinirli Sami, Şifam Olsun’un sahibi ise Sarsak Hüsnü idi. Günde en az on kere bir taraftan “Sinirliii!” diğer taraftan ise “ Sarsaaak!” bağırışları yükselirdi. Bu faaliyet rakibin moralini bozmaya yönelik psikolojik bir savaştı. Mücadelede her yolu mübah kabul etmişlerdi.

         Elinde reçeteyle kaldırımda yürüyen birisi; yürüdüğüne yürüyeceğine pişman edilirdi Sinirli ve Sarsak tarafından. Eğer kişi Sinirli’nin tarafından gidiyorsa önsezi ile onu Sarsak hisseder, hemen karşıya kendisini atar, dakikalarca o kişiyi “Bana gel!” diyerek çekiştirirlerdi. Aynı şey Sarsak’ın olduğu tarafta olduğunda da geçerliydi. Karşıdan karşıya hızla geçerken ikisi de defalarca arabaların altında kalma tehlikesi atlatmışlardı.

         Sinirli, o gün telaşlı ve öfkeliydi. Kötü bir şey olacağını hissediyordu. Tezgahın üzerini silerken elleri titriyordu. kırılan bir cam sesi onu çıldırtmaya yetti:

         -Varan bir, aksilik! dedi.

         Kalfa bir iğne ampulünü düşürerek kırmıştı. Onu biraz haşladıktan sonra:

         -Git bana içiriciden bir çay kap da gel. Dışarıda oyalanma! Tepemin tası atmak üzere yoksa!.. dedi.

         Kalfa, işin ciddi olduğunu anladığından koşarak gitti ve her zaman en az on beş dakikada getirdiği çayı üç dakikada Sinirli’nin önüne koydu.

         Sinirli, çaydan bir yudum aldıktan sonra kendi kendine:

         -Bugün Sarsak’tan hiç ses çıkmadı. Kim bilir nasıl dümenler çeviriyordur, dedi ve kendini kaldırımda buldu.  Evet, işte içine doğanlar doğruydu. Sarsak mütekait Remzi Bey’i yakalamış, ikna etmeye çalışıyordu. “Varan iki aksilik!” dedi ve on saniye sonra da yanlarındaydı:

         -Sen Sarsak’a kanma Remzi Bey! Ver elindeki reçeteyi. Sana indirim de yapacağım, dedi Sinirli. Sarsak cevap verdi:

         -Esas seni kandırmak isteyen Sinirli’dir. İndirim der kazık atar. Gerçek indirim bende. Senin reçetendeki ilaçların SSK payını ben ödeyeceğim. İndirim budur, budur işte!..

         Remzi Bey afallamıştı. Ne  olduğunu anlamaya çalışıyordu. Elindeki kağıdı iyice sıktı, avucuna sığdırmaya çalıştı, ama sığmadı. Bunun üzerine elini arkasına sakladı ve :

         -Beyler, ben ilaç milaç almayacağım. Bizde hasta yok ki ilaç gereksin! Bana gereken Sakarin’den ise bir kutu aldım mı altı ay gidiyor, dedi.

         Buna da kanmadılar ve adamcağızı çekiştirmeye başladılar. O kadar hırpaladılar ki adamcağız halsizlikten oradaki merdivenlere yığılıp kaldı. Bu durum Sinirli için kaçırılmaz bir fırsattı. Hemen karşıdan bakmakta olan kalfaya işaret etti. Kalfa da anında ustasının yanında bitti. Remzi bey direnemeyeceğinden rahatlıkla kendi İlaç Satım Yerlerine götürebilirlerdi. İki koluna girdiler, caddedeki arabalar hasta geçiyor sanıp arkadaki arabaları tehlikeye atacak şekilde durup yol verdiler. Ortalık fren sesiyle inliyordu.

         Remzi Bey’i içeri sokunca rahatlamışlardı; bir sandalyeye oturttular, yüzüne gözüne bol bol kolonya sürdüler. Sinirli, kalfaya:

         -Koş, Remzi Bey’e soğuk bir şey getir. Biz reçeteyi yaparken o da içip serinlesin, dedi. Kalfa yıldırım gibi çıktı, yıldırım gibi girdi elindeki kola şişesiyle.

         -Remzi Bey, ver reçeteyi! dedi Sinirli. O daha da çok saklamaya çalıştı. İkisi birden adamın üzerine atlayıp sıkılı elini açmaya uğraştılar. Ohh, nihayet adamın eli açılmıştı. Kağıdı kalfa kaptı ve:

         -Usta, görünüşe göre burada bir sürü ilaç var.

         -Oku bakalım pahalılardan mı ucuzlardan mı yazıyor?

         -Peki okuyayım: Bir paket makarna, 250 gr kıyma, 150 gr peynir, yarım kilo şeker, bir bulaşık deterjanı, yarım kiloluk çamaşır tozu…

         -Yeter, yeteeer! Saçmalama!

         -Valla öyle yazıyor usta!

         Adamcağız yavaş yavaş kendine gelince:

         -Tane Tane Bakkaliyesi’ne gidiyordum. Hanım bir şeyler ısmarlamıştı da, dedi.

         Sinirli:

        -Koş oğlum Tane Taneye, bunları al gel! Biz müşterimizi başkasına kaptırmayız. Hem bizde hizmette sınır yoktur.

         Biraz sonra elinde büyükçe bir poşetle Derman Bul İlaç Satım Yerinden çıkan mütekait Remzi Bey’İ gören Sarsak Hüsnü:

         -Yazık oldu! Çok büyük bir av kaçırmışım… diye dövünüyordu. Çünkü poşetin dışında yazan Tane Tane Bakkaliyesi yazısını bile okuyamayacak kadar başı dönmüştü. Kocaman poşetin içindekilerin hepsini ilaç zannediyordu.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Bu olayın bir benzerini mütekait Remzi Bey, birkaç gün sonra da yaşamıştı. O yüzden “Bunlar da hep beni bulur.”diye sinirleniyordu.

         O gün, askerdeki oğlunu ziyarete gitmeye karar vermişti. Hanımı Kremli Ayşe’den valizini hazırlamasını istedi.

         Ayşe süsüne, püsüne düşkün bir kadındı. Orta yaşları çoktan geride bırakmasına rağmen süslenmekten kendini alıkoyamıyordu. Tuvalet masasının üstü parfüm, deoderant ve kremlerle doluydu. Çoğu zaman yüzüne sürdüğü kremi cildine iyice yedirmediğinden kalıp halinde uzaktan bile hangi kremi kullandığı seçilebilirdi. Kremli Ayşe kocasına seslendi:

         -Valizin hazır, yollarda dikkatli ol, kapkaççılara karşı uyanık ol!

         -Hanım, sen de beni iyice çocuk yerine koydun vallahi. Ben kendimi korumasını bilirim. Bana bir şeycik olmaz, merak etme.

         -Ben uyarımı yapayım da.. Sonra söylemiştim derim.

         Giderayak kavga çıkarmak istiyordu, ama Remzi’nin buna niyeti yoktu. Kapının yanındaki valizini eline almadan evvel ayakkabılarını giydi ve:

         -Haydi bana eyvallah, deyip dışarı çıktı. Arkasından Kremli Ayşe’nin “Güle güle” deyip demediğini duymadı bile.

         Yolda yavaş yürüyordu, çünkü valiz pek ağır değildi ama artık iyice yaşlanmıştı. Naççik Veli yolda ona yetişti ve:

         -Remzi dayı, valizini taşıyayım mı?dedi.O da:

         -Sağ ol, gereği yok. Ben taşıyabiliyorum, dedi.

         Naççik Veli:

         -Remzi dayı, bunda gocunacak ne var?dedi.

         Remzi bey, son cümleden bir şey anlamamıştı. Zaten bu cümlenin belirgin bir anlamı da yoktu, ama Naççik Veli ikide bir yerli yersiz “Bunda gocunacak ne var?”derdi. Remzi bey, bir başkası istese valizini taşıtırdı, fakat Naççik Veli ile ilgili kulağına bazı söylentiler çalınmıştı. ”Eli biraz uzun, buldu mu götürür…” gibi laflar işte. Üstelik hanımı Ayşe de kapkaç mapkaç demişti, yoksa daha on dakika bile geçmeden kadın haklı mı çıkacaktı? Oysa Naççik Veli:

         -Bunda gocunacak ne var, bunda gocunacak ne var?diye diye oradan uzaklaşmıştı bile. Bunu fark edince rahat bir nefes aldı.

         Yolda kimleri görmedi ki!.. Bir sürü kişiyle selamlaştı, bazılarının sorması üzerine nereye gittiğini de defalarca anlatmak zorunda kaldı. Kıvırarak giden Hoştunuz Sami’yi, Sayacı Mehmet’i, Mirasyedi Cafer’i, Hipap Can’ı, Hayret Bi Şey Tahir’i ayrı ayrı selamladı.” Bunlar selamlamakla bitmez!” deyip caddeden ayrıldı, büyük boş bir arsaya saptı. Buradan otogara daha kısa yoldan ulaşabilirdi. Arsaya saptığını gören Doymaz Hamit arkasından:

         -Remzi emmi, oradan gitmesen iyi olur. İleride çukurlar var, düşersin sonra, diye seslendiyse de duymamazlıktan geldi.

         Biraz yürüyünce Hamit’in haklı olduğunu anladı. Ancak bunlar geçilemeyecek çukurlar değildi. 15-20 metre ileriye gittiğinde kurumuş bir dere çatağı gördü. Geçmesi zora benziyordu. Nasıl geçerim, diye düşünürken çukurun sağ tarafına bir kalasın yerleştirildiğini, kalasın iki tarafında da levhalar bulunduğunu ve bir kazığa da teneke bir kumbaranın bağlı olduğunu fark etti. Levhalar ve kumbara çatağın öteki tarafında da vardı. Bu belli ki iğreti bir köprüydü. Yaklaştı ve sağdaki levhaya gözü ilişti:

         “Modern Deli Dumrul Viyadüğü- Geç ama para ver! 1,93 cm. uzunluğunda. Mimarı Belli” yazıyordu. Yanlış mı gördüm diye valizi yere bırakıp bir de gözlüklerini takarak okudu. Yanlış değildi gördükleri. Öteki levhada yazılanları da okudu: ”Hızlı geçmek istiyorsan OGS ve KGS kullan! Kredi Kartı geçerlidir.”

         İki levha da siyah bir zemin üzerine beyaz yağlı boya ile yazılmıştı. Yazılar pek düzgün olmamasına rağmen rahatlıkla okunabiliyordu. Teneke kumbarayı salladı, bomboştu. Demek ki kimsecikler para atmamıştı. Elini cebine attı, bozuk para aradı, yoktu. Zaten para atıp atmama konusunda kararsızdı. ”Aman, boş ver!” deyip, gören var mı diye etrafa bakındı. Sonra sağa sola sallanan kalasın üzerinden karşıya geçti. Doğrusu geçerken düşmekten çok korkmuştu. Korkusu yaralanmaktan filan değil de Ayşe’nin çenesindendi. Hemen başlayacaktı: ”Demedim mi, demedim mi?Ben adamımı bilirim…” diye.

         Karşıya geçince derin bir nefes aldı ve oradaki kumbarayı da salladı. O da boştu. İleride otobüsler görünmeye başlamıştı. ”Az kaldı.” diye düşündü ve adımlarını hızlandırdı.

         Otogara girmeden önce koşarak kaçan 10-12 yaşlarında üç tane çocuk ve onları kovalayan bir adam gördü. Adamın Ali Ağa Güm Tak Tak olduğunu küfürlerinden anlamıştı.

         Rivayet olunur ki Ali, camide namaz kılarken secdeye eğildiğinde yellenmişti. Bunu duyan birkaç kişi olayı etrafa anlatınca adamcağızın adı Ali Ağa Güm Tak Tak’a çıkmıştı. O kendisini “Mesh’im ses çıkardı.”diye savunuyordu ama bu gerçek bile olsa ona kimse inanmak istemiyordu. Çocuklar:

         -Ali Ağa Güm Tak Tak, diye bağırarak kaçıyor, o da:

         -Ananızı, avradınızı, sülalenizi…. Bilmem ne kuruları, bilmem ne çocukları…  diye küfür ederek kovalıyordu. Remzi bey:

         -Boş ver Ali, bırak şunları! Çocuk işte! dedi.Ali:

        -Remzi bey, sadece çocuklar mı? Büyükler de aynı şeyi yapıyor. Hepsinin…

        -Bırak küfür etmeyi, ağzını bozma!

       -Vallahi mesh’im gıcırdadı Remzi bey, diyerek kim bilir kaç bininci kez insanları inandırmak için aynı savunmayı yapıyordu.

         Remzi bey, otogara girdiğinde emekli olduğu fabrikanın müdürü Cezmi’yi gördü. Ne o? Cezmi koltuk değnekleriyle yürüyordu. Sordu:

         -Cezmi bey, ne oldu? Geçmiş olsun. İnşallah kötü bir şey değildir.

         -Sağ ol Remzi amca, yok bir şey. Anlatırım. Gel şurada hem bir çay içelim hem de biraz konuşalım.

          Cezmi, kimya mühendisiydi. Kısa sürede sabun, kolonya, deterjan gibi maddeleri yapmayı öğrenmiş ama bu tür işler onu pek sarmamıştı. Bu konuda oldukça yetenekli olmasına rağmen bu yeteneğini kullanmak istememiş ve konfeksiyon üzerine faaliyet gösteren tanınmış bir firmanın fabrikasına müdür olmuştu. Kısa sürede kendini kanıtlamış, tutulan bir eleman haline gelmişti. Tek kusuru her gece işten sonra, ya da tatil günleri gündüzler de dahil içki içmesiydi. İçtiği zaman başka bir kişiliğe bürünüyor, kendisine yakışmayan davranışlar yapıyordu.

         Cezmi, Remzi beyi hem sever hem de sayardı. ”Gözüm arkada kalmadan fabrikayı emanet edebileceğim tek kişi. Yardımcılarıma bile güvenmem ona güvendiğim kadar.” derdi ve ona hep “Remzi amca!” diye hitap ederdi. Remzi de mutlaka onun isminin yanına bir “bey” ekleyerek konuşurdu. Otagarın kafesinde Cezmi anlatmaya başladı:

         -Remzi amca, geçen hafta bizim takımın maçını izlemek için İs….’a gittim. (Cezmi fanatik bir taraftardı. Tuttuğu takımdan söz ederken benim takım demez, bizim takım derdi. Çünkü varsayardı ki herkes o takımı destekliyor. Öyle ya o varken diğer takımlar desteklenebilir mi?) Maçın sonlarına doğru biz 1-0 öndeyiz. Bir ofsayt golü ile durum 1-1 oldu. İki dakika sonra hakem bir de aleyhimize haksız bir penaltı verdi. Adamlar penaltıdan golü atar atmaz hakem maçın bitiş düdüğünü çaldı. O hakem kesin satın alınmıştı. Bu bizi çıldırttı. Biraz da alkol almıştım maçtan önce .(Onun biraz dediği herhalde en azından bir ufak rakıydı.) Neyse biz başladık sağa sola saldırmaya. Polis bizi coplaya coplaya sahanın dışına attı, fakat biz dışarıda da boş durmadık ve taşkınlığı sürdürdük.

         Biraz durdu, nefeslendi. Çaydan bir yudum, sigarasından da bir nefes aldı ve konuşmasına devam etti:

         -Caddede uzun boylu bir genç  “Yapmayın beyler, ayıp oluyor. Bu yapılanlar sporseverliğe yakışmıyor!” diye bizi uyarmaya kalktı. Vay bunu diyen sen misin, sportmenliği senden mi öğreneceğiz? Kafa da iyi ya! Ben bütün hıncımı ondan almak amacıyla gence saldırdım. Bir-iki vurdum, ama aniden yedi –sekiz kişi bana saldırdılar. Vurdular, vurdular, vurdular…  Sonradan öğreniyorum, benim saldırdığım ve diğerleri yani hepsi sivil polismiş. Yediğim dayağın sonunda öyle kötüymüşüm ki beni döven polisler ölürüm korkusuyla bir polis arabasına koyup hemen bir özel hastaneye atmışlar. Burasını iyi dinle Remzi amca, çünkü şaşırıp kalacaksın… Neyse, ben gözlerimi açtığımda aynı filmlerdeki gibi üç tane doktor üzerime eğilmiş,konuşuyorlar ve durumun ciddiyetini anlatmak istercesine kafalarını sallıyorlardı. Gözlerimi açtığımı gören bir doktor:

         -Gözlerini açtı, kendisine geliyor, dedi.Diğeri:

         -Bekleyelim, iyice ayılsın o zaman söyleriz, dedi.

         Ben, tekrar gözlerimi kapadım. Başları olduğunu zannettiğim doktorun konuşmalarını duyuyordum:

         -Gene bayıldı. Acaba özel sigortası var mı? Çünkü ayağın kesilmesi masraflı bir ameliyattır. Kendine gelince sorarız.

         Gözlerimi tekrar açtım, kafamı kaldırdım ve kalkmaya çalıştım. Doktorlar bastırarak beni yatmaya zorladılar.

         -Ne ayağı, ne kesilmesi? Kasap mısınız siz? dedim. Birisi:

         -Beyefendi, durumunuz kritik. Kesmekten başka çare yok. Özel sigortanız var mı, ya da masrafları karşılayabilecek durumda mısınız?

         -Benim özel sigortam migortam yok. Bırakın beni! Ben SSK’lıyım. Ömer Seyfettin’in Diyet isimli hikayesinde kasap kolunu kesip diyetini ödeyen adamın önüne atıyor, siz de benim ayağımı kesip çöplüğe atacaksınız. Bırakın beni!

         -Bağırmayın, böyle yaparak sağlığınızı tehlikeye atıyorsunuz. Biraz sakinleşin de öyle konuşalım.

         -Ben sakinim, ayağımı kestirmem. Beni en yakın SSK hastanesine götürün. Buradan çıkmak istiyorum. Bırakın beni bırakııındiye avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. Bağırmam hastanenin bir çok yerinden duyulmuş olmalı ki hemen iki hemşire koşarak içeriye girdiler ve bağırışmaların dışarıdan duyulduğunu söylediler.  Bu işe yaramıştı ve yarım saat sonra bir sigorta hastanesindeydim. Oradaki doktorlar da muayene ettiler, film çektiler ama ne kesmeden ne de ameliyattan söz ettiler. Bir ay daha bu değnekleri kullanmam gerekiyormuş. Kendi hikayemle başını ağrıttım Remzi amca. Sizde ne var ne yok, nereye böyle?

        -Estafurullah, ibretle dinledim. An…..’ya bizim askerdeki oğlanı ziyarete gidiyorum. Sen nereye Cezmi bey oğlum?

         -Desene kerata büyüdü de asker bile oldu! Ufakken onu fabrikaya getirirdin. Ufak  dediysem o zamanlar 12-13 yaşlarında vardı herhalde!

         -Evet vardı, vardı.

         -Ben de İs….’a gideceğim. Valideden kalma bir miras işi var da.

         -Hayırlısı.

         Çayların parasını ödeyip birlikte çıktılar. Remzi bey yürürken hem yanındaki Cezmi bey ile konuşuyor  hem de otobüs firmalarının tabelalarına bakıyordu. Bir kaç adım atmışlardı ki Çığırtkan Yanık Ses Neşet önlerini kesti. Esas adı Neşet değildi ama Neşet Ertaş’a özendiği ve onun eserlerini söylediği için kendisine bu adı vermişti. Gerçek adını bilen ya hiç yoktu ya da bir-iki kişiydi.

         Bazı firmalar yolcu kandırmak daha doğrusu yakalamak için çığırtkan tutuyorlardı. Neşet bunların içinde en beceriklisiydi. Anlatılanlara göre bir keresinde diğer firmaların aynı yere giden arabaları bomboş olmasına rağmen kendilerinde yer olmadığı için bir karı-kocayı dört saat aralıkla ayrı ayrı otobüslerde gitmeye ikna etmişti. Yıldızı parlak bir çığırtkan olduğu için diğer firmalardan transfer teklifleri almasına rağmen vefa borcu nedeniyle bunları geri çeviriyordu. Çünkü ilk başlarda ona hiç kimse iş vermemişken bu firma elinden tutmuştu. Tecrübesine güvenerek sordu:

         -Abilerim, amcalarım nereye böyle? Yolculuk mu var? Hangi tarafa? Sizlere yardımcı olalım…

         Neşet, usulüne uygun konuşurdu. Tabii ki abi diyerek Cezmi’yi, amca diyerek de Remzi’yi kastediyordu. Cezmi:

         -Evet, yolculuk var, ben biletimi dünden aldım. Herhalde Remzi amca da almıştır, diyerek sol elindeki koltuk değneğini sağdakinin yanına alarak cebinden bileti çıkarıp Neşet’in gözüne sokarcasına gösterdi. Remzi bey:

         -Şey, ben daha almadım. Düşünüyorum, hangisi ucuzsa ona bakıyorum. Hem önce def-i hacet haneye bir uğramam gerek. Sonra karar veririm. Cezmi bey oğlum, sizi yolunuzdan alıkoymayayım, isterseniz siz gidin.

         -Tamam Remzi amcacığım, hoşça kal, iyi yolculuklar, deyip Remzi beyin elini öptü.

         -Size de iyi yolculuklar. Dönünce görüşelim Cezmi bey oğlum, dedi ve def-i hacet haneye yöneldi.

         Cazgır peşindeydi. Adının da Remzi olduğunu öğrenmişti. Müşteriye adıyla hitap etmenin etkisini çok iyi bilenlerdendi. Bu tür konuşma müşteriyi daha yakınlaştırıyordu. O nedenle ismi ile hitap ederek:

         -Remzi amca, bizden ucuzunu, bizden konforlusunu bulamazsın. Televizyonda en son vizyona çıkan film bizde; çay, kahve, kola, bisküvi servisleri bizde. Canın ne zaman isterse su içmek bizde. Hem çişim mişim gelir yolda diye düşünme, korkma iç içebildiğin kadar çayı ya da suyu! Gelsin çişin, çünküm otobüsün içinde def-i hacet bizde…

         -İşte bu iyi, yani otobüste def-i hacet hane olması iyi. Desene artık tren gibi, otobüsler de def-i hacet haneli oldu.

         İşte Neşet, bu müşterisinin de zayıf bir noktasını yakalamıştı. Gerçi otobüslerinde def-i hacet hane olduğu yalandı, ama yalan olduğunu anlayana kadar müşteri ilk mola yerine ulaşırdı. Çay, kahve, kola, bisküvi gibi ikram mikram da yoktu. Bir bardak suyu bile muavin söylene söylene getiriyordu:

          -Mola yerinde millet yeyip içerken biz gene su dolduracağız çeşmeden. Bu yolcular kendi evlerinde olsa bu kadar su içerler mi? Beleş ya… İç Allah iç…diye duyulacak bir sesle dert yanıyordu. Bu yakınmadan sonra su iste isteyebilirsen! Su verdiği her müşteride çalkalamaya bile ihtiyaç duymadığı aynı plastik bardağı kullanıyordu. Öyle ya bir bardak kaç paraydı, müşterinin bundan haberi var mıydı? O arkasına yaslansın, ohh, muavin durmadan ona su taşısın!

         Otogardaki def-i hacet haneyi lakabı Zart-Zurt olan Okan işletiyordu. Kıran kırana geçen bir mücadeleden sonra yüksek bir bedelle burayı üç seneliğine kiralamayı başarmıştı. Bırakın Memleketim’i Avrupa’nın en modern, en temiz def-i hacet hanesini işlettiğini iddia ediyordu. Hatta bu işlerle uğraşan bir profesörün teftişe geldiğini ve yakında bir takdirname göndereceğini ve gelince de bunu duvarın en baş köşesine asacağını söylüyordu. Nedense yeri ayrılmasına ve aylar geçmesine rağmen bu takdirname bir türlü gelmemişti.

         Remzi bey dışarıdan baktığında buranın iki tane kapısı olduğunu gördü. Birinin üzerinde pipo, diğerinin ise bayan ayakkabısı resmi vardı. Bir yanlışlık yapmayayım diye Zart-Zurt Okan’a sordu:

         -Evlat, hangisi erkeklere?

         -Sağdaki amca! Anlamadın mı, kapısının üzerinde pipo resmi var. Pipoyu kim içer, tabii ki erkekler.

         -Ne bileyim oğlum, kadınlar da artık sigara içiyor. Belki pipoya da başlamışlardır diye düşündüm. Bir yanlışlık yapmayalım da..

         -Ama herhalde kadın ayakkabısı giyen erkek yoktur. Oradan da anlayabilirdin.

          -Orası da şüpheli ya, neyse bırak şimdi bunları da aç şu hapishanenin kapısını. Çok sıkıştım, hemen aç!

         Remzi bey, ”hapishane” demekte haklıydı. Çünkü girişte raylı bir demir kapı vardı, müşteri girerken açılıyor ve arkasından kapatılıyordu. İhtiyacını gideren kişinin buradan çıkması yasaktı, ancak yandaki turnikelerden çıkabilirdi. Tabii turnikelerin üzerinde yazan miktardaki parayı atarak. Turnikelerden birinde Küçük:25, diğerinde Büyük:50 yazıyordu. Remzi bey başka şehirlerde de böylesini görmüştü ama buradakinin tersineydi. Yani turnikeler girişte idi, girerken para atılırsa geçilebiliyordu ve “büyük” ya da “küçük” ifadeleri de yer almıyordu.

         Remzi bey, en sonunda içerideydi ve hacetini giderebilecekti. Karşıda el yıkama muslukları ve aynaların üzerinde yine Küçük:25, Büyük:50 yazıları vardı. Bunlara ilaveten “Not:Kabızlar ücretsiz” ve “İçeride başkalarını rahatsız edecek şekilde zar-zurt yasak” uyarıları vardı. Sol tarafta alaturka hacet yerleri, sağ tarafta psivuarlar yer alıyordu. Sağ tarafa yöneldi. Psivuarları birbirinden ayıran mermer bölmelerin üzerinde susuzluktan kurumuş iki saksı çiçek de göze çarpıyordu. Psivuarın yanına geldiğinde matbaa harfleriyle yazılmış bir başka yazı ile karşılaştı. Orada da “Dikkat, prostatınız olabilir!.. Lütfen aşağıdaki telefonu arayınız Size yardımcı olalım:0242-5….” diyen bir özel hastane reklamı vardı. Onun da altında elle yazılmış bir deyiş yer alıyordu: ”Ne kadar sallarsan salla dona düşer son damla..”

         İşini bitiren Remzi bey, ellerini sıvı sabun mu, ucuz bir bulaşık deterjanı mı olduğu belli olmayan bir sıvı ile yıkadı. Ellerini silecek bir şeyler arandı etrafta, yoktu. Su sesini duyan Okan seslendi:

         -Amca, peçeteler dışarıda veriliyor.

         -Tamam, geldim. Nasıl çıkacağım buradan?

         -Makineye para atarak.

         -Hangisine, ne kadar?

         -Önce söyle bakalım amca, büyük mü küçük mü?

         -Ayıp oğlum, ayıp! Bu yaştaki adama böyle sorulur mu?

         -Niye ayıp olsun amca? Sadece sana değil herkese soruyoruz. Söyle, büyük mü küçük mü?

         -Ne bileyim ben büyük mü küçük mü? O insanına göre değişir. Hem ben ölçmedim ki büyük mü küçük mü bileyim. Varsa cetvel ya da mesura gidip ölçeyim. Bundan sonra bu tip yerlerde demek ki sorgulanmak da varmış. Bilsem öğrenir gelirdim.

         -Yok amca, yanlış anladın. Hacet büyük mü küçük mü, onu sordum.

         -Haceti neye göre büyük neye göre küçük diye sınıflandıracağız? O işin büyüğü, küçüğü olur mu?

         -Şöyle sorayım o zaman:sağa mı gittin sola mı?

         Çıkışa göre değerlendirdiği için Remzi beyin gittiği yer solunda kalıyordu, oysa Okan girişe göre soruyordu. Onun için Remzi bey:

         -Sola, dedi.

         -Ah, şimdi oldu. O zaman soldaki turnikeye 50 kuruş atıp geçeceksin.

         -Yok daha neler? Bir simit 25, bir çay da 25 kuruş iken bir hacet 50 kuruş . Olur mu öyle şey? Bir çay iç 25 ver, çıkarmasına 50 ver.

         Bunu duyunca Okan yanlışlığı anladı ve:

         -Tamam amca, o zaman sen 25 kuruş ver. Kiminin parası kiminin de duası.

         -Paramı aldığın yetmedi, bir de duamı mı alacaksın? Hem bende bozuk para yok, hepsi bütün.

         -Olsun bozarız.

                   

         Remzi bey dışarı çıktığında olanlar nedeniyle kızgındı. Kendisini bekleyen Yanık Ses Neşet’i görünce kızgınlığı daha da arttı. Bağırarak sordu:

         -Ne var? Yoksa beni mi takip ediyorsun?

         -Ne münasebet Remzi amcacığım! Geciktin de… Gelmeyince bir şey mi oldu diye meraklandım.

         Cazgır yalan söylüyordu. Çünkü dakikalardır Remzi bey çıkacak diye nöbet tutuyordu. Beklemekten neredeyse ağaca dönmüştü. Bir ara gitmeyi bile düşündü, tam o sırada Remzi bey görünmüştü.

         Remzi bey yatışmamıştı. Gene öfkeyle:

         -Çekil yolumdan, geçeceğim, dedi.

         -Olmaaaz, şeker amcam olmaz! Biz burada amme hizmeti görüyoruz. Seni bırakayım da kurda, çakala yem mi olasın? Baksana aç köpekler açmışlar ağızlarını seni tuzaklarına düşürmek için bekleşiyorlar.

         Anlaşılan bundan kurtuluş yoktu. Çaresiz onunla yazıhaneye gitti. Bilet satılan yerdeki bilgisayarın önünde genç bir kız oturuyordu. Karşısındaki koltuklarda da iki tane yolcu vardı.

         Girer girmez Cazgır, Remzi beye oturabileceği en iyi yeri gösteriyor, bir yandan da zafer kazanmış bir kumandan edasıyla kızdan izin istemeye gerek bile görmeden önündeki telefonu kaparak yüksek bir sesle:

         -Oğlum, torpillisinden Remzi bey amcama bir çay getir!diyordu.

         Oysa çayın geldiği yerde telefon bağlantısı yoktu. Bağırınca kolaylıkla içirici sesi duyup çayı getiriyordu. Bu da Neşet’in zararsız bir numarasıydı.

         Gelen çayı kendi elleriyle Remzi beyin önündeki sehpaya koydu ve başladı sorgulamaya:

         -Amcacığım, hem çayını iç hem de sohbet edelim. Yolculuk nereye?

         -An…’ya! Oğlum asker de… Onu ziyarete gideceğim.

         -Oğluna hayırlı teskereler amcacığım, inşallah sağ salim tamamlar.

         -İnşallah, derken Remzi beyin çok sevdiği oğlu aklına geldiği için gözleri nemlenmişti. Daha dün elinden tutup parkta gezdiriyordu bu gün ise asker…

         Cazgır gene konuşmaya başladı ama Remzi bey konuşmasının çoğuna aldırış bile etmiyordu. Çünkü Cazgır firmasıyla ilgili reklam yapıyordu. Daha önce söylediği özellikleri bir kere daha saydı. Ayrıca onlara 4-5 tane daha ekledi. İçinden de “Yalandan kim ölmüş ki” diye düşünüyordu. Öyle abarttı ki neredeyse “Arzu edenlere otobüsümüzün içinde oryantal dans da sunuyoruz” diyecekti. Dilinin ucuna kadar geldi bu sözler, ama palavra olduğu anlaşılır diye vazgeçti.

         -Amcacığım, bizi seçtiğin için hem ucuz, hem de konforlu bir yolculuk yapacaksın. En kısa zamanda jet hızıyla gitmek istediğin yere ulaşacaksın. Burada bizimle yarışacak, rekabet edecek firma yok. Biz artık ya kendimizle ya da Hava Yolları ile yarışıyoruz.

         -Amma yaptın ha!

         -Binip gittikten sonra anlayacaksın. Bundan sonra hep bizim firmamızı arayacaksın….. caksın…. caksın…. caksın’lar devam edip gidiyordu. Bankonun arkasındaki genç kızın şaşkınlıktan ağzı açık kalmıştı. Nasıl bir firmada çalışıyormuş da haberi yokmuş! Neşet’e baktı, bir şey soracaktı, vazgeçti, konuşmasını bölmek istemedi.

         -Yakışıklı amcam, bak şu anda sat 20,30. Sen An…’ya gitmek için binsen binsen 21,00, yani akşam 9 arabasına binersin. Diyelim bindin. An…  buraya kaç saat çeker bilir misin?

         -Evet bilirim:6 saat.

         -Tamam işte, ben de sana onu anlatıyorum. Saat dokuzda bindiğinde buna 6 saat ekle, sen tam 03’te orada olursun. Doğru mu?

         -Doğru.

         -Oraya 03’te indin, o saatte o bilmediğin yerde ne yapacaksın? Yol bilmezsin, iz bilmezsin…

         -Bilmem ki…

         -Çocuğunun yanına o saatte araba bulup da gidemezsin. Diyelim ki buldun ve gittin, gitsen bile seni  askeri birliğin bırak içine sokmayı yanına bile uğratmazlar. Haklı mıyım?

         -Haklısın.

         -Ah, benim dediğime gelmeye başladın. Sana güzel bir teklifim var. Gel seni son model arabalarımızla önce İz…’e göndereyim.

         -Ne yapacağım ben orada? Benim İz…’le işim olmaz!

          -Dur, gözünün yağını yediğim amcam bir dinle hele. Diyelim ki 9’da İz… arabasına bindin. İz… buraya 3 saat. Saat 24’te yani gece 12’de İz…’e inersin. Bizim oradaki yazıhanede oturur çayını içersin, ha sahi unuttum, inince yazıhanenin solundaki büfeden bir tane akşam simidi alırsın. Çok lezzetlidir. O yazıhanenin çayının tadına doyum olmaz. Simidini çayla yedin bitirdin.

         -Evet, yedim bitirdim. Sonra?

         -Dur, acele etme. Oradaki yazıhane yeni açıldığı için firmanın ilave ikramları da var. Mesela o saatte bol sirkeli, sarımsaklı bir işkembe çorbası istemez misin?

         -İstemem mi, çoktandır içmedim. Bizim burada adam gibi bir işkembeci açılmadı gitti.

         -İç amcacığım, çorbanı da iç! Afiyet olsun. Çorban bitince hazırlan, çünkü An… arabamız 01’de kalkıyor. Fabrikadan en yeni çıkan arabayı bu sefere koydular. Yeni, yani sıfır sayılır. Buradan telefon edip sana o arabada şoförün arkasından, en önden yer ayırtacağım. Yolu, etrafı seyrede seyrede gidersin.

         -Peki, İz…Ank…  arası ne kadar?

         -Yedi sat kadar. Yani en geç sabah 08’de An…’da sevgili askerinin yanındasın.

         Bu fikre nasılsa Remzi beyin aklı yatmıştı. Aklını çelen teklif acaba bir tas sıcak, sarımsaklı sirkeli işkembe çorbası mıydı?

         -Tamam mı amcacığım? Tamamsa ver parayı, kız kessin İz…  biletini.

         -Tamam be tamam. Yıllardır Memleketimden dışarı adım atmadım, hem böylece biraz gezmiş olurum. Al parayı!

         Cazgır hemen kaptı, kıza göz kırpıp parayı önüne attı:

         -Kes amcama bir İz…  bileti. En iyi yerden olsun!

         Cazgır’ın firmasının o geceki son arabası Remzi beyi binmeye ikna ettiği İz… otobüsüydü ve topu topu  üç tane yolcusu vardı.

                                  

                                           ●   ●   ●

 

         Memleketim’de iki tane banka vardı. Birisi Mangırbank, diğeri ise Tıngırbank idi. Bankalar pek müşteri sıkıntısı çekmiyorlardı. Bilhassa verdiği yüksek faiz nedeniyle Tıngırbank’ın müşterisi oldukça fazlaydı. Hesap açtıranlarla, para çekenlerle, havale gönderenlerle, kredi alanlarla, fatura ödeyenlerle dolup dolup taşıyordu. Bazı tasarruf sahipleri son zamanlarda bilhassa, kendi deyimleriyle “Ofu-Sor” hesabı açtırıyorlardı. Bu hesaptaki paraları, sözüm ona yurt dışında çok verimli bir şekilde değerlendirildiğinden bu tür hesapların getirisi çok yüksekti. Duyan koşuyor, malını mülkünü satıyor, Mangırbank’taki hesabını kapatıyor  “Ofu-Sor” hesabına yatırıyordu. Faizle geçinenlerin sayısı her geçen gün artıyordu. Bazıları aldıkları faiz yetip arttığı için, güzelim işlerinden istifa bile etmişlerdi.

         Sayacı Ahmet, ayakkabı işiyle uğraşıyordu. Dükkanı kapatıp Tıngırbank’a geldiği için huzursuzdu ve bir an önce o meşhur hesaptan açıp dönmek için sabırsızlanıyordu. Önündeki Tuluk Necip iri gövdesiyle görüş alanını daralttığından ona kızıyordu. Bir ara:

         -Tuluk, biraz yan dur da görüş ufkumuz açılsın, ileriyi görebilelim, dedi.

         Necip, çok şişmandı, yüz kırk kilo kadar vardı. O yüzden  “Tuluk” adı takılmıştı kendisine. Ahmet’e cevap verdi:

         -Görüp de ne olacak Sayacı? Sen de o hesaptan mı açtıracaksın?

         -Evet, ya sen?

         -Ben de o hesaptan açtırmaya karar verdim. Baksana Pinti Memiş Ağa bile o hesaba geçmiş.

         Pinti Memiş Ağa, parasının hesabını çok iyi bilirdi. Asla yaş tahtaya bastığı görülmemişti. Faizle verdiği borçları bile ipoteklerle, senetlerle, bir-iki değil üç kefille garantiye alırdı. Bu tür bir hesaba para yatırıp yatırmadığı şüpheliydi, ama böyle bir haber kulaktan kulağa hızla yayılmıştı. Tuluk Necip’in bu söyledikleri su faturası ödemek için kuyrukta bekleyen Züğürt Sinan tarafından da duyulmuştu. Konuşmaya katıldı:

         -Hadi canım siz de! Pinti’de o göz var mı? Şimdi yatırırsınız “Ofu-Sor”a sonra paralar buharlaşınca da bilmem neyi sorarsınız

         Züğürt Sinan’ın bu konuşması bir çok müşteriyi kızdırmıştı.

         Nazlı Müge, fabrikadan aldığı ikramiyelerini bu hesaba yatırmak için bekleyenlerdendi. Kendi kendine “Olur mu öyle şey canım? Baksana adamlar ne diyor: Borcumuzun kölesiyiz.”  diye düşünüyordu.

         Gerçekten de bankanın içinde, hemen karşıda “Sayın Mudi, bize yatırdığınız her kuruş, size olan borcumuzdur. Biz borcumuzun kölesiyiz. Ne veririz ne de inkar ederiz.” yazıyordu. Aslında yazının tamamını dikkatle okuyan bunların niyetlerini kolaylıkla anlardı, ama yazının tamamını okuyabilen kimse bugüne kadar çıkmamıştı. Çünkü diğer cümleler okunamayacak kadar küçük yazılmışken “BORCUMUZUN KÖLESİYİZ” İse metrelerce uzaktan fark edilecek büyüklükteydi. Doğal olarak zihinlere kazınan da o ifade idi. Züğürt devam etti:

         -Hoş, zaten böyle hesaplara yatıracak param da yok ya! Olmasın, param yok; ama düşmanım da derdim de yok. Para insana düşman ve dert kazandırır.

         Sülük Saffethafifçe gülümsedi, sonra dudağını büktü ve:

          -Züğürt tesellisi işte! dedi.

          Mangırbank’ın dillere destan güzellikte bir bayan şefi vardı. Adı Süslü Hale olarak anılırdı. Bir çok erkek müşteri onun hatırına Mangırbank’a giderdi. Sarhoş Cemal, onunla konuşurken içki içtiği belli olmasın diye gündüzleri içmekten vazgeçmişti. Artık her gün traş oluyor, kokacak yiyecekler yemiyor,  hatta gitmeden on dakika önce güzel koksun diye ağzına bir tane karanfil atıyordu. Karanfil bulamadığında büfe işleten Dalgacı Sema’dan bir naneli ciklet alıyordu. Sema her zamanki kahkahalarından birini patlatıyor ve:

         -Ne o sarhoş abi, herhalde gene sana Mangırbank yolu göründü, diyordu.

         -Hadi be, ben cikleti sigarayı azaltmak için çiğniyorum. Mangırbank’la işim yok! Dese de pek inandırıcı olamıyordu.

         Balıkçı Sadi’nin gözü de Süslü Hale’deydi. Sattığı balıkların parasını yatırmayı bir an bile geciktirmezdi, hemen koşardı Mangırbank’a. Sadi de diğer avcılar gibi atmasyon av hikayeleri anlatmaya bayılıyordu. Bazen çok aşırıya kaçtığı da oluyordu. Bir keresinde denizin ortasında düşürdüğü oltasını bulabilmek için beline bağladığı elli kiloluk kaya ile denizin dibine nasıl daldığı hikayesini Hale’ye anlatma gafletine düştü. O günden sonra da pek yüz bulamadı. Çünkü Hale, açıkça yüzüne:

         -Kocaman bir kaya ile denizin dibine dalan bir insan tekrar su üstüne çıkamaz ki. Hem denizin ortasında kayayı nereden buldunuz? Bu, ben lisedeyken bir Matematik öğretmenimiz Mehmet bey vardı, onun söylediklerine benziyor. Tahtaya bir problem yazar ve derdi ki “Alın size kolay bir soru! Eğer bunu da çözemezseniz, gidin denizin ortasında kendinizi asın!” Denizin ortasında bir insanın kendisini nasıl asabileceğini günlerce sorgulamış, bir sonuca varamamıştık, demişdi.

         Balıkçı Sadi çok bozulmuştu. Oysa defalarca anlattığı bu hikaye bir çok yerde çok iyi tutmuştu. Burada sonunu hazırlayacağını nereden bilebilirdi ki!

         Hale’yi en çok etkileyen ise Yazar Rıfkı’ydı. Rıfkı otuz beş yaşlarındaydı. Hep spor ve marka giyinirdi. Düzgün kesilmiş saçları, çenesinde bir tutam sakalı vardı. Bazen hiç yakmadığı bir pipo tutardı elinde. Çünkü tütün kullanmazdı. Yazar Rıfkı’nın gazetelerde yayımlanan şiirleri ve ona gönderdiği mektuplar Hale’yi etkiliyordu. ”Aydın, kültürlü, modern bir insan. Ötekilerden  farkı var. Üstelik oldukça romantik.” diyordu.

         Rıfkı’nın “Memleketimin Sesi” gazetesinde her hafta bir tane şiiri yayımlanırdı. Bu şiirler sadece Hale’yi değil bir çok genç kızı etkilerdi. Mangırbank’ta Rıfkı’nın şiirlerini beğendiğini söyleyen bir bayan olduğunda Hale için için kıskanırdı.

         Bir gün gazete müdürü Rıfkı’yı bürosuna davet etmişti. Müdür lafı dolandırmadan hemen konuya girdi:

         -Rıfkı bey, ben birkaç şiirinizi meşhur bazı şairlerin şiirlerine benzettim. Sizi suçlamak istemiyorum, ama bu benzetmem doğruysa hem o şairlere saygısızlık etmiş oluruz hem de yasal yönden suçlu duruma düşeriz, demişti.

         Rıfkı pişkin pişkin cevaplamıştı:

         -Ben olduğu gibi almıyorum, aldıklarımı uyarlıyorum. Ne varmış bunda saygı ve yasallık açısından? Uyarladıktan sonra o şiir o şairin olmaktan çıkmaz mı?

         -Çıkmaz efendim çıkmaz! Bu yaptığınız etik açıdan yanlış, dedi müdür ve o günden sonra da Rıfkı’nın şiirlerine o gazetede rastlayan olmadı.

         Hale, Yazar Rıfkı’ya defalarca artık gazeteye neden şiir yazmadığını sorduğu halde cevap alamadı. ”Belki ücrette anlaşamadılar da, ben ne kadar paragöz adam derim, diye söylemiyor”, şeklinde düşünüyordu.

         Olsun, şiirleri yoktu ama o duygusal mektupları vardı ya! Hale ile artık parklarda, cafelerde geç saatlere kadar dolaşmaya ve gönderdiği mektupları tartışmaya başlamışlardı. Tek bir mektubu değerlendirmek bile haftaları alabilirdi.

         Mayıs’ın son günü Hale’nin doğum günüydü. Hale’ye bir çok arkadaşından olduğu gibi Sarhoş Cemal’den, Balıkçı Sadi’den ve tabii ki Rıfkı’dan hediyeler gelmişti.

         Hale’nin arkadaşı Havalı Rana hediyesi olan kitabı verirken:

         -Mutlaka oku Haleciğim! Senin bu kitabı çok beğeneceğini umuyorum, demişti.

         Rana, lakabından da anlaşılacağı gibi çok havalıydı. Bir şeyi kolay kolay beğenmezdi. O beğendiğine göre iyi bir kitap olabileceği düşüncesiyle hediyenin ambalajını yırttı. ”Milena’ya Mektuplar-Kafka”  yazısını Rıfkı dahil bir çok kişi görmüştü. Bir kaç dakika içinde de Rıfkı sırra kadem basmıştı. O günden sonra Rıfkı Mangırbank’ın yanından bile geçmedi.

         Hale, Milena’ya  Mektuplar’ı okumaya başladı. Oradaki duygusal aşkı okudukça heyecanlanıyordu. Çünkü kitap ona bildiği bazı şeyleri anlatıyordu. Bir ara “Acaba Kafka yıllar öncesinden benim ruhumu mu okudu?” diye düşündü. Okudukça düğüm çözülüyordu. Bir mektubun ortasında okumayı bıraktı, çekmeceden Rıfkı’nın gönderdiği son mektubu aldı, kitaptaki ile karşılaştırdı: Virgülüne kadar aynıydı. Rıfkı’nın bir önceki mektubuyla kitaptaki bir öncekini karşılaştırdı. O da ve diğerleri de aynıydı. Yıkılmıştı. Ellerini yüzüne kapayıp saatlerce ağlamak istiyordu. Bir yandan da rüyasından uyanmasına neden olduğu için kitabı hediye eden Rana’ya kızıyordu. Keşke bu kitap hiç yazılmamış olsaydı!

                          

                                                   ●   ●   ●

 

         Belediye Başkanı, Belediye Parkı’nın ortasına, üzerine keçeli uçlu kalemle yazılabilen uzunluğu dört, yüksekliği iki metre olan bir pano yerleştirmiş, tepesine “Zırva Gazetesi” yazdırmıştı. Panonun özel kalem bölmeleri ve yukarılara yazabilmek için bir merdiveni bile vardı.

          Halkın deşarj olması amaçlandığından hiçbir yetkili yazılanlardan dolayı soruşturma açmaz, kimse kimseyi kınamazdı. Dileyen beğenmediği yazıyı silebilirdi. Tek bir şart vardı: Yazıyı yazan kim olduğunu da belirtecekti. İşte ilk hafta Zırva’da yer alan yazılardan bazı seçmeler:

         “Hocam, biraz insaf etsen!” Öğrencin Murat.

         “Ye beni!” Histerik Leyla.

         “”Geç de göreyim.” Şoför Hasan.

         “Küçükken severken derdiniz tosun, şimdi insafı olan tabağıma bir kaşık yemek koysun”  İşçi Adnan.

         “Müjde, bir kiralık ev var”  İşbitirici Sait.

         “Sinirli intikamım yaman olacak”  Sarsak Hüsnü.

         “Geç bunları Hüsnü, laf değil eylem ortaya koy”  Sinirli Sami.

         “Lütfen çöpleri poşete koyalım. Biz de insanız yani değil mi? Kokudan hasta olduk valla.” Çöpçü Kasım.

         “Kesilmiş hayvan kellelerini atmayın, bana verin.”  Demirkoparan.

         “Valla mesh’im gıcırdadı.” Ali Ağa Güm Tak Tak.

         “Hale ne olur beni affet!” Yazar Rıfkı

         “Çok geç Rıfkı!”  Süslü Hale

         “Üç aydır düğün fotoğraflarını almayan sevgili müşterim, paran yoksa yardımcı olalım.” Beş Dakika Mehmet

         “Ben karıyı boşadım bile, fotolar senin olsun Mehmet!” Yanık Ahmet

         “Tamir işleriniz itina ile yapılır.” Keyfekeder Zühtü

         “Tüm fabrikalar kapansın. Dumanları halkı zehirliyor.” Astikli Zifir Ömer

         “Gürültü etmeyin uykum var.” Uyuşuk Hasan

         “Malı çok olan beni evlatlık alabilir.” Mirasyedi Cafer

         “Dert etme, çaresi bulunur.” Hallederiz Çetin

         “Benim derdim dağları aştı.” Dertli Yeliş

         “Fazla ekmekleriniz iştah ile yenir.” Doymaz Hamit

         “Düşük ücretle yağcılık yapılır.” Bilgiseverof Yalaka Hamdi

         “Paranın ne önemi var, mühim olan felsefedir.” Bilgiseverof Umursamaz Rüştü

         “Ne duydum bir bilseniz!” Dedikoducu Safiye

         “Dansa davetlisiniz.” Hipap Can

         “Fazla yiyecek var, isteyene verilir.” Sıska Umut

         “Tarihini bilmeyen bir ulus yok olmaya mahkumdur.” Tarihçi Zagof

         “Kimsesizlere yardım, bir insanlık borcudur.”

         Bu son zırva, yazan kimliğini belirtmediği için bir sonraki zırvalayıcı tarafından hemen silindi. Çünkü kurala uyulmamıştı.  

  

                                                     ●   ●   ●        

 

         O gün Memleketim’de “Büyükler Emekleme Şenlikleri” vardı. Bazı yerlerde bebek emekleme yarışmaları yapılırken burada büyükler emekleyerek yarışıyorlardı. Başkan yaptığı açılış konuşmasında katılan davetlilere teşekkür ettikten sonra, yarışmanın kurallarını açıkladı:

         -Yarışmacı, 100 metrelik kulvarı emekleyerek tamamlamak zorundadır. Ayağa kalkmak, elini başından yukarı kaldırmak, rakibine el ya da ayakla vurmak diskalifiye nedenidir.

         En sonunda da bu şenliklerin düzenlenme nedeni hakkında konuştu:

         -Vatandaşımız bir yılın 364 gününü sürünerek geçiriyor. İstedik ki hiç olmazsa bir gün emekleyerek teselli bulsun!...

         Başkanın konuşması bitince izleyicilerin alkışıyla birlikte, sağanak halinde yağmur  yağmaya başladı. Çok şiddetli yağıyordu. Yaklaşık yarım saat süren yağışın sonunda, Memleketim Deresi’nin taşması nedeniyle alçak yerleri -ki buna Hükümet Konağının bulunduğu yer de dahildi- sel basma ihtimali vardı.

         Yarışın ve şenliklerin yapıldığı stadın olduğu yer yüksekte bulunduğundan orayı sel basmamıştı, ama her taraf çamur içindeydi. Buna rağmen yarış yapılmak zorundaydı.

         Yarışmacılar yerlerini aldılar. Başkanın düdük çalarak verdiği işaretle otuz dört tane erkek yarışmacı emeklemeye başladılar. Yarışmacılar arasında kimler yoktu ki: Sinirli Sami, Tuluk Necip, Sarsak Hüsnü, Naççik Veli, Demirkoparan, Bilgiseverof Umursamaz Rüştü, Kasıntı Rami v.s…

         İzleyiciler kocaman cüssesine karşılık hiç bir yarışmadan geri kalmayan Tuluk Necip’in çamurun içinde debelenmesine, elleri ve ayaklarıyla sıçrattığı çamurun diğer yarışmacıları rahatsız etmesine çok güldüler.

         Bilgiseverofların hem yarışıp hem de atışmaları da ilginçti. Yalaka Hamdi:

         -Umursamaz adam olamadın ama hiç olmazsa yarışmacı oldun, derken diğeri hemen cevabı yapıştırıyordu:

         -Köpek gibi yalakalık yapsaydım, başkaları gibi beni de adam yerine koyarlardı.

         Yarışılan mesafe fazla uzun değildi, fakat çamur yarışmayı uzatmıştı. Bittiğinde yarışmacılar çamurdan tanınamayacak bir haldeydiler. Jüri, kısa bir toplantı yapıp birinciyi belirledikten sonra Başkan yarışmacının elini havaya kaldırdığında herkes birbirine soruyordu:

         -Kim o, birinci olan kim?

         Seyirciler bunu sormakta haklıydı, çünkü en yakındakiler bile iri cüssesinden dolayı sadece Tuluk Necip’i tanıyabiliyorlardı. Geriye kalan 33 tane çamurdan adam ise birbirinin benzeriydi.

         Sorular başkanın kulağına kadar geldiği için mikrofonla birinciyi açıklamak zorunda kaldı:

         -Bu yılki Büyükler Emekleme Şenlikleri’nde düzenlenen yarışmamızın birincisi, Bilgiseverof Umursamaz Rüştü olmuştur. Kendisini kutluyorum.

         Başkan birinciyi ilan edince izleyiciler coşkuyla alkışlamaya başladılar; bir çoğu bu başarıyı ayakta alkışlamayı tercih etmişti. Alkışlara ıslık sesleri ve davul sesleri de karışınca ortalık az önceki karamsar havadan kurtulup şenliğe benzemeye başlamıştı.

         Birinciye ödülünü vermeye çalışan Başkan ile, Umursamaz arasında bir itiş kakışmanın olduğu uzaktan bile görülüyordu. Ödülü alması için ısrar eden Başkanı çamurlu elleriyle iteleyen Umursamaz, adamcağızın yeni aldığı elbisesini çamur içinde bırakmış, yaptığı hata için özür dilemek amacıyla  kucaklayıp, öpünce ise işi daha da karıştırmıştı. Hangisinin Başkan hangisinin Umursamaz olduğu artık kolay kolay ayırt edilemiyordu. Başkan da çamur içindeydi. Umursamaz:

         -Ben ödül için, para için yarışmadım. Amacım bir bilgiseverofun neler yapabileceğini göstermekti. Hem yarışmayı kazanarak duyduğum manevi hazzı bana hangi ödül ya da hangi para verebilir ki.. deyince Başkan da ikna oldu ve ısrarından vazgeçti.

         Yarışmadan sonra seyircilerden biri:

         -Bu tür yarışmalara bayanları da alsalar ya! dedi.Diğeri:

         -Onlara “girmeyin” diyen mi var? Bir başkası:

         -Senin amacın başka. Yarışma değil emekleyen güzeller görmek istiyorsun! dedi.

         Şenlikler şarkı, türkü ve halk oyunları ile devam etti. Birçok Memleketimli şenliklerdeydi. O yüzden alçak yerleri, sel basıp basmadığı ile ilgili kimsenin haberi yoktu. Şenlik bitince yine ilk uyanan Başkan oldu ve:

         -Haydi arkadaşlar, acele edelim. Bakalım bu yağmur Memleketimize bir zarar verdi mi? Dedi.

         Memleketimin çukurda kalan yerlerine doğru gittikçe selin büyük zararlara neden olduğunu gördüler. İş makineleri evlerde, işyerlerinde mahsur kalanları kurtarmaya başlamışlardı bile. Fakat kurtar kurtar bitecek gibi değildi. Hükümet Konağı’nın önünde en az iki metre yüksekliğinde su vardı ve alt kattaki Adliye evrakları, dosyaları suyun üzerinde yüzüyordu.

         Selden yararlananlar da yok değildi. En başta çocuklar denize girercesine zevkle suya atlıyorlar, çamura bulanmış yarışmacılar da ellerini, yüzlerini sel sularıyla yıkıyorlardı.

         Çocukları suda yıkanırken görünce, Demirkoparan dayanamadı. ”Zaten evde su yok, bir daha bu fırsat ele geçmez. Onca çamur nasıl temizlenir?”  diye düşündü ve :

         -Ya Allah! deyip suya atladı, çocuklarla birlikte yüzmeye başladı. Bir yandan da 6-7 santim uzunluğundaki sakalında kurumuş olan çamurları temizlemeye çalışıyordu.

         Demirkoparan Roman bir vatandaştı. Karısı ve beş çocuğu ile birlikte yaşıyor, hurda toplayarak geçimini sağlıyordu. Demirkoparan aşağı, Demirkoparan yukarı diye diye herkes onun da gerçek ismini unutmuştu.

         Ona Demirkoparan adının verilmesinin nedeni de; kasaba dışında çok sağlam demirden bir bahçe kapısının demirlerini elleriyle kırıp yürütmesinden dolayı idi. Bu işi yaparken yakalanmış, ancak mal sahibi şikayetçi olmadığı için ceza almaktan kurtulmuştu.

         Demirkoparan ve ailesi hemen her gece sağdan soldan topladıkları çalı çırpıyı bahçelerinde yakarlar; o ateşte kelle kızartırlardı. Kellenin gözlerini, hatta kulaklarını bile pişirip zevkle yerlerdi. Kısacası kellenin kemik kısmı hariç hiçbir yanı ziyan edilmezdi. Kelle yemeyi çok severlerdi, ama bu sevgi biraz da kellenin ucuz olmasından kaynaklanırdı.

         Demirkoparan suyun içinde yüzerken biraz ilerde gözündeki kurumuş çamurları yıkamaya çalışan, birinciliği kazanan bilgiseverofu gördü ve seslendi:

         -Umursamaz, gel bir yarış da burada yapalım. Bakalım gene birinci olabilecek misin? Anladık, sürünmeye alışıksın, o yüzden emeklemede birinci oldun. Gel bir de burada dene şansını! Hem çamurların temizlenir, hem de vücudun yıllar sonra su görmüş olur. Gel hadi, kirlerini yumuşatıp onlardan kurtulmak istemez misin?

         -Hayır istemem. Çünkü o kirler benim. Kirlerim beni dış uyarıcıların zararlı etkisinden koruyor. Ayrıca onlardan kurtulursam Sıska Umut’tan da zayıf görünürüm,diye cevap verdi Umursamaz.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Memleketim’de belediye ile ilgili işlerde “Rüşvet alınıyor” şikayetleri Başkan’ı rahatsız ediyordu. O nedenle iki soruluk bir anket hazırladı:

         1-Hiç rüşvet verdiniz mi?

         2-Nereye, kime rüşvet verdiniz?

         Daha sonra başkalarını rahatsız eder düşüncesiyle ikinci soruyu anketten çıkardı. Anket formları önceden basıldığı için ikinci sorunun üzerini çizdirdi. Üzeri çizik olan soru kolaylıkla okunduğundan vatandaşların çoğu bilerek veya yanlışlıkla o soruyu da cevaplandırmışlardı. Cevaplarda kimlerin isimleri yer almıyordu ki..

         Anketler evlere dağıtıldı. İsimsiz olduğu için herkes çekinmeden cevaplandırabilirdi. Anketler toplanıp, sonuçlar değerlendirildiğinde “Evet verdim.” diyenlerin oranı %70,65 idi.

         Başkan, sinirden ağzı köpürerek mecliste bu sonucu açıklıyordu:

          -İster misiniz sorulmadığı halde kime rüşvet verdiklerini yazanların dediklerini de açıklayayım? Bilesiniz ki sizin çoğunuzun ismi de var orada.%70,65 ne demektir, bir düşünün! Bu rüşvet vermeden iş yapılamadığını göstermez mi? Pazar yerlerinden, kaçak inşaatlardan, seyyar satıcılardan, işyeri ruhsatlarından, su işlerinden rüşvet alınıyormuş. Burası küçük bir örnek, bunu tüm ülke için düşünün ve olayın ulaştığı boyutu görün! Her yerde ve her işte rüşvet var. İşin ilginç yanı, rüşvetin olduğunu hepimiz biliyoruz; ama yokmuş gibi, bilmiyormuş gibi davranıyoruz. En namuslu, en dürüst geçinenlerimizin çoğu hırsız! Bize namuslu görünmeye çalışıyorlar. Biz buna inanmasak da gerçeği yüzlerine haykıramıyoruz, ”Sen hırsızsın” diyemiyoruz. Yenen her rüşvet; senin, benim, yetimin, yoksulun, köylünün yani hepimizin parası. Kaldırın rüşveti, çözülsün bir çok sorun! Ben iddia ediyorum ki enflasyonun da nedeni rüşvettir. Rüşvet bitsin, enflasyon da biter.  

         Meclis üyelerinden birisi “Başkan amma da attı ha! Enflasyonun rüşvetle ne ilişkisi olabilir ki? Bu adam Don Kişotluğa soyunuyor.” diye düşündü ama başkanı konuşmasının tam burasında en çok o alkışladı.

         Başkan konuşmasını sürdürdü:

         -Rüşvetle gelen para gereksiz şeylere harcanıyor. Aşırı ve gereksiz harcama fiyatları artırıyor. Bu da enflasyon demektir. Kesin rüşveti, ahlak dışı olaylar ve zararlı alışkanlıklar da azalsın. Rüşvet alamayan içkici daha az içecektir, rüşvet alamayan hovarda metres tutamayacaktır.

         -Bu kadarı da olmaz!diyen bir üye konuştuktan sonra eliyle ağzını kapattı ise de başkan dahil herkes ne söylediğini duymuştu. Başkan onun dediğini umursamadan devam etti:

         -Bize gördüğü halde görmediğini söyleyen,bildiği halde bilmiyormuş gibi davranan bireyler lazım değil. Bize “Kral çıplak!” diyebilen kişiler lazım, diyerek konuşmasını tamamladığında salon adeta alkıştan yıkılıyordu.

         Üyeler salondan çıkarken önlerine bakıyor, birbirleriyle göz göze gelmekten kaçınıyorlardı. Çoğunun ortak korkusu ve sorusu “Benim de rüşvet aldığımı acaba başkaları da anladı mı?” idi.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Başkan rüşvetin kökünü kazımaya kararlıydı. Bu iş için kolları sıvadı. Önce Zabıta Amiri’ni görevden aldı. Daha sonra hoparlörden defalarca anons yaptırarak ve yerel gazeteye ilan vererek sınavla Zabıta Amiri alınacağını duyurdu. Sınava baş vurmanın tek koşulu olarak da bugüne kadar hiç rüşvet almamış olmayı  açıkladı.

         Sınav sorusunu kendi hazırladı. Bu tek bir soruydu: ”Kuyunun içine ay düşerse ne yaparsınız?”

          Sınavı sözlü olarak, kendisi yapacaktı. Sınav için yüzlerce başvuru olmuştu. Herkes kuyrukta heyecanla sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Sınavdan çıkanlar “Ne soruyor?” sorusu ile karşılaşıyordu. Cevapların çoğu:

         -Saçma bir soru.

         -Kolay ama dalga geçer gibi bir soru.

         -Öyle soru olur mu?

         -Girince görürsün!

         -Nasıl bir soruysa, çok güldüm,şeklindeydi.

         Sırada bekleyenler arasında Çavuş Hilmi de vardı. Çavuş Hilmi 35 yaşlarında, tek kolu dirseğinden kesilmiş, akli dengesi yerinde olmayan birisiydi. Askerliğini yaparken Çavuş olmuştu. Bu onun için çok büyük bir sevinç kaynağıydı. Ancak çavuşluğunun daha dokuzuncu gününde malulen askerden ayırmışlardı. Çünkü teröristleri takip ederken mangasında bulunan bir asker, bir mayına basarak gözlerinin önünde parçalanmış, Hilmi de bu olayda tek kolunu kaybetmişti. Yaşadığı şok, ruhsal dengesini de etkilemiş, tedavi olmasına rağmen iyileşememişti.

         Hilmi, deli doluydu ama hem çok dürüsttü, hem de çok çalışkan. Tek kolu olmasına rağmen hangi iş olursa olsun yapmaya çalışırdı.

         Bekleyen diğer adaylardaki heyecan belirtisi Hilmi’de görülmüyordu. Bekleyenlerden birisi Hilmi’ye takılmadan edemedi:

         -Ne o Çavuş, yoksa sen de mi sınava geldin? İster misin Başkan seni seçsin? Zaten Başkan da senin kafadan!..dedi.Hilmi cevap vermedi.

         Başkan’ın sorusunu duyan adaylar önce şaşırıyor, sonra gülmek istiyor, ama “Ciddi olayım, belki denemek için böyle bir soru sormuştur. Gülersem kazanabileceğim bir sınavı kaybedebilirim.” diye düşünüyorlardı. Adayların hemen hepsi mantık çerçevesinde, hoşa gidecek cevaplar vermeye çalışıyorlardı. Verilen cevapların hiç biri Başkan’ı tatmin etmemişti. Yorulduğunu hissetti. Zile bastı, içeri giren odacıya:

         -Git bana bir kahve yap! Dışarıda bekleyenlere de söyle, sınava yarım saat ara verdim.

         Odacı dışarı çıktıktan sonra adaylardan gelen homurtuları Başkan da duydu ve mesajın iletildiğini anladı. Az sonra gelen kahvesini yudum yudum içmeye başladı. Odacı gene suyu unutmuştu ama olsun.

         Kahve Başkan’ın tüm yorgunluğunu almıştı. Devam edebilirdi. Sınav tam yarım saat sonra başladığında Başkan’ın odasına ilk giren aday Çavuş Hilmi’ydi. Başkan onu güler yüzle karşıladı.

         -Hoş geldin Çavuş! Geç otur. Nasılsın?

         -Sağ olun Başkanım, dedi Hilmi ama bir türlü oturup oturmamaya karar veremiyordu.

         -Otur Çavuş,otur, çekinme!

          Neden sonra bir koltuğun köşesine ilişti. Başkan:

         -İşin ne olduğunu biliyor musun?

         -Biliyorum Başkanım.

          -Sınavı kazanırsan bu görevi yapabileceğine inanıyor musun?

         -Nasıl inanmam Başkanım? Ben manga komutanıydım askerde. On tane askeri idare ettim. Bunu mu yapamayacağım?

         -Bu iş asker idare etmeye, teröristle savaşmaya benzemez. Bu işin içindeki rüşvetçi, dolandırıcı, hırsız, ahlaksız ve sorumsuzla savaşmak inan ki Çavuş, teröristle savaşmaktan daha zordur. Teröristin kökünü kurutabilirsin ama bunları yok etmek ne mümkün.!

         -Olsun, ben üstesinden gelirim.

         -O zaman sana da sorumu soruyorum: Kuyunun içine ay düşerse ne yaparsın?

          -Gider önce güçlü kuvvetli beş-altı kişi bulurum Başkanım.

         -Ne yapacaksın beş-altı adamı?

         -Biraz sonra gerekecekler Başkanım.

         -Peki, sen anlat. Sonra?

         -Sonra, bir kovanın ucuna sağlam bir halat bağlarım, salarım kovayı kuyunun içine.

         -Eee, sonra?

         -Adamlarıma halatı sıkı tutmalarını tembih ederim. Kova suya daldığında yukarı çektiririm.

         -Çektin, sudan başka kovada bir şey gelmedi. Senin aklın yok mu, kuyuya ay düşer mi diye düşünmez misin?

         -Düşünmesine düşünürüm de böylesi bir şeyi Başkan dediğine göre, ya doğruysa diye de sorarım kendi kendime. Her ihtimali akıl etmek gerekmez mi Başkanım. Bile bile kovayı çekmemin, adamları tutmamın sebebi bu!

         Başkan yerinden kalktı ve Çavuş Hilmi’nin alnından öperek:

         -Sınavı sen kazandın. Zabıta Amirim görevine hoş geldin! dedi.

         Çavuş çok sevinmişti. Sevinçten şaşkındı. Az önce duymadığı heyecanı şimdi duyuyordu. Eli ayağına dolaşıyor, ne yapacağını, ne diyeceğini bilemiyordu. ”Zabıta Amiri heyecanını da yenmesini bilmeli..” diye düşününce kendisine gelir gibi oldu.

         Başkan Çavuş’un elinden tutup, toplantı halindeki meclise girdi ve:

        -Arkadaşlar, yeni Zabıta Amiriniz karşınızda. Herkes dikkatli olsun. Çünkü bu amir “Kral çıplak” diyenlerden.

         Meclis üyelerinin ağzı açık kalmıştı. Neredeyse tamamı “Başkan, kendi gibi bir kaçık buldu!” diye akıllarından geçiriyorlardı.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         O gün Aşiyan caddesinde, iki tane açılış birden vardı. Üçer saat arayla açılışlar gerçekleşti. Bunlardan birisi “Beraber Kazanalım Bürosu”ydu ve hemen caddenin başındaki dört katlı bir binanın altındaydı. Diğeri ise bundan 15-20 dükkan aşağıda iki katlı bir binada yer alan “Borcunu Bana Yatır Bürosu”.

         Açılışlar çok şaşaalı oldu. Yiyecekler, içecekler gırla gitti. Memleketim halkından açılışlara katılanlardan hiç birisi o gün öğlen ve akşam yemek yeme ihtiyacı hissetmediler. O kadar çok doyurmuşlardı karınlarını.

         İki büronun da gerçek sahibi Sülük Saffet idi. Ama büroların gerçek sahipleri evrak üzerinde başka iki kişi görünüyordu.

         Özel giysiler içersinde sekreter kızlar ve havalı görünüşleri ile güvenlik görevlileri herkesi etkilemişti. Bütün personelin boyunlarına asılı kimlik bilgileri, görenlere güven veriyordu.

         “Beraber Kazanalım Bürosu”nda yerler kaliteli bir mermerle döşenmiş, her taraf klima ve bilgisayarla doldurulmuştu. Büronun hizmetleri arasında her türlü elemana iş bulma, her türlü iş yerine eleman bulma, inşaat, ithalat ve ihracat işleri başta geliyordu. Diğer yan işlerle de uğraşmıyor değildi.

         “Beraber Kazanalım Bürosu”nun ilk müşterisi Sat Kaç Mümin oldu. Mümin geçmişte bir daireyi yedi kişiye noter senediyle satmış, parasını peşin aldığı kırk iki kişinin dairelerini yarım bırakmış, parsellediği arsaları müstakil tapulu deyip müşterilere vermiş, bunların sonradan müşterek tapu olduğu ortaya çıkmış ve sonunda kaçarak Memleketim’e yerleşmişti.

         Beraber Kazanalım Bürosu’nun görünen sahibi Fahri beyin odasında konuşuyorlardı. Çayın, kahvenin birisi gidiyor, diğeri geliyordu.

         Fahri bey, kerli ferli, çok iyi giyimli bir adamdı. Konuştuğu kişiyi etkilemesini bilirdi. Ayrıca o kişinin zaaflarını da kolaylıkla görebiliyordu. Karşısında bolca parası olan bir dolandırıcı bulunduğunu anlamakta gecikmedi.

         Misafirine yeni bir ikramda bulunmak için telefona sarıldı. Misafirlere ikram elemanı olarak görevlendirdiği genç kızı çağırdı:

         -Kızım, bize amerikan bardan iki tane viski hazırlar mısın? Buzlu olsun lütfen! İçeriz değil mi Mümin bey?

         -Tabii, tabii; ama zahmet olmasın!

         Bir saat içinde bir şişe viski boşalmıştı bile. Mümin içtikçe coşuyor, coştukça içiyordu. Fahri bey ise temkinliydi. Mümin bey üç kadeh içerse kendisi bir kadeh içiyordu. İşi bağlayabilmesi için ayık kalması gerekiyordu. Mümin:

         -Ben inşaat işiyle uğraşıyorum. Biraz birikimim var. Sizin gibi bir firma ile ortak çalışmak isterim.

         -Biz de bundan onur duyarız. Dilerseniz yurt dışında, Bulgaristan’da yaptırdığımız inşaatlar var. Daha doğrusu bağlantımız olan güvenilir büyük bir şirket var. Sizin birikiminizi orada değerlendirebiliriz. Biliyorsunuz Komünist rejim bittikten sonra Bulgaristan’da çok büyük inşaat gereksinimi olduğu ortaya çıktı. Sahi ne kadar birikiminiz var?

         -Yaklaşık 750-800 bin dolar civarında.

         -Güzel, çünkü biz bu işte 100 bin dolardan aşağısını kullanamıyoruz. Şirketle yaptığımız anlaşma daha az para ile işe girmemizi engelliyor.

         -Ben kendimi sıksam, söylediğimden de fazlasını çıkarabilirim.

         -Buna gerek yok beyefendi. Bu kadarı yeterli. İnanın iki senede paranızı ikiye katlama imkanınız var. Şirket size her türlü yasal garantiyi verecektir. İsterseniz birkaç gün düşünün sonra karar verirseniz gelin, tekrar görüşelim.

         -Yok canım, düşünecek ne var? Ben yarın size parayı nakit olarak veririm. Görüşmek üzere,deyip bürodan ayrıldı.

         Ertesi gün Tıngırbank’taki tüm parasını müdürün ısrarına rağmen çekti ve büroya getirip teslim etti. Karşılığında bir not yazılı kağıt bile almadı. Çünkü Fahri bey on-on beş gün içinde Bulgaristan’daki şirketten yasal güvencelerin ulaşacağını, gelir gelmez onu arayacaklarını söylemişti.

         Daha sonra, on beş gün dolunca Mümin bey büroya gidecek ama her defasında Fahri bey onu ikna edip gönderecekti. Bu oyalama yaklaşık üç ay sürecekti ve Mümin bey, parasını da güvencesini de alamayacaktı. Kısacası ava giderken avlanmıştı. Diğer bir deyişle el elden üstündü.

         Mümin parasını büroya yatırdıktan sonra etrafındaki parası olan arkadaşlarına olayı anlatmış, büronun gönüllü bir reklamcısı olmuş ve ona inanan birkaç arkadaşı da paralarını götürüp büroya yatırmışlardı. Mümin beyin bu işe girdiğini duyan bazı zenginler, hatta parasını çekmemesi için onu ikna etmek için dil döken banka müdürü bile aynı tuzağa düşmüştü.

         Büroyu ziyaret edenler bunlarla sınırlı değildi. Büronun diğer ziyaretçileri arasında fabrika müdürleri ve iş arayan elemanlar da vardı. Büronun geç saatlere kadar ışıklarının yandığı görülüyordu. Bu demekti ki bazı görüşmeler, anlaşmalar yapılıyordu. Memur ve güvenlik elemanları saati hiç belli olmayan bir mesai uygulamasına tabi idiler. Bazı günler evlerine gecenin yarısında gittikleri bile oluyordu. Kimi elemanlar bu ağır iş şartlarına alışamayıp istifa etti. Kimi memurların istifası bile etrafta duyulunca büro için olumlu bir reklam oldu. Çünkü bu, tutulduğunun ve iyi iş yaptığının bir göstergesiydi!

          Büroya gelip gidenler sadece varlıklı insanlar değildi elbette. Gariban, işsiz insanlar da vardı. Bunlarla da Fahri bey, ayrı ayrı ilgileniyor, bir fabrikatöre gösterdiği misafirperverliği bir iş arayan kişiye de gösteriyordu. Bu da halk arasında “Ne kadar alçak gönüllü bir adam! Zenginle fakir arasında ayırım yapmıyor, herkesin problemini çözmeye çalışıyor. Bu adam ülkede bir sene başbakanlık yapsa, işsiz insan kalmaz!” şeklinde konuşmalara neden oluyordu.

         Sarı Ethemevleneli üç ay olmuştu. Evlendikten bir ay sonra çalıştığı fabrika onu işten çıkardı. Düğünde takılan altın ve paralarla iki ay idare ettiler. Karısının kolunda birkaç bilezik kalmıştı. O nedenle durmadan iş arıyordu. İş bulmak burada gerçekten zordu. Son bir çare olarak Fahri beye başvurdu.

         Fahri bey onu da kibarca karşıladı, soğuk bir meşrubat getirtti. Viski alıp almayacağını sordu. Ethem:

         -Viski de nedir ki? dedi.

         -İçki canım, hani rengi biraz biraya benzer.

         -Yok, ben almayayım. Birkaç kere bira içtim, ama bilmediğim bir şeyi içmesem!

         -Siz bilirsiniz. Size nasıl yardımcı olabilirim?

         -İş arıyorum da.

         -Nasıl bir iş olsun, ne iş yaparsınız?

         -Her işi yaparım

         -Olmadı işte, bu olmadı! Çağımızda her işi yaparım yok. Her işi yaparım derseniz hiçbir işten anlamam, sonucu çıkar bundan. Günümüzde işler uzmanlık gerektiriyor. Yani bir kişi bir iş yapar, ama en iyi şekilde yapar.

         Bu konuşma Sarı Ethem’in moralini bozmuştu. Yüzü asıldı. Fahri bey bunu hemen fark etti ve :

         -Üzülmeyin canım, bizde onun da çaresi var. Sizin durumunuzda olan insanlar için düzenlediğimiz meslek kursları var.

         Fahri bey, önündeki ince ekranlı bilgisayarın bir tuşuna bastı:

         -Bakın burada düzenleyeceğimiz tam 32 tane kurs var: İnşaat ustalığı, dökümcülük, boyacılık, pazarlamacılık, güvenlik, sekreterlik, şoförlük gibi… devam edip gidiyor. Bunlardan size uyan bir iş var mı?

         -Evet, boyacılık uyar.

         -O zaman tamam. Sizi bu kursa yazıyorum. Kurs bitiminde işiniz hazır. Şu an biz kurs öğretmenleriyle anlaşmalar yapıyoruz. Kurs merkezi olarak dört katlı bir bina tuttuk. Şu derenin alt tarafında.

         -Ben de dereye yakın oturuyorum. Demek ki kursa gidip gelmem kolay olacak.

         -Desenize şans sizden yana. Ne diyordum? Bina tutuldu, içinin düzenlemesini yaptırıyorum. Tahtaları, sıraları, eğitim-öğretim araçları v.s alınacak. Sanıyorum bunların hepsi iki ay içinde biter ve kursa başlarız.

         -İyi. Biraz daha idare ederim.

         -On beş gün içinde size işi öğreteceğiz ve sizi işinize yerleştireceğiz. Yalnız işverenler biraz nazlı oluyor. İşçilerin işi bırakıp gitmesinden korkuyorlar. O yüzden işe alacakları elemanlardan bir miktar teminat istiyorlar.

         -Ne kadar?

         -2400 dolar kadar. Bir de tabii bu işlemler için yasal harç ve vergiler var. Bu da 100 dolar tutar.Yani sizin bir an önce 2500 dolar verip bugün yaptığımız ön kaydı kesinleştirmeniz lazım.

         -2500 dolar çok para.

         -Bunun 2400 doları her koşulda zaten sizin. İşten ayrılırken kıdem tazminatınızla birlikte bu teminatı da alacaksınız.

         Sarı Ethem, eve gittiğinde karısıyla bu konuyu uzun uzadıya konuştu. Sonunda karısının kolundaki bilezikleri satmak ve etraftan bulacakları borç ile 2500 doları tamamlayıp kesin kayıt yaptırmaya karar verdiler.

         Ertesi gün Ethem’in 2500 doları Fahri beyin kasasına girmişti. Fahri bey, Ethem’in adresini ve telefon numaralarını sözde kayıt evrakının üzerine yazdı ve:

         -Sizi en geç iki ay içersinde arayıp, kursumuza davet edeceğiz, dedi.  

          Ethem’in iki ay sonra iş bulacağı haberi çabuk duyuldu. Ortalıkta bir sürü işsiz insan vardı. Karısının altınlarını satan, sağdan soldan borç alan, köylerindeki tarlalarını satan, babalarına ineklerini sattıran, hatta bankadan kredi çeken yüze yakın işsiz, soluğu Fahri beyin yanında aldı.

         Beraber kazanalım Bürosu’nda dolarlar havada uçuşuyordu. Her taraf dolar dolmuştu. Yalnız o ara önemli bir problem de çıktı: Çalışanların çoğu, büroda bazı dümenlerin döndüğünden haberdar olmuşlardı. Bunu kendi aralarında çekinmeden konuşuyorlardı. Fahri bey bunu öğrenince hemen çözümü de üretti: Ay başında her çalışana sürpriz bir ikramiye verilecekti; hem de dolar olarak…        

         Aldıkları dolarları sevinçle çanta ya da ceplerine yerleştiren çalışanlar:

         -Ne kadar fesat insanlar var. Çıkardıkları dedikoduya bak. Büro herkesi dolandırıyormuş da… Hepsi yalan. Burası dolandırıcılık yapsa bizim maaşımızı verir mi? Paramızı tıkır tıkır alıyoruz, hem de fazlasıyla. Kıskanç şeyler ne olacak!diyorlardı.

 

                                                   ●   ●   ●

 

        Borcunu Bana Yatır Bürosu da işe çok hızlı başlamıştı. Açılışa katılan davetlilere kendi reklamını yapan sekiz sayfalık bir broşür verilmişti. Broşür:

         “Sayın Memleketim  Sakinleri” diye başlıyor ve

         “Fatura kuyruklarına son… Elektrik, su, telefon, internet faturalarınızı, vergi borçlarınızı bize yatırabilirsiniz.”diye devam ediyor ve:

         “Sizden aldığını gene size verecek olan büromuzun sürprizlerine kendinizi alıştırın. İşte sürpriz: 1- Her 100 liralık işleme bir çekiliş numarası verilecek ve yapılacak olan çekilişte 10 talihlimiz …..marka sıfır kilometre otomobil, 250 talihlimiz 51 ekran TV, 250 talihlimiz buzdolabı, 250 talihlimiz çamaşır makinesi, 650 talihlimiz bisiklet, 1300 talihlimiz ütü ve burada sayamayacağımız binlerce hediye kazanacaklardır. Boş yok! Her katılım numarasına bir hediye..”diye bitiyordu.

         Broşürde verilecek hediyelerin görüntüleri de vardı. Kimsenin dikkatini çekmeyen bir ayrıntı da burada yer alıyordu: Verileceği söylenen arabalar 23-24 bin lira değerinde iken broşüre resmi basılan araba en az 300 bin lira ederdi.

         Bu büronun görünen sahibi Melih beydi. Melih bey 25 yaşlarında yani oldukça genç bir işadamıydı. Yüzünden gülümseme hiç eksik olmuyordu. Sık sık elemanlarıyla toplantı yapıyor, güvenlik elemanlarına kapkaççılara karşı dikkatli olmaları gerektiği uyarısını yaparken, bürodakilere ise müşterilere karşı nazik olmalarını tembihliyordu.

         Büronun duvarlarında asgari ücretle ilgili beyan, vergi levhası gibi yazılar yer alıyordu. Müşterilerden birisi bu işlemleri yapabilmek için izinleri olup olmadığını sorduğunda büyük bir hata yaptığını Melih bey anladı ve hemen ertesi gün Maliye’den alınmış gibi gösterilen sahte bir izin belgesini duvara astı. Neredeyse her şey daha işin başındayken berbat olacaktı. Neyse ki bu olay ucuz atlatılmıştı.

         İki büro sahibi de birbirlerini tanımıyormuş gibi davranıyorlardı. Hatta birbirlerini kötülemekten bile geri kalmıyorlardı. En iyi hizmeti kendi bürolarının verdiği iddiasındaydılar.

        Bankalardaki fatura kuyrukları bitmiş, ama Borcunu Bana Yatır Bürosu’nda kuyruklar oluşmuştu. Herkes faturasını bir şeyler kazanırım umuduyla buraya yatırıyordu. Öyle ki yatıranlar arasında fabrikatör Mikdat Bey bile vardı. Birisi sordu:

         -Fabrikatör bey, yoksa beşinci arabayı da buradan mı kazanmayı düşünüyorsun?

          Mikdat bey bu soruyu şöyle cevapladı:

         -Buradan geçiyordum da! Cebimde ödenmemiş fatura buldum. Yatırayım gelmişken dedim..

         Bir çok kişinin elinde şimdiden 7-8 tane çekiliş kuponu birikmişti, araba hayalleri kurulmaya başlanmıştı bile. ”Televizyon çıkarsa yatak odasına koyarım. Bisiklet çıkarsa toruna karne hediyesi olur. Buzdolabı kızın çeyizine, çamaşır makinesi bana, bulaşık makinesine gelince….” diye konuşmalar sürüp gidiyordu.

         Nihayet çekiliş günü geldi. Memleketimin neredeyse tamamı çekiliş için futbol sahasında toplanmıştı. Melih bey sık sık alkışla kesilen konuşmasını şöyle tamamladı:

       -Çıkan tüm hediyelerin yasal vergileri büromuza aittir. Biz başkaları gibi bu vergileri halkımıza ödettirmeyiz. Sizden sadece bu hediyelerin nakliye ücretlerini talep ediyoruz. Otomobil için 250 lira, beyaz eşya için 50 lira, bisiklet için 25 lira, ütü için 7,5 lira ve diğerleri için sadece 5 lira nakliye ücreti yatıracaksınız. Hediyeler 15 gün içinde hak sahiplerine teslim edilecektir. Hediyelerinizi iyi günlerde, güle güle kullanın. Kullandıkça da bizi hatırlayın!

         Arabalardan ilki için çekiliş yapıldı: 16238 numaralı talihlimiz. Bu anonsun arkasından Suratsız Sevda’nın kahkahası ve çığlığı duyuldu. Belli ki ilk otomobil talihlisi o idi.

         Dertli Yeliş, Mafolduk Asiye, Taklitçi Avni, Hayat Kısa Sadık, Çişli Remziye, Uyuşuk Hasan, Hoştunuz Sami, Falcı Recep, Zart Zurt Okan diğer otomobil talihlileriydiler.

         Herkes onları kutluyordu. Araba kazananlar sevinçten çılgına dönmüşlerdi. Keyfekeder Zühtü dayanamadı:

         -Arabayı kazandınız, ama 250 lira nakliye parası da vereceksiniz. Hazırlayın bakalım paraları,dedi kıskanarak.

         -23 bin liralık arabanın yanında 250 lira ne ki, olsa olsa keyfekeder olur, diye cevapladı birisi alay ederek.

         Çekiliş bittiğinde tüm katılanlar evlerine güler yüzle dönmüşlerdi. Söylenenlere bakılırsa on tane hediye kazanan bile varmış. Çünkü bazıları tüm akrabalarının faturalarını, çekiliş kuponu alabilmek için gönüllü yatırıyorlardı.

         Çekilişten sonra Falcı Recep’in ünü iyice arttı.

         -Bak gördün mü, falcı iki okudu üfledi ve arabayı kendine çıkarttı? Keşke önceden gidip yardım isteseydik. Belki şu anda biz de araba sahibi olurduk, diyenler vardı.

         O günden sonra büronun işleri 2-3 kat arttı. Bu artışta hemen düzenlenen ikinci kampanyanın da rolü vardı. Hediyelerin miktarı iki katına çıkarılmış, her kazanan numaraya kazandığı şeyden iki tane hediye verileceği ve bu sistemin ülkede ilk olduğu duyurulmuştu. Yani bir araba mı kazandın, al sana bir tane araba daha!

         Kuruntulu Soner bile onca şüpheciliğine karşılık buna inanmıştı. Hanımına:        

         -Bak hanım! Çıkan arabaların biri sana, biri bana. Şimdiden anlaşalım, birbirimizin arabasına karışmak yok. Beni şuraya götür, beni buraya götür demek yok! Atla arabana anana mı gidersin, kardeşine mi gidersin, canın nereye istiyorsa oraya git!diyordu.

         Fatura ödeyenlerin sayısının artmasının bir nedeni de civardaki kasaba ve köylerden de ödeme yapmak için gelenler olmasıydı. Akın akın Memleketim’e geliyorlardı. Eskiden haftada bir kere Memleketim’e minibüs kaldıran köylerden bile günde 2-3 kez minibüs seferi konmuştu. Lokantalar, çayhaneler, mağazalar dolup taşıyordu. Nedeni bilinmez ama Memleketim’deki otellerde yer bulmak bile imkansız olmuştu.

         Melih bey, her geçen gün izdihamın arttığını görünce buna da çözüm bulmakta gecikmedi. Önce on tane gezici eleman aldı, bunları üç gün içinde eğitti ve büronun kapısına astığı duyuruda bundan sonra yerli halkın fatura tahsilatı için büroya gelip kuyrukta beklemesine gerek kalmadığını, çünkü hizmeti ayaklarına götüreceklerini duyurdu. Ertesi gün gezici elemanlar ev ev dolaşıp, para alıp fatura kestiler ve ödeme yapanlara çekiliş kuponlarını verdiler.

         -Hizmet böyle olur, zaten ayakta duramıyorum. Allah razı olsun bunlardan, diyen yaşlı kimselerin sayısı oldukça fazlaydı.

         Çekilişten tam on beş gün sonra herkes Borcunu Bana Öde Bürosu’nun önünü doldurmuştu. Hepsi alacakları hediyelerin ambalajları içinde büronun önünde kendilerini beklediğini sanıyordu. Otomobil kazananlar renk seçimini yapmışlardı bile. Mafolduk Asiye:

         -Eğer bir tek kırmızı araba varsa, bilin ki o benimdir. Kırmızıyı kimseye kaptırmam!

         Uyuşuk Hasan, kendisinden beklenmeyen bir hızla hemen itirazını yapıştırıyordu:

         -Yok öyle yağma Asiye bacı! Ben de kırmızıyı severim. Kura çekilecek kura! Şansa ne çıkarsa…

         Büronun önüne gelenler hediyeye benzer bir şey göremeyince hayal kırıklığına uğradılar, ama belli etmediler. Dakikalar geçtikçe kalabalık arttı büronun önünde. Bir süre sonra kalabalık Aşiyan Caddesi’ne taştı, derken trafik iki taraflı kapandı. İnsanların bir kısmı Belediye bahçesini, bir kısmı da yanındaki parkı doldurdu. Biraz sonra da uzaktan bile büronun önünde bir hareketlilik olduğu görüldü. Mikrofon hazırlanıyordu. Demek ki bir açıklama yapılacaktı. Beş dakika sonra Melih bey, mikrofonu eline aldı ve konuşmaya başladı:

         -Sevgili talihliler, sizlerin buraya neden toplandığınızı biliyoruz. Bugün size sözümüz vardı. Ancak bu sözümüzü tutamamanın mahcubiyeti içersindeyiz.

         Topluluktan uğultu şeklinde:

         -Ooooo! sesleri yükseldi.

         -Bunun nedenini size açıklarsam umarım bizi affedersiniz! Hediyelerinizden on araba iki TIR’a, diğer hediyeleriniz ise 3 TIR’a yüklenerek yola çıkarıldı. Fakat TIR’larımız otobanda zincirleme bir trafik kazasına karıştılar. Tam 138 araç birbirine girmiş. Bizim TIR’larımızın hepsi bu kazadan dolayı ağır hasar görmüş.

         Kalabalıktan:

         -Aaa, şansa bak! Kahrolsun…. sesleri duyulmaya başlandı.

        -Bütün hediyeler bu kazada zarar gördü, ama buradan siz hediyelerinizi alamayacaksınız anlamını çıkarmayın. Çünkü beş TIR’ın beşi de sigortalıydı. Sigorta ile görüştüm, hemen zararımızı karşılayacaklarını söylediler. Biz de parayı alır almaz hediyelerimizi piyasadan temin edip sizlere takdim edeceğiz. Sanıyorum bu işler yaklaşık on beş gün sürer. Bu gecikmeden dolayı sizlerden bürom adına özür diliyorum. Umarım bu olay nedeniyle sizlerin gözünde kazandığımız itibarı kaybetmeyiz!

         -Buna da şükür, geç olsun ama olsun!

         -Sigortadan Allah razı olsun.

         -On beş gün daha beklersek, ölmeyiz ya!

         -Adamcağız bize karşı mahcup olduğu için üzüntüden ölecek, şeklinde konuşmalar duyuldu ve kısa bir süre içinde kalabalık dağıldı, yaşam normale döndü, yolun açılması için durmadan korna çalan sürücüler açılan caddeden söylene söylene araçlarını sürmeye başladılar.

         Bu konuşma Melih beye on beş gün kazandırmıştı. Buna rağmen o, bu sürenin dolmasını beklemeyecekti. Gerçi işler gene aynı yoğunlukta devam ediyordu, ancak birçok müşteri birinci, bazıları hem birinci hem de ikinci faturalarının tekrar, üstelik cezalarıyla beraber ödenmesi için uyarı aldıklarını gelip büroya söylemişlerdi. Melih bey, olayın bilgisayardaki bir arızadan kaynaklandığını, kendilerinin parayı yatırdıkları halde devlet ve belediyenin hesabına aktarılamadığını, endişe etmemelerini, verilecek cezaları da büronun ödeyeceğini söyleyerek onları başından savmıştı. Mesele anlaşılmak üzereydi.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Melih beyin konuşmasından on iki gün sonra, o günün gecesi saat 03’te Beraber Kazanalım Bürosu’nun önüne, bir “evden eve nakliyat “ firmasının aracı yanaşmış ve on altı tane adam hızla eşyaları TIR’ın içine yüklemeye başlamıştı. O sırada oradan geçmekte olan bir polis arabası devriye görevi yapıyordu. Eşya yüklendiğini görünce önce bir hırsızlık olayı zannettiler, Fahri beyin de orada olduğunu fark edince rahatladılar. Bir polis:

         -Hayrola Fahri bey, taşınıyor musunuz?

         -Evet memur bey. Hükümet Konağı’nın arka tarafında geniş bir yer tuttuk. Burası artık yetmiyor da!

          -Gecenin bu saatinde niye taşınıyorsunuz? Gündüzler çuvala mı girdi?

          -Gündüz taşınırsak hem trafiği engellemiş olurduk, hem de müşterilerimize bir gün hizmet veremezdik.

         -Peki, kolay gelsin!deyip ekip otosu yoluna devam etti. Trafik ışıklarına yaklaşmışlardı ki başka bir araca  Borcunu Bana Öde Bürosu’nun eşyalarının da yüklendiğini fark ettiler. Orada da durdular ve bu sefer Melih beyin de eşya taşıyan adamlara yardım ettiğini gördüler. Aynı polis:

          -İyi sabahlar Melih bey! Yoksa siz de mi yeni bir bina buldunuz?

         -Evet, nereden bildiniz?

         -Fahri bey de taşınıyor da, geniş bir bina bulmuşlar. Yoksa gene bir rekabet mi var?

         -Onlar bizimle rekabet etmeye cesaret bile edemezler.

         Bu iddia, gülüşmelere yol açtı. Polis elini sallayarak arabaya bindi. Bu olaylara tam olarak bir anlam verememişti, ama gene de kötüye yormak istemiyordu. Çünkü o da çekilişten bir televizyon ve bir de bulaşık makinesi kazanmıştı. Mutfakta ve salonda bu beyaz eşyaların yerlerini hazırlamışlardı bile. İkinci çekilişten de bir araba çıkarsa…

 

                                                   ●   ●   ●

         O günün sabahı büro elemanları ve korumaları mesai saatinde işe gelmişlerdi. Gördükleri hepsini şaşırttı. Büroları bomboştu. İçerilerinde tek bir kağıt parçası bile kalmamıştı. Tabii kapılar da kilitliydi. Sadece birinci büronun dışında bir köşede küçük bir sehpa vardı -belli ki aceleyle unutulmuş- diğerinin kapısının yanında ise kırılmış bir kül tablası…

         Donup kalmışlardı, ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Ağızlarını bıçak açmıyordu. Belli ki içsel bir deprem yaşıyorlardı.

         Tam o sırada cezalı faturaya itiraz için torunu Kepir Osman’ın koluna girmiş Fati Bacı söylene söylene geliyordu.

         Fati Bacı, seksene yakın yaşına rağmen gözleri dışında hiçbir şikayeti olmayan bir bayandı. Hâlâ bazı evlere temizliğe giderdi. O nedenle de Al-Makamları, Niyet Müdürlerini, hakimleri, savcıları tanıdığını, onlarla görüştüğünü söyler ve bununla övünürdü. Fati Bacı, her konuda konuşmayı severdi. Büyük, küçük, kadın, erkek ayrımı yapmaz herkese anlatacak bir şeyler bulurdu. Kısacası hiç susmazdı. Bir gün Fati Bacı’yı karşıdan gelirken gören Hip Hop Vahap:

          -Fati Bacı, dut yemiş bülbül gibisin. Ne oldu sana böyle, hasta mısın yoksa?diye takılınca:

         -Oua, ouuu, ouaa, diye Fati Bacı uzun uzadıya bir şeyler anlatmış ama  Vahap anlatılanlardan tek kelime bile anlamamıştı. Mesele sonradan anlaşıldı ki o gün nasıl olduysa olmuş ve Fati Bacı’nın dilini arı sokmuştu. Bunun nasıl olduğunu öğrenmek için Fati Bacı’nın iyileşmesini beklemeleri gerekmişti: Açıkta bıraktığı balın üzerine arı konmuş, bu baldan bir kaşık alıp ağzına atmış ve olan olmuş. İyi görmeyen gözlerine bağlamıştı bu olayı.

         Fati Bacı iyi göremeyen gözleri nedeniyle burada da büronun taşındığını anlamamıştı. Yakaladığı görevli kızlardan birisine derdini anlatmaya başladı. Torunu Kepir Osman:

         -Nene, baksana büro kapanmış!dediyse de o konuşmasını sürdürüyordu:

         -Üç fatura da cezalı geldi. Yazık değil mi bana? Ben dul bir kadınım, nasıl öderim onca parayı? Bana amirinizi gösterin. Derdimi ona anlatayım.

         Kepir Osman:

         -Nene, iş anlaşıldı. İstersen sen halini amire değil de Marko Paşa’ya anlat!dedi.Fati Bacı :

         -Paşaya da anlatırım. Paşanın huzuruna çıkmaktan mı çekineceğim. Ben hakimlerle, savcılarla görüşmüş bir insanım…diye klasik söylevine başladı.

 

                                                    ●   ●   ●        

         Dolandırıcılık olayının şoku, Memleketim’de kısa sürede atlatıldı. Maddi kayıpları çoktu ama neşelerinden hiç bir şey kaybetmemişlerdi. Aksine onlara gır gır geçecek yeni konular ortaya çıkmıştı.

         Sözüm ona araba kazanmış olan Hoştunuz Sami ve Hayat Kısa Sadık yolda karşılaştılar. Hoştunuz Sami kadınsı davranışlar gösteren, günahı boynuna bazı erkeklerle de ilişki kurduğu söylenen bir bayan kuaförüydü. Sesi oldukça inceydi, çoğu zaman şuh bir kadınınkini  andıran kahkahalar atardı. Sami yapısı gereği kibar olmaya çalışırdı. Havlayarak üzerine doğru gelen bir köpeğe “Hoşt” demek kabalık olur diye düşündüğünden  “Hoştunuz!” demiş ve daha sonra hep bu lâkapla anılmıştı.

         Hayat Kısa Sadık ise şehir içi dolmuş işleten bir şofördü. Dolmuşa güzel bir kız bindiğinde yüksek sesle “Hayat kısa” der gerisini içinden tamamlardı: ”Değmez bir kıza!”  Herhalde çok derinlerde bir gönül yarası vardı.

         Hoştunuz Sami  dalga geçmek için:

         -Özel otomobilini tamire mi verdin de yayan dolaşıyorsun Hayat Kısa? dedi. Sadık hemen cevapladı:

         -Hoştunuz, sen kendine bak. Duyduğuma göre senin arabanın da motoru su kaynatmış.

         Etraftakiler gülüştüler ve onlar da birbirlerine takılmaya başladılar:

         -Koçero, şu senin buzdolabından bir ayran ver de soğuk soğuk içelim!

         -Sen de anana şu benim gömleği götür de kazandığınız çamaşır makinesinde bizahmet yıkayıversin Çalçal Fikret!

         -Murat Can, iyi ki çekilişten ütü kazandın. Böylece boru gibi pantolon giymekten kurtuldun. Artık kıtır kıtır ütülü pantolonlarla gezersin.

         -Sarhoş Cemal, senin bulaşık makinesi de tuz filan istiyor mu, yoksa içine biraz rakı dökünce senin gibi su akıtarak mı çalışıyor?

 

                                                     ●   ●   ●

        

         Çekilişte alamayacağı bir araba kazanan da Falcı Recep’ti. Recep arabayı alamadı ama, o günden sonra ününe ün kattı. Evi fal baktırmak için gelenlerle dolduğu gibi, bahçeye taştığı da oluyordu. Onun için belediyenin çöpe attığı birkaç tane oturma bankını aldı, onardı ve bahçesine koydu.

         Falcı Recep, Bulgar zulmüne dayanamayarak oradan kaçmış, Memleketim’e yerleşmişti. Burada becerebileceği, para kazanabileceği bir işi yoktu. Bir keresinde kendi akrabalarından birinin kahve falına bakmış, daha doğrusu aklına geleni söylemiş, tesadüfen yüz tane şey söylediyse ikisi üçü çıkmıştı. Bu ilk deneyim ona ilham vermiş ve hemen ilk iş olarak eski yazı ile yazılmış bir kitap bulmuştu. O kitabı fal bakarken açıyor, ama kendisi tek kelime eski yazı bilmiyordu. Eski yazı okumasını bilen bir kişi o kitabı görmüş ve kapağındaki yazıyı okuduğunda kitabın hayvanlarla ilgili bir eser olduğunu anlamış, fakat Recep’in işi bozulmasın diye kimseciklere bir şeyler söylememişti.

         Falcı Recep, para istememesi, ne verirsen kabul etmesi, paraya elini sürmeyip minder altına konulmasını söylemesi (çünkü yakalanırsa “Vallahi billahi elime para almadım!” diye yemin edebilecekti.), kara büyü yapmaması ile tanınırdı.

          Memleketimde Recep’i gönüllü tanıtan, reklamını yapan bir çok kadın vardı. Recep bir tane şey tutturursa “Her şeyi bildi.Kızın anasının adını bile söyledi (Halbuki az önce sormuştu), bilmediği hiç bir şey yok” diye sağda solda anlatırlardı.

         Ramazan, karısı Şükran’ın methi üzerine Falcı Recep’e birlikte gitmeyi kabul etmiş, Recep ona bahçesinde bir define olduğunu söylemiş ve eklemişti:

         -Defineye ulaşmadan önce sağlam bir su testisi bulacaksın. Define, bulduğun bu testiye yakındır.

         Eve geldiklerinde Ramazan ve Şükran gecenin olmasını iple çekmişlerdi. Komşularının kendilerini define ararken görmelerini istemediklerinden bütün arama faaliyetlerini gece sürdüreceklerdi. Biliyorlardı ki bulamazlarsa komşuları onlarla yıllarca dalga geçerlerdi; bulurlarsa ise hasetliklerinden çatlarlar ve hemen polise haber verirlerdi. Onun için bu işi gizli yapmaları gerekiyordu. Gerçi karanlıkta biraz zor olacaktı, ama define için doğrusu bu eziyete değerdi.

         Günlerce her gece geç saatlere kadar bahçeyi kazdılar. Öyle ki bazı günler sabah ezanı okunurken yatıyorlardı. Onlara kalsa ezandan sonra da devam ederlerdi, fakat sabah namazına camiye gidenlerden birisi görür diye korkuyorlardı.

         Gece çalıştıkları için öğlene kadar uyuyorlar; öğleden önce ziyarete gelen komşuları, her defasında onları, uyurken buluyorlardı. Güneşi hiçbir zaman üzerlerine doğdurmayan bu insanların aşırı uykucu olmaları komşularını şaşırtıyordu.

         Günlerce çalıştıkları halde  bırakın defineyi, testiye bile ulaşamamışlardı. Her defasında “Bu son olsun.” diyorlarsa da ertesi gece gene kazmaya devam ediyorlardı.

         Bir gece Şükran, koşarak kocasının yanına geldi, heyecandan konuşamıyordu. Bir şey söyleyemeyeceğini anladığı için konuşmaktan vazgeçti ve elindeki ufacık bir çömlek parçasını kocasına uzattı. Ramazan’ın sevinçten gözleri parladı.

         O gece kendilerine ödül verdiler,  yani çalışmayı kısa tutup erkenden yatıp uyudular. Buna rağmen gene ancak öğlen uyanabildiler. Günlerin yorgunluğu bir günde çıkacak gibi değildi.

         Gerçi Ramazan’la Şükran sağlam bir testi değil de, ufacık bir çömlek parçası bulmuşlardı. Acaba bu da bir işaret olabilir miydi? Şükran elindeki parçacıkla Falcı Recep’e koşturdu, olanları anlattı. Recep ona “devam!” dedi ve Şükran’dan sonra gelen ilk müşterisine olayı ballandıra ballandıra biraz da övünerek anlattı. Amacı nasıl bildiğini kanıtlamak ve kendi reklamını yapmaktı. İstediği oldu, haber kısa sürede yayıldı: Çömlek parçası iki metre boyunda küp oldu, bulunamayan define çil çil altın dolu bir sandık oldu.

         O gece Recep’ten aldıkları talimat Ramazan ve Şükran’ı heveslendirdiği için, kazmayı daha da hızlandırdılar. Tan yeri ağarırken yorgun bir şekilde kendilerini yataklarına attılar.

         Öğlen olmadan gürültüyle uyandılar. Evlerinin penceresinden baktıklarında neredeyse mahallede oturanların tamamının onların bahçesinde olduklarını gördüler. Küreği, kazmayı, beli kapan gelmiş, bahçenin altını üstüne getiriyorlardı. Define işinin duyulduğunu anladılar. Ramazan giyinerek dışarı çıktı, oradakilere seslendi:

         -Komşular ne yapıyorsunuz? Orası benim bahçem, bana ait!

          Hiç kimse tınmadı bile. Belki de duymamışlardı. Herkes hevesle, umutla kazıyordu. Ramazan içlerine girip bağırdı:

         -Durun, bırakın kazmayı!

         Bu sefer herkes duydu ve kazmayı bıraktı. Ramazan öylesine yüksek bir sesle bağırmıştı ki,  kendi sesinden kendisi de korktu. Devam etti:

         -Burası tapusu bende olan bir toprak, o yüzden define varsa benimdir. Eğer siz de bana yardım etmek isterseniz, kabul. Ama ben defineyi bulana en fazla onda birini veririm. Şartlarımı kabul eden kalsın, etmeyen gitsin!

           Giden hiç kimse olmadı, herkes kazmaya kaldığı yerden devam etti. Bu demekti ki şartlarını kabul etmeyen yoktu. Öyle ya, bir sandık altının onda biri de bir insana ömrünün sonuna kadar rahat rahat geçinmeye yeterdi.

         Bir sürü insanın günlerce süren çalışması boşa gitmiş bir tek altın bile bulunamamıştı. Ramazan’ın bahçesinin her tarafı köstebek gibi kazılmıştı. Ancak bu köstebekler biraz büyüktü. Bahçeyi tekrar eski haline getirmek ayları belki de yılları bulurdu.

         Altın bulunamadığı için Falcı Recep’i suçlayan hiç olmadı. Adam onlara bir fırsat sunmuştu, bulamadılarsa bu onların beceriksizliğinden kaynaklanıyordu

                                                   ●   ●   ●

 

         Cüneyt üniversite birinci sınıftaydı. Sınavları bitirip eve gelmişti. Sınav sonuçları daha sonra açıklanacaktı. AnnesiZeynep, falcının müdavimlerindendi. O yüzden Cüneyt’i sınav sonuçlarını öğrenmek ve geleceği hakkında bilgi almak için, falcıya gitme konusunda iknaya çalışıyordu. Annesinin ısrarlarına dayanamayan Cüneyt:

         -Tamam, gideceğim. Yalnız bazı şartlarım var: Senin oğlun olduğumu söylemeyeceksin, hiçbir sorusuna cevap vermeyeceksin, yaptığı bir yanlışı düzeltmeyeceksin, sadece orada oturup dinleyeceksin!

         -Tamam kabul. Bak göreceksin, nasıl da her şeyi biliyor, dedi annesi.

         Bir saat bahçede, bir saat de içeride bekledikten sonra nihayet Falcı Recep’in yanına girdiler. Recep sordu:

         -Hanginize bakacağız?

         -Bana, dedi Cüneyt.

         -Adınız, babanızın ve annenizin adı?

         -Benimki Zafer, annem Leyla babam da Hıdır.

         -Sen kalabalık insanların olduğu bir yerde çalışırsan.

         Cüneyt olduğundan birkaç yaş büyük gösteriyordu. Onun için onun öğrenci değil de evli barklı, çalışan bir adam olduğunu sanmıştı.

         -Fabrika mı desem, demiryolu mu desem!

         - Demiryolu.

         -Tamam işte, kitap da öyle deyeri. Sen evli misin, bekar mısın bakıvereyim kitaba.

         -Evli, iki çocuklu.

         -Tamam buldum, kitap deyeri ki evli ve iki çocuğu vardır. Küçük olanı biraz yaramaz mı ne?

         -Evet, sabaha kadar hiç durmadan ağlıyor, bizi uyutmuyor.

         -Ona muska yazmak gerek beyahu! Getir bana yazayım bir muska, bitsin yaramazlıkları.                 

          Cüneyt “Bizden alacağı yetmedi, bir de olmayan çocuğuma muska yazarak para kazanacak ve bir müşterisi daha olacak.” diye düşündü ve annesine baktı.

         Kadın alt dudağını ısırıyor, söyledikleri karşısında hayretle Falcı Recep’e bakıyordu. Dayanamıyordu, konuşacaktı ama niyetini sezen Cüneyt, eliyle bir işaret yaparak onu susturdu. Recep, tüm söylediklerinin doğru çıktığını düşünerek iyice coşmuştu:

         -Karın hanım hanımcık bir kızcağız. Yalnız sizin aranızı bozan birisi var bre. Sarı saçlı, biraz kilolu, dur eyice bakayım kitaba. Ha göründü işte sarı değil saçları siyah, siyah…

         -Evet, siyah saçlı ve kilolu.

         -Kitap da zaten öyle deyere.

         -Peki, bu geçimsizliğin çaresi ne?

         -Çocuğu nasıl olsa getirecen, onunla beraber hanım kızımızı da yani karını da getir. Ben kötü büyü yapmam ama kötü büyüyü bozarım. Onun yatağına birisi domuz yağı sürmüş, yastığının içine de dokuz kere düğümlenmiş bir parça ip koymuş. Kısacası büyü yapmışlar ona, ben bunu  bozarım.

         -Tamam, yarın geliriz. Borcumuz ne?

         -Ne verirsen, şu minderin altına koy.

         Cüneyt parayı minder altına bıraktı, annesiyle birlikte kapıya doğru yöneldiler. Kapıya daha gelmemişlerdi ki annesi kahkahalarla gülmeye başladı. Annesinin oluşan komik duruma mı yoksa başka bir şeye mi güldüğünü Cüneyt anlamadı. Her şeyi bilen falcı da bu kadının gülme sebebini bilemedi. Sadece Cüneyt ile annesi kapıdan çıkarken arkalarından bakakalmıştı.

                                                   ●   ●   ●

 

         Memleketim’de amatör iki tane futbol takımı vardı. Birisi Kaçıkspor, diğeri ise Mantıkspor’du. Kaçıkspor’un sembolü “düşünen adam” iken Mantıkspor’unki Einstein’ın dilini çıkardığı görüntüsüydü. Kaçıkspor’un renkleri siyah, mavi, kırmızı, yeşilken Mantıkspor’unki sadece beyazdı.

         Civar yerleşim yerlerindeki takımlar bunlarla maç yapmaya yanaşmıyorlardı. Onlara göre bu takımların ikisinin de oyuncular zır deliydi. Her ne kadar Mantıkspor aklı temsil edeceği düşüncesiyle Einstein’ın görüntüsünü seçmişse de bu onu, akıllılar tarafında gösteremezdi. Öyle ya, Einstein’ın seçecek başka  görüntüsünü mü bulamadılar da dilini çıkardığı bu görüntüsünü seçtiler?

         Bu değerlendirmeler sonucu Kaçıkspor ve Mantıkspor için tek bir seçenek kalıyordu: Birbirleriyle karşılaşma yapmak…

          Başkanı Niyet Müdürü olan bir Memleketim Futbol Federasyonu kuruldu. Bu kurulda her karar oylama ile alınıyor görünüyorsa da son sözü başkan söylüyordu.

          Düzenlenen lig, tam 51 hafta sürüyordu. Futbolcular yılda sadece bir haftayı maç yapmadan geçiriyorlardı. Bu yıl yapılan 50 maçın 18 tanesini Kaçıkspor, 18 tanesini de Mantıkspor kazanmış, 14 maç berabere bitmişti. Yarın yapılacak olan son maçta düğüm çözülecekti. Her iki takımın taraftarları da heyecanla sonucu bekliyorlar, rakibi halt edebilmek için çeşitli planlar yapıyorlardı. Her taraf takım bayraklarıyla donatılmıştı. Maçla yatılıyor, maçla kalkılıyordu.

         Kaçıkspor’un antrenörü Psikiyatrist Hayati Bey’di. Hayati bey, bu insanların topluma kazandırılması gerektiğini, bunun da en iyi yolunun spordan geçtiğini söylüyordu. Bazıları onun da kaçık olduğunu iddia ediyor, oyuncular tarafından çok sevilmesini bu iddialarına kanıt olarak gösteriyorlardı. Psikiyatrist Hayati’nin maç sırasındaki hareketlerine bakıldığında, bu değerlendirmelere hak vermemek elde değildi. Takımı gol yerse ya da bir oyuncusu hatalı pas verirse, omuzlarına kadar uzamış olan saçlarını yolar, bazen de beş-on dakika olduğu yerde tepinirdi. Defalarca maç sırasında sahaya dalmıştı. Bu yüzden hakem tarafından sık sık uyarılırdı. Bu yıl en az beş kere maç sırasında sahaya girmekle yetinmeyip orta sahaya kadar gitmiş ve her defasında hakem tarafından maçtan atılıp seyirciler arasına gönderilmişti.

         Bu atılmalardan birisinde, yanlışlıkla kendi seyircileri yerine rakip takımın seyircilerinin arasına girmiş oturmuş, yanlışlığı fark ettiğinde ise iş işten geçmişti. Rakip seyircilerin kötü davranacağından endişe duymasına rağmen, umduğu çıkmamıştı. Hakaret ya da küfür beklerken bu seyirciler tarafından sevgi ve sevinçle karşılanmış, hatta omuzlarda taşınmıştı. Rakip de olsa seyirci onun işine olan bağlılığını takdir ediyordu.

         Mantıkspor’un antrenörü ise lise Felsefe Öğretmeni Bahattin beydi. Okuttuğu dersler arasında Psikoloji, Sosyoloji ve Felsefe’nin yanı sıra Mantık da bulunması göreve getirilme nedeniydi. Ciddi görünümünden başka pek dikkate değer bir özelliği yoktu. Ciddiyeti dolayısıyla oyuncular ondan çok çekinirlerdi.

         Yarınki maç öncesinde Memleketim’in iki tane kaliteli lokantasında takımlar ayrı ayrı yemeklerini yiyorlardı. Bol Kepçe Lokantası, Aşiyan Caddesi üzerindeydi ve önce açılan orasıydı. Onun rakibi olan diğeri ise adı dahil Bol Kepçe’nin bir çok şeyini yürütmüştü. Ufak bir değişiklikle adını Bol Bol Kepçe Lokantası yapmış, bir aşçısını ve iki garsonunu transfer etmişti. Derenin alt tarafında, yani merkezden uzak olmasına rağmen reklamla çok sayıda kişinin uğrak yeri olmuştu.

         Bol Kepçe’nin sahibi Sakıp bey oldukça kiloluydu. Bol Bol Kepçe’nin sahibi İlhan bey onun bu haliyle alay ederdi. Nerede görse:

        -Cimrilik etme! Kalan yemekleri ya fakirlere ver, ya da fakir bulamazsan çöpe at. Ziyan olmasın diye yemeye kalkarsan daha çok şişersin! diye takılırdı.

         Söylediklerinde biraz gerçek payı vardı. Çünkü lokantacı Sakıp, boğazına oldukça düşkündü. Lokantaya girer girmez yemeye başlar, gece yarısına kadar bunu sürdürürdü. O da söylenenlere karşılık olarak:

        -Sıska, kıskanç şey! Bilmiyor ki atalarımız “bir dirhem et bin ayıp örter” demişlerdir, diye cevap verirdi.

         Bol Bol Kepçe Lokantası’nın sahibi İlhan bey, rakip takım tarafından satın alınmıştı. O yüzden Kaçıkspor oyuncularına bol bol et yedirmeye uğraşıyordu. Yedirdiği et ise taze keçi etiydi. Keçi eti olduğunu belli etmemek için bir sürü baharat kullanmıştı. Sonunda iki keçi keserek hazırladığı yemekleri tüm oyuncu ve teknik adamlara afiyetle yedirmeyi başarmıştı. Tabii o gece keçi etinden rahatsız olan Kaçıksporlu bir çok oyuncu tuvalete taşınmak zorunda kaldıklarından gözlerini bile kırpmamışlardı. Gene de hiç birisi lokantacıdan şüphelenmiyor, bu olayı çok yemelerine bağlıyorlardı.

          Yılın maçının hakemlerinin atanması da olay olmuştu. Bilhassa Mantıksporlular’ın atanan hakemlere itirazları vardı. Niyet Müdürü Federasyon Başkanı yetkisini kullanarak orta hakem olarak dahiliye uzmanı olduğu halde operatörlük de yapıp, bir çok kişiyi ameliyat eden “Çatlak” lakaplı Dr.Erdal’ı; yan hakem olarak bilgiseverof Umursamaz Rüştü ile bilgiseverof Yalaka Hamdi’yi, zaman tutan hakem olarak da sık sık saatine baktığı için bu işten anladığı zannedilen, altı sene akıl hastanesinde tedavi gördükten sonra salıverilen Murat Can’ı görevlendirmişti. Mantıksporlular:

         -Bu nasıl iş? Dört hakemin dördü de Kaçıksporlular’a yakın kişiler. Bu maç oynanmadan kaybedildi. Biz bu hakemleri istemiyoruz! diyerek şikayetlerini Federasyon Başkanına iletmişler, ondan:

         -Verilen karar değiştirilemez. Hakemlik yapan kişi taraf gibi davranamaz. Tarafsız olmazlarsa gereken ceza mutlaka verilecektir, cevabını almışlardı.

          İtiraz kabul olmamıştı. Başları önlerinde giderken “Biz yenildikten sonra ceza alsalar ne olur? Onlara verilecek ceza bile belki bir ödül yerine geçecektir. Mesela, Umursamaz’a ceza versen ne yazar? Adamı hapse atsan çöplükten, açlıktan kurtarmış olursun!” diye söyleniyorlardı.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Saha tıklım tıklım dolmuştu. Tezahürat kulakları rahatsız ediyordu. Antrenörler takımlarına son talimatlarını, taktiklerini veriyorlardı. Ancak Mantıkspor’da bir sorun vardı: Henüz kaleyi bekleyecek bir sporcu bulamamışlardı. Bir oyuncu:

         -Tuluk Necip’i alalım, dedi. Diğeri:

         -Tuluk kıçını bile kaldıramaz. Gelene geç, gidene geç der, diye itiraz etti.

         Antrenör Felsefe Öğretmeni Bahattin bey tartışmaya son noktayı koydu:

        -Tamam, kalecimiz Tuluk olsun. Hiç olmazsa gövde hacmi bizim için bir avantaj olabilir.

         Az sonra Tuluk seyircilerin arasından alınarak kendisine kaleci forması giydirildi.

         Psikiyatrist Hayati bey de Kaçıksporlu oyuncuları motive ediyor, hakemlerle dalaşmamalarını söylüyor, hakeme karşı çıkanı hemen oyundan alacağı tehdidini savuruyordu. Özellikle o gün Kaçıkspor’da ilk defa  görev alacak olan Yerli Pele lakaplı oyuncunun üzerinde duruyordu.Yerli Pele’den beklentisi fazlaydı. Çok hızlı, becerikli bir oyuncuydu. Ataları eski dönemde Afrika’dan buraya getirilmişlerdi. Onun bunun tarlasında, çiftliğinde karın tokluğuna çalışan insanlardı. Yerli Pele çok zekiydi, fakat on sekiz yaşındayken kendisine bir araba çarpmış, çarpmanın etkisiyle başını kaldırım taşlarına vurmuş ve o günden sonra da normal dışı hareketler göstermeye başlamıştı.

         Kaçıkspor andını birlikte içtiler: Biz, bizim olan bir şeyi kimseye vermeyiz. Top  bizimdir, bizim!

          Takımlar sahaya çıktıklarında coşku daha da arttı. İki takım oyuncuları toplu halde seyircileri selamladılar. Birbirlerine çiçek yerine kitap verdiler. Verilen kitaplardan birisi Aristo’nun Mantık Üzerine isimli eseri, diğeri ise Tunkaf Nikolay Gogol’un Bir Delinin Hatıra Defteri isimli eseriydi.

         Kitaplar verildiği sırada beyaz bir bayrakla bir seyirci sahaya atladı ve futbolculara doğru koşmaya başladı. Bu bir Mantıkspor taraftarıydı.

         Futbolcular açıldılar, seyirciyi aralarına aldılar, çemberi kapattılar ve yirmi ikisi birden ona vurmaya başladılar. Hakemler kurtarmasaydı daha da döveceklerdi. Dayak yiyen seyirci iki büklüm oradan uzaklaştı ve yerine geçti. Bu olayı gören başka hiçbir seyirci, sahaya atlamaya cesaret edemedi.

         Kaçıkspor’un kalede Uyanık Uyur Uğur, savunmada Hallederiz Çetin, Doktor Sadi, Pipirikli Bülent, Şopar Hüsnü, Astikli Zifir Ömer; orta sahada Anadın mı Samet, Sarhoş Cemal, Pırpır Yener, Sorumsuz Bülent; ileride  ise tek başına Yerli Pele yer alıyordu.

         Mantıkspor’un on biri ise, kalede Tuluk Necip; savunmada Çok Öğretir Mahmut, Hayat Kısa Sadık, Balıkçı Sadi, Uyuşuk Hasan; orta sahada Kuruntulu Soner, Pişpirik Mehmet, Mirasyedi Cafer, Hanımcık Metin; ileride ise Sat Kaç Mümin ve Hoştunuz Sami’den oluşuyordu.

         Küt Küt Seyfeddin, Sarı Cemal, Gır Gır Faruk, Falcı Recep yedek soyunmuşlardı, ama hangi takımdan oldukları belli değildi. Hangisi çağırırsa oraya gideceklerdi.

         Oyuna alınmadıkları için Keyfekeder Zühtü, Boşver Yaşar, Sıska Umut, Sayacı Ahmet ve Sülük Saffet gibi darılanlar da vardı.

         Hakem, kura ile kaleleri ve ilk vuruşu yapacak takımı saptadı. İlk vuruş Mantıkspor’undu. Topun başındaki Hoştunuz Sami:

         -Ayol, biraz kibar olmak gerek. Ben topa vurmaktan hoşlanmam. Şu Yerli Pele’deki pazulara, bacaktaki adalelere bak! Bu ayaklar topa iyi vurur, diyerek topu rakip takıma attı.

         Orta hakem Çatlak Erdal bu konuşmaya sinirlendi ve onu uyardı:

         -İşi sulandırmayalım lütfen! Futbol erkek işidir erkek! Böyle hanımsı davranışlar yaparsanız, hiç acımam çıkarırım valla kırmızı kartı, dedi.Hoştunuz:

          -Ay, bunda alınacak ne var? Sadece o mu erkek? Sizin de Pele’den aşağı kalır tarafınız yok yani! dedi.

          Kaçıkspor’dan Pipirikli Bülent, Şopar Hüsnü’yü uyardı:

         -Bak Şopar, kimi devirirsen devir ama, sakın şu Hoştunuz’u devirme! Kart görmekle kalmaz, bir de mahkemelerde sürünürsün bir bayanı devirmekten..

         -Hadi be, şu konuştuğuna bak! O kadın mı, kimi işletirsin sen?dedi Şopar.

          Onlar konuşurken “Gol, gool!” sesleri duyulmaya başlandı. Yerli Pele daha ikinci dakikada Kaçıkspor’u 1-0 öne geçirmişti bile.

          Golden hemen sonra, stadın hoparlöründen şu anons yapıldı: Sayın Memleketim sakinleri! Hazır kefenlerini giymişken bir buçuk saat sonra Mantıkspor’un cenazesi kaldırılacaktır. Seven, sevmeyen herkes davetlidir.

         Mantıkspor’un beyaz formaları gerçekten zihinlerde “kefen” çağrışımı yapıyordu. Buna rağmen böyle bir anons, hiç de hoş değildi. Anonsu yapan arandıysa da bulunamadı.

        -Tuluk, her şeyi yediğin gibi golleri de ye, çekinme, afiyet olsun!

         -Astikli Zifir, bi cigara vereyim mi?

         -Kız Hoştunuz, yirmi bir tane erkeğin arasında ne işin var?

         -Şopar, atını kesip de sucuk yapmasaydın, şimdi topu onun sırtında oynardın.

         -Len Uyuşuk, biraz canlan!

         -Sarhoş, bir duble versem daha mı iyi koşarsın?

         -Pişpirik, kağıtları çaldığın gibi topu da rakiplerinden çalsana!

         -Hallederiz Çetin, bu oyunu da halledecen mi?

         -Doktor Sadi, adam kesmeye benzemez bu iş.

         -Balıkçı, elinle tutma; o balık değil top!

          Şeklinde sataşmaların ardı arkası kesilmiyordu. Sataşma vardı fakat, tek bir küfür bile yoktu.

          Hakemlerin hepsi de canla başla görevlerini yapmaya çalışıyorlardı. Bilgiseverof Yalaka Hamdi, Niyet Müdürü kendisine yan hakemlik teklif ettiğinde:

         -Beni onurlandırdınız, ömrünüz uzun olsun. Sizin gibi bir müdürümüzün verdiği görevin onuruyla hayatımın sonuna kadar övüneceğim. Umarım verdiğiniz görev kadar ödenecek ücrette de cömert davranırsınız, derken Bilgiseverof Umursamaz Rüştü, para almayı reddetmiş, kendi hırpani kıyafeti ile maça çıkmak istediğini söylemişti. Israrlara rağmen hakem üniforması giymeyi kabul etmiyordu. Neredeyse bu yüzden maçın iptal edilme ihtimali ortaya çıkmıştı. Bu ihtimal, birçok kişinin ısrara katılmasını sağladı ve nasılsa Umursamaz,  hakem üniforması giymeyi kabul etti ve ekledi:

         -Oynayacak olan takımlar amatör oldukları için, işin içinde para kazanmak hırsı bulunmadığı için kabul ediyorum. Gerçi birçok insanı bu kıyafetle kendime güldüreceğim, ama olsun!

          Aksine Umursamaz’ın kıyafetiyle ilgilenen hiç olmamıştı. Ona yöneltilen eleştiriler verdiği kararlarla ilgiliydi. Bir oyuncu orta sahadan topu almış gidiyor, dört rakip oyuncuyu geçmiş, kaleciyle karşı karşıya kalmış; işte tam o sırada Umursamaz bayrağını havaya kaldırıveriyordu. Seyirci çıldırmak üzereydi. Yalnız hakkını yememek lazım, Umursamaz bir keresinde Mantıkspor’un aleyhine bir karar veriyorsa diğer sefere de Kaçıkspor’un aleyhine bir karar veriyordu.

         Maçın ilk 45 dakikası tamamlanmak üzereydi ki zamanı tutan hakem olarak görev verilen Murat Can, orta hakeme danışmadan ışıklı tabelayı kaldırdı: Tam 13 dakika eklemişti ilk yarıya. Tabii orta hakem onun bu kararına  uydu, halbuki oyunda iki dakikalık bile duraklama olmamıştı.

         Birinci devrenin eklenen 13 dakikası da bittiğinde sonuç şöyleydi: Kaçıkspor:14, Mantıkspor:1 Kaçıkspor’un tüm gollerini Yerli Pele  atarken Mantıspor’un tek golünü penaltıdan Tuluk Necip atmıştı. Önce penaltıyı Tuluk’a attırmak istememişlerdi, ama sanki çok iyi bir kaleciymiş gibi “Ben atmazsam, oyundan çıkarım” diye arkadaşlarını tehdit etmişti. O sırada Tuluk’un kalesi tam 12 tane gol görmüştü.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Devre arasında soyunma odalarının birinde panik, diğerinde ise bayram vardı. Mantıkspor’lu oyuncular olanlar karşısında şaşkındılar ve ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Çaresizce çözüm arıyorlar ve kendi aralarında konuşuyorlardı.

         -Arada 13 fark var. Bu farkı kapatmalıyız ama nasıl?

         -Yenildiğimize yanmıyorum da, maçtan sonra herkes bizimle dalga geçecek, ona yanıyorum.

         -Sokağa bile çıkamayacağız, rezil olduk rezil!..

         -Yerli Pele onlarda iken, biz bir şey yapamayız.

         -Yerli Pele’yi bir şekilde saf dışı etmeliyiz, fakat nasıl? Ayağına bir çelme atıp düşürsem, belki oynayamaz. Ben kırmızı kart görürüm, takım da maçı alır.

         -Öyle şey olmaz! Hem sen onun ayağına vursan, onun değil de büyük bir ihtimalle senin ayağın kırılır. Adamdaki olağanüstü gücü görmüyor musun?

         Birden Çok Öğretir Mahmut, yerinden fırladı:

         -Buldum!dedi. Mahmut özel ders veren, dersi çok iyi anlatan bir öğretmendi. O kadar çok özel öğrencisi vardı ki bazı günler gece yarısına kadar çalışırdı.

         Antrenörden izin alıp, dışarı çıktı ve Yerli Pele’yi beklemeye başladı. Kaçıkspor’lu futbolcular çıkmaya başladığında ayakkabısının bağını bağlıyormuş gibi yaptı ve tam yanından geçerken  Yerli Pele’nin koluna girip:

          -Merhaba! Aslında seninle hemşehriyiz, çünkü benim atalarımın da sizin oralardan geldiği söyleniyor. (Halbuki birazcık esmerliği dışında ona benzeyen hiçbir yanı yoktu.)

          -Desene uzaktan da olsa burada benim de bir akrabam var.

          -Niye uzaktan olsun? Belki de çok yakın akrabayızdır. O yüzden bizim birbirimizi korumamız lazım. Senin iyiliğin için şu söyleyeceklerimi iyi dinle! Senin kafanın şekli nasıl?

          -Nasıl olacak, yuvarlak gibi!

          -Peki, topun şekli nasıl?

         -Yuvarlak.

         -Sen ayağınla her topa vurduğunda diğer yuvarlak olan kafana da vurmuş olmuyor musun?

         -Oluyorum.

         -Kafana gelen bu darbeler, sana zarar vermez mi?

         -Vermez olur mu? Araba kazasında da kafamı yere vurmuştum. Top oynarken de bazen başım ağrıyor. Ben de neden ağrıyor, diye düşünüyordum.

         Sorumsuz Bülent yanlarına yaklaştı ve Yerli Pele’nin kolundan çekti, sürüklercesine Mahmut’un yanından uzaklaştırdı. Mahmut’un ona, iyi niyetle yaklaşmadığından emindi.

         İkinci yarının başlama düdüğünden sonra, topa ilk vuran takım Kaçıkspor’du. Maç başladıktan kısa bir süre sonra herkes Yerli Pele’nin kendi on sekizinin içinde bir yere çakılı kaldığını, yerinden hiç kıpırdamadığını gördü. Yerini değiştirdiği zaman ise ya birisi ona pas atmıştır toptan kaçıyordur, ya da tesadüfen top ona doğru geliyordur. Topa çarpmamak için defalarca yer değiştirmek zorunda kaldı.

         Beş dakika içinde iki gol yiyen Kaçıkspor’lu oyuncular, Yerli Pelenin eksikliğini hissetmekte gecikmediler. Neden orada durduğunu, neden oynamadığını anlamamışlardı. Sırayla neden oynamadığını sordular, oynaması için yalvardılar, hatta bazıları tehdit bile ettiler. O, hepsine aynı cevabı veriyordu:

         -Oynayayım da kafama mı vurayım?

         Ancak hiç kimse bu cevabın ne anlama geldiğini bilemiyordu. Antrenör Hayati, durumu fark edince bir ara Yerli Pele’yi çıkarıp Küt Küt Seyfettin’i almayı düşündü ise de:

         -Boş ver şu hayvan katilini, deyip bundan vazgeçti.

Küt Küt Seyfettin’in büyük bir kamyonu vardı. Bununla her türlü eşyayı her tarafa taşıma işi yapıyordu. Bu gidip gelmeleri sırasında önüne çıkan hayvan olursa asla fren yapma zahmetinde bulunmaz, o hayvana çarparak öldürürdü. O yüzden herkes ona “Küt Küt” lakabını uygun görmüştü. Seyfettin özellikle kedi, köpek, tavuk gibi hayvanları ezerdi. Koyun, keçi ve büyükbaş hayvanlara pek ilişmezdi. Çünkü onları ezdiğini sahipleri görürse bedellerini ödemek zorunda kalabilirdi. Kedi, köpek, tavuk işi öyle değildi. Zaten kedilerin ve köpeklerin çoğu sahipsizdi, tavuk için de sahipleri fazla zorluk çıkarmazlardı. Kahvehane önünden geçerken bazıları “Küt Küt, bu gün kaç tane?” diye sorarlar, o da bazen “iki” bazen “üç” bazen de “bugün şanssızdım” diye cevaplandırırdı.

         Az sonra Mantıkspor’un antrenörü Bahattin bey, meslekdaşının düşüncelerini okumuşçasına Balıkçı Sadi’yi çıkarıp Küt Küt Seyfettin’i alıvermişti. Bu arada skor Mantıkspor:7 Kaçıkspor:14 olmuştu.

         Kaçıkspor hiç gol atamıyordu. ”Her şey bu Pele bozuntusu yüzünden bu hale geldi” diye düşünen Anadın mı Samet, hakeme görünmeden Yerli Pele’ye öylesine bir tekme attı ki gariban çığlık atarak yere yuvarlandı. Olay yerine çok uzak olan hakem çığlığı duymasına karşılık Yerli Pele’nin yuvarlandığını görmemişti. Ancak olayı bir gören vardı: Bilgiseverof Umursamaz Rüştü. Hemen bayrağını kaldırdı hakem maçı durdurdu, Rüştü’nün yanına gidip meseleyi öğrendi ve Anadın mı Samet’i oyundan attı. Samet alkışlar arasında küfür ede ede sahayı terk etti.

          Kaçıkspor, Samet’in atılmasıyla daha da zora girdi. Antrenör Psikiyatrist Hayati, saçlarını, bıyıklarını öfkeden yolmuş, bu da yetmemişti, şimdi ise bacağındaki kılları yoluyordu. Hayati, skor levhasına bir kez daha baktı: Mantıkspor-12  Kaçıkspor-14 

         Maçın bitmesine sadece beş dakika vardı. Böyle bitmesine de razıydı, ama nerde? İşte bir gol daha gelmişti. Fark bire indi.

         Bitişe bir dakika kala Mantıkspor beraberliği sağladı. Dördüncü hakem ışıklı zaman göstergesini kaldırdı. İlk devrenin aksine sadece iki dakika eklemişti.

         Psikiyatrist Hayati, son bir gayretle taç çizgisinin yanına geldi. Adeta çökmüştü. Bütün gücünü toplayarak bağırmaya başladı:

         -Bana bak, uyduruk Pele! Seni ben Pele yaptım. Yarın süründürecek olan da benim. Sen ise bundan sonra kafana vur dur, kafana vur dur “Ben ne yaptım!”diye.

         Uzatma dakikalarının da bitmesine saniyeler vardı. Yerli Pele antrenörünün söylediklerinden sadece iki kelime anlamıştı: ”Kafana vur, kafana vur!”  Ötekileri duymamıştı bile. Ayağa kalktı, top ona doğru geliyordu. Başı ağrısa da Hayati’nin bu direktifini yerine getirecekti. Çünkü şimdiye kadar onun verdiği hiçbir emri yapmamazlık etmemişti.

         Yerli Pele, kendi on sekizinin içinden topa öyle vurdu ki, topun rakip kaleye gidip ağlara takıldığını gören kişi sayısı çok azdı. Gol ile birlikte santra bile yaptırmadan hakem bitiş düdüğünü çaldı. Kaçıkspor maçın galibiydi.

         Maçtan sonra, Yerli Pele’yi hareketlendirip maçı kazandığı için Kaçıksporlu taraftarlar Hayati’nin heykelini dikmeye kalkmışlar, ancak o bunu engellemişti. ”Ne de olsa psikiyatrist canım! Bizim gibilerin dilinden anlasa anlasa o anlar” şeklindeki konuşmalar, hem futbolcular hem de taraftarlar arasında geçiyordu.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Al-Makam, 46’lılar koğuşuna getirildi ve bir sandalyenin üzerine oturtuldu. Burası iç içe geçmiş iki büyük odadan oluşuyordu. İç kısımdaki odada altı tane ranza ve elbise dolapları vardı. Hem banyo,  hem de tuvalet için kullanılan bir yerin kapısı da buraya açılıyordu. Dışarıdaki oda, biraz daha genişti. On iki tane sandalye ve üç tane masa vardı. Masaların birisinin üzerinde bir defter ve iki tane tükenmez kalem göze çarpıyordu. İçerideki odanın da buranın da tavanla bitişik, dışı demir parmaklılarla örülü bir metre boyunda iki metre uzunluğunda ikişer tane penceresi vardı. Dış odanın hastane koridoruna açılan oldukça sağlam görünümlü kocaman bir kapısı bulunuyordu.

         Koğuşun yatak sayısından on iki kişilik olduğu anlaşılıyordu. On iki kişilik yer olmasına karşılık Al-Makam’la birlikte şimdilik sadece altı kişi bulunuyordu. Kendilerine ya da diğer insanlara zarar verebilecek durumda olan ağır akıl hastaları buraya getiriliyordu. Yemek zamanları ve bir de doktor  geldiği zaman kapı açılıyor, onun dışında buraya kimse uğramıyordu. Her gelişte en az üç koruma, içeri girene zarar verilmemesi için kapının yanında hazır bekletiliyordu.

         Al-Makam en az bir saat, oturtulduğu sandalyede hiç konuşmadan hatta kıpırdamadan oturdu. Koğuştaki hastalar bu yeni gelen kişiye merakla bakıyorlardı. Fazla yanına yaklaşmadan onu uzaktan izliyorlar, her hareketini takip ediyorlardı. Sonunda birisi yanına yaklaştı, yüzüne doğru eğilerek iyice baktı. Tepki gelmediğini görünce omzuna eliyle dokundu. Gene bir tepki gelmeyince:

         -Bu bir heykele benziyor, herhalde düşünen adam heykelini buraya getirmişler. Bir heykelimiz eksikti, o da oldu, dedi.

         Diğerleri de tek tek Al-Makam’ın yanına geldiler, önce yakından bakarak sonra da elleriyle dokunarak onu incelediler. Sonunda onu yalnız başına bırakmaya karar vermiş olmalılar ki bir masanın etrafında toplanarak konuşmaya başladılar.

         Al-Makam,biraz kendisine gelince seslendi:

         -Merhaba arkadaşlar, burası neresi?

         -Aaa konuştu, merhaba! Burası meşhur 46’lılar koğuşu. Neyin var, seni neden buraya tıkaladılar?

         -Hiçbir şeyim yok! Psikiyatrist Hayati bey beni buraya gönderdi.

         -Bizi gönderen de o. Aslında bizim yerimize onun burada olması gerekir. O dışarıda geziyor, biz ise burada hapsediliyoruz.

         -Adam kafayı yemiş. Bizi deli gibi görüyor. Ben deliliği kabul etmiyorum.

         “-Ben de, ben de“  sesleri çoğaldı koğuşta.

         -Arkadaş, sen ne iş yaparsın?

         -Ben buranın Al-Makamıyım.

         -Bunu Hayati beye de söylediysen, buraya atılmayı hak etmişsin demektir.

         -Ama ben doğru söylüyorum,  gerçekten Al-Makamım!

         -Tamam biz seni Al-Makam olarak kabul edelim, ama sen bunu başka yerde söyleme, yoksa başın daha fazla belaya girer. Bizim de burada hepimizin bir rütbesi var, bunu sadece biz biliriz. Başkasına söylemeyiz. Mesela ben  Fatih Sultanım.

         -Ben de Karın Deşen Jack’ım.

         -Ben  Solon’um. Bu koğuşun kanunlarını ben koyarım.

         -Ben de Hasan Sabbah’ım.

         -Ben ise Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’yım.

         -Ama ayağındaki çizmelerin rengi sarı değil siyah, diye itiraz etti Al-Makam.

         -Sizin sarı olarak tanımladığınız renk acaba gerçekten sarı mı? Belki de şu benim çizmelerimin rengi gerçekten sarıdır. Gerçeğin ne olduğunu, nasıl olduğunu bilebilir miyiz?diye itiraz etti Sarı Çizmeli.

         Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın ömrünün yaklaşık yirmi senesi böyle yerlerde geçmişti. Gençliğinde sevdiği bir genç kız vardı. İlk başlarda kızın da ona karşı olan sevgisi çok fazlaydı. Zaman geçtikçe ortaya çıkan olumsuz davranışları bu sevgiyi bitirmişti. Sarı Çizmeli, sevgilisini her şeyden kıskanıyordu. Aşırı bir kıskançlık hem kendisine, hem de sevdiği kıza zarar vermeye başlamıştı. Genç kız birisiyle konuşsa ya da selamlaşsa bunu hemen büyük bir olay haline getiriyordu.

         Bu yüzden defalarca ayrılmışlar, bir daha yapmayacağına söz verdiği için defalarca barışmışlardı. Verilen sözler tutulmamış ve ilişki her geçen gün daha da çekilmez bir hale gelmişti. Sonunda genç kız, bu ilişkiyi bitirmeye karar vermiş, bu karar da onun yaşamını noktalamıştı.

         Terk edilmiş olmak Sarı Çizmeli’yi daha da kıskanç bir hale getiriyor, sokağa adımını atar atmaz gizlice genç kızı takip etmeye başlıyor, bazı geceler sabaha kadar sokakta kızın evini gözetliyordu.

         Bir gün alış veriş için girdiği bakkalda, genç kızı birisiyle uzun uzadıya konuşurken görünce ikisine birden saldırmış, adam korkarak kaçmış, ama genç kız bunu başaramamıştı. Boğarak öldürdüğü genç kızın cesedine sarılarak bekleyen Sarı Çizmeli, olay yerine gelen polislere hiç direnmeden teslim olmuştu.

         Solon, 46’lılar koğuşunun resmi olmayan sorumlusu konumundaki bir emekli polisti. Emekli olduktan sonra  Pazaryerine yakın bir yerden ancak 5-6 metrekare büyüklüğünde bir dükkan tutmuş, burada sigara, ekmek, şeker, deterjan gibi maddeler satmaya başlamıştı. Dükkanda buzdolabı, hatta elektrik bile yoktu. Çoğunlukla karanlık olmadan dükkanı kapatırdı. Eğer karanlığa kalırsa iki tane mum yakarak durumu idare etmeye çalışırdı. O tekele sigara almaya gittiğinde hanımı dükkana bakardı. Para kazandığı filan yoktu, ancak masrafları ve vergiyi çıkarabiliyordu. Zaten onun amacı, para kazanmaktan ziyade oyalanmaktı.

         Bir gün astsubay olan abisi, ona ziyarete geldi. Gelirken çocuklarını ve hanımını getirmemişti. Durum sonradan anlaşıldı: Abisi eşiyle ayrılmak üzereydi. Araya girip barıştırmak istedi. Abisinin hanımı onun dengesiz davranışlarından bıktığını, o yüzden kesinlikle ayrılacağını söylüyordu.

         Solon’un abisinin davranışları eşinden boşandıktan sonra daha da anormalleşti. Her şeyden korkar hale geldi. Bir helikopter ya da uçak sesi duysa ya kapı arkasına ya karyola altına saklanıyor, o araçların sesi kaybolana kadar gözlerini ve kulaklarını kapatıyordu. Solon, onun bu hareketlerini gördüğünde:

         -Ne oldu abi, neden korkuyorsun? diye soruyordu.O da:

         -Beni arıyorlar, beni almaya geldiler, diye cevap veriyordu.

         Solon, abisini bir doktora götürmek yerine:

         -Sen hiç korkma, ben tabancamı çeker hepsini buradan kovalarım. Sana onlar hiçbir şey yapamazlar, diye teselli veriyordu.

         Bir gün Solon’un abisi, öğlen vakti kardeşinin dükkanına gelir. Gözleri faltaşı gibi açılmış, yüzü kıpkırmızı kesilmiştir. O sırada Solon Tekel’e gittiği için hanımı oradadır. Onun bu halini gören kadıncağız korkuyla sorar:

         -Abi neyin var? Gel şuraya otur!

         -Kardeşim nerede, çabuk onu bul bana!

         -Tekele gitmişti, belki gelirken şu nalbur arkadaşına uğramıştır. Sen otur, ben bakıp geleyim, der ve dışarı çıkar. Bakkaldan on metre uzaklaştığında bir silah sesi duyarak geri döner ve adamcağızın şeker çuvalının üzerine yığılmış cesedi ile karşılaşır.

          Bu olay “Acaba orada olsam beni de öldürür müydü?” sorusunun cevabını arayan Solon’un ruhsal dengesini bozmuştu. Bir kaç sene sonra hanımı da ölünce Hayati beyin kapısını çalmış ve bu hapishane hayatına gönüllü razı olmuştu.

          Fatih Sultan’ın, etrafındaki kişileri kendi hizmetkarı gibi görmesinin dışında, etrafa pek zararı yoktu. Bazen çok kötü koktuğunu düşünüyor bütün gününü banyoda geçiriyor, diğerlerinin o banyoda iken  sabun, şampuan ve havlu getirmelerini istiyor, isteği yapılmazsa çok sinirleniyordu.

         Hasan Sabbah, içlerinde tek sigara tiryakisi olan hastaydı. Her nefes çekişinde kendisinden geçiyor, etrafındakileri de içmeleri için kandırmaya çalışıyordu. Solon onun hatırı için birkaç gün içmiş, sonra vazgeçmişti. Hasan Sabbah manik depressiv reaksiyonlar gösteren bir hastaydı. Onun için, bazen son derece neşeli, hareketli bir görüntüsü varken; bazen bitmiş, tükenmiş, günahkar, zavallı bir insan oluveriyordu. Ne olduğunu kimsenin bilmediği büyük bir günah işlemişti. Bu günah nedeniyle o öldükten sonra çok sevdiği oğlu ve karısı onun yüzünden cezalandırılacaktı. Onları bu cezadan kurtarmak amacıyla öldürmüş, tam intihar edeceği sırada yetişen komşuları tarafından bu eylemi engellenmişti.

         Karın Deşen Jack, ismi kadar korkunç olmayan, aksine çok sempatik bir insandı. Şimdiye kadar hiç kimsenin karnını deşmiş değildi. Onun derdi kasalarla idi. En güvenli kasanın bile kendi deyimiyle iki dakika içinde karnını deşerdi. Sır dolu, bilinmeyen bir yaşam öyküsü vardı. Onun hakkındaki tüm bilinenler anlattıkları kadardı ve tabii bunların da ne kadarının doğru olduğu tartışmalıydı.

         Söylediğine göre, uzun yıllar gizli istihbarat teşkilatlarında çalışmış, kasa açma üzerine uzmanlaşmış, sonunda bu işten bıktığı için ayrılmıştı. Ayrılmıştı ayrılmasına da, gizli teşkilatlar onun peşini bırakmamışlardı. Sürekli izleniyordu. Doktor Hayati beyin bile onların adamı olma ihtimali vardı. Aynı kuşkuyu, bir ara Al-Makam’a karşı da duymuş ve bunu yüzüne karşı söylemişti:

         -Al-Makam, sen gizli teşkilatların adamı olmayasın? Beni izlemek için görevlendirildiysen açıkça söyle! Yoksa bunun sonucunda sen çok zarar  görürsün.

         -Benim gizli teşkilatlardan tanıdığım bir tek kişi bile yok. Hem seni izleyip de ne yapacağım? Seni izlemekten benim elime ne geçer? Sen benden yana rahat ol.

         -Akıllı adama benziyorsun, sana inanmak istiyorum. Buna rağmen ufak da olsa bir kuşkum yok değil.

 

                                                   ●   ●   ●

 

          Bir ay sonra…

         Yemekler geldiğinde hepsi çok sevinmişti. Bu kapalı yerde can sıkıntısından dolayı saatlerce dolaşmaları çabuk acıkmalarına neden oluyordu. Yemekler iki masaya üçer kişilik olarak dağıtıldı. Mercimek, bulgur pilavı ve karpuz bu akşamın menüsüydü.

         Plastik çatal ve kaşıklarla yemeye başladılar. Bir yandan da söyleniyorlardı:

         -İki gün önce de mercimek yemiştik. Her gün, her gün mercimek olur mu?

         -Depoda kalanları bize veriyor olmalılar. Ziyan olacağına bu deliler yesin diyorlardır.

         -Ben bıktım hep aynı şeyleri yemekten. Bu durumu şikayet edeceğim.

         -Bıktınsa yeme, tabağını benden önce bitiriyorsun.

         -Yemeyip de aç mı kalayım?

         -Karpuzdan hakkımıza kaç dilim düşüyor? Ey Solon, gel de şunu paylaştır!

         -Acele etme, daha pilavını bile bitirmemişsin. O bitince gelir, dağıtırım.

         Yarım saat sonra görevliler tekrar geldiler ve boş tabakları toplamaya başladılar. Al-Makam buradaki oyalanmalarını fırsat bilip onlara derdini anlatmaya çalıştı:

         -Bakar mısınız? Burada büyük bir yanlışlık yapılıyor. Ben hasta filan değilim ama buraya atıldım. Bir aydır deli muamelesi görüyorum.

         -Buraya getirilenlerin hepsi aynı şeyi söyler.

         -Benim başhekimle görüşmemi sağlar mısınız? Ona durumu anlatınca, gerçek ortaya çıkacaktır.

         -Bizim bu konuda yapabileceğimiz bir şey yok. Siz bunları Hayati beye anlatın.

         -Ona anlatsam ne olacak, zaten her şeyin müsebbibi  o değil mi?

         Görevliler, boş kapları toplayıp koğuştan çıktılar. Solon:

         -Boşuna uğraşma, ne söylersen söyle, sana inanmazlar.

         -Ama ben doğruyu söylüyorum.

         -Soralım bakalım buradaki arkadaşlara. Arkadaşlar Al-Makam’ın doğru söylediğine inanıyor musunuz?

         Hepsi bir ağızdan:

         -Hayır, inanmıyoruz!

        -Gördün mü buradakiler bile sana inanmazken, dışarıdakileri nasıl inandıracaksın? İstersen bunları bir kağıda yaz, camdan aşağı Zırva gazetesinde yayınlanmak üzere atalım. Belki bir okuyan sana inanır. Hem dışarı çıksan ne yapacaksın? Burada rahatına bak. Üstelik hepimizin sana yavaş yavaş kanı ısınmaya başladı. Bir Al-Makamımızın olması bizi sevindirir.

         -Sağ olun, ben de sizleri sevmeye başladım, ancak dışarıda yapmam gereken bir sürü iş var.

        -Boş ver işi, nasıl olsa her işi bir yapan bulunuyor. Hem iş istiyorsan ben banyoda iken sabun ve şampuanımı getirme işini yapabilirsin.

         -Benim kastettiğim öyle iş değil, devlet işi. Buradan kaçmanın bir yolu yok mu?

          Bu soruya Karın Deşen cevap verdi:

         -Var, olmaz mı?

         -Peki, nasıl?

         -Açacaksın kapıyı, çıkıp gideceksin.

         -İyi de kapı kilitli, nasıl açacağım?

         -Sen açamazsın, ben açacağım.

         -Sen mi? Nasıl, nasıl?

         -Bunca yıldır açılamaz denilen bir çok kasayı açtım da, şu kapıyı mı açamayacağım!

         -Sende anahtar mı var, eğer öyle olsaydı şimdiye kadar sizler buradan kaçardınız.

         -Biz  buradan kaçıp da ne yapacağız? Dışarısı bize yaramaz. Çıksak millet bizimle dalga geçecek, delidir diye kimse iş vermeyecek. Dilencilik yaparak mı karnımızı doyuracağız? Burada her türlü ihtiyacımız karşılanıyor. Kaçarak bu fırsatları tepmek aptallıktır. Onun için ajansın biliyorum, ama gel gene de gitme derim.

         -Bana bu kapıyı nasıl açtığını gösterir misin?

         -Çok kolay, gel de bak!

Dedi Karın Deşen ve cebinden çıkardığı bir maymuncuğu anahtar deliğine sokup iki kere çevirdi. Al-Makam, açılıp açılmadığını kontrol için kapının koluna hafifçe bastırdı, kapı gerçekten de açılmıştı. Aralıktan koridora baktı ve birkaç insan gördü. Gürültü etmeden hemen kapıyı yavaşça kapattı. Sevinçten Karın Deşen’in boynuna sarılmak istiyordu, ama yanlış anlar diye çekindiğinden bunu yapamıyordu. Adamın zaten aşırı bir şüpheciliği vardı.

         O gece, tüm koğuştakiler Al-Makam’ı kararından döndürmek için çok ısrar ettiler. Vazgeçmediğini anlayınca da işi oluruna bırakmaya, hatta ona yardımcı olmaya karar verdiler. Kaçış planı en ince ayrıntısına kadar defalarca gözden geçirildi,  en uygun kaçış zamanı olarak 04 civarı belirlendi.

         Al-Makam toplumun itelediği bu insanlara karşı sempati duymaya başlamıştı. Onların zannedildiği gibi kötü insanlar olmadıklarını, diğer insanlardan farklı olarak asla bilerek kötülük yapmayacaklarını anlamıştı. Yaptıkları olumsuz bir davranış varsa, bu tamamıyla onların iradeleri dışında ortaya çıkan bir durumdu.

          Al-Makam onlara kendisinden bir istekleri olup olmadığını sordu. Sarı Çizmeli Mehmet Ağa:

         -Bir mektup yazsam, sevgilime verir misin? dedi.

         Al-Makam az kalsın “Ne sevgilisi, ne mektubu, senin sevgilin ölmedi  mi?” diyecekti, kendisini tuttu ve:

         -Tabii ki veririm. Başka istekleriniz varsa onları da söyleyin. Çünkü en kısa zamanda tekrar sizleri görmeye geleceğim. Solon:

         -Eğer gücün yeterse bizi bu hapishaneden kurtar. Bahçesi olan bir yere versinler bizi.

         -Elimden geleni yapacağım.

         Karın Deşen Jack:

         -Neron Tahir benim çocukluk arkadaşım. Ona selam söyle. Hem ona de ki Karın Deşen seni çok özlemiş, bir ara gelsin de görüşelim.

         -Olur, söylerim. Fatih Sultan, sen bir şey istemiyor musun?

         -Bana sabun, şampuan, jöle ve parfüm getir. İyisinden olsun ha!

         -Söz, en iyilerinden getireceğim. Hasan Sabbah, sen de sigara mı istersin?

         -Evet de, ben seninle konuşmuyorum.

         -Neden o?

         -Çünkü sen bizi terk ediyorsun. Bir daha da gelmeyeceksin! Biz senin uyduruktan Al-Makamlığına bile inanmıştık.

         -Sizi ziyarete gelince söylediklerimin doğru olduğunu anlayacaksınız. Hem gel şu dargınlıktan vazgeç! Küs ayrılmak bize yakışır mı?

         Al-Makam’ın bu sözü üzerine koğuştakiler Hasan Sabbah’ın üstüne atladılar, çekeleye çekeleye Al-Makam’ın yanına getirdiler ve :

         -Koskoca Al-Makam’a küslük olur mu, diyerek ikisini de öpüştürüp barıştırdılar.

         Saat 04 olduğunda, kapıyı yavaşça aralayıp baktılar, koridorda alışık olunmayan bir hareketlilik olduğunu gördüler. Pansuman odasına götürülen bir kişi ve iki tane hemşire  vardı. Planı biraz ertelemeleri gerekti.

         Bir saat hiç ses çıkarmadan beklediler. Konuşmaları fısıltı şeklindeydi. Saat 05’i biraz geçerken Karın Deşen ortamın uygun olduğu işaretini verdi. Al-Makam koğuştakilere el sallayarak kapıdan süzüldü.

         Ayaklarının ucuna basarak otuz metrelik koridoru geçti, sağa dönüp merdivenlerden bir kat aşağıya indi. Bir kat daha kalmıştı, çıkışa ulaşabilmesi için. Ortalıkta hiç kimse görünmüyordu. Bu katın merdivenlerini de yavaşça indi, önünde upuzun bir koridor vardı. Koridorun sonunda çıkış kapısı ve bu kapının yanında bir banko ve orada da bir görevli bulunuyordu.. Bunu görünce durakladı, dikkatli bir şekilde baktı, görevlinin kafasını ellerinin üzerine koyup uyuduğunu fark etti. Yanına yaklaştı, öyle derin uyuyordu ki onun kaçtığını anlaması imkansızdı. Dış kapıyı açtı, hidrolik kapı arkasından gürültüyle kapandı. Buna rağmen görevli uyumasını sürdürüyordu.

         Artık hastanenin bahçesindeydi. Bahçede bu saatte bile insanlar olduğunu gördü. Bu insanların hiç birisinin görevli olmaması Al-Makam’ı rahatlattı. Erkenden muayene sırası almaya gelen hastalar diye düşündü.

         Caddeye çıktı, ne yapacağını hangi yöne gideceğini bilemiyordu. Şaşkındı. Rasgele yürümeye başladı. Burnuna yeni pişmiş ekmek kokusu geliyordu. Yakınlarda bir fırın olmalıydı. Kokuyu izleyerek fırının yerini buldu. Fırıncı çıkardığı ekmekleri bakkallara gönderilmek üzere sandıklara dolduruyordu. İçlerinden iyi olanları da ayırarak fırındaki raflara diziyordu. Fırıncıdan bir ekmek rica etti, fırıncının verdiği ekmek ellerini yakınca bir parça gazete istedi ve parasını verdi. Fırıncı:

          -Para istemez!dedi. Anlamadığını görünce açıkladı:

          -İlk müşterimizden kaç tane ekmek alırsa alsın, ücret talep etmeyiz. Onun siftahı bize uğur getirsin yeter. Otuz senedir bu geleneği sürdürürüz. Hadi, afiyet olsun!

          Sıcacık ekmeğin ucundan kopardı yiye yiye yürümeye başladı. Hayatında yediği en güzel ekmekti bu.

         Memleketim Deresi’ne kadar gelmişti. Kenardaki demir korkuluklara yaslanıp dereyi seyretti. Derenin bu kesimdeki yatağı oldukça genişti. Kırk metre kadar olduğunu tahmin etti. Su burada diğer yerlere göre biraz daha yavaş akıyordu. Derenin ortasına şamandıralarla tutturulmuş bir platform ve onun etrafında yüzen elliden fazla kaz gördü. Bazı kazların peşinde yumurtadan çıkalı birkaç gün geçmiş olan yavruları da vardı.

         Bu yapı Büfeci Nail’in bir buluşuydu. Dere kenarındaki büfesinin işlerinden arta kalan zamanını bu kazlarla ilgilenerek geçiriyordu. İlk başta herkes derenin ortasındaki platformu kendisine oturmak için yaptığını zannetmişti. Sonradan mesele anlaşıldı. O platform kazların beslenme ve yumurtlama yeriydi. Her sabah erkenden, sahile bağlı şişme botuna biniyor, platforma yiyecek bırakıyor, yumurtaları topluyordu. Yumurtaların alıcısı çok olduğundan hatırlı müşterilerine el altından satıyordu. Arada sırada bir kaz kesip et ihtiyacını karşıladığı da oluyordu.

         Bazı Memleketimliler buraya “Kaz Adası” adını vermişlerdi. Kazları beslemeye ya da seyretmeye gelenler de oluyordu. Çıkardıkları seslerden yakınanlar olsa da  bunlar azınlıktaydı.

         Al-Makam, elindeki ekmekten bir parça koparıp derenin ortasına doğru fırlattı. Bir anda 15-20 kaz ekmeğe doğru hücum etti. Bir lokma daha attı, gene aynı sahne tekrarlandı. Yavru kazlar da ekmek atılan yere doğru gelmişlerdi. Oysa ki onların bu yarışta hiç şansları yok gibiydi. Derenin kenarında toprak zemine çıkmış birkaç yavru gördü. Orada tek başlarına toprağı gagalayıp duruyorlardı. Bir kaç kez de onlara doğru ekmek parçaları attı. Yavrular başkasına kaptırmak korkusuyla aceleyle lokmaları yutmaya çalışıyorlardı. Çünkü büyükleri ekmek atılan tarafa gelmişlerdi bile.

         Elindeki ekmek bitince Al-Makam kaldığı pansiyona doğru yürümeye başladı. Pansiyoncu bayanı sabahın bu erken saatinde uyandırıp uyandıramayacağını düşünüyordu. Gerçi o kadar erken de sayılmazdı, çünkü saat 06,30’u geçiyordu.

         Neyse ki kapıda fazla beklemedi, uykulu gözlerle kendisine şaşkın şaşkın bakan pansiyoncu bayana bir şey söylemeden odasına çıktı. Geçen bir aylık sürenin hesabını pansiyoncu bayana vermek zorunda kalmadığına sevinmişti. Çok yorgundu, üzerindekileri bile çıkarmadan vücudunu yatağa attı  ve havanın kararmasına az bir zaman kalıncaya kadar deliksiz bir uyku çekti.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Memleketim’in lisesinin koridorlarında çocuklarının kayıtlarını  yaptırmak için bekleyenlerin arasında Dertli Yeliş, Hayret Bi Şey Tahir, Koçero Hamza, Boşver Yaşar, Şopar Hüsnü, Çal Çal Fikret vardı ve bir an önce sıranın kendilerine gelmesi için sabırsızlanıyorlardı. Kuyruk koridorun içinde birkaç kere dönmüştü. Beklemekten sıkılan Koçero Hamza küfürler savururken Çal Çal Fikret oynak bir türkü mırıldanıyordu. Hayret Bi Şey Tahir Dertli Yeliş’e sordu:

         -Yeliş teyze hastalığın nasıl oldu, iyileştin mi?

         -Ne gezer, buraya gelmeden önce de doktora çıktım, ama değişen bir şey yok. Geçen seferki ilaçların aynısını yazıverdi doktor. Bunlar benim başımı döndürüyor, bütün gün sersem gibi dolaşıyorum, dediysem de dinleyen kim? Ağrıdan sabahlara kadar uyuyamıyorum, şimdi sırada beklediğime bakma, birazdan burada düşüp bayılırsam da sakın şaşırma.

         Bıraksalar  Dertli Yeliş hem kendi hem de sülalesindeki hastalıkları saatlerce anlatabilirdi. Oradakilerin zaten çoğu bunları defalarca dinlemişlerdi. Dertli Yeliş’in konuşmasının arasına Şopar Hüsnü giriverdi. Gerçi Dertli Yeliş bu saygısızlığa kızdı, fakat nedense sesini çıkarmadı.

         -Yeliş teyzem, hastalık dedin de benim  beygir geldi aklıma.

         -Amma yaptın Şopar, Yeliş teyzenin hastalığı ile senin beygirin hastalığı nasıl çağrışım yaptırdı sana?

         -Öyle deme hayvancağızın kıvranmasını görseydin, senin de hiç aklından gitmezdi. İnsan gibi gözlerinden yaş akıyordu kıvranırken garibin. Dereye arabayı yıkamaya götürdümdü, birden fenalaştı. Yere düşmeden arabadan koşumlarını zor çıkardım. Düştükten sonra üzerine su attım, faydası olmadı. Yattığı yerden kalkamadı. Hemen koşarak bu işten anlayan bir arkadaş vardı, onu bulmaya gittim. Bir saat sonra arkadaşla beraber dere kenarına döndüğümüzde benim beygirden sadece dört ayak ve bir de kafa kaldığını gördüm. Birisi kesmiş götürmüş…

         -Kim bilir hangi kasabın dolabında satılmayı bekliyor. Bir ay ağzıma et met koymam.

         -Ne var bunda be ağabeyciğim, hayvan mundar gitmemiş ki…

         -Hadi be, daha fazla konuşup da midemi bulandırma. Bunlar adamı etten de nefret ettirecekler, dedi yaşlı bir adam.

         Konuşmaya verilen aradan yararlanan Dertli Yeliş hemen lafa karıştı:

         -Size başka bir hastane hikayesi daha anlatayım da şaşırın biraz. Benim oğlumun şu sağ elinin baş parmağı her geçen gün inceliyor. Normal haline dönebilmesi için ameliyat gerekiyormuş. Bu konuda oldukça methedilen bir özel hastaneye gittik. Bana bir ameliyat masrafı çıkardılar tam yedi bin lira…

         Bunu duyan Boşver Yaşar kendini tutamadı.

         -Yuh be, o kadar da para istenir mi?

         -Bu parayı verip ameliyat olmazsa ileride parmağı kesilmek zorunda kalınırmış.

         -Boş ver Yeliş abla, bir parmak için o kadar para verilmez. Ben olsam kestiririm, ne olacak bir parmaktan…

         -Parmak senin olmayınca böyle konuşabilirsin Yaşar, olay senin başına gelseydi gene aynı şeyi söyler miydin?

         -Söylerdim elbet, on tane parmaktan biri eksilse ne çıkar?

         Kuyruk üç dört adım ilerledi. Kuyruğun ilerlediğini fark etmeyen Ayfer hanımı Banu hanım uyardı:

         -Lütfen ilerler misiniz şekerim?

         -Ay, pardon, farkında değilim. Dalmışım, kayıt için para alıyorlar mı diye düşünüyordum. Hazırlıklı da gelmedim, para isterlerse ne yaparım?

        -Bakan açıkladı ya,  kayıt parası yok diye?

         Para lafını duyunca hemen atladı Hayret Bi Şey Tahir:

         -Bakan öyle der de okul idaresi gene bildiğini okur. Buralar devletin okulu değil mi, neden masraflarını devlet karşılamaz? Verdiğimiz vergiler nereye gidiyor? Yoksa bağış mağış deyip bir başka türlü vergi mi bizden alıyorlar? Hayret bi şey..

         Koçero Hamza konuşmalardan etkilenmişti, o da patladı:

     -Bir lira bile vermem, para isterlerse dağıtırım burayı. Rezillikse rezillik, olaysa olay… Her türlüsünü çıkarırım. Almasınlar bu okula benim çocuğu da göreyim!

         -Amma attın be Koçero, hepimizden önce parayı sen bastırmazsan ben de ne olayım,dedi Şopar Hüsnü.

         -Şopar haddini bil, zaten beklemekten canım çıktı, öfkemi senden çıkarmayayım..

         -Fazla konuşma da gir kayıt odasına sıra sende.

         Koçero Hamza içeri girdi ve iki dakika sonra da çıktı. Dertli Yeliş sordu:

         -Ne oldu yaptıramadın mı kaydı?

         -Koruma derneğinden kayıt zarfı almam gerekiyormuş.

         -Yani kayıt parası ödemen…

         -Para mara demedi kaydı yapan öğretmenler. Sadece dosyayı istediler.

         Koçero Hamza yandaki Koruma Derneği odasına girdi. Oradan çıkması biraz uzun sürdü. Çıktığında elinde bir dosya ve bir de dernek makbuzu vardı. Dışarıdakilerden utanarak makbuzu dosyanın altına saklamaya çalıştıysa da herkes ne olduğunu anlamıştı. Kafası önünde yeniden kayıt odasına girdi ve kayıt işlemlerini yaptırdı.

         Kayıt parasından kaçış olmadığını anlayan Çal Çal Fikret, son bir umutla gidip okul müdürü ile konuşmaya karar verdi. Yanındakilere sırasını muhafaza etmelerini söyledi.

         Okul müdürü Anadın mı Samet’in odasının dışında öğretmen kuyruğu vardı. O sene kayıtlarla bütünleme sınavları çakışmıştı. Kuyruktakiler okudukları sınav kağıtlarını müdüre teslim etmek için bekleşen öğretmenlerdi. Bu bekleyişin uzun süreceğini öğretmenler geçen yıllardaki tecrübelerinden biliyorlardı. Çünkü müdür “sorumluluk bana ait, en son imzayı ben atıyorum”  düşüncesiyle yanlışlık olmasın diye verilen puanları tek tek yeniden topluyordu. Tabii ki bu işlem de yüzlerce sınav kağıdı olduğu için işleri bir hayli uzatıyordu.

         O sırada içeride Tarih öğretmeni Zekavet hanım vardı. Zekavet hanım Bulgaristan göçmenlerindendi. Düzgün konuşmayı beceremiyordu, yaptığı işler de genelde pek sağlıklı sayılmazdı. Müdür odasının kapısı açık olduğu için Anadın  mı Samet’in sesi kolaylıkla duyulabiliyordu:     

         -Allah kahretsin!.. Zekavet hanım, 1.75’le 0.75’i toplarsan kaç eder?

         -Üç buçuk eder müdür bey..

         -Bak, hâlâ yanlış söylüyorsun. İki buçuk eder, iki buçuk…

         -Bir yanlışlık olmuş müdür bey, özür dilerim.

         -Ne biri, yirmi dört tane sınav kağıdından yirmi iki  tanesindeki not toplamları yanlış. Bir kere değil, yirmi iki kere özür dileyeceksin. Bu ne biçim öğretmenlik…

         -Peki, müdür bey yirmi iki kere özür dilerim.

         -Al bu kalan kağıtları tekrar dikkatlice topla notlarını ve ondan sonra bana getir.

         -Nüfus dairesinde bir işim var da müdür bey.. Yarın teslim etsem olmaz mı?

         -Bu gün teslim edeceksin, bu gün.. Bir öğretmen asli görevini yapmadan başka bir işle uğraşamaz..

         Müdürün sinirli konuşması dışarıdaki öğretmenleri rahatsız etmişti. Hiç biri içeri girmek istemiyordu. Çal Çal Fikret onlar için bir kurtarıcı olmuştu. Hemen yol açıp içeri girmesini sağladılar. Müdür:

         -Buyurun beyefendi, hoş geldiniz.

         -Hoş bulduk. Benim bir maruzatım var da.

         -Söyleyin yardımcı olalım, yalnız bir dakika bahçede yabancı bir adam elindeki çapayla toprağı karıştırıyor. Kim bu adam? Bu okulun nöbetçi öğretmenleri ve hizmetlileri nerede? Siz oturun, ben şimdi dönerim, dedi ve müdür hışımla bahçeye doğru gitti.

         Bahçedeki 65 yaşlarındaki adamın yanına yaklaştığında onu fark etmediğini anladı. Adam kendisini yaptığı işe öylesine vermişti ki… Bir müddet adamın yanında konuşmadan durdu, ne yaptığını anlamak istiyordu. Yaşlı adam toprağın üzerini iyice örtüp işini bitirince müdürü gördü.

         -Beyefendi, elinizdeki çapa ile burada ne yapıyorsunuz? Okulun bahçesine uyuşturucu mu, yoksa silah mı gömüyorsunuz? Ben buranın müdürüyüm. Sizin buraya girmenize kim izin verdi?

         -Bahçe kapısındaki nöbetçi öğrencilere söylemiştim.

         -Peki, ne yapıyorsunuz o çapa ile?

         -Şey..

         -Şeyi meyi bırakın da cevap verin!

         -Dün gece bir torunum dünyaya geldi de…

         -Torunla burada bulunmanızın ne ilişkisi var?

         -Onun göbek kordonunu buraya gömdüm.

         -Başka yer mi bulamadınız da okulun bahçesine gömdünüz?

         -Öyle değil, bizim inanışımıza göre yeni doğan çocuğun göbek kordonu nereye gömülürse çocuk ileride o özelliklere sahip olur. Ben de torunumun okuyup adam olmasını istediğimden…

         -Bırakın bunları da o gömdüğünüz şeyi çıkarıp götürün buradan…

         Adam tekrar toprağı kazmaya başladı ve bir bez içinde sarılı olarak gömdüğü şeyi  alıp oradan uzaklaştı.

         Müdür odasına geri döndüğünde çok sinirli olduğu hareketlerinden kolaylıkla anlaşılıyordu. Çal Çal Fikret’e:

         -Evet, sizi dinliyorum,dedi.

         -Efendim okulunuza çocuğumu kayıt ettirmek istiyorum, ama bağış almadan yapmıyorlar. Bu bağışı yapmak zorunda mıyız? Hem bakan dedi ki…

         -Yapmayın efendim, bağış yapmayın! Kimsenin bağış için boğazını sıkmıyoruz. Yarın çocuğunuz oturacak sıra bulamazsa, kışın soğukta üşürse, elini yıkayacak su bulamazsa,  elektrikler yanmazsa…

         -Ama efendim, devlet…

         -Evet, devlet her sene ödenek gönderiyor, ama gelen para ancak okulun kırtasiye ve posta giderlerine yeter. Bu çarkı döndürüyoruz, ama nasıl?..

         -Anladım müdür bey, kusura bakmayın rahatsız ettim.

         -Estafurullah, veliler olarak gücünüz oranında bize yardımcı olursanız bunun yararı bilin ki çocuklarınızadır.

         Çal Çal Fikret dışarı çıkınca bu sefer müdür odasına o günkü sınavın komisyon üyeleri girdi. Komisyon başkanı:

         -Müdür bey, bu gün saat 14.00’te yapılacak olan Resim sınavına  gelen öğrenci olmadığından sınav yapılamayacağı için tutanak tuttuk. Siz de imzalayıp mühürlerseniz komisyon dağılacak .

         -Komisyonda kaç kişi var.

         -Dört efendim.

         -Bütün üyeler burada mı?

         -Evet burada ve tutanakta da hepsinin imzası var.

         -Tutanak burada değil, sınav yerinde tutulur. Komisyonla birlikte sınav salonuna gideceğiz, gelen olup olmadığına birlikte bakacağız, gelen yoksa o zaman tutanağı tutacağız. Benimle gelin, dedi müdür ve o önde komisyon arkasında, alt kattaki sınav salonuna inildi.

         Müdür:

         -Komisyon üyesi arkadaşlar, bakın bakalım salonda öğrenci var mı?

         -Hayır yok müdür bey.

         -Sıra altlarına ve salondaki sütunların arkalarına da bakın.

         -Baktık, yok efendim.

         -Tamam şimdi oldu, getirin tutanağı imzalayıp mühürleyeyim.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Müdürün azarlaması Tarihçi Zekavet hanımın moralini iyice bozmuştu. Elindeki sınav kağıtlarıyla birlikte Müdür Yardımcılarının bulunduğu odaya girdi. Bunu niye yaptığını o da bilmiyordu ama belki de burada biraz soluklanmak istiyordu. Müdür Yardımcısı Gır Gır Faruk, Zekavet hanımı görünce yaptığı işten başını kaldırdı ve:

     -Hoca hanım, buyurun, hoş geldiniz. Suratınız niye asık?

     -Müdür gene beni haşladı.

     -O kimi haşlamıyor ki.. Boş verin moralinizi bozmayın. Ne içersiniz?

     -Varsa orta bir kahve alayım da belki kendime gelirim. Ben onun annesi yaşında, tecrübeli bir öğretmenim. Ufacık bir hata yüzünden insan böyle azarlanır mı?

     -Konu neydi, gene not hesabı meselesi mi?

     -Evet, bana matematik sorusu soruyor. Bilmem kaçla kaçın toplamı ne imiş..

     -Tamam iş anlaşıldı, toplamaları beraber yaparız, sizin de bu sıkıntınız biter.

     -Size zahmet olmasın, işinizi engellemeyeyim..

    -Olur mu canım, hem biz hemşeri sayılırız. Benim atalarım da Osmanlı-Rus savaşı sırasında Bulgaristan’dan gelmişler.

    -Bunu duyduğuma çok sevindim. Demek ki sizi kendime yakın görmemin nedeni buymuş. Bana karşı çok iyisiniz. Oysa ciddi ve gizemli bir görünüşünüz var.

      Zekavet hanımın Gır Gır Faruk için yaptığı “ciddi” benzetmesi hiç de uygun değildi. Çünkü o yaşamı hep komik tarafından görmeye çalışan bir kişiydi. Çoğu zaman gülebileceği malzemeyi kendisi üretirdi. Şu an ortam buna çok uygundu:

      -Zekavet hanım, benim ciddiyetimin nedeni var. Benim gördüğüm özel eğitim böyle davranmamı gerektiriyor.

     -Nasıl bir eğitim bu?

     -Size güvenebilir miyim?

     -Elbette güvenebilirsiniz. Biz birbirimize güvenmezsek…

     -O zaman dinleyin, ama bu sır lütfen aramızda kalsın. Ben gizli istihbarat teşkilatındanım. Herkesi takip ediyorum ve ilgili yerlere raporlar veriyorum. Benim dikkatli ve uyanık olmam gerekiyor.

     -Benim hakkımda da verdiniz mi? Verdiyseniz ne yazdınız rapora?

     -Tabii ki sizin ne kadar değerli bir eğitimci olduğunuzu. Bu övgüyü herkes için yapamam. Sonra, benim bu söylediklerimi unutursanız sizin için iyi olur.

     -Ben sizi çok iyi anlıyorum. Onun için ben de size önemli bir sır vereceğim.

     -Sakın siz de…

     -Evet, ama burada değil. Bulgaristan’da iken buranın istihbarat teşkilatına önemli bilgiler aktardım. Buraya yerleştikten sonra da işim bitti.

     Faruk ve Zekavet hanım sınav kağıtlarındaki notları tekrar topladılar, yanlışları düzelttiler ve birlikte müdürün yanına gittiler.

 

                                                   ●   ●   ●

 

     Zekavet hanım okulun bahçesinden geçerken yüzü gülüyordu. Her gördüğü öğrenciye gülümseyerek selam verdi. Bir kaç adım ötesinde dalgın dalgın yürüyen bir kız öğrenciye seslendi:

     -Aysel yavrum, sınavdan mı çıktın?

     -Evet öğretmenim.

     -Nasıl geçti sınav?

     -Fena değil, ama çalıştığım yerden az soru çıktı. Buna rağmen geçerim sanıyorum.

     -İstersen beraber yürüyelim. Evin nerede, yakın mı?

     -Biraz ileride.

     -Ben de bu gün çok yoruldum. Eve gidecek takatim kalmadı. Bir yorgunluk çayı olsa da içsem!

     -Bize buyurun, annem de evde zaten.

     -Bilmem olur mu? Rahatsızlık vermeyeyim?

     -Rahatsızlık ne demek öğretmeni?. Çok seviniriz.

     Zekavet hanım ve Aysel’i birlikte gören anne önce şaşırdı, Aysel’in tanıştırmasıyla kendini toparladı. Birlikte içeri girip oturdular. Biraz sonra Aysel, öğretmenine çay ve kek ikramında bulundu. Dinlenme biraz uzadı ve akşam yemeği vaktinin geldiğini Aysel’in babasının zili çalmasıyla fark ettiler. O da Zekavet hanımla tanıştı ve usulen akşam yemeğine kalmasını teklif etti. Bu teklif hemen kabul gördü. Yemekten sonra baba çalışmak için izin isteyip odasına çekildi. Yarına yetiştirmesi gereken işleri vardı.

     Bir ara Zekavet hanım:

     -Bizim mahallede bir haftadır sular akmıyor. Bir duş bile yapamadım, deyince maksadını anladılar ve hemen banyonun yolunu gösterdiler. Banyosunu yapıp saçlarını kuruttuğunda ise gece bir hayli ilerlemişti. Aysel:

     -Öğretmenim eviniz buraya uzak mı?

     -Evet, çok uzak. Dolmuşla bile bazen bir  saatte gidebiliyorum. Vakit de çok geç oldu. Nasıl giderim bilmem.

     -Babamın işi olmasaydı arabayla sizi bırakırdı.

     -Olsun, ben korksam da giderim.

     Bu saatte bir kadını tek başına göndermenin yanlış olacağını düşünen anne, Zekavet hanıma gece orada kalmasını teklif etti  ve tabii ki bu teklif de kabul edildi.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Öğrenci kayıtları ve bütünleme sınavları bittikten sonra Eylül ayının ortalarında okul yeni öğretim yılına başlamıştı. Okullar açılmadan iki hafta önce müdür, her tarafı temizlettirmiş; sıraları, yazı tahtalarını, muslukları onartmış, çatıyı aktartmıştı. Okuldaki görevli hizmetliler, bu çalışmalar sırasında bir hayli yorulmuşlardı. Çünkü binlerce öğrencisi olan bu okulda iki erkek ve iki bayan olmak üzere toplam dört hizmetli vardı.

         Bunlardan Muzaffer en kıdemlisi ve beceriklisiydi. Anlamaz görünürdü ama her işi bilirdi. Bütün yaşamı tatillerde bile okulda geçerdi. Çünkü en alt katta ona iki çocuğu ve karısıyla birlikte kalabileceği bir yer verilmişti. Böylece geceleri güvenlik problemi de çözülmüş oluyordu.

         Diğer erkek  hizmetli Ali Osman son derece sessiz, saygılı bir kişiydi. Okul içi işlerinden başka  milli eğitime evrak getirip götürme gibi işleri de yapardı. Dışarıda görevi olduğunda hiç oyalanmaz hemen okula dönerdi.

         Bayanlardan Çıkık Çene Raziye 45 yaşlarındaydı. Konuştuklarının çoğu anlaşılmasa da o konuşmaktan vazgeçmezdi. Bir kış günü nasıl olduysa çenesi çıkıvermişti. O günden sonra alışkanlık haline geldi ve çenesi ikide bir çıkmaya başladı. Kocası öleli uzun yıllar olduğundan ve başka da bir geliri bulunmadığından emekli oluncaya kadar çalışmak zorundaydı.

         Diğer bayan hizmetli Şikayetçi Hatice de onun yaşlarındaydı ve birbirleriyle iyi anlaştıkları söylenemezdi. Bilhassa en ufak bir kusurda Hatice arkadaşını şikayet etmek için soluğu müdürün yanında alırdı. Müdür erkek hizmetlilere hiç laf etmezken, bayanlara ağza alınmayacak sözler söylerdi. Buna sebep de biraz kendileriydi.

         Sınıfların, koridorların, odaların, spor salonunun, tuvaletlerin temizliği ve bahçenin bakımı işleri aralarında bölüşülmüştü. Mesela iki katta bulunan kız tuvaletlerinden birisinin temizliği bir bayan hizmetliye diğeri de ötekine verilmişti.

         Yeni öğretime hazırlık çalışmaları sonunda Şikayetçi Hatice hastalandığından okulların açıldığının haftası doktora gitti ve  on gün rapor aldı. O raporlu olunca diğer kızlar tuvaleti ve işlerinin bir kısmı Çıkık Çene Raziye’ye kaldı. Raziye buna çok kızdı ama, hayrettir en ufak bir kızgınlık belirtisi göstermedi.

         Raporu bittikten üç gün sonra Şikayetçi Hatice müdürün yanındaydı:

         -Müdür bey, benim kattaki kızlar tuvaletleri tıkandı. Bir damla bile su gitmiyor.

         -Hatice hanım olur mu öyle şey? Biri tıkanır ikisi tıkanır. Orada dört tane tuvalet var, hepsi birden nasıl tıkanır? Pompa yap, tuz ruhu dök onlar açılır. Onları korumak senin görevindi. İşine sahip çıksaydın.

         -Müdür bey, her dakika tuvalette nöbet mi tutacaktım?

         -Ben anlamam! Nasıl tıkadıysan öyle aç!

         -Ben niye tıkayayım müdür bey? Ne olduysa ben raporlu iken olmuş.

         -Belki kızlar bir şeyler atmıştır. Muzaffere söyle sana yardım etsin ..

         Ertesi gün aynı konu ile ilgili olarak Muzaffer de müdürün yanındaydı:

         -Ne yapsak açılmıyor müdürüm o tuvalet. Bunların boruları döküm olduğu için çabuk tıkanıyorlar. Okulun tüm tuvaletlerinin borularını değiştirtmemiz gerekiyor.

         -O işi hemen şimdi yapamayız. Onarım ödeneği geldi, bir tatilde o işi hallederiz. Şimdi acil bir şekilde bu tıkanma işini çözelim.

         -İzin verirseniz o tuvaletin alta inen borusunu söküp ne olduğuna bakayım.

         -Ne istersen onu yap. İster sök ister kır, ama bu iş olsun.

         -Baş üstüne, şimdi gidip boruyu sökeceğim, deyip çıktı Muzaffer ve yarım saat sonra tekrar geldi.

         -Müdürüm boruyu söktüm. Ne çıktı biliyor musunuz?

         -Ne çıktı?

         -Eşofman altı, üstü ve bir sürü çorap.

         -Bu kızlar eşyalarını atacak başka bir yer bulamamış mı?

         -Valla, bana kalırsa bu çocuk işi değil. Bir çocuk bu kadar şeyi iteleye iteleye oraya sokamaz.

         -Ya, kim peki?

         -Bilmem…

         Bu olaydan sonra, dini bir bayramla hafta sonu tatilleri birleştirildiğinden dokuz günlük bir zamandan faydalanıp müdür, tuvaletlerin tamir işini bir müteahhide verdi. Tamirat tatilin bitimine bir gün kala bitti. İşi teslim almak için müdür okula gitti. Müteahhit :

         -Müdür bey, iş bitti.T eslim alma evraklarını imzalar mısınız?

         -Önce iş tam oldu mu bir kontrolünü yapalım birlikte, dedi ve birlikte en üst kata çıkıp oradaki tuvaletlerin hepsinin musluklarını açtı. Beş dakika sonra Muzaffer koşarak yanlarına geldi:

         -Müdür bey, en alttaki tuvaletlerden koridora sular fışkırıyor, her tarafı su bastı,dedi.

         Alt kata indiklerinde söylenenlerin doğru olduğunu gördüler. İşçiler en alttaki tuvalet taşlarını kırıp altlarındaki S borularının ters bağlandığını görünce müdür:

         -İşinin başında durmazsan, işini cahil bir işçiye emanet edersen olacağı budur müteahhit bey. Teslim alma evrakını kontrol etmeden imzalasaydım,  ben bir daha seni nerede bulup da bu hatanı düzelttirecektim?  dedi.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Önce öğrenci, iki dakika sonra da öğretmen zili çaldı. Öğretmenler isteksiz bir şekilde dışarı  çıkıp sınıflara doğru yöneldiler. Bazıları teneffüste bitiremedikleri sohbetlerini tamamlamak üzere bir-iki merdiven basamağı çıkıp, durdular. Bir kaç dakika sonra onlar da derslerine girdiler.

         Müdür yardımcısı Faruk, dersi boş geçen sınıf var mı diye hızlı adımlarla koridorları dolaşmaya başladı. En üst kattaki sınıfların hepsinin dersi doluydu. Orta kata indi. Sol taraftaki sınıf gürültüden yıkılıyordu. Öğrencilere gürültü etmemelerini söylemek için sinirli bir şekilde kapıyı açtı. Öğrencilerin çoğu ayakta geziniyor, bazıları da sıraların üzerinde boğuşuyordu. Birbirine tebeşir ve kağıt atanlar, açık pencereden dışarıya sarkanlar, yazı tahtasına tuttukları takımla ilgili slogan yazanlar… Ve kürsüye ayaklarını koyup gözlerini kapamış olan Coğrafyacı Tekin Bey..

         Müdür yardımcısını bir süre sonra fark eden öğrenciler, yerlerine koşuştular ve suskun bir şekilde beklemeye başladılar. Onca gürültüden sonra bu zıt ortamın oluşması öğretmeni uyandırdı. Gözlerini açıp Müdür Yardımcısını görünce ayaklarını kürsüden indirip toparlandı. Faruk bey öğretmene acı acı baktı ve hiçbir şey söylemeden sınıftan çıktı. Orta katta da gelmeyen öğretmen yoktu. En alttaki sınıflarda da öğretmen devamsızlığı olmadığını görünce biraz şaşırdı. Çünkü her gün üç-beş öğretmen ya raporlu ya da izinli olurdu.

         “Bu gün rahatım demektir, bütün sınıflar dolu olduğuna göre…”  diye düşündü ve odasına geçti, öğrenci devamsızlıklarını işlemeye başladı. İşini bitirdiğinde teneffüs zili çaldı. Bu teneffüs koridorlara çıkmayacak ve dinlenecekti.

         O bunları düşünürken okulun yangın alarmı bağırmaya başladı. Hemen dışarı fırladı, öğrenciler dışarı doğru kaçışıyordu, ama ilginci öğretmenler onlardan da önce bahçeye çıkmışlardı. Okulun merdivenlerinden akan sular yangın vanalarının da açıldığını gösteriyordu. Bazı öğrencileri panik yapmamaları için uyardı ve tüm öğrencilerin okulu boşalttığına emin olduktan sonra bahçeye çıktı.

         Bahçede toplanan öğrenci ve öğretmenler birbirlerine sordukları sorularla ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Müdür yardımcısı okulun arka tarafından topallayarak gelen Biyoloji öğretmeni Ömer beyi görünce yanına koştu ve sordu:

          -Geçmiş olsun hocam. Okulun arka tarafında ne arıyorsunuz, ayağınıza ne oldu?

         -Sorma, teneffüste öğrenciler soru sordukları için öğretmenler odasına inememiştim. Olay beni ikinci katta yakaladı. Merdivenlerden inmek imkansızdı. Ben de koridordaki balkondan aşağıya atladım. Ayağım biraz incindi.

         -Bu yaptığınızı çocuklar yapsa kızarız. Başka kimse var mıydı sizin gibi atlamaya çalışan?

         -Valla Türkçeci Niyazi bey bir ayağını attı balkon demirine vazgeçti, sonra bir daha denedi gene vazgeçti. Baktım o atlamıyor, hiç olmazsa ben kurtulayım dedim.

         -Altmış yaşında adam nasıl atlasın? Sizin gibi yirmi beşinde değil ya…

         Kısa sürede olay anlaşıldı. Bazı öğrenciler alarm düğmelerinin camlarını kırıp, yangın vanalarını da sonuna kadar açmışlardı. Müdür yapanları buldu ve hemen okul disiplin kuruluna sevk etti.

         Öğleden sonra okulda altı öğretmen hasta sevk kağıdı alarak derslere girmediler. ”Nazar değdirdim” diye düşünüyordu Müdür yardımcısı. Okul gürültüden yıkılıyordu. Sabahki yaşanan olay, bazı öğrencilerin de sinirini bozmuş, azgınlıklarını artırmıştı. Dersi boş geçen sınıfların başkanları ellerindeki konuşan öğrenci numaralarıyla dolu listelerle Gır Gır Faruk’un odasına geliyorlardı. Faruk başkanların verdiği listedeki öğrencileri odasına çağırıyor ve uyarıda bulunuyordu. Uyarıdan anlamayıp ikinci kez şikayet edilen dört öğrenciyi karşısına aldı:

         -Çocuklar yaptıklarınızın suç olduğunu biliyorsunuz değil mi?

         -Biliyoruz öğretmenim. Özür dileriz.

         -Özür bir kere kabul edilir. İkinci kez aynı şey olduğunda ceza verilir. Sizi disipline vermem gerekir.

         -Yapmayın öğretmenim, özür dileriz.

         -Disiplinden alacağınız ceza sicilinize işlenir.

         -Bir daha yapmayacağız öğretmenim.

         -Disiplin olmazsa dayak cezası vermek gerekir, ama öğrenciye dayak atmak yasak. Benden sizi dövmemi rica ederseniz disiplinden kurtulursunuz. Şimdi söyleyin: Disiplin mi, dayak mı? Dayağı seçerseniz “Öğretmenim lütfen beni döver misiniz”  diye ricada bulunmanız gerekir.

         -Şey… Öğretmenim lütfen beni döver misiniz?

         Hepsi aynı ricada bulunduktan sonra eline bir cetvel aldı ve adeta cetveli avuçlarına değdirdi. Canlarını acıtmamaya özen gösteriyordu.

         Müdür yardımcısı kantinden bir çay söyledi. Arkasına yaslanıp keyifle gelen çayı içmeye başladı. Çayın yarısını bile içmemişti ki oda kapısı önce hızlı hızlı çalındı, sonra açıldı ve içeriye üç tane öğrenciyi yaka paça getiren Tarihçi Zekavet hanım girdi.

         -Faruk bey, ben bu öğrencilerden şikayetçiyim.

         -Ne yaptınız çocuklar?

         -Biz bir şey yapmadık, öğretmenimiz bir yanlışlık yaptı galiba.

         -Ben yanlış yapmam. Bunlar sınav kağıtlarını vermediler. Sınıf mevcudu otuz beş kişi, verilen sınav kağıdı sayısı otuz iki. Tek tek kontrol ettim, bunların kağıtları yok.

         -Öğretmenim biz sınavın en başında kağıtlarını verenleriz. Başka bir yere koymuş olmayasınız.

         -Susss! Bir de konuşuyor! Sınıftaki çöp sepetine bile baktım. Yok, yoook! Sanıyorum kağıtları yakıp imha ettiler. Çünkü çöp sepetinde yanık kağıt külleri var.

         -Peki, birlikte sınıfa gidip olayı inceleyelim, dedi Faruk bey.

         Müdür yardımcısı sınıfta başkana bu öğrencilerin durumlarını sorduğunda, hepsinin de çok çalışkan öğrenciler olduğunu öğrendi. Sorular kolay geldiği için sınavı önce tamamlayıp kağıtlarını vermiş olabilirlerdi, ama gerçekten de çöp sepetinde yanık kağıt külleri de vardı. Zekavet hanım’a:

         -Hoca hanım, öğrencilerin böyle bir şey yapmaları için bir neden göremiyorum ben. Çantanıza baktınız mı?dedi.

         -Evet baktım, orada da kağıt yok, isterseniz siz de bakın.

         -Ben o amaçla söylemedim, ama bakın çantanızda kitaplar var. Onların arasına girmiş olmasın. Gelin odama gidelim. Hem biraz dinlenirsiniz hem de ne yapacağınıza karar verirsiniz.

         -Ben kararımı verdim. Bunları disipline göndereceğim. Odanıza gidelim, orada dilekçeyi de yazarım.

         Müdür yardımcısı odasında Faruk beyin ısrarı ile tekrar çantasına bakmayı kabul eden Zekavet hanım, İnkılap Tarihi kitabının içinde üç tane sınav kağıdı buldu. Gır Gır Faruk:

         -Eee Zekavet hanım, şimdi bu çocuklara karşı bir özür borcunuz var… dedi.

 

                                                    ●   ●   ●

 

         Okul müdürü Anadın mı Samet, her gün olduğu gibi bugün de saat  07.00’de okula geldi. Cebindeki anahtarla giriş kapısını açtı, üzerindekileri çıkarmadan tuvaletler dahil okulun bütün birimlerini gezdi. Bazı tuvalet duvarlarına yazılan yazıları gördü, öğrenciler okula gelmeden bu yazıları hizmetlilere sildirecekti.

         Odasına girdiğinde sırtındaki paltoyu kapı yanındaki askıya değil de makam masasının yanındakine astı. Bu konuda çok tedbirliydi, odaya giren bir kişinin kapı yanında olursa paltosunun ceplerine bir şeyler koyabileceğinden kuşkulanıyordu.

         Anadın mı Samet, görevine çok bağlı bir bürokrattı. Devletin malına zarar verilmesi affedemeyeceği bir suçtu. Her akşam eve gitmeden önce  de bütün okulu dolaşır, varsa öğrencilerin açık bıraktığı musluk ve lambaları mutlaka kapatırdı. Dört senedir bu lisede görev yapmasına rağmen yolsuz bir iş yaptığını duyan ya da söyleyen olmamıştı. Oysa ki bazıları “Lisede altı ay müdür olayım, altı yıl hapis yatmaya razıyım!” diyebiliyordu.

         Dünden kalan işlerini tamamladığında önce okul binasında kalan hizmetli Muzaffer kapısını çalıp bir emri olup olmadığını sordu. Biraz sonra da diğer hizmetliler geldi. Hepsi ile kısa bir toplantı yapıp gerekli direktifleri verdi. Onlar gittikten sonra Müdür Yardımcısı ile o gün yapılacak işleri gözden geçirdiler. Onlar konuşurken Kimya öğretmenlerinden Yücel bey bir evrak imzalatmaya geldi. O gittikten sonra Faruk bey:

         -Müdürüm Yücel beyin kıyafetine dikkat ettiniz mi? dedi.

         -Evet, beline bağladığı kemer at nalından da büyüktü ve oldukça da parlaktı.

         -Onu değil de sırtındaki gömleği soruyorum.

         -Evet o da biraz inceydi. Bu soğukta öyle giyinmesi sağlığı açısından sakıncalı.

         -Gömleğin içindeki bayan kombinezonunu görmediğiniz anlaşılıyor.

         -Evet fark etmedim, ama boş ver, bize ne? Herkes cinsel tercihinde özgür değil mi?

         -Evet de,  bazı öğrenciler model olarak Yücel beyi alırlarsa…

         -Doğru da yapabileceğimiz fazla bir şey yok. Benim sizden bir ricam olacak .

         -Buyurun emriniz olur.

         -Ben konuşursam yanlış anlaşılır, şu meşhur bir matematikçi var ya…

         -Kim olduğunu anladım. Onunla ilgili ne yapabilirim?

         -Hakkında kendi öğrencilerine özel ders veriyor diye bir sürü şikayet var. Veli sözlü şikayet ediyor, ama “yazılı yap şikayetini” deyince hemen çark ediyor. Elimde somut delil olmadan bir şey yapamam ki!

         -Bazı sınıflardaki yazılı yoklamalarda geçer not alan bir-iki kişiymiş ve onlar da ondan özel ders alan öğrencilermiş.

         -Daha neler var da hiç birisini kanıtlayamıyoruz. Koruma derneği başkanı geldi geçen gün bana. Kızı bu adamın sınıfındaymış. ”Karnesine kızımın bu ders zayıf gelirse derneği bırakırım, kızım gece gündüz matematik çalışıyor” dedi. O da bırakırsa derneğe başkan olacak adam nereden buluruz? O nedenle, bu öğretmenle bir konuşsanız …

         -Yoksa kendi öğretmeninize rüşvet mi vermemi teklif ediyorsunuz?

         -Şu düştüğümüz hale bir bakın. Daha açık konuşamıyorum, ama sanıyorum ne demek istediğimi anladınız.

         -Anladım ve umarım bu konuda elimden bir şeyler gelir.     

         Müdür yardımcısı gittikten sonra ilk ders giriş zili de çaldı. Postacısından, zabıtasına, velisine varıncaya kadar bir çok kişinin işini halletmeye çalıştı müdür. En son gelen ziyaretçi gitmeye pek niyetli görünmeyen emekli bir milli eğitim müfettişiydi. Daha doğrusu kendisini öyle tanıtmıştı. Emekli olduktan sonra büyük bir fabrikanın satın alma işlerini yürütüyormuş. Adam çayını içtikten sonra konuya girdi:

         -Müdür bey, bizim sizden bir ricamız olacak.

         -Elimizden bir şey gelirse yaparız.

         -Çalıştığım fabrikanın sahibinin başka bir lisede son sınıfta üç dersten takıntısı olan bir oğlu var. O okuldaki öğretmenler bu çocuktan hoşlanmadıkları için kaldığı dersleri sınavda verip mezun olması mümkün değil.

         -Siz de bilirsiniz, sınavlarda kullanılan kağıtlarda, öğrenci isimlerinin yazılı olduğu yer yapıştırılarak kapatılır. Yani kağıdın kime ait olduğunu hiçbir öğretmen bilemez. Üstelik geçer not alacak kadar cevap verdiğine inanıyorsa velisi İdare Mahkemesine baş vurup başka bir komisyon tarafından kağıdının tekrar okunmasını sağlayabilir. Bütün bunlara rağmen içinizde bir kuşku kalacaksa bizim okulumuza kaydını aldırın, burada sınavlara girsin. Madem  ki eğitimcisiniz, sizin hatırınıza bunu yapalım.

         -Sağ olun, anlayışınıza çok teşekkür ederim. Ama bizim istediğimiz bu üç dersten geçeceğinin garanti edilmesidir. Bunu yaparsanız okulunuza ve şahsınıza önemli getiriler sağlarız. Miktarın hiç önemi yok. Söyleyeceğiniz her rakam kabulümüzdür.

         -Beyefendi şu anda açıkça bana rüşvet teklifinde bulunuyorsunuz. Siz de devlet görevi yapan birisi olarak bu isteğinizin yapılamayacağını ve suç olduğunu biliyorsunuzdur. Çayınız bittiyse gidebilirsiniz, tanıştığımıza memnun olduğumu söyleyemeyeceğim.

         -Müdür bey, açıkça bir şey söyleyeceğim, ama sakın kırılmayın: Aptallığınıza doymayın,  çünkü ben bunu yaptıracak çok yer bulurum. Hoşça kalın.

         Adam çıktıktan sonra müdür, başını ellerinin arasına alıp biraz düşündü. Şaşkındı ve yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Bu gün şansına konular hep rüşvetle ilgiliydi. Biraz sonra da bir tabanca olayı yaşayacağını bilmiyordu. Nitekim kapıda Zekavet hanım ve bir öğrenci belirivermişti bile. Zekavet hanım:

         -Müdür bey, ben bu öğrenciden şikayetçiyim.

         -Hoca hanım, öğrencilerle ilgili şikayetlerinizi müdür yardımcılarına yapın. Onlar öğrencileri benden daha iyi tanırlar.

         -Müdür bey, bu işlenen suç onların yetkisini aşar. Onun için size geldim.

         -Peki, söyleyin o zaman!

         -Bu çocuk, bir haftadır sınıfta tabanca gösterip beni tehdit ediyor. Ben Bulgaristan’daki zulüm döneminde hep öldürülme korkusuyla yaşadım. Onun için silahlardan hoşlanmam.

         -Oğlum, öğretmeninin söyledikleri doğru mu? Elinizde kitap olması gerekirken silah mı var?

         -Valla hocam yalan. Bu karı manyak mı ne?

         -Sus, terbiyesizlik etme. Öğretmenine karşı böyle konuşamazsın!

         -Özür dilerim. Öğretmenimiz bir derste silahlardan çok korktuğunu anlatmıştı. Ben de şaka yapmak için kardeşimin oyuncak tabancasını getirdim. İlk gördüğünde beni teneffüste bir köşeye çekip “Bundan sonra bana o silahı gösterme! Eğer nota ihtiyacın varsa söyle. Kaç numara istersen vereyim sana” dedi.

         -Yalan söylüyor ve de şu anda silah üzerinde.

         Müdür öğrencinin üzerini aradığında gerçekten de bir silah buldu, ama bu sadece  kapsül atan oyuncak bir tabancaydı. Zekavet hanıma:

         -Korkacak bir şey yok hoca hanım. Şimdi bu öğrenciyi Faruk beye götürün ve olayı anlatın. O gereğini yapar,dedi.

 

                                                      ●   ●   ●

   

          Öğretmenler odasında o saat dersi olmayanlar hararetli hararetli tartışıyorlardı. Felsefe öğretmeni antrenör Bahattin beyin sesi hepsinden yüksek çıkıyordu:

         -Öğretmenlik mesleğini övgülerinizle bana sevdiremezsiniz. Yirmi altı senedir ben bu işi yapıyorum. İyi olan, insana mutluluk veren yanı neresi?

         -Yetiştirdiğiniz öğrencileriniz hocam…

         -Yolda gördükleri zaman selam vermemek için görmemezlikten gelen öğrencilerim mi?

         -Onlara aktardığınız bilgileriniz…

         -Onlara aktaracağım diye her sene tekrarladığım aynı şeyler mi? Tekrar yapa yapa beynim yaratıcılık özelliğini yitirdi. Yaptığımız işi dışarıdan bakanlar bir şey zannediyorlar. Biz de bu havaya kendimizi kaptırıp böbürleniyoruz. Yok tanrı mesleğiymiş de, şöyle kutsalmış da, ışık saçarken eriyen bir mummuş da… Geçin bunları, yaptığımız papağan gibi hep aynı şeyleri söylemek.

         -Üniversite sınavlarını kazanmalarındaki katkınız.

         -Doğrusu kazanıp kazanmamaları beni pek enterese etmiyor. Ben görevimi yapıyorum dersimi anlatıyorum, sorumluluğumu yerine getirdikten sonra vicdanen rahatlıyorum. Kazanma olayı benim dışımda bir olay.

         -Bu söyledikleriniz profesyonelce bir yaklaşım.

         -Amatörlükten hep korkmuşumdur. Amatörlüğü övenler insanları angarya işlerde kullanmayı amaçlayanlardır. Profesyonel anlayışa göre, her işin bir bedeli vardır.

         Öğretmenler odasına yeni gelen resim öğretmeni Ebru hanım mantosunu astıktan sonra asık bir suratla bir sandalye çekip oturdu ve kimse bir şey sormadan konuşmaya başladı:

         -Arkadaşlar, duydunuz mu, İngilizce öğretmeni Alev hanım evinde kendi öğrencilerine özel ders verirken maliyeciler tarafından yakalanmış. TV kameraları ve gazeteciler Alev’in evinin etrafını doldurmuşlar.

         Ortalıkta buz gibi bir rüzgar esmeye başlamıştı. Kimse tek kelime söylemiyordu. Korku ve sevinç karışımı bir duygu içindeydiler. Korkmuşlardı, çünkü o kişi kendileri de olabilirdi, sevinmişlerdi çünkü şimdilik böylesi bir olayı yaşamamışlardı. Sessizliği bozan gene Bahattin bey oldu:

         -İlahlar bir kurban verilmesini istediler ve emirleri yerine getirildi. Alev hanım şansına küssün. Bu işi yapanların sayısı o kadar çok ki. Bunu kimse engelleyemez. Şuna eminim ki birçok maliyeci de çocuğuna bu yolla özel ders aldırıyordur. Okulda yapılan özel veli görüşmeleri bu işi pazarlamak amacıyla kullanılmıyor mu? Bırakın fen gibi zor dersleri, sosyal gibi kolay derslerden de şakır şakır özel dersler verilmeye başlanmış. Bu işin bir piyasası var. Ücretler belirlenmiş, kurallar belirlenmiş. Sadece bazıları vicdanlarını rahatlatmak için dersine girdiği öğrenciye değil de paslaştığı arkadaşının öğrencisine ders veriyormuş.

         -Siz neler söylüyorsunuz hocam? Öğretmenlik mesleğine, böylesine kutsal bir göreve bu yakıştırmalarınız çok çirkin…

         -Evet, ben herkese iftira ediyorum. Sizlerin kendinize bile itiraf edemediğiniz, ama hepinizin bildiği bu gerçekleri burada itiraf etmenizi elbette beklemiyorum. Birbirimizi kandırmaca oyununu oynamaya devam edelim. Benim gibi oyun bozan mızıkçıları da oyundan atarsınız, olur biter!

  

                                                   ●   ●   ●

 

         Okul müdürü, kendini şikayet eden bir öğretmenle ilgili ifade almak için gelen müfettişin karşısında kan-ter içinde kalmıştı. İfade tutanağını imzalayıp müfettişe uzattı. Kapısı vurulduğunda ikisi de başlarını kapıya doğru çevirdiler. Çünkü müdür nöbetçi öğrenciye müfettiş gitmeden kimseyi odasına almaması için sıkı sıkıya tembih etmişti. Demek ki çok acelesi olan birisiydi bu gelen.

         Üzerinde eşofmanı ve elinde günlük planıyla Beden Eğitimi öğretmeni Cihan Bey, müdürün masasına yaklaşıp hiçbir şey söylemeden elindeki kağıdı bıraktı. Müfettiş, öğretmene dikkatlice baktığında ayaklarının da çıplak olduğunu yani ayakkabı giymediğini gördü. Dışarıdan birisi zannettiği için o çıkınca müdüre sordu :

         -Müdür bey, o adam kimdi?

         -Beden Eğitimi öğretmenimiz Cihan bey, efendim.

         -Mesele anlaşılmıştır, gönlünüz rahat olsun, bu soruşturma burada kapatılmıştır. Gördüklerim bana yeter.

         Bu konuşma kendisini şikayet eden hakkında da müdüre ipuçları vermişti. Müfettişi bahçe kapısına kadar uğurlayıp geri döndüğünde alt koridorda çığlıklar atarak koşan Müzik öğretmeni Esra hanımı gördü. Gözleri korkudan fal taşı gibi açılmıştı. Hemen koluna girip odasına götürdü, bir bardak su içirdikten sonra elini yüzünü kolonya ile yıkamasını sağladı. Kendine geldiğini anlayınca sordu:

         -Hoca hanım, sakinleşti iseniz meseleyi bana anlatın.

         -Müdür bey, matematikçi Kazım bey benim sınıfımda.

         -Sizin sınıfınızda onun işi ne? Hem o uzun süredir raporlu. Heyet raporu almıştı üç ay. Rapor süresi doldu mu acaba?

         Kazım bey öğretmenliğinin ilk yıllarında geleceği çok parlak görünen bir kişiydi. Öğrencileri için olağanüstü bir çaba harcıyordu. Oldukça da zekiydi. Daha sonra hareketlerinde anormallikler görülmeye başlandı. Nöbeti sırasında hiç suçu olmayan bir öğrencinin ensesine tokat atıp da çocuğun metrelerce ileriye düşmesi üzerine görev yapamayacağı anlaşıldı.

          İncelemeler sırasında babasının evlenmeden önce beyninden yaralandığı, evlendikten ve üç tane erkek  çocuğu olduktan on iki sene sonraki tüm yaşamını akıl hastanesinde geçirdiği görüldü. Kalıtsal olarak bu hastalığın Kazım beye de geçtiğini doktorlar düşünüyorlardı. Önceki okulu bu nedenle bir yolunu bulup buraya gönderilmesini sağlamıştı.

         Öğretmen, bir yudum su içerek devam etti :

         -Dersin ortasında kapıyı bile vurmadan sınıfa girdi. Buyurun, dedim. Öğretmenliği özlediğini oracıkta ve ayakta dersi dinlemek istediğini söyledi. Kabul ettim, ama biraz sonra öğrencilerle konuşmaya, şakalaşmaya başladı. Hatta bazılarına vuruyordu da. Bir ara herkesi istiklal marşını söyletmek için ayağa kaldırdı. En az beş kere bunu tekrarlattı. Hareketleri öğrencileri korkutmaya başlayınca koşarak sınıftan kaçtım. Müdür bey ne olur onu oradan alın, çocuklara zarar vermesinden korkuyorum.

         -Siz endişelenmeyin, ben şimdi hizmetliyi gönderip buraya çağırırım onu. Siz de çocukların başına gidin.

         Kazım bey müdürün karşısında ayakta bekliyordu. Oturması için ısrar etmesine rağmen oturmuyordu:

         -Aylardır zaten oturuyorum müdür bey, biraz ayakta dursam  ne çıkar?

         -Rapor süreniz doldu mu?

         -Evet doldu ve ben göreve başlamak için geldim. Çünkü doktorlar da artık bana rapor vermiyorlar.

         Kapı vuruldu ve nöbetçi öğrenci :

         -Müdür bey, bir beyefendi sizinle görüşmek istiyor. Çok önemliymiş, dedi.

         -Al içeri kızım.

         Gelen Kazım beyin ağabeyi idi. Adam hemen söze başladı:

         -Müdür bey çok özür dilerim. Sizi rahatsız etti mi?

         -Şimdilik sorun yok. Doktorlar niye Kazım beye rapor vermiyorlar. Tedavisi varsa bu hastalığın uygulasınlar. Yoksa rapor versinler. Ben Kazım beyi asla çalıştıramam. İsterse yıllarca raporsuz göreve gelmesin. Ben bu sorumluluğu üstlenirim. Çünkü burada binlerce çocuk var, onları düşünmek zorundayım.

         -Bu hastalığın çaresi yok. Babam bundan ölmüş, geçen sene aynı hastalıktan Kazım’ın büyüğü olan kardeşimi de kaybettik. Nasılsa bu dert bir tek bende çıkmadı.

         -Bakın şimdi size bir hasta sevk kağıdı hazırlatayım. Onunla ilaçlarını yazdırırsınız bir doktora. Bu arada ben de Kazım beyi malûlen emekli etmenin yollarını araştırayım, bulunca sizi haberdar ederim.

         -Ama raporsuz nasıl çalışıyor göstereceksiniz…

         -Dedim ya raporu maporu boş verin! Bu çözüm değil. Meseleyi kökünden halledelim.

         Müdür telefonu çevirip memur Ayla hanıma bir hasta sevk kağıdı hazırlamasını söyledi. Beş dakika sonra sevk kağıdı  Kazım beyin elindeydi.

         Abisi gitmek için ayağa kalktığı sırada Kazım bey :

         -Müdür bey, gitmeden önce size bir yanlışın doğrusunu anlatmak istiyorum.

         -Bir an önce gidelim Kazım, müdür beyi yeterince rahatsız ettik zaten.

         -Ellemeyin anlatsın, yoksa aklına takılı kalır o şey ve daha sonra da anlatmak için gene okula gelir.

         -Bakın bir noktadan sonsuz doğru geçermiş deniliyor. Bunun yanlışlığını size kanıtlayacağım,dedi ve cebinden çıkardığı kalemle sevk kağıdının arkasına bir şeyler çizmeye başladı.

         -Kazım bey, sevk kağıdının arkasına yazmayın, o haliyle görünce doktor kızabilir. Size başka bir kağıt vereyim, isterseniz oraya yazın.

         -Müdür bey, burada boş yer varken başka kağıt ziyan edilir mi?dedi ve dakikalarca anlattı. Konuşması bitince uysal bir çocuk gibi abisinin elinden tutarak oradan ayrıldı.

         Müdür bu iş için hemen kolları sıvadı, Kazım beyin dosyasını inceledi, ama yıllar geçmesine rağmen önceki okulundaki dosyasının gelmediğini gördü. Memura bunun nedenini sordu. O da defalarca istediği halde önceki okulun dosyayı göndermediğini söyledi. Önceki çalıştığı okulu aradı, telefondaki okul müdürü:

         -Müdür bey, sizin de bildiğiniz gibi o arkadaş biraz dengesiz. Buradaki arşive girip kendi dosyasını alıp yırtmış olabilir. Çünkü bütün aramalarımıza rağmen maalesef bu güne kadar bulamadık,dedi.

         Eski okuluyla, milli eğitimle ve hastanelerle olan yazışma tam altı ay sürecek ve çalışıyor görünen ama çalışmayan Kazım bey, en sonunda malûlen emekli edilebilecekti.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Lisede görev yapan elemanlar arasında bekar olanların sayısı oldukça fazlaydı. Bunlardan memur Gülgeç Ayla ve Müdür Yardımcısı Alıngan Mualla baş başa sohbet ediyorlardı. Ayla’nın heyecanı dikkat çekiciydi:

         -Aynı adam olduğuna eminim Mualla hanım. Üç gündür peşimde. Korkudan düşüp bayılacağım neredeyse. Kendimi okula atıncaya kadar heyecandan ölmezsem iyidir. Biliyorsunuz dolmuştan indikten sonra, okula gelebilmek için uzunca bir yol yürümek zorundayım. Nereden bu adam bana musallat oldu, anlayamadım. Amacının iyi olduğunu bilsem, bu kadar endişelenmem ama…

         -Aylacığım, meseleyi bir de müdür beye anlatsan. Nasıl bir tedbir alınması gerektiğini o bilir.

     -Valla düşünmedim değil anlatmayı, fakat utandım. Gerçi o benim ağabeyim sayılır. Çok şeker bir adam. Ben ona sarılıp şapur şupur öperim. Kötü bir niyetim yok canım. Tabii ki ağabey niyetine.

         -Bunda utanılacak bir şey yok canım. Bizim düşünemediğimizi o mutlaka düşünür.

         -Bu okulu çok seviyorum, ama evime uzak olduğu için milli eğitime gidip tayin istemiştim. Şimdi bunu çabuklaştırmanın bir yolunu bulmalıyım. Tanıdığım falan da yok ki…

         -Boşuna tayin mayin için koşuşturma! Müdür bey seni bırakmaz. Tayinin çıksa bile, ne yapar eder durdurur. Sonra ona karşı mahcup olursun. ”Benden habersiz ne işler yapmışsın!” derse ne cevap verirsin?

         -Doğru valla, benim her konuda ağabeyime yani müdürüme danışmam lazım,deyip oradan ayrıldı ve üstünü başını toparlayıp müdürün odasına girdi. Bunu nasıl yaptığına o da şaşmıştı ama bir cesaret gelmiş ve yapmıştı işte.

         Olanı biteni anlattıktan sonra, müdür:

         -Her sabah işe gelirken sizi karşılaması için hizmetlilerden birisini görevlendireceğim. Okula duraktan beraber gelirsiniz. İsterseniz çıkış saatinde de götürsün.

         -Çıkışta istemez müdür bey. Kendim gidebilirim.

         -Yalnız sizden bir isteğim var.

         -Buyurun emredin.

         -Bu ve bunun gibi olaylarda mutlaka bana bilgi vereceksiniz. Benim haberim olmadan bir şey yapmayacaksınız. Söz mü?

         -Söz efendim, söz ağabeyciğim. Ayy affedersiniz! Ben yerim böyle ağabeyi.. Dur bi kerecik öpeceğim. Benim her sorunumda bana yardım eden bir ağabey…

         -Dur deli kız, napıyorsun? Elalem ne der?

          -Elalem beni ilgilendirmez, gerçekten ağabeyim olsaydınız sizi ancak bu kadar severdim.

         -Sağ ol, sağ ol. Şimdi lütfen okulumuza atanan öğretmenlerin görevlerine başlama yazılarını yazıver de imzalayayım. Bu gün milli eğitim bu konuda acele etmemizi istedi.

         -Derhal efendim, beş dakika içinde hepsi hazır, ama önce size kendi ellerimle bir kahve yapmama izin verin. İçimden geldi…

         -Tamam da, zahmet olmasın.

 

                                                   ●   ●   ●

    

         Esrarengiz takipçisi, Gülgeç Ayla’nın yanında koruma olduğu için takipten vazgeçti, ama bu sefer sekiz, on gün sonra çıktı okula geldi. Oldukça şık giyinmiş ve özenle saç sakal traşı olmuştu. Davranışlarıyla kibar ve zengin birisi olduğunu belli ediyordu. Ayla’nın yüreği kıpır kıpırdı. Uzun yıllar beklemenin ödülünü alacağını düşünüyordu. Adam:

         -Ben Şahin, diye kendisini tanıttı ve devam etti:

         -Yaptığımdan dolayı öncelikle sizden özür dilerim. Sizi ilk defa milli eğitimde gördüm, başka bir okula nakil için gelmişsiniz. Orada müdüründen odacısına kadar hepsini tanırım. Daha önce tanışmış olsaydık sizin işinizi hemen hallederdik. İnşallah bundan sonra…

         -Estafurullah, ama ben gerçekten günlerce çok korktum. Sizin gibi bir beyin böyle bir şey yapacağı aklıma gelmedi tabii…

         -Tekrar çok özür dilerim, ama sizi önceden çok iyi incelemekti amacım. Sizinle ilgili  bana bilgi verenler oldu, ancak bir de ben kendi gözlerimle göreyim istedim. Malûm bu devirde kimseye güven olmuyor.

         -Haklısınız da… Şey gene de…

         Bir şeyler sezinlemeye başlayan Ayla’nın dili dolaşmıştı. Bu büyük bir şans mıydı acaba?

         -İnşaat işleriyle uğraşıyorum. İşten güçten bu güne kadar bazı şeylere zaman bulamadım. İnşallah bundan sonra…

         -İnşallah…

         -Bakın ne diyeceğim, gelin bir yemeğe gidelim. Böylelikle hem kendimi size affettirmeye çalışayım ve hem de birbirimizi daha yakından tanıyalım.

         -Bilmem ki daha ilk görüşmede yemeğe çıkmak doğru mu?

         -Ayla hanım, Ayla hanımmm hangi devirde yaşıyoruz, dedi Şahin ama farkına varmadan sesini oldukça yükseltmişti. Hemen hareketini düzeltti:

         -Kusura bakmayın, biraz heyecanlıyım da…

         Az kalsın “Ben de!”  diyecekti Ayla. Kendini zor tuttu ve :

         -Mesai henüz dolmadı, onun için müdür beyden izin almam gerekir.

         -Canım, önemli bir işim falan var, dersiniz.

         -Bir deneyeyim. Lütfen bana bir iki dakika izin verin, gidip konuşayım.

         Odasına giren Ayla’nın yüzünden bir şeyler olduğunu müdür hemen anladı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu ve gözleri yere bakıyordu. Müdür:

         -Ayla hanım, buyurun oturun.

         -Oturmasam daha iyi efendim. Acele bir işim çıktı da, işten biraz erken ayrılabilir miyim? İzin verirseniz, birazdan çıkmak istiyorum.

         -Nasıl bir iş bu? Çok mu önemli?

         -Özel efendim.

         -Hani hiçbir şeyi saklamadan anlatacaktınız?

         -Korkuyorum, o yüzden anlatamıyorum.

         -Neden korkuyorsunuz? Doğruyu söyleyin size yardımcı olayım.

         -Utanıyorum da, nasıl söylesem…

         -Bırakın bunları da gerçeği anlatın.

         -Hani beni takip eden biri vardı ya, o şimdi burada. Meğerse niyeti iyiymiş.

          -Ne demek niyeti iyiymiş?

         -Yani çok ciddi. Birbirimizi daha iyi tanımak için beni yemeğe davet etti. Tabii izin verirseniz.

         -Neeee,dedi müdür.Öyle bağırdı ki Ayla korkudan titremeye başladı.

         -Ayla hanım, siz çocuk değilsiniz, tabii size izin vereceğim, ama şu beyi bir de ben görsem…

         -Bir görseniz, bir görseniz; tam bana göre. Bu iş de bozulur diye çok korkuyorum. Ancak sizden bir zarar gelmeyeceğini de biliyorum. Hemen odanıza onu getireceğim.

         Biraz sonra üçü müdür odasında hem çaylarını içip hem de sohbet ediyorlardı. Müdür olanı biteni iyi anlamak istiyordu:

         -Şahin beydi, değil mi?

         -Evet efendim.

         -Ne işle uğraşıyorsunuz Şahin bey?

         -Müteahhidim efendim. Buradaki hastaneyi ben yaptım. Doktor Hayati bey çok yakın arkadaşımdır.

         “Deli doktoru” diye düşündü müdür ve gene sordu:

         -Başka tanıdığınız doktor da var mı orada?

         -Var, ama adlarını unuttum. Doktor lazımsa yardımcı oluruz müdür bey. Okulun tamiratıyla ilgili de emirlerinizi beklerim. Yanlış anlamayın ama okul sadece sizin değil hepimizin. Madem ki Ayla hanım vasıtasıyla tanıştık…

         -Ayla hanımı daha önceden tanıyor musunuz?

         -Amann müdür bey, Şahin bey beni nereden tanıyacak? İzin verirseniz gideceğimiz yemekte tanışacağız.

         -Şahin bey güvenilir bir insana benziyor, ancak az önce milli eğitimden telefon ettiler, okula teftiş için müfettiş göndermişler.

         -Kırk yılda bir kere izin istedim, onda da aksilik çıktı müdür bey. Siz bilirsiniz gene de… Acaba bir kolayı yok mu?

         -Üzgünüm, ama yok.

         Bu laf üzerine Şahin bey, izin isteyip ayağa kalktı, Ayla da onu yolcu etti. Müdür:

         -Ayla hanım, misafirinizi geçirdikten sonra tekrar gelin de hangi dosyaları müfettişe hazır etmeniz gerektiğini size söyleyeyim.

         Ayla, tekrar odaya girdiğinde çok bozulduğunu belli ediyordu:

         -Bu müfettişler de tam gelecek zamanı buldular. Saat kaçta burada olacaklar?

         -Hiç olmayacaklar.

         -Aşk olsun müdür bey! Demek ki benim işimi bozmak için böyle söylediniz. Ne kaçırdığımı bir bilseniz. Bunu sizden beklemezdim…

         -Ne kaçırdığını bilemem, ama istersen iki dakika otur da Şahin beyin kim olduğunu birlikte araştıralım. Önce Psikiyatrist Hayati beyle konuşalım. Numarası şurada benim ajandada vardı. Ah, buldum.

         Numarayı çevirdi. Hattın öteki ucundaki doktora kendisini tanıttı ve :

         -Doktorcuğum, bu gün benim yanıma sizin bir arkadaşınız geldi. Sizden söz ettik.

         -Kimmiş o?

         -Müteahhitmiş galiba…

         -Şahin mi?

         -Evet, hastaneyi yapan müteahhit. Sizin de çok samimi bir arkadaşınızmış.

         -Ne samimis?  Diğer delilerle ne kadar samimiysem onunla da o kadar.

         -Deli mi?

         -Evet deli, hem de kırk altılılar koğuşundan  kaçan bir deli… Sizden bir şey istemedi ya? Çok şık giyinir ve müthiş ikna yeteneği vardır.

         -Bir şey istedi de biz vermedik.

         -İyi etmişsiniz, Allahın manyağı her yerde benim adımı kullanıyor. Üç aydır ses çıkmıyordu. Çok şükür burayı terk etti diye düşünürken gene ortaya çıktı. Kusura bakmayın müdür bey, çok sinirlendim. O yüzden bağırıyorum.

         -Önemli değil doktorcuğum, rahatsız ettim, görüşürüz.

         Bütün konuşmaları Ayla’ya aktaran müdür:

         -Ayla hanım gördün mü ne kaçırdığını, daha doğrusu kaçırmadığını… dedi. 

  

                                                   ●   ●   ●

 

         Zırva Gazetesi’ne eklenen inciler:

         “Sayın veli, bir öğretmenin kendi öğrencisine özel ders vermesi suçtur.”   Anadın mı Samet.

         “Sayın müdürüm, bunu bize değil de öğretmenlerine söylesen…! “  Koçero Hamza.

         “Öğrenci kayıtlarında para almak da suç ama, gitti 200 liram. Doktora verecek param da kalmadı.”   Dertli Yeliş.

         “Doktoru moktoru boş ver Yeliş abla, kefir iç kefir… Ben denedim, her şeye iyi geliyor. “  Kefirci Esin

         “Geç buldum ama çabuk kaybettim.”   Gülgeç Ayla.

         “Duydunuz mu, bir adam Gülgeç Ayla’ya dünür gönderecekmiş. Ben inanmadım ya!  Günahı söyleyenin boynuna.  “  Dedikoducu Safiye.

         “Sevgili Ayla, inan ki niyetim ciddiydi. “  Müteahhit Şahin.

         “Belediye’de her türlü rüşvet alma ve vermeler yasaklanmıştır. “ Zabıta Amiri Hilmi.

         “Vatandaş yesin diye patlıcanı 1 liraya, ıspanağı 75 kuruşa, patatesi 50 kuruşa, muzu 2,5 liraya indirdim. Hade taaaaze patlacaaaaan. “ Zerzevatçı Deli Çingene.

         “Muz mu, nedir o?  Gariban Gurbet.

         “Yaramazlık yapan çocuklarınız itina ile dövülür, pardon dilim sürçtü, eğitilir diyecektim.”   Gır Gır Faruk.

         “Bulgaristan’a gidiyorum. Lütfen siparişlerinizi unutmadan yazdırın. Örgüt arkadaşım Faruk bey’e sırrımızı sakladığı için teşekkür ederim.”   Tarihçi Zekavet.

         “Öylesine zayıfladım ki, darısı tüm dostlarıma…”  Kraker Ye Formda Kal Burcu.

         “Def-i haceti gelenler dikkat! Çekinmeden gelin, çünkü ücretlerde yüzde on indirim yaptım. “  Zart Zurt Okan.

         “Çenemin çok konuşmaktan çıktığını söyleyenler günahlarımı alıyorlar.”  Çıkık Çene Raziye.

         “Çıkmayan falım yok. Küp küp altın bulanlara sorabilirsiniz. “  Falcı Recep.

         “Sevgili hırsızım, bundan sonra artık görüşmesek, diyorum.”   Galerici Altan.

         “Bu ay işler kesat gitti, sadece üç küt kütüm var. O yüzden lütfen köpeklerinizi bağlamayınız. “  Küt Küt Seyfettin.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Al-Makam, bir şeyler yemek ve bir-iki  kadeh içki içmek için dışarıya çıktı. Etraftaki lokantalara, meyhanelere bakacak ve hoşuna giden birisine girecekti. Çünkü hangisinin daha iyi olduğu konusunda bir bilgisi yoktu. Yarım saat kadar arandı. İyice acıkmıştı, kararsızlığına sinirlendi. Karşısına ilk çıkan yere girecekti, başka bir seçeneği zaten yoktu. Memleketim deresinin yanına yaklaşmıştı. Bulunduğu yerden biraz ileride kapısında “Agopun Yeri” yazan tek katlı, eskice bir bina gördü. Kapısını açtı, içeridekilere selam verdi.

         Hemen hemen bütün masalar dolmuştu, ama garson yabancı olduğunu anladığı için  iki kişinin oturduğu bir masada ona bir yer ayarlayıp siparişini aldı. Izgara kokusu çok nefisti. Acaba acıktığı için mi ona öyle geliyordu? Az sonra siparişler gelip yemeye başlayınca bunun acıkmakla bir ilgisi olmadığını anladı.

         Agop’un Yeri, on üç tane masası bulunan, upuzun bir meyhaneydi. Duvarları çeşitli firmaların verdiği takvimlerle doluydu. Ayrıca duvarlarda hayvan postları, tespihler, işyeri ruhsatı, KDV’nin fiyatlara dahil olduğunu yazan bir levha, gürültü ile ilgili yasal bir uyarı, içkinin fazlasının zararlarını anlatan birkaç şiir ve eskiden köylerde kullanılan çeşitli tarım araçları asılıydı.

         Neden bu adı aldığını bilen yoktu, ama gene de herkes bu adı kullanırdı. Mezeleri ucuz ve kaliteliydi. Etler porsiyon olarak değil tartılarak satılırdı. Bilhassa gece bütün masalar dolu olurdu. Her iki tarafa müşterilerin rahatça izlemeleri için televizyonlar konulmuştu. Yalnız çoğunlukla televizyonlar açıkken öte taraftan müzik seti de çalıştırılırdı. Tabii bu şartlarda televizyonların sesini sonuna kadar kısmak gerekirdi. Bazen televizyondaki görüntüde bir cenaze varken müzik setinden hareketli bir parça duyulabilirdi.

         Izgara ocağının hemen önüne on santim yüksekliğindeki bir platformun üzerine herkesin dilediği zaman çıkıp konuşabileceği bir kürsü konmuştu. Ancak kürsüde bilgiseveroflardan başka pek konuşan olmadığı için ilk başta serbest kürsü olan adı daha sonra  “bilgiseverof kürsüsü” olarak değiştirilmişti.

         Kürsüye çıkıp da konuşan olduğu zaman televizyon, müzik seti, hatta insanlar susardı. Konulmuş bir kural olmamasına rağmen bazen konuşmacıya soru da sorarak anlatılanlar herkes tarafından dinlenirdi. Maçların televizyondan yayınlandığı geceler de buna dahildi. En fanatik sporsever bile, konuşmacıyı susturup maçı izleme arzusunu söylemezdi.

         Bu gece, diğer gecelerin çoğunda olduğu gibi yine kürsüde bilgiseverof  Umursamaz Rüştü vardı. Herkesi selamladı, bu selam bolca alkış aldı. Konuşmasına başladı:

         -Sevgili dostlarım, gerçi bir bilgiseverof  “Ey dostlarım, bu dünyada dost yoktur!” demiş ama…

         -Umursamaz, karar ve,  dost muyuz, değil miyiz?

         -İzin verirseniz söyleyeceğim. O demiş ama her söyleneni doğru olarak kabul edemeyiz. Ben bu düşüncede değilim. Yani sizler benim dostlarımsınız.

         -Dost isek bir kadeh rakı ikramımı kabul etmen gerekir. Birlikte sağlığa, yaşama kadeh kaldıralım.

         -Bunu kabul ederdim, eğer şu anda kürsüde olmasaydım. Bu güne kadar bu kürsüde içki içen birine rastladınız mı? Buraya çıkan, dinleyicilere karşı saygılı davranmak zorundadır.

         -Haklı, haklı… sesleri yükseldi.

         -Az önceki arkadaşımız yaşama içelim dedi, içelim de acaba biz yaşamın ne olduğunu biliyor muyuz?

         -Rahmetli babam “bir kapıdan girdim, bir kapıdan çıktım.” derdi yaşam hakkında.

         -Öncelikle yaşam sorgulanmalı, ama acaba yaşamı sorgulamanın bir anlamı var mı? Herkes yaşam hakkında bir şeyler bildiğini söylüyor veya bildiğini zannediyor. Binlerce yıldır birçok bilgiseverofun da yaptığı aslında aynı şey değil mi? Ortaya atılan düşünceler gerçeğin ne kadarına ışık tutuyor? Yoksa insanoğlu bu konuda hâlâ başlangıç noktasında mı duruyor, ileriye gittiğini zannetmesine rağmen yerinde mi sayıyor? Doğrudan yaşamı anlamaya çalışmak yerine doğaya yani varlığa yönelmek ve onunla ilgili bilinmeyenleri ortaya koymak bizi gerçeğe götürmez mi? 

         -Umursamaz,  varlık dediğin nedir ki? Şimdi varız, yarın yokuz…

         -Haklısın, “Varlık nedir?” sorusu kolayca sorulabilmesine karşılık cevabı belki de sonsuza kadar tartışılacak olan bir sorudur. Daha da ileri giderek söylersek cevabı asla verilemeyecek bir soru da olabilir…   Bunu bilmiş olmak insanı bu konuda düşünmekten alıkoyamamıştır. Varlığın madde, idea(düşünce), oluş ya da fenomen olduğunu savunanlar vardır, ama hiçbir sav diğerine karşı bir üstünlük sağlayabilmiş değildir.

         -Sevgili Umursamaz, ağzından bal akıyor, çok güzel konuşuyorsun. Belli ki anlattıkların da çok değerli bilgiler, ama bunlar bizi aşar. İdea nedir, fenomen dediğin şey nedir, biz ne bileceğiz? Gel sen bize anlayabileceklerimizi anlat. Sevgiden bahset, acıdan bahset,  düşmanlıklardan bahset!

         -Sevginin yanına düşmanlığı koyamam, çünkü birinin olduğu yerde diğeri bulunamaz, biri mutlaka ötekini yok eder. Gelin birlikte sevginin düşmanlığı, kini yok etmesine çalışalım.

         -Sen bize düşmanımızı sevmeyi mi öğütlüyorsun? Nasıl başaracağız bunu, diyelim ki başardık, yaptıkları düşmanımızın yanına kâr mı kalacak?

         -Bunu başarmak o kadar da kolay değil, ben başardım mı? Hayır. Size söylerim başarın diye ama kendime gelince sözümü geçiremem bir türlü.

         Umursamaz bunu söylerken az önce sonradan görme üç zengin adamla meyhaneye gelen ve arkalardaki bir masada oturan bilgiseverof Yalaka Hamdi’ye gözü takılmıştı ve onunla olan ilişkisi aklına gelmişti. Devam etti:

         -Zor bunu yapmak, ama imkansız değil. Çünkü başaranlar var. Eğer sevemiyorsanız da düşmanlarınızı affediniz. O zaman hiç düşmanınızın kalmadığını göreceksiniz. Hem buradan çıkacak yarar düşmanınıza değil size dönecektir. Duyacağınız gönül rahatlığı ömrünüzün bir dere gibi huzurlu akmasını sağlayacaktır.

         -Umursamaz, çok acı çekiyorum. Istıraplarım yaşamımı zehir ediyor. Acaba benim kadar derdi olan biri var mıdır bu dünyada?

         -Anlatayım da sen karar ver, var mı yok mu? Bir adamcağız, çok sevdiği çocuğunu kaybetmiş. Duyduğu acıdan kurtulmak için bir çok yol denemiş, ama nafile. Sonunda bilge bir kişiye gidip, ondan çocuğunu geri getirmesini ve bu acısını dindirmesini istemiş. Bilge, adama boş bir tas vermiş, bunu, içinden ölü çıkmamış bir haneden su ile doldurduğu takdirde onun istediğini yapacağını söylemiş. Adamcağız sevinçle oradan ayrılmış, ama aylar sonra başı önünde bilgenin kapısını çalmış ve boş tası iade etmiş. Onun için acı, zaman zaman herkesin yüreğini dağlar. Gerçi başkalarının acı çektiğini bilmek acımızı yok etmez, ama belki biraz teselli verir. Dilerseniz konuşmayı burada keselim, dedi ve alkışlar arasında kürsüden inip çıkış kapısına doğru yürüdü.

     -Söz vermiştin Umursamaz, birlikte kadeh kaldıracaktık. Oysa sen kaçıyorsun!

         -Hayır sevdiklerimden kaçmıyorum. Onları özlemek için gidiyorum. Mecliste bir tane bile dost olmayan bulunursa o rakı insana zehirden farksız gelir. Onun için gidiyorum.

         -Az önce bize demiştin ki…

         -Evet dedim, ama bir de dedim ki, ben de insanım. Her insanda olduğu gibi benim de bir çok zaafım var. Beni bağışlamak yüceliğini de gösterin bu gece ve kendinize  bir iyilik daha yapmış olun.

         O giderken kafalarını çevirip arkalarına bakan bazı kişiler Yalaka’yı görünce Umursamaz’ın ne demek istediğini hemen anladılar.  

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Memleketim’i yasa boğan o acı haberi Al-Makam, bir çay ocağının kaldırıma koyduğu taburesi üzerine oturmuş çayını içerken yanındaki Kuruntulu Soner, Pipirikli Bülent, Mirasyedi Cafer, Kasıntı Rami ve Doymaz Hamit’in  konuşmalarından öğrendi.

         -Pipirikli bu günlerde kendine hastalık yakıştırmaz oldun, yoksa bitti mi hastalıkların? Kuruntulu Soner de sana benzemeye başladı yavaş yavaş, dedi Doymaz Hamit.

         -Biter mi be Hamit abi? Çok var da dalga geçersiniz diye korkudan söyleyemiyorum. Dünden beri kolum ağrıyor, acaba kalp mi var bende? Bu sabah da midemde ve böbreklerimde bir ağrı ile uyandım. Çok affedersiniz tuvalete gittiğimde idrar yollarında bir yanma bir yanma var ki, anlatamam. Gastrit mi desem, ur mu desem, prostat mı desem bilemiyorum. Doktorlar da bıktı benden, iki günde bir gidiyorum çünkü. Teşhis koyacaklarına beni azarlıyorlar.

         -Bırak bu kuruntuları Bülent! Genç adamsın sen de prostat ne gezer? Diğerleri de yoktur. Paranı doktora ve ilaca vereceğine, git bir hafta tatil yap gel! Göreceksin ne hastalık kalır ne de kuruntu...

         Buna alınan Soner :

         -Hep bana laf atarsın Hamit abi, ama kendi kulaklarınla duydun. Bak Pipirikli’nin durumu benden de kötü, dedi.

         Konuşmayı bir arabanın ani fren sesi böldü, bir daha, bir daha... Anlaşılan kendi aralarındaki deyimiyle bir genç “lâstik çektiriyor”du. Kasıntı Rami buna sinirlendi:

         -Ana baba parasıyla almışlar altlarına bir araba, ne rahatsız olan vardır ne de başka insanlara tehlike yaratabilirim  diye düşünürler. Terbiyesizler!dedi. Mirasyedi Cafer hemen atıldı:

         -Rami bey, böyle konuşuyorsun, ama bunu yapan senin oğlan. Az önce bizim evin önünde gördüm onu. Lastik çektirmekle kalsa iyi, hızla giden arabayı kendi etrafında fır fır döndürüyordu.

         -Benimki de olsa sözüm yine geçerli.

         Konuşmaya tekrar Doymaz Hamit de katıldı:

         -Benim aklım şuna ermiyor bir türlü. Rami beyin hanımı çalışmaz, kendisi benim gibi bir memur. Alsa alsa bin lira maaş alır. Yani yoksulluk sınırının bile çok altında bir maaş bu. Neredeyse açlık sınırında bir geliri var. Buna rağmen altında araba var. Bu maaş arabanın yağına, benzinine, arızasına, kaskosuna, trafik sigortasına, vergisine bile yetmez. Rami bey, bu işin sırrını bize de öğretsen diyorum.

         -Biz senin gibi boğazımız için çalışmıyoruz Doymaz! İşin sırrı az yemek, az ye de senin de olsun...

         Mirasyedi Cafer:

         -Araba maraba istemem, dökülü param olsa gene almam. Sülük’ün oğlu ve üç arkadaşı dün gece araba yüzünden ölmediler mi?

         -Vah  vah, yazık! Hangisi gitti Sülük’ün oğullarından?

         -Hani safça olan, doktor lakaplı çocuk vardı ya, o.

         -O çocuk daha iki gün önce askerden gelmedi mi? Herkes çürük raporu almaya uğraşır askere gitmemek için, Saffet de ona torpille sağlam raporu almış askere gitsin diye. Çocuk tek başına yolda yürüyemiyor, askerlik nasıl yapacak? Ona ehliyet  falan da vermezler. Babası görmeden almıştır arabayı.

         -Olur mu, kapı gibi ehliyeti varmış. Benim yeğenle aynı birlikte askerlik yapmışlar. Orada göstermiş ona ehliyetini. Yeğen anlatıyor da aslında askerde de tam perişanlıkmış hali. Herkes alay edermiş bazı geceler altına işediği için.

         -Özürlü olduğundan kız vermezler diye onu askere gönderdi Sülük.

         -Ne oldu şimdi? Gelinim olsun derken, oğlunu da kaybetti. Ya öteki üç gencin günahı neydi, pisi pisine gittiler.

         -Niyet Müdürü kaza yerinde kendisi inceleme yapmış. O da tanıdığı için “bu çocuğun ehliyeti yoktur” diye düşünmüş ama ölünün ceplerine baktığında ehliyeti görüp küplere binmiş. Hemen istifa dilekçesini vermiş Al-makam vekiline. Zaten emekliliği de gelmişti.

         -Müdür ne bilecek kim ehliyet alıyor, nasıl alıyor? Onun bir suçu olmasa gerek.

         -Adam bizim gibi düşünmüyor. ”Bu olayda benim de ihmalim ve kusurum var.”  diyor ve ısrarlara rağmen istifada diretiyormuş.

         -Cenazeler ne zaman kalkıyor? Öğlen namazına ise az kaldı.

         -Galiba öğlen, hadi kalkalım.

         Onlarla birlikte Al-Makam da yerinden kalktı, çünkü o da bu dört gencin son yolculuğunda bulunmak istiyordu. Bu olay onu çok etkilemiş ve bir yakınını kaybetmişçesine acı ve üzüntü duymuştu.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         “Bu gün giderim, yarın giderim” derken Al-Makam kırk sekizinci gününü de Memleketimde geçiriyordu. Dertli Yeliş’ten  Çal Çal Fikret’e, Uyuşuk Hasan’dan Astikli Zifir Ömer’e kadar birçok kişi hakkında bilgi sahibiydi artık. Memleketimin nerdeyse ara sokaklarına  varıncaya kadar gezmişti. Asfaltı kalmamış caddelerinde yürümüş, yağmur yağdığında cadde ortasında biriken sulara hayretle bakmış -çünkü normal bir caddede sular ortada değil kenarlarda toplanır ya da akar giderdi- bütün marketlerinden hatta bakkallarından, fırınlarından, manavlarından alış veriş yapmış, kimin hangi yolsuzluğa bulaştığını öğrenmiş, kısacası bilinmesi gereken tüm bilgilere sahip olmuştu.

         Memleketimi sevmeye başlamış, buraya iyice ısınmıştı. İnsanlarının çoğunu tanıyordu, tabii onlar da onu; ama ticaretle uğraşan bir iş adamı olarak. Güya tencere, tabak, kaşık vs. gibi ev gereçleri satıyor ve burada da bir mağaza açmak istiyordu. Bu uydurulmuş hikaye iyice tutmuştu. Bu işi için yaptığı dükkan aramaları sırasında birçok arkadaş da edinmişti. Bu arkadaşlıkları çayhanelerde ya da Agop’un Yeri’ndeki sohbetlerle iyice pekiştirmişlerdi.

         Yarın buradan geçici olarak ayrılmak ve bir hafta içinde de gerçek kimliği ile dönmek kararındaydı. Bu gün onun buradaki iş adamı kimliğiyle son günü idi. Yattığı yerden, tekrar döndüğünde yapacakları ile ilgili olarak planlar kuruyordu .

         Midesinde bir yanma vardı. Bir aktara gidip bir bitki çayı ve bazen de  kalbinde çarpıntı olduğu  için bu rahatsızlığa iyi geldiğini duyduğu alıç meyvesi almak amacıyla dışarı çıkmaya karar verdi. Saatine baktı, neredeyse öğlen olmak üzereydi.

         Ara bir sokaktan ana caddeye geçmek için yürürken gözü bir apartmanın tabelasına takıldı. ”Hayat Apartmanı, C-Bilok”  yazıyordu, yanındaki bakkalda ise “Bakkal Dükyanı” yazısını okuyunca hafifçe gülümsedi ve “herhalde ikisini de aynı kişi yazmış” diye düşündü.

         Caddeye çıktığında içinin köy ekmeğinden normal ekmeğe, kepekliden çavdarlıya varıncaya kadar her çeşit ekmekle dolu olduğunu gördüğü bir el arabası önünden hızla geçti. Minibüs durağının yanında kendisine boş bir yer bulup, park etti. On beş yaşlarında bir çocuk:

         -Taze çıktı bunlar, sıcak sıcak...diye bağırarak ekmekleri satmaya başladı.

         Aradığını bulmuştu, çünkü üç dükkan ilerisinde “Bitki ve Baharat Merkezi” yazısını gördü. Bu adı aldığına göre büyük ve çeşidi bol bir yer olmalıydı. İçeri girdiğinde tam tersi ile karşılaştı. İçeride bir iki küçük çuval kurumuş bitki, biraz ıhlamur ve biraz da paket bitki çayından başka hiçbir şey yoktu. İçerdeki gence “alıç” dediğinde, anlamamış gibi yüzüne baktığından sinirlenip dışarı çıktı, birkaç dükkan aşağısındaki Mısırçarşısı Baharatçısı’na girdi. Orta yaşlardaki satıcıya:

         -Alıç var mı? Yalnız bitkisini değil de meyvesini istiyorum.

         -Pardon, alıç mı? Ne işe yarıyor o, söylerseniz biz de öğrenelim.

         -Kalbe filan iyi geliyor.

         -Onun yerine rezene verelim, hünnap da olabilir. Yoksa sizin alıç dediğiniz şu olmasın,diyerek bir avuç ardıç alıp gösterdi.

         -Hayır değil, o elinizdeki ardıç. Oysa alıçın rengi biraz sarı  olmalı, dedi ve oradan da bir şey almadan çıktı. Zaten midesindeki ağrı da geçmişti.

         Bir el arabası içinde bir şeyler satan satıcı müzik setinin sesini sonuna kadar açmışken onun yaklaştığını görünce hemen sesi kıstı, çünkü müşteri olduğunu anlamıştı.

         -Buyur abi, dedi.

         -Bana bir paket traş bıçağı verir misiniz?

         -Hakikisinden mi, sahtesinden mi? Çünkü fiyat farkı var.

         -Tabii hakikisinden. Şu el radyosu kaça?

         -Onun gerçek fiyatı 50 lira ama size 20’ye bırakırım.

         Radyoyu aldı, düğmesini açtı. Çalıyordu. Antenini çıkardı. O da ne? Anten elinde kalmıştı, yani kırıktı. Neden 20’ye bıraktığını anladı, yerine koydu radyoyu.

         -Şu el çantası kaça, hakiki deri mi ?

         -Değil, ama bir şeyler yaparız fiyatta. O da size 20 lira olur.

         Satıcı başladı çantanın fiyatını indirmeye. En son 13 liraya kadar indi, ama o sadece jileti alıp oradan ayrıldı.

         Belediye parkında yeşillikler arasında oturmak istiyordu. Parkın kapısına yaklaştığında karşıdan aksayarak yürüyen bir adam gördü. Sol tarafa doğru aksadığına göre bu ayağında bir problem olmalıydı. Yüzünün bir yanı öteki yanıyla simetrik değildi. Sol gözü diğerinden çok küçüktü. Elbiseleri, yüzü ve elleri kir içindeydi. Duvar kenarındaki çöp konteynerine doğru yöneldi, içine eğildi. Erişemeyince konteyneri eğdi ve karıştırmaya başladı. Al-Makam bu adama acımıştı, elini cebine attı, çıkan yirmi ve on liralık iki parayı bu adama uzattı. Adam kendisine yaklaşan eli görünce o tarafa baktı, sonra umursamaz bir tavırla çöpü karıştırmaya devam etti. Al-Makam elindeki paraları, belki almaya utandı düşüncesiyle adamın cebine koymaya çalıştı, ancak ummadığı bir hareketle adam elini iteledi.

         -Sana para veriyorum, bir şeyler alırsın, dedi.Adam, sinirlenmişti.

         -İstemem, ben para mara istemem! Ne yapacam ben parayı? dedi.

          Hayret etmişti bu sözlere, çünkü ilk defa böylesi bir olayla karşılaşıyordu. ”Neyse” deyip parkın kapısından içeri girdi. İçeri girdiğinde yeşillikler arasında oturma isteğini de gerçekleştiremeyeceğini anladı. Çünkü parkın her yanı kazılmış, bir sürü işçi bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı. Sesli bir şekilde söylenmeye başladı. Karşısından orta boylu, iyi giyimli, kalın gözlüklü bir adam geliyordu. Onun yanından geçerken:

         -Yazık etmişler güzelim parka. İnsanların biraz nefeslendikleri bir yer vardı, orayı da mahvetmişler, dedi.Adam:

         -Bu geçicidir, çünkü bitince eskisinden de güzel olduğunu göreceksiniz.

         -Zannetmem, zaten bu iş de kolay kolay bitmez.

         -Biter, çünkü ben bu işin sorumlu mühendisiyim, dedi ve  adam uzaklaştı.

         Daha önce bir kez gittiği dere kenarında bulunan Kuğulu Park aklına geldi. Oraya gitmeye karar verdi. Buranın da adı böyleydi ama içinde kuğu muğu yoktu, sadece üç tane uyuz ördek vardı ortasındaki havuzda. İşletmecisine göre ilk açıldığında bu havuz kuğu doluymuş ama buranın iklimine uyum sağlayamadığı için hepsi teker teker ölmüşler.

         Kuğulu park eskisinden daha kalabalıktı bu gün. Kendisine bir yer bulup oturdu ve bir çay söyledi. Kalabalık bir grup dört beş masayı birleştirip oturmuşlardı. İnce uzun boylu ve sakallı bir adam onlara bir şeyler anlatıyordu:

         -Arkadaşlar, Hamit Bey’in Rüyası isimli dizimizi bayrama kadar yetiştirmemiz gerekiyor. Onun için çok sıkı çalışmamız lazım. Herkes rolünü iyice ezberlesin.

         -Amca bunlar dizi çekmeye gelmişler buraya, diyen kıza çevirdi kafasını. On yaşlarında esmer bir kız kurusuydu. Kafası anormal denecek derecede uzundu.

         -Dizi mi çekecekler?

         -Evet, bütün malzemelerini üç tane büyük arabada getirdiler. Dün de bu gördüğün artistler geldi. Bunların bazılarını ben başka dizilerden de tanıyorum. Bu dini bir dizi olacakmış. Küçük bir çocuk rüyasında ak saçlı ve ak sakallı bir ihtiyar görüyor, ihtiyar ona bir elma veriyor. Elmayı yeyince  çocuk ne isterse gerçekleşiyor. Çekim sırasında parlak görünsün diye elmayı zeytinyağı ile sildiler.

         -Bütün bunları sen nereden biliyorsun?

         -Ben geldiklerinden beri onların yanındayım. Hem bizim eşek bile dizide oynuyor. Senaryoda küçük çocuğun at üstünde giden bir rolü varmış, ama at sahipleri çok para istendiklerinden bizim eşeği kiraladılar. Küçük çocuk bizim eşeğin sırtına binip gidecek.

         -Desene sizin eşek de oyuncu oldu! Eşeğinizin bir adı var mı?

         -Var, kadife. Kemal Sunal’ın bir filminden aldık ismini. Bak amca şu sakallı olan yönetmenmiş, küpeli adam da onun yardımcısı.

         -Demek hayvan da besliyorsunuz. Baban ne iş yapıyor senin?

         -Serbest meslek.

         -Serbest meslek deyince bir sürü iş girer içine. Nasıl yani?

         -At arabamız var, onunla eşya taşır. Ama geçende at öldü, şimdi o işi kadifeyle başka bir eşeğimiz daha var o yapıyor. Babam bazen de umumi tuvalette durur. Annemse, bu parkın bulaşıklarını filan yıkar.

         -Babanın adı ne senin?

         -Hüsnü, ama Şopar Hüsnü derler.

         O sırada kızdan küçük bir erkek çocuğu geldi yanlarına:

         -Abla, hadi gidelim. Karnım acıktı, dedi.

         -Kardeşin mi?

         -Evet, bir de abim var lisede okuyor. Bunun adı da Hüseyin.

         -Hüseyin, sen okula gidiyor musun? Büyüyünce ne olmak istersin?

         -Evet ikideyim. Garson olacağım.

         -Bazen burad,  ona da çay filan taşıtıyorlar. Bak amca şu benim yaşımdaki küçük çocuk da artist. Elmayı yiyen de o, bizim eşeğe binecek olan da o. Adı da Cahit. Cahit! Cahit gelsene biraz.

         Geldi yanlarına, ama Cahit’in yürüyüşü, duruşu bile öteki çocuklardan farklıydı. Daha önce de bir dizide on beş saniyelik bir rolü olmuş ve bunun için tam on gün setlerde beklemek zorunda kalmıştı.

         -Cahit merhaba. Rolünü ezberledin mi?

         -Kolay ki, eşeğe biniyorum, dua ediyorum, elma yiyorum, bir dedecik başımı okşuyor. Bunun gibi.

         -Sen buraya kiminle geldin. Annen baban  yok mu?

         -İkisi de çalışıyor. Dedemle geldik, dedi ve yetmişine çoktan merdiven dayamış ihtiyar bir adamı eliyle gösterdi; sonra da çocuklarla birlikte koşarak parkın içlerine doğru gitti. Artist de olsa, sonuçta bir çocuktu ve oynamak ihtiyacı hissediyordu.  

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Dertli Yeliş’e Nazik Raciye, Kaşer Zuhal, Suratsız Sevda ve Çişli Remziye misafir olarak gelmişlerdi. Daha doğrusu kendi aralarında düzenledikleri “altın günü”nde sıra Dertli Yeliş’te idi. Her hafta birisinin evine misafir oluyorlar ve aralarında topladıkları para ile aldıkları çeyrek altını, o ev sahibine götürüyorlardı.

         Tam keklerini yeyip çaylarını içtikleri sırada kapı zili uzun uzun çalmaya başladı. Yeliş koştu, açtı. Kapıda komşuları Kuruntulu Soner vardı.

         -Buyur Soner, hayırdır!

         -Yeliş abla, sorma be, başıma bir iş geldi. Zaten her şey de beni bulur ya!

         -Bırak şu kuruntuları da bulmasın.

         -Bak, ayak bileğimin bir karış üzerinde kırmızı bir yara çıktı. Ne biçim dertse anlayamadım. Hem kaşınıyor, hem de ağrıyor.

         -Yılancıktır o.

         -Çaresi var mı be Yeliş abla? Sen bilirsin!

         Soner böyle demekte haklıydı, çünkü hastane doktorları, özel doktorlar, şifalı bitkiler, okuyup üfleyenlerle ilgili her şey  hakkında Dertli Yeliş’in bilgisi vardı.

         -Çaresi olmaz mı, var elbette.

         -Nedir çaresi?

         -Meczup Muammer bir okusun bir şeyin kalmaz.

         -Meczup ne bilecek böyle şeyleri. O şarapçı ne anlar bundan?

         -Öyle deme, yılancığı geçirmede o bir numaradır. Bir derin hocadan zamanında el almış. Git ona, bul derdine çare!

         -Ben evini tam bilmem be Yeliş abla, sen de gelsen!

         -İçeride misafirler var, onlara söyleyeyim, beş dakikada gider geliriz.

         Meczup Muammer, o gece sabaha kadar şarap içmişti. İddiacı Veysel, dört-beş kiloluk bir damacana şarap almış, ucuz diye. Bir bardak içmiş, ama ağzı zehir gibi olmuş. O da damacanayı Meczup’a vermiş. Meczup da tabii bayram yapmış. Sızıp uyuduğunda sabah namazı çoktan geçmiş.

         Meczup’un bir kısmı yıkılmış olan, küçücük bir bahçenin içindeki iki göz oda evine gelip tahta kapıyı uzun uzun çalan Yeliş ve Soner, kendilerini Meczup’a duyuramayınca önce kapıyı yumrukladılar, sonra da cama vurdular. En sonunda duydu ve kapıyı açtı. Görünüşü korkunçtu, Soner titremeye başladı. Geldiğine geleceğine pişman olmuştu.

         -Ne var, manyak mısınız siz? Evin geri kalanını da siz mi yıkacaksınız?

         -Kusura bakma, bir hastamız var da, dedi Yeliş.

         -Ben bu gün hastaya mastaya gidemem.

         -Gitmen için gelmedik, hasta burada. Yılancık çıkmış ayağında, deyip Soner’i gösterdi.

         -Tamam, dedi Meczup ve bahçesindeki gülden bir küçük dal koparıp Soner’in ayağındaki yaranın üzerine birkaç kere sürttü ve bir şeyler mırıldandı. Dua filan okuduğu yoktu, aklına gelen tüm küfürleri içinden sayıyordu.

         -Oldu,deyince para vermesi için, şaşkın şaşkın bakan Soner’i dürtükledi Yeliş. O da beş lira parayı Meczup’un eline sıkıştırdı.

         Oradan ayrılıp Yeliş’in evinin önüne geldiklerinde Soner’e sordu:

         -Ağrın azaldı mı?

         -Biraz azaldı gibi, kaşıntı da yok, deyip pantolonunu sıyırdığında ne yara ne de kızarıklık vardı. Yeliş:

         -Demedim mi sana, dedi.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Yeni Al-Makam’ın bir hafta sonra görevine başlayacağı tüm Memleketimliler tarafından duyulmuştu. Sevinenler de vardı bu habere, üzülenler de. Kim olduğunu tanımıyorlardı ama bir çok kişinin gene de bazı şeyleri kaybetme korkusu uykularını kaçırmıştı.

         Herkes kendi çapında bu karşılama için bir şeyler yapma gayreti içine girdi. Ne kadar Al-Makam’ın geçme ihtimali olan cadde varsa hepsindeki çukurlar kapatıldı, deterjanlı sularla bırakın caddeleri bazı sokaklar bile yıkandı. Çöp konteynerleri yeniden boyandı, kaldırımlara bazısı doğal bazısı da yapma çiçekler ekildi.

         Karşılama töreni için yapılacak masrafları karşılama konusunda zengin Memleketimliler oldukça cömerttiler. Bilhassa Fabrikatör Mikdat ve Sülük Saffet kesenin ağzını iyice açmışlardı. Karşılamada kurban edilmek üzere üç tane deveyi de şimdiden hazırlamışlardı bile.

         Resmi dairelerde işleri yapılmayanlar, komşusuyla kavga edenler, çocuğuna zayıf not verilenler, işten çıkarılanlar, vergilerden yakınanlar, yeni park ve oyun alanları isteyenler, Kaçıkspor’un şampiyonluğunun iptalini arzu edenler, tren ve otobüs ücretlerinin pahalılığından yakınanlar... gibi birçok kişi ya dilekçelerini ya da pankartlarını hazırlıyorlardı.

         Bilgiseverof Yalaka Hamdi, bu gün için, yağcılıkla dolu bir şiir yazmış, bununla da yetinmeyip Memleketim tarihçilerinden bu önemli günün bir bayram olarak tarihe not düşülmesini istemişti.

         Yeni Al-Makam sayesinde Demirkoparan bol bol kelle yiyebileceğini, Dertli Yeliş istediği doktora muayene olabileceğini, Hoştunuz Sami kuaförüne gelenlerin sayısının artacağını, Mirasyedi Cafer kendisine zengin bir kapı bulunabileceğini, Astikli Zifir Ömer fabrika dumanlarının engelleneceğini, Şopar Hüsnü düşük faizli kredi verilip bir at alabileceğini, Hayat Kısa Sadık minibüsünü yenileyebileceğini, Çok Öğretir Mahmut özel ders vermenin serbest bırakılacağını, Gülgeç Ayla bir koca bulabileceğini, İşbitirici Sait yeni imar alanlarının açılacağını umuyorlardı.

         Bu gelişten hiçbir beklentisi olmayanlardan birisi de Bilgiseverof Umursamaz Rüştü idi:

         -Zararı olmasın da, faydasından zaten vazgeçtim, diyordu.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Nihayet o gün de geldi çattı. Heyecan doruktaydı. Yapılanlar tek tek kontrol ediliyor, varsa bir eksik hemen gideriliyordu. Memleketimlilerin çoğu Hükümet Konağının etrafındaki yerlerini almışlardı. Okullar tatil edilmiş, çocuklar tek sıralar halinde caddelere ellerinde bayraklarla dizilmiş, bandoya ilaveten davullar zurnalar çalmaya başlamıştı. Kurban edilecek develer süslenmiş bahçede hazır bekletiliyorlardı. Bunlar arada bir ortalığı kirlettiğinde bir görevli bu pisliği hemen süpürüyor, ardından da oraya kovalarca su döküyordu.

         Yalnız önemli bir sorun vardı: Al-Makam nereden ve ne ile gelecekti? Bunu tartışan karşılama komitesi, tüm caddelerin girişlerine “Hoş geldiniz” pankartlarının asılmasına ve buralara ellerinde telsiz olan görevliler konmasına karar verdi. Bu görevliler resmi bir araba ya da özel lüks bir otomobil gördüklerinde telsizle ilgililere durumu bildireceklerdi. Öyle ya koskocaman Al-Makam trene ya da otobüse binip gelecek değildi ya!...

         Saat 14’ü geçtiğinde bekleyenlerin çoğu söylenmeye başlamışlardı. Gelecekse gelsindi bu adam artık!

         Yarım saat sonra birden Hükümet Konağı’nın kapısında bir hareketlilik görüldü, evet beklenen mesaj alınmıştı: Lüks bir dört çeker Şehit Onbaşı Koray Caddesi’nden giriş yapmıştı. Emirler yağdırıldı hemen ve çocuklar ellerindeki bayrakları sallamaya başladılar. Yol kenarındaki vatandaşlar da çılgınca alkışlıyorlardı. Bando sesini yükseltti, davullar patlatırcasına dövülmeye başlandı, zurnacılar avurtlarını olabildiğince şişirdi. Beşer kişilik üç ayrı grup develeri yatırıp, ayaklarını ve gözlerini bağlamaya çalışıyordu.

         Lüks araç çok kısa sürede Hükümet Konağı’na ulaştı, çünkü caddeye başka arabaların girişine izin verilmiyordu. Hemen önü kesilip Hükümet Konağının bahçesine girmesi sağlandı. Kasaplar besmele çekip bıçakları dayamışlardı develerin boğazlarına.

         Araç içinden inenleri saygıyla karşıladı tören komitesi, bir genç kız Al-Makam olduğunu düşündüğü en şık olan adama bir buket çiçek verdi. Adamlar şaşırmışa benziyorlardı, bir şeyler anlatmak için uğraşıyorlardı, ancak sesleri duyulamıyordu. Sonunda Memleketimdeki bir arsayı görmek için gelen emlakçılar olduklarını anlayan komite başkanı kasaplara “durun!” anlamında bir işaret yaptı. Bir başka işaretle de bandoyu, davulcuları, zurnacıları susturdu. Ortalığa sıkıcı bir sessizlik hakim oldu. Herkesin morali bozulmuştu. Kasaplardan birisi:

         -Bu hayvanlar böyle beklemesin, yazıktır. Bunların gözlerini ve ayaklarını çözelim, dedi. Komite başkanı kafasıyla bu teklife olur verdi.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Otogara giren bir otobüsün yolcuları arasında yeni Al-Makam da vardı. En gerekli eşyalarını koyduğu ufak bir çanta almıştı eline. Al-Makam’ın otobüsle geleceği düşünülmediğinden otogarda herhangi bir değişiklik ya da hazırlık yapılmamıştı. Yani orası eskisi gibiydi.

         O nedenle otobüsten inince Al-Makam değişikliği fark edemedi. Caddeye çıktığında ellerinde bayraklarla çocukları, başlarındaki öğretmenleri, çeşitli pankartları gördüğünde ise özel bir gün olduğunu anladı. Ancak bu günlerde bir bayram olmadığını, bunun olsa olsa Memleketimin kurtuluş günü olabileceğini düşündü ve biraz da kendisine kızdı. Çünkü bilseydi, bir gün önce gelir ve o da bu törenlerde hazır bulunurdu.

         Olan olmuştu ve şu anda yapacak bir şey yoktu. Yürümeye başladı. Derenin üzerindeki köprüde daha önce tanıştığı bazı kişilerle selamlaştı. Hatta birkaç gündür neden ortalıkta görünmediğini soranlara bir iş için birkaç günlüğüne ayrılmak zorunda kaldığını söyledi.

         Köprüyü geçtikten sonra, kalabalık iyice artmıştı. Hükümet Konağı’nın bahçesine girmek için kalabalığı yarmak zor olmuştu, ama bunu başarmıştı. Bahçede de bazı tanıdıklara rastladı. Bunlardan birisi Galerici Altan’dı, nam-ı diğer En Keriz Keriz:

         -Özlettiniz kendinizi beyim, nerelerdesiniz?

         -Ben de sizleri özledim, sonunda dönebildim işte.

         -Bu gece Agop’a gidelim mi? Yalnız bir şartım var, bu gece masraflar benden.

         -Bu gün yol yorgunuyum. Onu yarın yaparız.

         -Olur.

         -Ha, sahi bu kalabalık ne? Yoksa bu gün buranın kurtuluşu mu?

         -Değil, ama inşallah sizi Allah söyletmiştir de öyle olur. Bu kalabalık yeni Al-Makam için toplandı. Saatlerdir bekliyoruz, adam bir türlü gelemedi.

         -Gelir, gelir. Hoşça kalın, yarın buluşuyoruz unutmayın, dedi ve Hükümet Konağının önündeki merdivenlere doğru yürüdü, ama bu kısacık mesafeyi  ancak on beş dakikada alabildi. Merdivenlerin başına geldiğinde bir görevli tarafından durduruldu:

         -Beyefendi bu gün iş takibi yapılamıyor.

         -Nedenmiş o?

         -Çünkü tatil, çünkü sizin de bildiğiniz gibi bu gün yeni Al-Makam göreve başlayacak.

         -Bu günü tatil edeceksiniz diye size Al-Makam mı emir verdi?

         -Veremez ki, daha henüz gelmedi. Bekliyoruz, onun için siz de ayak altında dolaşmasanız iyi olur.

         -Benim içeri girmem gerekiyor.

         -Olmaz dedim ya beyefendi. Bizi de zora sokmayın, derken sesini de yükseltmişti. Bu komitedekilerin dikkatini çekti. Dikkati çekilenlerden birisi de komitede görev almış olan Psikiyatrist Hayati idi.

         -Bu manyak şimdi de burada karşıma çıktı.46’lılar koğuşundan kaçmıştı. Kendisinin Al-Makam olduğunu iddia ediyor. Hemen zararsız hale getirelim, yoksa rezil oluruz. Güvenlik elemanları yakalayın bunu!deyince sekiz kişi birden Al-Makam’ın üstüne atladı ve kıskıvrak yakalayıp içeri götürdüler.

         Biraz sonra karşılama  komitesi başkanı ve Hayati bey tarafından sorgulanmaya başlanmıştı bile:

         -Söyle bakalım, o koğuştan nasıl kaçtın? Amacın ne buraya gelmekte? Sabotaj için mi geldin? Sana yardım edenler kim?

         -Dediklerinizin hiç birisi değil, ben buranın Al-Makamıyım. Göreve başlamak için geldim.

         -Aynı hikayeyi anlatmaktan bıkmadın mı? Artık Al-Makam yerine başka bir şey olsana!

         -Olamam ki, çünkü ben Al-Makam’ım.

         -Doğruyu söylersen seni içeri attırmayacağım. Hastaneye de kapatmayacağım, hadi söyle doğruyu!

         -Peki söyleyeyim!

         -Ha şöyle, gördünüz mü başkan bey, psikoloji bilmenin yararını? Şimdi bülbül kesilecek ve her şeyi anlatacak.

         Al-Makam elini cebine soktuğunda ikisi de ona dikkatli bir şekilde bakıyorlardı. Gerçi güvenlikçiler üzerini iyice aramışlardı, ama gizli bir yere bir bıçak ya da tabanca saklamış olabilirdi. Oysa o, bir kağıt çıkarmıştı.

         -Ne o, cezai ehliyetin olmadığını gösteren rapor mu?

         -Hayır değil, önceki görev yerimden ayrılma yazısı.

         -Ver bakayım!

         -Size değil, başkana vereceğim.

         Başkan yazıyı okurken renkten renge giriyordu. Okuma bitince bir müddet konuşamadı. Sonra:

         -Hayati bey, galiba biraz az okumuşsunuz psikolojiyi... Çünkü söylediklerinin hepsi doğru. Beyefendi önce hoş geldiniz, sonra da tüm olanlar için sizden özür dilerim.

         -Önemli değil. Kasıtlı yapılan bir şey yok. Doktor bey de herkes de görevini en iyi şekilde yapmaya çalışıyor. Bu çabalar sırasında bazı yanlışlıkların da olabilmesi çok doğaldır. Benim de sizden ricam, önce bana odamı göstermeniz, sonra da dışarıdaki o rezalete hemen son vermenizdir.

         Hayati bey kıpkırmızı kesilmişti utancından. Söyleyebilecek tek bir kelime bile bulamıyordu.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Al-Makam’ın görevine başlamasının ikinci günü Tıngırbank, kapısına kilidi vurdu. Çünkü batmıştı. Memleketimde birçok kişinin ağzını bıçak açmıyordu. Halkın deyimiyle “Ofu-Sor” hesaplarının dışındaki paraların tasfiye işlemleri tamamlanınca ödeneceği açıklandı ise de bu herkesi rahatlatmadı. Çünkü yüksek faizle bu hesap sayesinde geçinmeye alışmış olanlar her şeylerini kaybetmişlerdi. Hastalanıp yataklara düşenler, sinir krizleri geçirenler, hatta intihar edenler bile olmuştu. Evdeki “sen yatırttın, sen dedin” kavgaları da başlamıştı bile. Bu kavgaların bazıları da boşanmalarla sona erecekti.

         Yüzlerce insan, sabahın erken saatlerinde Tıngırbank’ın önüne geliyorlar, akşama kadar umutla bekliyorlar, sonra da başları önlerinde evlerine dönüyorlardı. İki hafta sonra bekleyenlerin sayısı yarıya düşerken, daha sonraki bir haftada ise tek tük bekleyen kalmıştı.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Al-Makam, Memleketimde birçok şeyi değiştirmişti. Yaptıklarını beğenenler de beğenmeyenler de vardı. Beğenenler ötekilere göre oldukça fazlaydı. İddiacı Veysel bile beğenenler safında yer almıştı. Onunla birlikte, Kepir Osman, Balıkçı Sadi, Döviz Rıza, Hayret Bi Şey Tahir, Uyuşuk Hasan Kılkuyruğun Yerinde oturmuş bu konuyu tartışıyorlardı. Kepir Osman:

         -Bu yeni Al-Makam burayı adam edeceğe benziyor. Baksanıza çöpler zamanında toplanıyor, sular akıyor, elektrikler kesilmiyor, okul önlerinde satıcı kalmadı, caddelerde bir tek çukur yok. Bir de biz gençlere iş sahası açsa!

         Döviz Rıza, hemen karıştı lafa:

         -Hepsi ilk göreve başladığında böyledir. Karar vermek için erken davranmayın. Bekleyin bir-iki sene daha geçsin. Hem baksanıza makamların çoğuna kaçıkları getirmiş. Anlatılanlara göre 46’lılar koğuşundaki arkadaşlarını bile ileride iş başına getirecekmiş. Bu kadarı da olmaz ki...

Bu sözlere İddiacı Veysel hemen itiraz etti:

         -Göreve getirdiği adamları seçerken tek ölçüsü dürüstlükmüş. Baksanıza Sülük Saffet’in, Fabrikatör Mikdat’ın, Yalaka’nın, Sat Kaç Mümin’in ve onlar gibi birçoğunun artık esamisi bile okunmuyor. Hepsini uzaklaştırmış avanta yerlerinden. Görevini hakkıyla yapana ellemiyor. Lise müdürü yerinde, zabıta amiri yerinde, niyet müdürü ile konuşmuş ve onu da tekrar işinin başına dönmesi için ikna etmiş. Belediye başkanı yerinde, ama belediyede alt kademelerde çok değişiklik yapmış. Tren istasyonunun arkasındaki bahçe içinde bir bina var, orayı akıl hastanesi olarak düzenliyormuş ve bu işin başına da Bilgiseverof Umursamaz Rüştü’yü getirmiş. Demirkoparan’dan dürüst olacağına dair söz alıp onu da kurulacak olan çöp değerlendirme tesislerinin başına getirmiş. Aslında Demirkoparan’ın o bahçe demiri olayından başka bir suç işlediğini gören hiç olmadı. Bir kere uymuş şeytana, inşallah bundan sonra hep dürüst olur.

         Uyuşuk Hasan:

         -Şu otelleri, lokantaları, parkları da bir düzeltsin artık.

         -Onlar da yavaş yavaş düzeliyor. Baksanıza belediye parkının düzenleme çalışmaları bitti, dışında artık bir tane bile et kesen, satan yok. Lokantacıları denetlemek için de Doymaz Hamit’i görevlendirmiş diyorlar, ama kesin değil. Yemek işinden de doğrusu en iyi Hamit anlar!

         Balıkçı Sadi:

         -Benim için hava hoş, giden ağam gelen de paşam. Benim rızkım ne devlette, ne şurada ne de burada; denizde denizde, dedi.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Al-Makam,hastanede 46’lılar koğuşunda yatan arkadaşlarını da unutmamıştı. Yeni akıl hastanesinin tadilat işlerinin bittiği haber verilince, önce Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın sevgilisinin şehir mezarlığındaki mezarını buldurdu, oraya gitti, o kızcağızın ruhu için dua etti ve mezarın üzerindeki gülden bir tane dalıyla kopardı. Teleskop Alışveriş Merkezinden bir poşete sabun, şampuan, parfüm ve jöleleri, diğer poşete ise sigaraları doldurdu. 46’lılar koğuşunda verdiği sözü tutacaktı.

         Bir tek Neron Tahir’in bulunması kalmıştı. O da çok zordu. Çünkü Neron Tahir, beş gün önce çok eski olduğu için içinde hiç kimsenin oturmadığı ahşap bir evi yakmış ve sonra da korkudan kayıplara karışmıştı. Her yer aranmasına rağmen bir türlü bulunamamıştı. Neron Tahir’in arandığını duyan Zabıta Amiri Çavuş Hilmi iki saat içinde onu bulup Al-Makam’ın yanına getirmişti. Korkudan tir titriyordu:

         -Valla ben yakmadım, sadece yanarken seyrettim. Benim bir suçum yok, diyordu.

         -Korkma, seni o yüzden çağırmadım. Sana birisinden selam getirdim.

         -Kimden?

         -Karın Deşen’den.

         -Sen onu nereden tanıyacaksın ki Al-Makam bey? Gene de aleykümselam.

         -Seni onun yanına götürsem, ister misin?

         -İsterim, çok oldu görmeyeli. Özledim de.

         -Haydi, yürü o zaman, gidiyoruz.

 

                                                   ●   ●   ●  

 

         Resmi bir aracın hastaneye girdiğini görenler, bunun Al-Makam aracı olduğunu anlayınca durumu Başhekime bildirdiler. Teftişe gelmiş olmalıydı. Birkaç dakika içinde doktorlar dahil tüm personel Al-Makam’ı karşılamaya çıkmıştı koridorlara.

         Başhekim odasında Al-Makam sordu:

         -Neden tüm personel koridorlarda idi? Hastalara bu sırada kim bakıyordu?

         -Sizi karşılamak için çıktılar efendim.

         -Sizden ricam, bundan sonra bu karşılama törenlerini kaldıralım. Birisini karşılayacağız derken bir insanımızı kaybetmeyelim doktorsuzluktan veya hemşiresizlikten.

         -Baş üstüne efendim.

         -Tahir’i tanıyor musunuz?

         -Evet efendim, daha önce birkaç kez hastanemize gelmiş, hatta biraz yatmıştı da.

         -46’lılar koğuşundaki bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Birlikte oraya gitmek istiyoruz.

         -Tahir’i götürürüz de, sizin oraya girmeniz sakıncalı olabilir.

         -Bana bir zarar verebileceklerinden çekiniyorsanız, bu kaygınız boşuna. Bana bir şey yapacaklarını zannetmiyorum. Hem onlara bazı hediyeler de getirdik.

         -Hediyeleri şimdi bir görevliye aldırırım. Sizin de yanınıza birkaç koruma vereyim, iyisi mi birlikte oraya gidelim. Ne olur, ne olmaz!

         -İçiniz böyle rahat edecekse, dediğiniz gibi olsun.

         Vakit öğleni biraz geçmiş olmasına rağmen Solon hariç öteki hastalar can sıkıntısından uyuyorlardı. Kapı birden açılıp içerisi insan dolunca Solon hem şaşırdı hem de korktu. Çünkü boş yemek kapları bile çoktan alınmıştı ve genelde bu saatte buraya kimse uğramazdı. Al-Makam’ı görünce şaşkınlığı endişeye dönüştü ve arkadaşlarına bağırmaya başladı:

         -Arkadaşlar, çabuk kalkın. Bakın, kim geldi? Bizim Al-Makam gene yakayı ele vermiş, bizim koğuşa tıkalamak üzere getirmişler. Hem bu sefer Hayati değil de başhekim getirmiş. Kalkın hadi be, yoksa geberdiniz mi? Aaa, Neron da yakalanmış!

         -Panik yapma Solon! Birazdan niye geldiğimi anlarsın, hani size geleceğim diye sözüm vardı ya, işte geldim!

         Konuşmalar diğer hastaları da uyandırmıştı. Onlar da şaşkınlık içindeydi. Karın Deşen Jack, Neron’u görünce boynuna sarıldı, uzun bir süre kolları boyunlarından çözülmedi. Karın Deşen sordu:

         -Gene ne yaptın da seni yakaladılar.

         -Bir şey yapmadım. Sizi ziyaret etmem için Al-Makam beni buraya getirdi.

         -Seni de inandırdı mı Al-Makam olduğuna?

         -Sadece ben değil, bütün Memleketim inandı. Aylardır Memleketimi idare ediyor.

         Sarı Çizmeli Mehmet Ağa hemen sordu Al-Makam’a:

         -Benim mektubu verdin mi? Sana ne söyledi?

         -Verdim, bak o da sana bu gülü gönderdi.

         Hemen gülü aldı, bir köşede gülü göğsüne bastırıp sessizce beklemeye başladı.

         -Bu poşet sabun, şampuan, parfüm ve jöle dolu. Bunlar da herhalde senindi Fatih Sultan!

         -Helal be, sözünün eriymiş bizim Al-Makam! Bizden olur da sözünü tutmaz mı hiç?

         -Sağlığına zararlı, biliyorum ama bu poşettekiler de senin Hasan Sabbah.

         -Sigara mı dolu o poşet?

         -Evet, dolu.

         -Sağ ol! O zaman birer tane yakalım, sen de içeceksin değil mi?

         Solon umutsuzca sordu:

         -Benim isteğim olmadı değil mi Al-Makam? Onu yapmaya gücün yetmedi değil mi?

         -Hiç tasalanma Solonum, o da oldu!

         -Bırak eğleşmeyi...

         -Hiç öyle bir şey yapar mıyım? Hepiniz hemen hazırlanın, çünkü buradan yeni yerinize daha doğrusu şifa evinize gidiyoruz. Başhekim bey, lütfen emir verin de yeni yerlerine arkadaşları nakletmek için bir minibüs, o yoksa bir ambulans hazırlasınlar!

         -Baş üstüne Al-Makam bey!

 

                                                     ●   ●   ●    

 

         İki saat sonra yeni yerlerine gidebildiler. Çünkü Fatih Sultan yeni evlerine kirli gidemeyeceğini, banyo yapmadan çıkmayacağını söylemişti. Israrlar onu kararından vazgeçirememiş ve herkes mecburen  beklemişti.

 

                                                   ●   ●   ●

 

         Al-Makam, yeni şifa yerinin demir bahçe kapısına elini koydu, küçük çocuklar gibi çimenlerin üzerinde debelenen, bazen de birbiriyle boğuşan bu dört hastaya gülümseyerek baktı. ”Allaha ısmarladık!” anlamında elini salladı, ama onlar, onun gittiğinin bile farkında değillerdi....

 

 

 

                                  ---BİTTİ--

    

 

 

    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

        

        

    

 

 

        

      

         

 

Son Güncelleme: Perşembe, 19 Ocak 2012 17:06

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Giriş Formu

Dost Siteler

Destan Romanlar

ÇİZMEDEN ÇIKAN ÇOCUK
Tatar Türklerinin Edigey Destanı, 110 sayfa
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL  

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün4627
mod_vvisit_counterDün14461
mod_vvisit_counterBu Hafta19088
mod_vvisit_counterGeçen Hafta75062
mod_vvisit_counterBu Ay278859
mod_vvisit_counterGeçen Ay437855
mod_vvisit_counterToplam16861386

Şimdi: 110 misafir, 1 üye, 22 bots var.
IP: 54.80.87.250