ATSIZ DİYOR Kİ:

Taviz verene başkaları, kavga çıkarmadığı için belki "aferin" der ama kimse onu şerefli ve haysiyetli saymaz.


NİFAK...

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

alt

 

 

N

İ

F

A

K…

 

                                                       

 

ÖMER FARUK HÜSMÜLLÜ

 

         

                                                           

 

 

Kasım-1979-Göztepe

 

 

 

 

 

 

 

 

“Gençler! Emperyalist tuzaklara düşmeyin...”

                                                           Oruç YILDIRIM

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Roman Hakkında Açıklama:

Sayın okur!

*Bu roman 1979 yılında yazılmıştır.

*Birçok yayınevine gönderilmiş olmasına rağmen “basılabilir” oluru alamamıştır.

*O nedenle 8-9 senedir internet ortamında yayımlanmıştır.

*Yaklaşık 100.000’in üzerinde tıklanmıştır.

*Kaç kişi tarafından okunduğunu ise bilmek takdir edersiniz ki mümkün değildir.tıklamaların kaçı okumaya dönüştü bilinemez.

*Çok sayıda övgü almış,ama yergi almamıştır.

*1980 öncesi türk gençliğinin yaşadığı dramı bir ülkücü gencin yaşantısından hareketle anlatmaktadır.

*Bu dönemdeki solcu gençlerin yaşadıkları acıları yansıtan çok sayıda roman sonradan yazılmıştır.

*Ancak ülkücü gençlerle ilgili romanların sayısı bir elin parmakları kadar bile değildir.

*O nedenle bu roman sözünü ettiğimiz alanda yazılmış eserlerin ilklerinden birisidir.

*1980 öncesi gençlik üzerinde oynanan oyunların günümüzde de sahnelenmek istendiğini görerek onları bu romanla uyarmak istiyorum.

*Çünkü ister sağcı, ister solcu ister ülkücü, isterse devrimci olsun, onların hepsi bizim çocuklarımızdır.

 

      

  

                      MURAT’IN  GÜNLÜĞÜNÜN’DEN BİR    SAYFA…

            "Ey, Türk Oğlu Türk! Soyların en asili, en mukad­desi,  en yücesi olan Türk Evlâdı!              Varlığının tehlikeye düştüğü bu kara günde kadere boyun eğip başına gelecek felâ­ketleri tevekkülle beklemektesin. Acz içinde olmadığın halde kudretinden şüphe eder gibi­sin. Korkuyu tatmadığın halde çekingen ve ür­kek gibisin... Tanrı tarafından kutsal kılın­dığın halde değersiz görünür gibisin...

Kalk ayağa KOCA TÜRK! Titret dünyayı, şah­landır soyunu. Yık bendini, aş kendini; dağlara tırman, bulutlara uzan, göklerde uç! Mavi gökler sana dar geldiyse yırt  mavilikleri uzaya çık! Senin varlığının yanında hiçbir değeri olmayan ufacık dünyayı al avucunun içine, dilediğince döndür, döndür... İstersen dünyanın başına kuv­vetli yumruğunla bir indir. Olsun her şey taru­mar, zaten senin hakkın değil miydi bu ufacık tımar?...

Milletlerin içinde en büyüğü sensin; dün­ya tarihini sen yazdın o tertemiz al kanınla; yarın Tanrı'nın huzuruna hesap vermek için varacaksın ak alnınla. Medeniyeti insanlığa sen öğrettin, insana insanca yaşamasını sen öğütledin. Açları doyurdun, fakirleri giydirdin, hastalara baktın, çocukları ve yaşlıları hima­ye ettin, kimsesizlerin yüzünü güldürdün; zalimlere, vurgunculara, sömürücülere, fırsatçılara karşı amansız savaştın, düşmanlarını mağlûp edip sindirdin, dostlarını sevindirdin. Ve en önemlisi insanlığa esaret zincirlerinin acımasız halkalarının nasıl kırılacağını gösterip hürriyet denen nimetin zevkini tattırdın.Sen, destanlaşan bir hikâyenin ilk ve son kahramanısın, sen Tarih'in ilk ve son yapra­ğısın, sen dünyanın tek hâkimisin, sen dünya var oldukça ebediyen yaşayacaksın,..

Şehitlerinin mukaddes kanlarıyla yoğ­rulan şu topraklara bir bak ! Atalarının top­rak altındaki kemiklerini sızlatmak istemi­yorsan "Dünya Liderliği" madalyanı tekrar göğsüne tak!"

 

 

 

1.BÖLÜM

Vakit öğle üzeri olmalı... Ama bu karanlık neden? Zamanı tayin etmek için güneşe bakmak lâzım, lâkin güneşi görmek ne mümkün? Koskoca, simsiyahmasallardaki canavarlara benzeyen bir bulut, güneşin önünü ka­patmış, kıskançlık nöbetleri geçirircesine onu kimseye göstermek istemiyordu. Karanlık o yüzden olmalıydı, kızgın ve azgın bulut kinini, nefretini dünyayı karartarak belli ediyor gibiydi.

Adlı Tıp'ın önündeki kalabalık kendilerini yutmak istercesine alçalan bu zalimin emellerinden habersizdi. Ortalık tıklım tıklım dolmuş: Erkekler, kızlar, gençler, yaşlılar... Öyle ki Gülhane Parkı'nın kapılarına  kadar dayanıyor kalabalık.

Orta yaşlarda iki adam zar zor kalabalığı yarıp kendilerini Gülhane Parkı'nın içine attılar ve hızlı adımlarla yürümeye başladılar. Bir tanesi ceketinin düğmelerini ilikleyip, boynundaki kravatı düzelttikten sonra  konuşmaya başladı.

  -Niye birikmiş oraya bir sürü insan acaba?

  -Cenaze için olmalı. Gazetede okumadın mı, bir genci daha öldürmüşler.

     -K im   ö1dürmüş ?

-Bilmiyorum. Hangi vuran belli ki bu da belli olsun...

-Polis vuranı yakalayamıyor mu?

-Polis şimdi kendi canını bile koruyamıyor, kaldı ki katilleri nasıl yakalasın...

- Cinayetin sebebi neymiş?

-İdeolojik, siyasî cinayet deniyor şimdi buna.

-Ölen hangi taraftan?

-Komando deniliyor. Diğer adları da Ülkücü.

 -Bak işte buna memnun oldum.

-O da niye?

  -Çünkü Devrimci olsa üzülürdüm. Ben, bu komandoları hiç sevmem. Bunlar olmasa memlekette hiçbir karışıklık çıkmaz. Tutucu bunlar, gerici yâni.. Ama takdir ettiğim bir yanları var, korkusuzlar. Ölmekten korkmuyorlar, öldürmekten de. Sahi, arkadaşlarını sırf reklâm olsun diye kendileri öldürmüş olmasınlar? Geçende bir gazetede buna benzer bir şeyler okumuştum.

-Peşin hüküm verme arkadaşım! Sen olsan kardeşini öldürür müsün, sonrada onun ölüsünü propaganda malzemesi olarak kullanır mısın? En önemlisi öldürdükten sonra cenazesinin başında hüngür hüngür ağlar mısın? Boş iddialar bunlar, boş... Ben derim ki yazık oluyor bu gençlere, yazık yazık!

Sesi gerçeklerin derinliğinde yankılanarak kayboluyordu. Duyulmayan, kara vicdanlara giremeyen bir gerçek daha ses olarak yok oluyordu...

Kalabalığı  oluşturanların  ağızlarından çıkan  tekbir  sesleri ruh­lara huzur ve ferahlık dağıtıyordu. Ruhu sonsuz bir güzellik içinde ya­şatan, mutlu kılan, sabır ve  sakinlik veren ilâhi  kuvvetin varlığını is­pat ediyordu. Gönüllere düşmanlık yerine sevgi, kötülük yerine iyilik,  çir­kinlik yerine  güzellik, ıstırap yerine saadet dolduran Ulu  Tanrı'nın adı, kendiliğinden dudaklardan  sonsuzluk şerbeti  olarak dökülüyordu. Bu sonsuzluk şerbeti şehide en güzel bir ikram olarak su­nuluyordu kendisini sevenler tarafından.

Başları önlerinde düşünen delikanlılar, ıstırap do­lu bakışlı kızlar, dalgın ve gözleri nemli yaşlılar sabırlı bir bekle­yişin içindeydiler. Yavaş ve saygılı bir şekilde sessizce konuşanlar da vardı. Hepsinin de konuşmaları şehit olan arkadaşları için övgü doluydu. Kimisi zekasından, kimisi cesaretinden, kimisi inancından, kimisi bilgi­sinden, kimisi de davasına olan bağlılığından bahsediyordu.

Zihinlerde, kalplerde, gönüllerde tek bir ad vardı: Murat… Hayatının en güzel anında kara toprakla kucaklaşan Murat… Milletini, vatanını seven, tarihine, örflerine, âdetlerine, geçmişine bağlı ve saygılı; Türk'ün muzafffer olmasını isteyen ve  bunu gerçekleştirmek için üzerine düşün va­zifeyi yapan Murat…

Anasının, babasının ümit bağladığı, ellerinden geldiğince yetiştirmeğe çalıştıkları, yıllarca hasretini çektikleri yavruları, kah­pe bir el tarafından acımasızca şehit edilmişti. Kafasındaki sorulara cevap aramaya çalışan, fakat bir türlü bulduğu cevaplarla kendini tat­min edemeyen Murat'ın babası Hüseyin, başını Adli Tıp'ın kapısına daya­mış öylece duruyordu. Ağzında yanmaktan bitmiş, nerdeyse dudaklarını yak­mak üzere olan sigaranın bile farkında değildi. Yüzündeki ifade ne his­settiğini anlatıyorsa da tam olarak içindekileri dışarıya vurmuyordu. Üzüntüsünün yanı sıra küskündü de. Herkese küsmüş gibiydi. Dostlarına, ta­nıdıklarına, arkadaşlarına, karısına, milletine küsmüştü. Evladını elinden alanlara karşı kin duymuyordu, düşmanlık beslemiyordu, sadece ve sadece kırgındı onlara. Yüzlerini görmediği, tanımadığı, kim olduklarını bilme­diği bu insanlara olan küskünlüğü diğer insanlardan daha fazla değil­di.

İçini dağlayan ateşin koyuluğunu, ıstırabın yoğunluğunu azaltmak istercesine Murat'ın hayalini  gözünün  önüne getirmeye çalışıyordu. Kara saçlı, elâ gözlü, esmer tenli Murat'ının hayali onun  teselli edicisi olmakta gecikmedi. İşte oğlu, gülen gözlerle, ona bakıyordu. Yaklaştı ya­vaş yavaş, babasının elini aldı öptü, başına koydu. Saygılı bir şekilde geri çekildi, durdu.

Hüseyin oğlunu bağrına basmak için bir hamle yaptı ise de hayal kayboldu gözlerinin önünden. Tekrar gelir diye beklemeye başladı. Tanrı'ya durmadan dua ediyordu gelmesi için. Gözlerin­den süzülen yaşları elinin tersiyle sildiğinde renklerle dolu bir dünya  karşısına çıktı. Yeşil, sarı, kırmızı, mavi, pembe, hepsi de canlı renk­lerdi. O renkli dünyanın içinde Murat'ın doğduğu günü aynen eskiden ol­duğu gibi yaşamaya başladı. O kadar gerçekti ki, kendisini sarsan karısının bile o dünyadan buraya nasıl geldiğini anlayamamıştı uzun müddet.

2. BÖLÜM

Bu kış bir hayli çetin geçeceğe benziyordu. Daha şimdiden diğer köylerle olan irtibatını kaybeden Pınarcık'ta herkes evlerine çekilmiş, yazın temin ettikleri yiyecekleriyle karınlarını doyururken, yakacaklarıyla da ısınmaya çalışıyorlardı. Dışarıda karın yüksekliği bir metreyi aşmıştı. Sokağa çıkmak ise çok zordu. Çıksan bile ancak birkaç yüz metre gidebilirdin.Gittiğin yerden derhal geri evine dönmek mecburiyeti vardı, yoksa ya orada azgın tipinin ve soğuğun tesiriyle do­narak ölürdün veyahut da gündüz dâhi köye inerek her türlü canlıya sal­dıran kurt sürülerinin pençesinde can verirdin.

Köye hâkim olan sessizlik, bir ürküntüden ziyade  alışılmış normal bir durumdu. Fakat “yine de bir farkı olmalı” diye düşünüyordu Çakırlar'ın Hüseyin'i. Geçen sene bu aylarda çok kolay kah­veye kadar gidebildiğini, Durmuşlar'ın Ahmet'ini, Kosovalılar’ın  Ömeri’ni Cazgır Rıza'yla bir olup dört kol pişpirikte nasıl yendiklerini hatır­lıyordu. Dudaklarından geçen ve kısa bir an süren gülümsemesi aniden yok olmuştu. ”Ne kadar da cahilim! ” diye suçladı kendisini. Elbette bir fark ol­malıydı geçen seneyle bu sene arasında. Hiçbir şey olmasa bile karısının bugün yarın diye bekledikleri doğumu vardı ya... Daha başka bir şey aramaya ne lüzum vardı?

"Çok ters bir zamana rast geldi. Bir aksilik olmasa da karım da ço­cuğum da kurtulsa! Bu kış günü ben hangi ebeyi getiririm? Kimse gelmez, gelse gelse Yavuz'un doğumunu yaptıran Hacer ana gelir. Gelir mi acep? Gelir, gelir. İyidir Hacer ana, hoştur Hacer ana. Hem Hatça'ya, Yavuz’un doğumunu yaptırdığı gün  “Bütün çocuklarını ben doğurtacam senin!”  dememiş miydi? Valla bir metre değil, isterse bin metre kar olsun yine de Hacer Ana'yı sırtıma alır getiririm eve. Eyisi mi şimdiden gidip getirmeli Hacer Anayı, nasıl olsa bugün-yarın!.. Hatça'ya bir danışayım hele. Uyuyo olmalı. Bak hele bak kerataya, bizim oğlan gene üstünü açmış. Büyüdü artık o da. Aslanım, goçum, Yavuz'um benim. İnşallah Yavuz gibi böyük gumandan olacak! Biri Yavuz, öteki de Murat... Galiba olmadan adını kodum ben. Murat, he ya Murat. O da çok böyük gomutan, o da böyük bir adam. Allah mı söyletiyo beni? Galiba Tanrım bir tane daha erkek evlât verecek bana." diye yattığı yerde düşünüyordu.

-Gız,  gız  Hatça  uyuyon  mu?

-Yoo, sen ne zaman uyandın? Benim gözüme bu gece uyku girmedi. Bir ara dalmışım azıcık. İşte o zaman çok eyi bir rüya gördüm. Kısaydı ama eyiydi  eyi. Hayırdır inşallah de!

-Hayr olsun Hatça. Hayr olsun. Anlat bi bakalım.

-Uzun beyaz sakallı bir ihtiyar gördüm. Elinden nur topu gibi bir oğlanın tutmuş karşı Alaca dağa doru gidiyodu. Nere böle dede dedim. "Bu oğlanlar esasında iki dane, biri bu, öteki Alaca Dağ'ın ardında. İki­sini bir araya getirecem. Çünküm bunların yolları da kaderleri de aynı" dedi.

İkisi de su susmuşlardı. Bu  rüyanın yorumuyla kafalarını meşgul et­tikleri belliydi, ama birbirlerine hiç bir şey söylememek için sanki ye­min etmişlerdi. Sessizlik bir müddet sürdü ve sonunda bu sessizliği bo­zan Hüseyin oldu:

  -Hatça benim de içime doğdu sankim, senin rüyan da ikinci bebemizin erkek olacağını gösteriyo, ben bizim oğlanın adını kodum bile. Bil ba­kalım ne?

            -Nerden bilecem, senin aklın mıyım ben?

-De  bi şey!

-Ne desem ki...

-Aklına geleni de.

-Bilmem ki Murat mı desem?

-Nasıl bildin?

-Rahmetli babamın adı geldi hatırıma da.

-Sahi, senin babanın adı da Murat'tı ya! Eyi eyi çok eyi! Allah iki­mizin isteğini de kabul eder inşallah.

-İnşallah...

-Hatça, ben derim ki Hacer anayı şimdiden getirelim. Ortalık daha fazla bozmadan gelsin bize. Zaten az kaldı di mi?

         -Sen bildiğin gibi yap. Hacer anayı getirirken kardaşım Fatma’ya da bir habar sal, o da gelsin. Belkim lüzumu olur. Biz kadın­lar içerki odada yatarız, senlen Yavuz da aşevinde yatar.

            -Ben yavaş yavaş yola çekileyim öyleyse, dedi ve Hüseyin yataktan kalktı, hızla giyinmeye başladı.

           Giyindikten sonra odalarının tek penceresi önüne perde olsun diye koydukları çuvalı yarıya kadar araladı. Sabahın ilk ışıkları pencereden içeriye girdi. Işıklar odayı dol­durmaya başladıklarında Hüseyin, ışıklarla birlikte odanın havasının, gö­rünüşünün de değiştiğini hissetti. Biraz önceki o kasvetli hava yok ol­muştu. Aşevi dedikleri odaya girdi ve bir köşede asılı duran paltosunu aldı. Dış kapıya yaklaştı, kapıyı şöyle bir iteledi. Kapı hafiften sallan­dı, ama açılmadı. Bir kere daha denedi, yine aynı.. Bu sefer olanca gücüyle kapıya yüklendi. Korkunç bir çatırtıyla birlikte bir yığın kar da açılan kapıdan içeriye doldu. Üstüne düşen karları eliyle temizledikten sonra kırıldı mı diye kapıya baktı. Hayır kapı kırılmamıştı. Dışarı çıkmak için bir hamle yaptıysa da birden bazı şeyleri alması gerektiğini hatırlaya­rak geri döndü. Un çuvallarının arkasına koyduğu baltayla küreği alarak dışarı çıktı. Kapıyı arkasından kapattıktan sonra orada biriken karları  kürekle temizleyip yola koyuldu.

Dışarıda tahmin ettiğinden de fazla soğuk ve kar olduğunu  biraz sonra anladı. Çünkü kar belini çok fazla  geçiyordu, burnu ve kulakları da hemen üşümeye başlamışlardı. Alabildiğine soğuktu hava. Bir an çık­makta acele edip etmediğini düşündüyse de hemen bu düşünceden vazgeçti. Karlara bata çıka, gerektiğinde küreğini de kullanarak yürümeye başladı.

Elli üç hanelik köyün bütün evlerinin göründüğü tepeye çıktığı zaman, şöyle etrafa bir bakındı. Hiçbir evin bacasından duman tütmüyordu, demek ki köylüler, bu kış yakacaklarının önemini eskiye nazaran daha iyi anla­mışlardı ve yakacaklarını boş yere kullanmamak kararındaydılar. Geceden nefesleriyle ısıttıkları yataklarındaki sıcaklık onları daha bir kaç saat idare edebilirdi.

Köyün tâ öteki ucundaki Hacer ananın evine baktı. Ufacık ev, her tarafını kaplayan karlar yüzünden sanki iyice kaybolmuştu. İyi göreme­yen bir göz orada bir evin bulunduğunun farkında bile olmazdı.

Köyde Hacer ananın üstüne ebe bulmak mümkün değildi. Onun üstüne ebe olabilir miydi hiç? Gerçi bir iki ihtiyar daha vardı ama onlar Ha­cer anayla yarışamazlardı. Boşuna ona herkes Hacer ana dememişti. O anay­dı, hem de yaşatan bir ana. Çünkü doğurttuğu çocukların içinde şimdiye kadar ölen hiç olmamıştı. Hepsi de sağdılar ve hatta birçoğu büyümüş, adam olmuş, çoluğa çocuğa bile karışmışlardı. ”Ana elini öpelim”, diye bay­ramda seyranda hepsi koşar gelirlerdi. Dolar taşardı Hacer ananın evi böyle günlerde. Bakar bakar gurur duyardı Hacer ana bu evlatlarıyla. Hacer ana,  kocası öldükten sonra, en büyük oğlunun yanında bir iki ay kalmayı denemiş, fakat geliniyle  geçinemediği için tekrardan kendi evine dönmek zorunda kalmıştı.

Yavuz'un doğumu sırasında köyde bulunmayan Hacer anadan başkasını Hatça istemeyince, Hüseyin  atları arabaya koşarak alel acele komşu köye gidip Hacer anayı getirmişti. Üç sene sonra yine Hacer ananın peşine düş­tüğünü ve yine her ne bahasına olursa olsun onu getireceğini düşündü.

Hacer ananın evi önüne geldiği zaman kapıyı çalmadan önce biraz dinlendi. Elindeki kürek ve baltayı duvara dayayıp, bismillah çekti ve kapıya olanca gücüyle vurmaya başladı. Biraz sonra kapıda güleç yüzüne yakışmayan telâşlı bir görünüşle Hacer ana belirdi;

-Noldu, deli gibi ne çalıyon kapıyı? Kıracan mı, kırarsan yapacan mı? Deli oğlan, bu acelen neye?

-Ana, Hatça, Hatça dedi ki...

-Yoksa Hatça ağırlaştı mı? Bu havada yola çıktığına göre bişeyler vardır muhakkak.

-Ta o kadar deel ana, ama Hatça bugün-yarın diyo, ben de ortalık daha fazla kötüleşmeden seni götürmeye geldim.

-A be oğlum, hiçbir şey yokken ortada neye geleyim? Bu havaya bakma sen, daha ilerki günlerde iyileşecektir. Çünküm bıldır bu aylarda böyle kış olmamıştı. Seneyisi mi ağırlaşınca bana habar salsan...

-Yoook ana, ben seni götürecem, bi yere gitmem sen gelmeden. Aha burda ayazda oturur beklerim sen gelene kadar.

-Aceleci delioğlan! Hatça'nın bir dediğini iki etmezsin zaten sen. Dur, hazırlığımı yapayım da geleyim.

-Sen hazırlan, ben de Hatça'nın gız kardaşına bir varayım, onu da yanımıza katıp gidelim.

Bu konuşmadan iki gün sonra, saat gece yarısını geçerken Hatça'nın durumu gerçekten çok ağırlaşmıştı. Hüseyin aşevinde oturmuş sabırsızlık­la neticeyi bekliyordu. Beklerken de içindeki tarifi imkânsız sıkıntı­dan bir türlü kendisini kurtaramıyordu. İçeriye kulak kabartıyor, ses ge­lince rahatlıyordu. Fakat bazen de içeriden hiç bir ses gelmiyordu. İşte o zaman Hüseyin, bir şey mi oldu korkusuyla büyük bir telâşa kapılıyordu. Biraz sonra tekrardan duyduğu mırıltı halindeki Hacer ananın sesi onurahatlatmağa yetiyordu.

  Hava ise gerçekten de daha beter olmuştu. Kış etkisini eskisine na­zaran bir hayli artırmıştı. Öyle ki kapıdan dışarı çıkmak bile imkânsız hale gelmişti. Mübarek yağdıkça yağıyor, üst üste biriken ufacık kar taneleri büyük yığınlara dönüşüyordu. İki gündür aralıksız yağdı, bir an olsun durmadı.  İşini gücünü yapabilmek için dinmesini bekleyenler boşuna ümitlendiler.

Bu arada Hüseyin'in de yapacak bir sürü işi vardı. Bu işlerin ba­şında da bakım isteyen hayvanlar geliyordu. Ahır beş altı metre uzakta olmasına rağmen gidemeyeceğini hisseden Hüseyin, karların altından bir tünel açmak zorunda kaldı ve bu tünel yavrusundan faydalanarak hayvan­larının yemlerini, sularını temin edebildi. Tabiî bu geçit birkaç saat sonra bir-iki yerinden  ağırlaşan kar yüzünden çöktü. Yenisini yapabileceği için Hüseyin buna aldırmadı bile.

Evin içine sessizlik bütün gücüyle, bütün varlığıyla hâkim olmuş­tu. Her zaman koşuşan, yaramazlık yapan Yavuz bile bu günlerde garip bir sessizliğe bürünmüştü. İşte yine ortalıkta bir ses yoktu. Ufacık bir çıtırtı duymak için kulaklarının alıcılığını çoğaltmak istercesine ellerini kulak kepçelerinin arkasına koyan Hüseyin, nefesini keserek or­talığı dinledi. Hayret, hiç bir şey duyamıyordu. Biraz sonra çok uzaklar­dan gelen kurt ulumasına benzer bir ses duydu. Bu bile bir şeydi. Fakat biraz sonra bu ulumanın da kesildiğini fark etti. Üşüyen ellerini ısıt­mak için ocağa doğru uzattı. Ocak da nerdeyse sönmek üzereydi. Yanı başında duran odunlardan ve tezeklerden azar azar ocağa attı ve yere eğile­rek üflemeye başladı. Doğrulduğunda nefes sarf etmekten yüzü kıpkırmızı kesilmişti ve genzine kaçan duman yüzünden de öksürüyordu. Az sonra aşevinin içine çıtır çıtır çıkan seslerle birlikte tatlı bir sıcaklık da yayılmaya başlamıştı. Elini yükselen alevlerin içine  doğru uzattı…

Bir tıkırtı duyup başını kaldırdığı zaman içerideki odadan çıkanın Hacer ana olduğunu, ölgün lâmba ışığı altında gördü. Hemen ayağa kalktı:

-Ana oldu mu?

-Dur bakalım oğlum, acelen ne? Ben sana meraklanma diye önceden habar vereyim, bu iş biraz zor olacağa benzer.

-Deme ana be, niye öyle olacak acaba?

-Bilir miyim oğlum, bilir miyim? Allah'ın işi bu!  Bizim aklımız er­mez fazlasına,

dedi ve bir ibrik suyu alıp içeriye girdi.

Tan yeri ağarıncaya kadar geçen merak, endişe, ıstırap, sıkıntı do­lu dakikalar ve saatler sonunda yorgunluktan bitap düşen Hüseyin,  tam gözlerini kapamıştı ki bir çocuk ağlaması duyarak hemen gözlerini açtı. Yavuz ağlıyor sanıp yanı başmdaki çocuğunun yorganını kaldırıp bak­tı. Yavuz, mışıl mışıl uyuyordu. Öyleyse yanlış duymadıysa Hatça kurtuldu demekti bu. Ellerini açarak Tanrı'ya dua ettikten sonra ayağa kalkıp aşevinde bir aşağı bir yukarı dolaşmağa başladı. Yarım saat böyle gitti geldi, gitti geldi… Nihayet Hacer ana güler yüzle dışarıya çıkıp müjde­sini verdi:

-Oğlan, oğlan oldu Hüseyin! Nur topu gibi maşallah!

-Sağ ol ana! Hatçamı da oğlumu da kurtardığın için sağ ol, Allah sen­den razı olsun.

-Sizler de sağ olun, inşallah yavrucak analı babalı bü­yür. Ha sahi, adını düşündünüz müydü, ne koyacaksınız oğlanın adını?

-Murat koycaz ana, Murat olacak Murat. Başka bi şiy olabilir mi ki, elbette olamaz. Onun adı Murat, Murat…

3.BÖLÜM

Türk anası tarih boyunca nice Muratlar doğurmuştur bu vatan için, aynı Türk anası nice Muratlarını gönlüne ve kara toprağa gömmek zorun­da kalmıştır. Muratlarını kaybetmiştir çoğunlukla, ama her Muratını kay­bettikçe  onun yerini dolduracak Fatihler kazanmış­tır. Bağrı yanık, çilekeş Türk kadınının ıstırabı bugün de bitmemiştir, bi­teceğe de benzemiyor. Ağlayan anaları görüp yanılanlar olabilir, onlar, Muratlarını her kaybettikçe bilinen gözyaşlarını akıtmıyorlar, onların gözlerinden akan dağladıkları yaralarının kanıdır. İşte bir Türk anası daha, o da  kaybetmiş Muratını… Oda acılar içinde kavruluyor, o da gözlerinden yaş yerine kan akıtıyor…

Beyaz ve soğuk mermerin üzerine oturmuş, elleri Tanrı'ya dua etmek için açık olan Hatça ana "Amin" dedikten sonra yüzünü sıvazlayıp Hüse­yin'e doğru baktı. Yanağına doğru süzülen gözyaşlarını silmesi için koynundan çıkardığı mendili verirken kocasının gözlerine bakmak cesare­tini de bulmuştu. Ortaklaşa sevdikleri bir varlık için duydukları eşit ıstırap birbirleri için bir şeyler yapabilmelerini engelliyordu. Hatça, ça­resizliğini en şiddetli bir şekilde şimdi hissediyordu…

Ayağında plâstik mavi renkli pabucu, siyah-yeşil renkli şalvarı, sır­tında gri mintanı, başında geçen Kurban Bayramı’nda Murat'ın elini öp­tükten sonra hediye ettiği beyaz tülbentiyle, yüzündeki ruhani hava  tabii bir uyum içinde bulunuyordu. Hatça, elini başına gö­türdüğünde sanki Muratına dokunuyor sanıyordu kendini. İki elini de ba­şının üstüne koydu, Murat gelecek ve anası fark etmeden ellerini tutacak­tı. Sonra gülen gözlerle anasının yüzüne bakacak ve ellerinin birisini bırakıp ötekini öpecekti, öpecekti… Yatılı okula gittiği ilk sene öyle yapmıştı, duyduğu hasreti anasına başka türlü ifade  edemezdi. Özlemleri­ni gidermenin kendince bir yolunu bulmuştu.

Hatça, Murat'ın okumak isteğini hatırladı. Çılgınca bir okumak arzusu duyuyordu, bunun için az mı üzmüştü kendisini? Hatça, düşündü dü­şündü ve ister istemez kimsenin duymadığı şu sözleri kendi kendisine fısıldadı:

"Keşke okumasaydı, belki o zaman Murat'ımı yitirmezdim, Köye ço­ban olaydı da yanımda  kalaydı.”

            4.BÖLÜM

            Yıl 1960,  günlerden 27 Mayıs.

                Murat sabahleyin etüdte iken öğretmenleri Tahir Bey'in söylediklerini düşünüyordu: ”Çocuklar, bugün Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir dönüm noktasıdır. Memleketimizde bir ihtilâl yapılmıştır. Ortalık bu ne­denle bir hayli karışabilir, onun   için sizler okulda dersleriniz bittik­ten sonra hemen çıkıp  pansiyona geleceksiniz. Yani çarşıya veya herhan­gi bir yere gitmek yasaktır. Saat tam 16’da  yoklama yapacağım ve gelme­yenleri şiddetle cezalandıracağım" demişti.

Murat ilkokulu bitireceği sırada öğretmeni onu bir köşeye çekip "Murat, sen sınıfının en çalışkan öğrencisisin, fakat ailenin durumu se­ni ilkokuldan sonra okutmaya müsait olmayabilir. Onun için devletin fakir ve çalışkan öğrencileri değerlendirmek gayesiyle açtığı Parasız Yatılı imtihanlarına   girmek ister misin, diye sormak için çağırdım seni!” demişti.

Murat, konuşulanları, öğretmeninin kendisine ne anlatmak istediğini gayet iyi anlamıştı. Alı al, moru mor bir yüzle öğretmenine mahcup bir şekilde baktı ve "İsterim" dedi yavaşça.  Öğretmeni Murat'ın başını okşayıp oradan uzaklaştı.

Murat,  ailesine haber vermeden okulların kapanmasından önce öğ­retmeninin de yardımlarıyla Devlet Parasız Yatılı İmtihanlarına girmiş­ti. Murat'tan başka diğer çalışkan öğrencileri de toplayıp vilâyete gö­türen, imtihanları sırasında onlardan daha çok heyecanlanan öğretmenle­ri, sınava girmeden önce "Hepinize güveniyorum, mutlaka kazanacaksınız!" derken Murat'ın gözlerinin içine manâlı manâlı bakıyordu.

Murat da biliyordu ki ailesine yük olmamak için bu imtihanları mutlaka kazanmalıydı. Babası,  abisi Yavuz'un tahsil masraflarını karşılamak  için bir hayli  zorluk çekiyordu, bir  de onu okutması  im­kânsız gibi bir şeydi. Murat bunu bildiği gibi, bâzı şeyler de duymuştu. Babasının kahvede, içindeki sıkıntıyı hafifletmek için arkadaşlarına Murat’ı okutmasının, ortaokula göndermesinin bu sene mümkün olamayacağını üzülerek söylediğini biliyordu, "İnşallah seneye?” diyordu

Murat, ilkokulu bitirip karnesini aldıktan sonra hemen işlerin ba­şına koşmuş, bütün yaz durmadan çalışmıştı. Bir yandan da Tanrı'ya bol ürün elde etmeleri ve elde ettikleri ürünün iyi para getirmesi için dua ediyordu. Ama ne yazık ki o sene de ancak karınlarını doyurabilecekleri kadardı elde ettikleri.

Okullar açıldığı zaman, babasının bu konudaki üzüntüsünü ve düşün­cesini bilen Murat, okumakla ilgili hiç bir şey söylemedi. Çünkü  adamca­ğızın bu konudaki ıstırabını daha fazla artırmanın gereksizliğini çok iyi takdir ediyordu. Biliyor  ve seziyordu ki babası bu hususta en az kendisi kadar acı çekiyordu.

Bütün ümidini  artık devlet hesabına okumaya bağlamıştı. Günlerce, haftalarca bunu bekledi  ve içindeki ümit ışığını bir an olsun söndür­medi. Önceleri okullar  açılana kadar mutlaka bir cevap gelir diye umu­yordu. Belli bir zaman süresinin sonunda işinin belli olacağı fikri onu rahatlatıyordu. Günler birer birer geçtikçe  sonuca doğru yaklaştı­ğını düşünüyor ve için için seviniyordu. Sevincini kendisi biliyor, ken­disi yaşıyordu. Kimseye söylememiş olması da sevinçten ve ıstıraptan ayrı bir tat almasını sağlıyordu. Belki bu bir bencillikti, ama özel bir durum olması nedeniyle herhangi bir mecburiyet de hissetmi­yordu bu konuda.

Okulların açılmasına bir hafta kala, bir sabah erkenden uyandı. O gün ilkokula gidip öğretmenini görecek ve neticeyi öğrenecekti. Çok he­yecanlıydı. Söze nasıl başlayacağını, cümlenin sonunu nasıl bitireceğini önceden uzun uzun düşündü. Bulduğu ifadelerin hiç birisini beğenmedi. Son­ra düşünürüm diyerek, kendisini oyalamak için odunlukta duran baltayı kaptı ve eline geçirdiği odunları kesmeye başladı. Şuursuz bir şekilde kesti kesti... Baltayı tekrar yerine bıraktığı zaman kan-ter içinde kal­mıştı. Odunlara baktı, diğer zamanlar kesmekte zorluk çektiği kalın odun­larıgörünce hayret etti.

Kendisini öğretmeninin evinin kapısı önünde bulduğu zaman,  ne söy­leyeceğine daha karar veremediğini hatırladı, ama artık geri dönemezdi. Kapıyı çaldı, biraz sonra öğretmeni göründü. Heyecanlı bir şekilde öğret­meninin konuşmasını beklemeden aklına gelen kelimeleri ard arda dizerek meramını anlattı. Öğretmen yalvaran gözlerle kendisine bakan öğrencisinin gözlerinden gözlerini kaçırarak bu konuda hiç bir bilgi gelmediğini söyledi. Murat'ın ufacık  bedeni ilk defa olarak o zaman şiddetli bir sarsıntı geçirdi. Kaçmak, uzaklaşmak, ağlamak, bağırmak istedi. Dilediğince tat­malıydı bu duyguları, fakat terbiyesi buna asla müsaade etmiyordu. Şaşkın gözlerle öğretmenine bakıyordu, öğretmen:

-İleriki günlerde belli olur, üzülme Murat. Arada gel bana sor!  dediğinde "Peki!”diyerek boynu bükük ayrıldı oradan.

Daha sonraki günlerde sonuçların açıklanması gecikmiştir, diyerek kendisini avutmaya çalıştı. Buna rağmen her gün bir ara Muhtar odasına kendisine bir mektup gelip gelmediğini sormak için uğruyordu. Her gittiğinde de Muhtar bir kahkaha atıp :

           -Ulan sen adam mı oldun da mektup beklersin, sen kim mektup kim? Kaybol şuradan Çakırların veledi!  diye cevap veriyordu.

Okullar açılalı on beş gün olunca iyice morali bozulmuştu. Yavaş ya­vaş ümitlerinin kaybolduğunu anlıyordu. Olağanüstü bir mucize olmalıy­dı ki dileği gerçekleşebilsin.

O gün dalgınlığı iyice üstündeydi, odun keserken baltayı hızla in­dirmişti eline. Oluk gibi kan akan elini tuta tuta içeri girdi­ği zaman biçâre anası dövdüğü yayığı yere yuvarlayarak eline doğru atılmıştı. Hemen kocasının cıgara izmaritlerinden bir kaç tanesini bo­şaltıp tütünlerini kan akan yere bastıktan sonra tertemiz bir tülbent­le Murat'ın elini sarmıştı. Sonra da bağrına basıp, sitem dolu, yalvarış dolu bir ses tonuyla:

-Muradım, yavrum Muradım! N'oldu sana, niye böle yapıyon oğlum? Ben senin derdini bilmem mi heç, bilirim bilirim de çaresini bulamam. Bidaki seneye mutlak oğlum, mutlak! Kurbanın olam, bidaki seneye söz. Yapma böle Muradım! Yemem, içmem seneye mektebe verdiririm seni. Kendini, garip ana­nı yakma oğlum! demişti.

Murat, bu içten yakarışa başını anasının göğsüne bastırarak  hüngür hüngür ağlayarak cevap vermişti. Buna zaten çok ihtiyacı var­dı. O samimi sığınakta, mukaddes kucakta ruhuna  huzur ve sükûnet ve­ren bir tabiilik vardı. Anasının saçlarını okşayan ellerini hissetmek ne kadar da güzeldi...

            5.BÖLÜM

Okullar açıldıktan tam kırk iki gün sonra Murat, her günkü gibi  ikindi vakti yine koşarak Muhtar  odasına gitti. Alıştığı kahkahalardan ve hakaretlerden birisinin gelmesini beklerken, bu sefer aksine Muhtar’ınyüzü hiç görmediği kadar ciddiydi. Muhtar:

-Ulan Çakırlar’ın veledi, meğersem dediğin doğruymuş, aha işte sana mektup geldi! Heç inanmadımdı billâ! Kasabadan, yeni getirdim mektupları. Al bakalım, mektup mektup diye günlerdir kafamın etini yediğin şeyi...

-Benimle eğleşmiyon ya Ahmet emmi?

-Gel, gözlerinlen gör de inan! Bu yaşımnan bi de yalan mı diyecem artık?

Korka korka yaklaştı Muhtar'ın yanına. Her şeye rağmen önceden se­vinip de hayal kırıklığına uğramak istemiyordu. Muhtar'ın elinde duran mektuba almadan önce bir göz attı, evet doğruydu Muhtar'ın  dediği. Üzerinde daktilo ile yazılmış kendi adı vardı. Hemen Muhtar'ın elindeki mektubu kaptı; sanki hemen almazsa Muhtar vermekten vazgeçermiş gibi... Mektubu aldıktan sonra kaçmak istedi, ıssız bir yer bulup içinde ne yaz­dığını okumak istiyordu. Muhtar bu düşüncesini anlamışçasına:

-Aç da oku, biz de bilelim böle möhüm bi mektubun ne olduğunu, dedi.

-Olur emmi, açayım!

Sarı zarfı açarken yüreği sanki yerinden fırlayacakmışçasına atı­yordu. Titreyen ellerini gören de sıtmaya yakalandı zannederdi. En sonun­da zarfın içindeki kâğıdı çıkarmayı başardı. Okurken sesini  kontrol etmeye çalışıyor, ama bunu pek beceremiyordu. Ağlıyor mu, gü­lüyor mu belli olmayan bir sesle okumaya başladı:

"......tarihinde yapılan Devlet Parasız Yatılı imtihanını kazan­dınız. Okulunuzun yerini öğrenmek ve gerekli işlemleri tamamlamak üze­re velinizle birlikte Maarif  Müdürlüğü'ne müracaat etmeniz..." geri­sini okuyamıyordu, zaten buna lüzum da yoktu. Kağıdı itinayla katlayıp tekrardan zarfın içine koyarken Muhtar:

-Az kaldı unutçaktım. Bu mektup da İkizlerin Kemal'e gelmiş, Sen onu eyi bilirsin, al da geçerken veriver, dedi.

             Kemal, gerçekten de Murat'ın en iyi arkadaşıydı.  Aynı zamanda kan kardeşiydi de. Daha ilkokul birinci sınıfta iken arkadaş olmuşlar, daha sonra da ellerini keserek çıkardıkları kanlardan tadıp bu arkadaşlığı kan kardeşliğiyle pekiştirmişlerdi. Kemâl de Murat'la birlikte aynı im­tihanlara girmiş olmasına rağmen, okullar açılınca kasabadaki ortaokula da kaydını yaptırmıştı. Cumartesi, Pazar günleri köye gelir, Murat'a uzun uzun okul hayatını anlatırdı. Murat da içinde en ufak bir kıskançlık duymadan bu hikâyeleri, sihirli havası içinde mest olarak dinlerdi. Kemal bir an dursa, anlatması için onu zorlardı.

Kemal, samimî olarak Murat'a,  o olmadığı  için eskisi kadar okuldan zevk alamadığını söyler, hattâ okulu sıkıcı bulacak kadar ileri bile gi­derdi. Murat'ı teselli etmek işinde de bir hayli tecrübe sahibi olan  Kemal, gerçek bir dosttu.

Murat, Kemâl'e gelen zarfa baktığında onunkinin de kendisine gelen zarf gibi sarı renkte olduğunu gördü. "İnşallah o da kazanmıştır" diye geçirdi içinden.

Olanca gücüyle eve doğru koşmaya başladı. Koştu, koştu… Evi  geçtiği halde yine koşuyordu. Esas niyeti eve gitmek değildi herhalde. Köyün dı­şına geldiği zaman nefes nefese kaldığını gördü, kendisini biraz ilerdeki meşe ağacının altına, sararmış otların arasına attı. Meşe ağacının dalları arasından gri  renkli bulutlarla kaplı, yer yer mavilikler de görünen gökyüzünü seyretti. Gökyüzü bu haliyle bile ne kadar da güzel gö­rünüyordu gözüne. Arada bir geçen kuşların uçuşunu estetik bir hava içerisinde konmadan önce yaptıkları danslarını, konacakları sırada aynı zarafetteki hareketlerini seyretti. Toprak kokulu sarı otlara yü­zünü gözünü sürdü. Bir müddet sağa sola döndü durdu.

Ayağa kalktığı zaman her şeyin çok ama çok güzel göründüğünü his­setti. Dünya ne kadar da aydınlık ve canlıydı?  Çatıları sapla kap­lı köy evleri, bulutların sardığı Alaca dağ, tek tük serpiştirilmiş gibi duran ağaçlar, rüzgar estikçe yığınla dökülen sararmış yapraklar, kuşlar, köpekler, tavuklar, görünen ve görünmeyen bütün canlılar ve cansızlar ne kadar da güzeldi hepsi! İlâhî bir yansımanın tabiî, sonsuz, sessiz, hareketli, kalıcı görünüşleri..,

 

            6.BÖLÜM

Köylerine bir hayli uzakta bulunan ufak fakat çok şirin bu kasa­bada Kemâl ve Murat öğretmenlerinin gözüne girebilmek için hiç durmak­sızın ders çalışıyorlardı. Ayrı ayrı şubelere düşmüşlerdi. İkisi de sı­nıflarının birincisi durumundaydılar.

Yatakhaneleriyle, etüd salonlarıyla, yemekhanesiyie askerî kışlanın ufak bir modeli olan pansiyondan tatil günlerinin haricinde dışarı çıkmıyorlardı. Yemek saatleri, ders çalışma saatleri, uyuma saatleri düzenli bir şekilde hazırlanmıştı. Sıkı bir disiplin anlayışı vardı, ama Murat ve Kemâl bu disiplinden diğer arkadaşlarının aksine hiç şikâyet etmi­yorlardı.

Bu hayat tarzında hoş olmayan yanlar da vardı, hemen hemen bütün öğrencilerin Amerikan yağıyla pişirilen yemeklerden memnun olmadıkla­rı görülüyordu. Hattâ aralarında bu yağlar için "Belki şimdi bir etkisi yok, ama yıllar sonra soyumuz üzerinde birtakım kötü neticeler doğur­mayacağı ne malum?" diye fikir yürütenler bile vardı. Diğer bir şikâyet konusu ise dayaktı. Hem de hiç acımadan, insafsızca atılan bir dayak… Öğretmenleri Tahir Bey 27 Mayıs günü "cezalandırırım" derken bundan başka bir şey kastetmiyordu.

O gün, o Mayıs ayının güneşli günü, öğretmenlerinin çoğu okula gel­memişti. Bu yüzden derslerinin önemli bir kısmı boş geçiyordu. Diğer derslere giren öğretmenler de ders işlemiyorlar, bir kısmı önündeki ka­ğıtlara bakarak, bir kısmı da yıkılan iktidarın aleyhine konuşarak vakit geçiriyor1ardı.

Teneffüse çıktığında  Murat, yatılı olmayan talebe  arkadaşlarından  bâzı şeyler işitmişti:

-Babamın söylediğine göre bu askerin işiymiş. Askerî uçaklar bugün  Türkiye'nin birçok yerini bombalayacakmış. Çok insan ölecekmiş, çok… Annem de babam da  beni dışarıda,  duyduklarımı söylememem için çok sıkış­tırdılar.

-Buraya da bomba atacaklar mıymış?

-Tabiî atarlar, ama onlar kimin evine atacaklarını bilirlermiş.

-Ya yanlışlıkla bizim eve atarlarsa?

-Peki bizim pansiyona da atarlar mı?

-Orasını bilmem. Ama belki atarlar...

-Benim babam da diyor ki, askerler dün gece onların hepsini kıtır kıtır kesmiştir. Kesilecek adamlar da zaten önceden belliymiş.

-Burada hiç adam kesmişler mi dün gece?

-Sen de amma cahilsin ha, burada asker var mı?

-Var tabiî, geçenlerde parkta gördüm bir tane…

-Benim anamı-babamı da keserler mi?

-Partisi ne? Söyle partisini kesilip kesilmeyeceğini söyleyeyim.

-Ne partisi? Bundan bir şey anlamadım ben.

-Eğer partiliyseler gittiler demektir, bunu bil...

şeklinde konuşmalar duyuyordu. En son dersin bitiş zili çalınca Kemâl'i bulup pansiyona gitmek için acele ediyordu. Okulun çıkış kapı­sında beklemeye başladı, biraz sonra Kemal geldi. Murat:

-Arkadaşlar diyorlar ki her yer bombalanacakmış, birçok kişiyi de asker kesecekmiş. Köyde anamıza-babamıza bir şey olur mu?

-Bilmem ki...

-Bizim pansiyon da bombalanırmış, ama partilileri öldüreceklermiş, bizim pansiyonda acaba partili var mı?

-Bilmiyorum, ama akşama âbilere ve öğretmenlere sorup her şeyi öğ­reniriz.

Birkaç gün sonra her şey belliydi ve memlekette ne asılan ne de kesilen vardı. Herkes yine istediği şekilde konuşuyor, yorum yapıyordu. Halk arasındaki söylentiler kulaktan kulağa aktarılıyor, bu söylentile­ri en iyi bir şekilde ve kendi düşünce tarzlarına göre yorumlayan ço­cuklar,  hâlâ o korkunç atmosferin içinde yaşamaktan kendilerini kurtaramamışlardı. İhtilâlin ne anlamından, ne gayesinden, ne de hedefindenhaberleri olmayan bu yavrular, sadece kendilerinin ve ana-babalarının hayatta kalıp kalmama ihtimalleri üzerinde kafa yoruyorlardı. İhtilal kavramını da zaten hayatlarında ilk defa işitmişlerdi. Bir de çok sık duydukları "Ak Devrim"  deyimi vardı.

Yalnız çocukların dikkatini çeken bir iki nokta vardı: İhtilâlle birlikte gerek toplum içinde ve gerekse öğretmenleri arasında sivrilen, kendilerinde birtakım yetkiler bulunduğu vehmine kapılan bâzı kişiler vardı ki bunların yanında kimse konuşmuyordu. Bu kişiler gözleriyle san­ki "Yakarım ha!" diyorlardı. Diğer bir husus ise, hemen hemen bütün öğretmenleri dersi  mersi bırakmış, sanki sözleşmişçesine daha önce işbaşında bulunan hükümetin aleyhine konuşuyorlar, verip verişti­riyorlardı. Olgun insan vicdanından daha hassas olan çocuk vicdanı, dai­ma ezilenden yana bir eğilim gösterdiği için, kuvvetlinin ne kudretine ne de hüviyetine bakmadan pasif bir direniş içine giriyordu. Aleyhteki konuşmalara yer yer çıkışlar sadece ve sadece çocuklardan geliyordu. İşte bu mantık çerçevesi içinde vicdandan gelen ses,  bir yerde korkuyu da ye­niyordu .

Murat, matematik öğretmenleri Avni Bey'in konuşmasını hayatının her devrinde ürpererek hatırlamıştı. Öğretmen:

"-Çocuklar, bugünkü dersimizde birkaç gün önce meydana gelen ihti­lâl harekâtının üzerinde durmak istiyorum. Aslında buna ihtilâl demek yanlış olur, bunun adı DEVRİM'dir. Türk Silâhlı Kuvvetleri yıllardır ulusumuzu istismar eden Demokrat Parti iktidarına ve onun yardakçıları­na dur demesini bilmiştir. Bu Demokrat Parti denen musibet, memleketimizin başına çeşitli belâlar sarmıştı. Yaptığı yolsuzluklar, haksızlıklar sayılamayacak kadar çoktur. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi kapitalist Amerika'dan sağladığı borçları har-vurup harman savurmuş ve bizi bu borçların faizini dahi ödeyemeyecek duruma getirmiştir. Borçlarımızı ödeyemediğimiz için Amerika bizi devamlı suretle tehdit ediyordu ve eğer bu devrim yapılmasaydı Emperyalist Amerika bu güzel vatanımızı istila edecekti. İşte biz bu korkunç akıbetten bugün kurtulduk. Eski yö­neticiler resmen memleketi Amerika'ya satacaklardı. O zaman ne mi ola­caktı? Bu ulus köle gibi çalışacak ve en sefil şartlarda yaşamaya mah­kûm edilecekti." demişti.

Öğretmenin konuşması bitince öğrencilerden birisi öğret­mene "Emperyalist ne demektir?" diye sormuş ve "Vurguncu, sömürücü demektir. Sizin aklınız daha buna ermez!" diye bir cevap almıştı.

Murat o gece büyük önder Atatürk'ün Gençliğe Hitabe'sindeki "Ey  Türkgençliği, birinci vazifen Türk istiklâlini ve Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafâa etmektir” sözüyle, öğretmeninin söyledik­lerini karşılaştırdı. Bu çok ağır bir ithamdı ve gerçekten doğruysa bu­nu yapanlar çok ağır, affı mümkün olmayan bir suç işlemiş sayılırlardı. Heyecanla, zevkle, arzuyla bu sözleri bir kere daha tekrarladı: Ey Türk gençliği, birinci vazifen Türk istiklâlini ve Türk Cumhuriyetini ilel­ebet muhafaza ve müdafaa etmektir... Burada kendisine de bir vazife ve­rildiğinin idrakine vardı. Sanki tek başına Türk'ün istiklâl ve Cumhuriyetini koruyabilecekmiş gibi bir güç hissediyordu kendisinde. Gönül rahatlığıyla uykuya dalmadan önce birkaç defa Türk Milletini, Türk Vatanını, Türk İstiklâlini ve Türk Cumhuriyetini koruyacağına da­ir yemin etti.

7.BÖLÜM

O senenin son günü pansiyondaki öğrenciler bütün hazırlıklarını tamamlamışlar memleketlerine gitmek için bekliyorlardı. Yer yer tahta kurularının yediği dolapların bazılarının kapağı yarıya kadar, bazılarının da  tamamen açıktı. Yerlerde bir hayli çöp birikmişti. Bavullar sıra sıra dizilmiş, önceden alınan biletlere bir yanlışlık olmasın diye defalar­ca bakılmıştı.

Son gün olmasına rağmen bu gece de etüd yapmaları gerekiyordu. Oy­sa öğrencilerin hiçbirisi bunu istemiyordu. Bir koca seneyi arkada bı­rakmanın verdiği duyguyla kendilerini büyümüş hissettiklerinden, bu gece için izin verilmesini arzulayanların sayısı çoğunluktaydı.

Yatılı çocuklardan bir kısmı daha gündüzden etüdü kırmak konusunda karar vermişlerdi. Çünkü kasabanın dışına  bir çadır gelmişti ve oraya gideceklerdi. Murat'la Kemâl’e kendileriyle birlikte gelmeleri için teklifte bulunmuşlar, ısrar etmişler ve hattâ "Amma da korkaksınız, kork­mayın hiçbir şey olmaz. Son gün diye hiç bir öğretmen sesini çıkarmaz. Çadırda çok değişik şeyler var. Yarısı balık, yarısı insan bir yaratık­la beraber, maymunlar, aslanlar, filler var. Bir de numara yapıyorlarmış ki çok heyecanlı: Koskocaman bir taşı kuvvetli bir adam,  bir kadının gö­beği üstünde balyozla kırıyormuş. Nazlanmayı bırakın da gelin!" şeklinde hem alay etmişler hem de kaçışı cazip hale getirmek istemişlerdi. Fakat her ikisi de gerçekten çok merak etmelerine rağmen gitmemişlerdi.

Etüd salonuna girdiklerinde en az beş-altı kişinin gelmediğini gördüler. Biraz sonra da o gün nöbetçi öğretmen olan Ali Bey içeri gir­di. Gelmeyenleri tesbit ettikten sonra çıktı, gitti. Çıkmadan önce de Mu­rat'a etüdten kaçanların geldiklerinde mutlaka kendisini görmelerini söyledi.

Öğrenciler kitaplarını valizlerine yerleştirdikleri için, kimisi uyuyordu, kimisi düşünüyordu, kimisi de buldukları kâğıt parçalarıyla çeşitli oyunlar oynuyorlardı. Hepsinde de bir can sıkıntısıyla birlikte garip bir heyecan da vardı.

İkinci etüdün ortalarına doğru bu altı kişi gülerek, konuşarak sa­lonun kapısını açtılar. Hâlâ yok o kadın o taşın altında ölürmüş, bu iş­te bir hile olmalıymış, o balyoz insanı mahvedermiş, yarısı balık yarısı insan bir varlık olurmuş-olmazmış şeklinde bir tartışma sürdürüyorlar­dı. Etüd salonunda bulunan öğrenciler, şaşkın gözlerle onlara bakıyorlar, fakat hiçbirisi de bir şey söyleyemiyordu. Çünkü Ali Bey'in nasıl sert bir adam olduğunu ve çağırdığı talebeyi de  muhakkak dövdüğünü çok iyi biliyorlardı.

Haber verme görevi Murat'ın olduğu halde bir türlü ağzını açıp da söyleyemiyordu. Etüdteki çocuklardan birisi dayanamayıp "HepinizAli Bey'i göreceksiniz!" dediği zaman, kaçanlardaki neşenin yerini derin bir sessizlik ve üzüntü aldı. Düşünceli bir şekilde etüd salonunu sıray­la terk ettiler. Biraz sonra da tâ salona kadar gelen şu sesler duyulma­ya başlandı:

-Ooff  anammm, valla bi daha yapmayacağım öğretmenim.

-Ben arkadaşların sözüne kanıp gittim, inanınki bir suçum yok.

-Aç avucunu terbiyesiz herif, yoksa kafana indiririm odunu!

-Affedin öğretmenim.

Şırrrrraaaaak...                                                                                                   

Birisi etüd salonunun kapısından kafasını uzatmış, kapısı açık olan öğret­men odasındaki arkadaşlarının dayak yemelerini seyrediyordu. Diğerleri­ne gelmeleri için sesleniyordu:

-Gelin bakın, Ali Bey'in elindeki sopa masa bacağına benziyor. Vur­duğu adam iki büklüm olup ellerini bacaklarının arasına kıstırıyor.

-Görürse seni de onların yanına çeker.

dedi bir tanesi. Hepsinin tüyleri diken diken olmuştu. Sinirleri son günün heyecanı ve dayağı yüzünden iyice yıpranmıştı.

O günün dayak bilânçosu adam başına sekizer değnekti. Dayak yiyen çocukların yüzleri kıpkırmızı, avuç içleri patlak patlaktı...

İkisi de ertesi sabah karneleriyle birlikte birer tane de takdir­name almışlar ve orta ikiye geçmenin verdiği sevinçle bütün öğretmen­lerinin ellerini öpüp, ”allahaısmarladık” dedikten sonra pansiyona koşmuş­lardı. Otobüsün hareket saatine daha bir hayli zaman vardı, ama onlar bir an önce çıkmak için acele ediyorlardı. Valizlerini alıp aşağıya indik­leri sırada pansiyon aşçısını gördüler, onun da elini öpüp, neredeyse  kendileriyle aynı boyda olan ağır valizlerini sürüklemeye başladılar...

            8.BÖLÜM

Köylerine geldiklerinde birbirlerine veda ettiler ve evlerine gi­den tozlu topraklı, eğri büğrü yollarda  yürümeye başladılar. Murat eve gelir gelmez önce anasını gördü ve boynuna sarıldı. Daha sonra elin­de kazmayla ahırın arkasından babası göründü. Murat babasına doğru koş­tu, elini saygılı bir şekilde öptükten sonra, vakit kaybetmeksizin sor­du:

-Baba sen partili misin?

-O da nerden çıktı oğlum?

Anası da şaşkın şaşkın oğluna doğru soran gözlerle bakıyordu. O da bunun sebebini anlamamışa benziyordu. Murat yine üsteledi:

-Söyle baba ne olur, partili misin değil misin?

-Deelim, amma niye sordun?

-Hiiç....

9.BÖLÜM                    

İki genç duvarın dibine oturmuşlar, yavaş bir sesle konuşuyorlardı. Birisi:

           -Şehit arkadaşı tanıyor musun? diye sordu. Diğeri:

                -Hayır tanımıyorum, ama tanımama da zaten lüzum yok.  Çünkü nasıl olduğunu kırk yıllık dostu, arkadaşı gibi biliyorum, daha doğrusu tahmin edebiliyorum. Temiz bir Anadolu çocuğu, köyde büyümüş, parlak ve zekî bakışlı, kalbi vatan aşkıyla yanan bir genç... Onu benden, senden daha iyi tanıyanlar da vardır. Fakirlik edebiyatı yapan, öte yandan fakiri sömüren, sömürdüğü yetmiyormuş gibi onu kahpece öldüren, ölüsünden bile öc almaya kalkışan; ölülerin kanıyla gargara yapıp boğazlarını temizle­yen köpek sürüleri, onu bizden çok daha iyi tanıyorlar. Tanıdıkları için de ondan, senden, benden korkuyorlar, korkak bunlar, korkak…

Bir an sustu ve tekrar hırsla, zaman zaman da sesini yükselterek konuşmaya başladı. Bir yandan da parmaklarıyla farkında olmadan bir anahtarlığın demirini eğiyordu:

-Fakirlik ha, fakirlik! Dişleriyle kuru bir ekmek parçasını ko­parmaya uğraşan, kopardığını da çiğnemeye çalışan ufacık bir yavru…

dedi ve elindeki anahtarlığı cebine koyup, hayalindeki çocuğun ana hatlarını elleriyle havada çizip konuşmasına devam etti:

-Yanık yüzü, tozdan topraktan kirlenmiş saçları, çalıların ve diken­lerin kestiği, çizdiği elleri, çıplak ayaklarıyla bastığı sıcak, susuzluktan çatlamış toprağın altında bulunanları elbetteki düşünebilecek bir durumda değildir bu çocuk. Onun bütün gayreti o sıralarda fizyolo­jik ihtiyaçlarını giderebilmek ve bu suretle hayatta kalabilme mücade­lesi verebilmektir. Tabiatın kanunu bu. Ama yarın, ferdi olduğu toplumun terbiyesine göre şekillenecek ve milletinin karakteristik vasıflarını şahsiyetinde yansıtacaktır. Aslında o, bu vasıflara daha şimdiden sahip, soyunun özelliklerini bu küçücük yaşında bile yansıtıyor. Bundan kimse şüphe etmesin, çünkü görünüş daima bizi aldatabilir. Bakın ve görün şu gerçeği: O ne bıkmak bilmez mücadele gücüdür ki yokluklara ve zorluklara bugüne kadar dayanabilmesini sağlamıştır. Kim bilir bugüne kadar dok­torsuz, ilâçsız yoksul hayat şartları içinde kaç tane hastalığı alt etmiştir?.. Yarın mı? Tabiî yarın da değişik yerlerde, değişik şartlarda ve değişik biçimlerde temelde bugünküne benzeyen bir mücadele göstereceği muhakkak. Soyuna yakışan bir mücadele olacak bu,.. Çalışacak, çabalayacak, acı çekecek, üzülecek... Ve bir gün bütün yaptıklarına karşılık verilecek mükafaat, sadece istenen yeni fedakâr­lıklar olacaktır. Tehlike mi var, çile mi var, ölüm mü var,  işte oraya oraya sürülecek!... Bu benim insanımın kaderi mi dersin? Hayır bu Türk ev­ladının kaderi olamaz. Olsa olsa bu Türk'ün ateşle, kanla, ölümle imtihanı­dır. Her zaman olduğu gibi, bugün de Türk milleti bu imtihanı başarıyla vermesini bilmelidir, bilecektir...

-Söz fakirlikten açıldı. "Fakirlik ayıp değil"  diye bir söz var­dır. Belki bu söz tek tek fertler için geçerlidir, ama bir millet için geçerli değildir. Fakirlik gerçekten çok ayıptır, hem de ayıpların en büyüğüdür. Türk toplumu bu ayıbını örtmek için fakir evlâtlarını kur­ban edeceği yerde, kendi içindeki fakir düşmanlarıylauğraşsın, onları yok etsin...                                                             

10.BÖLÜM

İçeri girme zili çalınca yüzlerce çocuk, bahçeden okul kapısına doğru hücum ettikleri sırada az kalsın arada sıkışıp boğulanlar olacaktı. Merdivenleri koşarak hızla çıkmaya çalışanların birkaç tane­si de yere kapaklanmaktan son anda kurtulabildiler. Nöbetçi öğretmenin o gürültüde cılızlaşan sesi, az da olsa duyuluyordu:

-Çocuklar, çocuklar yavaş olun! Düşecek bir tarafınızı kıracaksınız, dikkat edin! Evet, siz kapıda bekleyenler, haydi bakiim içeri. Öğret­men zili bile çaldı, siz hâlâ dışarıdasınız. İçeri, içeriii!..

4--B sınıfının en haşarı, en tembel çocukları her zaman olduğu gibi yine en son sınıfa girmişler ve Edebiyat öğretmenleri geldiği halde yerlerine oturmadan ayaküstü konuşmalarına devam ediyorlardı. Öyle ki bu ayakta duran öğrenciler yüzünden orta ve arka sıralardaki öğrenci­ler, öğretmenin sınıfa girdiğini fark etmemişlerdi. Neden sonra Edebiyat öğretmeni Aydın Bey'in sesiyle öğretmenin  sınıfa girdiğini anladılar:

-Arka sıradakiler, öğretmen derse girince ayağa kalkmak yok mu?

Ayağa fırlayan çocuklar bu arada aceleyle sıra kapaklarını da yerlerinden oynatmışlar ve sınıfı anormal bir gürültü  kaplamıştı.

Öğretmenin geldiğini fark etmeyenlerden birisi de Murat'tı. İkaz da gururuna dokunmuş olacak ki, ayağa kalktığı sırada garip bir huzur­suzluk içindeydi.

Öğretmenin "Oturun!" demesiyle bütün öğrenciler yerlerine oturup önlerindeki Edebiyat kitaplarına bakmaya başladılar. Hepsinde de bir gerginlik, bir sinirlilik hali seziliyordu, çünkü Aydın Bey bir hafta önceki derste bugün için sözlü yoklama yapacağını söylemişti. Öğrenci­ler, öğretmen not defterini eline alınca "Acaba kim?" sorusunu zihinle­rinden geçirdiler. Öğretmen not defterine bir müddet göz gezdirdik­ten sonra cebine koyarken öğrencilerin gözlerinde dolaşan sevinç pa­rıltılarını görmemek imkânsızdı.

-Arkadaşlar, bugün sizlere Arı Dil'le ilgili birkaç tane kelime vereceğim ve bu kelimeleri hep birlikte, bu dersimizde, öğrenmeye çalı­şacağız. Kelimeleri öğrenebilmenin en iyi yolu da onları cümle içinde kullanmakla olur. Siz de defterlerinizi çıkarıp yazın bakalım!

Acun : Dünya               Yapıt : Eser                             Olanak : İmkân

Önlem :Tedbir            Olasılık : İhtimal                Devinim : Hareket

Öykü :Hikâye             Yaşam : Hayat

-Şimdi,bu yazdığım kelimeleri diğer bir deyişle sözcükleri, cümle içine yerleştirecek olan var mı? Peki, söyle Nuran!

-Çalıkuşu, Reşat Nuri'nin bir yapıtıdır.

-Evet oldu, sözcüğü doğru kullandı arkadaşınız, yalnız başka yazar­larımızın yapıtlarından da örnekler verebilmelisiniz. Örneğin devrim­ci yazarlarımızdan...

-Diğer sözcüklere örnek verecek kim var?

-Bir olasılık daha var, o da ölmek mi dersin?

-Dalga mı geçiyorsun, ciddiyetimizi muhafaza edelim! Ciddi olun, lâ­ubalilik istemem.

-Hayır hocam öyle bir niyetim yok inanın. Aklıma gelen ilk şarkı sözü o oldu. Hem ben bu şarkıyı çok severim de...

-Burjuvalara özgü heveslerden kaçınmanızı salık veririm. Türk Sa­nat Müziği tek sesli bir müzik olduğu için hiçbir mem­leketin gözünde bir değer taşımaz. İlkel bir müzik, çok sesli müzi­ğin yanında elbette değersiz olacaktır.

-Yaşamımın sonuna dek devrimci olarak kalacağım.

-Çok çok güzel!

-Hırsızlığı önlemek için tedbir, pardon önlem almak gerekir.

-Allah acunu insanlar için yarattı.

           -Nee? Arkadaşlar, bunun tartışmasını daha önce de sizlerle yapmıştık. O zaman da söylediğim gibi Burjuva sınıfının emekçi sınıfı sömürmek için uydurduğu  birtakım öykülerdir bunlar. Böyle, Allah'tı, dindi gibi yapma­cık öykülere inanmayın. Arkadaşımız diyor ki, Allah acunu insanlar için yarattı. Burada Burjuva kökenli bir şartlanma olduğunu sizlere kanıtla­yacağım. Dünya herhangi birisi tarafından yaratılmamıştır, çünkü yaratı­cı diye gösterilen Allah yoktur. Allah denen soyut kavramı insanlar kendileri yaratmışlardır...

Konuşmasının burasında öğretmenin varlığına aldırmayan öğrencilerin hepsinin dudaklarından "hâşâ" kelimesi döküldü. Bu ses yankılanarak öğretmenin kulaklarına kadar ulaştı. İşte bunu duyar duymaz,  bu yıkılmaz inanç kalesinden bir tuğla dahi koparmayı kâr sayan öğretmenin kan bey­nine hücum etmişti. Fikirlerini ispat etmek için cüretkârlığını daha da arttırarak konuşmasına devam etti:

     -Bir dakika, bir dakika. Ben şimdi delillerle huzurunuzda kanıtlayacağım. Var  olanbir şeyin görülmesi gerekir değil mi? Söyleyin, görül­mesi gerekmez mi? Peki içinizde Allahı gören var mı? Gördüğünü iddia edecek bir delinin içinizde bulunacağı olasılığı bile saçma geliyor ba­na. Sonra, sorarım size Allah, sizin inandığınız gibi varsa, bütün istek­lerinizi ve arzularınızı da duyması gerekmez mi? İsteyin bakalım "Allahım bana bir ekmek ver;"  diye. İsteyin hadi, ne duruyorsunuz, istesenize!

Sınıfta çıt yok. Öğretmen öğrencilerin gözlerine bakar, hiçbirisi de ikna olmuşa benzemiyordu. Arka sıralara doğru ilerledi ve  Murat'a hitaben:

-Yatılı, iste bakalım Allah sana bir ekmek verecek mi?

Murat hemen ayağa kalktı, ama ağzından hiçbir söz çıkmadı.

-Ne o, yatılı yoksa dilini mi yuttun? İste, emrediyorum sana, iste diyorum!..

Yine ses yok. Bu sefer öğretmen daha da hiddetlenerek:

 -Son defa  söylüyorum, dediğimi yapacak mısın yapmayacak mısın? dedi.

             Murat, tir tir titriyordu, ama sanki kilitlenmişçesine dudakları açılmıyordu. Öğretmen deli gibi kızgın bir şekilde Murat'a bakıyordu. Hâlâ susan çocuğa vurmak için elini havaya kaldırmışken son anda bundan vazgeçti. Bütün sınıftaki öğrencilerin başları ve gözleri arka sı­raya doğru dönmüştü, hepsi de heyecandan sırılsıklam ter içinde kalmış­lardı. Öğretmenin kendilerine doğru yürümeye başlamasıyla birlikte ön­lerine bakmaya başladılar. Öğretmen ufak-tefek, çelimsiz, zayıf bir kız olan Emine'nin yanında durdu ve ona da istediğini söylemesini emretti. Kız korka korka söyledi.

-Bekle biraz, bakalım isteğin yerine gelecek mi? Allah sana ekmek verdi mi?

-Hayır, vermedi

-Şimdi, benden bir lira para iste!

-Bir lira verir misiniz hocam?

-Al sana bir lira... Söyle bize,  senin isteğini Allah mı yerine getirdi yoksa ben mi?

-Siz hocam...

Dedi ve başını eğerek hayatında hiç bu kadar zevkle dinlemediği zil sesini dinlemeye başladı. Ondan sonra öğretmen bir müddet daha bir şeyler konuştu, ama ne dedi ne söyledi hiçbir öğrencinin umurunda bile değildi.

Teneffüste hepsi Murat'ın başına üşüştüler. Her kafadan bir ses çıkıyordu:

-Amma da  inatmışsın ha? Söylesen ne olur sanki...

-Az kalsın dayak yiyecektin.

-Çok korktun mu, ben oturduğum yerde senin hesabına çok korktum.

-Bu adam sana takarsa hapı yuttun demektir.

-Taktığı adamı Eylül'de bile geçirmediğini söylüyorlar.

-Kompozisyondan zaten 5'ten yukarı not alamamıştın!...

-Ben sana demedim mi kompozisyon yazılılarında fakirlikten, fuka­ralıktan, sömürücülükten, köylerin yoksulluğundan bahset diye... Dediğimi yaparsan 10  bile verir, yapmazsan bundan sonra 5’i de zor görürsün...

Onlar konuşuyorlardı ama Murat bunların hiç birisini duymuyordu. Çünkü o eskiye, anasının anlattıklarına dönmüştü. Tarih dersinde de hep bunları düşündü, bunları tekrar tekrar yaşadı:

"Murat henüz 7 yaşındaydı ve ilkokul birinci sınıfta okuyordu. Bir gün okuldan çıkmış eve gelirken kendisinden çok büyük bir çocuk  tara­fından sebepsiz yere dövülmüştü. Ağlayarak eve gelip durumu anasına an­lattı. Anası:

-Allah onun cezasını verir, dedi.

-Ana, Allah nasıl ceza verir?

 

 

-Oğlum, o, bu dünyada olan her türlü eyiliği de kötülüğü de görür. Kötü olan kimseleri öteki dünyada cezalandırır. Eyilik edenleri de se­vindirir.

-Öteki dünyada ne var ki ana?

-Ahiret dünyadan göçen insanların toplaştığı, 'Tanrı huzuruna çık­tığı yerdir. Orada günahı olanlar cehenneme giderler çatır çatır yanar­lar, sevaplıklar cennete gider, cennette çok güzel şeyler vardır. Irahat bi hayat var orda. Dinimiz Müslümanlık işte böle der.

-Ana biz Müslümanız deel mi?

-Elhamdülillah Müslümanız, ama müslümanım demekle olmaz. Her bir Müslümanın onun şartlarını bilmesi ve yerine  getirmesi de ilâzım.

-Hangi şartları?

-Namaz kılmak, oruç tutmak, zekatını vermek, hacca gitmek, Kelime-i Şehadet getirmek. Tam beş tene. Bunların hepicini yapacan, o zaman müslüman olursun. Amma bunları yapmakla da kalmıycan, dinimize göre anana, ba­bana hörmet göstermezsen, cümle ademleri sevmezsen, insanlara eyilik et­mezsen, başkasının malına-ırzına göz dikersen gene cennetlik olamazsın.

-Cennetlik olmak için başkaca bişiy yok mu?

-Var, olma mı? Doğruluk, dürüstlük, çalışkanlık, namusluluk, ahlâklı olma...

-Şartları ben nasıl yapacam ana?

-Hele bi böyü, hepicinin zamanı var. İstersen şindilik sana Kelime-i Şehadeti deyivereyim:

-"Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve  Resûluh" Bunu eyi belle. Kendi kendine tekrarla. Belledikten sonra gel ba­na de bakalım. Eğer eyice, yanlışsız bellersen sana ne istersen verecem.

Anasıyla aralarında geçen bu konuşmadan sonra Murat, o gece hiç durmadan kendi kendisine Kelime-i Şehadet'i tekrar etti durdu. Yanıldı­ğı yerleri anasına yahut babasına soruyordu. Öğrendiklerini aradan bi­raz zaman geçince unutabiliyor, fakat yeniden öğreniyor, tekrar tekrar yüksek sesle söylüyordu. Ertesi sabah anasına iyice öğrendiğini ispat etmek için yanına gitti ve aklında kaldığı kadarını söyledi. Yanlışla­rını annesi düzeltti ve bunun karşılığı olarak elle örülmüş güzel bir çift eldiveni mükafaat olarak oğluna verdi. Murat'ın sevincine diyecek yoktu, ilk çalışmasında ilk mükafaatını almıştı çünkü.

Bir sene sonra da Murat babasıyla birlikte Bayram namazına gitti. Bu olay Murat'ın en güzel hatıralarından birisiydi. Bayram namazından birkaç gün önce babası, Murat'a nasıl abdest alınacağını, nasıl namaz kı­lınacağını uzun uzun anlatmış ve birçok defa tecrübe de yaptırmıştı. Bayram sabahı gelince de anasının sandıkta sürpriz  yapmak için sakladığı tertemiz elbiselerini giyerek, babasının elinden tutup camiiye koşmuştu. Ne kadar da mutluydu o gün! Katkısız, gölgesiz bir mut­luluk. Artık büyümüş, camiide namaz kılmaya hak kazanmıştı, elbisele­ri yepyeniydi, cebi şeker dolmuştu, cebi para görmüştü, o tarifi imkânsız sevinç ve mutluluğu ah şimdi de yaşayabilseydi...

                       Birden ruhunda bir aydınlık belirdi, bedbinliğin yerini ümit almış, dalgın bakan gözlerinin içine bahtiyarlık dolmuştu. Ulvî bir havayı doyasıya teneffüs ediyordu, kendinden geçmiş, tüm varlığının boşlukta hür bir şekilde uçtuğunu hissediyordu; "De ki: Allaha karşı yalan uyduranlar hiçbir vakit iflah olmazlar. Onlar dünyada da biraz sebeplendikten son­ra Bize dönerler; Biz de onlara, inkârlarından dolayı en şiddetli azabı tattıracağız" İmamın Kutsal Kitap Kuran'ı Kerim'in Yunus Suresi'ni açıklarken söylediklerinden hatırında kalanlardı bunlar... Bir kere, bir kere daha tekrarladı bu sözleri ve o gün yapılanların hepsini Allah'a havale ederek, mutluluk ve huzur dolu  bir şekilde Tarih dersini takip etmeye başladı.

               Murat'ın Aydın Bey'le olan anlaşmazlığı tam üç buçuk ay devam etti. Murat'a karşı olumsuz tutumunu değiştirmeyen öğretmen, her vesileyle onun gururunu kırıcı, arkadaşlarının gözünde küçük düşürücü sözler söy­lüyor ve hattâ "Leyli misin parasız yatılı mısın nesin, hem devletin ekmeğini yiyorsun hem de tembel tembel yatıyorsun. Devlet de sizden fay­da umuyor, sizin için harcadıklarında başında tüy bitmemiş yetimlerin hakkı var!" şeklinde hakaretler bile ediyordu.

Lisede sadece Aydın Bey değildi parasız yatılılarla kafayı bozan, bir-iki hoca hariç hepsi de hangi sınıfa girseler ilk işleri "Parasız yatılılar kimler bu sınıfta?" diye sorup, numara alarak devlet hesabına okuyan öğrencileri tespit etmek oluyordu. Daha sonraki derslerde de söz­lü yapılacağı zaman herkesten önce bir Parasız Yatılı tahtaya çekiliyor, en zor sorular soruluyor ve eğer kalkan öğrenci iyi bir numara alamazsa, bir sürü imalı sözler söylenerek yerine oturtuluyordu. Verilen dersisınıfta çalışan olmadığı takdirde de hoca,  doğru bir Parasız Yatılı'nın yanına gidiyor ve "Sen de mi?"  diye soruyordu. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, teneffüste diğer öğrencilerin alaylı konuşmalarına da tahammül etmek gerekiyordu. Kimisi "Siz niçin parasızsınız?" "Devletin yardımı­na muhtaç olacak kadar fakir misiniz?" "Köyde bir dikili ağacınız da mı yok?" gibi sorular sorarken, kimisi de "Sen de mi Brütüs? " deyimini değiştirerek "Sen de mi Parasız Yatılı?" şekline dönüştürmüştü.

Bütün bunlardan başka aynı örnek, Sümerbank kumaş­larından dikilmiş elbiseleriyle, ayakkabılarıyla alay eden arkadaşları­nın yanı sıra, elle tutulamayacak kadar ufalmış kalemleri, bitmiş silgi­leri sadaka verir gibi Parasız Yatılıların önüne fırlatanlar da vardı.

Teneffüste çocuklar birbirlerini çiğneyerek kantine doluşuyorlar, gönüllerinin çektiğini alıp yiyorlardı. Kantinde her türlü yiyecek ve içecek maddesini bulmak mümkündü. Bir hayli de çok getiriliyordu. Buna rağmen getirilenlerin hepsi de o gün bitiyor, hattâ son teneffüse hiç  bir şey kalmadığı zamanlar da oluyordu. Kantinde Parasız Yatılılardan bi­risine rastlamak imkânsızdı. Eğer tesadüfen birisine rastlanırsa onun ya memleketten parası gelmiştir ya da gündüzlü bir arkadaşının davet­lisi olarak orada bulunuyordur. Şayet ikinci ihtimalle orada bulunuyor­sa şaşıp yanılıp gelmiş demektir ve bir daha da aynı hataya katiyen düşmeyecektir. Zira şımarık çocukların, dibinde bir yudum kalmış gazoz şişesini, çikolatası yenmiş jelatini, ufacık bir simit parçasını uzatma­larına tahammül edemeyip kaçanların sayısı çoktu.

Parasız Yatılılar, okulda öğretmenlerin ve öğrencilerin aralarına kabul etmedikleri ikinci sınıf vatandaş durumundaydılar. Hiç kimseye bir kötülükleri dokunmuyordu, çalışkan ve terbiyeliydiler, fakat toplum  her nedense onları bünyesinden soyutluyordu.

Aydın Bey, Murat'a karşı derslerdeki davranışını aynen yazılılarda da gösteriyordu. Kompozisyonu da Edebiyatı da 4’le 5 arasında gidip ge­liyordu. Oysa sınıfın en çalışkan öğrencisiydi. Buna rağmen Aydın Bey'in derslerinden ikmale dahi kalması mümkündü. Olanca gücüyle bu derslere çalışıyor, diğer derslerden notlarının düşmesine aldırmıyordu. Çünkü ikmale kalması her bakımdan telâfisi mümkün olmayan zararlara yol açacak­tı. Verilen notlara ise itiraz etmek aklına bile gelmiyordu, çünkü çok iyi biliyordu ki bundan hiçbir olumlu sonuç alamayacaktı.

Okulların kapanmasına bir ay kala bahçede Aydın Bey'i gören Murat, ceketinin önünü ilikleyip terbiyeli bir şekilde selâm verip giderken  arkasından bir ses işitti:

-Murat, bir dakika, gel buraya!

-Buyurun efendim.

             -Sen benim derslerimde nedense başarısız bir öğrencisin, halbuki  diğer derslerde çok iyi olduğunu söylüyor arkadaşlar. Sanıyorum ki Kom­pozisyona ve Edebiyat'a hakkıyla çalışmıyorsun!

-Fırsat buldukça çalışmaya gayret ediyorum hocam.

-Kitap okuma olanağın var mı? Çünkü bu derste başarıya tesir eden en önemli etken yardımcı kitaplardır.

-Kütüphaneden bu hususta faydalanmaya çalışıyorum.

-Sen yarın beni gör, ben sana okuman için bâzı kitaplar getireyim. Belki onları okuduktan sonra bu derslerini de düzeltirsin.

-Olur, görürüm efendim.

Ertesi gün, Aydın Bey'i gören Murat, ondan bir kucak kitap aldı. Te­şekkür edip yanından ayrıldı. Daha sonra hemen pansiyona koştu ve aldı­ğı kitapları itinalı bir şekilde dolabına yerleştirdi.

Akşamleyin etüdte, nöbetçi öğretmenin göremeyeceği bir şekilde, diz­lerinin üstüne koyduğu kitabı okumaya çalışıyordu, çünkü ders haricinde herhangi bir konuyla meşgul olmak veya roman okumak kesinlikle yasak­lanmıştı. O gece, kitaplardan bir tanesini bitirinceye kadar uğraştı. Hat­tâ etüd bittiği halde gece biraz daha çalışmak istediğini nöbetçi öğ­retmene söyledi. Son yazılıların yapıldığı sıralarda bu tür taleplere öğretmenler hayır demezlerdi. İzini alınca memnuniyet içinde salona dön­dü. Kendisi gibi birkaç arkadaşının daha ders çalışmak için bekledikle­rini görünce :

-"Arkadaşlar ben hocaya söyledim, çalışmamız için izin ver­di. Yalnız yatarken uyuyan arkadaşları  rahatsız   etmememiz şartı­nı da ileri sürdü." diyerek sırasına oturarak romanı okumaya devam etti.

Okudukça hayretler içinde kalıyordu, neler neler yoktu romanın içinde... Murat'ın okuduğu bir devrimci yazarın hayalen kaleme aldığı bir köy romanıydı. Köyle ve köy gerçekleriyle hiçbir ilgisi bulunmayan  bu tür romanlar, belki köyü ve köylüyü bir kere dahi görmemiş olan şe­hirli çocuklarının ilgisini çekebilir, onlar tarafından beğenilebilirdi; fakat Murat gibi katıksız bir köy çocuğu olan ve köyün bütün özelliklerini şahsiyetinde yansıtan bir okuyucu, romandaki açık noktaları, fazlalıkları, mübalağaları, eksikleri ve hattâ yalanları kolaylıkla gö­rebilirdi.

Köylerimizin fakir olduğu gerçeğini Murat da kabul ediyordu, ama bu fakir olan bir insanın başkasının malına göz dikmesini gerektirmez, diye düşünüyordu. Hele hele fakir olan bir insan, bir miktar menfaat kar­şılığında vicdanını satıp ahlâkından fedakârlık edemezdi.

Ya o köylü kızlarımızın namuslarıyla, iffetleriyle ilgili yazılan­lara ne demeliydi?! Yazar, köylü kızlarının yoksulluğunu, perişanlığını anlattıktan sonra, para sahibi zenginlere nasıl kendilerini sattıkları konusunu işliyordu. Bu sahneleri uzattıkça uzatıyor, uydurma ve hayalî sevişme sahneleriyle kendisi gibi sapık okuyucuların takdirini kazan­mak için akla hayale gelmeyecek şeyler yazıyordu. Bir an kitabı fırla­tıp atmak geldi Murat'ın içinden, ama bu rezaleti sonuna kadar okuması, bilmesi gerektiği için bundan vazgeçti.

Herkes gitmiş, yatmıştı. Murat ancak saat 2'yi geçerken romanı bitirebildi. Romanın kapağını kapatıp sıradan kalktı ve bir kat üstteki yatakhaneye doğru yöneldi. Merdivenleri çıkarken, dolabının önünde pija­malarını giyerken, lavaboya giderken ve yatağına yatıp uyumak için gay­ret sarf ederken hep okuduklarını düşünüyordu. Köylüye karşı yapılan bu haksızlığa isyan etmek ve gerçekleri haykırmak için sabırsızlık için­deydi. Kendisine bu romanı veren öğretmeni görme arzusuyla doluydu. Ona neler söyleyeceğini şimdiden zihninde tasarlıyordu. Demek ki köylü ahlak­sız, köy kızı namussuz, köy imamı riyakâr, köy muhtarı sahtekâr, bütün zen­ginler de vurguncu ve sömürücü ha... Bunları düşünürken elli kişilik yatakhaneden yükselen horultular arasında kendisinden geçerek uykuya daldı.

Sabahleyin alt ranzada yatan Kemâl'in şiddetle sarsması sonucun­da ancak uyanabildi. Gözlerini ovuşturarak açtığında Kemâl'in giyinmiş olduğunu gördü. Heyecanlı bir şekilde:

-Sabah etüdü başladı mı?  diye sordu.

-Hayır, başlamak üzere. Acele et de geç kalma, diye cevap verdi Kemâl.

           Sabah  etüdü bittiğinde bütün yatılı çocuklar, en alt kattaki yemekhaneye gitmek için neşe içinde kitaplarını toplamaya başladılar. Çoğunun zihninde sabah kahvaltısının ne olduğu hususunda bir soru var­dı. Genellikle çocuklar sabahları verilen çorbadan hoşlanmıyorlardı. Son zamanlarda sık sık çayla birlikte verilen Amerikan yağından da hoşlan­mayanların sayısı bir hayli çoktu. En ideal kahvaltı olarak gördükleri çayla beyaz peynir veya zeytindi. Yemekhanenin kapısına geldiklerinde garsonların henüz masa servislerini hazırlamamış olduklarını gören ço­cukların yüzünde bir memnuniyetsizlik belirdi. Hele bir tanesinin:

        -Vallahi, gene çayın yanına Amerikan yağı çıkarmışlar, diye bağırması memnuniyetsizliklerini iyice artırmıştı. Biraz son­ra kapı açılıp da içeri girip, herkes masaya oturduğunda yağı bırakıp çayla ekmeği katık edenler çoktu. Zevksiz ve kısa süren bir kahvaltıdan sonra yemekhaneyi terk edenler çıkarken karatahtadaki o günün öğlen ve akşam yemeklerine göz atmadan edemiyorlardı:

Öğle:Kuru fasulye ,pirinç pilâvı, üzüm hoşafı.  Akşam: Patates, makarna.

O gün Murat, boşu boşuna aradı Aydın Bey'i. Bütün söyleyeceklerini tekrar tekrar zihninden geçirmiş, soracağı soruları titiz bir şekilde hazırlamıştı. Bir öğretmeninden Aydın Bey'in o gün dersi olmadığını öğ­renince aramaya son verdi. Ertesi gün ise bu konuda konuşmaya eskisi kadar istekli olmadığını anlayarak öğretmeni gördüğü halde hiçbir şey söylemedi.

Bir hafta sonra, romanları ve çeşitli sol görüşlü fikir kitapları­nı okumuş bitirmişti. Aydın Bey’e  teşekkür ederek iade ettiği sırada öğretmen sormuştu:

-Nasıl, bir şeyler öğrenebildin mi?

-Evet, hem de çok şey öğrendim hocam!

-Seneye de sana çok faydalı kitaplar veririm. Bu sene artık bitti sayılır. Onları okuduktan sonra fikirlerinin değiştiğini göreceksin.

-Teşekkür ederim efendim.

Bu konuşmayı takip eden günler her zamanki gibi alışılmış bir şe­kilde geçti. Günler bittikçe Murat'ın içini garip bir sıkıntı kaplıyor­du. Sebebini bilmediği bu durumdan kendisini bir türlü kurtaramamıştı. Nedense sene sonu yaklaştıkça kötü bir durum ortaya çıkacakmış gibi bir his vardı içinde. Ortaokuldan beri hep dikkat etmişti, senenin sonu­na doğru mutlaka kötü bir şey oluyordu, bu sene de mutlaka olacağı hu­susunda duyduğu endişe Murat'ı iyice huzursuz ediyordu. Zihnine yerleşen bu düşünceden kaçmak, kurtulmak istiyor, başka işlerlemeşgul olup bu konuyu unutmaya çalışıyordu. Fakat ne mümkün?...

Nitekim, okulun kapanmasına üç gün kala öğlen yemeğini yiyen çocuk­ların bir kısmı top oynuyor, bir kısmı oradan oraya koşuyor, bir kısmı da ağaçların gölgesine oturmuş istirahat ediyorlardı. Murat da gündüz­lü bir çocukla birlikte çeşitli konulardan konuşarak vakit tüketiyor­du. Arada bir dalıyor, köyünü, anasını, babasını,  abisini düşünü­yor ve onlara kavuşacağı şu birkaç günün de çabuk geçmesini diliyordu. Arkadaşı hararetli hararetli gittiği en son filmi anlatıyordu ki, bir an Murat'ın kendisini dinlemediğini fark ederek ne düşündüğünü sordu. O da aklından geçenleri bir bir söyledi, bunun üzerine hırçın bir ses­le arkadaşı :

-Ben, ailemden kurtulmak için can atıyorum, oysa sen ailene kavuş­manın hayalini kuruyor, rüyasını görüyorsun. Senin duyduklarını ben de duymak isterdim, şüphesiz hepsi güzel ve yüce duygular, ama ben onların, o duyguların var olduklarını bildiğim halde, tatlarını alamıyorum. Daha doğrusu hayatımda hiç yaşamadığım için o anları bilemiyorum. Benim tek istediğim kimsenin bana karışmadığı bir hayatım olsun. Ne annem ne de babam bana karışsınlar, dilediğim gibi hayatımı yaşayayım. Dersler ko­nusunda bana baskı yapılmasın, ders dediğin de nedir ki?.. Önemli olan bir diploma almak değil mi? Bu nedenlerle annemden ve babamdan bazen nefret bile ediyorum, ayıp olduğunu anladığım zaman pişmanlık duyguları içinde mahvoluyorum. Etrafımda, çevremde gördüğüm anne ve babalar çocuk­larının her istediklerini yerine getiriyorlar, bir dediklerini iki et­miyorlar. Onların çocukları yani benim arkadaşlarım, partiden partiye,  sinemadan sinemaya, eğlenceden eğlenceye koşuşuyorlar. Yaşamak onla­rın hakkıysa benim de hakkım, onların anne babaları bunu sağlıyorlarsa benim de annem ve babam aynı imkânları bana sağlamak zorundadırlar, diye  düşünüyorum, dedi.

Murat, olgun bir insana has bir üslûpla:

-İnsan, anasının babasının değerini bu dünyada yaşarken bilmeli, yoksa onları kaybettikten sonra değerini anlarsa....

dediği anda sözünü tamamlayamadı. Çünkü kendilerine doğru  koşarak gelen bir arkadaşları, heyecanlı   heyecanlı bir şeyler anlatmaya çalışıyordu:

-Çocuklar, duydunuz mu, Aydın Bey dün bir trafik kazası geçirmiş?

-Kim, kim?

-Aydın Bey...                                                                                                    

-Bizim Edebiyat öğretmeni Aydın Bey mi?

-Evet o!  Zaten kaç tane Aydın bey var  okulda?

-Durumu çok mu ağırmış?...

-Ben de hademeler konuşurken duydum. Hastaneye yatırmışlar, çok ağır yaralanmış diyorlar. Ameliyat etmişler, bir bacağını kaybetme ihtimali da­hi varmış.

Ertesi gün hastaneye ziyarete giden öğrenciler arasında Murat da vardı. Hastaneninbeyaz mermer kaplı, soğuk görünüşlü merdivenlerini çıkarlarken alışılmış  ilâç  kokuları  burunları  yakıyordu.  Arkada­şının birisi Murat'a dönerek:

-Senin Aydın Bey'le aran iyi değildi, belki de sevinmişsindir ka­za geçirmesine!

-Bir insanın acı çekmesi başka bir insana zevk veya sevinç vere­mez. Aksine çok üzüldüm.

-Ben olsam sevinirdim. Ziyaretine de gelmezdim. Bana yaptıklarının cezasını buldu, diye düşünürdüm.

-Bunun sonucunda kazancın ne olurdu? O ıstıraptan, acıdan kıvranır­ken geçmişte kalan kırgınlıkları nasıl hatırlar da  intikamının alındığınıdüşünerek memnun olursun? İnsanlığa yakışan davranış bu mudur?

diye, yüksek sesle âdeta bağırıyordu Murat. Birden parmağını ağzına götürmüş "Sus!" işareti yapan hemşire resmini görünce, hata etti­ğini anlayarak konuşmasını kesti.

Beyaz rengin hâkim olduğu üç kişilik koğuşa girdikleri zaman, iki gün önce o canlı kanlı, sert hatlı, sağlam vücutlu öğretmenlerinin yüzünün solduğunu, gözlerinin sönükleştiğini, bitkin ve âciz bir varlık olarak yatakta yattığını görünce, öğrenciler insanoğlunun zavallılığını ve zayıflığını belki de hayatlarında ilk defa idrak ediyorlardı. Karşıla­rındaki insanın, aynı adam olup olmadığı hususunda şüpheye düşenler bi­le vardı.

Öğrenciler, ufacık koğuşa zorlukla sığmışlardı, hattâ birkaç kişi kapının dışından öğretmenlerini görebilmek için ayaklarının ucuna basa­rak yükselmeye uğraşıyorlardı. Aydın Bey’in, "Geçmiş olsun" dileklerine teşekkür ettikten sonra başucuna kadar yaklaşan Murat'ın gözlerinin içi­ne bakarak şöyle dediğini bütün çocuklar hayretler içinde duymuşlar­dı:

-Beterin de beteri vardır, Allah daha beterinden korusun. Buna da  şükür...

11.BÖLÜM

Cenazeye katılan birkaç genç, ses tonlarını yükseltmemeye özen göstererek aralarında konuşuyorlardı:

-Düşüncelerimi tam olarak ifade edemedim. Her şeyi birbirine ka­rıştırdım galiba. Üzüntüden ne yaptığımı bilemeyecek bir haldeyim.

-Bütün arkadaşlar arasında çok saygı duyulan bir ülkücüymüş. Kaybı şüphesiz ki büyük üzüntülere yol açtı. O kadar çok sevenleri var ki...

-Buna eminim, çünkü bu dâvayı omuz1ayanların büyük bir kıskançlık­la muhafaza ettikleri en güzel duyguları sevgidir. Biz vatanımızı, milletimizi, kardeşlerimizi, dostlarımızı, düşmanlarımızı kısacası bize ait olan her şeyi seviyoruz. Zaten insanları birbirlerine yaklaştıran sevgi duygusundan nasibini almamış olanların, memleketin ve milletin kaderi­ni omuzlarına yüklenmeleri nasıl düşünülebilir? Sevgi, inanmış insanla­rın normal davranışları arasında yer alan, onları birçok kötülüklerden koruyan, hayatın tadını almalarını sağlayan, huzur ve mutluluk veren asil bir kavramdır. Sevginin uygulanması gereken ilk varlık insandır. Daha sonra sırasıyla hayvanlar ve bitkiler gelir. Sevgide şart yoktur. Şartlı bir sevgi düşünülemez, eğer böyle bir sevgi anlayışı ortaya çıkarsa,o kişinin duygularının samimiliğinden şüphe etmek gerekir. Birbirlerini seven insanlar arasında sıkı bir dostluk ve arkadaşlık doğar. Karşılık düşünmeden, hiç bir ard düşünceye dayanmadan gösterilen sevgi tezahürleri, toplumu meydana getiren fertlerin birbirlerine güven duymalarını sağlar ve onları felaket günlerinde birbirlerine bağlayan en önemli unsur niteliği kazanır. Aynı kanı taşıyan, aynı tarihi yaşamış olan, aynı kaderi paylaşan,  aynı ülkenin nimetlerinden faydalanan, aynı ülkü ve ideal etrafında bütünleşen toplumların sevgiden daha güçlü bir savunma ve taarruz silâhları olamaz…

Karanlık her geçen dakika biraz daha artıyordu. Şiddetli bir fır­tınanın belirtileri vardı havada. Nitekim biraz sonra Sultanahmet tara­fından dans eder gibi döne döne gelen ve önüne çıkan her hafif cismi kendisiyle birlikte getiren metrelerce yükseklikteki hortum göründü.  Hızla topluluğa doğru yaklaşıyordu, bu topluluğu da içine almak gibi bir niyeti vardı galiba.Kaçışan insanların arasından geçen hortum Gülhane Parkı'nın dışındaki duvarlara doğru hızla yaklaştı, duvara çarpmasıyla birlikte şiddetli bir gürültü çıkardı. Tıpkı top pat­laması gibi... Koskoca hortum çarpmadan başı dönmüş, sersemlemiş gibiydi, bir kere, bir kere daha döndü ve en sonunda bütün gücü kuvveti bitmiş bir insan gibi kucağındakilerle birlikte olduğu yere yığıldı kaldı. Etraf toz, toprak ve kâğıt parçaları içinde kalmış, bir çöplük gö­rüntüsüne bürünmüştü....

12.BÖLÜM

Murat, altı senelik yatılı okul hayatını tamamlamıştı. Geçmeyeceğini  san­dığı acı tatlı günler, yığınlarla hatıralar hep geride kalmıştı. Murat, son bir defa daha valizlerini toplamış yarı üzüntü yarı sevinç dolu gözlerle bomboş dolabına bakmış, yatakhaneye giderek oraya buraya atıl­mış beyaz yatak çarşaflarını, sağa sola itilmiş gayrı muntazam duran ranzaların görünümünü uzun uzun seyretmişti.

Murat'ın içinde beş katlı pansiyon binasını gezmek için dayanıl­maz bir arzu vardı. Her tarafını tekrar görmek ve hafızasına bütün tabiîliğiyle yerleştirmek istiyordu. Önce en üst kattan mı yoksa en alttan mı başlaması hususunda tereddüt etti  ise de sonunda kararını vererek valizlerini  aşağıya indirmiş ve en alt katta bulunan yemekhaneden işe girişmişti. Yemekhanenin  camdan çift kanatlı kapısını itip içeri girdi. Bir kısmı mavi formikalı bir kısmı da ağaçtan olan masaların üstü her zamankinin aksine tertemiz ve bomboştu. İskemleler yine masaların  etrafında dizili duruyordu. Hızlı adımlarla yemekhaneden mutfağa açı­lan kapının yanına geldi. Nöbetçi öğrenciliği sırasında defalarca gir­diği mutfağın görünüşü de aynıydı. Bakır tabaklar yıkanmış raflara kal­dırılmış, dev gibi kazanlar simsiyah dışları görünebilecek bir biçimde ters çevrilmiş, büyük bütangaz ocağının kapağı kapatılmıştı. Hiç bir zaman mutfağı terk etmeyecek olan yağ kokuları ve isler de olduğu gibi duruyordu.

Yemekhaneden çıkarken daha önce yaptıkları gibi gayrı ihtiyarî gözü yemek listesini  gösteren karatahtaya takıldı. İki gün ön­ceki yemekler yazılıydı:

                Sabah : Çorba,  Öğle : Kadınbudu köfte, pilâv, üzüm  Akşam : Barbunya, makarna

İkinci ve üçüncü katlardaki etüd salonlarını, dördüncü ve beşinci kattaki yatakhaneleri ve bütün lavaboları ayrı ayrı dolaşıp aşağıya indi. Koskocaman bina bomboştu, hiç kimse yoktu. Arkadaşlarının hepsi bir iki gün önceden  gitmişler, fakat Murat'ın memleketten parası gelmediği için beklemek zorunda kalmıştı. Kendisiyle birlikte kalmayı teklif eden Kemal'i zorla otobüse bindirirken durumu ailesine anlatmasını ve merak etmemelerini sıkı sıkıya tembih etmişti.

Bu sabah havale kâğıdını getiren postacıyı görünce sevinçle koş­muş ve imzayı atıp kâğıdı aldıktan sonra Postane’ye gitmişti. Oradan ga­raja uğrayıp biletini almış ve valizlerini hazırlamak üzere pansiyona dönmüştü.

Bahçe kapısından çıkarken emektar, yaşlı bekçinin oturduğu sandal­yenin üzerinde güneşin de verdiği rehavetle hafifçe kestirdiğini gör­dü. Rahatsız etmemek için mümkün olduğu kadar az gürültü çıkarmaya gay­ret ettiyse de bekçi yaklaşan ayak seslerini duyarak gözlerini arala­dı:

-Gidiyor musun evlât?

-Evet,  gidiyorum Rıza amca.

-Geldi mi paran?

-Bugün geldi. Biletimi aldım. Bir buçuk saat sonra da araba hareket edecek.

-Uzak mı yolun, buraya ne kadar çeker?

-Ehh,  aşağı yukarı yedi-sekizsaat.

-Allah kolaylık versin, ben hiç hoşlanmam bu otobüslerden. Sekiz saat ha? Çok çok uzak olmalı.

-Alıştık artık Rıza amca. Ver elini öpeyim. Allahaısmarladık.

-Güle güle evlât, yolun açık olsun. Seneye de gelecen mi?

-Yok gelmeyeceğim, bitti artık, bitti...

-Yaa!

Caddelerinde dolaştığı, dükkanlarından alışveriş ettiği, sinemala­rına gittiği, insanlarını tanıdığı bu şehre belki bir daha hiç gelemeyecekti. Ne de olsa bir  çok senelerini burada geçirmişti. Alışmış­tı buraya. Bu şehirden ayrılırken son gözlemlerini zihnine yerleştirmek istercesine otobüsün penceresinden etrafı seyretti.

Otobüs, şehrin caddelerinden geçip karayoluna çıktığı zaman, Murat,  biraz uyuyabilmek için başını koltuğa yavaşça yasladı. Kısa bir müddet sonra da uykuya daldı. Ümit dolu,  güzellik dolu süslü rüyalar içinde ya­şıyordu...

Liseyi bitirdikten sonra köyüne dönen Murat'ı  bekleyen bir sürü iş vardı. Artık iyice büyüdüğü için ailesine de bütün işlerde çok faydası dokunuyordu. Boyu uzamış, kolları kuvvetlenmiş, yüzünde sakal­lar çıkmaya başlamıştı. Kilosu düşüktü ama, gayret ettiği için çoğu kim­seden daha fazla iş çıkarabiliyordu. Anası-babası eskisi gibi çalışabile­cek güce sahip olmadıkları için işlerin çoğunu üstlenmesi gerektiği dü­şüncesindeydi.

  Yazın bütün işleri daha bitmemişti, hemen hemen hepsi duruyor sayılırdı .Mısırlar toplanacak,  taneleri ayrılacak, ekinler biçilip demet yapılıp harmanda dövülecek, bostanlar bozulup satışa çıkarılacaktı. Bütün bunlardan başka ahırdaki hayvanların beslenmeleri, temizlikleri ve bakım­ları da vardı.

İşleri önce sıraya koymaları gerektiğini düşündü. Vaziyete bakılır­sa bu sene mahsul her senekinden daha fazlaydı. İlk defa olarak bu sene yüzlerinin güleceğini düşündükçe sevinçten içi içine sığmıyordu. Eğer bol mahsul elde edip biraz para kazanabilirlerse üniversiteye gidebilmesi de imkân dahiline girecekti. Abisi Yavuz Hukuk fakültesinde okuyordu, im­tihanlar biter bitmez köye geleceğini yazmış, onların hiç birisinin iş­ler yüzünden yorulmamasını, kendisini beklemelerini sıkı sıkıya tembih etmişti. Anasının babasının ellerinden Murat'ın da gözlerinden öpüyordu. Akşam yemeğinden sonra Yavuz'un mektubunu tane tane okuyan Murat, anası­nın ve babasının Yavuz’un yazdıklarından çok etkilendiklerini, gurur duyduklarını, mem­nun olduklarını seziyordu. Murat içinden "Biz hiç Yavuz âbime iş bırakır mıyız, ben ne güne duruyorum, o gelene kadar işlerin önemli bir kısmını mutlaka bitirmeliyiz." diyordu.

Hepsi de yoğun bir gayret içindeydiler. Bir yandan ekinleri biçer­ken diğer yandan da kızgın güneş altında yanmasın diye mısırları kırı­yorlardı ve geceleri de kırdıkları bu mısırların kabuklarını çıkarıp sopalarla döverek tanelerini koçanlardan ayırıyorlardı.

              Ahırı temizlemek, hayvanların yemini hazırlamak, tımarlarını yap­mak, yeşil ot toplamak, çeşmeden su getirmek Murat'ın görevleri arasın­daydı. Fırsat buldukça arada sırada köy kahvesine gidiyor, bir çay  içip köylülerle sohbet ediyordu. Gerçi büyük adamlarla askere gitmeyenler sohbet edemezler, konuşamazlardı, ama bütün köylüde bir kanaat hasıl olmuştu ki "Çakırlar’ın  Hüseyin'in oğulları bir başkaydı. Ter­biyeleri,  tahsilleri üzerine ne söylense yine de azdı . Köyün şerefini onlar kurtarmışlardı. Baksana bir tanesi yüksek tahsil yapıyor, diğe­ri de liseyi bitiriyordu. Bunların köye ilerde çok faydası dokunacak­tı. Zaten okumuş adamdan insana zarar gelmezdi. İkisi de oku­yunca kibirlenmemişler, eski insanlıklarını muhafaza etmişlerdi. Bir büyük gördükleri zaman ayağa kalkarlar, hal hatır sorarlar, rast gele konuşmazlardı. Onun içindir ki her türlü itibara layıktı bu çocuklar."

Bir sabah Murat, anasının başı ucunda:

--Muradım, Muradım, yavrum hadi kalk. Ortalık ağardı, öküzleri koş da tarlaya varalım.

demesiyle gözlerini açtı.Yatağından fırlayarak giyinip ahıra koştu. Boyunduruğu hayvanlara taktıktan sonra:

-Ana tamam, hazır. Acele edin de gidelim,  diye bağırdı.

-Eyi, eyi. Babanı uyartıp gedelim. Hüseyin, Hüseyin hadi kalk...

Çakırlar'ın Hüseyin, bugün biraz zor kalkmıştı yatağından, sebebini bilmediği bir ağırlık çökmüştü üstüne. Ellerini destek yaparak  kalkmağa çalıştığı sırada yorgan hâlâ sırtında duruyordu. Tek eliyle kuvvet almaya devam ederek, diğer eliyle yorganı attı ve diz üstü doğ­rulduktan sonra ayağa kalktı. Fakat bir an ayakta iken başının döndüğünü, yere yıkılacağını hissetti. Karısı:

-Ne o, bişey mi var?

-Yok bişey Hatça. Dünden kalma yorgunluk yüzünden uyanamadım. Getir leğeni de yüzümü yuğayım.

Murat, öküzlerin yularlarından tutmuş, anasıyla babası da arabanıniçine binmişlerdi. Su testisiyle yiyecek çıkınını arabanın kanatlarına takmışlar, tırpanı ağzı arabanının kuyruk tarafına gelecek şekilde diğer kanata bağlamışlardı.

Ağır ağır giderken Murat, sabahın o tertemiz havasını ciğerlerine doldurmak istercesine derin derin nefes alıyordu. Yer yer  kuş cıvıl­tıları kulağına geliyor, tatlı bir nağme gibi ruhunu okşuyordu. Önlerinde giden bir kaç arabanın içinde onlardan daha erken hareket  edip işlerine giden köylüler vardı. Hepsinde de sabah mahmurluğu seziliyordu, çünkü aheste aheste bir tempo tutturmuşlar, hiç acele etmi­yorlardı. Başka zaman kendilerinden önce giden kimse bulunmazdı, bu sa­bah ilk defa olarak önceliği başkaları almıştı.

Etrafını yeşil otların kapladığı çeşmenin yanından geçerken bur­nuna kadar gelen mis gibi kekik kokusunu daha fazla duyabilmek için bir an durdu. Bu sırada güneşin Alaca Dağ'ın ardından görünmeye başla­dığını fark etti. Bir an önce gitmeleri gerektiğini düşünerek yokuş aşağı doğru öküzlerin önünde koşmaya başladı. Daracık yolda, normalin üs­tünde bir hızla giden araba, şiddetli gürültüler ve gıcırtılar çıkarı­yordu. Zaman zaman arabanın tekerlekleri yolun dışına çıktığı için,  devril­me tehlikesi atlattıkları bile oldu. Babasının:

-Biraz yavaş gidelim oğlum. Aceleye lüzum yok!

İkazını duyunca Murat, tempoyu ağırlaştırması gerektiğini düşün­dü. Yüzlerce, binlerce defa geçtiği bu yoldan gözü kapalı bile gidebile­ceği fikri babasının boşuna endişeye kapıldığı fikrini kuvvetlendirdi­ği için, biraz sonra yine öküzlerin önünde koşmaya başladı, tarlaya varıncaya kadar, her türlü koşma şekillerini deneyerek koştu koştu...

Tarlaya geldiklerinde güneş, bir-iki adam boyu yükselmişti. Hayvan­ları arabadan kurtarıp ilerde otların bol olduğu bir yere çaktıktan sonra arabadaki eşyaları aşağıya indirdi.

Öğlene kadar hiç durmadan çalıştılar. Birisi ekinleri biçiyor diğeri topluyor, öbürü de demet yapıyordu. Öğlen olunca anası getirdiği yoğurdu su ile karıştırıp ayran yaptıktan sonra kuru ekmekleri bu ay­ranın içine doğradı. Hepsinin ağzı bu nefis papara karşısında sulanma­ya başlamıştı. Yanına soğan da olduğunu görünce Murat ve babasının ke­yiflerine diyecek yoktu. Murat, soğanı yakaladı, düz ve sert bir yere koydu, kuvvetli bir şekilde yumruğunu soğana vurdu, fakat soğan yumru­ğunun altından sıyrıldı kaçtı. Durumu gülerek seyreden babası:

-Ver bana da bir kerekte soğan nasıl kırılır öğren, dedi.

Murat alınmış olmalı ki hiç bir cevap vermedi. Soğanı  aldı daha sert ve düz bir yere koyduktan sonra  yumruğuyla soğana bir ke­re daha vurdu. Soğanın kırılma sesiyle birlikte babasına manâlı manâlı baktı ve parçalanmış soğanı uzattı. Papara bittikten sonra Hatça, torbadan taze bir ekmekle azıcık tereyağı çıkardı. Ekmeği Hüseyin'e uzatarak:

-Al  ekmeği sen kır da gelinlerin güzel olsun , dedi.

 Hüseyin umursamadan:

-Benim oğullarım aslan gibi maşallah, elbet gelinlerim de güzel olacak, dedi.

Bu konuşmalardan rahatsız olan Murat, mahcubiyetinden kıpkırmızı kesilmişti.

Yemekten sonra biraz dinlenip tekrar işe başladılar. Güneş bütün gücüyle ortalığı yakıp kavuruyordu, hepsi de kan-ter içindeydi. Öyle ki yarım saatte bir su testisine hücum ediyorlar ve kana kana su içip işe yeniden başlıyorlardı.

Murat, su içtikten sonra elindeki su testisini tam yere koyup ge­leceği sırada gözü babasına takıldı, babasında bir acayiplik olduğunu hemen sezdi. Sendeleyen babasına bir şey söylemek için ağzını tam açmıştı ki, babasının kökünden kesilen bir ağaç gibi devrildiğini gördü. Kelimeler dudaklarında dondu kaldı. Babasının yanına koştu:

-Neyin var baba, hasta mısın?

-Yok bişeyim oğlum, yorgunluktan ve sıcaktan olmalı. Başım biraz dönüyor da..,

Anasıyla birlikte babasını arabanın gölgesine götürüp, orada isti­rahat etmesi için yatırdılar. O, illâki onlarla birlikte çalışacağını söylüyordu, fakat Murat'ın ısrarlı yalvarmaları üzerine bu fikrinden vazgeçmek zorunda kaldı.

Güneş batarken arabaya yüklediği demetlerin sayısında azaltma yapan Murat, arabanın ortasında babası için demetlerden bir yatak ha­zırlayarak, anasını da ona bakması için demetlerin üzerine çıkarıp yu­larları eline aldı. Şimdiki yükleri daha ağır olduğu için ağır ağır  yo­la koyuldular.

Hüseyin hiçbir şeyi olmadığını iddia ettiği halde, birkaç gün ev­de yatarak vakit geçirdi. Doktora gitmeyi bir türlü kabul etmiyor, her defasında "Yarın iyileşmezsem, giderim." diyordu. Fakat yarın olunca vaz­geçiyordu.

Hastalığının haftasına Yavuz köye geldi. Murat'la anası çok sevin­diler, çünkü Yavuz'un onu kandıracağından emindiler, nitekim öyle de oldu. Kasabada bir özel doktora, daha sonra şehirdeki hastaneye, oradan yine bir özel doktora götürdülerse de  Hüseyin'e herhangi bir teşhis konulup tedavisi yapılamadı.

Hüseyin'in bu bilinmeyen hastalığı tam iki yıl sürdü. Doktor dok­tor dolaşılıp deva aradılar, tabii bu arada ellerinde avuçlarında bulu­nanları da harcamak mecburiyetinde kaldılar.

Neden sonra Hüseyin, eski sıhhatine kavuşup ayağa kalkınca ailede bayram sevinci yaşandı.  Çekilen acılar, yokluklar bu sevinçle birlikte unutulmuştu.

Bu arada olan Murat'a olmuştu. Ailenin geçimini yüklenen Murat, ma­alesef çok arzu ettiği yüksek tahsil yapabilme imkânından da mahrum kalmıştı. Murat, yaşadığı iki yönlü üzüntü yüzünden bir hayli yıpranmış­tı. Bu sırada kendisine destek olan garip anacığı olmasaydı ne yapardı acaba? Çok sabretmişti, gerçekten örnek alınacak bir sabır göstermişti, zaman  zaman isyan ettiği de olmamış değildi. Böyle bir anında anasına:

-Kötü kader, yüzümüzü bir kere olsun güldürmedi. Tam her şey yoluna girdi derken aksilik üstüne aksilik geliyor. Bizim de yaşamaya, mutlu olmaya hakkımız yok mu? Bu alın yazısını silemeyecek miyiz ana? demişti. Anası da kızarak:

-Oğlum, ne biçim lâf edersin öyle? Tövbe de, Allah böyüktür, ondan ümit kesilmez. Elbet bir gün biz de düzlüğe çıkarız, sabret hele sabret.! Allah kullarının sabırlarını dener bazen. Asi olmak yerine tevekkül lazım,  demişti.

Babası iyileştiği halde Murat o sene de okula gidemeyeceğini bi­liyordu, çünkü Yavuz'un okulu bitirmesi için bir senesi daha vardı. Bu bir seneyi de bekleyecekti. İşte ancak o zaman durumları düzelecekti. Ya­vuz, hem ailesine bakacak hem de Murat'ı okutacaktı. Bu yüzden gecesini gündüzüne katmış durmadan mezuniyet imtihanlarına hazırlanıyordu. Okul­daki boykot hadiseleri bu sene de imtihanları bir ay kadar geciktirmiş­ti.

Bir  gün Yavuz  çıkageldi.

Hasretle kucakladılar Yavuz'u. Hepsinin gözleri de Yavuz'un üzerin­deydi. Sevinçli haberi duyabilmek için ağzının içine bakıyorlardı. Aksi bir ihtimali düşünmek hiç birisinin aklına gelmiyordu, zira Yavuz'un okulu bu sene bitireceğine öylesine inanmış ve bel bağlamışlardı ki onun ağzından dahi böyle bir şey duysalar gene de inanmazlardı.

Heyecan son haddine ulaşmıştı. Yavuz da sanki kasıtlı olarak susu­yor, kendiliğinden bir şey söylemiyordu. En nihayet dayanamayan Hüseyin:

-De evlât, habarı de bize.

Deyince Yavuz, cebinden çıkardığı diplomasını gösterdi. Gözler se­vinçle parlamış, yorgun ve bitik yüzlereolağanüstü bir canlılık gel­mişti.

Yavuz Murat'a baktı.  Murat'ın gözlerindeki sevinç parıltılarının yanı sıra kendisiyle duyduğu gurur da okunuyordu. Murat'ın ellerini tuttu ve:

-Herkesten çok senin fedakârlığın sayesinde ben bu diplomayı al­dım. Benden çok senin hakkın var bu diplomada. Senin için seviniyorum ve senin hesabına mutluluk, duyuyorum. Gerçekten çok mutluyum... diyerek, kardeşini kollarının arasına alarak bağrına bastı... .

13.BÖLÜM

Sultanahmet'ten gelip Sirkeciye giden yolun tam ortasında bulunan asırlık ağacın gövdesine başını dayamış,  etrafa dalgın gözlerlebakan bir genç duruyordu. Bu genç, Murat'ın en yakın arkadaşı Kemal’di. Kemal, sinirden titreyen gür siyah bıyıklarını eliyle düzeltti, ellerini cebine sokup bir şeyler arar gibi yaptı. İş olsun diye ayağını ağacın gövdesine bir iki kere vurdu, başını göğe kaldırarak bulutları seyretti, gözlerini gökten yere doğru indirip biriken kalabalığa baktı. Teselli ve­recek, derdine ortak olacak insanlar aradı durdu boşu boşuna... Herkes kendisigibiydi. Istırabın donuklaştırdığı bu yüzler sanki bir daha hiç gül­meyeceklerdi.  "Ne zaman güldüler ki" dedi içinden.               

Murat'ın yüzünün güleç olup olmadığı geldi hatırına. Düşünmeye baş­ladı. Acaba Murat'ı içten ve candan gülerken hiç görmüş müydü? Ne tuhaf bir kere olsun Murat'ın gülen gözlerini, sevinç dolu yüzünü hatırlamıyordu. Sadece sene sonları bitip de okuldan  memleketlerine gidecekleri vakit yüzünde coşkun değil, ama hafif bir tebessüm şeklinde beliren sevinci gö­rürdü. Hepsi bu kadar...

Olgun, bilgili bir insan gibi düşünür ve konuşurdu. Laubali hareketleri hiç yoktu. Çocukça zaaflarına hiç rastlamamıştı. Ahlâk, din ve âdetler üzerindeki düşünceleri çok katı ve kesindi. Bu konuların uluorta tartışılmasına karışmaz gibi görünürse de, bir köşede konuşulanları dinler, sonra da kendi fikirlerini ve düşüncelerini söyleyerek konuyu kapatırdı.

"Sağlam karakterli arkadaşım benim! " diye içinden geçiren Kemal, çocukluk günlerinin tatlı hatıralarına kendini bıraktı: Çelik-çomak oynamaları, hayvanları gütmeye gitmeleri, çeşmeden su almaları, ilkokulda okurken ellerini kesip kan kardeş olmaları, yatılı okul hayat­ları bir bir geçti gözlerinin önünden..

Kemal'in genç ve diri yüz hatları sertleşmiş, aldığı nefes hızlanmış­tı. Yüzü bir kızarıyor bir beyazlıyordu. İçindeki korkunç mücadelenin dı­şa yansıması kendini belli ediyordu. Midesinden boğazına doğru bir yumru­nun çıktığını hissetti, ağır ve yıpratıcı bir şeydi bu. Bütün vücudunu, can­lı olan her parçasını mahvedici, tahrip edici, parçalayıcı garip bir olayla karşı karşıyaydı. Frenleri boşalmış bir araba gibi bütün sinirleri bo­şalmış, iradesinin kontrolünden çıkmıştı. Buna rağmen yine de ağlamamak için direniyordu. "Hayır ağlamayacağım, söz verdim ağlamayacağım"  diye içinden kendi kendine tekrar ediyordu. Dudaklarını ısırıyor, ellerini yumruk yapıp, göz yuvalarına bütün gücüyle bastırıyor, açılan burun kanatlarından derin derin nefes alıyordu. Ellerini gözlerinden çektiği zaman etrafı yı­kan çılgın sel suları gibi gözyaşları fışkırmaya başlamıştı. Frensiz ara­banın çaresiz şoförü gibi kaderin emrindeydi artık. Ama…

Nasıl ki inandığı, uğruna mücadele verdiği kutsal dâvası milletine varolma imkânı veriyorsa, şimdi de asırlık ağaca gözyaşları çan suyu ve­riyordu. Ağacın dibine toplanan gözyaşı gölü insan muhayyilesinin düşünemeyeceği kadar çoktu...

14.BÖLÜM

Yıl  1974

Türkiye yeni bir olayla karşı karşıya. Gözler dışarıya çevrilmiş, yavru vatan Kıbrıs'ın kaderi çizilmek üzere. Samson, Makarios idaresini devir­miş ve Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti meşruluğunu yitirmişti. Bundan sonrası Kıbrıs'ta bulunan ırkdaşlarımız için pek de olumlu gelişmeler getirmeye­ceğe benziyordu.

Yavru vatanı kurtarmak hususundaki görüşler yaygındı, fakat nedense bâ­zı aydınlar arasında Kıbrıs'la ilgili en ufak bir endişeye rastlanmıyordu.Onların asıl üzüntüsü eğer Kıbrıs dolayısıyla Yunanistan'la aramızda bir savaş çıkarsa,  bu savaştan uğrayacakları zarardı. Öyle ya işin içinde askere alınıp ölmek olduğu gibi, savaş durumunun doğuracağı birtakım yokluklara katlanmak da gerekecekti.

O sırada Murat henüz öğrenciydi. Fakat abisi ve çok sevdiği arkadaşı Kemal on ay önce Yedek Subaylık görevlerini yapmak üzere silâh altına alınmışlardı. O günlerde ikisinden de haber alma imkânı bulamayan Murat, merak içinde bir mektup gelir ümidiyle bekliyordu.

Murat, okulda çıkan anarşik olaylar nedeniyle kaybettiği yılları telâfi edebilmek için olanca gücüyle çaba harcıyordu. Okulun kantininde oturmuş ders çalışmaya uğraşıyor, fakat Kıbrıs meselesi zihnini bir hayli meşgul ettiği için bir türlü derse dikkatini toplayamıyordu. Kitabı bırakıp önündeki gazeteleri bir kere daha okumak için eline aldığı sırada, aynı sınıfta okuduğu, sık sık fikrî münakaşalar yaptığı arkadaşı Bülent yanına geldi:

-Ne o, dersleri bıraktın da gazete okumaya mı başladın?

-Şöyle bir göz gezdiriyordum.

-Çalışsan daha iyi edersin, boş ver Kıbrıs’ı mıbrısı da derslerine bak!

 -Boş vermek insanın elinde değil, böylesine ciddi bir konuda hangi Türk vatandaşı boş verebilir ki...

-Tamam, tamam anladık. Gene bir tartışma konusu çıkaracaksın. Bugün be­nim böyle bir niyetim yok. Ben sana bir teklif yapmaya gelmiştim. Gel bugün bize gidelim. Biraz eğleniriz, müzik dinleriz, sonra da birlikte ders çalışırız. Böylelikle sen de kafandaki düşünceleri unutmuş olursun. İnan ki evde  kimse yok, ikimiz olacağız sadece.

-Hayır gelemem. Teklifine teşekkürler.

-Bırak inadı da gidelim. Nasıl olsa bu koşullar altında çalışman olanaksız.

Bülent o kadar çok ısrar etti ki, insanları kırmak istemeyen Murat, ısrarlar karşısında istemeye istemeye gitmeyi kabul etti. Okuldan çıkıp Fakülte Otobüs durağına geldiler. Oradan bir otobüse binip Karaköy'de indiler Karaköy'den Teşvikiye dolmuşuna bindiler ve Bülentlerin evine geldiler. Yedi katlı bir apartmanın kapısından içeri girip asansöre binerek beşinci katta indiler. Bülent 9 numaralı dairenin kapısını açtı ve arkadaşını içeriye buyur etti.

Murat, içeri girince gördükleri karşısında hayretini gizlemek için bir hayli gayret sarf etti. Bülent odaları ve salonu gezdirince bu hayreti daha arttı. Bütün duvarları lambri ile kaplanmış, üç koltuk takımını ve bir yemek odası takımını rahatlıkla aldıktan sonra boş yeri bile kalan bir salon, dört ayrı yatak odası, yayla gibi geniş iki tane balkon, çifter tuvaletler, yerden tavana kadar fayans döşeli banyolar...

Salondaki muhteşem avizelerin kristal olduğuna hiç şüphe yoktu,  çünkü salona giren akşam güneşi, avizelere bakan insanın gözünde rengarenk dans ediyordu. Her odada ve hollerdeki tablolar; saymakla bitmeyecek bakırdan, gümüşten süs eşyaları, altın kaplamalı çerçeveler…

Bülent'in çalışma odası da çok güzeldi. Bu odaya ilk girişte göze  köşede duran müzik dolabı çarpıyordu. Hemen onun yanında hepsi de ciltli olan kitaplarla dolu bir kütüphane vardı. Çalışma masası ve koltuğu öbür köşede duruyor, yeri açık kahve renkli, ince tüylü bir halı kaplıyordu. Ayrıca gelen misafirlerin oturması için odaya bir kanepe ve dört tane de koltuk konmuştu.

Murat, bütün teferruatları tek tek inceliyordu. Elinde olmadan bir yandan da inşaatta kendisine verilen odayla burasının muka­yesesini yapıyordu. Kendi odasının bunun yanında bir kümes bile sayılamayacağı gerçeğini kabul etmek mecburiyetinde kaldı. Kendi odasında üstü siyah bir battaniyeyle örtülü bir yatağı, tahtaları çakarak yaptığı kütüphanesi, eski ama sağlam bir sandalyesi ve yine kendi yaptığı bir masası vardı. Ayrıca bir piknik tüpüyle, birkaç tane tabağı ve iki tenceresi de bu eşyalarına dahildi. Bunları düşünürken Bülent'in sorusuyla kendisine geldi:

-Senin oturduğun daire nerede Murat?

-Buraya çok uzak, karşıda. Kadıköy tarafında.

-Bağdat Caddesi civarında mı? Bağdat caddesinde benim halamlar var. Birkaç kez gittim o taraflara.

-Bağdat Caddesi'nde değil, onun paraleli olan Kayışdağ caddesinde,  Ziverbey civarı.

-O tarafları pek bilmem. Nasıl memnun musun evinden? Memnun değilsen bu civarda sana bir daire tutalım. Hem okula gidip gelme kolay olur senin için.

-Evimden memnunum. Buraları da güzel, ama benim evim daha güzel.  Onun için teşekkür ederim.

-Valla Muratcığım, bu hayat pahalılığında ev kiraları çok ucuz. Biz gerçi kira vermiyoruz, kendi evimiz, ama daha on gün önce bu bi­zim apartmandan üç bin lira kirayla bir daire gitti. Kaloriferli, devamlı sıcak sulu, her türlü konforu olan bir daire, üç bin liraya pahalı sayıl­maz değil mi?

     -Öyle, öyle...

       Bu konuşmaları müzik dolabından gelen müzik sesleri takip etti. Murat plâklara şöyle bir göz attı. Neler yoktu bu plâklar  arasında: Tchaikovsky’ler, Mozart'lar, Chopin'ler, bütün Klâsik Batı Müziği resmi geçit yapıyor; onları İngiltere'nin, Fransa'nın, meşhur toplulukları takip ediyor ve en sonda da Hafif Müzik Sanatçılarımızın eserleri yer alıyordu. Plaklar arasında bir tane Klâsik Türk Musikisi’ne veya Türk Halk Müziği'ne rast­lamak maalesef imkansızdı. Bu eksikliğinin farkına varan ve bunu telâfi etmek isteyen Bülent,  acemi ve zoraki bir ifadeyle:

-Halk Müziği'nden de bir kaç tane plâk almak niyetindeyim. Örneğin Aşık Veysel’den, Ruhi Su'dan ilk fırsatta alacağım, dedi.

Murat hiç sesini çıkarmadı. Sadece acıyan bir ifadeyle arkadaşının yüzüne baktı. Murat'ın kendisine baktığını gören Bülent, o bakışlar altın­da ezildiğini, küçüldüğünü hissetti. Duyduğu aşağılık kompleksini bastır­mak istercesine  pikabın sesini  biraz  daha  artırdı.  Sözde ders çalışacak­lardı . Kulakları  sağır, zihni allak bullak eden  bumüzik Murat'ın başını ağrıtmıştı. Geldiği için bin kere pişman olmuş­tu, kendi kendine kızıyor ve buradan bir an önce kurtulmanın çarelerini arıyordu. Saat de bir hayli ilerlemişti, tam o bunları düşünürken melodili zil çaldı. Bülent:

-Bizimkiler gelmiştir. Sen rahatına bak, onlarla tanışmanı çok iste­rim, diyerek gururlu bir eda ile kapıyı açmaya koştu.

Doktor Avni Bey ve eşi Murat'la tanıştırıldılar. Tanışmadan sonra gitmek isteyen Murat, Bülent'in ısrarları ile karşılaştı. Annesi ve babası da kalması için rica edince Murat, yemeğe kaldı.

Salona geçip yemek masasının etrafına oturdular. Yemek sırasında soh­bet ederlerken lâf döndü dolaştı Kıbrıs meselesine geldi. Avni Bey:

-Efendim, Kıbrıs'a yapılacak en ufak bir müdahale bütün dünyayı aley­himize çevirecektir. Zaten dünyanın hiç bir ülkesinde itibar kazanamamı­şız; bir de düşmanlıklarını üzerimize çekersek hiç de iyi olmaz. Ben Ame­rika'yı ve Avrupa'nın pek çok yerini dolaştım. Hiç bir ülkede “Türküm” de­diğiniz zaman sizi insan ve adam yerine koymuyorlar .Adamlar son derece ileri bir teknolojiye sahipler, bizim ilkelliğimiz onların alaylarına yol açıyor. Modern şehirler, yollar, her türlü olanaklar mevcut... Bütün bunları dikkate almadan bir Amerika'yla bir Avrupa'yla boy ölçüşmeye kalkışmak haddini bilmemezlik olur. Bizim Yunanistan'la bile savaşacak gücümüz yok. Gerçekçi olalım gerçekçi!.. Bırakalım Kıbrıs'ı da önce şu memleketi kal­kındırmaya bakalım. İleri medeniyetlere ulaşmak,  ona sahip olanlarla sava­şarak değil, onlarla iyi geçinmekle, barış içinde yaşamakla ancak mümkündür. Murat:

-Beyefendi siz Kıbrıs'ı bırakalım diyorsunuz, bunu toprak olarak düşünseniz bile ben bu görüşe katılmıyorum. Kaldı ki orada yüz binlerce soydaşımız yaşıyor. O insanları Rumlar'ın merhametine teslim etmek kanaatimce Türklüğe en büyük ihanettir. Yıllarca çektikleri işkencelere yenilerinin eklenmesini kimse isteyemez! İnsanî açıdan da bunu istemek insan olana yakışan bir davranış değildir.

-Ben insancıl bir zihniyete sahibimdir. Hangi ulustan olursa olsun, kimseye eziyet edilmesini istemem. Ama bence Kıbrıs'taki Türkler'in Türk­lüğü konusu biraz şüpheli!  Çünkü uzun yıllar İngilizler'in yönetimi altında kalmış, daha sonra da Rumlar'la haşır neşir  yaşamış bir topluluktaki benlik çoktan kaybolmuş olmalı. Ben orada tek Türk dahi bu­lunduğu kanaatinde değilim, dedi ve önündeki şarap kadehinden bir yudum çektikten sonra devam etti:

-Toprak sorununa gelince... Bizim Kıbrıs'tan toprak istememiz demek,  emperyalist bir zihniyette olduğumuzu gösterir. Vakti zamanında verdiği­miz bir yeri ufacık bir darbeyi bahane ederek geri isteyemeyiz. Öyleyse Rusya’daki, Avrupa'daki eski Türk topraklarını da geri isteyelim. Bütün dünya güler bize o zaman. Bu kafa yapısı şovenizmin tâ kendisidir. Biz bu kafayla çok şey kaybederiz. Özetlersek ben derim ki; Kıbrıs'ta bizim hiç bir hakkımız yoktur ve ülkeyi bunun için savaş  ateşine  atmanın so­rumluluğu çok büyüktür. Neyimiz var da  neyimize güveniyoruz? Hangi cesaret­le dünyayı karşımıza alıyoruz? Topumuz,  tüfeğimiz, Kıbrıs'a çıkacak gemimiz mi var? Hem bir de bu savaşta her iki taraftan da ölecek insanları bir düşünün... Hangi taraftan olursa olsun hiç bir insanın ölmesini istemem. Şahsen ben ne kendimin ne de oğlumun ham bir hayâl uğruna ölmesini veya öldürmesini kabul etmiyorum. Ben buna karşıyım ve benim zihniyetimde olan insanların toplumda çoğunluğu teşkil etmesi, bu felâketin doğmasını önleyecektir...

-Sizin zihniyetinizde olanların yani sizin görüşünüzü paylaşanların kimler olduğunu öğrenebilir miyim?

-Kim olacak? Çevremdekiler, arkadaşlarım, dostlarım...

-Benim çevremdekiler ise tamamen aksi düşüncedeler ve gözlerini

kırpmadan ölmeye, öldürmeye hazırlar. Üstelik Kıbrıs'ta Türk bulunduğu ger­çeğini bildikleri gibi, Kıbrıs topraklarında Türkler'in de hakkı olduğu­na gönülden inanıyorlar.

-Peki, sizin çevrem dediğiniz insanlar kimler acaba?

-Öğrenci arkadaşlarım, akrabalarım, işçilerimiz, köylülerimiz ve her sosyal tabakaya mensup bütün vatandaşlarımız..

15.BÖLÜM

Bu tartışmadan sonraki günler kimin haklı kimin haksız olduğunu or­taya koymuştu. Türk ordusu kararını vermiş ve Kıbrıs Harekatını başlata­rak zaferle neticelendirmişti. Türk milleti tam bir birlik ve beraberlik içinde hareket etmenin faydasını o günlerde çok iyi anlamış ve aynı ül­kü etrafında tam bir sosyal bütünleşme örneği vermişti.

Kemal'in birliği harekata katılmamış, buna karşılık Yavuz'un birliği Kıbrıs'a çıkan birliklerden bir tanesi olmuştu. Harekat bittikten on beş gün sonra, köye bir haber gelir ümidiyle Murat, İstanbul'dan ayrılmıştı.

Gerçekten de gittiğinden iki gün sonra köye bir haber gelir: Saka Ali'nin oğlu Osman Kıbrıs'ta şehit olmuştu. Bu haber bütün hızıyla köye yayıldı. Bütün köylü Saka Ali'nin evine koşuşmuştu. Murat başsağlığı diler­ken eskiden pek kimsenin aldırış etmediği Saka Ali'ye köylünün şimdibir kahramanmış gibi muamele ettiğini görmüştü. Bu ona sevinç verdi, çünkü milletimiz birçok değerlerini aynen muhafaza  ettiğini bu davranışıy1a ispat ediyordu.

Köy kahvesinde ve evlerde bir kaç gün Osman'ın babayiğitliği, cesa­reti,  yürekliliği anlatıldı durdu. Öyle ki Osman'ın yaptığı bir kaç basit iş bile mistik bir havaya büründürülerek içine mübalağa da katılıp destanlaştırıldı. Osman için ağıtlar yakıldı, Genç Osman türküsü ufaklı bü­yüklü dudaklarda günlerce dolaştı. Köyün, köylünün iftihar ettikleri bu şehit, vatanı için yaptığı fedakarlıklardan dolayı ancak bu kadar mükafatlandırılabilirdi.

Murat, ölüm denilen gerçekle ilk defa o zaman karşı karşıya geldi ve içinde uyanan Yavuz'un da ölebileceği düşüncesini zihninden atabilmek için bir hayli uğraştı. Osman Murat'tan  küçüktü. Ona “abi “ derdi. Yaşları arasında az fark olmasına rağmen birkaç kere konuşmaları olmuş ve bir-iki düğünde birlikte oynamışlardı. Ufak tefek, sarı saçlı, mavi gözlü, çil­li suratlı bir çocuktu Osman. Ama Murat'ın anası Osman için yine da şöy­le diyordu:

-Sen onu bi de eskere varırken göreydin, iri kıyım, sırım gi­bi, pala bıyıklı bir delikanlıydı…

Ve bir gün, ikinci haber de geldi köye: Asteğmen Yavuz vatanı ve mil­leti uğruna şahadet mertebesine ulaştı... Bu habere kimse inanmak isteme­di. Bir köye iki acı fazlaydı,  önce Osman sonra Yavıız…. Bu olamazdı!...

Muhtar haberi getiren jandarma çavuşuna inanmayan gözlerle baka­rak:

-Evlât o işde bi yalnışlık olmasın?  Pınarcık köyü deeldir o. Eyi bak Pınarcık diyo mu? Yavuz mu ordaki ad?  Ha, bi  bak... diyordu.

Olanı değiştiremezdi ya, zor da olsa haber vermeliydi. Koşarak mı ağır ağır mı gitmesi gerektiğini düşündü. Yavaş gitse içindeki sıkıntı­dan bunalmıştı, bir an önce bildirip kurtulmalıydı bundan. Nasıl olsa o acıklı sahneleri yaşamak gerekecekti. Adımlarını hızlandırdı. Çakırlar'ın Hüseyin'in evine geldiği zaman bir türlü avlu kapısını iteleyip içe­ri giremiyor, elini çitlerin üzerine koymuş bahçede kimse var mı diye bakınıyordu. Bir müddet elinde yabayla ot tepesini düzelten Murat'ı gör­medi.  Fark edince başladı sesinin çıktığı kadar bağırmaya:

-Muraaaat, Muraaaat! Gel hele azıcık buraya...

Bu canhıraş bağırmayı Murat'ın anası da babası da duymuşlardı.  Onlar da dışarı çıktılar. Muhtar'ın telâşlı halini gören Murat, bir şeyler oldu­ğunu hemen anlamıştı. İçinden dualar ederek, evden çıktıklarını gördüğü anasın­dan ve babasından daha önce haberi öğrenmek için muhtara doğru koştu...

Bu haber bütün aileyi bir kere daha perişan etmişti. Murat sabırlı ve dayanıklı olması gerektiğini idrak ediyor, anasını-babasını teselli etmek için uğraşıyordu. Bir-iki gün içinde anasının da babasının da en az on yaş ihtiyarlamış olmalarını görmesi onları da kaybedeceği korkusu­nu yaratıyordu.

Yavuz'un hangi zorluklar altında Hukuk fakültesini bitirdiğini ve ideali olan avukatlık mesleğinde başarıya ulaşmak için ne kadar çalış­tığını, düşündü. Abisiyle uzun yıllar ayrı kaldıklarını, şöyle doğru  dürüst bir konuşamadıklarını hatırladı .Kimi zaman Murat köydeydi, Yavuz okuyordu, kimi zaman da tersi oluyordu. Köyde bir arada olduklara za­man da işler yüzünden yorgun düşüp yatmak için can atıyorlardı. Yal­nız bir keresinde Murat'la Yavuz sabaha kadar konuşmuşlardı. Yavuz kendi okul hayatını anlatmış, öğrenci olayları hakkındaki düşüncele­rini söylemiş ve kardeşine de bâzı tavsiyelerde bulunmuştu. Murat arada sorular sorarak abisinin düşüncelerini, fikirlerini zevkle din­lemişti. Yavuz şöyle diyordu:

-Türkiye eski huzur dolu günleri artık çok gerilerde bırakıyor. Yüksek okullarda okumanın, tahsil yapmanın, ilmî bir hüviyet kazanma­nın imkânı azalıyor. Gençlik parçalanmış vaziyette. Bir yanda azınlık olmasına rağmen imanlı ve milliyetçi gençler, diğer yanda ise her türlü millî değerleri reddeden yabancı devletlerin hayranı, beyinle­ri yıkanmış yığınlar var. Biz bunlara karşı mücadele vermeye çalı­şıyoruz, fakat bizim sesimiz onlar kadar çıkmıyor. İmkânlarımız der­sen onlarınkinin yanında hiç yok sayılır. Hepsi de zengin çocukları. İçlerinde fakirlik edebiyatına kanıp da onlara katılan köylü çocuk­ları yok değil, var. Ama onlar diğerleri tarafından istismar edildik­lerinin farkında değiller. Yeni birtakım kavramlar attılar ortaya:  Kapitalizm, sömürü, emek, sosyalizm, faşizm gibi. Yalnız bu kavramları biliyorlar zannetme, çünkü hangisiyle konuştuysam hiçbiri de bu kav­ramları bana izah edemedi. Vatan, millet, ahlâk, örf-âdet gibi değerleri ise ısrarla reddediyorlar. Merkez binanın ve diğer fakültelerin ko­ridorları pankartlarla dolu. Bakıyorsun bir tanesinde "Faşizme ölüm" veya "Sömürüye son" yazıyor ama iyice incelersen bu pankartlarda mutlaka bir köşeye ustaca sıkıştırılmış bir orak veya çekiç görür­sün. İlk öğrenci hadiselerine bizler de katıldık, o sırada birtakım  haklı isteklerimiz vardı. Meselâ kitap problemi bunların başında ge­liyordu. Yurt,  yemek,  devam mecburiyeti gibi problemlerimiz de vardı ama bu problemlere çare bulmak amacıyla başlatılan hareketler son­radan birden bire yön değiştirdi. Birkaç tane militan kaba kuvvetle tehdit ederek öğrencileri okula sokmadığı gibi, toplu gösterilere de sevk etti. Hükümet aleyhine, devlet aleyhine yapılan gösterilerin sayısı gün geçtikçe artmaya başladı. Şu anda öyle bir duruma gelinmiştir ki kendi öz benliğine yani Türklüğe, devlete, vatana ve her türlü manevi değerlere düşman bir nesil yaratılmış. Bunların şimdi tek bir amaçları var: Düzeni değiştirmek!... Aslında amaçları düzen falan değiştirmek de değildir,  ama öyle gösteriyorlar,  esas amaç devleti yıkmaktır. Yanıl­dıkları ve unuttukları bir nokta var ki sayıları az da olsa devletten yana milliyetçi, ülkücü bir gençlik yavaş yavaş karşılarında cephe al­maya başladı. Bu gençlik onlarla her ne pahasına olursa olsun mücadele etmeye azimli ve kararlıdır. Ölümü bile göze alan bu gençler kurulacak olan her bakımdan ileri Türkiye'nin temeline konan harcı kanlarıyla yoğuracaklardır. Şu bir kaç ay içinde öldürülen ülkücü gençlerin sayısı beşi geçti. İlerde bu sayı yüzlere ve hattâ binlere ulaşabilir. Ne olursa olsun korkmamak, mücadele etmek ve gerekirse bu uğurda ölmek gerekir.  Her şeye mani alabilirler, ama ülkücü, gençliğin ölmek isteme hakkına da mani olamazlar ya!.. Büyük şair Atsız şöyle diyor:

"Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister .

Büyük DEVLET kurmak için büyük kan ister."

diyerek konuşmasını bitirmiş ve Murat da abisinin söyledikleri üzerinde düşünmeye başlamıştı. O zaman bu mısraları içinden tekrarlayıp ezberlemişti. İşte şimdi yine abisinin söylediği bu mısralar bütün ben­liğini kaplıyor, ona dayanma gücü ve sabır veriyordu.

Ülkü denen nazlı gelinin Yavuz'la birlikte olduğunu, o kutsal ta­cını çelenk gibi kabrinin başına  bıraktığını biliyordu artık…

16.BÖLÜM

Otobüs durağının hemen yanında kendisini kalabalığın içine giz­lemek isteyen bir adam duruyordu. Yaşını kestirmek mümkün değildi, yo­ruma göre yaşının tayini değişebilirdi; çünkü sıhhatli, gürbüz bir yü­zü olmasına karşılık bir hayli uzamış siyah, gri karışımı bir sakalı vardı. Meşinden bir ceketi sırtına ve yine meşinden bir şapkayı da başına giymişti.Temiz ve yeni bir yün gömleğin yakasına son moda kalın bir kravat bağlıydı. Buna karşılık üstteki düzenlilikle te­zat teşkil edercesine ayağına giydiği pantolon tıpkı bir pehlivan kispetini andırıyordu. Bu pantolonun paçalarını gıcır gıcır boyalı bot tipi bir ayakkabının içine sokmuştu.

Tıpkı  kıyafeti gibi davranışları da birbirini tutmuyordu. Ya çok sakin ya da çok sinirli bir görünümdeydi. Bazen etrafa soran, araş­tıran gözlerle bakarken bazen de kendisini birisi görecekmiş gibi he­yecanlanıyordu. Elindeki valize benzeyen siyah çantayı sıkı sıkıya tutuyor, kimseye kaptırmamak için boş bir çaba harcıyordu. Zirâ kim­senin onu merak ettiği veya incelediği yoktu.

Caddedeki topluluğun yapısına uymayan bir kişi daha vardı. O da sakallı adamın bir metre kadar ilerisinde duruyordu. İkisinin böyle yakın bir şekilde bir arada bulunmaları tesadüf olamazdı. Bu adam çok sakin ve soğukkanlı bir mizaca sahip izlenimi veriyordu. İri bir gövdesi, Alman'a benze­yen  sarı-kırmızı karışımı bir suratı, sarı saçları vardı. Sırtındaki elbise herkeste rastlanabilecek cinstendi. Uzun kolları, dik olarak in­dikten sonra hafif kıvrılan burnu en belli başlı özelliklerindendi. Bu bariz özellikleri onu diğer insanlardan çok kolaylıkla  ayırıyordu. Sarı yüzlü adam etrafı incelemiyor, soğuk biredayla hareketsiz duruyordu. Kalabalık bir ara kıpırdanır gibi olunca sakallı adam, diğerinin yanına yaklaştı. Sadece ikisinin duyabileceği bir sesle:

-Tamam o...

dedi ve kalabalığın içinden zar zor kendisine yol açarak iler­lemeye başladı. Diğeri ise tamamıyla onun gittiğinin aksi is­tikametine doğru gidiyordu. Sakallı  adam, kalabalıktan kurtulup Cağaloğlu'na sapan yola çıkınca adımlarını yavaşlatarak hiç kimsenin dikkatini çekmeyecek bir tarzda sakin adımlarla yoluna devam etti.

17.BÖLÜM

Yavuz'u kaybetmenin acısını ailece günlerce yaşadılar. Acıları sonsuzdu. Birbirlerini teselli etmek için uğraşmaları sonucunda hep­si yorgun düşmüşlerdi. Murat, anasının ve babasının gözleri önünde gün geçtikçe eridiklerini görüyor, bir şeyler yapamamanın çaresizliğini yaşıyordu. İkisi de iyice yaşlanmış ve çökmüşlerdi, öyle ki Murat bile anasını babasını tanımakta güçlük çekiyordu. Murat  "Allah her şeyin kolayını verir, acılar ve ıstıraplar ne kadar çok olursa olsun, onları unutmanın, yok etmenin tek yolu sabretmektir" diyordu.

Aradan geçen günler ve haftalar acılarını kısmen de olsa yok etmişti. Ailede hemen hemen eski hayat tarzına dönülmüştü. Nadiren de olsa anasının babasının güldüklerini, gülümsediklerini görmek Murat'a sonsuz bir mutluluk veriyordu. Tarlalara gitmeye, mahsullerini topla­maya başlamışlardı bile. Havaların çok sıcak gitmesi sebebiyle tarla­dan toplanamayan mısır yanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. O yüzden ilk iş olarak mısırların kırılması gerekiyordu. Öyle de çoktu ki, bu sene görülmemiş bir mısır bolluğu vardı.

Murat mahsulleri ambarlara doldurduktan sonra anasının babasının elini öperek İstanbul'a gitmek için yola çıkmıştı. Tam yanlarından ayrılacağı sırada ikisi de bir ağızdan:

-Kendine çok dikkat emi? dediler.

-Siz merak etmeyin, ben çocuk değilim artık, kendime bakmasını da kendimi kollamasını da biliyorum. Asıl siz birbirinize dikkat edin, diyerek yanlarından ayrıldı. İki yüz metre kadar ilerdeki erik ağacının yanına geldiğinde dönüp arkasına baktı. Anasının da babasının da hâlâ oldukları yerde hareketsiz bir şekilde durup kendisini seyrettikle­rini gördü....

Otobüs İstanbul'a doğru hızla yol alırken Murat, bundan sonra ne yapması gerektiği hususunda kafa yoruyordu. Şüphesiz ki eski hayatına nazaran daha değişik şartlarda yaşaması  gerekecekti.  Biraz değil,  birçok zorlukların onu beklediğini biliyordu. Özellikle ev problemini halletmeliydi. Belki yine aynı inşaatta kalabilirim diye düşündü. Fakat Müteahhit Emin Bey'in  inşaatı bitirip daireleri sat­mağa başlamadığı ne malumdu! Emin Bey, bütün şirinliğiyle gözlerinin önüne geldi. Hayatının önemli günlerinden biri olan o günü tekrar ha­tırladı. İş araması sırasında ilk karşılaşmalarını bir türlü unutamıyordu. Otobüs rampa yukarı çıkarken  kulakları garip bir hal almıştı. Duymuyor gibiydiler sanki. Kendisini biraz zorladı, eski ha­line gelmek istedi. Uğultu şeklindeki kesik ses ona huzursuzluk ve­riyordu. Baktı ki olmayacak, uğraşmaktan vazgeçip eski günleri bu uğultulu dünyada bir kere daha yaşamaya başladı:

 

18.BÖLÜM

Elindeki gazetede bulunan ilânlara göz gezdiren Murat, öncelikle hangisinden başlaması gerektiği hususunda bir türlü karar veremiyor­du. Bir iş bulacağına mutlak nazarı ile bakıyor, buna inanıyordu. Ken­disinden emindi, ne iş olursa olsun yapacak ve tahsili için gerekli parayı kazanacaktı. İçindeki sonsuz güvene karşılık bir de ta­rifi imkânsız heyecan vardı. Önce hangisinden başlamalı diye karar­sızlık içinde olması da bundandı. Sonunda kararını verdi, gazete­deki sıraya göre başlayacaktı. Birinci ilâna baktı. Burada bir telefon numarası vardı. Hemen Sirkeci'deki Büyük Postane'ye gitti, bir jeton aldı ve numarayı çevirdi:

-Alo,beyefendi, gazetedeki ilânınızı okudum. İşyerinizde size bir yardımcı lazımmış. Onun için...

-Tahsiliniz nedir?

-Fakültede öğrenciyim efendim.

-Aradığımız yardımcıyı bulduk biz...

ve telefon kapandı. İkinci ilân da telefon numarası vermişti. Bir kere daha telefonu çevirdi. Bu sefer bir bayan çıktı:

-Eleman aradığınızı gazeteden okudum, onun için rahatsız ediyorum.

-Evet arıyoruz!

-İş hakkında bilgi alabilir miyim acaba?

-Maalesef bir şey söyleyemem. Buraya gelin o zaman görüşürüz. Adresi yazın lütfen!

Aldığı adres Bayazıt'da idi. Verilen adresteki iş hanının merdivenlerini hızla çıktı ve 32 numaralı odanın kapısını vurarak içeri girdi. Masada genç bir hanım oturuyordu. Telefon elinin yanındaydı. Demek ki biraz önce görüştüğü hanım buydu. Masanın karşısındaki koltuklarda dördü erkek birisi kız olmak üzere beş kişi oturuyordu. Masadaki bayan beklemesini ve sırası gelince Cengiz Bey'le görüşmek üzere karşıki oda­ya alınacağını söyledi. Daha sonra da gelen telefonları,  cevaplandır­maya başladı.

Murat yanına oturduğu gence baktı, uzamış lüle lüle olmuş saç­larıyla bir kız havasındaydı. Hareketleri de bunu doğrular nitelik­teydi. Onun da kendisine baktığını görünce sırf konuşma olsun diye:

-Siz de mi iş için geldiniz? diye sordu.

-Evet, öyle.

-Acaba nasıl bir iş olduğu hususunda bir bilginiz var mı?

-Pek emin değilim, ama galiba bir derginin satışı olsa gerek. Bir de çok önemli bir iş gibi gizli tutmalarına ne dersiniz...

Masadaki hanımın kendilerine çatılan kaşlarla baktığını görün­ce konuşmayı kestiler. Bir saat on beş dakika sonra, çıkanların asık bir suratla terk ettikleri odaya Murat girdi. İçerdeki adam gayet şık giyinmiş, kibar bir kimseydi. Hemen ayağa kalkarak Murat'ın elini sık­tı. “Hoş geldiniz “dedikten sonra oturması için karşıdaki koltuğu gös­terdi. Murat oturunca adam hiç vakit kaybetmeden konuşmaya başladı:

-Tahsilinizi öğrenebilir miyim?

-Fakültede okuyorum.

-Çok güzel, nerede oturuyorsunuz?

-Yurtta kalıyorum.

-İşe alınırsanız ikametgâh gerekecek de onun için soruyorum. İs­tediğimiz tek evrak ve garanti, bu ikametgâhtır. Bizim kadromuzda yü­ze yakın eleman çalışmaktadır ve her geçen gün bu kadroya yenilerini ilâve ediyoruz. Sürümü olan bir derginin pazarlamasını yapacak ele­manlar istiyoruz. İş çok kolay ve bu kolaylığına karşılık da bol gelir sağlayıcıdır. Bakınız şu dergiyi satacaksınız . Üzerindeki fiyatı 350 kuruştur. Sattığınız her derginin yarısı sizindir. Ayrıca da her ay sattığınız dergi miktarına göre primleriniz var, bunların yanı sıra ilginç ödüller de veriyoruz. İşe istediğiniz zaman gelir, istediğiniz zaman gidebilirsiniz. Kimse size karışmaz. Okuldan artan zamanlarınız­da bilhassa evlere gitmek suretiyle dergilerimizi satmaya çalışırsı­nız. Disiplinli ve yöntemli bir çalışmayla haftalığınızı 1500 lira­dan aşağıya düşürmeyeceğinizden emin olunuz.

Murat, elindeki dergiye konuşurken göz gezdirmişti. Dergide işe yarar bir şey görememişti. Baştan aşağıya sol görüşlü birtakım yazı­larla doluydu. Dergiyi yanındaki sehpanın üzerine koyup, adama teşek­kür edip giderken o hâla:

-Düşünün, kararınızı verirseniz bize gelin. Burada para kazancı­nızdan başka erkek ve bilhassa kız arkadaş kazancınız da olacak... diyordu.

Üçüncü işyeri ise Tahtakale'deydi. Murat şimdi bir toptancı dük­kânındaacayip bir Türkçe ile konuşan Ermeni'ye derdini anlatmaya ça­lışıyordu. Ermeni, nereli olduğundan tutun da daha önce hangi işlerde çalıştığına varıncaya kadar çeşitli sorular soruyordu. Hem vereceği ücret de çok azdı. Arada sırada sinsi sinsi gülmesi de Murat'ın iyice asabını bozmuştu. Oradan çıkıp da diğer ilânları dolaşmaya başladığı zaman, bir sürü Ermeni'nin yanı sıra Rum ve Yahudi işverenlerin de bu­lunduğunu ve hemen hepsinin aynı zihniyet ve karakterde olduklarını görmüştü.

Akşam olup da yurda döndüğü zaman, çok yorulduğunu  fark etti. Aşağı yukarı on beş yere müracaat etmiş ama bunların çoğu iş değil resmen üçkâğıtçılıktı. Bir kısmı kefil istiyor, bir kısmı da teminat yatırılması şartını ileri sürüyordu. Ümidini kaybetmemeliydi, bunun için bütün gece kendi kendine moral verdi. Bulana kadar araya­caktı. Koskoca, İstanbul'da mutlaka doğru dürüst bir iş bulacaktı.

İş araması tam bir hafta sürmüştü. Ya ilânlara bakarak ya da doğrudan müracaat ederek iş arıyordu, fakat bir sonuç elde et­mesi mümkün   olmamıştı. Bir gün bir ilân üzerine Kadıköy tarafına geçmişti. Altıyol’daki adresten de bir şey çıkaramayınca oradan dalgın bir şekilde yürümeye başladı . Yavaş yavaş ümitsizliğe kapıldığını hissediyordu. Derken 'Tramvay Müzesi'nin yanına gelmiş olduğunu gördü. Buralara ilk defa geliyordu. İlerilere doğru baktığında ağaçlıklar ve yeni yeni inşa edilmiş apartmanlar görünüyordu te­penin üstünde. O taraflara doğru yürümeye başladı. Altından araçların geçtiğidemiryolu köprüsünü bir yokuş takip ediyordu. Yokuşu çıktı­ğında yorulmuştu, bir taşın üzerine oturup biraz dinlendikten sonra tekrar yürümeye başladı. Apartmanlar, bahçe içinde tek katlı evler, ağaçlar ve çiçekler bulunan bu semt karşı tarafa göre bir cennetti. Murat'ın dikkatini çeken diğer bir husus da burada inşa halinde bir çok apartmanın bulunmasıydı. Sol tarafa ayrılan ilk yola saptı. Biraz ilerde büyük bir inşaat ve bu inşaatın önünde bir baraka gördü. Kararı kesindi, ne olursa olsun iş isteyecekti ve verirlerse inşaatta çalı­şacaktı. Barakaya yaklaştı, penceresinden içeriye baktı. İki adam kar­şılıklı oturmuş konuşuyorlardı. Kapıyı vurarak içeri girdi;

-Bu inşaatın sahibi kim? diye sordu. Adamlar önce biraz şaşırdı­lar bu ani soru karşısında, fakat bir tanesi kendisini çabucak topar­ladı:

-Sahibini ne yapacaksın? Ben değilim, ama karşıdaki Emin hey mü­teahhididir.

-İş istiyorum, çalışmam lâzım. Burası da büyük bir inşaat oldu­ğuna göre nasıl olsa bana göre de bir iş bulunur dedim.

Zayıf, ince yapılı adam Murat'a Karadeniz şivesiyle:

-İyi demişsin de bu iş sana göre değüldür, dedi.

-Nasıl olursa olsun fark etmez benim için. Çalışmak istiyorum.

-Bak hem çok zayıfsın hem de parası azdır. Daha önce böyle bir işte çalıştın mı?

-Hayır, ama köyde buna benzer işler yaptım.

-Köylü çocukları işten korkmazlar, ben de köylüyüm. Nerede otu­rursun?

-Yurtta kalıyorum.

-Yurtta niye kalıyorsun?

-Fakültede öğrenci olduğum için, yâni yüksek tahsil yapıyorum.

-Öğrencisin ha... Öğrenci inşaat işinde amelilik eder mi hiç? Sonra bu öğrenciler hiç de tekin olmuyorlar. Vay canına be, yüksek tahsil yapan birisi gelsin inşaatta iş istesin, olacak şey değil!..                  

-Otur, şuraya otur da konuşalım. Ne istiyorsun gündelik olarak?

-Diğer işçilere ne veriyorsanız o kadar.

-Günde elli kâğıt, istediğin gün çalışmazsın, çalışırsan yevmiyen işler, çalışmadın  mı işlemez. Razı mısın buna?

-Evet, yalnız bir mesele daha var.

-Neymiş o?

-Buralarda ev bulmam lâzım.

-Bulacağın evin kirasına yetmez senin aldığın para. İyisi mi bi­raz sabret, sen temiz bir insana benziyorsun, ben sana bir iyilik ede­yim. Apartmanın alt dairesinin bir odasını örelim, inşaat bitip daireler satışa çıkıncaya kadar orada oturursun. Yarından itibaren de işe başla.

Murat ertesi gün sevinç ve mutluluk içinde işe başlamış ve bir yıl boyunca da okula gitmediği veya okulun kapalı olduğu günlerde inşaat­taki çalışmasına devam etmişti.

Önceleri kendisini biraz yadırgayan işçilerle de kısa zamanda kaynaşmış, samimileşmişti. Onlarla çeşitli konular üzerinde konuşuyor­lar, birlikte yemek yiyorlardı.

Geldiğinin ikinci günü bir işçi ürkek ürkek yanına yaklaşmış ve Murat'a:

-Sen galiba tahsilliymişsin. Bize desene n'olacak bizim halımız? diye sormuştu.

-Halinizde ne var, niye şikâyet ediyorsunuz?

-Bak gardaş şinci bizim hakkımızı hukukumuzu koruyan talebelerdir.Hani sen de onlardanmışsın da onun için soram dedim.

Arkadaşlarının Murat'la konuştuğunu gören diğer işçiler de gel­diler etrafını sardılar. Hepsi birden Murat'ı soru yağmuruna tutmaya başladı:

-Hoş gelmişen bilem demedik da sana. Acep nerelisin?

-Niye bura geldin?

-Mektepler nasıl? Talebeleri biz çok severik. Bütün umudumuz onlar.  Bi hayır gelirse onlardan gelir...

-Bizim sırtımızdan geçinenleri işte bunlar duman edecek bunlar...

-Bi de bunların devleri va, bi de onları gör. Dev, dev...

-Geçende bi yürüşlerini gördüm, kollar havada bağırıyo gençleri­miz. Şunu isterik, bunu isterik diye.

-Sen de onlardan mısın argadaş?

-Kimlerden miyim?

 -Devlerden, devlerden değel misin?

 -Ben ne şuyum, ne de bu... Ben bu tür soruların da karşısındayım.

  -Öyleysem sen bizim sömürülmemizi de isteyon!..

  -Niçin sizin sömürülmenizi isteyeceğim? Bunun bana ne faydası var?  Ben sadece öğrenci olaylarını tasvip etmediğimi söylüyorum. Her gün boy­kot, her gün yürüyüş var... Okullar açılalı çok oldu, ama biz daha bir haf­ta bile ders yapamadık doğru dürüst. Bizim okumamız için devlet onca para harcıyor, yazık değil mi bu boş yere giden paralara? Kaybettiğimiz se­neleri nasıl telâfi edeceğiz? Oysa kaybolan bir günün dahi  sadece bize değil ana-babamıza da zararı dokunuyor. Oğlum, kızım okusun diye dişinden tırnağından arttırdıklarını bize gönderen anamız babamız ömrümüzün so­nuna kadar bize bakmaya mecbur mu? Kendimizi düşünmesek bile onları dü­şünmeliyiz .

-Onda haklısın, ama biz sürünürken bizim sayamızda para kazanıp sa­fa sürenler yok mu?

-Evet var, hem de  pek çok.

-İşte o gençler biz yoksullar için gayrat sarfediyo. Hepsi de halk çocuğu olduğu için köylüyü işçiyi tutuyolar.

-Ben onların içinde yaşıyorum. Herhalde sizlerden daha iyi tanıma­lıyım bu halk çocuğu dediğiniz kimseleri. Onların arasında gerçekten halk çocuğu  veya köylü çocuğu denebilecekler parmakla sayıla­cak kadar azdır. Genellikle zengin sosyetenin manevî değerlerden kopmuş,  ne yapacağını bilmeyen, hiçbir hedefleri    bulunmayan, macera peşin­de koşan çocuklarıdır onlar. Çoğu bıktıkları o hayatın içinde lüks bir şe­kilde yaşıyor, fakirlik nedir hayatlarında görmemişler. Birtakım sloganlar­la memleket meselelerine çare bulduklarını sanıp, kendilerini aldatırlar­ken memleketimizin içerde karışıklığa sürüklenmesine de sebep oluyorlar. Bu ise dış düşmanların işine yarıyor. Bazı  memleketler de bu gençleri kullanarak kendi ideolojilerini Türkiye'de yaymaya çalışıyorlar. Bir gün bu çalışmaların ve yıkıcı hareketlerin sonunda memleketimiz Komünizmle karşı karşıya kalırsa hiç şaşırmam.

-N'olur ki koministlik olursa... Bizlerin zaten hiçbir şeyi yok. Durum yine aynı olmayacak mı?

-Bakın, sizin anlayabileceğiniz bir şekilde anlatayım: Şimdi sömürülmektenşikayet eden sizler değil misiniz?

           -He, bizik…

             -Komünist sistemde şimdikinden daha ağır bir sömürü vardır. Çoğunluk geceli gündüzlü durmadan çalışırken, parti ileri gelenleri her türlü mad­di imkânlara ve dünya nimetlerine sahipler. Gelir dağılımında bir eşitlik vardır, bu doğru, ama bu sadece emekçilerin sefaletteki eşitliği şeklinde ortaya çıkmıştır. Öte yandan bütün üretilen mallar devletin ve devlet çarkının etrafında bulunanların yararına kullanılmaktadır. Hem sonra bunun sadece maddî yanı değil bir de sosyal yanı vardır ki bu daha da beterdir. Hepiniz bir dine mensupsunuz ve müslümansınız değil mi?

            -Elhamdülillâh Müslümanız.

-Komünizm insanoğlunun en tabiî hakkı olan dini de reddeder. Din, Komünizm'e göre bir afyondur, insanları uyuşturur. Bunlardan başka millet realitesinin inkarı, ahlâkî değerlerin reddedilmesi, aile denen kurumun toplumdaki kutsallığının kaybolması gibi sayısız mahzurlu tarafları da var­dır. Kaybedecek bir şeyimiz yok demiştiniz biraz önce, oysa dikkat ederse­niz maddî olarak kaybedecek bir şeyiniz olmamasına rağmen, kaybetmek istemeyeceğiniz aileniz, dininiz, namusunuz ve diğer değerleriniz mevcut. Bir de bunlardan mahrum yaşamak isteyeceğinizi hiç zannetmiyorum...

Bu konuşmadan sonra Murat'la inşaattaki işçiler arasında çeşitli ve­silelerle  sohbet edebilme imkânı olmuş ve karşılıklı olarak birbir­lerini iyice anlamış ve tanımışlardı. Murat dilinin döndüğü kadar bildik­lerini, inandıklarını onlara anlatmaya uğraşmıştı. O ilk günlerin çekingen­liği, soğukluğu kısa zamanda yerini samimî bir dostluğa bırakmıştı.

En sonunda hepsi de Murat'ı çok sevmişlerdi ve ayrıca ona karşı say­gı da duyuyorlardı. Murat'ın ders çalıştığı günlerde onu rahatsız etmemek için gürültü etmekten kaçınırlar, tâ ki Murat dersi bitirip yanlarına gelinceye kadar sabırsızlıkla kapıya bakarlardı.

Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden gelmiş temiz kalpli, samimi, yiğit,  yanık yüzlü,  fedakâr, saf Türk çocuklarıydı hepsi de...  Murat,  hepsinin  de  aynı karakter ve mizaca sahip olduklarını anlamış ve bozulmadıklarını düşünerek sevinmişti.

Murat bunları düşünürken yanında oturan adamın sesiyle hayallerin­den gerçek dünyaya geçti. Adam elindeki Samsun paketini Murat'a doğru uzatmış,

-Bir  sigara yakar mısınız? diyordu.

Murat sigarayı  alıp, teşekkür  etti. Adam ,ikisinin de  sigarasını yak­tıktan sonra sordu:

-Yolculuk İstanbul'a mı?                                                                                                                             .

-Evet, ya sizin?

-Ben de İstanbul'a gidiyorum. Buraya firma tarafından bir iş için gönderilmiştim, işimi bitirdim ve şimdi de dönüyorum.

-Benim de okulum yakında açılacak, onun için biraz erkenden gidip bir ev bulayım dedim.

-Demek öğrencisiniz? Yüksek okulda mı?

-Evet.

"Öğrencisiniz" derken adamın gözlerinin içi gülüyordu. İster istemez toplumda öğrencilerin aleyhinde ve lehinde olmak üzere iki aksi  kutup olduğunu bu gözler Murat'a hatırlatmıştı. Ne de olsa kendilerini sevenler da vardı. Murat bunları düşünürken yanındaki yol arkadaşını da inceliyor­du. Adamın yaşı 35'in üzerinde gösteriyordu, belki daha da gençti, ama yü­zündeki derin çizgiler olduğundan yaşlı fikrini veriyordu. Saçlarında yer yer beyazlıklar görünüyor ve sol yanağında çenesine kadar uzanan bir bıçak yarası yer alıyordu. Uzun bir yüzü, uzun bacakları ve kolları vardı. Üstü-başı gayet iyiydi, sırtındaki elbise tertemiz ve yeniydi. Konuşurken normalden fazla heyecanlanmasına karşılık kelimeleri kullanışı ve telâffuzu çok güzeldi. Yalnız zaman  zaman bazı kelimeleri sanki kasten köylü şivesiyle taklit eder gibi bir hali vardı.

           Bir müddet sonra Murat,  yol arkadaşının ne iş yaptığını, nereli oldu­ğunu öğrenmiş ve onun enteresan hayat hikayesini dinlemeye başlamıştı. Yanındaki adam açıkça bir katildi... Bunu şu anda kendi ağzıy­la itiraf ediyordu. İlk defa bir katille karşılaşan Murat, onun ruh hali­ni anlamaya çalışırken anlattıklarını ilgiyle dinliyordu.

Biraz sonra otobüsün iç ışıkları da sönünce adam kendisini daha rahat hissetmiş olmalı ki, bazen konuşmasına ara vererek daldığı düşünce­lerden de sıyrılmış olarak konuşuyordu.Heyecanlı konuşması sakinliğe dönüşmüştü:

"Ben bir köylü çocuğuyum, belki siz de bilirsiniz köy hayatını. Zorluk­lar içinde geçer, fakirlik herkesin belini büker, ama ben yine de herkesten daha rahattım. Tarlam, hayvanlarım ve hatta traktörüm bile vardı. Baba­sız büyüdüm ben. Çok küçük yaşta babamı kaybettim. O zaman daha altı yaşın­da ya vardım ya yoktum. Babamı ancak hayal meyal hatırlarım. Öldürüldüğü gün de ne olduğunu hiç anlamadım. Gelen giden bir sürü insan vardı o gün.  Zaten hatırladığım şey sadece bu kalabalık insan topluluğuydu. Babam öldük­ten sonra bize amcam bakmaya başlamış, tarlalarımızı ekmiş, her şeyimize yardım etmiştir. Amcam, beni küçüklüğümden beri babamın intikamını almam için doldurdu. Bizim oralarda kan davası çok önemlidir. Sizin oralarda kan davası pek yoktur. Bizde ise kan davası gütmeyenleri adam yerine koy­mazlar, bütün köylü onunla alay eder. "Babasının kanı yerde duruyor,  eşşek kadar herif bunu temizlemiyor” şeklinde ileri geri konuşup hakaret ederler.  Kanunun verdiği cezayı ceza saymazlar,  illâki öldürmek, kanı temizlemek lâ­zımdır. Babamın katiline yirmi dört sene hapis verdiler. Aftı şuydu buydu derken ben on sekiz yakındayken adam hapishaneden çıktı. Köyde herkes be­nim adamı öldürmemi beklemeye başladı. Amcam bir yandan, anam bir yandan, diğer akrabalarımız, arkadaşlarım devamlı öldürmem için beni işliyorlar­dı. Uzaktan uzağa adamı da birkaç kere gösterdiler. Adama baktım, beli iki büklüm zorla yürüyor, çökmüş, bitmiş zavallı... Kolay mı insan öldürmek, ne yapacağım diye günlerce düşündüm. Sokağa, kahveye çıkamaz, çeşmeye gidemez olmuştum. Bir gün sabahleyin erkenden kalktım. Hiç kimseler yoktu ortalık­ta. Çeşmenin oraya doğru yürümeye başladım. Baktım babamın katili de çeş­meye gelmiş, sabah namazı için abdest alıyor. Gittim yanına. Ben onu tanı­yorum ama o,  benim kim olduğumu bilmiyordu.  Ayaklarını yıkarken,  yanına  iyice yak­laştım. Sen filânca mısın diye sordum. Başını salladı yüzüme hiç bakmadan… Belimdeki tabancayı çıkardığım sırada bana doğru döndü, öldüreceğimi an­lamış olacak ki yalvarmaya başladı. Elim tetiği çekerken sanki kendimden geçmişim. Bütün mermileri kafasına sıktım, yalağın içine yığıldı kaldı adamcağız.  Her taraf kan içindeydi.. Sonra beni yakaladılar,  götürdüler.  Tar­laları,  traktörü sattım savdım. Bu zamanın parasıyla doksan bin lira yedirdim sağa sola. Sonunda sekiz seneyle kurtuldum.Derken bir af çıktı, üç seneyi bile doldurmadan dışarı çıktım. Ben hapishanedeyken anam ölmüş. Gel­dim köye, ama etrafta serbest dolaşmak ne mümkün?.. Adamın yetişkin oğulları, bir sürü akrabaları var. Derken askere gittim, askerlik dönüşü yine  köye geldim. Köyden evlendim. Düğünden sonra baktım olacak gibi değil aldım karımı ve İstanbul'a kaçtım. Kalan bir kaç parça tarlayı ve evi hiç gözüm görmedi. Köyde kalsam mutlaka beni de vuracaklardı. Onlar vurmasa bile ben korkudan onlardan bir tanesini vuracağım, ondan sonra tekrardan hapis­haneye… Allah oraya insanı düşürmesin, neler gördüm orada neler... Sapıklar, dayaklar,  işkenceler,  uyuştur ucu maddeler… Kötü olan ne varsa hepsi orada.  Bereket param vardı da az sene yedim.  Kardeşim,  kim ne derse desin para ha­yatta bazen işe yarıyor, param olmasaydı elalemin maskarası olacaktım.De­vir öyle olmuş ki parayla çevrilmeyecek düzen kalmamış. Paran olduktan son­ra suçlu da olsan suçsuz, haksız da olsan haklı çıkarsın. İstanbul’da iyi bir iş buldum. Motordan anladığım için bu işte kısa zamanda yükseldim. Gelirim çok iyi, dış göreve gidersem kazancım  daha da artıyor, ama o zaman da aklım evde kalıyor. Ellerinden öper üç yaşında bir oğlum var, şimdi bütün korkum bana değil de karıma veya oğluma bir kötülük yapmalarıdır. Burada hiç kimse yerimi izimi bilmiyor, köşe bucak bir tanıdık görmeyeyim diye kaçıyorum. Amma kardeşim bu kaçış ne kadar sürecek işte orasını bil­emiyorum. Gençliğimde yaptığım bir cahilliği, bir hatayı,  hayatı sevdiğim bir sırada ödemek istemiyorum. Dedim  ya , çok korkuyorum, çok..."

Konuşmasını bitirdikten sonra adamın o durgun hali  tek­rar ortaya çıkmıştı. Çünkü artık susuyordu ve gören de zannederdi ki bu adam bundan sonra hayatının sonuna kadar hiç konuşmayacak. Gerçekten de yol­culuk bitene kadar hiç konuşmadı, ağzından bir tek kelime bile çıkmadı. Bir ara Murat, adamın anlattıklarından dolayı pişman olabileceğini ve suskun­luğunun da bundan ileri geldiğini düşündü.

Terminale geldiklerinde el sıkışarak ayrıldılar. Adam elindeki alet çantasıyla yavaş yavaş giderken Murat da problemlerle, mücadelelerle dolu bir hayata  doğru, aksi istikamette yürümeye başladı.

19.BÖLÜM

"Kalabalığı çepeçevre kuşatmış toplum polisleri. yukarıdan kuş ba­kışı kafalarındaki beyaz miğferlerle değişik bir  görüntü oluş­turuyorlar, toplum polislerinin yoğun olduğu yerlerde ise sırtlarında fo­toğraf makineleriyle gazeteciler bulunuyorlardı. Gazeteciler sanki bilhas­sa polislerin arkasına sığınmak, saklanmak, görünmek istememek düşüncesindeydiler. İçlerinde topluluğun arasına girmiş bulunanlar, yüksek bir yer­den bütün kalabalığı objektiflerine sığdırmak isteyip fotoğraf çekenler de vardı, ama bu sürüden ayrılanlar fazla ayrı kalamıyorlar ve tekrar en kestirme yoldan eski yerlerine dönüyorlardı. Gazetecilerden bazıları ellerindeki defterlere olayla ilgili notlar alıyorlar, hattâ şimdiden olayınmanşetini hazırlayanlar bile vardı.

Bir gazeteci yüzünde sinsi bir ifadeyleelindeki deftere bir şeyler   karalıyordu. Yazarken de yüzüne düşen uzun saçlarını ikide bir eliyle arkaya doğru itiyordu. Sahife karalamayla doluydu, anlaşılan yazılan haberle­ri beğenmemiş ve en çarpıcısını ortaya çıkarmaya çalışmıştı. Yazdıkları eğri büğrü yazısına ve karalanmış yerlere rağmen yine de okunabiliyordu;

"Komandolar Arkadaşlarının Cenazesinde Köpekler Gibi Uludular" baş­lığını çok beğenmiş olmalı ki altını kalın bir çizgiyle çizmişti. Devamı­nı getirmek için yoğun bir gayret harcadığı belliydi:

"Dün öldürülen ve Komando olduğu ileri sürülen Murat .... 'in  cena­ze töreninde bulunan kendilerine ülkücü denen gençler, etrafta bulunan Devrimci derneklerin şubelerine saldırmışlar, yo1dan geçen vatandaşları törene katılmaya zorlamışlardır. Hakim oldukları okullardaki öğ­rencileri kaba kuvvetle derslere sokmayarak, asker gibi sıraya dizip si­lâh tehdidi altında götüren komandolar..."

Bu sırada dört tane gencin kendisine doğru yaklaşmakta olduğunu gör­dü, aceleyle defteri katlayıp cebine soktu. Telaşlı hali hemen belli oluyordu. Gençlerden biri:

-Gazeteci misin? diye sordu.

-Evet.

-Hangisinden?

-....... Gazetesi muhabiriyim.

-O gazetenin muhabirini burada görmek istemiyoruz. Defol git buradan.

-Bu benim en doğal hakkım, tarafsız bir gazetenin temsilcisi olarak…

Cümlesini tamamlayamadı, çünkü dört gencin de birden ağzından çıkan:

 -Neee?...

Çığlığı ile titremeye başladı. Bu sırada gürültüyü duyan polislerden bir kaçı oraya doğru bakmaya ve biraz sonra da gazetecinin ve gençlerin etrafında toplanmaya başladılar. Kalabalıktan bir çok kişi de dikkatlerini ne oluyor diye o tarafa yöneltmişlerdi. Polislerin geldiğini gören gazeteci önce dikleşir gibi oldu, sonra nedense bundan vazgeçti ve  elindeki fotoğraf makinesini hızla yere vurdu. Kırılan fotoğraf makinesinin kayışın­dan tutarak herkesin şaşkın bakışları arasında oradan uzaklaştı. Onun uzaklaştığını gören polisler de eski yerlerine döndüler.

Ertesi günkü gazetede haberin başlığı değişmiş ve şöyle olmuştu:

"Komandolar Gazetemiz Muhabirine Saldırdılar.”

 

 

20.BÖLÜM

Sıcak bir yaz günü Murat, arkadaşı Osman'la birlikte okuldan çıkmış yemek için Merkez  Bina'daki  Turan Emeksiz Lokantası'na gidiyordu. İkisi de başları önlerinde bir müddet hiçbir şey konuşmadan yürümüşler, Merkez Bina'nın kapısına geldiklerinde polislere kimliklerini gösterip içeri girmişlerdi. Parmağıyla biraz ilerde ağaçların altındaki bankları işaret eden Osman,

-Murat, gel şurada biraz oturalım. Yemekhane şimdi çok kalabalıktır. Biraz sonra tenhalaşınca gider yemeğimizi yeriz, dedi.

            Osman, Murat’ın sevdiği çok iyi bir çocuktu. Genellikle yemeklere ikisi beraber giderlerdi. Osman'la fakülteye ilk girdiği gün tesadüfen tanışmıştı. Daha sonra da bu arkadaşlık, birbirlerine verilen notlar, yapılan karşılıklı yardımlarla pekiştirilmişti.

 Osman, uzun boylu,  kumral saçlı, biraz zayıfça bir köylü çocuğuydu.  Egeliydi.  Ailesi fakir olduğu için burs almak zorunda kalmıştı. Fikir tartışmaları sırasında devrimci olduğunu itiraf eder ve Murat'la tartışmadan yapamazdı. Memleketlisi olan çeşitli fakültelerde okuyan bir hayli arkadaşı vardı ve Osman onlardan birkaçı ile aynı evi paylaşıyordu. Hattâ bir keresinde bu eve Murat'ı da davet etmişti.

Osman'ın evine gittiği zaman sekiz-dokuz kişilik bir kalabalıkla kar­şılaşan Murat, bu kadar çok insanın bu ufacık eve nasıl sığdıklarını kendi kendine sormuştu. Sonradan öğrendi ki hepsi burada kalmıyorlardı, bun­ların bir kısmı bu civarda oturuyorlardı ve misafir olarak gelmişlerdi. Mi­safirlerin hepsi de ilkokul öğretmeniydi.

Her zamanki gibi lâf dönmüş dolaşmış siyasi konulara gelmişti. Murat, bir sürü devrimcinin arasında yalnız başına kaldığını hissetmiş ve acı da olsa şu gerçeği kabul etmişti ki; "Bunların beyinleri gerçekten şartlandı­rılmıştı, doğru olan yolu bulmaları için olağanüstü gayrete ihtiyaç vardı. " Bu toplantı sırasında hareketlerinde bir anormallik sezdiği daha sonra Osman'dan sarhoş olduğunu öğrendiği bir ilkokul öğretmeni kendinden geçmişçesine şöyle konuşuyordu:

"-Ben bu  meslekte sekiz senedir çalışıyorum. Bu kadar senelik hiz­metimin sonunda elime ne geçti? Hiçbir şey... Daha başımı sokacak bir evim bile yok. Gece gündüz durmadan çalış, sonunda devlet senin eline iki kuruş sıkıştırsın ve bununla yaşamını sürdür desin. Olmaz bu... Öte yanda adam on bine, yüz bine, milyona para demesin, yaz tatilini kış tatilini yurt dı­şında geçirsin, biz de burada karnımızı doyuracak ekmek parasına muhtaç olalım. Adalet bu mudur? Memlekette eşitlik olmalıdır, eşitlik... Bir kitlenin sömürüsüne son verilmelidir. Bu nasıl olacak?  Sosyal adaleti ancak devrimci güçler gerçekleştirebilir. Dünyada bunun örnekleri verilmiş. İşte Bulgaris­tan, Romanya, Doğu Almanya, Rusya… Orada herkes eşit, farklı, imtiyazlı sınıf yok. Sosyalist sistem Diyalektik Materyalizm sayesinde fertlerini mutlu et­mesini bilmiştir. Biz de aynı sistemi uygulayıp burjuva sınıfının tahakkü­müne ve halkımızı sömürmesine son vermeliyiz!  dedi ve biraz soluklanıp devam etti:

           -Ben bu düşüncelerimi söylediğim zaman bazıları bana Komünist diyorlar.  Gerçi ben bundan alınmıyorum, ne derlerse desinler, benim için fark etmez. Ya kendileri ne? Kapitalizmin köpekleri ve uşakları, Faşistler… Onlaragöre iyi bir adam dinine bağlıymış, milletini severmiş, örfünü âdetini sayarmış, ahlaklıymış filân… Bunlar artık karın doyurmuyor. Benim karnım açken, gereksinme içindeyken birtakım hayalî hedeflerle kendimi avutamam. Burjuva icadı boş şeylerle beni kandıramazlar. Öğrencilerimigeleceğe bilinçli olarak hazırla­mak için uğraşıyorum. Diyorum  onlara  “sizler gariban çocuklarısınız,  kiminizin babası amele,  kiminizin fabrika isçisi veya seyyar satıcı.  ZatenEyüp ve civarında oturan pek az burjuva vardır, burada herkes fakir­dir. Bu memleketteokuması gereken sizlersiniz, burjuva veletleri okumasa da olur “ diyorum.  ”Onlar babalarının servetlerine güvenir­ler, ama sizin güvenecek neyiniz var?” diyorum.

-Bence bilinçlendirme ilkokul çağında başlar. Bütün öğretmen ar­kadaşlar gençliği daha ilkokul çağındayken bilinçlendirmeli ki devrim yarın kolaylıkla gerçekleşebilsin. Ders, ders ne var bu derslerde?... Sadeceders yeterli mi sanıyorsunuz? Bunun yanında öğrencilerin fikren de  bilinçlenmeleri gerekmez mi?

-Ben çalışmalarımın ürünlerini topluyorum. Kendi gözlerimle öğrencilerimden bazılarının devrimci liderimiz ....."in  fotoğrafını koyun­larından çıkarıp öptüklerini gördüm. Yarının ....'leri yetişiyor..

Tüyleri ürperten insafsız, korkusuz kıyımı kendi ağızlarıyla itiraf ediyorlardı işte. Murat, tedirgin  olmuş ve orayı hemen terk etmişti. Akılları sıra aralarına yeni giren bir arkadaşı da bilinçlen­diriyorlardı. Taktik ve metod her olayda olduğu gibi yine aynıydı...

Oturdukları banktan biraz sonra kalktılar, pankartların asılı olduğu koridora girip oradaki kapıdan dışarı çıktılar. Karşıdaki duvarlarda kırmızı boya ile yazılmış yazıları kim bilir kaçıncı defa okuyup yollarına devam  ettiler:  Devrimci şehitler:  Hüseyin,  Deniz, Mahir, Ömer,  İbrahim...

Yemekhaneye geldiklerinde kuyrukta biraz daha beklemeleri gerekti­ğini anladılar. Beklerken duvarlara mavi, kırmızı, siyah tükenmez kalemler­de yazılmış olan şiirlerin, küfürlerin, argo deyimlerin yanı sıra siyasî sloganları  da okuyarak vakit geçirdiler .Osman, hem gülüyor hem de eliyle duvardaki yazıyı gösteriyordu: Faşist köpekler giremez...

Yemeklerini yerken önce Osman söze başladı:

-Dün bir devrimciyi daha öldürmüş sizinkiler! Bu gün okulda arkadaş­lar konuşurken duydum, galiba boykota gidilecekmiş. Bu ölenle devrimci şe­hit sayısı yirmiyi geçti, sizin gericiler çok insafsızmış doğrusu.

-Daha önce de böyle demiştin, ama sonradan birçoğunun devrimciler arasındaki anlaşmazlıklardan dolayı öldürüldüğünü ve birçoğunun da katillerinin kimler olduğunun tespit edilemediği gerçeği ortaya çıktı. Ölen devrimcilerin sayısını biliyorsun, ama ölen ülkücülerin kaç tane ol­duğunu da biliyor musun acaba? Sayılarının kaç yirmiye ulaştığından ha­berin var mı?

-Bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa asıl sizinkiler birbirlerini te­mizliyorlar. Ölen devrimci olursa çok üzülüyorum, ama ülkücü olursa ne ya­lan söyleyeyim hiç bir şey hissetmiyorum.

-İster ülkücü olsun isterse devrimci olsun ölen insana üzülürüm. Hep­si bu vatanın çocukları ve hepsinin de yaşamaya hakları var, diye düşünü­rüm. Ayrıca bir insanın kafasındaki fikir yüzünden öldürülmesine de kar­şıyım. İşte, siz devrimcilerle aramızdaki fark buradan ileri geliyor. Sen ki en iyilerisin ve böyle düşünüyorsun... Var gerisini tahmin et! Biz in­sana ve insanın fikrine değer veririz, milletimizin tek bir ferdinin dahi burnu kanasa yine üzülürüz. Üzülürken de siyasî görüşe göre karar verme­yiz .

-Tamam, tamam anladık. Şu yemeğimizi yiyelim de derse yetişelim, bırak şimdi bunları.

-Ben başlatmadım ki...

Yemeklerini yeyip okula gitmek için yola çıktıklarında yollarının iri yarı birkaç militan tarafından kesildiğini gördüler. Yemekhaneden çıkan öğrenciler militanlar tarafından belli bir istikamete doğru gitmeye zor­lanıyorlardı. Bir yandan da şöyle bağırdıkları duyuluyordu:

-Bir devrimci arkadaşımız dün, faşistlerce şehit edilmiştir. Bu neden­le tüm okullarda boykot kararı alınmıştır. Yaşasın devrimci mücadelemiz!...  Devrimciler ölmez…           

Kordon altında büyük bir amfiye girmek mecburiyetinde kaldılar. Am­finin içi tıklım tıklım dolmuştu. Aşağı yukarı üç bin civarında öğrenci var zannetti Murat. Belki daha azdı, ama iğne atsan yere düşmez denebile­cek kadar dolmuştu her taraf. Şiddetli bir gürültü ve uğultu sinirleri rahatsız ediyor, kimin ne konuştuğu anlaşılmıyordu. Osmanla Murat kapıya yakın bir yerde ve ayakta kendilerine bir yer buldular.

Kollarında bantlar olan yirmiye yakın genç aralarında dolaşıyor, bun­ların bir kısmı da muhtelif yerlere fotoğrafçıları yerleştiriyorlardı.

Aradan geçen yarım saatlik zaman zarfında amfinin içinde kıpırdaya­cak yer bile kalmamıştı. Nihayet kendisini devrimci bir derneğin başkanı olarak tanıtan bir genç, kürsünün üstüne çıkarak mikrofonla konuşmaya baş­ladı. Ölen gence saygı duruşu için, oturanları ayağa kaldırdı ve sol eller havada bir dakika sessiz bir şekilde beklenildi. Sonra yine ayakta ve sol eller havada devrim andı içildi. Bu arada fotoğrafçıların flaşları birbi­ri ardınca çakıyordu.

Derken bunlardan sonra ayakta  olup da yerleri bulunanlar otur­dular;  önce bir devrimci sendikanın başkanı,  sonra bir gazete yazarı, daha sonra da bir öğrenci sırasıyla ölen genci metheden ve faşizmi kötüleyen konuşmalar yaptılar. Plânlı bir şekilde salona yerleştirilmiş bulunan mi­litanlar, belli kavramlar ve sloganlarla konuşmaları keserek, tezahürat yapıyorlar ve kalabalık da buna mecburen itaat ediyordu.

Bütün bunlar amfinin içinde cereyan ederken ölen gencin cenazesi görevli militanlar tarafından ana ve babasıyla birlikte hastaneden kaçırı­larak Merkez Bina'ya getirilmek üzere yola çıkarılıyordu. Polise kendi kiraladıkları boş bir pikabın numarası  verilerek sözde ce­nazenin o arabada olduğu ihbar ediliyordu. Polis kırk beş dakikalık bir kovalamacadansonra boş pikabı yakalıyorsa da cenazeyi kaçıranlar çoktan mer­kez Bina'ya gelmiş bulunuyorlardı.

Tabut, amfinin dışında yere konuldu. Militanlar içeri girmeden önce,  şaşkın ana babaya birtakım talimatlar vermeye başladılar. Baba çaresiz bir şekilde konuşmaya çalışıyordu. Acılı adam:

-Ben öle şeyden anamam. Bizi bura niye getirdiler?

-Baba,  biz  devrimciyiz,  yani  ölen  oğlunun  arkadaşlarıyız.  O  da  bizim  gibi bir devrimciydi.Oğlunuza saygı duruşunda bulunmak üzere binlerce devrimci genç burada toplandı. Bu arada faşizmi de protesto edeceğiz. Siz de oğlu­nuz için bu protestoya katılmalısınız. Ne yapacağınızı ne diyeceğinizi biz size öğreteceğiz.

-Ne diycemişim?...

-İçeri girince biz sana işaret edeceğiz, sen de oradaki mikrofona gidip "Oğlumu faşistler öldürdü, kahrolsun faşistler, faşizme ölüm"  diye­ceksin .

-Ben ne faşist bilirim ne mıkrafan. Demem ben. Koyverin bizi de gede­lim.

-Olmaz, biz hazırlık yaptık bu iş için. Herkes içerde sizi bekliyor. Dediğimi yaptıktan sonra ancak gidebilirsiniz.

-Acımız çok büyük oğul, çok... Koyverin gedek. Da Kastamonu'ya varacağız…

-Ana! Bak, baba inat ediyor, söylemem diyor,  öyleyse sen söyle !

-Ne söleyim?

-Oğlumu faşistler öldürdü, kahrolsun faşistler, faşizme ölüm, dersin!

-Derim, derim. Yeter ki yola gedek.

-Söyledikten sonra biraz oturursunuz ve sonra da gidersiniz. Tamammı?

Konuşmalar bittikten sonra sekiz-dokuz kişi tabutu içeri getirip kürsünün üzerine koydular. Bütün gençler cenaze içeri girince ayağa kalk­tılar. Cenazenin arkasında ayağında  rengi atmış şalvarıyla, başın­da eşarbıyla, güneşten yanmış yüzüyle ağlayarak gelen ana ve içeri girer­ken kasketini çıkarıp çıkarmamakta birkaç defa tereddüt ettikten sonra vazgeçen, ayağında yamalı bir pantolon, sırtında sıcak olmasına rağmen es­ki bir ceket bulunan baba geliyorlardı.

Gencin ana ve babası militanlarca tabutun yanı başına getirilip bir müddet ayakta bekletildiler. Muazzam kalabalık karşısında ikisi de serseme dönmüş gibiydi, ellerini nasıl tutacaklarını, ayakta nasıl duracak­larını bilemiyorlardı. Telâşlı bir halleri olduğu görülüyordu.

Başkan tekrar mikrofona geçti ve "Anamıııız, babamıııız. Kahrolsun faşistler!... Anamıııız, babamınız, kahrolsun faşistler, faşizme ölüm halka hürriyet"  sloganları tempolu bir şekilde  hep bir ağızdan söylenmeye başlandı.

 Bu bağırışlar on beş dakika civarında sürdü.. Ses kesilince birisi kadıncağıza mikrofonun başına gitmesini işaret etti,  gitmediğini, tereddüt ettiğini görünce de elinden tutup mikrofonun başına getirdi. Şimdi salonda çıt çıkmıyordu. Kadın mikrofona yaklaşarak:   

-Oğlumu facıstlar öldürdü, karalsun facıstlar... diyebildi ancak.

 Bu sözlere karşılık olarak içerdekiler :

             -Devrimciler ölmez, devrimciler ölmez… diye bağırdılar. Kadıncağızın yüzü sıcaktan ve heyecandan kıpkırmızı kesilmişti . Yine birisi elinden tutarak kocasının yanma götürdü ve getirdikleri iskemlelere ikisini de oturttular. Onlar yine şaşkın gözlerle kalabalığa bakmaya devam ediyorlardı...

Bu arada polis, cenazenin Merkez Bina'ya getirildiğini öğrenmiş ve takviye de alarak binaya girişi yasaklayıp etrafı kuşatmıştı. Polis şefi, elindeki megafonla sık sık anons ederek öğrencilerin temsilcileriyle ko­nuşmak istediğini söylüyordu. Biraz sonra gelen bir genç kendisiyle konuşabileceklerini polise söyledi. Polis şefi, bir an önce cenazenin teslim edilmesini ve içerdeki öğrencilerin dışarı bırakılmasını istedi. Aksi takdirde zorla  içeri gireceklerini de  ilave etti.

Polisle konuşan genç salona girerek, başkanlarına fısıltıyla durumu izah etti. Başkanın bir işaretiyle amfinin muhtelif yerlerinde oturan veya ayakta duran elli-altmış tane militan harekete geçtiler. Bunların bir kısmı dışarıya çıkıp savunma tedbirleri alırlarken diğer kısmı da amfinin kapısına durarak dışarı çıkmak isteyen öğrencileri engelliyeceklerdi.

Başkanları tekrar mikrofona çıktı ve heyecanlı bir ifadeyle konuş­maya başladı:

-Devrimci, kahraman, yiğit yoldaşlarım! Bugün, devrimciliğe büyük hiz­metleri dokunmuş bir arkadaşımızın aramızdan ayrılmasıyla duyduğumuz acı sonsuzdur. Biz bu acıyı yaşarken öte yandan kapitalizmin bekçisi, fa­şizmin uşağı polis bize bunu bile çok gördü. Devrimcilere karşı zulüm ve işkencelerini gün geçtikçe biraz daha artıran sermayenin yandaşı po­lis, binanın etrafını çevirmiş bulunmaktadır. Bizi teslim olmaya çağırı­yor, fakat hiç birimiz polise teslim olmayacağız. Mücadele vermeden, diren­meden polise teslim olanlar devrimci mücadelemize ihanet etmiş olurlar. Devrimciler polis tarafından öldürülebilir ama asla onları inandıkları mücadelelerinden hiçbir güç vazgeçiremez.. Her ne olursa olsun polise karşı devrimci direnişimizi  gösterelim. Sizleri ölmeye ve öldürmeye davet ediyorum. Faşizme, sömürüye, emperyalizme karşı, katillerin işbir­likçisi olan polise karşı örnek bir dayanışma içinde direnelim.

-Yoldaşlarım!.. Canını seven, korkakların ve hainlerin aramızda bulunduğunu zannetmiyorum. Fakat isteyen gidebilir, onları kimse çevirmeyecektir. Korkak varsa aramızdan ayrılsın ve gitsin...

-Yaşasın devrimciler, kahrolsun faşistler, faşizme ölüm, halka hürri­yet. Savaşımız kutlu olsun...

Bu konuşmayı sönük ve zoraki bir tezahürat izledi. Herkes yerine çivilenmiş gibi hiç kımıldamadan bekliyordu. Biraz sonra tabanca sesleri veçığlıklar amfinin içine kadar gelmeye başladı. Gelen haberciyle konuşan başkan topluluğa dönerek:

-Ön saflardaki arkadaşlarımız, kahramanca mücadele vermeye başladı­lar. Bizim yerimiz de onların yanıdır. Yaşasın devrimciler, kahrolsun satılmışlar!  Faşist poliseölüüüüm!...

diyerek kalabalığı harekete sevk etti. Amfideki kalabalık birbirini ezerek dışarıya çıkmaya başladı.

Biraz sonra amfide ölen gencin ana ve babasından başka hiç kimse kalmamıştı. Bomboş amfinin içindeki kalabalığın arkasından soğuk bir hava akımı hızla içeriye doluyordu...

Bahçedeki manzara küçük çapta bir isyanı andırıyordu. Bir kısım genç­ler duvarlardan atlayıp kaçmaya çalışırlarken, bir kısmı da ana kapıdan dışarı çıkabilmek için kapının önünü doldurmuşlardı. Kapıya gelen öğren­cileri kendilerine saldıracak zanneden polis, savunmaya geçmişti. Yakaladığı gence acımasızca vuruyordu copu. Ne olduğunu önce anlamayan gençler, daha sonra can havliyle ya kaçıyor ya da polise saldırıyorlardı. Neden sonra bunların  dışarı çıkmaktan başka bir istekleri olmadığını anlayan polis, kapının önünü açtı ve gençlerin büyük bir kısmı bahçeyi terk ettiler.

Militanlardan bir grup ise bahçenin bir köşesine saklanmışlar,  polisle vuruşmak için bekliyorlardı. Kimisinde tabanca, kimisinde molotof kokteyli, kimisinde bıçak, kimisinde de çeşitli boylarda sopalar ve ağaç dalları vardı.

Öğrenciler gittikten sonra bahçeye giren polis, ateşle karşılaştı. Direnişi kırmak için havaya ateş açan polis, üç saatlik bir çatışmadan sonra hava kararınca etraflarını kuşattı ve hepsini teslim aldı.

Bahçede bulunan çiçekler ezilmiş; ağaçlar, banklar kırılmış, yerler mermi kovanlarıyla dolmuştu. Yer yer birikmiş kanlar,burada bir savaş olmuş  fikrini  kuvvetlendiriyordu.  Akşam  doğaya siyah elbisesini giydirince  korkunç manzara da gecenin karanlığında kayboldu...

Osman'la Murat, kapıdan çıkanlarınlar arasındaydılar. Osman'ın payı­na da iki cop düşmüştü. Bir kahveye gelip, nefes nefese oturdukları zaman söze önce Murat başladı;

-Ne dersin, sizinkiler bu olay sayesinde bir hayli militan kazandık­ları gibi böylelikle ellerindeki militanların da bağlılıklarını ve güç­lerini de denediler. Bütün bunlardan başka polisten korkan, polise saygı duyan birçok öğrenciyi de polisle çatıştırarak zihinlerindeki "polis”imajını da yıktılar. Dayak yiyenler ister istemez polise karşı kin duya­caklar ve bir iki çatışma sonunda da tam bir polis düşmanı devrimci mi­litan olarak yetişeceklerdir. Ufak tefek kusurlarına ve bir iki aksayan yanına rağmen oyun iyi oynandı değil mi?..

Osman'ın ağzını bıçak açmıyordu. Konuşmak istemediği ve canı sıkıl­dığı her halinden belliydi. Sadece sert bir şekilde:

-Öyle... dedi.

21.BÖLÜM

Kemal gözyaşlarını silerken bir yandan da için için kendisini suçluyordu. Metin olması gerekirken buna muvaffak olamamıştı. Murat'ın ruhunun muhazep olacağını düşündü. ”Sağ olsaydı beni ayıplar­dı "dedi. Onun için ahlamak değil, onun bıraktığı yerden dâvayı devam et­tirmek, Türk milliyetçiliğini layık olduğu yere yükseltmek, Türk milleti­ni mutluluğa ve refaha kavuşturmak, kısacası Türk'ü her alanda başarıya ulaştırmak gerekliydi. Ağlamak olsa olsa zayıf mizaçlı, aşırı heyecanlı   kimselerin bir savunma silahı olabilirdi.Kendisinden emin, idealine bağ­lı,  hiç bir şeyden korkmayan, kararlı, azimli, bilgili bir Türk Ülkücüsü olaylar karşısında soğukkanlılığını muhafaza edip meseleleri derinliğine görebilmeliydi. Acz içinde olmak, zayıf bir insan görünümü yansıtmak, olay­lar karşısında asabiyet tezahürleri göstermek ülkücünün vasıflarından değildi.

Evet, bunun böyle olduğuna Kemal de inanıyordu, ama sadece inanmak yetmiyordu, bir de işin gerçekçi, objektif yanı sıra subjektif yanı da vardı ki bu tamamıyla insanın duygularını ilgilendiriyordu. Kemal'in kaybettiği varlık sadece  bir değer değil, aynı zamanda yakın ve candan bir dostluktu da. Bunu tekrar elde etmesinin imkanı var mıydı? Murat gibi bir arkadaşı, bir dostu bir daha nerede ve nasıl bulacaktı? Murat,  şahsına mahsus özelliklerle donatılmış bir semboldü. İnsandı o da ama ondaki özellikler insan ötesi bir şahsiyet izlenimi yaratıyordu. O herkesten değişikti, o herkesten başkaydı. Bunda çektiği acıların et­kisi çok büyük olmalıydı. Kemal, acıların olgunlaştırdığı bu şahsiyette, bir kere olsun çocukça bir davranışa, insanca bir zaafa rastlamamıştı. Çocukken bile yetişkin bir insan gibi hareket etmiş, davranışlarını kont­rol etmişti. Konuşurken  hayatın sırrını anlamış arif bir insan in­tibaı yaratıyordu.

         Kemal, kendisine acaba Murat'ın hayattan tam anlamıyla bir tat alarak yaşayıp yaşamadığını sordu. Bu soruya   bir cevap bulamadı. Meraklı ve soran gözlerle yatılı okul imtihanlarından sonraki günlerde kendisinden okul hayatını anlatışını nasıl dinlediğini hatırladı, heyecanla konuşmaları kestiği de oluyor, her hocanın adını soyadını ken­disini hiç ilgilendirmediği halde soruyor, arkadaşlarının olup olmadığı­nı öğrenmek istiyordu. Okuma istek ve arzusuyla doluydu ve bu istek onu seçkin yapan, onu başarıya götüren en önemli faktördü.

Kemal, Murat'ın anasını ve babasını ilk defa olarak hatırladı. Onla­rı şimdiye kadar niçin hiç düşünmediği için kendisine kızdı. Onları yalnız bırakmamalıydı ve  yanlarına gitmeliydi. Fakat çeki­niyordu onlarla konuşmaktan ve karşılaşmaktan. Oysa şu anda yanlarında bulunmak ve onlara destek olmak lazımdı, ama ya "Hüseyin emmim bana, her zaman Murat'la birlikte gelirdin, şimdi niye yalnızsın Kemal!" derse di­ye korkuyordu. Bu takdirde ne diyecekti, ne yapacaktı? Ya Hatça teyze.. O da ne zaman Kemal'i Murat'la birlikte görse ikisini de muhakkak içe­ri çağırır, kendisi de doğru kümese koşar, elinde tazecik bir yumurtay­la gelirdi. Beş dakika içinde o yumurtayı pişirip bir sahanın içine boşaltır ve en pişmiş ekmeklerden birisiyle birlikte ikisinin önlerine ko­yardı. Pişirdiği yumurtayı onlar yiyinceye kadar da başlarından ayrıl­mazdı. Kemal’e "Sen de muradım gibi sıskasın, ye birez!" derdi.

Bütün cesaretini topladı ve kalabalığın içine daldı. Müsaade iste­yerek yürümeye başladı. Morg'un kapısına varıncaya kadar bir çok kişi­ye çarpmış, birçok kişinin ayaklarına basmıştı. Geldiğinde eliyle koymuş gibi ikisini de oracıkta buluvermişti. Hüseyin, ayakta bir eliyle kapıya dayanmış bir eliyle de belini tutuyordu. Gözleri yere doğru dalgın dal­gın bakıyordu. Ağzında yarısı içilmiş bir sigara vardı. Dizleri hafif tit­riyordu. Hatça ise yere oturmuştu. İki eliyle yüzünü kapatmış ağlıyor mu düşünüyor mu hiç belli değildi ve öylece kıpırdamadan duruyordu.

Yanlarına iyice sokulduğu halde kendisini fark etmediler. Yavaş bir sesle:

-Hüseyin emmi... dedi.

Hüseyin duyduğu halde kıpırdamadı. Bunda bir kasıt yoktu, sadece etraftan gelen seslere karşı duyduğu kayıtsızlık yüzünden cevap verme­mişti. Kemal tekrar fakat daha kuvvetli bir sesle:

-Hüseyin emmiii! diye çağırdı.

Hüseyin bu sefer sesin geldiği tarafa doğru başını çevirdi. Gözle­rini Kemal'e doğru dikti. İşte o zaman Kemal o kıpkırmızı kan çanağı gibi gözler karşısında perişan oldu. Gözlerin içindeki korkunçluğa kar­şılık bakışlar yumuşaktı.

-Beni tanımadın mı emmi ?

-Heç tanımam mı, sen Kemal'sin, Kemal... dedi ve bütün vücudu titremeye başladı, gözlerini kapattı, elini şakakla­rına götürdü,  Kemal' e arkasını döndü. Hüseyin ağlıyordu. ...

-Başımız sağ olsun emmi...

-Sağ ol oğlum, sağ ol. Sizler sağ olun, bizden artık her şey geçti. Biz bun­dan böyle iflah olmayız.

-Öyle deme...

-Nasıl demem, nasıl demem!.. Nemiz kaldı geriye, koçlarımı  kaybettik­ten sonra yaşasam n'olur yaşamasam n'olur? Aslanlarım yok gayrı... Ya­vuzum,  Muradım yok gayrı... Onlarsız  ne yaparız biz...

-Sabır gerek sabır...

-Öle, doğru dersin ama değil sabretmek bizde bir gün yaşayacak bile güç yok. Bir deel iki acı birden... İki acı…

-Allah her şeyin bir kolayını verir.

-Yavuzum vatanı uğruna şehit oldu, ya Murat?.. O niye öldü, onu kim öldürdü? Kime bir kötülüğü, zararı dokunmuştu da öldürdüler? Yavuz vatanı için çarpışırken düşman kurşunuylan şehit oldu, ya Murat, Murat niye öldü?

-O da Yavuz gibi şehit oldu emmi, Murat da vatanı için öldü. Vatanı­nı bölmek isteyen iç düşmanlar tarafından şehit edildi. Ülküsü, dâvası, ideali, vatanı, milleti için canını verdi. O kutsal bir şehittir, Türk ül­küsünün sayısız şehitlerinden birisidir o.

-Vatan için iki şehit birden ha, iki şehit birden... diye kendi ken­dine mırıldanmaya başladı Hüseyin. Kemal suskun ve çekingen bir şekilde bakıyordu ona doğru. Ne dese ne yapsa boştu, onun için beklemekten başka çare yoktu .Bir şeyler yapamamanın verdiği üzüntüyü yaşıyordu o anda.

            22.BÖLÜM

“ Milletlerin tarihinde yaşadığı kritik günlerin sayısı bir hayli çoktur. Bu günlerde milletlerin kendi öz varlıklarından çıkardıkları değerli, vatansever, idealist evlâtları kendilerini feda etmek uğruna da olsa memleketlerini aydınlığa, mutluluğa, huzura, refaha kavuşturmak için amansız bir mücadele vermişlerdir. Görünen düşmana karşı savaşmak, onun kuvvetini bilmek hiç olmazsa yaklaşık olarak tahminde bulunmak imkanı verdiği için kolaydır, ama, görünmeyen direkt yollar yerine endirekt yollardan  savaşan düşmanla uğraşmak ağır zayiatlara sebep  olabileceği gibi, nereden ve kimlerden güç aldığı da bilinemeyecek ve dolayısıyla düşmanın can alıcı noktasına indirilmek istenen darbe gecikecektir. Gelişen teknolojinin imkânları, esaslı teşkilatlanmanın sağladığı avantajlar yeraltı örgütlerinin dünya üzerindeki şiddet eylemlerinde başarıya ulaşmalarını sağlamaktadır. Rejimin  ve kanunların açıkları, politikacıların oy kaygıları sebebiyle bu hareketleri tasvip etmeseler de kınamamaları, vatandaşların bananeciliği bu güçlerin cüretlerini ve eylemlerini her geçen gün biraz daha artırmalarına yol açıyor.

Türkiye'nin durumu dünyadan soyutlanamaz deniliyor ve sanki bu temel kanunla şiddet eylemlerinin zorunlu gelişmesi tabii bir olaymış gibi kabul edilmek isteniyor. Türkiye'nin kendi iç yapısında bulunan sosyo-ekonomik ve kültürel durumu ve de dünya yüzündeki stratejisi itibariyle diğer memleketlerdeki anarşik olaylardan ayrıldığı bir ger­çektir. Türkiye üzerinde oynanan oyunlar bir Fransa'da, bir Almanya'da veya bir İspanya'daki gelişmelerden tamamıyla farklıdır. Şöyle ki, Türk milleti sahip olduğu manevi değerlerine sıkı sıkıya bağlı olan, onların uygulanmasında fertleri sıkı bir denetime tabi tutan, milli benliğini bugüne kadar hassasiyetle korumuş bulunan tek millet olması, eko­nomik gelişmesini tamamlayamamış, yeraltı ve yer üstü kaynaklarını iş­letememiş, halkının çoğu fakirlik içinde bulunmuş olmasına rağmen em­peryalist ve sömürücü emelleri sezmesini bilmiştir. Tarihin hiçbir devrinde başkalarının hakimiyeti altına girmediği, daima himayesinde birçok milleti barındırdığı halde insana değer verip onları sömürmediği için kendisini sömürmeye kalkanlara karşı koyma eğilimindedir.

             Nitekim bu oyunların  farkına varan ve kendisini ekonomik ve si­yasî esarete sürüklemek isteyenlere karşı çıkan bir Ülkücü gençlik;  her bakımdan güçlü bir kale gibi Türk milletinin güven kaynağı olarak or­taya çıktı."

Murat bir yandan bunları düşünüyor bir yandan da gideceği yere ulaşmak için büyük bir sabırsızlık duyuyordu. Haftada bir düzenlenen ÜlkücüKöylüler Derneği’nin  seminerine  yetişmesi lazımdı. Bu seminerde ken­disi de bir konuşma yapacaktı, konuşmasının ana hatlarını zihninden ge­çirdi. Toplantıya katılanlara faydalı olabilmek amacıyla seminere mil­liyetçi öğretmen ve yazarlardan da bâzıları iştirak edeceklerdi. Büyük bir coşkuyla, heyecanla ve istekle marşlar söyleyen, kendilerinden geçmişçesine Türklüğün zaferi için mücadele edeceklerine yemin eden her türlü maddi menfaat hırslarından arınmış temiz yüzlü, aydınlık bakış­lı,  zeki ve kalpleri millet sevgisiyle dolu bu gençlere hitap etmenin vereceği  zevkten daha tatlı ne olabilir, diye düşündü.

Dolmuşta kendisini yokladı, heyecanlıydı. Hem de pek çok... Kalbi­nin şiddetle çarptığını, ellerinin ve dizlerinin heyecandan titrediği­ni hissediyordu. İçindeki gecikme korkusu yerini bu heyecana bırakmış­tı. Önlerinde trafiğin tıkanması sonucunda bekleyen yüzlerce araba­nın klakson sesleri arasında bu derin, sarsıcı heyecanın ver­diği hazza kendisini teslim etti...

Dolmuştan inerken biriken yağmur sularının içine düşmemek için çaba sarf ederken,  bir yandan da adımlarını hızlandırıyordu. Bir sokağın içine girdi, ıslak kaldırımlardan birkaç yüz metre gittikten sonra, eski yüzlü bir binanın içine daldı .  Dönerli merdivenleri ikişer-üçer çıkmağa başladı.

Salon dolmuştu, konuşmacının sesinden başka hiç birşey duyulmuyordu. Kapıda kendisini gören arkadaşlarından birkaçı yarı ciddi ya­rı şaka sitemde bulundular:

-Nerde kaldın be kardeşim!Az daha gelmeseydin seni aramaya çıkacaktık.

-Trafiğin hali malum..  geciktim kusura bakmayın!

 -Nazik çocuk, bir de özür diliyor...

-Yoldaşlar çevirdiler diye endişelendik, sana da bir çizik atmala­rından korktuk.

-Onlar benim kılıma bile dokunamazlar, korkmayın siz...

-Niye,yoksa onlarla aran çok mu iyi? Casusluk falan yapmayasın? Ha, hah hah...

-Eh, fena sayılmaz. Yoldaş yapmak için henüz ümitlerini yitirmediler. Kişiliğimi ve davamı  aşacağım  günü sabırsızlıkla bekliyorlar...

Bu sırada mikrofona çıkan genç, şimdi de kendilerine Ülkücü Köylü­ler Derneği  ......  Şubesi Başkanı Murat'ın hitap edeceğini söylüyordu.

-Hadi, dalgayı bırak da koşşş!..

                 -Tut şu pardesüyü, iyi sakla ha, yoksa yenisini aldırtırım sana!

                -Merak etme,  kaybolmasın diye sırtıma giyerim...

Murat yüzlerce gözün kendi üzerine çevrildiğini ve konuşmasını bek­lediklerini gördüğü zaman, bir müddet konuşmasına nasıl bir giriş yapması gerektiğini düşündü. Kısa fakat anlamlı bir girişten sonra esas ko­nuya geçti:

-Arkadaşlar,bugün toplumumuzda en çok konuşulan ve de üzerinde en çok tartışılan konulandan birisi de köy ve köylüdür. Bu konu kendileri­ni ilerici aydın zanneden kişilerin tekelinde bulunmakta ve birçok hususta istismar malzemesi olarak kullandıkları görülmektedir. Oysa bu kişilerin, sizlerin köyle ilgili olarak bildiklerinizin yanın­da bilgileri ki çok azdır. Onlar,  köyü görmemişlerdir, onlar köyü gezmemişlerdir, onlar köyde yaşamamışlardır, onlar köylüyü sevememişlerdir, onlar köylüden utanç duymuşlardır. Onların zihninde yer eden köylü imajı Rusya'daki köylünün tıpa tıp aynıdır. Onlar yazdıkları köy romanı­nın sosyal yanını  Rus yazarlarından esinlendikleri şekil­de, kopya ederek ve sadece şahısların isimlerini Türkçeleştirerek yazmışlardır. Köyün dertlerine,  problemlerine,  yaralarına  çare, çözüm yolu ve derman aramak yerine insanların merhamet duygularına hitap eden birtakım fantazilerle vakit geçirmişlerdir.

-Köy problemi bugün bütün çıplaklığıyla karşımızda durmaktadır. Bu bir gerçektir ve bu gerçeğin herkes tarafından kabulü, daha sonra da köy için yapılması gerekenlerin bulunması esas hareket noktamız olmalıdır. Köy problemini şehir ve şehirleşme ile birlikte ele almak ve bunların birbirleri özerine olan etkilerini incelemek gerekir. Şehirleşmenin, yanlış şehirleşmenin toplumumuzda açtığı ekonomik ve sosyal yaralar, dolayısıyla köylerimizi de etkilemektedir. Yanlış sa­nayileşme, plansız, siyasi amaçlara hizmet için kurulan sanayi tesis­leri toplumumuzda şehirde yaşayan insan nüfusunu sayı bakımından art­ırırken,  bir yandan köye yapılması gereken yatırımların hiçe indiril­mesine bir yandan da köylünün dejenere şehirli olma­sına yol açmaktadır. Geçim derdi yüzünden köylerini terk edip şehire yer­leşen vatandaşlarımız, kendilerini bekleyen ekonomik buhranlardan ve sosyal uyumsuzluktan habersiz bulunmaktadırlar. Kendi örfleriyle, adetleriyle ve yaşayış tarzlarıyla çelişkili olan şehir hayatının içinde yetiştirdikleri çocukları ruhsal  çıkmazlara girmekte ve birtakım sa­pık akımların ağına düşmektedirler. Bu göçün sonunda maddî refah yine sağlanamamakta, göçmen yurttaş  bu sefer maddenin dışında sosyal ezilmişlikle de karşı karşıya kalmaktadır. İşte siyasî ve sosyal çalkan­tıların şehirlerde başlamasının bir sebebi de budur.  Burjuva hayatına duyulan özlem, maddi imkanların göz kamaştırıcı parıltıları, sosyal adalet ilkelerinin kaale alınmayışı  so­nucunda, haklı olarak doğan tepkileri istismar eden ideolojilerin işine yaramakta ve kendi amaçlarına ulaşmak için bir vasıta olarak bu bedbaht insanları kullanmaktadırlar. Fikir, duygu sömürüsünün beraberinde emek sömürüsü de şehirleşmenin neticesinde olmaktadır. Fikir ve duygu­ları sömüren ideolojiler, emeği sömürense burjuvadır. Fakat bu ikisinin ayrı görüşler olduğunu kabul etmemeliyiz, çünkü bunlar ikiz kardeştir­ler ve  her türlü zararlı ideolojinin savunucusu her toplumda Burjuva­lar olmuşlardır. Çünkü onlar her kargaşalıktan biraz daha fayda ummaktalar ve gelirlerini, servetlerini bu sayede çığ gibi büyütmektedirler. Her düzen değişikliği olan toplumda da mutlaka hakim sınıf olarak bun­lar görev almaktadırlar.

-Türk milletinin en az “yüzde sekseni köylüdür, köy kaynaklıdır “ deniliyor. İs­tatistikler bizi yanıltmasın! Şehirdeki köylüleri de biz gerçek köylüler olarak kabul etmek zorundayız, çünkü onlar imkansızlıklar yüzünden  şehirlileşmişlerdir. Böylece köyde de şehirde de sömü­rülen köylüden başkası değildir.

-Ülkücü gençler, gerçek köy problemini ortaya çıkarabilmek için çok çalışmak zorundadırlar. Köylüyle ve köyle temas kesilmemeli, onlar­la sürekli bir diyalog sürdürülmeli ve problemlerine çözüm yolunu on­larla birlikte aramalıdır. Bizler herkesten çok çalışmak zorunda olan­larız,  çalışmak bize zor gelmez, bize mutluluk ve zevk verir. Ülkücü kad­ro ortaya attığı Tarım Kentleri formülünü köylüye anlatmalı, bunun uy­gulamasından doğacak faydaların onlara refah sağlayacağına inandırmalıdır. Hepimiz biliyoruz ki memleketimizde yerleşme alanları küçük bi­rimler halinde bulunmakta ve bu nedenle de sayıları bir hayli çoktur. Sayıları kırk binin üzerinde bulunan bu yerleşme birimlerine, yani köy­lere götürülmek istenen hizmetler büyük meblağlara  mal olmaktadır. Su, elektrik, kanalizasyon, okul, iş sahası gibi hayati ihtiyaçların yanı sıra teşkilatlanmanın da bu yüzden çok zorlaştığı görülmektedir. İşte Tarım Kentleri bütün bu zorlukları ortadan kaldırabilecek güçte bir uygulama getirecektir. Köylü vatandaş artık iş aramak için göçmek zorunda kalmayacak, çünkü fabrikalar ayağına getirilecektir. Köylü ço­cuğumu okutup okutamayacağım diye bir endişeye düşmeyecektir, çünkü her Tarım Kent'te ilkokul, ortaokul, lise, çeşitli meslekî okullar bula­nacaktır. İçme suyu, kanalizasyon, elektrik gibi problemleri de ortadan kalkacaktır, çünkü birleştirilmiş köylerde bunları sağlamak çok daha kolay olacaktır. Doktor derdi, devlet dairelerinde iş takibi için yüz­lerce kilometre öteye gitme derdi, gübre derdi, ziraat için gerekliaraç-gereç derdi de kalmayacaktır.

-Tarım Kentleri projesi Ülkücü gençliğe gösterilen köylünün kal­kınması için en ideal olan büyük bir modeldir. Ülkücü gençlik bu hede­fe ulaşabilmek için geceli gündüzlüköy köy dolaşmak, fikrini anlatmak, kısacası çalışmak, çalışmak, çalışmak zorundadır.

-Şurasını hepimiz bilmeli ve kabul etmeliyiz ki, fikirler kuvvet­li oldukları    taraftar buldukları  takdirde uzun müddet yaşarlar. Bir fikrin iktidar olabilmesi için onun halkın ço­ğunluğu tarafından benimsenmesi gerekir. Bu ancak propaganda yoluyla yapılabilir. Etkin ve yaygın bir propaganda da her türlü materyalden faydalanmakla gerçekleştirilebilir. Bugün Ülkücü doktrinin birçok fik­ri ona muhalif olanlar tarafından bile benimsenmiştir, ama bu yetmez. Çünkü bizim fikirlerimizi kopya edip uygulama safhasına koymaya çalışanlar acemi bir Molier mukallidinden ileri gidemezler. Onun tam anlamıy­la uygulanabilmesi için ülkücü kadronun iktidara gelmesi esastır ve şart­tır. Bu iktidar siyasi iktidardan başka bir şey değildir, fikirlerimizi gerçekleştirebilmemiz için mutlaka siyasi iktidarı ele geçirmemiz gere­kir . İnanmış, namuslu, faziletli ülkücü kadronun siyasi iktidarını sağla­yacak  potansiyel de yine köylerimizde ve köylümüzde mevcuttur. Kal­kınma nasıl ki tabandan yani köylüden başlayacaksa siyasi iktidar yolu da köyden ve köylüden geçecektir. Bütün gücümüzle ve elemanlarımızla bu yolda ilerlemeye mecburuz.

-Arkadaşlar, Ülkücü Köylüler Derneği olarak bugün üye sayımız hız­la çoğalmakta ve imkanlarımız her geçen gün biraz daha art....

Murat sözünü tamamlayamadı, çünkü şiddetli bir patlama bütün salo­nu kapladı. Her taraf toz ve duman içindeydi. Bağrışmalar, küfürler ara­sında alev alev yanan pencereye doğru koşuşanlar çoğunluktaydı. Dinle­yicilerin bir kısmı da oturdukları yere çivilenmişçisine duruyorlardı. Patlayıcı maddenin atıldığı yere yakın oturanlardan dört genç yaralan­mışlar, arkadaşları onları kucaklarına alıp dışarıya çıkarmaya çalışı­yorlardı. Birisi paramparça olmuş elinin acısını dindirmek isterce­sine diğer eliyle  bastırıyor, diğeri kafasından kanlar akarak arkadaşlarının kucağında giderken kimsenin anlayamayacağı bir dille bağırıyor, küfür mü ediyor yoksa lanet mi okuyor belli değil. Diğer ikisi ise arkadaşları tarafından   çoktan aşağı indirilmişlerdi.

Yanan ateş, duman ve yerde kıpkırmızı kan göllerinden çıkan buhar…Biraz sonra kovalarla dökülen sular  ateşi söndürüyordu. Bu seferki manzara su, kan ve siyah karışımı... Yanık kokusu duyuluyor genizleri yakarcasına….

Dışarıda kalabalık bir halk topluluğu birikmiş, herkeste bir heyecan var. Soran ağızlar ve gözler.. Birbirini iteleyen, içeri girmeye çalışan aşırı meraklılar… Giriyorlar, dumanlar arasından merdivenleri çıkıyorlar, açık kapıdan içeriye göz gezdiriyorlar. Yüzlerce insan içerde ça­lışıyor, ellerinde kimisinin kova,  kimisinin tahta, kimisinin ceketi, pardesüsü, kimisinin de kitapları var. Uysal alevlere bunlarla vuruyorlar, alev uysalken azgınlaşıyor, azgınlaştıktan sonra da kuduruyor. Kırmızı, tu­runcu, isli dişlerini göstererek sırıtıyor...

Hava karardığı zaman içerdeki işler bitmişti. Yangın sönmüş, yerdeki sular  ve enkaz temizlenmişti. Herkes eski yerlerine oturmuş, suskun ve düşünceli bir bekleyiş başlamıştı… İçlerinden bir düzineye yakın arka­daşları eksikti. Bunlar yaralılarla birlikte hastaneye gidenlerdi.  Biraz  sonra gelen birisi Murat'ın kulağına eğilerek bir şeyler söyledi, herkes bunun ne olduğunu merak ediyordu. Bakışlar Murat’la arkadaşının üzerinde yoğunlaştıkça yoğunlaştı, ağırlaştıkça ağırlaştı… Yüzünün mimikleri değişen Murat, ikide bir başını sallıyor, bazen de soruyordu. Ne olmuştu acaba? Acı bir haber mi vardı? Arkadaşı gidince Murat mikrofonu eline aldı ve akan gözyaşlarını silmek lüzumunu hissetmeden konuşmaya baş­ladı:

-Arkadaşlar, birkaç saat önceki caniyane sabotaj hare­keti sırasında yaralanan arkadaşlarımızdan İrfan, maalesef yolda hastaneye götürülürken hayatını kaybetmiştir. Hepimizin başı sağ olsun...  Bir ülküdaşımızı daha kaybettik,  Allah geride kalanlara  uzun ömürversin. Biliyorum acımız sonsuz, hepimizin içi kan ağlıyor. Kahpe bir düşman elinin aramızdan aldığı kahraman arkadaşımız bundan böyle kalbimizde yaşayacaktır. Bizler bugün bir kere daha şahit olduk ki ka­famıza giremeyen, beynimize hakim olamayan komünist cinayet şebekeleri acımaksızın bombalarla, silahlarla kafamızı parçalamakta; kalbimizde duyduğumuz  her gün biraz daha artan kini ise kalplerimizi bıçakla delik deşik ederek akıtmaya çalışmaktadır.       

-Diğer yaralı arkadaşlarımız için kan vermek gerekebilir, onun içinhepimiz hastaneyegideceğiz. Tanrıdan dileğimiz bu arkadaşlarımızın kurtulması ve bizi üzüntülere gark eden  elim hadiselerin sona ermesidir. Tekrar başınız sağ olsun!

Murat kürsüden aşağı inerken, salondakilerin hepsi birden ayağa kalktılar ve hep bir ağızdan yeri göğü inleten bin sesle "TÜRKLÜK SAĞ  OLSUN!" diye haykırdılar.

Sessiz ve disiplinli grup, hastanenin önüne geldi,  "Acil Servis” merdivenleri etrafında soğuğa, yağmura, uykusuzluğa aldır­madan oturan gençlerin sayısı sabaha kadar her geçen dakika biraz daha  arttı. Öyle ki sabahleyin hastaneye gelenler muazzam bir kalabalığınorada beklemekte olduğunu hayretle gördüler. Duyan, haber alan koşupgelmişti....

 

23.BÖLÜM       

            -Oğlunuzun üzerinden çıkan eşyalar bunlar. Şuraya bir imza atıp alın bunları!

-Evlat, ben imza atmayı beceremem.

-Avni Bey, oradan ıstampayı verir misiniz? Beyefendi, basın parmağı­nızı ıstampaya, sonra da şuraya. Tamamoldu. Bizimle işiniz bitti. Yalnız yapılan masraflar için 4500 lira ödemeniz gerekiyor. Ancak o zaman  ce­nazeyi size teslim ederiz.

-Ne parası bu? Üstelik çok da… Bakayım bende ne kadar var?  İşte hepsi bu! Yüz elli,  yüz atmış, yüz atmış beş yüz atmış yedi buçuk…

-Az  o , yetmez! Daha çok lazım.

-Fakir kağıdı çıkartsak olmaz mı?

-Olmaz! Burası devlet hastanesi mi ki fakir kağıdı çıkaracaksın?

-Acep ne yapsak şindi? Kemal oğlum! Sen bi şey düşün ha…

-Bir dakika Hüseyin emmi, şimdi arkadaşlardan toplarız. Sen tasalanma, parayı temin edip cenazemizi buradan çıkarırız.    

24.BÖLÜM

O gece Murat  Fatih’de oturan arkadaşlarının yanına gitmişti. Oturup uzun uzun sohbet etmişlerdi. Laf lafı açmış, sohbet uzadıkça uzamıştı. Saa­tin  01’i geçtiğini hiçbirisi fark etmemişti. Bir ara Murat saatine baktığında vaktin hayli geç olduğunu görmüş ve müsaade isteyerek gitmeye  hazırlanmıştı.

Arkadaşları vaktin çok geç olduğunu, bu saatten sonra gitmesinin çok sakıncalı olacağını, o yüzden burada yatmasını söylemişlerdi ve hatta bu konuda ısrar  etmişlerdi. Fakat Murat mutlaka gideceğini, başının ağrıdığını dışarı çıkınca belki açılabileceğini söyleyerek yerinden kalkmıştı.

Dolmuştan Şehremini durağında indi. Hemen hemen ortalıkta kimseler görünmüyordu. Gelip geçen arabaların sayısı da bir hayli azalmıştı. Işık­ların olduğu yerden karşıya geçti ve sakin adımlarla yürümeye başladı. Biraz ilerde iki sarhoşun birbirlerine sarılarak yürümeye çalıştıkları­nı gördü. Hızlı adımlarla onları geçti. Başı yine ağrıyordu. Temiz havayı ciğerlerine birkaç defa arka arkaya çekti, içinde tarifi imkansız bir sı­kıntı da vardı. Parkın yanına geldiğini fark edince içeri girdi ve bir ban­kın üzerine oturdu.

Gözlerini gökyüzüne dikti, bir müddet bir şeyler ararcasına öylece kaldı. Yorulmak bilmeksizin dönen milyarlarca yuvarlığı ve onların tâbi oldukları düzeni düşündü. İnsan aklının alamayacağı bu sonsuzluk ona çaresizlik yerine ümit, korku yerine  sevinç, yokluk yerine varlık tel­kin ediyordu.

Aklına gelen soruların haddi hesabı yoktu. Hepsi de zihninden bir biri ardınca geçiyorlardı, ama o hiçbirisine cevap veremediği için üzülmüyordu. Çünkü onların da cevabını bilenin varlığını idrak etmek ye­tiyordu, artıyordu bile… Mutlak olan, tek olan, yüce olan, kısacası her şeyin üstünde bulunan Tanrı'nın varlığını canlı olan her zerresinde hisset­menin verdiği mutluluğu bir müddet yaşadı.

Gözlerini yere indirdiği zaman yeryüzünün sevimliliği, çekiciliği,  güzelliği karşısında hayranlık duydu. Bir yaprağın manalı düşüşünü, bir gülün romantik soluşunu, bir derenin ahenkli şırıltısını, bir kuşun es­tetik uçuşunu, bir ağacın feylosof duruşunu, bir otun titrek büyüyüşünü nasıl izah etmeliydi? Zihnimizdeki kavramlarla açıklama getiremeyeceğimiz milyonlarca, milyarlarca muamma, şu yaşadığımız dünyada mevcut değil miydi? Vebiz insanoğlu bu dünyayı anlayabildiğimiz, şekillendirebildiğimiz oranda mutlu oluyorduk, yaşamayı seviyorduk. Hayat büyük bir lütuf olma­lıydı. Yaşamak bahtiyarlığına eren her insan Tanrı’ya her fırsatta  şükranlarınıifade etmeliydi.

“Yaşamayı seviyorum, ama anlamlı” diye düşündü. Manası olmayan, he­defi olmayan bir hayatın onca hiçbir değeri yoktu.

 

Üşüdüğünü hissetti ve yavaşça ayağa kalkarak yürümeğe başladı. Ram­pa aşağı daracık parke taşlı yolda zihni çeşitli düşüncelerle dolu olarak etrafı görmeden gidiyordu.

25.BÖLÜM                          

Murat  Şehremini’ndeki bu yeni evine, daha doğrusu odasına taşınalı altı ay olmuştu. Yaklaşık elli yıllık eski bir yapıydı oturduğu yer ve bir çok aileyi barındırıyordu. Ev, Veledi Karabaş Mahallesi’nin surlara yakın ıssız bir yerindeydi. Evin sokaktan, dar bahçesine açılan tahta bir kapısı vardı. Kapının açılışını da kapanışını da birkaç ev öteden bile duyulabilen sesinden anlamak mümkündü. Öyle gıcırtıya filan benzemeyen kendine özgü bir ses… Bazıları bu sesi vapur düdüğüne benzetirken kimi komşular köpek hırlamasını andırdığını söylerlerdi. Kısacası bu tartışmalı bir konuydu.. Ama kimsenin tartışamayacağı bir gerçek vardı ki o da bu kapının hiç kilitlenmediği idi. Çünkü bu daracık alanda günün hangi saatinde eve döneceği bilinmeyen yaklaşık yirmi kişi yaşamaktaydı.

Bahçede karşılıklı iki tane tuvalet vardı: Birisi bayanlara birisi ise erkeklere… Kendi cinsine ayrılan tuvalette birisinin olduğunu bilse bile bir kişi asla karşı cinsin tuvaletine girmezdi, giremezdi. Üstelik böylesi bir kural zorlamayla değil kendiliğinden oluşmuştu. Tuvaletlerdeki ibriklere suyu aklına esen herhangi bir kişi doldururdu, bu konuda bir kural ya da sıra izlenmezdi. Bahçe girişinin sağ tarafında bulunan her biri en fazla iki çeki odun alabilen beş tane kömürlük vardı. Bu daracık bahçeye mal sahibi incir, erik ve ayvadan oluşan altı-yedi tane ağacı da sığdırmayı başarmıştı.

                Girişin sol yanındaki iki göz odada elli yaşlarında kocasından ayrılmış bir kadın, birisi on altı diğeri on sekiz yaşlarında iki kızı ile birlikte yaşıyordu. Küçük olanı Gülsüm büyüğü ise Necla isimlerini almışlardı. Kadının kocasının çok yaşlı olduğu ve bu yüzden adamdan  ayrıldığı hatta çalıştığı yerde, evli bir adamla ilişkisinin olduğu söyleniyordu. Bazı geceler bu kızların çığlıklarıyla uyanıyordu Murat. Çünkü arada sırada evlerini ziyaret eden fareleri kovalamaları gerekiyordu. Fareler kimi zaman bahçe kapısından kaçarken bazen de tuvalet deliklerinin içinde kayboluyorlardı, ama hiçbir zaman ölü ele geçmiyorlardı. Bir keresinde büyük kız Necla’nın burnunu bir hayli kemirmişlerdi. Herkes Necla’nın bunu nasıl fark etmediğini sormuş ama tatminkar bir cevap bulamamıştı.

Kızların babaları bazen annelerinin evde olmadığı bir saatte gelir onları ziyaret ederdi. Bembeyaz saçları, bükülmüş beliyle uzaktan bile ne kadar yaşlı olduğunu anlamak mümkündü. Elinde ne olduğu anlaşılamayan gazete parçasına sarılmış bir şey de olurdu bazen. Belli ki çocuklarına bir şeyler getiriyordu. Bir gün öldüğü haberi duyuldu ama Murat buna inanamadı, çünkü kızlarının yüzünde en ufak bir üzüntü ifadesi bile görmedi. O yüzden, belki söylentidir diye başsağlığı dileyemedi. Ancak söylenti çıktıktan sonra adamcağızı bir daha gören olmadı. Belli ki ölmüştü…

Büyük kız Necla bir eczanede, küçük kız Gülsüm ise bir konfeksiyon atölyesinde  çalışıyordu. Babalarının ölüm haberinden birkaç hafta sonra, bir dedikodu bombası patladı : Küçük kız Gülsüm çalıştığı atölyenin sahibinden hamile kalmıştı. İki hafta içinde Gülsüm patronuyla evlendi ve bu sayfa da kapatıldı.

Necla ve annesi Gülsüm evlendikten sonra normal yaşantılarına döndüler. Onların  yanındaki iki göz oda daha vardı ve orada da üç tane kızı ve üç tane de oğlu olan çöpçü Dursun oturmaktaydı. Çöpçü Dursun doğuluydu ve Kürt olduğunu çekinmeden söylerdi. Kızlarının birisini daha on beş yaşında iken bir köylüsünün oğlu ile evlendirmişti. Diğer ikisi evde hizmet görüyorlardı. Üç oğlu da Topkapı’da ayakkabı boyacılığı yapıyorlardı ve akşamları babalarına çokça para getiriyorlardı. Zaten Dursun da çöpçülükten iyi maaş alıyordu. O nedenle ekonomik durumu düzgündü. Çok da cömertti. Mevlanakapı’daki kıraathanede her gördüğüne bir şeyler ısmarlardı. Nerdeyse yoldan geçenleri bile zorla çevirip ikramda bulunmak isterdi. Kendisi oyun oynamaz ama oyun oynayan bazı masaların hesabını o öderdi.

Dursun’un en büyük zevklerinden birisi havanın iyi olduğu günlerde evinin önündeki bahçede çay içmek ve komşularına çay içirmekti.  Her defasında Murat’ı da mutlaka çağırırdı. Murat ders çalışma mazeretini ileri sürüp gitmek istemezdi ama Dursun çok ısrarcıydı. ”Biraz ara ver derse. Geceler uzun, çalışacak daha çok zamanın var.” deyip Murat’ı kolundan tutar adeta sürükleyerek götürürdü. Dursun kapı önüne bağdaşını kurar ve hanımına seslenirdi: ”Fatma, bardakları, tepsiyi, çaydanlığı, şekeri getiriver!”

Karısı Fatma elindeki malzemelerle gelirdi. Fatma her zaman başörtüsünün üzerinden alnını ince bir bez kuşakla sıkardı ve bunun baş ağrısına iyi geldiğini söylerdi. Onun bu savunmasıyla Dursun dalga geçerdi ve derdi ki: “Onu bağlayacağına elli kiloluk bi çuval koy kafana, yüz kere git gel bir şeyin kalmaz.”

Gelen bardaklar temiz olmasına rağmen Dursun kızlarından birisini hemen mahalledeki sokak çeşmesine gönderir, getirilen bir kova suyla da bu bardakları köpürte köpürte zevkle yıkardı. Küçük tüpün üzerinde demlenen çayı bardaklara  doldurur, itinalı bir şekilde şekerlerini koyar, çayları ikram ederdi. Dursun, demlediği çayı beğenerek içen insanları gördüğünde bundan büyük bir haz duyardı.

    Bahçede bir de Murat dahil üç ailenin oturduğu iki katlı bir bina vardı.  En alt katta hastanede çalışan “Gavur Yusuf”   lakaplı bir kişi, karısı ve bir oğluyla birlikte oturuyordu.  Gavur Yusuf,  geceleri oldukça geç bir saatte eve gelirdi ve eli kolu dolu olurdu. Filelerle meyve, tekerlek tekerlek kaşarlar, kilo kilo etler getirirdi. Bazen bunların bir kısmını komşularıyla paylaşırdı. Karısı Ayşe’nin pazara ya da bakkala gittiğini gören hiç kimse olmamıştı. Çünkü Yusuf’un eve getirdiği şeyler onlara yetip artıyordu bile. Bazen Ayşe sıcak bir çorba ya da içinde et bulunan bir yemekle Murat’ın kapısını çalar, “Sen öğrencisin, beslenmen lazım.” diyerek yemekleri bırakıp giderdi. Ayşe, çok sinirli ve geçimsiz bir kadın olmasına rağmen Murat’ın evde bulunduğu zamanlarda onu rahatsız etmemek için sesini bile yükseltmeden konuşurdu.  Zaten bu kurala sadece Ayşe değil, orada yaşayanların hepsi itina ile riayet ediyorlardı. Murat’ın sınavlarının olduğu zaman adeta sözleşmişçesine her tarafı bir sessizlik sarıyordu. Oysaki ilk başlarda bir bekara evini kiraya verdiği için ev sahibine oldukça öfkeliydiler. Aradan geçen kısa bir süre sonra herkes Murat’ı benimsemiş, adeta bağrına basmıştı.

Gavur Yusuf’un bir de tamircide çalışan annesi gibi deli dolu bir oğlu vardı. Okumadığı için, kısa yoldan meslek sahibi olması amacıyla babası onu bir tamircinin yanına çırak vermişti. Yusuf, Murat’la olan konuşmalarında oğlunun okumaması karşısında duyduğu üzüntüyü sürekli dile getiriyordu ve bu yüzden Murat’a gıpta ediyordu. “Sen de bizim oğlumuz sayılırsın. Sakın çekinme, bir ihtiyacın olursa,  paran biterse mutlaka iste.” diyordu. Bazı geceler geç saatlere kadar Murat’la sohbet etmek onu mutlu kılıyordu.

            Evin üst katında üç tane oda vardı. Bunlardan bir tanesi Murat’a aitti,  diğer ikisinde ise bir boyama fabrikasında işçi olarak çalışan Mehmet, eşi Sevgin, kızı Aynur ve oğlu Recep oturuyorlardı. Mehmet Trakya çocuğuydu. O yüzden şivesi Murat’a biraz komik geliyordu. Mehmet’in eşi Sevgin’e teyze diyor, onu gerçek teyzesiymiş gibi seviyordu. Aynur ve Recep, oldukça küçüktüler. Henüz ilkokula bile başlamamışlardı. Çok da yaramazdılar. Dışarıda oynama alanı bulamadıkları için fırsat buldukça evin içinde yaramazlıklarını oyun şeklinde sürdürüyorlardı. Ancak ikisi de Murat’a karşı korkuyla karışık bir saygı duymaktaydılar. O yüzden Murat evde olduğu zaman fazla yaramazlık yapma imkanına sahip değillerdi.  Çünkü bir odaları Murat’ın odasıyla bitişikti. Arada sadece bir duvar vardı.

Murat’ın odasına alt kattan dik bir merdivenle çıkılıyordu. Murat bu merdivenlerin sayısın bilmesine rağmen birçok kez çıkarken tekrar tekrar sayıyordu: “Tam onsekiz basamak…” Merdivenin bitiminde Murat’ın elini yüzünü ve bulaşıklarını yıkadığı, ancak çeşmesi olmayan bir lavabo vardı. Bu ihtiyaçlarını mahalle çeşmesinden getirdiği suyu doldurarak ucuna musluk takılmış,  kulpundan duvara çiviyle tutturulmuş,  plastik bir bidonla gideriyordu. Murat’ın odasının kapısı tam lavabonun karşısındaydı.

 Murat’ın odasında yatak ve birkaç parça eşyadan başka bir şey yoktu. Odanın oldukça geniş bir penceresi vardı ve buradan boş bir arsa ve bunun önünden geçen dar bir yol görünüyordu. Odasının tavanı tahta kaplıydı. Ancak bu tahtalar yılların tahribatına yenik düşmüştü. Bazılarının araları açılmış bazıları tahtakurularına yem olmuş, lakin hepsinin ortak özelliği kir içinde simsiyah bir renge bürünmüş olmalarıydı. Murat, yatağa yatıp yukarıya  bakarak düşündüğünde bu görüntünün düşüncelerini de kararttığını fark etmiş ve ilk fırsatta bir kırtasiye dükkanından aldığı küçük küçük çiçeklerle bezeli birkaç tabaka kağıdı raptiyelerle  tavana tutturmuştu. Sonra eserine bakıp kendisiyle adeta övünmüştü. Bu basit işlem Murat’ın odasını adeta şirin bir çocuk odasına döndürmüştü. Şimdi tavana baktıkça daha iyimser düşünceler ürettiğini görüyordu. Annesinin, babasının, abisinin hayalleri bu temiz fonda daha net bir şekilde gözünde  canlanıyordu.

                26.BÖLÜM

Kemal, Adli Morg’un önünde bekleyen kalabalığın arasına hızla daldı. Elinde bir gazete parçası vardı. Oradaki üç gençle bir şeyler konuştu. Gençlerin kafalarını sallamalarından ne demek istediğini anladıkları belli oluyordu. Gençlerden birisi Kemal’in elindeki gazeteyi aldı, büyük bir külah şekline getirdi ve elini cebine sokarak çıkardığı birkaç kuruşu içine attı. Külah, elden ele dolaşmaya başladı. Herkes ne yapması gerektiğini zaten biliyordu. Çünkü hemen hemen her cenazede aynı sahne tekrarlanıyordu.

Gençler para toplarken, kulakları sağır edercesine ses çıkaran polis arabalarının siren ve kornaları duyulmaya başlandı. Belli ki yanaşabilmeleri için, kalabalığın yer açmasını istiyorlardı. Kalabalık biraz daha sıkışmak zorunda kaldı. Çünkü, üç tane polis otobüsü üzerlerine doğru geliyordu. Gençlerden bazıları ağır ağır ilerleyen otobüslerin tekerleklerine tekmeler savurdular;  bazıları da bu hareketleri yapanları uyardılar.

Üç otobüs ağzına kadar toplum polisiyle doluydu. Meydanda çok sayıda toplum polisi zaten vardı, ama biriken kalabalık çok büyük olduğu için takviye kuvvet istenmişti.

Polisler hızla otobüslerden indiler ve Gülhane Parkı’nın kapısının önünde adeta etten bir duvar ördüler. Polisleri boşaltan otobüsler aynı sinir bozucu sesleri çıkararak hareket ettiler. Otobüslerin gitmesiyle açılan boşluğa doğru genişleyen kalabalık, biraz rahatlamışa benziyordu.

        Külah şekline getirilmiş gazetenin elden ele dolaştırılması uzun sürmedi. En sonunda külah, kapı önünde beklemekte olan Kemal’e ulaştı. Kemal, paraları alıp içeri girdi ve elindeki külahı Morg Yetkilisi’nin masası üzerine dökerek:

-Al paranı, ver şehidimizi!.. dedi.      

 Yetkili bir yandan Kemal’e, bir yandan masa üzerindeki bozuk paralara, bir yandan da yere düşen onlarca paraya şaşkın şaşkın baktı. Neden sonra kendisini toparladı ve sordu:

          -Kaç para var burada? Bunların hepsi bozuk para… Saydınız mı kaç lira olduğunu?

         Gerçekten paraların hepsi kuruş cinsinden bozuk paraydı ve içlerinde bir tane bile kağıt para ya da lira yoktu.

Kemal iyice sinirlendi:

                -Bunları saymak yarım saatten fazla sürer. Ne kadar olduğunu bilmem.  Herhalde istediğiniz kadar vardır. Önceki cenazelerde hep fazla çıkardı. Siz sonra sayarsınız. Fazla ise helal olsun, eksikse bir dahaki cenazede farkı mutlaka öderiz. Bizden alacağı olanlar onu fazlasıyla aldılar, kaldı ki size de borçlu kalmayı istemeyiz.

                Yetkili, daha fazla üstelemedi. Çünkü ortamı germekten çekiniyordu. Zaten hava yeterince elektriklenmişti…

                27.BÖLÜM

            Murat, Bayazıt Camii’nin yanında, Sahaflar Çarşısı’nın bitişiğindeki asırlık çınarın altında bulunan kahvehanede devrimci arkadaşı Osman’la hem sohbet ediyor, hem de şakalaşıyordu. Osman’ı kızdırmak Murat’ın hoşuna giderdi. O kızdıkça sanki daha güzel konuşur, zekası daha fazla çalışırdı. Yalnız Osman ne kadar kızarsa kızsın ses tonunu yükseltmezdi. Ayrıca vücudu da herhangi bir heyecan belirtisi ya da fizyolojik değişiklik göstermezdi.

Murat, yarıya gelmiş çayından bir yudum içerek:

-Galiba sizin Öğretmenler Kongresi’nde olaylar çıkmış, kongrenin yapıldığı binanın içi savaş alanına dönmüş!  Sen de orada mıydın?  dedi.

-Evet oradaydım! Bakıyorum çok sevinmişe benzersin! Haberi bu kadar çabuk nasıl aldınız?        

                -Sizin istihbaratınız varsa bizim niye olmasın? Kaldı ki bugünkü  gazetelerin çoğunda bu haber manşetten verilmiş. Sizin gazeteler ise bu konuda tek bir satır bile yazmamış.

                -Olanları ben de onaylamıyorum, ama oldu bir kere…

                -Galiba fraksiyon çatışması… Sahi, sizin devrimci dünyada fraksiyon sayısı kaça çıktı?  Hücre gibi durmadan bölünüyorsunuz. Birçok fraksiyon DEV’le başlıyor da şu PKK niye öyle değil?  Bu fraksiyon yeni çıktı herhalde.  Sahi Osman, bu PKK’nın anlamı ne,  amacı ne?        

-O fraksiyon yeni çıkmadı,  isim değiştirdi. Kürtçülük de yapıyor aynı zamanda. Sağlam bir örgüt.

                -Ateşle oynuyorsunuz. Kürtçülük sadece Türk’e değil;  Kürt’e da zarar verir. O yüzden bu fraksiyonu devrimci hareketten soyutlamalısınız.

                -Bu olanaksız. Adamlar çok iyi örgütlenmişler, iyi çalışıyorlar ve de parasal sorunları hiç yok.

                -Değirmenin suyu nereden geliyor dersin?

                -Boş ver,  orasını hiç karıştırma! dedi Osman ve sustu.

                Murat yan gözle onu izliyordu. Oldukça dalgın görünüyordu. Kendisinden hiç beklenmeyen bir hareket yaptı ve elini hızla masaya vurdu ve yine:

                -Boş ver…  dedi.

                Murat’ın boş vermeye hiç niyeti yoktu. Üstüne üstüne gitmeye kararlıydı.

                -Öğretmenler Kongre’sinde öğrencilerin ne işi vardı? Yoksa öğretmen değil de öğrenci sorunları mı tartışılıyordu?

           -Güvenliği sağlamak amacıyla birkaç öğrenci görevlendirildi. Bunda büyütülecek ne var?

                -Aklınızca “faşist” dediğiniz insanlara karşı güvenlik tedbiri alıyorsunuz, oradan saldırı gelecek diye korkuyorsunuz; ama esas saldırı içinizden geliyor. Hem birkaç öğrenci lafına da inanmıyorum. Gazeteler tutuklanan öğrenci ve işsiz sayısının tutuklanan öğretmen sayısının birkaç katı olduğundan bahsediyor.

                -Bu konuyu da boş veeerr!..

                -Bugün umduğumdan pasif görünüyorsun ve bazı konuları tartışmaktan da

kaçınıyorsun. Öğretmen Kongrelerinizde öğretmen olmayanlar çoğunlukta, İşçi Kongrelerinizde de işçi olmayanlar…

                Osman, bardağındaki son yudum çayı da içerek biraz zaman kazanmak ister gibiydi. Az  sonra konuşmaya başladı:

                -Sizde de öyle değil mi? Devrimci örgütler arasında çok yönlü bir dayanışma vardır. Bilhassa parasal katkıları işçi, öğrenci, işsiz yani kısacası geniş halk kitleleri sağlıyor.

-Onun için sizin örgütler de bu paraları hiç çekinmeden olur olmaz yerlere harcıyor.

                -Bu savınla ilgili bir tek örnek bile gösteremezsin.

                -Bak Osmancığım, çok örnek var ama istersen sana bildiklerimden bir tanesini

anlatayım: Geçen hafta bizim mahallede oturan sizin işçi sendikalarınızdan birisini kafası, kolları, sargı bezleriyle sarılmış gördüm. Selamlaştık, “Geçmiş olsun!” dedim. Ama ne olduğunu sormadım. Çünkü aklımda metresiyle yapmış olacağı bir kavgadan dolayı bu durumun meydana gelebileceği ihtimali belirdi. Adamın gül gibi bir hanımı ve biri kız biri erkek iki tane çocuğu var. Altında zırhlı bir arabayla dolaşıyor. Bazen şoförlü, bazen de şoförsüz…  Mesele kısa zamanda anlaşıldı.  Seninki şoförünü almadan Florya’da bir içkili lokantaya gitmiş, sabaha kadar içip arabasına atlamış ve evinin yolunu tutmuş. Küçükçekmece’deki  Kumsal semtinin yanından demiryolu ve bir derenin üstünden geçen bir karayolu köprüsü vardır. Bizimki o saatte yolda hiç trafik olmamasına rağmen köprünün ayaklarından birine bindirmiş. Sonuç malum… Üstelik bu, adamınızın ilk marifeti de değilmiş. Rivayet olunur ki daha önce de bir iki arabayı hurdaya çevirmiş.

                Osman bu konuşmalardan biraz sıkılmıştı. Kendini köşeye sıkıştırılmış gibi hissediyordu.  Konuyu değiştirmek düşüncesiyle garsona seslendi:

                -İki çay alır mısınız? İçeriz değil mi Murat?

                Murat cevap vermedi ama “evet” anlamında başını salladı. Sözünün kesilmesine kızmıştı. Osman bunu anlamakta gecikmedi.

                -Sinirlenme be dostum! Sinirlenmesi gereken biri varsa o da benim. Baksana neler söylüyorsun! Bak, senin hoşuna gidecek bir şeyler anlatayım. Hem böylelikle biraz öz eleştiri de yapmış olurum: Söylediklerinin bazılar doğru olabilir ama devrimlerin geçiş aşamasında bunlar normaldir. Haksızlıklar, yolsuzluklar, yanlışlıklar yapılabilir. Hatta suçsuz birçok insan da ölebilir. Devrim gerçekleştikten sonra tüm taşlar yerine oturacaktır. Bizim aramızda konumları bizimle ters düşen birçok insan elbette ki var. Örneğin benim dayım oldukça zengindir. Bağları, bahçeleri, otelleri, dükkanları ve sayısını kendisinin de bilmediği kadar evleri olan bir kişi. Üstelik dayım “devrimci” (!).  Bir gün ben ona “Dayı, sen bir çelişki yaşamaktasın. Devrimci düşünceye gönül vermişsin ama bir gün komünizm gelirse herkesin olduğu gibi senin mallarının da paylaşılacağını biliyor musun?” dedim. Bana “Hadi oradan, komünizm gelirse benim mallarımı değil, başka zenginlerin mallarını yoksullara dağıtacak. Ben bu işin içinde bulunan bir olarak enayi miyim ki mallarımı ona buna vereyim?..” dedi. Tam anlamıyla bir çelişki, ama ne yaparsın? Sanırım sizinkilerde de benzeri örnekler vardır. Murat be sen akıllı bir adamsın, fikirlerimiz uyuşmasa da konuşabiliyoruz, saygı sınırları içerisinde tartışabiliyoruz. Doğrusu senin gibi bir yeteneğin bizim davanın içerisinde yer almasını isterdim.

                -Aynı şeyleri ben de senin için düşünmüyor değilim.

                Murat henüz sözünü tamamlamıştı ki Osman yerinden fırlayarak:

                -Vedat,  Vedaaat!..  diye bağırmaya başladı ilerideki bir gence.

                Genç,  kendisine seslenildiğini duydu ve geri dönerek onlara yaklaştı.

                -Gel Vedatçığım, bak seni kiminle tanıştıracağım… Murat!.. Bizden değil, iyi bir faşisttir; ama gene de çok severim.

                -Bu faşist lafından hoşlanmıyorum Osman. Bizim ideolojimizde asla faşizme yer yok.  Hem ben sana komünist diyor muyum? şeklinde sitem etti Murat.

           Vedat geldi, bir sandalye çekerek yanlarına oturdu. Vedat bu sene Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırmış bir Anadolu çocuğuydu. Osman’la çok iyi arkadaş olmuşlardı. Osman’ın görüşlerine hayrandı. Birkaç toplantıya birlikte gitmişler ve Vedat bu toplantılarda yaptığı konuşmalarla kendi değerini hemen ortaya koymuştu. Çok fakir bir ailenin yedi çocuğundan birisiydi. Maddi durumunun yetersizliği onu utandırıyor ve için için varlıklı insanlara kin duyuyordu. Osman onun bu zaafından faydalanmakta gecikmedi ve kısa bir sürede Vedat’ı kendi saflarına kattı.

                Vedat, o gün oldukça durgundu. Laflar ağzından zorla çıkıyordu. Olumsuz bir şeyler olduğunu Osman anladı ve sordu:

                -Senin canın bir şeye mi sıkıldı?

                -Yok abi bir şey…

                -Yok da yüzün niye asık?

                -Evdeki arkadaşlarla biraz tartıştık. Galiba kendime kalacak yeni bir yer bulmam gerekecek.

                -Kafanı yorma! Bulunur bir çaresi. Sahi Murat, senin yanında yer yok mu? Vedat’ı yanına alamaz mısın? Hem masraflar da yarı yarıya azalır…

                Murat bir an düşündü. Vedat’ın ideolojisi belliydi… Osman’ın arkadaşı olduğuna göre… “Ama belki kazanılacak bir çocuk olabilir.” diye düşünmekten de kendini alamadı.

                -Bilmem ki… Komşular beni zor kabullendiler. Dört aile çoluğuyla çocuğuyla orada yaşıyor. Bir bekarı daha aralarına kabul ederler mi; burası beni düşündürüyor.

                Murat,  Vedat’ı bu rastlantı sonucunda tanıdı. Daha sonraki günlerde defalarca onu Osman’ın yanında gördü ve konuştu. Kalacak yer problemini çözemeyişi Murat’ı gerçekten üzüyordu. Birkaç gün evine götürüp misafir etti. Uzun uzadıya konuştular, tartıştılar. Vedat’ın hayal gücü çok geniş, hırslı bir genç olduğu hemen anlaşılıyordu. Murat, odasının yedek anahtarını ona verdi, çok sıkıştığında kendisi olmasa da komşuların uyuduğu bir saatte yani geç bir saate gelip kalabileceğini söyledi. Vedat’ın gözlerindeki minnet duygusunu fark edince utandı ve gözlerini başka bir tarafa çevirerek:

                -Vedat, sana bir tost ısmarlayayım mı?  İstersen yanına birer de kola alırız, dedi.

            28.BÖLÜM

            Para ödendikten sonra morg yetkilisi cenazeyi getirmeleri için içerideki görevlilere emir verdi. Biraz sonra iki görevli cenazeyi getirdi. Orada bulunan üç tane genç ellerindeki Türk bayrağını tabutun üzerine örtmek için öne atıldılar. Hatça ana:

                -Dur oğlum! dedi. Sesi kısık çıkıyordu ama devam etti.

- Son bir kez Murat’ımı görmek isterim…

                Hüseyin de aynı şeyleri söyledi ama morg yetkilisi bu isteğe itiraz etti:

                -Hayır, görmeniz iyi olmaz. Yüreğiniz buna dayanamaz. Hem tabut kapatılıp mühürlendi. O yüzden bizim açma yetkimiz yok.

                Hayatları boyunca devlete, devlet adamlarına korku ile karışık saygı beslemiş olan bu insanlar üstelemediler. Hatça ana tabuta sarıldı ve gözlerindeki son damla gözyaşlarını akıtmaya başladı:

                -Ahh oğul, yüreğimi dağlayan oğul! derken, gözleri kan çanağı haline gelen Hüseyin artık ağlayamıyordu. Bunun da verdiği sıkıntıyla tabutun diğer tarafına sarılmış, adeta tir tir titriyordu. Ağzından:

                -Aslanım, aslanım benim!.. sözleri çıktı.

                Bu cümleler hem Hatça Ana’nın hem de Hüseyin’in son sözleri oldu. Ömürlerinin sonuna kadar artık hiç kimseyle konuşmayacaklardı. İki dilsiz insan olarak yaşamları sona erecekti. Çünkü küsmüşlerdi. Onlar devlete küstüler, millete küstüler, polise küstüler, devrimcilere küstüler hatta Muratlarını koruyamadıkları için ülkücülere küstüler…

                Morgun dışında bazı gençler toplum polisi şefiyle tartışıyorlardı.

                -Biz, şehidimizi Topkapı Otogarı’na kadar ellerimiz üzerinde taşımak istiyoruz.

                -Buna izin veremeyiz, trafik arapsaçına döner. Kilometrelerce yol var, sizin cenazeyi oraya yürüyerek götürmeniz ise saatlerce sürer.

                -Başkalarınınkine izin veriyorsunuz! Zaten verseniz de vermeseniz de biz götüreceğiz!

                -Sizi kanunlara karşı saygılı davranmaya davet ediyorum.

                -Biz kanunlara saygılıyız, uygulayıcılardan yana şikayetçiyiz.

                -Bizi zor kullanmak zorunda bırakmayın!

                -Bu acılı günümüzde bunu da yapar mısınız?

                -Gerekirse hiç çekinmeyiz!..

                Tartışma, ses tonlarının yükselmesine yol açtığı için birçok genç bu konuşmaları duyuyordu. Grubun içinden, birkaç yerden, aynı anda:

                -Yuhhh,  frukolara yuhhh! sesleri yükseldi. Birkaç da slogan söylendi.

                “Fruko” ifadesi devrimcilerin Toplum Polisine bir yakıştırmasıydı. O nedenle belli ki bir provokasyon planlanıyordu. Zeytinburnu Ülkü Ocakları Başkanı Ahmet, durumu hemen anladı. Ellerini havaya kaldırdı. Herkes onu görebiliyordu. Çünkü Ahmet’in iki metreye ulaşan bir boyu ve iri bir cüssesi vardı. Görüntüsü uzaktan gören bir kişiyi bile ürkütmeye yeterdi. Zaten yüzüne karşı olmasa bile gıyabında ülkücüler ondan “Uzun Ahmet” diye söz ederlerdi. Ahmet:

                -Arkadaşlar, sloganları kesin! Herkes kendine hakim olsun! Böyle bir günde olay çıksın istemiyorum. Polisle çatışmak bize bir şey kazandırmaz, dedi.

                Bu çıkıştan sonra grubun çeşitli yerlerine dağılmış sekiz kişilik bir topluluk teker teker oradan ayrıldılar ve Ayasofya ‘ya doğru yürümeye başladılar. Giderken birbirlerini tanımıyormuş gibi davranmaya özen gösteriyorlardı.

                29.BÖLÜM                       

                Osman’la Murat Çınaraltı Kahvehanesi’nde sık sık görüşmeye başlamışlardı. Yine oradaydılar. Osman:

                -Okudun mu gazeteleri dün yedi kişi öldürülmüş? Beşi sizden, ikisi bizden… Murat:

                -Böyle konuşma Allah aşkına! Sizdeni  bizdeni olur mu bu işin? Onların hepsi bu ülkenin insanı. Senin de benim de kardeşlerimiz. Sağdan da olsa, soldan da olsa giden her can bu ülkenin yitirilen bir değeri.

                -Bu işi sizinkiler başlattı. İlk öldürülen solcuydu.

                -Kim kimi öldürdü önce bilemem, ama şunu biliyorum ki ben seni öldüremem, sen de beni… Gerçek ülkücü devrimciyi, gerçek devrimci de ülkücüyü öldüremez!.. Doğru  mu?

                -Galiba doğru!

                -Galibalı konuşma! Haksız mıyım söyle!

                -Tamam, tamam haklısın..

                Onlar tartışırken Sahaflar Çarşısı’ndan kendi bölümüyle ilgili eski kitaplar almış olan Songül’ün kendilerine yaklaştığını fark etmemişlerdi. Songül, Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü ikini sınıfta okuyordu. Belli bir ideoloji grubuna bağlı değildi.  Her iki tarafta da arkadaşları vardı.

                Murat Songül’ü çok güzel bulurdu. Ona baktıkça içinde tuhaf bir heyecan hisseder, ama sonradan da bu duygularından dolayı utanır, pişmanlık duyardı. Hissettiklerini birisi fark edecek diye ödü kopardı. Ülkücü gençler arasında kız çok azdı. Olan kızlara da ülkücüler “Bacı” derlerdi. O yüzden bu gençlerle kızlar arasında duygusal bir ilişkiye rastlanmazdı. “Bacıya karşı böyle duygular beslenmez!” prensibi geçerliydi.

                Songül’de Murat’a karşı kayıtsız değildi. Zaman zaman ona karşı hayranlık duyardı. Bazen ondan gelebilecek bir adımı beklerdi ama o adım hiç gelmeyecekti. Songül:

            -Merhaba,  gene kapışmışsınız!  Benim geldiğimi görmediniz bile,  dedi.  Osman:          

              -Yok canım, ufak bir tartışma. O da bitti.  Gel otur,  nereden böyle?

             -Birkaç eski kitap aldım. Neredeyse yenilerinin dörtte bir fiyatına. Şu tatilde onları okurum bari.  Murat:

                -Ne tatili bu?  Yoksa sizin bölüm kafasına göre tatil mi ilan ediyor?

                -Olur mu öyle şey! Sahi,  olanlardan sizin haberiniz yok mu?  İkisi birden:

                -Yook!  dediler .

                -Bakın anlatayım: Bu sabah girişteki amfide on buçuk dersini yapıyorduk. Ders

başlayalı on dakika ya oldu ya olmadı! Asistan tahtada dersi anlatıyor, profesör de kürsüde oturuyordu. O sırada amfinin kapısı şiddetli bir tekmeyle açıldı ve içeriye dört tane parkalı genç girdi. Asistanın korkudan yüzü bembeyaz oldu, hatta elindeki tebeşiri bile düşürdü. Profesör, bu olaya karşı bir hamle yapar gibi oldu, ama sonra nedense vazgeçti. Düşünün, amfide en az iki yüz öğrenci varız ve hiç kimseden bir çıt bile çıkmıyor. Parkalı gençlerden birisi “Utanmıyor musunuz burada ders yapmaya?  Bugün merkez binada önemli bir Form var. Hepiniz oraya gitmeliydiniz. Bir de Sosyoloji öğrencisi olacaksınız! Sizlerin hepinizin devrimci düşünceye sahip olması, ya da en azından devrimci düşünceyi desteklemesi gerekir.  Şimdi defolun buradan, yoksa olacaklardan biz sorumlu değiliz!” dedi ve diğer gencin elinde bulunan sarılı bir paketi alarak üzerindeki kağıdı yırtmaya başladı. Meğerse o paketin içinde dinamit lokumları varmış. Herkes kapıya doğru koşutu. Koşan ilk kalabalık grubun içinde bizim profesörle asistanı da vardı. Ben, en son sıralarda yani en yukarıdaydım. O yüzden basamakları inmem biraz zaman aldı. Hatta parkalı gençlerden birisi  beni ve geride kalan birkaç arkadaşı acele etmemiz için uyardı.  Bu uyarı korkumuzu biraz daha artırdı. Bahçeye çıktığımızda bir iki dakika sonra bir patlama duyduk, kapıdaki polisler patlamayla birlikte içeriye doğru koşmaya başladılar. Sonradan öğrendiğime göre amfide bir hayli tahribat oluşmuş ve rektörlük edebiyat fakültesindeki derslere on beş gün ara verildiğini ilan etmiş. Yani sadece bizim bölüm değil;  tarih,  arkeoloji,  felsefe, edebiyat bölümleri de tatil oldu.

                Murat:

                -Desene olan gene derslere oldu, eğitime oldu! Yarın bir başka olay yaşanır, gene okullar tatil edilir, sonra bir başka olay bunu izler… Birileri bu ülkenin gençlerinin yetişmesini nedense hiç istemiyor. Bu davranışların gerisinde yatan temel amaç bu olsa gerek.  Songül:

                -Bence de öyle… 

                30.BÖLÜM                                       

                Ayasofya’nın Sultanahmet’e bakan duvarının yanında toplanan sekiz kişilik genç grubu liderlerinin hızlı hızlı anlattığı direktifleri dikkatli bir şekilde dinliyorlardı. Arada bazıları da söz alıp konuşuyordu ama bu konuşmalar fazla uzun değildi. Herkes istenilenleri anlamış ve yeni bir planı devreye sokmaya karar vermişlerdi.

Uzaktan siyah gri karışımı sakalıyla oynayan meşin ceketli ve şapkalı adam, onları izliyordu. Liderleri bu izlenmenin farkında olmasına rağmen hiç de rahatsız değildi.

                Gençler konuşma bittikten sonra, geldikleri yere dönmeye başladılar. Gene teker teker ve birbirlerini tanımıyormuş gibi görünerek… Hepsi kalabalığa ayrı ayrı noktalardan katıldılar ama birkaç dakika sonra Morg’un kapısının önünde bir araya geldiler.

31.BÖLÜM

Sarı saçlı, iri gövdeli adam Kadıköy Vapur İskelesi’nin hemen yanında bulunan üç boyacıdan on üç- on dört yaşlarında bir çocuğa ayakkabılarını boyatıyordu. Soğukkanlı ve sakin görünüşü yine devam ediyordu. Arada bir boyacı çocuğa sorular soruyor, elini oturduğu sandalyenin arkasına astığı ceketinin cebine sokuyor, ağzındaki sakızı zevkle çiğniyordu. Ayakkabılarının boyanması bittikten sonra cebinden boyacıya parasını verdi, ceketini sandalyenin arkasından almak için elini uzattı, ceketi çekti ama ceketin omzundan bir tanesi arkalığa takıldı. Ceketi kurtarabilmek için daha hızlı çekti. Bu sırada ceketin cebinden bir şey yere düştü. Boyacı çocuk hızla yere eğilip düşen şeyi aldı ve:

                -Abi, cüzdanın düştü. Buyur!  dedi.

                Çocuğun elindeki şeyin üzerinde kırmızı üzerine altın renkli yaldızla Kril harfleriyle yazılmış bir yazı vardı. Yani bu bir cüzdan değil, pasaport idi, fakat boyacı çocuk bunu ayırt edebilecek bir bilgiye sahip değildi.  Adam,  kendisinden beklenmeyen bir hız ve çeviklikle çocuğun elindekini aldı ve sırtına giydiği ceketin cebine koydu.  Boyacı çocuğa:

                -Teşekkür ederim. dedi.

                Adamın az önceki sakinliğinden eser kalmamıştı.  Bu olay canını sıkmıştı. Biraz ilerideki çöp bidonuna yaklaştı, öfkeyle ağzındaki sakızı tükürdü. Sonra eski soğukkanlı haline döndü, biraz ilerideki simitçiden bir simit aldı ve deniz kenarına doğru ağır adımlarla yürümeye başladı. Deniz, biraz dalgalı olduğu için kıyıya su damlaları sıçrıyordu. O, bunu önemsemeden denize iyice yaklaştı,  elindeki simitten bir parça koparıp kendi ağzına atarken bir parça da kıyıya yakın uçan martılara fırlatıyordu. Acelesi olmayan bir insan görüntüsü veriyordu. Simit bitince sahildeki çay bahçesine doğru yürümeye başladı. Çay bahçesinin gözden uzak bir köşesinde oturan siyah gri karışımlı sakalı ve meşin ceketi olan adamla konuşan Vedat’ın yanına geldi:

                -Her şeyi Vedat Bey’e anlattın mı?

                -Evet,  en ince ayrıntısına kadar anlattım. Konuşacak başka bir şey kalmadı.

                Vedat, anlatılanları pek anlamışa benzemiyordu. Yüzündeki şaşkın ifade bu izlenimi veriyordu. “Hayır” anlamında başını salladı ve:

                -Ama ben, işin buraya varacağını düşünmemiştim; bunun başka bir yolu yok mu?  dedi.

              Sakallı adam:

                -Hayır yok! Bu konuda tartışamayız. En ufak bir yanlışlık hepimizin sonu olur. Üstelik işin sonunda hayal bile edemeyeceğin imkanlara kavuşacaksın.

                -Ben, bu yolla bazı şeyler kazanmak istemiyorum. Bu işi yapamam… Burada bir yanlışlık var.  Vazgeçtim.

                Bu direniş sakallı adamı kızdırmıştı. Etrafa şöyle bir baktı, çayhane insan doluydu.  O yüzden sesini fazla yükseltmeden:

                -Bu işin dönüşü yok, girdin mi çıkamazsın. Unutma yarın gece tam saat 01:30’da seni Kızılay Kan Merkezi’nin öndeki otobüs durağında bekleyeceğiz. Mutlaka gelmek zorundasın! Şimdilik hoşça kal.

                32.BÖLÜM                                                                      

                Ülkücü gençler, dakikalardır tabuta sarılı duran Hüseyin ve Hatça Ana’yı tabuttan ayırırken çok zor anlar yaşadılar. Onları incitmekten korktukları için uzun uzadıya yalvardılar. Hiçbir tepki gelmedi ikisinden de. Neden sonra onları kucakladıklarında herhangi bir dirençle karşılaşmadılar. İkisini de biraz geri çekip sandalyelere oturttular ve itina ile  Türk bayrağını tabuta örttüler. Sonra ellerini önlerine bağlayıp cenazeye ilk saygı duruşunu yaptılar. Ancak bu saygı duruşu sadece cenazeye değil aynı zamanda o evladı dünyaya getirirken sevinçten uçan şimdi ise yürekleri yandığı halde feryat etmeyen bu anaya bu babaya idi.

                33.BÖLÜM                                                      

-Osman, çoktandır Vedat’ı görmedim. Nerelerde, bir haberin var mı ? diye sordu Murat.

-Ben de çoktandır görmüyorum. Buralara artık takılmıyor. Ortak bir arkadaşımız Vedat’ın maddi durumunun bu ara oldukça düzeldiğini, hatta kaloriferli bir dairede tek başına yaşadığını söyledi.

-Neyse,  belki bir gün çıkar gelir de kendisini fazla özletmez.

-Belki, belki …

 -Sende ne çok kitap var  Osman?  Bunların hepsini okudun mu ? Bazılarını ödünç alabilir miyim? En kısa zamanda iade ederim.

-Okuyacaksan al tabi. “Beni sarmadı, şurası canımı sıktı, beynimi mi yıkamak mı istiyorsun?” filan diyeceksen alma …

-Olur mu öyle şey canım.

 -Takılıyorum sana. Tabi ki okursun, ben senin ne kitap hastası olduğunu bilmem mi ?

-Okuduktan sonra bana da bazılarını anlatırsan memnun olurum .

-Seve seve anlatırım.

-Bak orada bir poşet var, istediğin kadar kitabı içine koy. Acelesi yok, yavaş yavaş ve anlayarak oku. Belki o zaman saf değiştirirsin pis faşist !

-Hadi oradan pis komünist !              

Murat Osman’ a ilk defa “komünist” demişti. Bu  ikisini de güldürdü:

-Bak gördün mü? Yavaş yavaş bana benzemeye başladın.

Murat, altı tane kitap seçti  ve bunları poşetin içine yerleştirdi. Gitmek için kalkmaya niyetlendi.

-Geç oldu, artık gitmeliyim, dedi.

-Saat kaç  ki ?

                -01 ‘i geçiyor.

                -Erken sayılır, biraz daha kal !

                -Başka bir gün söz daha uzun kalırım. Şimdi gideyim.

                -Peki sen bilirsin.

Murat,  poşeti eline alıp kapıya doğru yürüdü. Ayakkabılarını giydi. Osman :

                -Güle güle pis faşist ,dedi.

                       Murat da :

                -Hoşça kal pis komünist! diye cevap verdi. Bu şakalaşma onları gene güldürdü ve birbirlerine sarıldılar, olanca güçleriyle birbirlerini sıktılar ve öpüştüler.

                 Murat ile Osman vedalaşmalarında hep el sıkışırlardı. Bugün nedense birbirlerini kucaklıyor ve öpüyorlardı.

                 Murat kapıyı çektikten sonra Osman’ın yüzündeki bu mutlu gülümseme daha birkaç dakika devam etti …

                34.BÖLÜM

O gece Murat’ın oturduğu yerdeki kişilerden girişteki dul bayanla kızı Necla’dan başka kimse evde yoktu. Onlar da işten yorgun geldikleri için yemek yiyip hemen yatmışlar ve derin bir uykuya dalmışlardı. Onların bitişiğindeki Çöpçü Dursun’un bir hemşerisinin oğlunun Fındıkzade’de bir salonda düğünü vardı. Tüm ailece oraya gitmişlerdi. Gâvur Yusuf da karısı ve oğluyla birlikte hasta olduğunu haber aldığı annesinin ziyaretindeydi. İşçi Mehmet yıllık izindeydi ve iznini köyünde geçirecekti. Murat ise o sırada Osman’la beraberdi ve şu anda hızlı adımlarla evine ulaşmaya çalışıyordu.

                35.BÖLÜM

                Vedat, damalı bir taksiden Kızılay Kan Merkezi’ndeki otobüs durağının önünde indi. İki tane adamın kendisini beklemekte olduklarını gördü. Saat tam 01:30’du. Adamların yanına gitmek için yürümeye başladı. Ama ayakları geriye doğru gitmek,  hatta kaçmak istiyor gibiydi.  Adamlardan biri:

                -Tam zamanında geldin. Bravo! Sen her şeyi hak ediyorsun. Birlikte fazla görünmeyelim, her şey bunun içinde. diyerek tanınmış bir ayakkabı firmasına ait poşeti ve içindeki paketi Vedat’a uzattı.

                Adamlar, hızla oradan uzaklaşıp, biraz ileride bir başka taksi durdurup bindiler. Vedat elindeki poşetle ilerideki trafik ışıklarına doğru ilerledi. Saat geç olmasına rağmen işkembeciden çıkan birkaç sarhoş göze çarpıyordu. Vedat ışıklara geldiğinde yayalara kırmızı yanıyordu ama buna hiç dikkat bile etmedi ve hızla yolun karşı tarafına geçti.

                Şehremin’e doğru giden yola girdi. Yürürken ayakları birbirine çarpıyordu. Düşeceğini zannetti. Durdu. Derin bir nefes aldı ve elindeki poşete iğrenerek baktı. Tekrar yürümeye başladı. Poşeti kendisinden oldukça uzakta tutmaya çalışıyordu. Sanki poşetle bir pislik taşıyordu da üstüne bulaşacağından korkuyormuş gibiydi.

                36.BÖLÜM

                Veledi Karabaş Mahallesi’nin sokakları gecenin bu saatinde bomboştu. Sokak elektrik lambalarının çoğu bozuk olduğundan bazı yerdeki karanlık korkutucuydu. Bütün mahallede penceresinde ışık görünen ev sayısı bir elin parmaklarından azdı. Bir çöp yığınının etrafında birbirleriyle hırlaşan köpeklerin sesi, sessizliğin içine saplanmış bir hançer gibiydi.

Bir genç, elindeki poşetle dar sokaklardan ilerliyordu. Nereden çıktığı belli olmayan bir kedi fırladı önüne. Az kalsın bağıracaktı,  kendini zor tuttu. Kedi koştu koştu ve yüz metre kadar ileride yolun ortasına oturup durdu. Kedinin gövdesi hayal meyal görünüyordu ama araba farı gibi parlayan gözlerini fark etmemek imkansızdı. Sanki o gencin gitmesini engellemek amacındaydı. Genç, kedinin yanından yavaşça geçti,  kediye baktı ve kedi de bu bakışa aynen cevap verdi.

                Mahalle çeşmesinin bozuk musluğundan akan damlaların sesi, su birikintisinde yaşamaya çalışan kurbağaların sesine karışıyordu. Karanlık azalmamış, aksine artmıştı. Çünkü mahallenin burasında arada sırada yanan bir iki lamba da geçen gün mahalle çocuklarının attığı taşlarla kırılmıştı.

                Genç, düştüğü su birikintisine aldırış etmeden yürümesine devam ediyordu. Evin yanına geldi,  tahta kapıyı iteledi.

                Tahta kapı açılırken bu sefer çığlığa benzeyen bir ses çıkarmıştı…

 

                37.BÖLÜM                                       

                Morg Görevlisi, Murat’ın olduğu düşünülen eşyaları bir kere daha kontrol edip bir torbaya doldururken dışarıdan gelen çok sayıda genç tabutu omuzladılar. Bazı gençler Hüseyin’in ve Hatça Ana’nın kollarına girdiler. Yürütmeye çalıştılar. Ama onlar yürümüyor,adeta sürünüyorlardı. Birisi sinirlendi:

-Yahu arkadaşlar, anamıza babamıza eziyet ediyorsunuz! Yürüyemediklerini görmüyor musunuz? O zaman alın kucağınıza ve bindirin arabaya! Bu kadarını da akıl edemediniz mi?

Bu uyarı gençleri utandırdı. Hepsinin yüzü kulaklarına kadar kızardı. Hüseyin ve Hatça Ana‘yı kucakladılar. Tam o sırada Morg Görevlisi Hatça Ana’nın koltuğunun altına eşya dolu torbayı sıkıştırmaya çalışıyor, bir yandan da :

- Anne al bunları.. Bundan sonra bu hatıralarla yaşayacaksın, diyordu. Fakat Hatça Ana’nın söylenenleri duyduğu ya da koltuğunun altına sıkıştırılan bu torbayı fark ettiği şüpheliydi.

38.BÖLÜM

Çöpçü Dursun, Fıdıkzade’deki düğün bittikten sonra yıllardır görmediği  hemşerilerinin ısrarına dayanamayıp bir parkta oturmayı kabul etmişti. Kadınlı erkekli ayrı ayrı gruplar halinde parkın çimenlerinin üzerine oturmuşlar ve saatlerce konuşmuşlardı. Anlatacakları bitmemişti fakat çocuklar çoktan uyumaya başlamışlardı. Çocukları zorla uyandırıp yola çıktıklarında binebilecekleri otobüslerin son seferleri saatler öncesinden bitmişti. Mecburen yürüyerek gideceklerdi. Bu da en az kırk beş dakika zaman kaybı demekti. Çöpçü Dursun, mahalleye girdiğinde alışılmadık bir hareketlilik olduğunu anladı. Bu saatte burada insana rastlamak mümkün değilken birçok insan görmüşlerdi. İnsanların hepsi hızlı hızlı yürüyorlardı. Heyecanlı bir sesle bir şeyler anlatıyorlardı. Üstelik mahalledeki pek çok evin ışıkları da yanıyordu.

                Kendi sokaklarına gelince su ile sönmüş odun kokusunu hepsi duydukları gibi biraz ilerideki itfaiye, ambulans ve polis aracının ışıklarını da gördüler. Onların etrafında çok sayıda insan vardı. Biraz daha yaklaştıklarında olayın merkezinin kendi evleri olduğunu anladılar.

                Dursun, kalabalığı yarıp evinin kapısına geldiğinde polisler onu durdurdu. Dursun:

                -Burası benim evim. Ne oldu?  Söyleyin! dedi. Polis:

                -Burada mı oturuyorsun?

                -Evet.

                -Gel o zaman. Komiserim bu adam da burada oturuyormuş.

                -Al içeri!

                 Dursun içeri girince komisere de soru sormaya başladı:

                -N’oldu, ne var?  Yangın mı çıktı, hırsız mı girdi?

                -Acele etme!  Her şeyi birazdan öğrenirsin. Üst kattaki öğrenciyi tanır mısın?

                -Tanırım. Adı Murat’tır. N’olmuş ona?

                -Evinde bomba patlamış. Ya bombayı birisi koydu, ya da bomba imal ederken elinde patladı. Bu çocuğun böyle işlerle ilgisi var mıydı?

                -Yok beyim, o ne anlar bomba yapmadan. Daha mantar tabancasını bile patlatamayan bir çocuktu o… Sadece okurdu…

                -Bunlar inceleme sonunda anlaşılacak.

                -Murat kurtuldu mu? Murat’a bir şey oldu mu?

                -Ne kurtulması, paramparça olmuş! Allah rahmet eylesin!

                -Deme beyim!.. diye aynı sözcükleri tekrarlamaya başladı Dursun. Gözyaşları öylesine akıyordu ki etraftaki hiçbir şeyi göremiyordu. Gözlerini eliyle sildi ama gözyaşları akmaya devam etti. Sanki gözlerinin önüne siyah bir perde çekilmişti. Ne kadar uğraştıysa da bir süre görmesi mümkün olmadı. Görmeye başladığında tekrar komisere sordu:

                -Biz Murat’la aha şu durduğun yerde her akşam çay içerdik. Bundan sonra ben çayı kiminle içeceğim? Muratsız çayı nasıl içeceğim? Çay yalnız içilir mi?

                Komiser yanındaki polise:

                -Saçmalamaya başladı zavallı. Şunu sakin bir yere oturtun, başından da ayrılmayın kendisine gelinceye kadar! dedi.

                39.BÖLÜM       

Bindikleri taksiden inen iki adamdan sakallı olanı diğerine sordu:

                -Broşürleri, bildirileri bastırdın mı?

                -Evet bastırdım ama ya iş tamamlanmazsa ne olacak o kadar broşür? Hepsi çöpe mi gidecek? Yazık değil mi harcanan paraya?

                -Sen harcanan paraya kafanı takma! Onlarda para çok. Hem iş tamamlanmazsa bile broşürler ziyan olmaz. Çünkü klasik ifadeler yer alıyor o broşürlerde. Yani bir başka işte de kullanılabilir. Biraz sonra o mahallenin yanından geçip işi kontrol ederiz. Bittiyse broşürlerin dağıtımını yaptırırsın.

                Daha sonra aynı iki adam Mevlanakapı’dan Veledi Karabaş Mahallesi’ne doğru gitmek üzere bir taksiye bindiler. Bir adres arıyormuş gibi yapıp Murat’ın evinin bulunduğu yerin arka sokağına kadar gittiler. Siren seslerini duyup, etraftaki insanların görüp, yanık kokularını aldıkları zaman işin tamamlandığını anladılar. Adresi bulamamış gibi yapıp geri döndüler ve bindikleri yerde taksiden indiler.

                40.BÖLÜM       

                Beyazıt’taki Küllük Kıraathanesi’nde o gece üç genç, olabilecek saldırılara karşı nöbet tutuyorlardı. İş eğlenceli başlamıştı. Birbirleriyle şakalaşmışlar, marşlar ve memleket türküleri söylemişlerdi. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamışlardı bile. İşte ortalık ağarmaya başlamıştı. Yani karanlık aydınlığa, siyah beyaza dönüşüyordu. Sabah ezanı da okunmaya başlamıştı. Bir camideki ezan bitmeden diğerindeki başlıyordu. Beyazıt, Sultanahmet, Kumkapı, Aksaray hatta Fatih’teki camilerden gelen ezan sesleri birbirine karışıyordu.

Ezan sesini duyunca gençlerden biri, sol bacağının üzerindeki sağ bacağını bir saygı belirtisi olarak indirdi ve sandalyesinin arkasına iyice yaslandı. Diğer ikisi de ezanı dinlemek için aynı davranışı yaptılar. Ses çıkarmıyorlardı, sadece arada bir sandalyelerinin gıcırtısı duyuluyordu.

Hepsi ezanı dinlerken kendilerinden geçmişlerdi. Yavaş yavaş kapanan göz kapaklarına engel olamıyorlardı. Gecenin bitip gündüzün başlaması onlara güven ve rahatlık sağlamıştı. Bu ortam içerisinde sözleşmişçesine üçü birden uyumaya başladılar.

                Bir elin kıraathanenin kapısını zorlarken çıkardığı sesle uyandıklarında ne kadar uyuduklarını bilemiyorlardı. Fazla gürültü yoktu, lakin sesi hepsi duymuşlardı. Gençlerden biri hızla yerinden kalktı, uyku sersemiydi. Kapıya doğru koşarken masalara, sandalyelere çarpıyordu. Bir masa üzerinde akşamdan unuttukları çay bardağına eli takıldı,  bardak kırıldı ve kırılan cam parçaları elini kanattı.         

Kapıya doğru koşan genç elinde bir paketle geri döndüğünde sol elinden de kanlar süzülüyordu. Arkadaşları:

                -Elin kanıyor, gel hemen saralım, dediler.

                -Boş ver,  yıkayınca geçer!

                -Gördün mü geleni?

                -Hayır göremedim. Ben kapıya gittiğimde kimse yoktu. Sadece caddeden geçen birkaç kişi vardı ama gelen herhalde onlardan birisi değildi. Bildiri bırakmak için bizim çocuklar gelmiş olabilir. Okuyalım şunlardan birisini.

                Bildirinin okunması bittikten sonra uzun müddet konuşmadılar. Üzgün ve düşünceliydiler. Ağızlarını bıçak açmıyordu.

                Bildiri, adını vermeden öldürülen bir ülkücü gençten, bugün onun için düzenlenecek olan törenden bahsediyor ve tüm ülkücüleri bu törene çağırıyordu. Bildirinin birkaç yerinde ısrarla “Hain komünistler” ifadesi yer alıyor ve öldürülen gencin intikamının alınması gerektiği vurgulanıyordu. Bildirinin sonu da “Tanrı Türk’ü korusun!” sloganıyla bağlanıyordu.

                Mesai saati başlayana kadar ülkücülerin kaldığı tüm yurtların kapılarına bildiriler bırakılmıştı. Ayrıca ülkücülerin çoğunlukta yaşadıkları sokakların duvarlarına, Beyazıt’daki fakültelerin tümünün kapılarına bildiriler yapıştırılmıştı.

                İşe giden, okula giden birçok insan bu bildiriyi okumuş; fakülte kapılarında ülkücüler tarafından üniversite öğrencilerine dağıtılmıştı. Olaydan haberdar olanların sayısı saatler geçtikçe artıyordu…

                41.BÖLÜM                                                      

                Osman’ın o gün dersi erken başladığından saat 08:30 civarında bir arkadaşıyla birlikte okula geldi. Fakültenin bahçe kapısının yanında duvardaki bildirinin aynısını dağıtan bir genç ve onları izleyen görevli polisleri gördü. Osman bildiri almadı, ama yanındaki arkadaşı istemeyerek de olsa almak zorunda kaldı. Çünkü dağıtan genç önüne dikilmişti. Bir müddettir fakültenin kapılarında polisler görevlendiriliyordu. Bunlar, öğrencilerin üstlerini arıyor, gruplar arasında kavga olursa engellemeye çalışıyorlardı. Bildiri dağıtmak gibi şiddeti içermeyen eylemlere ise karışmıyorlardı.

                Osman ve arkadaşı bahçeye girip binaya doğru yürümeye başladılar. Osman, bildiriyi okuyan gence sordu:

                -Ne yazıyor orada?

                -Önemli değil canım, bir köpek daha gebertilmiş. Tören mören diyor.

                -Bu bayatlamış lafları artık bırakalım. Ölen insan, sonuçta bu ülkenin insanı. dedi  Osman ve Murat’ın akşamki konuşması aklına geldiği için devam etti:

                -Yok edilen her can,  bu ülkenin yitirilen bir değeridir.

                Arkadaşı Osman’ın bu konuşmasını fazla önemsemediği için cevap vermedi. Biraz daha yürümüşlerdi ki Turgut’un koşarak onlara doğru yaklaştığını gördüler. Belli ki önemli bir haber verecekti:

                -Osman,  duydun mu,  ölen seninle bazen takılan çocukmuş!

                -Ne çocuğu,  kimmiş?

                -Hani canım adı Murat mıydı ne, o işte! Bomba yaparken parçalanmış.

                -Murat mı? Bomba mı? Sabah sabah sinirimi bozacak şakalar yapma yoksa kalbini kırarım Turgut!

                -Valla şaka yapmıyorum. Herkes bu olayı anlatıyor. Hatta oturduğu evin bir kısmı da havaya uçmuş.

                -Hadi oradan! Murat değildir o, yanlış duymuşsundur. Akşam geç saatlere kadar Murat’la beraberdik. Hem bombadan ne anlar o? Geç saatlere kadar benimle oturup sonra koşa koşa evine bomba yapmak için mi gitti?

                -İster inan, ister inanma! Ama bil ki bir beyinlerini daha kaybettiler. İntikam almak isteyecektirler. Onlar da bir devrimci beyni yok etmeyi düşünebilirler. Murat’la ilişkin olduğuna göre sen de dikkatli davransan iyi edersin!

              İşin şaka ya da yalan olmadığını anlamakta zorlanıyordu Osman. Son bir gayretle:

                -Emin misin, söylediklerin doğru mu? Yoksa sabah sabah bir eşek şakası mı

yapıyorsun?

                -Eee, sıktın ama! Altı üstü bir faşist gitmiş işte!

                Osman’ın gözünde, birbirlerinden ayrılırken Murat’la olan ilk sarılmaları canlandı. Ağzından  diğer gençlerin anlamadığı şu sözler döküldü:

                -Demek ki aynı zamanda son sarılmaymış!..

                Yanındaki arkadaşı Osman’ı uyardı:

                -Biraz hızlı yürü, derse geç kalacağız. Ne o,  yoksa etkilendin mi?

                -Ben gelmiyorum.

                -Niye?

                -Murat’ın yanına gideceğim!

                -Zırvalama, o öldü diyorum sana!  Ölünün yanına mı gideceksin?  O faşist öldü

diyorum öldü, öldü…

                -Başlatma faşistine de komünistine de, sağına da soluna da, devrimcisine de ülkücüsüne de!..  Ben, arkadaşımı kaybettim, bedenimden bir parça gitti. Lanet olsun her şeye!

                Osman o kadar çok bağırıyordu ki polisler kavga olduğunu zannederek koşarak yanlarına geldiler. Turgut:

                -Kavga mavga yok!  Aramızda tartışıyoruz. Yürü  Osman, derse geciktik.

                -Bırak beni ben gelmiyorum, Murat’ın cenazesine gideceğim.

                -Canına mı susadın? Seni tanıyanlar vardır. Orada toplayacak parçanı bile bırakmaz o kalabalık, dedi Turgut ve Osman’ı kolundan çekmeye başladı. Osman :

                -Bırak beni, bırak beni! diye bağırdıktan sonra kendini Turgut’tan kurtardı ve koşarak fakültenin bahçe kapısından dışarı çıktı.

                Osman hala koşuyordu. Beyazıt’tan Galata Köprüsü’ne kadar koşa koşa gelmişti. Koşma nerede bitecekti, belli değildi. Birkaç kere suç işleyip kaçan birisi zannedip polisler yolunu kesmiş ama meseleyi anladıktan sonra serbest bırakmışlardı. Hatta bazı polisler arkasından:

                -Zavallı!  Çaresizliğini, ıstırabını koşarak yenmeye çalışıyor, demişlerdi.                

                42.BÖLÜM                       

                Osman, aradan ne kadar zaman geçtiğini bilemeyecek durumdaydı. Saatler sonra döndü dolaştı ve en sonunda kendisinin Yerebatan Sarayı’nın yanında olduğunu gördü. Biraz sakinleşmişti. Aşağıya, Gülhane Parkına doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı. Biraz sonra etrafındaki insan sayısının çoğaldığını, yürüdükçe de bunun giderek arttığını gördü. Adli Tıp Morg’una yaklaştıkça toplanan insanların sıklaştığını ve aradan geçmenin giderek zorlaştığını anladı. Dakikalarca bu kalabalığı yararak ilerledi; arada söylentilerle, hatta hakaretlerle karşılaştı. Çünkü insanların kimisinin ayağına basıyor, kimisini iteliyordu. Sonunda morg kapısına on beş-yirmi metre kalıncaya kadar ilerlemişti. Orada çakıldı kaldı. Bırakın daha fazla ilerlemeyi, kımıldayamıyordu bile. Buna rağmen denemekten geri kalmadı ve önündeki gencin omzuna dokundu:

                -İzin verir misiniz? dedi. Genç, kafasını arkaya çevirdi, yüzü tanıdık birine benziyordu, fakat kim olduğunu çıkaramadı. Düzenledikleri Form’ları idare eden birisi gibi geldi ona.  Genç onu tanımıştı, bütün gücüyle bağırmaya başladı:

                -Pis komünist, ne geziyorsun burada?  Arkadaşımızın ölüp ölmediğini kontrole mi geldin?

                -Hayır,  hayır! O benim de arkadaşımdı.

                Bağırma  ve hakaretlere o gencin yanındaki Ayasofya’nın duvarı dibinde konuştuğu arkadaşları da katıldı. Linç etmekten, öldürmekten, intikamdan bahsediyorlardı. Tahriklere bu grupla ilgisi olmayan birkaç genç de kapıldı.

                Uzun Ahmet topluluktaki kargaşayı hemen gördü. Oraya gitmek için hamle yaptı. Osman’ın aralarından geçemediği kalabalık, Uzun Ahmet yürürken kendiliğinden ona yol açıyordu. Uzun Ahmet ne olduğunu anladıktan sonra:

                -Cenazeye katılan insanların fikrine, inancına bakılmaz. Arkadaşı ise onun da cenaze ile helalleşme hakkı vardır. dedi ve Osman’ın elinden tutarak kapıda bekleyen ambulansın yanına kadar götürdü. Yanından ayrılmaması konusunda Osman’ı uyardı. O da sadece:

                -Anladım. dedi.

                On dakika sonra Türk Bayrağı’na sarılı cenaze dışarı çıkarıldı. Bekleşen gençlerin hepsi cenazeye doğru ilerlemeye çalıştılar. Tutmak, taşımak, hiç olmazsa dokunmak istiyorlardı. Bir kere dokunan bile kendilerini diğerlerinden farklı hissediyordu. Tekbir sesleri yükselmeye başladı. Herkesin adeta tüyleri diken diken olmuştu. Kalabalık nedeniyle büyük bir izdiham meydana geldi. Bu izdihamda ezilme tehlikesi geçiren Hüseyin ve Hatça Ana zorla ambulansa bindirilmişlerdi. Fakat bu kargaşa sırasında orada bulunduğundan belki de haberi bile olmayan Hatça Ana’nın koltuğunun altındaki torba yere düşmüş ve ayaklar altında ezilerek diğer çöplere karışmıştı.

                Osman, bir eliyle gözyaşlarını silerken diğer eliyle tabutu taşımaya çalışıyordu. Bu onuru ona yaşatan Uzun Ahmet’in yüzüne minnet dolu bir bakışla bakıyordu.

                Cenaze ambulansın içine kondu ancak ambulansın kapısı henüz kapatılamamıştı…

                43.BÖLÜM

                Tanyeri henüz ağarmıştı ki sabah namazı için abdest almaya kalkan Pınarcık Köyü’nün muhtarı, ev kapısının kırılırcasına çalındığını duyunca önce irkildi, sonra kapının yanına gelerek:

                -Yavaş ol, kıracaksın kapıyı! Açıyorum acelen ne? dedi.

                Kapıyı açtığında jandarma komutanını karşısında gördü.

                -Hayırdır kumandan?

                -Bizi Hüseyin’in evine götür.

                -Hangi Hüseyin?

                -Şu oğlu üniversitede okuyan…

                -Oğlunun adı Murat mı?

                -Galiba öyle.

                -Bişey mi oldu?  Önemli bişey mi var?

                -Boş ver,  birazdan öğrenirsin! Hemen gidelim.

                Jandarma komutanı, Hüseyin ve Hatça Ana’ya oğullarının öldüğünü söyleyemedi:          

                -Yaralanmış mı ne, ben de kesin bilmiyorum. Vilayetten emir geldi. Bizim ciple sizi vilayete götüreceğiz. Oradan bir polis arabasıyla İstanbul’a gideceksiniz, dedi.           

                44.BÖLÜM

                Polis arabası çok hızlı gidiyordu. Altı buçuk saatte İstanbul’a ulaştılar. Önce Sirkeci’deki Emniyet Müdürlüğü’ne gidildi. Orada Hüseyin ve Hatça Ana’ya bazı sorular sorulup çay ve simit ikram edildi. Soruşturma kısa sürmüştü, ama gerçek kimse tarafından bu ana ve babaya söylenmemişti, ta ki morga gidinceye kadar…

                45.BÖLÜM

                Vedat’ı o günden sonra gören olmadı. Bazı söylentiler çıktı, ama bunların hiç birisi doğrulanamadı. Babası sağdan soldan borç alıp iki tane İstanbul gazetesinde kayıp ilanı verdi. Buna rağmen Vedat ile ilgili bir ipucuna ulaşılamadı.     

                46.BÖLÜM

                Ambulansın açık kapısını gençler kapattırmıyorlardı. Gelip içeriye bakıp geri çekiliyorlar,  çekilenlerin yerine başkaları gelip bakıyorlardı.

Gökyüzü kalın bulutlarla örtülüp yağmur yağmaya başlamasaydı ambulansın kapısının kapanacağı yoktu. Kapı kapanınca yağmur şiddetini daha da artırdı, biraz sonra dolu ile karışık yağmaya başladı. Bulutlar ortalığı bir hayli  karartmıştı. Yağmur ve dolu yağarken kimse yerinde kımıldamadı. Bu yağış üç-dört dakika sürdü ve aniden kesildi.

                Morg’un üzerindeki bulutlar hızla uzaklaşıyorlardı. Mavi gökyüzü çok net bir şekilde görünmeye başladığında herkes kafasını yukarıya doğru kaldırdı. Herkes aynı noktaya bakıyordu, herkes tıpatıp olmasa bile aynı şeyi görüyordu. Topluluk hipnotize edilmiş gibiydi.  Çünkü hepsi aynı şeyi söylüyorlardı:

                -Murat yaşıyor, Murat yaşıyor…

                Ambulans önü açılınca Topkapı otogarına gitmek üzere ağır ağır ilerlemeye başladı. Elli metre kadar gidip durdu, bazı gençler bir şey mi oldu diye yanına koştular, ama tekrar hareket edip biraz sonra kulaklarda siren seslerinin yankılanmasını bırakıp gözden kayboldu.

                47.BÖLÜM

                Gençler meydanı boşaltmışlardı. Toplum polisleri de gitme hazırlığı yapıyorlardı. Osman ise hala oradaydı. Bir toplum polisinin uyarısıyla yürümeye başladı. Yürürken bir şeyler mırıldanıyordu :

                -Murat yaşıyor, Murat yaşıyor, Murat yaşıyor…

 

----BİTTİ---

Son Güncelleme: Çarşamba, 18 Ocak 2012 20:33

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Giriş Formu

Dost Siteler

Destan Romanlar

BARIŞÇI ALP
Saka Türklerinin Alp Er Tonga Destanı, 116 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 
 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün3291
mod_vvisit_counterDün8819
mod_vvisit_counterBu Hafta56063
mod_vvisit_counterGeçen Hafta145443
mod_vvisit_counterBu Ay300734
mod_vvisit_counterGeçen Ay408966
mod_vvisit_counterToplam15701154

Şimdi: 117 misafir, 10 bots var.
IP: 54.234.0.2