J.J.Rousseau Diyor ki:

Sıradan bir kadın nazarında,her erkek daima erkektir;ama kalbinde sevgi olan bir kadın için,aşığından başka erkek yoktur.


SANAT ÜZERİNE

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

alt

 

    Sabahleyin, arabasının anahtarını çalışma masasının üzerinde buldu. Bir günlük sakalını kesme zahmetine girişmemiş, yine de takım elbisesini giyinmişti. Metropolü terkedene dek kendini bununla kamufle edebileceğini umuyordu. Şehir, gittiğini görmemeliydi. Velhasıl bir şekilde, oralarda bir yerlerde, kalabalık ve stresin kendisine erişmesini hiç de istemezdi. Bavullarını alelacele hazırlayıp, aracın bagajına yerleştirmeye başladığında, yeni aydınlanıyordu gökyüzü. Sabahın taze kokusunu -genzini yakan soğuğa rağmen- ciğerlerine çektiği an rahatlamış ve herşeyden uzaklaşarak seyahatinin tadını çıkarmaya karar vermişti. Aç karnına sigarasını yaktı -oksijen fazlasının bir süre sonra beynini çürütmeye, uyuşturmaya başlayacağını iyi biliyordu- ve zihin geriliğinden de böylece kurtulmuş oldu. 
     Kontağı açmadan önce birkaç saniye düşünecekti; unuttuğu herhangi bir şey var mı diye... Aynalarını kontrol etti. Koltuğu, bedeninin duruşuyla uyumlu hale getirdi. Ehliyeti ve ruhsatı torpido gözünde duruyordu. Herhangi bir şüphe duymamasına rağmen refleksleri onu kontrole zorlamış, hem ehliyette hem de ruhsatta kendi adının -Necati Tinhu- yazdığını teyit etmişti. Bu sabah, alışılageldik klişelerden biri olarak değil, sahiden yeni bir sayfa açılıyordu hayatında. Uzunca bir zaman aynı sahifede takılıp kalmıştı ve aracını çalıştırıp, yeni bir başlangıç için sürdü. 
     Ancak bunu bile beceremedi. Sitenin ana kapısına yaklaştığında -beyninde bir nokta aydınlanarak- aniden duraksayacaktı. “Kahretsin!” Göçebe kuşlar için balkonuna ekmek kırıntıları bırakmayı unutmuştu. Direksiyonu geri kırdı. Üçüncü kattaki bekar dairesine bir çırpıda çıkıp, affedilmez dalgınlığını telafi ettikten sonra, fazla uzaklaşmadığına şükrederek, yeniden yollara düşecekti. Metropol halen uykuda... Boş caddelerde, tek tük araçları sollayarak hız yapmak hayli keyif vericiydi. Kendini bulmak için çıktığı yolda, ruhunu geride bırakmak için hız yapmak.. İşte tam da bu tezat, Tinhu'nun hayatının merkezinde duruyordu. 
     “Biraz müzik dinlesem iyi olacak...” 
     Sadece notalarda dolaşırken hayal kurabilmekteydi. Radyoları gezerken, şiir kanalı olduğunu iddia eden frekansta bekledi bir süre. Ancak dinlediği hezeyanlar, yüzünün çizgilerine dahi yansımıştı. Kusacak gibi olduysa da tuttu kendini. Millet mefhumunun ana bloku olan edebiyatın, milletin hakiki değerine yönelmiş bir tehdit, hiçbir zeka pırıltısı taşımayan aptallaştırıcı bir misyon üstlenmesi, sanatı damağında bir şekilde tatmış bu fani için kahredici değil de nedir! 
     “Sanatçı demek, kalıpların dışına çıkmış olan demektir. O, müzikte farklı bir ton, edebiyatta bir üst dil -velhasıl- sıradanın dışında bir hava yakalamıştır. Gerçek sanatçı, herkesin algılayamadığı bir imgeler aleminin sınırlarında dolaşıyor olsa gerektir. Onun teneffüs ettiği hava dahi bizimkinden farklı olmalı; yetenek, zahmet ve özveri isteyen, sembollerle hayat bulan başka türlü bir iklimden solumalı dünyayı...” 
     Yine kendinden geçmişti. Düşselliğin sularına kapılması an meselesi... Bilhassa sanat felsefesi üzerine düşünürken yüzünün hatları daha da gerilir, sertleşirdi. “Hayati meseleler ciddiyet ister.” diyordu. Ona sorulursa bütün mesele, bir türlü karşı konulamayan çürüme, dejenerasyon bile sanatın ruhuna, orjinine nüfuz edememekten ileri geliyordu. Böylesine hassastı bu konuda. 
     “Şairim diye milleti kandırıp nam salmış zavallılar! Bir kere şiir en eski ve en derin sanattır. Şu yazdıklarınızı sonradan hiç mi okumuyorsunuz? En basit en adi hislerinizi amaçsızca seçilmiş kelimeler yığınıyla sistemden, nitelikten bihaber birleştirip ortaya çıkan başıbozuk sürüsüyle zaferinizi ilan ediyorsunuz. Tarihinden kopmuş millet... Ecdadın cephedeki görkemini bilmiyor, o düzeni, disiplini idrak edememiş tabii... Bu çeteleri ordu sanmakta! Hiç şaşırmıyorum. Bir zamanlar kelimelerimiz bize Asyayı aşırmıştı. Siz bunlarla ancak uçkurunuzun meyline yürürsünüz.” 
     Frekanstan sesini duyuran şiirimsiler sustu. Önce uzunca bir hışırtı duyuldu. Diğer kanallara geçmek için kurcalasa da radyosu çalışmıyordu. Frekans değişmediği gibi hışırtıyı da kesemedi. Üstelik radyosu da kapanmıyordu. Düğmelerde sorun olsa gerek! Hiçbiri işlevini yerine getirememekteydi. Kulağını tırmalayan hışırtı bir süre sonra kendiliğinden kesildiğinde, radyodan öksürük sesi duyuldu. Sanki başlamazdan önce boğazını temizlemeye çalışan bir konuşmacı edası vardı seste. 
     “Yani günümüzde üretilenlerin sanat eseri olduklarını kabul etmiyor musun?” 
     Bu tok ve kibir dolu sesle Tinhu irkildi. Arabada kendisinden başka kimse yoktu ve radyonun konuştuğuna emindi.      
     “Kim soruyor?” 
     “Yarım saattir hakaret ettiğin radyo kanalı desem yine de sorumu yanıtlar mısın?” 
     Aslında yanıtlamazdı. Bu ahmakla muhatap olacak değildi Tinhu. Ton ayarlamalarıyla, pazarlama stratejileriyle nice ham beyinleri, cevherleri nasıl zehirlediklerini çok iyi biliyordu. Bu satıcıyla konuşarak zihninin sulanmasına müsaade etmeyecekti. Bu yüzden tok sesli sahtekara aldırmadı. Ancak utanmak sıkılmak bilmeyen bir pazarlamacı karşısındaydı Tinhu. Ses, arsızca, Tinhu'yu cepheye çekmeye kalktı. Aynen beklediği gibi... 
     “Gördün mü? Cevap veremiyorsun ve üstelik kibirli olanın ben olduğumu düşünüyorsun. Aslında ukalalık eden sensin Necati Tinhu. Ayrıca aşağılamalarını temellendirecek derinliğe de sahip değilsin. Bir de bana bak; aşk doluyum, yalnızca aşkı işliyor ve içimi de insan sevgisiyle arındırıyorum.” 
     Tinhu öfkelendi. Torpido gözünden bir çaput parçası çıkarıp radyosunu sildi. Vıcık vıcık düşüncelerle her tarafı mahvolmuş, yapış yapıştı çünkü. İyice temizlediğinden emin olmalıydı. Direksiyonu bırakıp radyonun çevresine bakınacak kadar... 
     “İnsan sevgisiymiş. Şehvetle sevmek böyle olsa gerek?!” 
     Pazarlamacı ses, kıkırdamaya başlamış; gerçek yüzünü açığa vuruyordu. Etrafta ikisinden başka kimse yoktu zaten ve kendini belli edebilirdi. Tinhu, herhalükarda bunların ne mal olduklarını iyi biliyordu. Hakiki şairlerin neredeyse hepsi, -iki satır arasına sıkıştırılıp- mahkum edildikleri dem, bu satıcılar şair kılığına bürünüp piyasayı icat ettiler. Kız ve erkeklerin çiftleşme provalarının adını aşk koyup arenaya sürdüler. Ve bu uyuşukluk ve rehavet halinin devamı, para çarkının döngüsü adına, harcı birbirinin aynısı zırıltıları şarkı, şiir ve sair diye sahneye koydular. Genç kuşaklar en bayağı duygular içerisinde debelenip durur, çürürken; hakiki aşkın yanına dahi yaklaşamadılar belki. Ama birileri çok para kazandı. Kızların erkek, erkeklerin kız tükettiği bir ortamda... 
     Böyle bir çarkın sürekliliği ancak sahnelendiriciler, pazarlamacılar tarafından sağlanabilirdi. Ve bu kibirli, tok sesli ahmak da bu iş için biçilmiş kaftandı. İnsanı, bilhassa insan beynini şehvetle seven!... Felsefeleri şuydu: 'Eğer kimse düşünmeyecek, sistemi ve varoluşu sorgulamayacaksa, nirvana bir kadının kalçalarındadır.' Millet mi? Herkes aşıkken; tüm diziler, şarkılar, şiirimsiler aşkı gözümüze sokarken; kameralar hayatlarımızın en mahrem anlarına girdiğinde ve biz bu halden çok mutluyken birileri onu çok sevdi?! 
     “Hala cevap veremedin!” 
     “Çeneni kapatıp yok olacaksan cevap veririm. Elbette popüler kültür ürünü bu eğlendiricilerin yaptıklarının sanatla herhangi bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Hadi defol şimdi!” 
     Def olmadı. Yalnızca stratejisini değiştirdi. Cahil kılığına büründü. Öğrenmek ister gibi yanaştı. 
     “Bana karşı neden bu kadar tepkili olduğunu anlayamıyorum. Ben yalnızca okumamı istedikleri metinleri etkileyici ses tonumla okur; telefonla bağlanan dinleyicilerle konuşur; insanlıktan, barıştan, dostluktan söz ederim. Bunun nesi kötü? Ayrıca sanat zevkle ilintili bir olgu ise insanların duyunca zevk aldıkları bir şey neden sanat eseri olmasın? Bunun belirleyici unsuru insan değil midir?” 
     Aklı sıra Tinhu'yu köşeye sıkıştıracaktı. Ama yanlış adamla uğraşıyordu. Yine de gayretleri, onu, cenk alanının içine çekecekti. 
     “İnsan, yeryüzünde, sığ ve bulanık sularda yaşar. Yetileri böylesine elinden alınmış, kısılmış, minimalize edilmiş bir yaratık asla bir sanat eserinin tespitinde belirleyici rol oynayamaz. Bir eserin takdiri, insanların bayağı zevklerini uyandırıp uyandıramaması ile değil, onun bir sembole dönüşüp dönüşememesi ile ilintilidir. Bir şaheser kalabalıklara değil yalnızca tek ve üstün bir ruha hitap edebilir ki o yüzden kıymeti, dinleyici veya takipçi sürüsüyle ölçülemez. Senin bunu anlayabileceğini sanmıyorum. İlahi bir terakki ve sezgi gücüyle anlaşılabilecek başka bir atmosferdir bu.” 
     Pazarlamacı, bunu anlayacak değildi elbette ama rolünün hakkını veriyordu. 
     “Ben de bu düzeye ulaşabilmek isterdim.” dedi. “Ama bunu nasıl yapmam gerektiğini bilmiyorum.” 
     Tinhu, biraz olsun, yumuşamış, hatta öfkelendiği için utanmıştı.      
     “Onlar asla etkileyici bir ses tonuyla dillendirilmeye muhtaç değildirler. Kendi sesleri vardır ve ölmezler. Kuru bir kelimeler yığınından ibaret olmadıklarını yalnızca hissedebilirsin. Her zaman da değil! Yeterli idrak düzeyine ulaştığımız bazı anlarda.” 
     Ses, çok derinlerden bir iç çekti. Aynen dinleyicilerini kandırırken yaptığı gibi... 
     “Biraz daha açıklayabilir misin lütfen? Bir şaheser karşısında olup olmadığımı nasıl anlayabilirim, bunun bir yolu, formülü yok mudur? İnsan bu kadar acınacak durumda mı?” 
     “Elbette değil... Ben insanın özünde çok kıymetli ve özel olduğuna inanıyorum. Ayrıca cisimler dünyasına kör gönderildiğine... Ancak ve ancak gerçek sanat, hakikatı görünür kılıp gözlerimizi açabilir. Bir kez görünür olduktan sonra da artık körlüğe geri dönüleceğini bilmek pek sancılı, pek hazindir. Ama maalesef bu, çok kısa anlar içerisinde cereyan edip, sonrasında da unutulup giden bir hissiyattır. Ardından tüm bu sahtelik, ölümle son bulacak mesaimiz, günlük uğraşlar etrafımızı yeniden kuşatır. Herkeste de aynı belirtilerle ortaya çıkmaz tabii ki. Mesela ben bir sanat eseriyle bütünleştikten sonra asla bir şiir okuduğumu, bir resme baktığımı yahut da müzik dinlediğimi hatırlamıyorum. Yalnızca görüntüler seçebiliyorum hafızamda. Silik sönük görüntüler... O anı hiç yaşamamışım gibi... Çünkü zamanın durduğu o vakitlerde başka bir dünyanın sınırlarında buluyorum kendimi.” 
     Tinhu'yu bu denli yumuşatabildikten sonra ona sıradanlığı satabilirdi. Bir diplomat gibi talebini iletebilecek uygun ortamı yaratmaya koyuldu. 
     “Yine de ben çağdaş yorumculara da şans verme taraftarıyım. Henüz olmasa da onlardan da çok değerli eserler çıkabileceğini düşünüyorum. Mesela çok acıklı bir ayrılık şiirim var. Okumamı ister misin?” 
     Acı acı güldü. Ama asla 'acıklı' değil...      
     “Hayır teşekkür ederim. Lakin istersen sana edebiyatın ve edebi zevkimizin ne hallere düştüğünü biraz daha açıklamaya çalışabilirim. Okuduğun hakiki bir şiirse ve onu hissedecek olgunluktaysan aslında bir süre sonra senin onu değil onun seni okuduğunu anlarsın. Ta içerilere işleyebilen kudrete maliktir çünkü şiir. Ama bırak seni okuyacak o dizeleri, okunacak şiir dahi bulunamıyor artık. O yüzden okuma! Günümüzün şair beyleri yazdıklarını bize resmen yediriyorlar.” 
     Radyo dalgaları, katıla katıla gülme sinyalleri veriyordu. Tinhu da keyiflendi. 
     “Gülme, aynen dediğim anlamda söylemiştim.” 
     “Nasıl yani?” 
     “Bir anekdot duymuştum bir yerlerde. 'O ne biçim balık?' diye sorulunca ressam 'O balık değil resim' diye yanıtlıyor.” 
     Kanaldan gelen titreşimler öylesine artmıştı ki Tinhu duraksamak zorunda kaldı. Pazarlamacının kahkahası artınca hışırtı da yükselmişti. Parmaklarıyla kulaklarını tıkadı Tinhu. Radyo biraz sakinleşir gibi oldu.      
     “Afedersin kendimi tutamadım. Bu gerçekten komikmiş, duymamıştım daha önce.” 
     “Önemli değil. İşte devrimizin insanı da maalesef böyle. Balığı tabloda değil tabağında görmek istiyor. Yorumlamak, kafa yormak gelmiyor işine. Şiirin sularında dolaşırken boğulmaktan korktuğundan -Orta Çağ Avrupalısı gibi- ötelere yelken açamıyor. Beklentisi o anki açlığını ve zevklerini tatmin edip eseri tüketmek. Tüketim de ruhlara değil kitlelere hitap edenin, insanları esir alanın, maddeye kudret bahşedenin ta kendisidir. İşte bu nedenle gerçek eserler -maddi olmamakla- tüketilemezler! Entelektüeller daha duyarlı olsalar, kalemin ruhuna ve derinliğine bıraksalar kendilerini böylesine bir sıradanlaşma da yaşanmazdı. Biraz idealizm ve dile saygıyla... Velakin çabucak köşe dönmek daha cazip geliyor sanırım. Sana tavsiyem çıtanı yüksek tutmandır. Beynini de tembelliğe alıştırma, gözlerini aç biraz!” 
     “Sen de Tinhu!” 
     “Kahretsin!” 
     Son anda direksiyonu kırmasa kamyonun altına girmesi an meselesi idi. Frene asıldığında alnını direksiyona çarpmış, neyse ki sadece biraz kanayıp durmuştu. Düşüncelerini kovalayıp yola dikkat kesilmeliydi.

 

Umut Salih TİRYAKİOĞLU

Son Güncelleme: Salı, 27 Eylül 2011 23:40

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

AVDA KAZANILAN DOST
Başkurt ve Kazak Türklerinin Kozı Körpeş Bayan Suluv Destanı, 120 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 
 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün1015
mod_vvisit_counterDün2359
mod_vvisit_counterBu Hafta3374
mod_vvisit_counterGeçen Hafta29687
mod_vvisit_counterBu Ay95035
mod_vvisit_counterGeçen Ay236082
mod_vvisit_counterToplam18193601

Şimdi: 34 misafir, 1 bots var.
IP: 35.170.76.39