Oruç Baba Der ki:

Ellerimin ne kadar soğuk olduğunu söylediğinde onun beni, benim de onu sevmediğimi anladım. Çünkü eğer ortada bir kusur varsa; yanmayan ateş kadar, ateşi yakamayan da kusurludur.


“Kara Bir Gün”ün Ufku Aydınlık Yazarı Süleyman Nazif

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

Ocak ayı onun hayatında önemli bir yer tutar. Çünkü doğduğu ay da (29 Ocak 1870), vefatı da (4 Ocak 1927) Ocak ayına rastlar.

Yeni nesillere pek tanıtılmayan ve dolayısıyla fikirleri üzerinde de fazla durulmayan Süleyman Nazif’i galiba otuz altı yıl önce tanıdığımı söyleyebilirim. Onun hakkında genel bilgi edinmek isteyenler her yerde bulabileceklerinden bu yazıda biyografisi üzerinde durulmasına gerek görülmemiştir.

Yıl 1974. Sivas’ın ayazının meşhurluğunu ispat ettiği bir ayda Kabakyazısı’nda bulunan okulumuzun kantininde çayımı yudumlarken elime yeni geçmiş bir kitabı heyecanla okuyorum. Batarya İle Ateş… Süleyman Nazif “Evlâd-ı Şüheda’ya “ diye başlıyor kitabına. “… Vatan yolunda, din yolunda canlarını feda edenler; vatanlarının toprağı üstünden, vatandaşlarının içten anışlarının sıcaklığına intikal ederler.”

Birkaç satırlık bu yazının her cümlesini çölde suya hasret kalmış ama neticede ona ulaşmış birinin arzusu ile okuyorum. Zaten heyecanla dolu olan yüreğim kitabın her bir satırında daha da zenginleşiyor. Lise yıllarımda belki sadece adını duymuş olduğum, sanki kordan seçilmiş bu yazıların yazarını merak ediyorum. İşte tanışmamız o zaman başlıyor. Onunla, cümleleriyle ve o cümlelerin içinde verilen mesajlarıyla karşılaşıyorum.

Şair ve yazar Süleyman Nazif 4 Ocak 1927 tarihinde ebedi âleme göç etmiş olduğuna göre onun eserleriyle, fikirleriyle tanışmam tam 47 yıl sonra gerçekleşiyor. Geç olmasına rağmen elbette bu tanışıklığa çok memnun oluyorum. İşte o günden bugüne zaman zaman okuduklarımla Süleyman Nazif’e rastladığım oluyor. Özellikle emekli olduktan sonra merak sardığım yakın tarihimizi okurken ona tesadüf ediyorum. Mücadeleleri yanında, sürgün hayatı, yılmaz ve dürüst kişiliği, hemen her tanıyanın onaylamakta çekinmediği örnek karakterli bir Süleyman Nazif portresi müşahhas olarak anlatılıyor. Halit Fahri Ozansoy’un ifadesiyle O, milli duygularına dokunulursa ateş kesilen biridir. Fuat Köprülü onun için; “Türk’ün masum ve lekesiz simasını ilahi bir ışıkla aydınlatarak cihana temiz ve nurani gösteren pek mahdut adamlarımızdan biri de Süleyman Nazif Bey’dir” der.

Devletin emekli bir valisi olmasına rağmen O 4 Ocak 1927 tarihinde öldüğünde cebinden bir lira bile para çıkmaz. Süleyman Nazif’in bütün ömrü boyunca çok namuslu yaşadığı, namusunu asla lekelemediği de ifade edilmiştir.

Süleyman Nazif, gerçekten her Türk’ün “Kara Bir Gün” olarak kabul ettiği 16 Mart 1920 tarihinde gerçekleşmiş olan İstanbul’un işgalini bizzat gören ve yaşayanlardandır. İstanbul sokaklarına beyaz atına binerek bir Fatih edasıyla gösterişlerle giren, dindaşları tarafından haçlarla, işgal ülkelerinin bayraklarıyla, alkışlarla karşılanan Fransız generalinin bu tutumu milletin vicdanında büyük infial uyandırmıştır. Rum ve Ermeni azınlıkların onu “Yaşasın Fransa” diye alkışlaması, Süleyman Nazif’i kin ve nefretle doldurmuş, üzüntü ve öfke duyguları birbirine karışmıştır. Süleyman Nazif, Türk toplumunun bu ortak vicdanına Hadisat gazetesinde yazmış olduğu “Kara Bir Gün” başlıklı yazısıyla tercüman olmuştur. Süleyman Nazif adı geçen yazısının ilk paragrafında şöyle diyordu:

“Fransız generalinin dün şehrimize girişi münasebetiyle bir kısım vatandaşlarımız tarafından icra olunan nümayiş Türk’ün ve İslam’ın kalbinde ve tarihinde müebbeden kanayacak bir ceriha açtı. Aradan asırlar geçse ve bugünkü hüzün ve idbârımız şevk ve ikbale munkalip olsa yine bu acıyı hissedecek ve bu hüzün ve teessürü, evlat ve ahfadımıza nesilden nesile ağlayacak bir miras olarak terk edeceğiz.”

Ancak bu yazı işgalci emperyalist güçlerin dikkatini çekmekte gecikmemiş. Süleyman Nazif ilk fırsatta ya kurşuna dizilecek ya da tutuklanacak kişiler arasında, hazırlanan kara listede yer almıştır. O artık işgal kuvvetlerince hazmedilecek bir insan değildi. Nitekim işgali keskin dili ile ilk protesto eden ilk Türk aydını olması nedeniyle İngilizler tarafından tutuklanır ve Malta adasına sürgün edilir.

Malta adasındaki sürgün günlerinde vatan hasretini, ta yüreğinde duyduğu sevdayı “Daüssıla” başlıklı şiirinde dile getirir. Bu şiirinin bir mısraında şöyle der: Garibiyim bu yerin, şevki yok, harareti yok; / Doğan, batan güneşin günlerimle nispeti yok.

Süleyman Nazif duygularıyla, düşünceleriyle, fikirleriyle ve belki hepsinden de fazla olan vatanın hasreti ve onun geleceği ile kaygılar içinde kıvranır. Namık Kemal gibi “hüznü umumi”yi ta damarlarında hisseder. “Malta Geceleri” başlıklı şiirinde bu hislerini hazin bir şekilde terennüm eder. Şiirinin son mısraında şöyle der: Tanrının eli eğer alnıma böyle yazmışsa: / Bu uzak yad elde gerçekten öleceksem, / Kendime asla acımam… Fakat – Yazık!!. Yazık!. / Korkarım belki vatandan da iz kalmayacak!.

Şiirinde dile getirdiği gibi Süleyman Nazif’in korktuğu her iki anlamda da başına gelmez. Yirmi ay kadar kaldığı Malta adasından vatanına döner. Dönüşünde görür ki vatanın kurtuluşu için zorlu bir mücadele yapılmaktadır. O da bu mücadeleye yine çeşitli gazetelerde yazdığı yazılarla hep dik duran fikirlerinin savunucusu olarak katılır. Bir anlamda kaldığı yerden devam etmeyi sürdürür.

Süleyman Nazif’in kendisiyle barış içinde ve nüktedan kişiliği de zaman zaman öne çıkarılmıştır. O bu nüktelerde düşündürücü ve hazır cevap biri olarak aydınlık ufuklara sahip olduğunu da ispat etmiş biridir. Nitekim Şair Ahmet Haşim ile arasında geçen bir konuşma şu şekilde aktarılır:

Süleyman Nazif, Malta adasındaki sürgünden dönüşünde şair Ahmet Haşim’le bir sohbeti sırasında sürgünde Malta’da çektiklerini, yaşadıklarını, başına gelenleri anlatırken “ Birader! Bize konservenin ilk icat edildiği zamandan kalma konserveler yedirdiler” der. Haşim de ona şaka yapmak için; “İnsan etinden miydi yoksa?” diye sorunca, Süleyman Nazif o kendinden beklenen nüktedanlığıyla cevap verir: “Yok canım, insan eti olsa İngilizler hiç başkalarına bırakırlar mıydı?”

28 Ocak 1870 yılında Diyarbakır’da doğmuş olan Süleyman Nazif, “dil” konusunda da çok hassas olan biridir. Onun bu hassasiyeti, imlaya ve dile yapılan tecavüzü, kendine yapılandan çok daha önemsediğini bir cevabından öğreniyoruz. O bir kişiye verdiği cevapta “Hakkımdaki tecavüzünü affettim. Fakat bana yazdığın mektupta imlaya tecavüzünü imkânı yok affedemem “ der.

“Ey Türk oğlu! Sana damarlarındaki kanı armağan edenler, kanlarının son damlalarını Moskof muharebelerinde döktüler” diyen Süleyman Nazif’e, İngiliz Dışişleri Bakanlığından Mr. Edmonds onu “yarım Arap yarım kürt kökenli emekli bir vali” olarak nitelendirir. “Ehli salip” zihniyetini ortaya koyar. Fitne, fücur sanki dünyada bunlara verilmiş bir görevdir. Oysa O “Batarya İle Ateş” adındaki eserinin birçok sayfasında ifade ettiği gibi kendisini hep Türk olarak ifade eder. “Türk İlahisi” adını koyduğu şiirinde; Dedem koynunda yattıkça benimsin ey güzel toprak, / Neler yapmış bu millet, en yakın tarihe sor bir bak! / Eğer yıldızla ay sönseydi de kalsaydı gök Türksüz / Kalırdı bence yıldızlar ve aylar kimsesiz, öksüz… diyerek anlamlı bir mesaj verir.

Hala “yıldızlar ve ayların kimsesiz, öksüz” kalmasını isteyenler ise bir asır önceki kinlerinin üzerindeki külleri atarak yine aynı oyunlarını sahneye koymaya çalışmaktadırlar. Yaklaşık bir asır önce olduğu gibi yine aynı oyunlarda maalesef piyon olarak göreve can atanlar vardır. Bunların Süleyman Nazifleri, Ziya Gökalpleri, Cahit Sıtkıları çok, çok iyi anlamaları gerekir. Meselenin kemik, sinir, kafatası değil “kültür” olduğunun da bilinmesinde büyük yararlar olduğu bir gerçektir. Bu gerçekten uzaklaştıkça kökler elbette sarsıntı geçirmeye mahkûmdur.

Firdevsî, “Gidenlerden çok kalanlara ağlanmalıdır” der. Biz de içinde bulunduğumuz ve iliklerimize kadar yaşamakta olduğumuz milli hassasiyet aşınmalarını gördükçe Süleyman Nazif gibi birini yetiştirdiğimiz için sevinirken onun vefatına üzülmek yerine kalanların aymazlıklarına şaşırmadan edemiyoruz.

Yazıma yine Süleyman Nazif’in cümleleriyle son vermek istiyorum: “Gelecek günlerde, kılıç, fikir, kalem kahramanı yetiştirmek için, geçmiş kahramanlar daima hatırlanmalı ve daima yükseltilmelidir. Nankörlük fertlerden ziyade milletlerin hayat sayfalarını kirletir. Unutmak ise nankörlüklerin en büyüğüdür.” 

İhsan Kurt

Son Güncelleme: Pazar, 23 Ekim 2011 11:42

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

KAYADAKİ KURT
Göktürklerin Ergenekon Destanı, 80 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün106
mod_vvisit_counterDün5709
mod_vvisit_counterBu Hafta24891
mod_vvisit_counterGeçen Hafta36736
mod_vvisit_counterBu Ay123279
mod_vvisit_counterGeçen Ay116058
mod_vvisit_counterToplam17985763

Şimdi: 63 misafir, 18 bots var.
IP: 3.228.21.186