Bernard Shaw Diyor ki :

Aptallar, utanılacak bir şey yaptıkları zaman mazeret diye o işi her zaman yaptıklarını söylerler.


Kazanan/ Kaybeden Ülkemizdir

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

alt

salvador dali

 

Yenilenmenin Zamanıdır

Bölüm/ 1

Yaşamım boyunca bir konuyu kaleme alabilmek için hep uzun uzun düşünmeyi tercih ettim.Emin olmadığım, altını ısrarla çizemeyeceğim hiçbir konuyu gündeme getirmedim. Korkum, tepkilerden ya da yasaklardan değil hep yanlış, çarpık, hatalı bir şey yazarım da telafisi olmaz düşüncesinden kaynaklandı.

Hele siyasi yazılar, siyasi yorumlar hep ürkütmüştür beni. Dünya politikasının bu kadar değişken, bu kadar göreceli olması ; bugün çok emin olduğumuz pek çok düşüncenin yarın farklı düşüncelere dönüşebilmesi, siyasetin argümanlarının göreceliliği bu konuda hep izleyici, hep gözlemleyici kılmıştır beni. Bu nedenle de yaşamım boyunca yaptığım en doğru şeylerden biri, bir siyasi partinin fanatik üyesi olmadan nesnel olmayı tercih edişim olmuştur.

Büyük bir fırtınanın ardından derin bir sessizliğe dönüşen evet/ hayır oylamasının ardından derin derin düşünmekteyim birkaç gündür. Oylama sonrası yorumların nesnelliği daha dikkate değer. Sanki öncesinde daha öznel, daha bireysel olan görüşler oylama sonrasında daha mantıklı daha ayakları yere basan çizgiler taşımaya başladı. Keşke bu sakin, nesnel tavır öncesinde de yaşanılabilseydi.

Demokrasiye ve özgürlüklere sınırsız inanan bir birey olarak bir konunun altını ısrarla çizmek istiyorum. Bu ülkede yaşayan insanların yüzdeye vurduğumuz zaman yüzde elli rakamını aşan ve oylamayı ‘Evet’ çizgisine taşıyan sayısı sonucu belirlemiştir. Saygı duymak ve’ hayırlı olsun’ demek yapılacak en güzel birlik ve beraberlik çağrısıdır. Gelişmeler zamana yayıldıkça her iki taraf da haklılık çizgisinde özeleştirisini yapacaktır. 

1982 Anayasa’sını hatırladım şimdi. Büyük bir çoğunluğun ezici oyuyla kabul edilen bu anayasaya ben ‘Hayır’ demiştim. –O yıllarda henüz çok gençtim- Yirmili yaşların hangi düşüncesiydi bana ‘Hayır’ dedirten inanın hatırlamıyorum. Aradan geçen zaman ne büyük yanlışlar yapıldığını gösterdi. Bugün aynı ezici çoğunluk bu anayasanın değişmesi gerektiğini ısrarla vurgular oldu. Nitekim zamana yayılarak pek çok maddesi zaten değişime uğrayan 1982 Anayasa’sı bugün farklı maddelerinin değişimiyle yeni bir boyut daha kazandı. Zaman haklılık boyutunda en güzel kararı verecektir. İster ‘Evet’ diyelim; ister ‘Hayır ‘ diyelim sonuç bellidir ve bekleyip görmekten başka hiçbir yolu yoktur.

Ülkesinin kaygılarını, geleceğini, gelişimini kendisine kaygı edinen her insan gelişmeleri takip edip, hiçbir bireysel çıkar düşünmeden ülkesi için çalışmaya devam etmelidir. Olayın konuşulacak, tartışılacak, masaya yatırılacak pek çok boyutu vardır. Bu konuda herkes özeleştirisini yapmak zorundadır. Farklı düşüncelere sahipsek düşüncemizin peşinde en doğru biçimde koşmayı öğrenemediğimiz sürece söylemlerimiz cılız kalmaya devam edecektir. 

Yeni boyutlar kazanan dünya siyasetine yeni ve dinamik argümanlar getiremeyenler , farklı boyutlar / farklı söylemler geliştiremeyenlerin eriyip gitmesi kaçınılmaz olacaktır. Temcit pilavı olan söylemler artık değerini yitirmiştir. Yenilenmenin zamanıdır. Bir değerli dostumun dediği gibi ’güncellenecek’ çok bilgi vardır. Terakki yenilenmekle mümkün olacaktır. 

Bu bölümü yazımın giriş bölümü olarak kabul ederseniz sevinirim. Diğer bölümlerde düşüncelerimi daha çok açmaya, farklı boyutlar kazandırmaya çalışacağım. Bu ülkenin insanlarına düşen görev bitmemiştir. Ülkemiz çalışkan, başarılı, sorumluluk sahibi, kendi çıkarlarından çok ülke çıkarlarını düşünen insanlara daha çok ihtiyaç duymaktadır. Yeter ki iyi niyetli olalım , yeter ki birlik ve beraberlik duygularımızı perçinleyip ülke çıkarları için el ele verelim. Kazanan/ kaybeden yalnızca ülkemizdir. Bunu da zaman en güzel biçimde gösterecektir.

Tahlil

2. Bölüm
Bir ülkede yaşayan halkın bir sosyolojisi, bir psikolojisi, en önemlisi yaşam karşısında bir beklentisi vardır. Bu sosyolojik ortam yaşam biçimini belirler, psikolojini dengeler ve beklentilerine cevap alabilmek için yeni girişimlerde bulunmasını sağlar.

Ben bir sosyolog değilim, psikoloji bir eğitimci olarak ilgi alanım. Yine de bana çok uzak olmayan, iç içe yaşadığım ülkemin insanının değer yargılarını, yaşama biçimini ve beklentilerini –öznel de olsa- tahlil etmek isterim.

Yıllar öncesine gidiyorum şimdi. Hükümetler, partiler… o günkü ortama vurgu yapmayacağım ; çünkü üç aşağı beş yukarı her dönemde bu ülke insanının şikayetleri bitmemiş, beklentileri istediği cevabı bulamamıştır. Bizler seksen öncesine şahit olmuş bir kuşağız. Seksen sonrasını da adım adım yaşadık. Seksen öncesinin ölümüne kardeş kavgalarında bitaraf olanın bertaraf edildiği insanların doğru ve mutlu bir ülke arayışlarının içerisinde pek çok acı çektik. Anti parantez belirtmeliyim ki şu anki duruşum ne kadar nesnel olma çabasında ise o yıllarda da çok farklı değildim. Bu nedenle de bir ateiste göre, inandığım için dinci; bir solcuya göre, milliyetçi olduğum için faşist; Cumhuriyete düşman bir anlayışa göre, Atatürk hayranlığım için Kemalist; bir ülkücüye göre, ileri görüşlü olduğum için komünisttim . 

Seksen sonrasında sular duruldu. Daha doğrusu içine çekilmeye başladı. Üniversitede son iki yılımız daha rahat, daha güvenli geçti; ancak henüz vatan, bayrak, millet, din, bağımsızlık gibi gelecek kaygısı taşıyan söylemlerimiz, tartışmalarımız tamamen son bulmamıştı. Üniversiteden mezun olduktan birkaç yıl sonra okulumu tanıyamadım. Artık çok farklı bir gençlik vardı karşımda. Bizlerden çok daha rahat, bireysel kaygılarını öne çıkarmış, kolay para kazanma yollarını konuşan, eğlenmeyi, gülmeyi ve aşkı yaşam biçimine dönüştürmeye çalışan gençliğin ilk kıvılcımlarıydı önüme çıkan. Çok üzülmüştüm o zaman.

Mesleki anlamda, genellikle bizim kuşak öncesi ağırlı bir yekün tuttuğu için, gizliden gizliye seksen öncesinin izleri taşınmaya devam ediliyor, insanların siyasi görüşleriyle ilgili bir işaret aranıyor, etki/ tepki konusunda gruplaşmalar varlığını sürdürüyordu. Geçen zaman yavaş yavaş özel yaşamımızın sorunlarına yönelik kaygılara bıraktı yerini. Daha iyi yemek, daha iyi giyinmek, daha çok para kazanmak, itibarlı olmak, kariyer elde etmek ….Siyaset, partiler bazında oy kullanmak ve bireysel çıkarlarımızda işimizi yaptırabilmek için bir araçtı artık, amaç olmaktan çıkmıştı. Sol, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasıyla kan kaybetmişti. Milliyetçilik kapitalist bir anlayışla varlığını sürdürüyor, liberalizmin tohumları ekilmeye başlanıyordu.
Süreç içinde insanların en önemli kaygısı ekonomikti. Bu nedenle de ekonomik krizler, hayali ihracatlar, yatırımcısını dolandıran bankacılar hükümetler düşürüyor, hükümetler çıkarıyordu. Amerika’yla işbirliği yapmak , Amerika’nın istediklerine cevap vermek el altından yürütülen, halkın tepkisini topladığı için açıkça dillendirilmeyen siyaset çıkmazlarıydı. 

Mustafa Kemal Atatürk, ilke ve inkılaplarıyla öne çıkarılırken yavaş yavaş bu ülke insanının elinde oraya buraya çekiştirilmeye başlamış, nesnelliğini kaybetmiş, hepimizin değil, birilerinin olma yolunu tutmaya başlamıştı. Bu arada din türban tartışmalarıyla yeniden ikilemler doğurmuş, bizi yönetenlerin halkın inançlarına ne kadar saygılı oldukları sorgulanır olmuştu. Yıllarca bu ülke insanının belini büken terörün bir türlü sona erdirilememesi ise vatan- millet söylemlerinin yara almasına neden olmuş, beklenilen ‘zafer’ kazanılamamıştı. Kısacası artık ülke insanı işinden gücünden arta kalan zamanlarda kendisini aşan bu sorunlar karşısında duyarsız kalmayı tercih eder olmuştu. Dünya ülkelerinin ortaya çıkardıkları bizim de adım adım takip ettiğimiz siyasi, felsefi ve sosyolojik anlayışlar çok hızlı bir değişim içindeyken ayak uydurmamızın ne kadar zor olduğu gerçeği ne yazık ki ortaya çıkmıştı. Bezginlik, yılgınlık, azmimizin kırılması kan kaybetmemize neden oluyordu. En önemlisi gençliği kaybetmeye başlamıştık. Artık gençlerimizin doğruyu bulmaları, bir takım değerlere sahip çıkmaları gittikçe ailelerin kontrolünden çıkıyor, aileler kolay yolu seçip gençleri güvenilir buldukları ellere emanet ediyorlardı….

Oysa Biz

3. Bölüm
Eğitim ve öğretimse her geçen birkaç yıl içinde değişime uğruyor, birine alışamadan başka bir sistemin içinde bir türlü varlık bulamıyordu. Ne doğu-batı sentezi ne de diyalektik karın doyurmuyordu. Anadan babadan şanslı değilseniz illa da okumak gerekiyordu. Dershaneler, özel okullar, özel dersler furyası başlamıştı. Kısaca paranız yoksa hiçbir şey olmuyordu. Özel üniversiteler, ailesi varlıklı olan gençlere hizmet ederken, devlet üniversitelerini kazanmak için büyük bir çaba gerekiyordu.

Gittikçe bu kaoslar içinde var olmaya çalışan toplumun hırsları, tutunabilme çabaları, saygınlık ve itibar savaşları başladı gizli gizli. Toplumun büyük bir kesiminde –ki hangi görüşte olursa olsun- çocuklarında görmek istedikleri başarıyı parasız pulsuz karşılayacak ağabey ve ablalara itibar arttı. Ben pek çok kişi tanıyorum ki cemaatleşmeye şiddetle karşı çıktığı halde çocuğunu elinden tutup kendi elleriyle cemaate teslim eden. Şimdi feveran eden pek çok kişi için: ‘ Bu ne perhiz , bu ne lahana turşusu?’ demez de ne dersiniz? Özellikle eleştirel yaklaşımıma hiçbir siyasi- dini boyutu karıştırmak istemiyorum. Çünkü böyle bir eleştiri madalyonun yalnızca iki değil , çok daha fazla boyutlarını ortaya çıkaracaktır.

Yıllar önce Alev ALATLI’nın ‘ Nuke Türkiye’ ve ‘ Viva La Muerte’ adlı romanlarını okuduğum zaman ilk şokumu yaşamıştım. Belki de tepeden bakan bir Amerikalıyla ilk tanışmam, ülkemizdeki tüm siyasi anlayışları ayrı ayrı tahlil eden bir bakış açısıyla ilk karşılaşmamdı bu. Toplumumuzun özeleştirisini yapmaya ne kadar muhtaç olduğunu düşünmüştüm o yıllarda. Halen de böyle düşünüyorum. 

Oysa biz, Orhan Kemal, Yaşar Kemal okuyarak köy ağalarının zulümlerini, Sabahattin Ali, Nazım Hikmet okuyarak emperyalizmin insanlarımız üzerindeki kaosuna isyan etmeyi, Peyami Safa, Cemil Meriç okuyarak doğu- batı sentezi kurmayı, Necip Fazıl okuyarak duygu ve düşüncelerimizi manevi süzgeçten geçirmeyi öğrenmiştik. Kemal Tahir’i ‘Devlet Ana’yı yazdığı için -eleştirilere rağmen- övgüyle anmıştık.

Gelelim köyden kente göçe: Atatürk’ün ‘Milletin Efendisi’ dediği köylü üretirken, alın terini ekmeğine katık ederken, bambaşka bir dünyayla tanıştı o yıllarda. Kendisine gereken değer verilmemiş, ya ağaların elinde sersefil olmuş ya da yeterli destek verilmediği için ‘İstanbul’un taşı toprağı altın’ diyerek yollara düşmeye başlamış, ‘Alamanya ‘ serüveniyle kendine bir şans tanımış, köyüne sığamaz olmuştu. Çoğu ailesini bırakıp gelen köy insanı kazandığı üç kuruş ekmek parası için, yıllarca hasret çekmiş; ailesini yanında götürenlerse çok daha büyük acılar çekmişlerdi.

Çok geçmeden diğer kentler de göçten nasibini aldı. Üretim gerilemiş, göçler ne köylü olabilmeyi başarabilmiş, ne de kente ayak uydurabilmiş, birçok -ne yapacağını bilemeyen- insan kalabalığını ortaya çıkarmıştı. Yeterli iş alanının olmayışı, kentin kaldıramayacağı bu kalabalığa yoksulluktan başka hiçbir şey verememişti. Geriye dönüş zordu. 

Bu arada dünya büyük bir hızla değişiyor, ‘güçlü olan, birlik olandır’ anlayışıyla global bir perspektif gelişiyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nin, Avrupa Birliği’nin, dünya üzerindeki etkisi büyüdükçe büyüyor, olmazsa olmaz bir baskıya dönüşüyordu. Bu arada , Amerika Birleşik Devletlerini her konuda baz almaya alışmış bizlerse, bence en önemli detayı atlıyorduk. Bizim kadar uzun bir tarihi geçmişi olmamasına rağmen, çeşitli ulusların insanlarının bir araya gelmesiyle bir ulus olmayı başarmış Amerika, George Washington’la başlattığı devlet yönetimini bugüne kadar getirirken hiçbir tarihi kişiliği yok saymamış, hafife almamış, tek ulus olma özelliğini korumaya devam etmiştir.

Oysa biz, tarihimiz altın harflerle yazılırken -kan/ can pahasına- hep acımasız olduk bizi bugün hala var eden tarihimizin önemli isimlerine. İnanılır gibi değil ama onları da istirahatgâhlarında siyasete bulaştırdık, mevcut olmayan kollarını sağa sola çekiştirdik. Yaşamları boyunca bu ülke için çektikleri acıların belki de çok daha acısını yaşattık onlara mezarlarında. Artık internet ortamından tutun, ikili konuşmalarda bile çok rahat- vicdansızca- küfürlere bile rastlar olduk, el kadar çocukların ağzında. (Bir ara bunları kopyalayıp yazmayı bile düşünmüştüm; ancak eleştirmek için yazmak adına bile vicdanım izin vermedi.) 

Oysa biz, Mustafa Kemal ATATÜRK dendi mi Kurtuluş Savaşımızı hatırlar, ömrünü cephelerde geçirmiş, tüm dünyaya örnek olmuş, bir masal kahramanına sahip olmanın haklı gururunu yaşardık . Öyle ya dünyanın neresinde görülmüş ülkesi için, tüm ulusu birlik ve beraberliğe seferber edip kurtuluşa ve bağımsızlığa taşımış bir önderi unutmak ya da yok saymak hatta acımsızca hakaret etmek... Bizim olanı, bize ait olanı sevmezsek, baş tacı etmezsek kim saygı duyar geleceğimize, kim inanır ulusumuzu sevdiğimize?...

Yeni Oluşum

4. Bölüm
2000’li yıllar Türk toplumu için yeni ve farklı oluşumları hazırlayan ve bu oluşumlara geçit vermek üzere birtakım olumsuzlukların yaşandığı yıllar olarak hatırlanacaktır. Ta ki 2002’de yapılan seçimlere kadar…

2002 Türk Toplumu için değişim yılıdır. Yeni bir oluşum Türk siyasetine egemen olmuş, beklenenin çok üstünde başarıyı yakalamıştır. Halk, bu oluşumdan, bir yandan büyük bir beklenti içindeyken , diğer yandan bu oluşumun daha önceki söylemlerinin değişip değişmediği konusunda tereddütler yaşamaktadır. Dünya basının ‘Ilımlı İslam’ diye tanımladığı yeni anlayış tempolu bir yürüyüşe geçmiştir artık. Çok geçmeden yeni oluşumun destekçilerinin sayısında büyük bir artış olduğunun gözlenmesi, Türk siyaseti açısından bir başkalaşımın vesilesi olacaktır.

Yeni oluşumun başlangıç noktasında, dünya ülkeleriyle işbirlikçi bir anlayış sergilemesi, dünya piyasası içindeki ekonomiyle barış içinde olması, halkın önemli bir bölümünün güvenini kazanmada oldukça etkili olmuştur. Enflasyonun düşmesiyle ilgili veriler, finans piyasasındaki istikrar, öngörülen rakamlar umutları artırmış, özelleştirme büyük bir hızla devam etmeye başlamıştır. Halkın nabzında ise bu oluşumun dini temayülleri, türban sorununa , meslek liselerine yaklaşımı ilgi konusu olmuş, bir önceki yapılanmanın yaklaşımlarından rahatsız olanlar, umutlu bir bekleyişin kapılarını aralamışlardır.

2002- 2007 yılları arasında Türk insanı, özelleştirmelerin, ABD ilişkilerinin, AB sürecinin, IMF ile olan birlikteliğinin gel-gitlerine şahit olacak, çok da alışık olmadığı bu durum karşısında, farklı bir yaklaşımı merakla takip edecekti. 2003’te kitle imha silahlarına sahip olduğu gerekçesiyle ABD ‘nin Irak’a savaş açması, hassas dengelerde dünya siyasetinin değişiminde büyük rol oynayacaktı. Bu esnada Türkiye’nin içinde bulunduğu durum oldukça ilginçtir. Müslüman bir ülkeye yapılan bu saldırının hem destekçisi hem de tenkitçisi olmak durumunda kalmış, ABD’nin Saddam Hüseyin ‘e karşı aldığı bu tavır, 11 Eylül 2001 tarihinde ikiz kulelere yapılan saldırının bir sonucu olarak yorumlanmıştır. Bu durum ABD Başkanı Obama’nın 31 Ağustos 2010 tarihinde ABD askerini Irak’tan çekmesiyle son bulacaktır. ‘Son bulacaktır’ ifadesi elbette bugün tarihi itibariyle henüz çok erken bir kesinlik olsa da önümüzdeki günler gelişmeleri gösterecektir.

Toplumun özellikle dini konulardaki hassasiyeti yeni oluşumun ayakta kalması için elbette çok önemli bir etkendir. Ancak, nedeni yalnızca bunda aramak da çok nesnel sonuçlara ulaştırmaz bizi. Daha önceki bölümlerde, Türkiye’de siyasi olgunun Cumhuriyet’ten bu yana yapılanmasından, 2002 yılına kadar olan süreçte altını önemli çizdiğimiz konu özellikle Mustafa Kemal Atatürk ilke ve inkılâplarıyla başlayan sürecin daha sonraki yıllarda devam ettirilememesi olmuştu. Türk halkı gelişim bekliyordu, istikrar bekliyordu, refah bekliyordu. Ancak hiçbir hükümetten umduğunu bulamamıştı. Siyasi liderlerin haksız kazançlarına şahit olmuş, umutları yeşermeden kurutulmuştu.
Sol söylemler sosyalist perspektifini yitirmiş, yalnızca ulusalcı çizgide sığ kalmıştı. Özellikle – daha sonra geniş bir açıdan ele alacağımız- terör ve güneydoğu sorunu yeni anlayışın farklı bir argümanıyla karşı karşıyaydı. Ekonomide dünya ülkeleriyle paylaşılan sıkıntılar, siyasi gücün yakınlarına sağladığı refah, din anlayışındaki farklı ve esnek tavır, kredi kartı infialleri, en önemlisi Fransa, İsrail gibi ülkeler karşısındaki duruş…. gibi daha sayabileceğimiz pek çok şey en baştan önlemleri alınarak dile getirilse de yeni oluşuma halkın destek vermesini önleyememiştir.

Halen süregelen eski oluşumlara yönelik yanlışların bugünü haklı kılması yanında, geçmişte yapılan yanlışların bugün de yapılmasında ‘geçmişte de bunlar yapılmıştı’ gibi mazeretler belki de bu dönemin gelecekte en kayda değer açıklamaları olarak tarihe geçecektir. İlginç olan bunun kabul edilebilir olması, önemsenmemesidir. Bu da Türk halkının değişiminin en kayda değer göstergesidir. 
Görüşmek üzere…

İkinci Cumhuriyet

5. Bölüm

Bu anlayış, uzunca süre mercek altında tutuldu. Bir yandan oluşumdan memnun bir kitle varken, diğer yandan oluşumun şeriat söylemleri yapabileceğinden endişe eden, laiklik konusunda endişelerini dile getiren , Cumhuriyet ve Atatürk gibi hassasiyetlerin yara alabileceğinden kaygı duyan başka bir kitle vardı. Ancak yeni oluşum bu kavramları kullanmakta bir sakınca görmüyor, bu kavramlara yeni anlamlar yüklüyordu. Özellikle laiklik konusu uzun süre tartışıldı.’ Ben insan olarak laik değilim; devlet laiktir. Buna mukabil laik düzeni korumakla yükümlüyüm.’ gibi ifadelerle bu konu da kapanmış oldu. Yeni oluşum Mustafa Kemal Atatürk’e de bir süre sonra sahip çıkmıştı. -İçinde yer alan bazı anlayışlar, çok aşikar olmasa da zaman zaman bu konuda olumsuz düşüncelerini dile getirse de- tartışıldığı zaman büyük infiallere neden olabilecek bu konunun dillendirilmesinden uzak durmaya çalışıyorlardı. İkinci Cumhuriyetçilerin bu konudaki fikirleri, oluşumla kesişmeleri ve birlik olmalarına yardımcı oluyordu. Bu nedenle İkinci Cumhuriyetçiler, yeni oluşumun en büyük savunucusu ve destekleyicisi olmuşlardı.

Peki kimdi ‘İkinci Cumhuriyetçi’ler, neyi savunuyorlar , neden yeni oluşumun yanında yer almayı tercih ediyorlardı? İkinci Cumhuriyetçiler, kendilerini Cumhuriyetin demokratikleştirilmesi şeklinde tanımlıyorlardı. Mehmet Altan, 1 Kasım 1997’de Doğu Batı Düşünce Dergisi’nde yayımlanan yazısında:’’ Türkiye’nin siyaset kurumu halka güvenmeyen bu nedenle demokrasiden korkan askeri cumhuriyetin atadığı bir kurul gibi işlemektedir. Ortada en başlangıcından beri seçilen değil atanan bir meclis var. Bu nedenle halkın iradesini devlete taşımak yerine devletin otoriter tek sesli cebberrut Kemalist mantığını ve devletçi ekonomik patronluğunu halka dayatmanın dışında pek bir şey yapamıyor.’’ Ya da ‘’ Devlet liberalleşip demokratikleşmedikçe, giderek nüfusu artan toplumun ve sanayi devrimini yeryüzünün önünde geleceği tıkayan ve kaos ihtimalini arttıran bir barikat oluşturmaya devam edecek. Devlet rant kavgası yapmak için halkın ekonomik ve siyasal patronu olmaktan vazgeçebilsin ki, Türk halkı reşit hale gelip yeryüzündeki olması gereken yere ulaşsın...’’ diyerek İkinci Cumhuriyetçilerin düşüncelerini açıklıyordu.

İkinci Cumhuriyetçilerin fikirleri çok fazla tartışma konusu olduğu için, özellikle birinci ağızdan vermeye çalıştım. O halde yeni oluşumla kesiştikleri konular nelerdi? (Yazımın bir deneme olduğunu unutmamak adına, bir makale havasında bilgi vermek istemiyorum. Yani amacım kanıt sunmak değil. Yalnızca öznellikte nesnelliği aramak. ) Yeni oluşum da İkinci Cumhuriyetçiler de devleti, askerin denetlediği baskısından rahatsızlardı. Her ikisi de liberal bir bakış geliştiriyor, demokratikleşmede Atatürk Cumhuriyeti’nin yetersiz olduğuna inanıyorlardı. Kısacası kesiştikleri noktalar vardı. Birlikte hareket etmekte sakınca görmüyorlardı.


Türk halkının hangi görüşte olursa olsun Mustafa Kemal ATATÜRK ismine duyarlılığı belki de yeni oluşumun uzunca süre septik bir süzgeçten geçirilmesi için yeterli bir nedendi. Bu konuda küçük pürüzlerin dışında önemli bir tartışma yaşanmadı. Çünkü yeni oluşum, Türk halkının nabzını çok güzel tutmuş, deneme- yanılma yoluyla tepkilerini aldıktan sonra söylemlerini geliştirmeyi alışkanlık haline getirmişti. Arada bir çıkan çatlak sesler ‘bireyseldir’ deyip geçiştiriliyor, üzerinde durulmadığı için de kısa bir süre sonra unutuluyordu.

Bu süreç zamana yayıldı. Halkın anlayabileceği kadar açık ve somut bilgiler vermek yerine, halkın hafızasında netleştirmekte zorluk çekeceği bir bulanıklıkla sıradan, basit söylemlerle geçiştirildi. Türk halkı olanları ancak söylemler sonuca ulaştıktan sonra uygulamaya koyulduktan sonra kavrayabiliyordu. Bunları eleştirirken yeni söylemler bulamayan, halkı aydınlatamayan ya da farklı ve karşıt bir tez oluşturamayan muhalefet durmadan kan kaybediyordu.

Şaşırtan İvme

6. Bölüm
Türban konusunda uzun süre konuşuldu. Üniversitelerden türban yasağının kaldırılması konusunda görüşler yasalaştırılmaya çalışıldı. Ancak mutabakat sağlanamadı. Zaten halkın büyük bir çoğunluğu için de özgürlükler çerçevesinde düşünüldüğü sürece çok fazla sorun olabilecek bir konu olmadığı için bir süre sonra unutuldu. En büyük sorun da yeni oluşumda, devlet protokolüne eşlerin katılması gereken durumlarda eşlerin türbanlı olması sorun yaratıyordu. Bu da eşlerin bu tür resepsiyonlara katılmamasıyla çözümlenmiş oldu. Bu durum 2007 yılına kadar devam etti. 2007 Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonu’nda ilk defa bir Cumhurbaşkanının türbanlı eşi davetlileri karşılamış, böylece yıllarca devam eden bir anlayış kırılmıştı. Tepkiler halkın yine Cumhuriyet endişesi duyan kesiminden gelse de bu durum, olağan ve kabul edilebilir bir özgürlük anlayışıyla yorumlanmıştı. 

Türban konusunun oldum olası her kesim tarafından gereğinden fazla abartıldığına inanmışımdır her zaman. Yıllardır gereksiz, çok basit çözümlenebilecek kadının özgürlüğüyle ilgili –hatta düşünce ve kültürünü etkilemeyecek- tercihi noktasında bu kadar büyük infiallerin yaratılmasını anlamakta hep zorluk çekmişimdir. Bu nedenle de tüm siyasi bakış açılarını bu konuda samimiyetsiz bulmuşumdur. Türbanın, halk arasında İslamiyet’i temsil görevi gören en önemli detay haline gelmesi elbette yeni oluşumla birlikte başlamamıştır. Oyun yine ‘kadın’ üzerinden oynanmıştır. Ancak kabul etmek gerekir ki, her türlü ibadetini yapma özgürlüğü olan bir ulusun türban konusunda İslamiyet elden gidiyor tavrı ilginç ve dikkate değerdir. Hatta diğer farz ve elzem tartışmasız emir ve yasaklarda bu kadar duyarlı olmayan insanlarda bile bu düzenlemeye karşı önceki yıllarda yapılan yürüyüşler ya da abartılı, sınırları aşan yasaklar yeni oluşumun uzlaşmaya varamadığı türban konusunu sessizce zamana yaymasına neden olmuştur.

Bu arada oluşumu yok etmeye ve darbe iddialarına karşı önemli tedbirler alınmaya başlanmış, süreç, temkinli ve sabırlı adımlarla atılmıştır. Ta ki 27 Nisan Muhtırasına kadar…. Halen tartışılan gizemli bir sürecin doğmasına neden olmuştu, 27 Nisan Muhtırası. Halk, ordunun beklenmedik bu tavrı karşısında yeni senaryolar üretse de beklenen olmadı. Olay, yeni oluşumun lehine sonuçlandı. 1980 darbesinden sonra ‘darbe’ sözcüğüne duyulan öfke, erken seçim kararıyla oylamaya giden halkın oylarındaki yükselişle son buldu. 

Değişim, bugün aynı oluşumun karşısında olan pek çok kurum ya da kuruluş tarafından desteklenirken, medyanın da katkısıyla gittikçe itibar kazanıyor, kanıksanmaya başlanıyor, umutlar artıyordu. 2002 yılında % 34 civarında oy alan ve 363 milletvekili çıkaran iktidar partisi, 2007’de yapılan genel seçimlerde oyunu % 46’nın üzerine çekecek ve 341 milletvekiliyle tekrar iktidar olmayı başaracaktır. Kısa bir süre sonra yoğun tartışmaların ardından Abdullah Gül, 11. Cumhurbaşkanı olarak tarihe geçecektir. Bu döneme damga vuran en önemli sosyal olaylardan biri de yurt çapında çeşitli bölgelerde yapılan; ancak sonucu etkilemeyi başaramayan ‘ Cumhuriyet yürüyüşleri’ olmuştur.

Oluşumun karşı görüşler tarafından itham edilen, yakın çevresini ihya edişi, sınır tanımayan özelleştirmeler, kredi kartı mağdurları, üretimdeki geriye çekiliş -ki 2008 yılı küresel ekonomik kriz gölgesinde tarım ve hayvancılık sektörü büyük bir düşüşe geçecektir- sağlık politikasının bir yandan büyük bedeller ödenerek iyileştirilmeye çalışılırken bir yandan da çıkmazlar oluşturması, ABD yakınlaşması- bu en çok dış politikadaki yerimiz açısından işe yaramıştı- hükümetin popüler tavrının yüzeyselliği, cemaat oluşumları gibi nedenler karşısında duyarsız kalınıyor, basın ve medyanın büyük bölümü halkın bu yanını besliyordu. Şu an bu durumdan rahatsız-mış- gibi görünen pek çok kuruluş, ilginç bir sempatiyle yeni oluşumun yanındaydı. Halkın büyük bir kısmı oyunu nereye vereceği konusunda düşünürken başka seçeneğinin olmadığına inanıyor, alternatif oluşturabilecek partilere olan güvenini yitirdiğinden söz ediyordu.

12 Haziran 2007 önemli bir sabaha açtı gözlerini. Yeni bir sözcükle ifade edilecek, yeni bir operasyona tanık olduk. Ümraniye’de ele geçirilen el bombası , fünye ve TNT kalıpları adına ‘Ergenekon ‘ denilen derin devlet tartışmaları içine pek çok ismi yerleştiriyor, tutuklamalar ve sorgulamalar sayfası açılıyordu. Bu zaman zaman orduyu, zaman zaman akademisyenler ve basın mensuplarını da içine alan uzun soluklu bir operasyondu. Halkın yaşanan bu olaylara tepkisi temkinli olmak zorundaydı. Kafalar karışmış, herkes neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Bu, ilk defa karşılaşılan bir durum olduğu için süreç sıkıntlı geçecek, darbe iddiaları ordu- iktidar arasında soğuk rüzgarlar esmesine neden olacaktı. 

Bu yazımın başından beri genel bir bilgi verip, bilinenlerin tekrarını yazdığımın farkındayım. Ancak yazdıklarımın altını kalın kalın çizersek çok önemli bir detayın ana düşüncesini de oluşturmuş oluruz: Bu toplumun yeni oluşumu iktidara taşıyan bölümü, uzun süredir varlığını sürdüren anlayışlara güvenini yitirmiş, başka seçeneği olmadığını her fırsatta dillendirerek yeni oluşumun yanında yer almayı tercih etmiştir. Yeni oluşumun başarısının temelinde de bu yatmaktadır. Bu oluşum, sıradan, tesadüfi koşullar içinde, bir günde ortaya çıkmamıştır. Eğer yanlışsa yanlışı hazırlayan nedenler tesbit edilmeli doğruysa zaten konuşulacak bir şey yoktur. Demokrasiye gönülden inanmış bizler bu ülkenin yasaları içerisinde çoğunluğu yakalamış bu ivmeyi görmemezlikten gelemeyiz. Bu noktada ‘yiğidi öldürüp hakkını yememe ‘ noktasında buluşulmak zorundadır. 

Birinci bölümden itibaren yazmaya çalıştığım konu, hiçbir döneme siyasi veya politik bir yorum getirmek olmadığı için, bugünkü iktidar için de aynı tavrımı korumaya devam edeceğim. Amacım bu topraklar üzerinde yaşayan halkın nabzını tutmak ve onları anlamaya çalışıp, bu ülkede yaşayan -sıradan bir insan olarak- konuyu içselleştirmektir. Ayrıca yeni oluşumu desteklemeyen büyük bir bölüm olduğunun da bilincindeyim. Ancak verilen desteğin değişim ve uygulamalarda yeni oluşumun sonuçlarına etkisiyse bu ülkenin kaderini belirleyen, bunun nedenleriyse yazımızın amacı, nabız tutarken anlamaya çalışacağımız konunun bu olduğunun da altını çizmek isterim.

Referanduma Doğru

7. Bölüm
Türkiye Cumhuriyeti’nde, terör dendi mi son yıllarda akla gelen tek ad PKK olurdu; ancak Türk halkı artık yeni ve tartışmalı bir adla karşılaşmıştı: Ergenekon Terör Örgütü.

PKK, Abdullah Öcalan başkanlığında 1974 yılında, yapılanmasına başlamış, 1978’de de ilk eylemlerini gerçekleştirmişti. Türkiye için yeni bir süreç başlıyordu. 1980 yılında yapılan ihtilalle birlikte bir süre eylemlerine ara vermek durumunda kalan örgüt, 1984’den sonra Eruh bölgesine yerleşmiş, 1987’de silahlı terör eylemleriyle Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısına bir tehlike olarak çıkmıştı. Bu süreç üzerinde çok konuşulmuş, yıllarca terör örgütü PKK lanetlenmiştir. Bu saldırılarda pek çok sivil, asker, polis, köy korucusu yaşamlarını kaybetmiş; pek çok PKK üyesi gerek intihar eylemleriyle gerekse saldırılarda ölmüştür.

Bu olayların sonucunda yaşanan infial yalnızca insan kaybı değil, göçün artması, köy ve mezraların terk edilmesiyle ortaya çıkan başka bir sorunu da beraberinde getiriyordu. Türk halkı yıllarca birlikte yaşadığı, Kurtuluş Savaşı’nda omuz omuza verdiği, çoktan birlikte yaşamayı öğrendiği Kürt kökenli vatandaşlarımızla PKK arasında hiçbir bağ kurmadı. İçlerinden Cumhurbaşkanları, başbakanlar, milletvekilleri, çok önemli şair ve yazarlar yetiştiren ve ayrı gayrı düşünmeyen iç içe bir anlayışın, böyle düşünmesi için de bir nedeni yoktu zaten. -Bu noktada verilebilecek başkaldırı örnekleri yalnızca yeni kurulan bir cumhuriyetin başlangıç noktasında çözüme ulaştırılarak ayrıştırılmak yerine birlik- beraberlik çizgisinde çözümlenmiş ve karara bağlanmıştır- Bugün hiçe sayılmak ve önemsenmemek gibi yorumlar hak arayışlarında etkin olurken, aynı zamanda hiçbir zaman Müslüman olmayan azınlıklar gibi düşünülmeyen, içselleştirilen –azınlık olarak görülmeyen- bir topluluğun kendisini onlarla aynı yerde ve bu azınlıkların kategorisinde görmek istemesi ilginçtir.

Askerin durumu ise farklıydı. Terör örgütünün saldırıları karşısında sürekli uyanık olmak, taktikler geliştirmek, siyasilerin dış ülkelerle yaptıkları görüşmelere göre tavır almak, şehit ve gazilerimize sahip çıkmak, yüzyıllardır süren Türk askerinin inanılmaz efsanesine uygun davranmak gibi yükümlülükler içindeydiler. Bu saldırıların sona ermesi mümkün olamıyordu; çünkü PKK dış güçlerden yardım alıyor, askerin savunma potansiyeli siyasilerin kararlarıyla durduruluyordu. Ordunun içinde bulunduğu durum, ne yazık ki yalnızca savunma ve çatışmayla sınırlı değildi. Bugün nedenleri araştırılan, gizli(!) güçlerin perde arkasında gerçekleştirilen faili meçhul cinayetler, örtbas edilen birtakım şüpheli ölümler Türk halkının yıllarca inandığı güvendiği birtakım değerlere de gölge düşürüyordu. 

16 Şubat 1999 tarihiyle başlayan yeni süreç, Abdullah Öcalan’ın yakalanması ve Türkiye’ye getirilmesiyle başlayan süreçti. Türk halkı büyük bir sevinç ve bayram havası içinde yaşadığı bu olayın daha sonraki gelişmelerinde, yapılacak bir şey olmadığının farkına varmıştı ve her zaman olduğu gibi süreci takip etmekten ve arada bir dillendirdiği eleştirilerinden başka bir çaresi olmadığını biliyordu. Önce idam cezasına çarptırılan Öcalan, daha sonra müebbet hapis cezasıyla bugünü hazırlayan bir değişime doğru yönlendirilecekti. Bugün, yani 2010 yılı 30 Eylül Perşembe günü itibariyle artık olaylara bakışımızın farklılaşmasında iki süreç vardır: Birincisi, önce 2005 yılında kurulan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 49. Partisi olan DTP ile –ki 2009’ da Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır- 2008’de DTP’nin kapatılması ihtimaline karşı kurulan BDP; ikincisi ise hükümetin ‘Demokratik Açılım’ süreci. Abdullah Öcalan’ın avukatları vasıtasıyla yönlendirilen, BDP’nin talepleriyle hükümet arasında başlatılan ve artık ‘Kürt’ sözcüğüne yapılan vurgularla devam eden bu süreç, terörden bezmiş, uzun yıllardır bitmesini istediği bu durumdan kurtulmak isteyen insanımız tarafından merakla takip edilmektedir. 

Tam burada Ergenekon olayına yeniden dönmek isterim. Halkın büyük bir kesimi tarafından hala anlaşılma sıkıntısı içinde olan bu olayın her aşamasında sessizlik artmış; halk, yapılan her operasyonu basın ve yayın organlarının aktardığı biçimiyle siyasi görüşüne göre bir yere oturtmuştu. Algılanan en belirgin detay, darbe iddiaları ve yeni oluşumu yok etmeye çalışan bir örgütlenmenin olduğuydu. Ordu, gelişen bu durum karşısında zaman zaman çıkışlar yapsa da bir yandan art arda gelen terör olayları diğer yandan darbe iddialarıyla yapılan tutuklamalar karşısında soğukkanlılığını koruyor, iktidarla açık bir tartışmaya girmiyordu. Olayların düz bir zemine oturtulamamasında en belirgin etken, basın yayın kuruluşlarının her birinin farklı yorumlarla halka bilgi ulaştırması ve farklı pencerelerden olayları değerlendirmeleriydi.

Güneydoğu’nun iktidar üzerinde gün geçtikçe bitmeyen talepleri arttıkça artarken; ordu, çatışmalara ve ordu üzerinde yapılan psikolojik baskılara direnmeye çalışıyor, ordunun içinde intihar olayları, infialler, halka artık ordunun bastırıldığı ve iktidarın yönlendirmesiyle hareket ettiği yönünde mesajlar veriyordu. Çünkü Kürtçenin serbest bırakılması, Güneydoğu’ya yapılan yatırımlar, çocuk başına her ay verilen yardımlar, Kürt sözcüğü üzerine ısrarla yapılan vurgu, halk tarafından bugüne kadar PKK terör örgütü olarak anılan bir oluşuma nasıl bakılması gerektiği ve bu oluşumla artık bir uzlaşmaya girildiği ve onlara yeni hak ve özgürlükler tanınacağı konusunda alıştırmaların başlangıcıydı.

2010 yılında yapılan referanduma Türk halkını götüren süreçte yazı dizimin bu bölümünden de anlaşıldığı gibi birbirinden ayıramayacağımız, birinin diğerini hazırladığı girift ve karmaşık bir çıkmaz vardı. Yeni oluşum, Anayasa’nın HSYK ve TSK ile ilgili olan maddelerini değiştirerek, ‘Demokratik Açılım’a olan engelleri kaldırmayı da hedefliyordu. 12 Eylül 2010 Referandumu yeni bir sayfa açıyordu. Halk referanduma ‘Evet’ demiş; ’anadil’ tartışmaları ve üzerinde soru işaretleri olan ölümlerin araştırılması için yeni süreç başlamıştı…

15 Eylül- 5 Ekim 2010

 

Son Güncelleme: Çarşamba, 02 Nisan 2014 16:06

 

Yorumlar  

 
#1 Ömer Faruk Hüsmüllü 23-10-2011 18:56
Kutlarım.
Kaleminiz daim olsun.
Umarım devamını getirirsiniz...
Selam ve saygılarımla.
Alıntı
 
 
#2 Hilal Dolunay 23-10-2011 19:42
Çok teşekkürler Ömer Faruk Bey.Teşvikleriniz, beğenileriniz için minnettarım...Değerli bir ağabeyden aldığım bu takdir beni daha fazla yazmaya ama daha hassas davranmaya yönlendiriyor...İnşallah devam edeceğim...Saygılarımla...
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

Manas'ın Oğlu
Kırgız Türklerinin Manas Destanı'nın ikinci bölümü, 110 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL  

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün3527
mod_vvisit_counterDün5162
mod_vvisit_counterBu Hafta3527
mod_vvisit_counterGeçen Hafta36328
mod_vvisit_counterBu Ay73519
mod_vvisit_counterGeçen Ay149815
mod_vvisit_counterToplam19942897

Şimdi: 43 misafir var.
IP: 3.226.97.214