Alphonse Daudet Diyor ki:

Birini sevindiren iş, diğerini ağlatır, yaşamak işte böyledir.


TÜRKİYE’NİN BALKANLARDAKİ ÖNEMİ

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

Prof. Dr. Mustafa KAHRAMANYOL

Balkan yarımadası, batıdan Adriya, doğudan Karadeniz ve güneyde Marmara ve Ege denizleri ile çevrilidir. Kuzeyden de Panonya ovaları ve Alp Dağları ile çevrilidir. İklimi kara iklimi olup, kışın karlı ve soğuk, yazın da kuru ve sıcaktır. Karadeniz ve Adriya denizi boyunca uzanan bölgelerdeki iklim ise ılımandır. Balkan yarımadasının büyük bir kısmı dağlıktır; 2900 metreyi aşan zirveleri vardır. Balkan ismi de Türk dilinden gelmiş olup, yalçın kaya, dağlık bölge anlamına gelmektedir. Orada yaşamakta olan Türkler, hâlâ “Balkandan odun veya çalı getirmeğe” giderler. Kuzey kısımdaki ovalar çok geniş ve verimli torakları teşkil ederler. Balkanlar’da akarsular boldur ve bunların vâdileri boyunca uzanan topraklar çok verimlidir. Ayrıca, bu vâdilerin iklimi de çevreye göre daha yumuşak olup meyveciliğe ve sebzeciliğe çok müsaittir.

Balkanlar’da tarım, hayvancılık, ormancılık, balıkçılık ve madencilik çok zengin kaynaklara sahiptir. Madenlerden, Demir, Kömür, Bakır, Altın, Çinko, Gümüş, Krom, Manganez, Magnezyum ve Boraks üretilmektedir.

Karayolları ağı oldukça ilkel olup, hâlen milletlerarası gayretlerle geliştirilme sürecindedir. Demiryolları, oldukça yaygın ve sağlıklıdır. Suyolları, başta Tuna ve Sava olmak üzere, ilgili ülkelerde önem taşıyacak ölçüde gelişmiştir ve taşımacılıkta da kullanılmaktadır.

Gezgincilik kesimi de ( deniz kenarı, göller, yaylalar, dağlar ve tarihin mirası), bütün dünyaya hitap edecek kadar gelişmiştir.

Strateji açısından, Balkanlar, Dünya’ın en önemli yerlerinden birisidir. Batı ile Doğu Avrupa arasındaki kara, hava ve deniz yollarının önemli bir kısmının üzerindedir. Ayrıca, Avrupa’ndan Ortadoğu’ya, Kafkaslar’a ve Asya’ya giden yollar da Balkanlar’dan geçer. Rusya ve Almanya, Akdeniz’de söz sahibi olmak üzere, Balkanlar’da güç sahibi olmak için çağlar boyunca büyük gayretler içinde olmuşlardır. Sonuç olarak, Sılovenya ve Hırvatistan Alman etkisinde, Sırbistan Rus etkisinde, Yunanistan İngiliz etkisinde, Romanya ve Bulgaristan her iki tarafın etkisinde olagelmişlerdir. Bu yüzden, Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde, 1919 yılındaki Versay Barış Toplantısı’nda, batılı güçler tarafından, Yugoslavya diye bir devlet kurdurulmuştur. Maksat, içeride birbirinin elini tutacak zıt güçler sâyesinde, ne Almanya’ya, ne de Rusya’ya Akdeniz’e doğru geçit vermemek idi. Nitekim, İkinci Dünya Savaşı’nda Balkanlar’ı etrafı ile beraber elde tutabilmek için, Almanya 350.000 kişilik bir orduyu orada tutmak mecburiyetinde kalmış ve bu yüzden hem doğu, hem de batı cephelerinde zaafa uğramıştır. Tabiat kaynakları, insan kaynakları ve tarih zenginliği itibarıyla, Balkanlar gerek iç güçlerin, gerekse de dış güçlerin mücadele alanı olmuştur daima. Çeşitli kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, buralarda etkin olmak isteyen milletler veya devletler Balkanlar’ı her bakımdan etraflıca incelemişler ve halk kültürüne varıncaya kadar her konuyu ayrıntısına varıncaya kadar öğrenmişlerdir. İngiliz Bahriye İstihbarat Teşkilâtı tarafından 1937-45 yılları arasında Yugoslavya hakkında hazırlanan tanıtım kitabında (B.R.493B) nüfus, tarım, ormancılık, balıkçılık, madencilik, sanayi, ticaret, maliye, deniz ticaret filosu, limanlar, yollar, demiryolları, suyolları, başlıca şehirler, göçerlik, sivil havacılık, iletişim ve kültür hakkında çok teferruatlı bilgi vardır. Aynı kurum, diğer Balkan ülkeleri hakkında da benzer kitaplar yayınlamış bulunmaktadır. Kitabın girişinde, bu yayının “hizmete özel” olduğu ve yarının denizci komutanlarının bilgi hazinesini zenginleştirmek maksadına yönelik olduğu ifade edilmektedir. Bu anlayışın ve gayretin, herkes tarafından örnek olarak alınması gerekmektedir. Ülkeler, diğer milletler ve ülkeler hakkında yeterli bilgi sahibi olmadıkça emniyette sayılamazlar ve yeterli bir refah seviyesine ulaşamazlar. Kısır refah ortamında da zengin bir kültür gelişemez. İnsan faaliyetinin her türlüsünde en önde gelen unsur bilgidir.

Balkanlar, tarih boyunca, Miken, Dor, Aka, İlir, Daç, Trak, Roma, Kelt, Cermen, Çingene, Slav ve Türk (Hun, Avar, Kuman, Peçenek ve Selçuklu-Osmanlı Türkleri) kavimlerine yurt olmuş bir yerdir. Bu kavimlerin bir kısmı günümüzde bir nüfus kümesi olarak artık yoktur. Bugün Balkanlar’da yaşamakta olan insanların sayısı 55.692.950 civarındadır ve hâlen de on bir devlet vardır: Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Makedonya, Yunanistan, Arnavutluk, Karadağ, Bosna-Hersek, Hırvatistan ve Sılovenya.

Gelelim ülkemiz ile Balkanların ilişkilerine: Türkiyemiz, yeryüzü itibarıyla, Balkanlarla dar bir alanda komşudur, ama insanla ilgili her bakımdan tam bir Balkan ülkesidir. Türk-İslâm kültürü yarımadanın her tarafında izler bırakmış, Müslüman olmayan milletlerin de hayatını derin bir şekilde etkilemiştir. Çünkü, beş yüz yıllık hâkimiyet döneminde, Osmanlı Devleti oraya bir sömürge gözü ile değil, bir yurt gözü ile bakmış olduğu için bölgeyi her bakımdan imar etmeğe ve her türlü üretimi ile ticareti geliştirmeğe önem vermiştir. O yüzden yollar, köprüler, hanlar, hamamlar, okullar, camiler, kiliseler, havralar, imaretler, demiryolları, suyolları ve kanallar yapmış ve beşerî hayatın her alanındaki gelişmeleri teşvik etmiştir. Bu yüzden, Türk’e karşı olsun diye ekilmiş olan bütün düşmanlık tohumlarına rağmen, bu eserlerin mühim bir kısmı hâlen ayaktadır. Bu düşmanlık tohumları öylesine dehşet verici sonuçlar vermişlerdir ki, Belgrat’taki 220 camiden sâdece bir tanesi ayakta kalabilmiştir. Sofya’da da sâdece bir tane cami vardır. Çünkü, 1878 Türk-Rus Harbi’nden sonra Sofya Belediye Başkanı olan kişi, mesaisini makamında değil, yıktırmakta olduğu Türk eserlerinin yıkımına nezaret ederken “arazide” geçirmekle meşhur olmuştur. Bu tohumları, bizimle baş edebilmek için her türlü mücadele vasıtasını mübah gören Batılı güçler ekmiş bulunmakta olup, bunları günümüzde de devam ettirmektedirler. Bu güçler 1699’dan itibaren Osmanlı Devleti’ne nefes aldırmamayı mücadelenin başlıca ilkesi olarak benimsemişlerdir. Öyle ki, Navarin’de, Çeşme’de ve Sinop’ta barış zamanında donanmalarımız birer baskınla yakılmıştır; Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Romanya ve Bulgaristan’daki eşkıya hareketleri birer millî kurtuluş savaşı kılığına sokulmuştur; 1912 yılındaki Balkan Savaşı’nın hazırlıkları, 1911 yılında ve Batı’nın gözetiminde Venedik’te imzalanan gizli bir antlaşma ile tamamlanmıştır. Tabiîdir ki, iki yüz küsür yıl boyunca devamlı olarak savaşa sürüklenen bir devletin sâdece maddî eserleri değil, toplumunun manevî yapısı ve kurumları da yozlaşmaya ve çürümeye başlar; devlet, müesseselerini yenilemek ve sanayisini kurmak için ne vakit, ne de nakit bulabilir! Sonunda, iş gelir, İstiklâl Savaşı’na dayanır!… Yazımızın konusu olmamakla beraber, bu gerçeklere, Balkanlar’ı doğru-dürüst bilmek isteyenlere bir ufuk açması bakından, burada değinilmektedir.

Rumlar, Sılovenler ve Hırvatlar hariç, Balkanlar’daki diğer milletler, kayda değer bütün medenî eserlerini Türk hâkimiyeti döneminde meydana getirmişlerdir. Dolayısıyla, mimarlıkta, hayat tarzında, müzikte ve dilde Türk’ün önemli bir etkisi olmuştur. Bu etki kısmen bugün de sürmektedir. Meselâ, bir çok dilde en ağır küfürler Türkçe’den bozmadır!…Balkan kelimesi başta olmak üzere, yer adlarından önemli bir kısmı hâlâ Türkçedir. Öte yandan, 1912’den sonra, Balkanlar’daki milletlerin dillerini Türkçe’den arıtmak yolunda bir genel siyaset takip ettirilmiş, Sırpça, Bulgarca ve hatta Boşnakça’da bulunan kabarık sayıdaki Türkçe kelime çıkarılmış; onların yerine ya yeni kelimeler türetilmiş veya Batı dillerinden kelime alınmıştır. Giyim-kuşamda da aynı hâdise yaşanmıştır: Hıristiyan ahâli resmî teşvikler sonucunda Osmanlı urbalarını bırakmış, Batı’dan gelen modayı benimsemiştir. Müslüman ahâlinin de aynı şeyi yapması için ağır bir siyasî baskı sürdürülmüştür. Müslümanlar’ın kaderinde, bunun yanı sıra, bir de zorla Hıristiyanlaştırma dalgası yaşanmıştır. Bu uğurda bir kısmı din değiştirdikten sonra yurdunu bırakıp ortadan kaybolmuş, bir kısmı Türkiye’ye kaçmış, bir kısmı ise direnirken şehid olmuştur. Gerçi, bu din değiştirtme hezeyanı Hıristiyan mezheplerinin mensupları arasında da yaşanmıştır; bu tahammülsüzlük ve kan dökücülük Kilise’nin tabiatında var demek ki!

Yukarıda değinildiği üzere, Balkanlar’da, en yakın sayımlara göre, 55.692.950 insan yaşamaktadır. Kültür bakımından, burada Hıristiyan ve Müslüman kültürleri hâkim kültürlerdir. Tuna-Sava hattının güneyinde yaşayan insanlar, çeşitli milletlere mensup olsalar da, kabaca söylenecek olursa, Hıristiyan Ortodoks ve Müslüman Sünnî mezheplerine mensup olanlar çoğunluktadır. Bu hattın kuzeyinde, Hırvatistan ve Slovenya Hıristiyan Katolik, Romanya ise Hıristiyan Ortodoks mezheplerinin çoğunlukta olduğu yerlerdir. Müslümanlar’ın dağılımı ise şöyledir: Bosna-Hersek’te 2.100.000 (Ülke: 4.498.976), Sancak’ta 350.000 (Ülke: 450.000), Karadağ’da 50.000 (Ülke: 630.548), Kosova’da 1.800.000 (Ülke: 2.100.000), Arnavutluk’ta 2.000.000 (Ülke: 3.581.656), Makedonya’da 800.000 (Ülke: 2.034.000), Yunanistan’da 200.000 (Ülke: 11.244.118), Romanya’da 150.000 (Ülke: 22.303.552) ve Bulgaristan’da 2.000.000 (Ülke: 7.726.000) Müslüman vardır. Demek ki, Balkanlar’da 46.242.950 Hıristiyan ve 9.450.000 Müslüman yaşamaktadır.

Rumlar, Romenler, Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar, Bosnalılar ve Hırvatlar, Osmanlı yönetiminden çıktıktan sonra, birbirleri ile kıyasıya savaşmış, birbirlerini soykırım derecesine yakın kırmışlardır. Denilebilir ki, günümüzde bile, Balkanlar’da herkes herkese düşmandır ve Balkanlar’daki milletlerin tek ortak noktası Türk düşmanlığıdır. Bu arada kaydedelim ki, 1800’lerden itibaren Balkanlar’da Türkler’e ve Müslümanlar’a yönelik katliam ve sürgünler, tarihin kaydettiği en vahşî işlerdendir. Kitaplara geçmiş kayıtlara göre (Jastin Mıkkarti v.d.)(Justin McCarty), 1820 ile 1920 yılları arasında Balkanlar’da ve Kafkasya’da öldürülmüş olan Müslüman sayısı 5.000.000 ve sürülmüş olanlarının sayısı da 5.000.000 dır. Bu bağlamda, Dünya’nın gözü önünde, 1991-1995 döneminde Bosna’da Boşnaklar’a karşı işlenmiş olan soykırım bir istisna değil, ekilmiş nefret tohumlarının süregelen zehir kusmalarından birisi olarak anlaşılmalıdır. Bunun asıl sahipleri Batı’nın ağalarıdır ki, Brendın Sims adlı bir İngiliz’in “Utanç Verici Zaman” adlı kitabında İngiltere’nin bilerek bu işe yol vermiş olduğu ileri sürülmektedir (Brendan Simms-Unfinest Hour). Balkanlar’da insana yakışır bir psikolojik ortam oluşturulabilmesi için ciddî bir milletler çapında psikoterapiye ihtiyaç vardır. Şâyet Avrupa Birliği bu yolda tedbir almaz ise, Balkanlar’da daha nice acılar çekilecek demektir. Bunların biricik ilâcı Türkiye’nin elindedir: Balkan Milletleri Türklerle ve geçmişteki ortak tarihle barışırlar, Türkler’in kadrini anlarlarsa, kendi aralarındaki kini de yok edebilirler. Doğrusu, işgal, istilâ ve sömürme gibi siyaseti olmayan, her insanı Allah’ın kulu gören bu milletten onlara sadece hayır gelir.

Balkanlar’ın tabiat ve insan kaynakları, yeryüzündeki konumu, kara-deniz-hava yollarındaki yeri ve diğer kaynakları Türkiye açısından büyük önem taşımaktadır. Balkanlar, Türkiye-Avrupa yolu üzerindeki çok önemli bir maddî ve manevî köprüdür. Öte yandan, Balkanlar’daki bütün Müslümanlar Türkiye’ye kuvvetli manevî bağlarla bağlıdırlar. Öte yandan da Türkiye’nin onlara karşı manevî vecibeleri vardır. Atatürk’ün koymuş bulunduğu dış siyaset ilkeleri gereğince, Türkiye Balkanlar’daki Müslümanlar’ın bulundukları devletlerin sadık, itibarlı, eğitimli ve varlıklı vatandaşları olmalarını temenni etmeli ve bu yolda gayret göstermekten bir an bile geri kalmamalıdır. Balkan devletleri ile mutlaka iyi dostluk bağları kurulmalı, yoğun bir ticaret, bilim ve kültür faaliyeti geliştirilmelidir. Bu sayede her iki taraf daha zengin ve daha güçlü olur; alışılmış nefretin ve karşılıklı kıyımın yerine dostluk yeşerir. Türkiye’nin Balkanlar’da itibarlı ve sevilen bir ülke hâline gelmesi için çok gayret etmemiz gerekir. Bunu başardığımız takdirde, Dünya’daki itibarımız da artacaktır.

Yukarıda bir nebze değinilmiş olduğu üzere, Dünya’nın büyük güçlerinin, öteden beri, Balkanlar üzerine kıyasıya mücadele etmiş oldukları iyi bilinen bir konudur. Bu mücadele çeşitli şekillerde yürütülmüş ve insanlar acımasızca harcanmıştır. Bu bağlamda da Yugoslavya’nın parçalanması icab etmiştir. Bu süreçte, Bosna’da, Kosova’da, Hırvetistan’da, Sılovenya’da ve Sancak’ta binlerce insan işkence görmüş veya öldürülmüştür. Büyük güçler ise, uzun bir zaman bu hadiseye seyirci kalabilmiştir. Bu kadar acıdan sonra, öncelikle yapılması gereken iş, Balkanlar’da yaşamakta olan insanların birer canavar olarak yetişmelerine sebep olan ve kilise ile yabancı güçlerin ağır etkisi altında bulunan eğitim düzeninin insanî bir çerçeveye kavuşturulmasıdır. Türk düşmanlığına son verilmelidir. Daha sonra da Balkan ülkelerinin demokratlaştırılması ve serbest ticaret ortamının oluşturulması gerekir. Bunları sağlamak için muhakkak ki bir yol bulunacaktır. Fakat, Balkanlar’ da milletler arasında kökleşmiş bulunan çok taraflı nefreti yok etmek en zor olan iş olacaktır. Bu amaçla, milletlerin bir ruh tedavisi sürecinden geçmesi gerekecek ve oldukça uzun zaman alacaktır. Bu sözlerim belki garipsenebilir. Ancak, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya, İtalya ve Japonya’da ırkçılığın ve diktatörlüğün köklerinin kazınması için toplumlar ruh tedavisi diyebileceğimiz bir süreçten geçirilmiştir.

Günümüzün gidişi öyle gösteriyor ki, tüm Balkan ülkelerinin Avrupa Birliği’ne alınması düşünülmektedir. Ne var ki, Balkan ülkeleri orada ikinci sınıf ülke muamelesi görmekten kurtulamazlar. Dolayısı ile, her ne kadar bâzı Balkan ülkeleri şimdiden üyeliğe alınmış ve bâzıları da üye olmak üzere iseler de, gelecek sıkıntılara gebedir. Esasen, Balkan ülkelerinde, devletin her kademesinde suiistimal, rüşvet, mafyacılık ve özellikle gümrük kapılarındaki kanunsuzluk ortak özelliklerdendir. En azından bu yüzden, suiistimal, rüşvet ve kanunsuzluğun kaynağı kurutulurken büyük sıkıntıların yaşanması beklenmelidir. Bu işin gerçekleştirilmesi için ise, yıllık beş milyar dolarlık masrafa katlanılması gerekeceği hesap edilmektedir. Bir başka görüşe göre de, Balkanlar bağımsız bir bütün olarak ele alınmalıdır. Esasen, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, böyle bir girişim de yaşanmıştır. Buna göre, Balkanlar’ın gevşek bir konfederasyon hâline getirilmesi, uzun süreli istikrara hizmet edecek çözümlerden birisi olabilir. Bu konfederasyon ortamında sınırlar duracak ama ticaret, dolaşım, yerleşim v.b. serbest olacaktır. Böylece de, çatışma yuvaları sahneden silinecek ve uzun vâdede Balkanlı olmak kavramı doğabilecektir. Böyle bir federasyon, doğu ile batı arasında da iyi bir yastık görevini yürütebilir.

Öte yandan, bugünlerde her yerde söz sahibi olma gayretinin furyası yaşanmaktadır. Balkanlar, bu açıdan bir vahşi orman sayılır. ABD, AB ve akla gelen her devlet ve hatta kuruluş burada at oynatmaktadır. Meselâ, Yunanistan Balkanlar’daki özelleştirme vesilesiyle önemli sanayi tesislerini satın almaktadır. Soros Vakfı’nın sadece Makedonya’daki şubesinin 2005 bohçası, altı milyon dolar taşımaktadır. Türkiye’nin ise, bu vadide çok amatör yaklaşımları vardır. Halbuki, Balkanlar’daki Türk, Boşnak, Pomak, Tatar, Arnavut,Torbeş, Goran ve Çingene toplumlarının önemli bir kısmı Türkiye’ye yürekten bağlıdır. Bu bağlılık ise, akıl ve beceri ile taçlandırılırsa işe yarar. Gidişe bakılacak olursa, yakın zamanlarda bu yönde bir faaliyet, maalesef, beklememek gerekir. Çünkü, Türkiye bir çok bakımdan sıkıntıdadır: demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü konularında büyük eksiklerimiz vardır. İktisat alanındaki dertler devasâdır. Bundan daha vahim olmak üzere, devleti yöneten ve temsil edenlerde girişim ve atılım yokluğu süregen bir hastalık hâlindedir. Bu vasıflarımızla, kıyasıya bir mücadelenin yürütüldüğü Balkanlar’da söz sahibi olmak şöyle dursun, çıkarlarımızı korumada bile acz içinde olduğumuz açıktır. Türkiye’nin tüm Balkanlar için harcayabileceği para Soros Vakfı’nın sadece Makedonya için harcadığının kaçta kaçıdır?! Halbuki, Balkanlar bizim nefes borumuzdur!

Yine de yarın umuttur! Zira, yarın bizim, elbet bizimdir!

www.turkocagi.org.tr

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

KAYADAKİ KURT
Göktürklerin Ergenekon Destanı, 80 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün3775
mod_vvisit_counterDün4654
mod_vvisit_counterBu Hafta66796
mod_vvisit_counterGeçen Hafta39139
mod_vvisit_counterBu Ay111170
mod_vvisit_counterGeçen Ay157243
mod_vvisit_counterToplam18366979

Şimdi: 37 misafir, 10 bots var.
IP: 3.94.129.211