Cenap Şehabettin Diyor ki :

Gençlik çabuk geçer derler, malesef ihtiyarlık da öyle!


IRAK TÜRKLERİNİN EFSANEVİ LİDERİ

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

13 Mayıs 2007, Pazar

Saddam rejimi tarafından Türkiye casusu olduğu öne sürülerek, 16 Ocak 1980′de idam edilen şehit Nejdet Koçak’ın, tüm diğer Türkmen şehitleri gibi tek suçu bir Türk sevdalısı olmaktı…

Günboyu Gazetesi

Nejdet Koçak bayrağı önünde

Saddam rejimi tarafından Türkiye casusu olduğu öne sürülerek, 16 Ocak 1980′de idam edilen şehit Nejdet Koçak’ın, tüm diğer Türkmen şehitleri gibi tek suçu bir Türk sevdalısı olmaktı…

Şehit Nejdet Koçak ilk, orta ve lise tahsilini Kerkük’te tamamladıktan sonra, 1958 yılında Türkiye’ye gelerek Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenimine devam etmiştir. 1962 yılında bu fakülteden yüksek ziraat mühendisi olarak mezun olmuştur. 2 yıl Kerkük’te kaldıktan sonra tekrar Türkiye’ye gelmiş ve alanında mastır eğitimi görmüştür. 1970 yılından itibaren Bağdat Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak göreve başlamıştır ve doçentliğe kadar yükselmiştir.

22 Mart 1979 tarihinde kendisine Türkçülük suçu isnat edilerek Irak’ta tutuklanmış, on ay nerede olduğu bilinmemiş ve 16 Ocak 1980 tarihinde Bağdat’ta Saddam rejimi tarafından idam edilerek şehit olmuştur.

Şehit Nejdet Koçak, milli dava uğruna çalışmaya daha ortaokul dönemlerinde başlamıştı. Nitekim 1959 yılında Kerkük Katliamı’nda şehit edilen Türkmen lideri Ata Hayrullah’ın gizli olarak kurduğu gençlik teşkilatında çalışmış ve başkanlık yapmıştır. Milletine ve dinine sımsıkı bağlı olan Şehit Koçak, hayatını Irak Türklerinin milli kimliklerinin korunmasına ve siyasi, kültürel haklarının elde edilmesine harcamıştır. İleri sürdüğü fikirleri bizzat yaşayan ve yaşamında uygulayan gerçek bir fikir adamıydı.

Rahmetli Prof. Dr. Ekrem Pamukçu, Kerkük Dergisinde yayınladığı ‘Irak Türklerinin Büyük Şehidi Nejdet Koçak’ adlı yazısında şöyle diyordu: “Saddam’ın adamları 15 Ocak 1980 tarihinde gece geç vakit eve geliyorlar. Yarın gelip eşleri Nejdet Koçak’ı hapishanede görebileceklerini haber veriyorlar. Ertesi gün hapishanenin bulunduğu ‘Ebu Garip’ denilen Bağdat yakınlarındaki hapishaneye gidiliyor. İçeri girdiklerinde, bir insanın çok zor sığabileceği yan yana üç demir hücre içerisinde Nejdet Koçak, Albay Abdullah Abdurrahman ve Adil Şerif’in kendilerine aylardır uygulanan insanlık dışı işkence sonucu son derece bitkin ve yorgun oldukları görülüyor. Albay Abdullah Abdurrahman şeker hastasıydı, ilaçları verilmediği için gözlerini kaybetmiş acılar içinde kıvranıyordu. Her üçünün de vücutları yara bere içindeydi. Bir kaç saat sonra asılacak olan Nejdet Koçak, ailesine ve kendisini son saatlerinde onu yalnız bırakmayan kalabalık dava arkadaşlarına hitaben şöyle diyordu: ‘Arkadaşlar, ağaç budandıkça yeşerir. Sizden ricam davayı bırakmayın ve sürdürmeye devam edin. Ben şu anda her zamankinden daha huzurluyum. Allah’ımın huzuruna gönül rahatlığıyla çıkıyorum. Bayrağı size teslim ediyorum. Bu bayrağı şerefle taşıyacağınızdan eminim. Doğruluktan ve Allah’ın yolunda asla şaşmayın. Allah’a emanet olunuz.’ 16 Ocak 1980′de bu son derece kısa konuşmasından bir kaç saat sonra diğer dava arkadaşlarıyla birlikte idam edilerek şehit edilmiştir”.

Şehit Nejdet Koçak’ın eşi Ayten Koçak ise, aradan uzun yıllar geçtikten sonra, eşi için şu satırları yazıyor: “Sevgili Nejdet, ‘Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük’ diyordun. Gerçekten öyleymiş. Irktaşım, arkadaşım, dostum ve eşim Nejdet… Nereden başlayıp, ne kadar anlatmalıyım? Her şeyi söyleyemem. Çünkü sen yaptığın her harekette mensup olduğun toplumu düşünüyordun ve biliyorum ki; hayatın boyunca gördüğün, hissettiğin, yaptığın, fiilen yaptığın her eylem, o toplumu yüceltmek, layık olduğu ortamda yaşatmak içindi. Sorumluluk duygusunu bir an bile terk etmedin”.

Yavuz Bülent Bakiler ise, şehidin toprağına bağlılığından bahsediyor: “Tam bir tarih şuuruyla yaşayan, dilin, dinin, edebiyatın, türkünün, oyunun millet hayatındaki büyük önemini bilen zarif bir gönül adamıydı. Bana, Kerkük`e gitme hazırlığı içersinde olduğunu söylemişti. İçimde, sanki bir damar kopmuştu. ‘Sakın gitme!’ demiştim. ‘Sana zulmedeceklerinden korkuyorum!’. Verdiği cevap hep aklımdadır: ‘Olur mu hiç ağabey! Irak’taki çocuklarımızı, kardeşlerimizi nasıl sahipsiz bırakabiliriz? Kerkük’ü ikinci bir Kıbrıs durumuna düşürmemeliyiz! Ben, gitmek mecburiyetindeyim. Tahsilim bittiğine göre doğduğum topraklara dönmeliyim artık!’ Söylediği gibi yaptı”.

Irak Türklerinin adsız kahramanı, hareketin lideri Şehit Nejdet Koçak’ı rahmetle anıyoruz ve Kardaşlık dergisinde eşi Ayten Koçak’la yapılan röportajı yayınlıyoruz.

Ayten Koçak’la Bir Pazar Günü

Ben daha çok küçükken anlatılırdı bu masal. Bu masalda yaşamış olan insanlar benim çok yakınlarımdı… Masalda dikkatimi hep tek bir kişi çekerdi, bu kişi başkahramandı, efsane idi, liderdi ve rehberdi.

Masalın adı Nejdet Koçak masalıydı. Onun yaşamış olduğu hayattı bu masal… Aslında bu masalın bir diğer adı da Kerkük masalıydı. Masal şehri Kerkük’ü gördüm ama kahramanını görmek nasip olmadı. Evet, göremedim onu, duyamadım sesini ya da öğütlerini. Onu kitaplardan okudum, büyüklerimden duydum ama kimse onun gibi değildi olamazdı da zaten… Çünkü bir toplumda tek bir kahraman olur. Bizim toplumumuzun da kahramanı Nejdet Koçak’tı. İşte tüm merakım böyle başladı. Benim de her küçük kız gibi kahramanım vardı. Her Türkmen’in gönlünde sakladığı kahramandı bu. Evet, Nejdet Koçak’tı bu… Bu kahramanı daha yakından tanımak istedim. Babam elimden tuttu ve çok sevgili eşi Ayten Koçak’a götürdü… Pazar günü Ankara’nın uzak bir semtine doğru yol aldık. Güler yüzlü, tatlı sözlü bir melekle karşılaştım. Onunla anlamlı ve zevkli bir sohbet ettim. Bu sohbette kahramanımız hakkında çok şey öğrendim…

1958 yıllarında Ankara Üniversitesinde aynı fakültede fakat karşı karşıya olan binalarda birbirlerinin dikkatini çekiyorlar ve tanışıyorlar. “Hep tertip ve düzeniyle dikkatimi çekerdi” diyor Ayten Koçak… Gömleği her zaman bembeyaz, pantolonu çizgi gibi olurmuş… Hani her insan başka bir insanın bir özelliğine hayranlık duyar ya, işte Ayten teyze de onun kibarlığına, erdemliğine ve tertibine hayran olmuş ve her şeye rağmen onunla olmaya karar vermiş. Fakat ailesi bu ilişkiye önceleri pek sıcak bakmamış. Ama Ayten teyze inanmış, güvenmiş ve beklemiş. Uzun zaman nişanlı kalmışlar. Bir liderle hayatını birleştirmek elbette kolay olmayacaktı… Sabır onların tek çaresiymiş ve uzun zaman boyunca birbirlerini sabırla beklemişler ve sonunda nikâhları kıyılmış ve zorluklara karşı mücadele etmeye ant içmişler… Böylece iki gönül birleşmiş… İşte asıl hikâye bundan sonra başlar…

Aslında evlilikleri sıradan bir çiftin evliliği gibi sürüp gidiyordu, ama her akşam bir toplantı bu normalliği bozuyordu. Nejdet Koçak Türkmen gençlerini yetiştirmek ve daha bilgili kılmak için her akşam evine topluyor ve Türkmen davası için neler yapabileceklerini onlarla tartışıyordu. Toplantılarda odanın kapısını tam kapatır kimseyi almazmış içeri; gizliliğe çok önem verirmiş. Düşünün, Ayten Hanımı bile almazmış içeri. İkram edilecek şeyleri kapıdan alır, sonra kapıyı tekrar kapatırmış. İşte her şeyin gizli kalmasına bu kadar çok önem verirdi efsane Koçak… Demek ki bir ülkü adamı olmanın ilkelerinden birisi budur. Ama şöyle diyor Ayten teyze: “Nejdet hiçbir zaman bana olan ilgisini yitirmedi. Bana her zaman şefkat ve sevgiyle yaklaşmıştır. Başkaları ile yaşadığı sorunları bana hiç yansıtmazdı”.

Böyle demesinden sonra ona bir soru sordum. Acaba onun hakkında aklından bir an bile çıkmayan özelliği neydi? Şöyle cevap verdi bana: “Beni bir kez bile kırmamıştır Nejdet! Bir kez olsun bile beni incitecek ağzından kötü söz çıkmamıştır!”. Evet, bunu duyduktan sonra zaten Nejdet amcanın mükemmelliğini anladım. Soruma devam ettim: “Her şey iyi hoş da Nejdet amcanın Türkiye’de değil, Kerkük’te mücadele edilmeli sözü beni çok etkiledi acaba gerçekten öyle miydi?”. Aslında Nejdet amca, gitme konusunda tereddüt geçirmiş. Ama ailesinin ve özellikle de ablasının geri dönmesinde rolü olmuştur. Bu sorumluluk biraz da Nejdet amcanın, evinin en büyük çocuğu olmasından geliyordur belki de…

Nejdet Koçak 1968 yılında Ayten teyzeyi alıp, Bağdat’a gitmeye karar verir: “Çok ısrar ettim; tehlikelidir, yapma Nejdet diye, ama Nejdet her zaman bildiğini yapan bir insandı” diyor Ayten teyze. Onu, yakın arkadaşları bile durduramadı; anî bir kararla Bağdat’a gitmişler. Ayten teyze, o anları yeniden yaşarcasına devam ediyor: “İkimiz de üniversitede hocaydık. Benim İngilizcem iyi olduğundan orada eğitime başladım. O da Arapça veriyordu dersleri. Her sabah aynı yoldan giderdik ve her sabah kesintisiz iki beyaz araba bizi takip ederdi. Nejdet’e ısrarla söylerdim, o bana şu cevabı verirdi: “Biz her sabah bu yoldan üniversiteye gidiyoruz. Neden o iki araba da gitmesin ki?”. Gerçekten bazen çok iyimser olurdu ve her şeyi olumlu düşünürdü. Ah Nejdet ah… Hayatımız böyle zor geçiyordu işte”. Bu süre içerisinde Nejdet amcanın babası da rahatsızlanmıştı ve böylece acıları ikiye katlanmıştı.

Her sene yaz aylarında huzurlu ve rahat bir nefes almak için Türkiye’ye gelirlermiş. Ayten teyzenin ses tonu hüzünleşerek anlatmaya devam ediyor: “1979 yılında bir gündü. Nejdet ile her zamanki gibi üniversiteye gidiyorduk. Her ikimizde derse girdik. Dersin ortasında Nejdet’i karakoldan aramışlar ve onu yanlarına çağırmışlar. İşte pencereden bunları söyleyip uzaklaştığını hatırlıyorum. O andan sonra bir kaç gün kendisinden haber alamadık. Her saat Nejdet’in annesi, yani Kayınvalidemle ağlaşıyorduk. Sağ olsun bana çok yardımcı oldu. Nejdet’in yokluğunda bana hep destek oldu, ona çok minnettarım… Polisler Nejdet’i serbest bıraktılar ve Nejdet eve döndü. O kadar heyecanlanmıştım ki, bir daha gitmeyecek sanıyordum. Hep beraber olacağız ayrılmayacağız, diye düşünüyordum. Nejdet’e sarıldım ve “Nejdet gidelim, kaçalım buradan” dedim. Güldü ve tek cümle ile “Hayır, mücadele edeceğim” dedi. Zaten o günden sonra onu son görüşümdü. Sabah elinde kelepçe, gözyaşlarıyla uğurladım onu. Eşim, yoldaşım, canım, tek desteğim gidiyordu. Yalnızdım artık. Hiç haber alamıyorduk ondan. Yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyorduk. Kimseden destek alamıyorduk. Çünkü bize geçmiş olsun demek bile yasaktı. Ama ben güçlü kalmaya çalıştım. Kendimi işime verdim ve herkesin, her şeyin inadına çalıştım; mücadele ettim”.

Ayten teyze ile sohbetimiz şekil değiştirmeye başladı. Sözler, sorular ve ifadeler duygu yüklüydü. Göz pınarlarımız dolup dolup taşıyordu. Dertli ve yaralı teyzem konuşmasını titrek titrek sürdürüyordu: “Zordu. Çok zordu. Hep Nejdet ile gidip geldiğim yollarda şimdi tek başıma idim. Kâbus gibi geçen 8 ayın ardından çok şükür haber almıştım Nejdet’ten. Onunla görüşene kadar umutlarım sürekli kendini yeniliyordu; ta ki acı haberi alana kadar… 17 Ocak 1980 Nejdet’le uzun bir aradan sonra görüşmemize izin verdiler. En önemlisi o gün yaşadığını öğrendim. Görüşmeye gittiğimde alnının sağında ve solunda iki yara vardı. Anladım ki işkencelerin biri de elektrik şoku imiş. Renk vermemeye ve güçlü olup ağlamamaya çalıştım. Gerçekten de başardım. Aslında bütün bu sabrı ve metaneti Nejdet’ten öğrenmiştim. Konuşmaya başladığımızda bana, idam kararınca öleceğini söylediğinde gözünden tek bir damla yaş akmadı. Çok metin, güçlü ve sebatlı bir görünüşü vardı”.

Nejdet amca ile başka Türkmen liderleri de olduğunu babamdan öğrenmiştim. Hatta Suphi (Saatçi) amcamın onları “Darağacında Sallanan Bayraklar”a benzettiğini biliyordum. Bunlar Emekli Albay Abdullah Abdurrahman ve iş adamı Adil Şerif. Bu bayrak adamlar birbirlerini şöyle teselli ediyorlarmış: “Erkek adam ağlamaz; bir gün hepimiz öleceğiz!”. Ayten teyze, Nejdet Koçak’ın vasiyetini ve son mesajlarını bizlere ulaştıran tek kaynaktır. Bitkin ve yorgun bir şekilde sohbetimizin sonuna gelen Ayten teyze şunları ekliyor: “Eşim gözlerimin içine bakarak bana, “Bir gün hepimiz öleceğiz, bana da bugün kısmet oldu. Ülküdaşlarıma şunları ilet: “Hiçbir şey değişmesin. Doğru olduğunu bildikleri yolda devam etsinler. Söyle arkadaşlara korkmasınlar. Ben kimsenin adını vermedim. Ağaç budandıkça göverir, bu dava yerde kalmayacaktır”.

Bir anda bir sorumluluk duygusu beni sardı; “Ben Ayten teyzeyi haddinden fazla yordum ve hatta üzdüm” diye düşünmeye başladım. Onun kabuk tutmuş yaralarını kazıdım. Bu sohbeti artık sona erdirmem gerekiyordu. Elini öptüm ve ona sarıldım. O da bir anne şefkatiyle bana sarıldı. Kulağımdan gitmeyen son sözü de “seni her zaman beklerim kuzum” olmuştur.

Sohbetin bitiminde gözlerim yanıyordu. Meğer bu millet için neler göze alınmış ve neler yapılmıştı. O biricik eşini ve hayat arkadaşını bu millete kurban ederken, ya biz ne yaptık, ya da ne yapıyoruz? Aklım bu sorularla dolu iken ona veda ediyordum.

Peki, biz genç Türkmenler ne yapmalıyız? Daha cesur, daha sorumlu ve planlı olmamız kaçınılmazdır. Bu dava için göz kırpmadan canını bile feda edebilecek yeni Nejdetler yetiştirmeliyiz. Bu dava hüsranla bitmemeli… Bizim milletimiz boynu bükük, yenik bir millet değildir. Evet, anlaşılan bizleri çok zorluklar bekliyor. Çalışmalıyız… Hem de çok çalışmalıyız.

Ruhun şad olsun Nejdet Amca… Çok ve sağlıklı yaşa Ayten teyze…

Günboyu Gazetesi

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

BARIŞÇI ALP
Saka Türklerinin Alp Er Tonga Destanı, 116 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 
 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün454
mod_vvisit_counterDün5164
mod_vvisit_counterBu Hafta5618
mod_vvisit_counterGeçen Hafta69600
mod_vvisit_counterBu Ay113013
mod_vvisit_counterGeçen Ay157243
mod_vvisit_counterToplam18368822

Şimdi: 88 misafir, 8 bots var.
IP: 3.234.214.179