Bacon Diyor ki :

Okumak bir insanı doldurur, insanlarla konuşmak hazırlar, yazmak ise olgunlaştırır...


DİN FELSEFESİ

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

Din Felsefesi Nedir?
Din felsefesi felsefe terminolojisine yeni girmiş bir kavram gibi gözükse de felsefenin din üzerine düşünmesi felsefe kadar eskidir.En genel anlamda din üzerine felsefi bir düşünme tarzısır.Bunu yaparken Din Felsefesi herhangi bir dinî inancı baştan doğru kabul edip savunmacı bir tutum içerisine girmez. Bunun yerine farklı dinler tarafından ileri sürülen değişik hakikat iddialarının felsefî dayanaklarını araştırır. Bu çerçevede Tanrının varlığı ve sıfatları, kötülük problemi, ölümsüzlük problemi, dinî çoğulculuk, akıl-iman, akıl-vahiy ve din-bilim ilişkisi gibi konular Din Felsefesinin alanını oluşturur. Din Felsefesi dersini alan öğrenciler hem kendi dinî inançlarının hem de farklı dinlere mensup insanların dinî inançlarının dayandığı temelleri felsefî bir yöntemle sınama imkânına sahip olurlar.Bilindiği gibi din felsefesi, din felsefesi olarak bu sahanın hem isim hem de disiplin babası olan Hegel’le başlatılır. Ancak çok sık teolojinin alanıyla karıştırılmış,teolojik yaklaşımlar “din felsefesi” adı altında sergilenmiştir.
Din felsefesi insan kültürünün bütün görünüşlerini yansıtan bir aynadır . Günümüz din felsefecilerinin en önde gelenlerinden biri olan Fransız filozof Henry Duméry’nin kaleminden iki seçkin yazı sunulmuştur. Din Felsefesi ve Geçmişi başlığı altında din-felsefe münasebeti irdelenir. Yazı, Milet Okulu’ndan Hegel’e kadar geniş bir yelpaze içinde söz konusu filozofların felsefelerinin hangi noktalarda dinî faktörlere bağlı bulunduğunu saptamaya çalışır. Duméry’e göre efsanelerin ve dinlerin üzerinde belirmeyen tek bir fikir gösterilemez Felsefe, aşma iddiasında bulunduğu efsanevi dayanaklar olmadan ayakta kalamaz. Bu açıdan Greklerde din, her düşüncenin anası gibidir. Mesela yazara göre Platon’un diyaloglarında yer alan antropolojik ve kozmolojik tasvirlerin hemen hemen hepsi daha eski efsanelerde taslak halinde vardır. Platon onları bu gelenekten alır ve yeniden biçimlendirir. Öyle ki bu efsaneler Platon’da bile spontane toptancı özelliğini korur. Demek ki, imge ideayı taşır, dahası ideayı sembolde ‘harekete geçirir’; sembolü ideayla bir arada yaşatır . Ona göre, kavram ve imgelemin bu sıkı işbirliği hiçbir zaman göz ardı edilemez. Ancak Duméry’i açısından unutulmaması gereken önemli bir husus da dini, sadece zihni uyarıcı verimli bir saha olarak görmenin yanında bir de ona, dünyanın başlangıcı ve sonu gibi kavrayışımızın asla açıklayamayacağı hususları da aydınlığa kavuşturan bir olgu gözüyle bakmalıyız. Dinlerin akıl yürütmenin boşluklarını doldurmada tam bir can simidi işlevini yerine getirdiğinin altı çizilmelidir. Dinin olmazsa olmaz şartı tapınmanın özgünlüğü, nev’i şahsına münhasırlığı ve eleştiriye indirgemezliği önemlidir. Fenomenoloji dini ne mahkum etmeye ne de aşmaya çalışır; onun amacı anlamak olmalıdır. Böylece din fenomenolojisi yargıyı askıya alarak dini veriye saygı göstermelidir Yine Henry Duméry’nin kaleminden Bir Din Felsefesi Mümkün müdür? başlıklı yazıda, din felsefesinin imkanı tartışılır. Ona göre, din felsefesi, insanın aklıyla bir din tesis etme ve incelenecek obje olarak el çabukluğu ile bu tesis edilen malzemeyi din yerine ikame etme ve de onu inceleme değildir. Yine aynı şekilde insan zihnini uyaran herhangi bir dinin zihindeki tezahürlerini, onun fonksiyonlarını ve yansımasını araştırmak da din felsefesi değildir. Din felsefesinin mümkün olması için tarihi yaşayan pozitif bir dinin mevcudiyeti zaruridir. Öte yandan Duméry’e açısından ‘dinî felsefe’ kesinlikle din felsefesi değildir. Dinî felsefe, felsefe ile teolojinin karışımı olan bir melezden başka bir şey değildir Dinî veriden bir kılavuzdan yaralanır gibi yararlanmak din felsefecisinin tavrı olamaz Din felsefesinin yöntemi olarak karşımıza doğal olarak fenomenoloji çıkar. Bir kere bu yöntem, dinî ifadelerin tam bir tespitine ve onların özünün doğrudan açığa çıkmasına izin verir. Dinin kaynağı ile ilgili problemlerle ilgilenmek yerine yapı problemiyle ilgilenir; açıklamanın yerine anlamayı koyar. Duméry’e göre dinde önemli yer işgal eden aksiyonun açıklığa kavuşturulması için entelektüel çaba demek olan birincil tefekkür tek başına yeterli değildir; burada ikincil tefekküre de ihtiyaç vardır. O, sadece entelektüel açıklamayla yetinmez, yaşanmış tecrübeyi de işin içine katar. Açıklamayla yaşantıyı birleştirir ve böylece aksiyonun ne olduğunu ortaya koyarken onu düzenler de. Ancak burada din filozofu, somut sujenin yani müminin yerini gasp etmez, onun yerine geçmez Jean-Louis ve Vieillard-Baron’dan Bir Din Felsefesini Mümkün Kılan Şartlar’ına bakarsak:Burada ilk şart, vahiy kavramını kabul etmektir. Tanrı’nın bir kavrama indirgenmesi ya da natürel teoloji bir din felsefesinin imkanını ortadan kaldırır. İçsellik, subjektif dinî tecrübenin belirlenimi olarak kabul edilmelidir, ki bu ikinci şarttır. Kutsal ve dinî tecrübe iptal
edilirse dinin bindiği dal kesilmiş olur. Kutsalın özgünlüğü ve apayrı bir kategori olduğu teslim edilmelidir. Üçüncü bir şart da, dinin aynı zamanda sosyal bir olgu olmasıdır. Nihayet din felsefesi birden çok dinin varlığını kabul eder. Din felsefesinin anlamaya çalıştığı şey, belirli dinlerin özlerinden hareketle dinin özünü belirlemektir. Bu temel tespitlerden sonra geriye iki soru kalmaktadır. İlki, bir din felsefesi çalışması yapmak isteyen kişinin inanması gerekli midir? İkincisi, din felsefesi, felsefenin önemsiz ve bağımsız bir alanı mıdır? Yazarlara göre, din filozofu özel bir imana dogmatik tarzda bağlanmaksızın dinî tecrübenin değerini, kültürel biçimler çerçevesinde ve özellikle de inananların bıraktıkları metinlerde takdir edebilir. Öyle ya hermenötik anlama, dinî tecrübelerin hakikat olduğunun kabul edilmesi değil midir? Yine din felsefesi bir karşılaştırma yöntemini kullanarak, farklı dinlerin manevi ögelerini gruplayarak ‘din aileleri’ kavramını ortaya koyabilir. Öte yandan din, insanî aktivitelerin bütünü içinde, kendine en yakın olan felsefe sayesinde, yani Mutlak sanatından yararlanılarak anlaşılmalıdır. Yazıda Hegel’in bilimlerin soyut evrenselliğinin karşısına somut evrenseli koyduğu hatırlatılır. Felsefe dinle ilgilenmek zorundadır ve bunun amacı felsefenin dini, felsefî bir dine dönüştürmek değil ‘ruhla bilgiyi, dini duyguyla zekayı uyuşturmaktır Din felsefesinin önemli problemlerinden biri olan din-bilgi ilişkisini Theodor Deman, Din ve Bilgi başlıklı yazısında işler. Yazıda ‘dinî olan’ ile ‘zihnî olan’ arasındaki paradigma farkına dikkat çekilir. Esas itibariyle din tasavvuru ilahi olanı ihtiva eder. ‘Yaratılmışlık duygusu’ ifadesinde insan, kendinden başka biriyle ilişki içine konulmaktadır. Yine yazara göre dindarlık sadece ahlakiliğe indirgenemez. Dinarlıkta itaat motifi baskınken, ahlakilikte iyiyi yapmaya çağrı söz konusudur. İnanma edimindeki bilgi, ‘dini duygunun yöneldiği obje gerçekten vardır’ hükmünde ortaya çıkar. Aynı şekilde onun sır olduğunu vurgulayan bir bilgidir, bu. Tanrı nesnelerin doğal düzenini aşan bir varlık olduğu için Tanrı’ya dâir bilgi de zekaya sanki bir sır gibi görünür. Tanrısal esrar dağıldığı ölçüde bilgi, dini daha güçlendireceği yerde zayıflatır ve çökertir. Tanrı’ya dâir felsefî bilgiyi, zekanın bir hâkimiyet teşebbüsü gibi tasvir edebiliriz. Çünkü her akli ispat, zihnin obje üzerinde bir nevi zaferinin belirtisidir; bu nedenle obje ne kadar ulvi olursa olsun, ondan elde ettiğimiz bilgi de zeka için o kadar övünülecek bir şeydir. Elbette Tanrı’nın zihinsel fethinin, itaat, huşû ve alçak gönüllülüğü barındıran dine yardımcı olması, onu desteklemesi beklenemez. Felsefe Tanrı hakkında, aklın ilkelerine göre ve kavramlar aracılığıyla hüküm verir. Ancak iman, Tanrı’yı Tanrı’nın düşündüğü şekilde kabul eder; ona insanın zihinsel bilgisinin gücüyle değil de iman edimi ile bağlanır. Jacques Pierre’den iki uyarıcı yazı var. İlki, Din Tanımının Açmazı. Pierre’e göre dinin özgünlüğü onun sözle anlatılamaz oluşudur. Wittgenstein için de anlatılamaz olan, sadece “gösterilebilen”, dilin temeline yerleşmiştir. İfade edilemez olan kesinlikle vardır. İfade edilemez olan gösterilir; o, mistik ögedir ve dinin çekirdeğidir. Yazara göre dilde bir terim başka bir terimle tasvir edilemediği anda, bu terimin anlamı sadece tekrar edilerek açıklandığında ve biraz da tok sesle “bu böyledir” diyerek haklılığı gösterildiği zaman, temele yani anlam sahasına dokunuruz. Temel öncesiz bir sınır, mutlak bir sıfır noktası olduğundan zorunlu olarak tek ve biriciktir. Din belki de söylenemeyen ancak gösterilenin şekil almış, cisimleşmiş hâlidir. Hem temele yaklaşmayı hem de onunla ilişki kurmayı sağlayan ara bölgeler vardır ki işte bu, ritüellerin fonkiyonudur. İnsan kültüründeki kutsalın fonksiyonu şudur: İnsan dilin ötesine, bir sözleşmeye, insanı açıkça bir başka kişi olarak tesis eden bağlanmaya başvurmak zorundadır; bu sözleşme insanlar arasındaki sembollerin evrensel sisteminde içerilmiştir Mary Dougles açısından: Tabu, tek bir varlığın kültürel tasniflerin herhangi birinde yer alamamasından doğmuştur . Kitapta Leszek Kolakowski’nin Din Felsefisi isimli eserinden önemli bir kesit sunulmuştur. Filozofa göre din fenomeni analiz edilirken kutsal tecrübesine başvurulur. Söz konusu tecrübe özgün bir içeriğe ve kurucu bir fonksiyona sahiptir. Yine kutsalın dili tapınmanın dilidir. Tapınma fiillerindeki ve özellikle âyinlerdeki dinî semboller, başka bir dünyadan gelen bir enerjiyi gerçekten taşıyan etkenler olarak dindarın hayatına girer. Tapınma dili hem normatif, hem tasviri hem de duyusaldır. Kutsalın alanının ayırt edici niteliği olan özel bir algı biçiminin bulunduğunu iddia eder, Kolakowski. Bu alanda algı fiilinin ahlakî ve bilgisel görünüşleri birbirinden ayrılmayacak kadar kenetlidir. Tapınma alanında anlama, bilme ve nihaî realiteye katılma duygusu ve de ahlakî yükümlülük tek bir fiil olarak ortaya çıkar; öyle ki teori ve pratiğin ayrılamazlığı söz konusudur. Öyle ki burada anlamı oluşturan şey iletişim fiilleridir ve anlam iletişim fiillerinde sürekli olarak yeni bir güç ve anlam bulur. Dinî tecrübede bilme, his ve edim bir bütündür . Dini alanda olgu/değer ayrımı seküler var oluşta göründüğünden farklı biçimde görünür daha doğrusu ayrım yoktur. Öte yandan Kolakowski’ye göre kutsalın egemenlik alanı tabunun alanıdır. Kültürün şifresi tabularda aranmalıdır. Diğer deyişle kültür tabulardır veya tabusuz bir kültür yuvarlak bir karedir. Baskısız bir kültürün varolabildiğini varsayalım; bu kültür herhangi bir arzuyla, bu arzunun objesi arasındaki mesafeyi kaldırdığı için kendi kendini yok eder . Aynı şekilde kutsala referansı olmayan ahlâk da bizzat kendini iptal etmeye mahkumdur. Tanrı yoksa her şey mübah olmaya mecburdur. Sonlu sonsuzdan pay aldıkça taptaze hayat suyu ile sulanmış demektir . Süreç metafiziğinin önemli ismi olarak bildiğimiz Alfred N.Whitehead’in Dinin Oluşumu isimli kitabının ilk iki bölümüyle de tanışmak mümkün. Whitehead’in nazarında dinin dört görünüşü vardır: Ritüel, duygu, inanç ve aklileştirme süreçleri. Diğer bir ifadeyle dine şekil veren insan doğasındaki değişik unsurların kısa bir tahlili yapılmaktadır. Filozofa göre dinin temeli bireyin yalnızlığıdır. Belki de, yalnızlık adamakıllı adam eder insanı, demeye getirir, Whitehead. Whitehead için de dinî tecrübe ne sadece düşünce, ne duygu ne de aksiyondur. O, insan bütünlüğünün bir ifadesidir. Din metafizik değildir. Vancourt’a göre Hegel din hakkında yargıya varmak için, kendini, kurduğu “mutlak idealizm”i kullanmakla sınırlar. Ancak onun düşüncesine nüfuz ettikçe, bu idealizmin kısmen Hıristiyanlık üzerine tefekkürüne bağlı olduğunu anlarız . Dini tutum ve felsefî tutum arasındaki farka dikkat çeker yazar. İman, kişinin düşüncelerini, duygularını ve fiillerini canlandıran bir ilkedir; buradaki düşünce modu tasavvur ve imgeye dayanır ve bunlar felsefi düşüncenin aleti olan kavramların zarflarıdır. Hegel açısından sadece kavramlar düzeyinde kalmak verimli düşünme için yeterli değildir. Düşüncenin merhaleleri açısından, kavramsallaştırma sadece bir soyutlamadır; diyalektik düşüncede bir kavramın karşıt bir kavramı içerdiğini belirlemektir; nihayet spekülatif düşünce ânında akıl, “belirlenimleri karşıtların birliğinde algılar” Dini tutumda insan Mutlak’la ilişkiye girer. Din çeşitlerinin çokluğu Mutlak’ı kabul etme biçimimizin çokluğu oranındadır. Ya Mutlak olarak belirsiz bir varlığa (Hinduizm) ya da şahıs bir varlığa
bağlılık söz konusudur. Şüphesiz Hegel’in tercihi ikinciden yanadır. Yine Vancourt, Hegel nazarında Tanrı’ya spontane yükselişte, salt sezgi diye tek başına yalın bir şeyin söz konusu olamayacağını vurgular. Aslında diskürsif düşünce olmadan sezgi yoktur; elbette bunun zıttı da doğrudur. Tanrı kanıtlarının bize yeni hiçbir şey vermediğinin altı çizilir. Tefekkür yeni bir şey yaratmaz; spontane yükselmeye esaslı hiçbir unsur eklemez; sonuç olarak kanıtlama yeniden bulmadır . Son olarak Vancourt, aklın ve vahyin Tanrı karşısındaki tutumunu nasıl uzlaştıracağız sorusunu haklı olarak sorar. Aklın sadece yüce varlığın monist bir bakışına ulaştığını, vahyin daha zengin ve daha ihatalı bir kavrama, kişisel Tanrı’ya bizi nüfuz ettirmek için gerekli olduğu söylenerek bu uzlaşma sağlanabilir mi? Felsefeyi dine, saf kavramı tasavvura bağlayan bir çözüm pek tatmin edici gözükmez. Mesela der yazar, Hegel’e göre tefekkürün dinî verilerden hareket etmesinin sebebi onları aşmak ve daha üstün bir düzeye ulaşmaktır. Farklı bir gelenek olarak Anglo-Sakson gelenekten de iki örnek sunulmuştur. Bize göre bu geleneğin din felsefesi, genel olarak Ortaçağdan beri tabiî teoloji adıyla bilinen alanı, yani teolojik sorunları, vahiy otoritesine başvurmadan rasyonel olarak inceler.
Din Felsefesi din dilindeki özgün kavramların analizidir de. Kavram veya ifadelerin tarihsel ve göndergesel kaynakları dikkate alınmadığı takdirde, onlardaki anlam değişiklikleri ve dönüşümler de kavranamaz. Dinin tarihsel süreci, dinî sembollerde insanların kendilerini algılama biçimleri gibi meseleler bu geleneğin problematiğine girmez.
Zeki ÖZCAN ,Aliye ÇINAR

*Din Nedir?
Hepimizin dinle ilgili olarak ilk akla gelen ,Tanrı kavramını dinin merkezine yerleştirmektir.Oysa Tanrı kavramına sahip olmayan totemizm,budizm gibi dinler vardur.Aynı şekilde yunanlıların çoktanrıcılık anlayışına karşılık vahiy ve peygamberlik kavramı yoktur.
Bir din herşeyden önce insan ve evren hakkında bilgi veren bir sistemdir.Ancak bu bilgiyi metafizik bilgi olarak adlandırmakl doğru olacaktır.Çünkü onun hakkında bilgi verdiği kavramlar metafizik kavramlardır.Ancak sadece bu bilgiler değil belli bir ahlak sistemini de içerir.
Din, bu metafizik ve ahlaki bilgileri belirli bir insanların özel bir ruh hali içinde almalarını ve kabul etmelerini ister.Yani insan bilgileri bilen değil bir inanan olarak din içinde konumlanır.Din felsefecileri için dinde en önemli öğe inanç öğesi,inanç tavrı ve iman tavrıdır.Neyi bildiğimiz değil nasıl bildiğimiz nasıl bir yönelme nasıl bir ruh hali ile bildiğimiz, sanma- düşünme ve tahmin etme anlamında olmayan bir inanma ile değil iman etmek söz konusudur.
Teoloji ile Din Felsefesi Arasındaki Fark
Kelime olarak Tanrıbilim anlamına gelmekle beraber teoloji aslında daha geniş bir alanı din felsefesinin de konu aldığı her tür problemi ve kavramı içine alır.
Din felsefesi genel olarak bütün dinleri teoloji ise belli bir dini kapsamına alır.Teoloji daha az akademik daha çok tasrafgirken(kendi ait olduğu inanç sisteminin doğruluğunu kanıtlama vs) din felsefesi ise savunmak için değil dinin doğasını, dinsel deneyin yapısını ve anlamını, dinsel bilgi ile bilimsel bilgi arasındaki ayrımı,dinle bilim arasındaki ilişkiyi,din-ahlak ilişkisi ni ,dinin insan hayatında ve kültüründeki yerini felsefenin bünyesinde inceler. Tanrı’nın varlığının lehine ve ya aleyhine sürülebilecek kanıtlar ,vahiy ,peygamberlik gibi problemler ve konuları rasyonel olrak açıklama,anlama değerlendirme gibi örneğinTeolojinin kendisi belli şartları sağlayarak felsefeye dönüşebilir.
Din bilimleri, yani din psikolojisi din sosyolojisi ,dinler tarihi gibi bilimlerin din felsefesinden farkı konularını betimsel olarak almalarıdır.
*Dinsel Bilgi-Bilimsel Bilgi.
Dinsel bilgilerin kaynağı Tanrı’nın sözüdürBİlimsel bilginin kaynağı insanın zihni ve deneyidir.Dinsel bilginin doğrulanma biçimi bilimsel bir testten onu geçirmek değil onun kaynağı olan Yaratıcı tarafından güvencesinin verilmesidir.Oysa bilimsel bilgi insan zihni,yetisi ve deneyine gönderme yapar.Ayrıca dinsel bilginin amacı insanı dindar kılmaktır.
*Tanrı’nınVarlığı ve Özellikleri.
Tanrı kavramına sahip dinler için ana kavram Tanrı ve O’nun evren ve insanla ilişkisidir.
Tanrı algılanışına göre Din Felsefesinde Yaklaşımlar:
Teizm :Tanrının varlığını kabul edenler.Teizm bir tanrı ve ya tantılar olduğunu ve insanla doğrudan ve ya kişisel ilişkiler içinde olduğunu söyler.
Yaradancılık(Deizm):Evreni yaratmış aşkın bir Tanrı fikrini kabul eder ancak yaratımdan sonra evrene ya hiç müdahele etmemiştir ya da çok az,ki bunun kabul edilen temel nedeni herşeyin mükemmel ve müdaheleye gerek bırakmaksın yaratılmış olmasıdır.
Tümtanrıcılık(panteizm):’Evren bütünü bakımından Tanrı’dır ve ya evrende etkide bulunan güçler Tanrı’nın kendisini oluşturur,Tanrı herşeydir,her yerde ve herşeydedir’ biçimindeki yaklaşım.Aşkın bir Yaratıcı kavramını kabul edenlerin çoğu panteizmi bir tür tanrıtanımazcılık olarak görür.
Ateizm:Tanrının varolmadığına inanma ve savunma.
Fideizm :Genel olarak dinsel bilgimizin özel olarak Yaratıcı hakkındaki bilgimizin akılsal ve doğal bilgiye değil yalnızca imana dayanması gerektiğini söyleyen ,imancılık
Agnostizm:Bilinemezcilik.Tanrı’nın varlığının kanıtlanmaması yok olduğu anlamına gelmez ,bu yüzden gerçek anlaşılana kadar bunla ilgili son yargı askıda tutulmalı ya da Tanrı’nın varlığı bilinemez özetiyle ifade edilebilecek yaklaşım.
Ahmet Arslan/Felsefeye Giriş

DİN FELSEFESİNİN KONUSU OLAN GENEL SORULAR:
Din Nedir? Din, felsefenin konusu olabilir mi, hakkında düşünebilir miyiz? Dinin düşünce boyutu var mıdır? Dinde rasyonellik, mantıkîlik, iç tutarlılık ve gerçekçilik aranabilir mi?
Tanrı Kavramı: Tanrı kavramı nasıl tahlil edilebilir? Bu tahlil anlaşılır olacak mıdır? Tanrı kavramıyla ilgili farklı anlayışlar bulunabilir mi? Teist, deist, panteist, agnostik ve ateist kime denir?
Tanrının Varlığı: Tanrının varlığı kanıtlanabilir mi? Böyle bir şeye ihtiyaç var mıdır? Varsa, somut neler söylenebilir? Klasik kanıtlar yeterli olmuş mudur?
Ateizm Problemi: Ateizm nedir? Ateizm dine ve dindarlara bir yanıt mıdır? Tutarlı yanları olabilir mi? Gerekçeleri nelerdir? Ateistin mantığını anlayabilir miyiz? Tarihte ve günümüzdeki ünlü ateistler kimlerdir? Başarılı olmuşlar mıdır?
Kötülük Problemi: Kötülükler nasıl yorumlanmalı? Kötülükler görmezlikten gelinebilir mi? Kötülükle karşılaşan insan neler düşünür? Dinî açıklamalar tatminkâr mıdır? Bazı insanları inançsızlığa sürükler mi?
Din Dili: Dinin kendine özgü bir dili var mıdır? İnançlar sözcüklere dökülebilir mi? Din dili mantıksal tutarlılığa tâbi olacak mıdır, olgusal mıdır, somut gerçeklik ifade eder mi? Yorum zorunlu bir ihtiyaç mıdır veya zekice bir kaçamak mıdır?
Mistik Tecrübe: Dinin duygu boyutu var mıdır? Bu duygular sistematik bir bilgi içerir mi, Tanrı’nın varlığı için kanıt olabilir mi? Mistik tecrübe doğruluk testine ve psikolojik tahlile tâbi midir?
Dinî Çoğulculuk: Dinî çoğulculuk nedir, böyle bir şey mümkün müdür, herkes haklı olabilir mi veya herkes yanılıyor mu? Dinlerin birbirini tarifleri (örn:İslam’a göre hiristiyanlar)
Ahlâk: Ahlâk dinden bağımsız mıdır? Dine inanmayanlar zorunlu olarak ahlâksız mıdır? Ahlâklı olmak için dindarlık yeter bir koşul mudur? Beklentilerimiz veya çıkarlarımız (cennet ümidi veya cehennem korkusu) davranışlarımız için temel teşkil eder mi?

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi

DİNLER

* İslamiyet
İslam Nedir / Drs.Mustafa ÖZCAN
Bu yazımda, genel bir çevçeve çizerek Islam’ı tanıtmak istiyorum. Bu makaleyi yazarken içinde yaşamakta olduğumuz Avrupa toplumunu dikkate aldım. Bu makaleyi okuyan kardeşlerimizin algıladıkları mesajı Hollandalı dostlarımıza aktarmaları samimi dileğimizdir.
İslam, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem ile başlayan, Hz. Muhammed (s.a.v) ile sona eren tüm peygamberlerin insanlara iletip onları davet ettiği “Allahtan başka tapılacak hiçbir varlık yoktur.” Mesajını esas alan bir din dir.
İslam, insanlar arası ilişkide sevgiyi esas alır. Hazreti peygamberin ifadesiyle “karşılaştığı kimseye tebessümle davranmak sadaka vermek gibidir.” (1)
Komşular arası ilişkiler son derece önem taşır. Hz.peygamberin şu sözleri bunu gösterir:
“Cebrail bana komşu hakkında sürekli tavsiyelerde bulunurdu. Okadar ki komşulardan birisi vefat etse diğerinin ona varis olacağını sandım.” (2)
“Komşusu açken kendisi tok gezen bizden değildir.”(3)
İslam, çevre temizliğini ibadet telâkkisi içinde ele alır. Bu,yola sokağa çevreye rahatsız edecek şeyleri atarak kirletmek şöyle dursun, yoldan sokaktan insanları rahatsız edecek şeyleri alıp atmak sadaka vermek gibidir, anlayışının doğal bir sonucudur. Hz. Peygamber bir sözünde “Camiye ( ve çevresine) tükürmek günahtır. Bu günahın affedilmesi için yapılacak şey, o pisliğin örtülmesi (temizlenmesi)dir.” (4) buyurmuştur.
İslam, müslümanlara, kendisinden önce gönderilen peygamberlerin hepsinin Allahın peygamberi olduklarına inanıp, aralarında bir fark gözetmemeyi emreder.
İslam, Cebrailin gökten getirdiği diğer dinlere de kucak açar. Kur’anda bildiriliyor ki: “İnsanların inanalara sevgi bakımından en yakın olanları biz hristiyanlarız diyenlerdir. Zira onların içinde keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.” (Maide süresi, Ayet 82)
İslam, diğer dinlerle kaynaşmak ister. Allah Hz. Peygambere şöyle seslenir: “ Ey Rasûlüm, O Allah sana Kur’anı Hak olarak ve kendinden önceki (Tevrat,Incil ve Zebur gibi) kitapları tasdik ederek indirmiştir. Daha önce de insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ve Incil’i göndermiştir.” ( Al-i Imran, 3-4)
“ Ey Muhammed de ki: Ey kitap ehli (Isa ve Musa’nın getirdiği dine inananlar)! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım. Ona hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın.” (Al-i İmran, 64)
Kur’anda kesin emirlerle yalan söylemek, başkasının malına, canına, şeref ve namusuna zarar vermek, başkaları hakkında kötü zan beslemek, dedikodu etmek, kusur araştırmak, lâf götürüp getirmek, intihar etmek, israf etmek, alay etmek yasaklanmış, haram kılınmıştır.
İslam günümüzde 15 asır önce insanları doğruya yöneltmek, kötülüklere engel olmak için geldiğinde durumu hiç iç açıcı olmayan kadın’ı yüceltmiş, peygamberin ifadesiyle “Cennet anaların ayağı altındadır.” (5) “ Ana babadan üç kat daha saygıya layıktır.” (6) Ölçüleri ile kadına layık olduğu yeri vermiştir. Bu konuda pek çok müslüman kimsenin dahi bilmediği bir husus çok dikkat çekicidir. Islam Hukukçularından hanefi ekolünün en büyük isimlerinden “ Ebu Yusuf ”, evlenen bir erkeğin ekonomik imkânı varsa eşine birisi iç işlerine, diğeri dış işlerine bakmak üzere iki hizmetçi tutmasının “gerekli (vacip)” derecesinde lazım olduğunu söylemektedir. Bu husus ayrı bir makale hatta araştırma konusu olacak kadar geniştir. Ileri bir tarihte okuyucu dostlarıma bu vesile ile bunu va’d ediyorum.
Gene pek çok kimsenin zihnini kurcalayan birden çok evlenme (poligami) kesin bir emir değil, zaruret halinde izin verilen bir husustur. Buna izin veren Nisa Süresi 3. Ayetinin son cümlesi “haksızlık yapmaktan korkarsanız, bir eşle evleniniz” şeklindedir. Aynı hususta Nisa Süresi 129. Ayette “Üzerine uğraşsanızda kadınlar arasında adaletli davranmaya güç yetiremessiniz.” Buyuruluyor. Bu ayetlerin dikkatle incelenmesi tek evliliğin esas olduğunu, olağanüstü hallerde, gerek varsa birden fazla evlenmeye izin verildiğini ortaya koyacaktır.
Kur’an tüm insanlığa gönderilmiş aydınlık dolu bir kaynaktır. Onu insaflı gözlerle inceleyen batılı düşünürler. Kur’an ve Islamla ilgili gerçekleri ifade etmişlerdir. Bunlara birkaç örnek verelim:
G.M.Rodwel şöyle diyor: “Kur’anı okudukça onun bizi büyülediğini ve hayretlere düşürdüğünü nihayet bize üstünlüğünü kabul ettirdiğini ve huzurunda bizi secdeye vardırdığını görürüz. Kur’anın temas ettiği konular ve gözettiği amaçlar bakımından üslûbu temiz, yüksek ve ürperti vericidir. Kur’an her çağda izini bırakacak bir eserdir.”
Goethe şöyle diyor: “Görüyorsunuz ki, bu kitabın öğrettiği esaslar zerre kadar aksamıyor. Biz bütün sistemlerimizde, bunda daha ileri gidemiyoruz. Genellikle hiçbir insan da bundan ileri gidemez.”
George Sale de şöyle der: Kur’anın dili bir belâgat harikasıdır. Dünya bir araya gelse bir ayetine bile bir nazire getiremez. Insan kalemi bundan acizdir. Kur’an muhteşem bir kutsal kitaptır. Dâimîbir mucizedir.
Teknolojinin getirdiği refah yanında insanları makineleştirmesi ve pek çok problemleri de beraberinde getirmesi karşısında söyleyecek kısa bir cümlemiz var: “Huzur ve iki cihan (ahiret ve dünya ) da mutluluk, inanmakta ve yüce yaradan’a sığınmaktadır.”

*Hıristiyanlık
İsa sonrası dönemde Pavlus’un düşünceleri doğrultusunda şekillenen dinsel gelenek. Hıristiyanlığın temel inanç esasları arasında tanrı düşüncesiyle ilgili olan Teslis doktrini dikkati çeker. Buna göre “üç unsurdan oluşan bir tanrı” tasavvur edilir. Tanrısal güç; Baba, Oğul ve Kutsal Ruh üçlüsünden oluşur. Bir bakıma Baba, yaratıcı ve düzenleyici tanrısal gücü; Kutsal Ruh ise bir yönden Oğul’u destekleyici ve kişilere bireysel imanı ulaştırıcı güç olarak düşünülür. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un cevher ve mahiyet açısından durumları ve birbirleriyle olan ilişkileri konularında Hıristiyan topluluklar arasında erken zamanlardan itibaren günümüze kadar gelen şiddetli tartışmalar ve fikir ayrılıkları olmuştur. Genel olarak Hıristiyanlıkta Teslis inancına yer verilmekle birlikte, Teslis’in unsurları arasından Oğul İsa Mesih’e inanç ön plana çıkarılır. İsa Mesih’in oğulluğuna, kurtarıcı olarak insan şeklinde bedenleştiğine, yeryüzünde yaşayarak acı çektiğine, çarmıhta gerilerek öldüğüne, ölümünün üçüncü gününde dirilerek mezardan çıktığına, bir müddet sonra semaya yükseldiğine ve ahir zamanda tekrar gelerek insanlığın kurtuluşu ve yargılanması işini tamamlayacağına inanmak Hıristiyanlığın iman esaslarının temelini oluşturur. Hıristiyanlıkta, Adem ve Havva’dan kaynaklanan ve miras olarak tüm insanlığa sirayet eden “ilk günah” (ya da “asli günah”) düşüncesi, Yahudilik ve İslam’da hayatın her alanına sirayet eden ilahi hukukun yerine, hukukun “sevgi” kavramına indirgenmiş olması ve ölümden sonra dirilişe, yargı gününe, cennet ve cehenneme inanç dikkati çeker.
Mezhepten mezhebe çeşitli farklılıklar var olmakla birlikte iki temel sakrament olan Evharist ve Vaftiz, hemen her Hıristiyan topluluk tarafından kabul edilebilir. Hıristiyanlığın günümüzdeki en büyük mezhebi olan Katolikler, bu iki temel sakramente ilaveten 5 hususu daha kabul ederler. Bunlar; ilk yağlanma (Konfirmasyon), son yağlama, nikah, rahip takdisi ve günah itirafıdır.
Hemen hemen bütün Hıristiyan cemaatler tarafından Pazar günü, ayin günü olarak kabul edilir ve haç dinsel bir sembol olarak görülür.
Hıristiyanlıkta gelişmiş bir rahiplik ve misyonerlik teşkilatı vardır. Katı bir hiyerarşik yapıya sahip olan rahiplik teşkilatının başında, -mezhepten mezhebe farklılık göstermekle birlikte- Papa ya da Patrik bulunur. Diğer rahipler ise aşağı doğru sıralanır. Rahipliğe atanma dinsel bir ritüel olarak kabul edilir.Yine Hıristiyanlıkta monastisizm ve buna bağlı olarak keşişlik ve ruhbanlık teşkilatı oldukça gelişmiştir. Tarih boyunca yüzlerce hatta binlerce keşiş tarikatı faaliyet göstermiş ve bunlardan bir kısmı günümüzde de varlıklarını devam ettirmektedirler. Hıristiyan monastik yaşamında üç temel kural olarak bekaret, fakirlik ve itaat bütün keşişlik tarikatlerinde ortak olarak kabul edilmiştir.
Hıristiyanlık, belki de dünyada mezhepleşme açısından en zengin dinsel gelenektir. Binlerce Hıristiyan mezhebinden bahsetmek mümkündür. Ancak Hıristiyanlık tarihte üç önemli mezhepleşme dönemi yaşamıştır. Bunlar, Ayrılmış Doğu Kiliseleri adını verdiğimiz Diyofizit ve Monofizit kiliselerinin ana gövdeden koptuğu 5. yy, Katoliklerle Ortodoksların birbirinden ayrıldığı 11.yy ve MArtin Luther’in öncülüğünde Protestanların Katoliklerden ayrıldığı 15. yy’dır.
Hıristiyanlıkta kutsal kitap olarak Yeni Ahit kabul edilir; ancak Eski Ahit’in de İlahi bir kaynağa dayandığı kabul edildiğinden kutsallığı benimsenir. Yeni Ahit’in ilk kısmını oluşturan 4 İncil, 325 İznik Konsili’nde standart İncil nüshaları olarak benimsenmiştir. Yeni Ahit, Mattta, Markus, Luka ve Yuhanna İncillerinin yanısıra Elçilerin İşleri, Pavlus’un Romalılara, Efeslilere, Galatyalılara, İbranilere, Korintlilere, Selaniklilere, Filipililere Mektupları, Yuhanna’nın Mektupları, Petrus’un Mektupları, Yahuda’nın Mektubu ve Yuhanna’nın Apokalipsi (Vahyi ) gibi bölümlerden oluşur. Toplam 27 bölümden oluşan Yeni Ahit, genel olarak Sinoptik İnciller ve diğer metinler olmak üzere iki ana kısma ayrılır. Sinoptik İnciller (Matta, MArkus ve Luka) daha çok tarihsel İsa’nın yaşamına ilişkin anlatılara yer veren metinler olmaları hasebiyle Hırsityanlığın en temel doktrinleri olan teslis, İsa’nın Tanrılığı, İnkarnasyonu, asli günah, parousia gibi düşünceler çok net ifadelerle yer almaz. Hıristiyanlığın bir çok temel doktrini Yuhanna’nın İnciliyle başlayan ve Pavlus’un Mektuplarıyla deam eden sonraki bölümlerde işlenir. Bu nedenlede Yeni Ahit’te iki farklı İsa prototipi belirgin olarak dikkat çeker.

*Yahudilik
Musevilik olarak da adlandırılan Yahudilik (Judaism/ Jewihsness) yaşayan dinlerin en eskilerindendir. Yahudilik, israiloğullarının tarihi içinde ortaya çıkmış olan bir dinsel gelenektir. Hz. Musa tarafından temsil edilen tevhidi düşünceyle Filistin-Ürdün’ün yerel dinsel geleneklerinin karıştırılması ve sık sık yaşanan yabancı istilalar ve sürgün olayları nedeniyle çeşitli yabancı inanç sistemlerinden etkilenme sonucunda Yahudilik geleneği oluşmuştur.
Bununla birlikte Yahudiliğin bir din mi yoksa ırk mı ya da bir kimlik mi olduğu hâlâ tartışmalıdır. Günümüzde pek çok Yahudi bile bu soruya net bir cevap vermekte zorlanmaktadır. Bir gerçek var ki Yahudilik İsrailoğlu kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Günümüz Yahudiliğinin sistematize edilişinde en önemli dönem, MÖ 6. yy’daki Kudüs’ün Babillilerce yakılıp yıkılmasını izleyen sürgün sonrası dönemdir. Bu dönemde İranlıların izni ve desteğiyle Filistin’e dönen katip Ezra, günümüz Yahudiliğinin temelleri sayılabilecek olan kutsal metinlerin ortaya çıkarılması, ırksal temizlik faktörünün vurgulanması ve bazı ritüellerin belirlenmesi gibi birçok önemli reform girişiminde bulunmuştur. Yahudilik tarihindeki ikinci önemli dönemeç ise Sanhedrin adı verilen yüksek kurumun kurulması ve faaliyetleridir.
Monoteist dinlerin en önemlilerinden kabul edilen Yahudilikte yüce bir tanrıya Yahova ya da Yahve’ye inanç vardır. Ancak inanılan bu tanrı, özelde Yahudi halkının tanrısı olarak kabul edilir; aynı şekilde Yahudiler de tanrının seçilmiş üstün halkı olarak görülür. Yahve ismi Musa öncesi dönemde Kenan bölgesi kavimlerinden biri olan Kenitlerin tanrılan pateonunundaki bir tanrı ismi olarak bilinmektedir. Yine Yahve yerine kullanılan EL, El Şeddai, El Bethel, El Elyon, El Olam, El Roi gibi isimlerin de Filistin bölgesindeki tanrı isimleri olduğu iddia edilmiştir. Kutsal metinlerde Yahve’den antropomorfik ve antropopetik bir varlık olarak söz edilir. O, insan şeklinde ortaya çıkan, yorulan, merdiven başında ayakta dinlenen, koklayan, yiyip içen, ayaklarını yıkayan, kaprisli, insanları kıskanan, öğrenen, öfkelenen, nefret eden, intikam alan, pişman olan, güreş yapan bir tanrıdır.
Eski Ahit’in ilk beş kitabında yer alan tanrı anlayışı monoteizmden çok henoteizmi çağrıştıran bir özellik göstermektedir. Zira Yahve, yaratıcı, koruyucu, her şeye hakimolan bir tanrı olmakla birlikte bir klan tanrısı görünümündedir.
Yahudilikte ırk temeline dayalı bir din anlayışı hakimdir. Karailer gibi bir iki marjinal mezhep dışında genellikle Yahudiliğin belirli bir soya mahsus olduğuna inanılır ve dışarıdan bir kişinin Yahudi olmasının mümkün olmadığı düşünülür. Yahudilikte kutsal literatür olarak Torah, Neviim ve Ketubim’den oluşan Tanah kabul edilir. Ayrıca Talmud ve günlük dua kitabı olan Siddur da kutsal metinler arasındadır. İbrahim dinsel ata olarak kabul edilmekle birlikte Yahudi dini genellikle Musa’yla başlatılır. Ayrıca Davud, en önemli dinsel kişiliklerin başında gelir. O devrinde altın bir çağın yaşanıldığı büyük bir kral, dinsel bir önderdir. Tarihin sonun da Davud’un soyundan gelecek olan bir Mesih’in dağınık kabileleri bir araya toplayacağı ve bir yeryüzü cenneti oluşturacağına inanılmaktadır.
Yahudilikte kalıplaşmış iman esasları olmamakla birlikte Tanrıya, ahirete, meleklere, kitaplara ve mesihe iman gibi inanç prnesiplerinin varlığı bilinmektedir.
Yahudilikte dini hayatla dünyevi hayat iç içe geçmiştir. Dindar bir Yahudi sadece mabette (sinangog / havra) ibadet etmez. Her evde mezuza adı verilen ve içine Tevrat’tan ayetlerin konduğu kutular bulunur ve bu kutu evin giriş kapısının ardına asılır. Ailenin her ferdi eve giriş ve çıkışta mezuzaya dokunur ve dokunduğu parmaklarını öper. İbadet sırasında Tallit adı verilen bir şal takılır ve baş mutlaka örtülerek Kudüs istikametine dönülür. Günde üç vakit ibadet ederler: sabah (şaharit), ikindi (minha), akşam (maarib). Cumartesi ve bayram günleri de bunlara Öğleden Önce (Mûsaf) ibadeti ilave edilir. Pazartesi ve Perşembe günleri tövbe duaları yapılır. Tövbe gününde (Kipur Günü) oruç (Tânit) tutarlar.
En önemli dinsel sembolleri Davud Yıldızı (Megan David) ve Menora’dır.

*Mandeizm:
Kur’an’da üç yerde (Bakara:62, Maide:69, Hac:17) isimlerinden bahsedilen ve günümüzde toplam nüfusları 20.000’i geçmeyen Sâbiîler, genellikle güney Irak’ta Fırat ile Dicle’nin birleştiği bataklık bölgelerdeki küçük yerleşim merkezlerinde yaşarlar. Arap komşularınca Sâbiî (Subbi ya da Subbâ) diye adlandırılmalarına rağmen onlar, gerek kutsal kitaplarında gerekse kendi aralarında kendilerine bu ismi vermezler. Onlar kendilerini Mandenler (arifler, bilenler) ya da Nasuralar (kutsal öğretileri koruyup gözetenler) olarak adlandırırlar. Gnostik inanç ve öğretilerin tipik bir temsilcisi olan Sâbiîlik, MÖ son iki yüzyıl içerisinde Filistin-Ürdün bölgesinde mevcut olan heterodoks Yahudi akımlarından Nasuralar ekolü içerisinde filizlenir. Kutsal kitaplarında Sâbiîler, Filistin’deki atalarından Nasuralar olarak bahsederler ve onların Yahudilerle olan mücadelelerini anlatırlar. Oldukça zengin bir dini literatüre sahip olan Sâbiîlerin kutsal kitapları arasında en önemli yeri oluşturan temel kitaplar Ginza, Draşia d Yahya ve Kolasta’dır. Sâbiî literatürü üzerinde yapılan çalışmalar, bu literatürden en azından bir kısmının MS 2. ya da 3. yüzyılda derlendiğini ortaya koymaktadır. Sâbiîlerin tanrı tasavvurlarının temelinde gnostik bir dualizm mevcuttur. Bu dualizme göre bir tarafta ışık ve nur alemi, diğer tarafta ise karanlık alemi bulunur. Sâbiî ilahiyatına göre Malka d Nhura gibi Malka d Hşuka da ezeli ve ebedidir. Dünyanın sonunda bütün kötü varlıklar yok edilecek, ancak karanlık ve kaos prensibiyle karanlık tanrısı Malka d Hşuka varlıklarını ebediyen sürdürecektir. Bununla birlikte bunlar Malka d Nhura tarafından kendi kabukları (alemleri) içine hapsedileceklerdir. Sâbiîlerin kainatın ve yeryüzünün oluşumu ile ilgili tasavvurları baştan sona mitolojiyle iç içedir. Gerek kainat ve yeryüzünün gerekse insanın yaratılışı, ışık ve karanlık ya da iyilik ve kötülük arasındaki kaçınılmaz mücadeleyle ilgili ilahi kaderin bir tecellisi olarak görülür. Sâbiîlere göre insan madde ve ruhtan oluşan iki farklı unsurdan meydana gelir. Ceset maddi varlığı itibarıyla kötülük ve karanlığı, ruh ise iyilik ve nuru temsil eder. Ceset varlık itibarıyla bu süfli aleme aittir; ruh ise takdir gereği ilahi ışık aleminden bu süfli dünyaya indirilerek cesede konulmuştur. Sâbiîlere göre kurtuluş yalnızca ruh için geçerlidir; zira beden bu süfli dünyaya aittir. Ruhun kurtuluşu ise beden hapishanesinden ve dünyadan kurtulmasına bağlıdır. Kurtuluş için ruhun gerekli olan şeyleri yapması, yani doğru inanç ve ibadetlere bağlanması gerekir. Ancak bu bile kurtuluş için yeterli değildir. Zira Sâbiî düşüncesine göre kurtuluşun tek yolu ilahi kurtarıcı bilgiye (buna manda, yani “hikmet” ya da “kutsal bilgi” denir) sahip olmaktır.
* Budizm
MÖ 6. veya 5. yy’da Gautama Buddha’nın öğretilerine dayalı olarak Hindistan’da kurulmuş olan misyonerliğe dayalı büyük inanç sistemlerinden birisi. Hindistan’da doğup orada gelişmesine rağmen sonradan anavatanında hemen hemen yok oldu ve daha ziyade uzak doğuda yayıldı. İki ana kola ayrıldı. Bunlardan Hinayana’nın (küçük araba) Tharavada (eskilerin geleneği) ekolü, güneydoğu Asya’da, Ceylan, Burma, Tayland ve Kamboçya’da yayılırken, Mahayana (büyük araba) mezhebi ise Tibet, Çin, Kore, Japonya ve Vietnam’da taraftar buldu. Tharavada mezhebinin kutsal metinleri Pali dilinde yazılı olan Tripitaka’dan (Üç Hikmet Sepeti) oluşur. Mahayana mezhebi ise bunun yanısıra diğer birçok Sanskritçe, Çince ve başka dillerde yazılı olan kutsal metinleri kullanır. Budizm, bir kurtuluş yolu olarak kabul ettiği dört kutsal hakikatin varlığını kabullenmeyi öngörür. Bunlardan ilki hayatın gerçekte ıstıraplarla dolu olduğudur. İkinci gerçek, canlıları reenkarnasyon çemberi içinde koşturan ıstırap kaynağının zevk ve acıların refakat ettiği yaşama arzu ve isteği, hayat sevgisi olduğudur. Üçüncü gerçek, ıstırapların sona erdirilmesi gerektiğidir. Bunun yolu ise his ve duygularla beslenen yaşama arzusunun söndürülmesinden geçmektedir. Dördüncü gerçek ise ıstırapları dindirmenin yolunun tanınmasıdır. Bu ise doğru inanmak, doğru düşünmek, doğru konuşmak, doğru davranışlarda bulunmak, doğru niyette ve doğru teemmülde bulunmaktır. Bunları iyi kavrayıp uygulayan kişi tenasüh çemberinden kurtulup kurtuluşa, Nirvana’ya ulaşabilir.
*Hinduizm
Kurtuluş için gerekli bilgiye sahip olan Brahmanlar, bütün toplum üzerinde ağır bir hakimiyet sürdürdüler. M.Ö. 6. yüzyılda Cainizm ve Buddhizm dinleri bunların kudretlerine meydan okuyarak ortaya çıkınca, rahipler idareleri altındaki dini halk inançlarına yaklaştırmanın gereğini hissettiler, işte gelenekçi yüksek doktrinlerle az çok eski köklere dayanan bir takım boş inançlardan meydana gelen ve Vedizm ile Brahmanizm’in devamı sayılabilecek bu sentezin dini olan Hinduizm böyle doğmuştur.
Hinduizm’in, Buddhizmin yavaş yavaş çökmeye başladığı Miladi devrin ilk yüzyıllarında ortaya çıktığını söyleyebilmekteyiz.
Hinduizmin kutsal metinleri daha önce bahsedilen Vedalar, Brahmanalar ve Upanishadlara ilaveten, eski efsaneleri anlatan Puranalar, iki akraba prens ailesi arasındaki taht mücadelesini anlatan Mahabharata destanı, (ki bunun en güzel bölümü Tanrı Krşna’yı öven Bhagavad gita “Kutsal Şarkı” dır) ve daha da eski bir destan olan Ramayana’dır.
Bhagavad gita’da Tanrı Krşna, kendisinin eski zamanın kişilikdışı Brahma’sının devamı, yani eski-çağların hem kurbanı, hem de evrensel varlığı olan Tanrı Brahman ile eş olduğunu anlatır,
Evrensel Varlığın keşfi bütün bencil arzulardan uzaklaşmak ve bilgeliğin, yürekli huzurunun verdiği sükuna kavuşmak imkanını yaratır:
“Tabiatın işleyişini kayıtsız ve menfaat gütmez bir seyirci gibi temaşa eden kimse, onun bir kanuna uyduğunu kabul eder;
Bir kimse ki onun için sevinçle acı, bir taşla bir külçe altın, dostla düşman eşittir; bir kimse ki övme ile sövme karşısında daima sakindir;
Böyle bir kimseyi artık hiçbir şey cezbedemez, kainatta artık hiçbir şey korkutamaz, çünkü hangi kanuna boyun eğdiğini bilir o, biz böylesine, tabiatı dizginlemiş kimse deriz…
Keder böyle bir insanı yormadığı gibi, hiç bir zevk de onu neşelendirmez; böyle bir insana ne tamah, ne kıskançlık, ne korku, ne öfke işler; eriştiği bilgelik içinde böyle bir insan, halinden memnun yaşar. O bir keşiştir, bir azizdir, dünyadan elini eteğin! çekmiş bir kimsedir, bütün dış nesnelerden uzak kendi nefsine hakim olarak, kendi iç hayatını yaşar.
Hinduizmin halk.arasında en yaygın olan tanrıları Şiva ile, birçok tanrı arasında Rama ile Krşna’nın da cismine girmiş olan Vişnudur.
Şiva yokedici tanrı ise de hem yokeden hem vareden bir faaliyet gösterir. Kendisine hem sefahat alemleri, hem de perhiz ve riyazetlerle tapınılır. Başında bir hilal vardır ve üç gözlü olarak tasfir edilir. Boynunda ölü kafalarından meydana gelme bir gerdanlık asılıdır. Birçok kolları, baltalarla mızrakları tutup havaya kaldıran elleri vardır, vücuduna yılanlar dolanmıştır. Bazen yarı erkek, yarı kadındır. Bazen rakseder ve çok sayıdaki kolları vucudunun çevresinde bir hale şeklini alır.
Lotus çiçeği gözlü, mutlu tanrı Vishnu ise dünyayı korur, sakınır. Yanıbaşında Lakshmi vardır ki bu, güzellik, aşk, döl ve bereket tanrısıdır ve inek, ona mahsus kutsal bir hayvandır. Vishnu’nun yanında çoğu zaman bir güneş kuşu olan Garuda da vardır.
*Vedizm
“Veda” sözcüğü “‘bilgi” anlamına gelir, insanlığın en eski kutsal kitabı olan Veda ilahileri tahminen M.Ö. 1500 yıllarında yazılmıştır. Vedalarda, ayinlerde okunacak ilahiler ile dualar ve büyücülük formülleri, “büyü çözme usulleri, sevgiyi uyandırma çareleri, ayrıca felsefi şiirler ve manzumeler vardır, istilacı Arilerin getirdikleri bu eserde, ötedenberi Hindu düşüncesinin en belirlisi olarak sayılmak adet olmuş bulunan fikirlerden biri, yani ruhgöçü fikri tamamen eksiktir. Vedalarda adı en sık geçen tanrı tabiat ve savaş tanrısı İndra’dır. Diğerleri gök tanrısı Varuna, ışığın ve adaletin tanrısı Mitra, ateş tanrısı Agni, ve kutsal içki tanrısı Soma’dır. Vedalarda ana tema kurban ve kurbanın gerekliliği üzerinedir. Kurban tanrıların nafakasıdır ve insanlar ancak kurban sunmak yoluyla selamete erebilirler. Kurban törenleri din adamları olan brahmanlar tarafindan yaptırılmaktadır. Bunun için hizmet ettikleri kişilerden belirli bir ücret alırlar. Rg Veda’nın X. kitabının l0. kasidesinde şöyle der: “insan bir brahmana bir inek verirse bütün alemleri elde etmiş olur.”
*Brahmanizm
Brahmanizm’in kutsal metinleri Brahmanalarla Upanishadlardır. Brahmanalar yaklaşık olarak M.Ö. 800 ila 600 yılları arasında tertiplenmişlerdir. Bunlarda kurbanlarla ilgili ve bunların karmaşık ayrıntılarını ya etimolojilerle, ya da tanrılar üzerine efsanelerle haklı gösteren bahisler vardır.
Vedanta’nın dogatanrıcılığını da içeren bu dine göre iyi ahlaklı olmak ve bu tek tanrıya tapmak yeter. Tapınış biçimlerinin hiçbir önemi yoktur. Dul kadınların yakılması, kast sistemi gütmek ve insanlar arasında sınıf ayrılığı yaratmak, içki içmek ve tütün kullanmak yasaktır.
*Cainizm
Brahman düşüncesine ve egemenliğine karşı gelip, bir tepki olarak doğmuş bir dindir. Kurucusu, Buddha gibi bir kshatriya olan Mahavira (Büyük Kahraman) (M.Ö.599-529) dır. Mahavira, uzun bir çile hayatından sonra cehaleti yenmiş ve Cina (Muzaffer) olmuştur. Cayna tabiri, cina taraftarı anlamındadır.
Cainizm de Buddhizm gibi tanrıtanımaz (Athée) bir dindir. Yaratış diye birşey olmamıştır. Dünya ebedidir. Bir nesneyi yoktan vareden bir yaratış fikri, aklın alamayacağı bir şeydir. Yaratan da yoktur. Nesnelerin köklerinde zaten mükemmel varlık da yoktur. Mükemmellik ancak insan gayretlerinin ideal amacıdır.
*Şintoizm
Şinto (Tanrının yolu) Budizm’in ülkeye ulaşmasından önce salt Japonya’ya çzgü inançlar ve değerleri ifade etmektedir. Fakat Budizm ülkeye geldikten sonra bu dinden derinden etkilenmiştir. Şinto öteki dünyadan çok bu dünya ile ilgilidir. Altıncı ve yedinci yüzyılda Şinto Çin Kofüçyüzmi ve Budizmi etkisine girdi. Çin’den gelen ahlaki ve felsefi inanışların popülaritesinin yüksekliği kraliyet ailesinin etkisini çekince Şinto ileriki bin yıl boyunca Budizmin gölgesinde kaldı.
Tokugava Dönemi’nin sonlarına doğru milliyetçi akımların güçlenmesi ve Meiji Restorasyonu (1868) nun etkisiyle Şinto 1945 yılına kadar ülkede resmi din haline geldi.
Günümüzde Japonya’da 80.000 civarında Şinto tapınağı ve 100.000 civarında da bu tapınaklarda görevli din adamı vardır. II Dünya Savaşı’ndan sonra Şinto tapınağına üye olma zorunluluğu kaldırıldı. Bazı Şinto tarikatları farklı bir din olarak kabul edilmektedir.
*Konfüçyizm
Geleneksel anlamda bir din olarak algılanmayan Kofüçyizm Japon düşünce sitemini derinden etkilemiştir. Özellikle sosyal ve aile ilişkilerinde genel anlamda toplumsal davranış kalıplarının kaynağını oluşturmaktadır Kofüçyizm. devlete sadakatın, antik Japonya’da bulunmayan toplumsal katmanların ve sınıfların oluşmasında bireylerin sosyal statülerinin şekillendirilmesinde belirleyici rol oynamaktadır. Doğal ve sosyal düzenin sürdürülmesinin gerekliliği çeşitli metafizik kavramlarla açıklanmaktadır ve sosyal sorumluluklar ve sıkı aile bağlarının insani bir zorunluluk olduğu vurgulanır
*Zerdüştlük
Zerdüşt ahlakçılığının temelini iki ilke oluşturur; Hayatın devamı ve kötülüğe karşı mücadele.
Hayatı devam ettirmek için insan, toprağı işlemeli, hayvan yetiştirmeli, evlenmeli ve çocuk sahibi olmalıdır. İnzivaya çekilmek ve bekârlık kınanmaktadır. Saflık ve kirlilikten (ölüm, cinler vb.) kaçınmak değerli sayılır. Kötülükle savaşmak için insanlar kötülüğün güçlerine ve onun yanında olan insanlara karşı gelmelidir. Zerdüştlük iki zıt gücün evrensel yönetimini tanırken, tek tanrıcılığı vurgular.
İyiliğin güçlerini Ahura Mazda (Aklın Efendisi) yönetir, kötülüğün güçlerini ise Agna Mainyu (Ahriman =”Kötü Ruh”) .
Her rakibin de kendisine ait savaşçıları vardır. Bir tarafta melekler ve baş melekler, diğer tarafta da cinlerle şeytanlar.
Kıyamet Günü’ nde iyi galip gelecek, kötüleri cezalandırmak, iyileri dünya üzerindeki cenete yerleştirmek için Sayaşant adıyla bir Kurtarıcı (Mesih) ortaya çıkacaktır. Bu dinin önemli bir özelliği, her evde sürekli bir şekilde yanan kutsal ateştir. Ateş, güneşin kendisini sembolleştiren tek tapınma simgesidir ve en yüce temizleyici olarak görülür
*Maniheizm
Bir felsefe sistemi değil de, milâdî III. asırda yaşamış olan Mani (yahut Manes) tarafından kurulmuş olan bir din olan ve Zerdüştlük, Hristiyanlık ve Musevîlik’in bir karması gibi duran, ama en büyük etkisini Zerdüştlük’ten alan Maniheizm’de son derece önemli olan iki temel kavram vardır: “İki Kök” ve “Üç An”. Bunlardan birincisi onun düalitesinin, daha doğru bir ifâde ile, Maniheist Düalist Ontoloji’nin ve ikincisi de Maniheist Kozmoloji’nin temellerini oluşturur. Maniheist Ontoloji’ye göre, Varlık Küresi’nin esası “iki kök” ten mürekkeptir. “İki Kök”den biri Işık, diğeri Karanlık’dır. Işık “Rûh”dur; saf, katıksız, arı-duru bir müsbetlikler cümlesi’dir; O, barış, sükûnet ve iyilik, yani “hayr saltanatı”dır. Karanlık ise, İşık’ın tam aksine, “Madde”dir, saf, katıksız, arı-duru bir menfilikler cümlesi’dir; O, karmaşa, savaş ve kötülük, yâni “şer saltanatı “dır.
*Orfizim
Orfik, yanlış olarak mistik şarkıcı Orfeus’a izafe edilen ve altıncı yüzyılda derlenmiş şiirlerden alınan bir terimdir. Orfizim olarak bilinen, bir Yunan dini hareketidir10.
Orfiscilik, bedenin ruha hapsedildiğini; bedeni ruhun mezarı ve bu hayatı da bundan sonrası için bir hazırlık safhası olarak kabul eder. Hayatın amacı, bir dizi arınma sayesinde yeniden-doğuş zincirinden kurtulmaktır. Ruh, ancak ölüm yoluyla kurtularak asli tanrısal öze yeniden katılabilir. Ancak, bu hakiki birleşmeden önce, ruhu beden hapishanesinden geçici olarak kurtarmak ve tanrısal özle birleşmesini sağlamak dini bir sır ya da tören yoluyla mümkündür.

*Mitraizm
Köken olarak İran kaynaklı olan Mitra, Roma imparatorluğunda tapınılan ve güneşle (Roma’da sol invictus) özdeşleştirilen bir tanrıdır.
Mitra kültünde, askeri eğilimler hakimdir; erkeklere has olan bu kültün mensupları arasında askerler, bürokratlar, tüccarlar ve köleler yer alır. Kült, mağaralarda icra edilirdi19. Hıristiyanlığın ilk yıllarında Roma toplumunda önde gelen bir yer edindi. Hem Roma’da hem de bütün imparatorlukta popüler bir kült halini aldı. Mitra kültüne mensup olanların toplandığı yer olan Mithraea, Roma’dan İngiltere ve Almanya’ya kadar her yerde bulunmaktaydı20. Kültün kutsal metinleri olmadığından, inanç ve prensipleri hakkındaki bilgiler; nispeten az olan klasik literatürdeki birkaç referanstan ve Mitrayı konu alan rölyef ve heykellerden çıkartılmak zorundadır. Mitraizmle ilgili sahnelerin en dikkat çekici tarafı, boğayı öldüren tanrı Mitra’nın yer aldığı sahnedir. Bu sahne, hakkındaki bilgiler ne kadar az olsa da, bu sahnenin verimlilik miti ve ona ait ritüel olduğu açıktır. Boğanın kanı, tanrının toprağı canlandıran ve başağı üreten hayat gücüdür. Bu aynı zamanda, bir yaratılış mitidir de. Bu dünyanın sonunda bir başka boğa, kurban edilecek ve o zaman bir kurtarıcı ve yeni bir hayat bu kurbanın kanından doğacaktır21. Mitra aynı zamanda, her şeyi feth eden güneş, yeryüzüne ışık ve hayat gönderen; kötülük ve karanlık güçlerle savaşlarında doğrular topluluğunun de lideridir. Burada Yahudi messiyanizmini hatırlatan bir eskatolojiyi görmek mümkündür22.
*Gnostisizm
En önemli özelliği, yüce ruhu, esas olarak fiziki dünyaya ve bedene yabancı görmesidir. Gnostikler, kendilerini, kurtulunması gereken bir hapishanede mahkum olarak görürler. İnsanların bir kısmının, parçalanmış ve bütünüyle yabancı fizik dünya ve bedene hapsedilmiş olan tanrısal bir parça ya da ışık parçasından oluştuğuna inanırlar. Geri kalanlar ise, kendilerinde tanrısal hiçbir ışık taşımayan yalnızca akıllı ancak hayvandırlar. Parçalar, yalnızca birbirleriyle değil, fakat aynı zamanda kozmik düşüş öncesi ayrıldıkları yüce tanrısalla ya da ilk tanrısal insanla da yeniden birleşmek isterler. Yüce Tanrı, kesinlikle yaratıcı değildir; zira, yaratılış, ne ikinci derecede bir tanrı tarafından bilmeden gerçekleştirilen korkunç bir hatadır ne de, kötü bir gücün işidir. Ne yüce Tanrı ne de aydınlanmış (gnostik) şahsın; yaratıcı ve onun yaptıklarıyla herhangi bir ilişkileri vardır28.
*Mazdakizm
Mazdak, Zerdüşti mobedlerin mobedi, yani en büyük rahibi idi. Dolayısıyla kraldan sonra devletin en büyük adamıydı. Mutlak eşitliğin (tam komünism) savunucusu olarak, bunun uygulanmasının peşine düşmüştü. Kral Kavad I (488-531) in saltanatının 11. Yılında öğretisine başladı. Kendisini peygamber ilan etti. Ülkeyi kıtlık kasup kavuruyordu. Mazdak halkın acılarını görerek, mevcut durumun toplumun adalet ilkesine, dolayısıyla tanrısal iradeye ters düştüğünü ilan etti. Her şey Tanrı’ ya aittir dedi. Tanrı her şeyi herkese vermiştir. Madem ki O’ nun katında ayırım gözetmeksizin herkes kardeştir, o halde herkes O’ nun verdikleri üzerinde eşit hakka sahiptir. Böylece bütün malların -kadınların da- ortaklığını istedi. Tarlalardan, hayvanlara, hasattan tüm evlere kadar bütün mallar eşit olarak dağıtılacaktır ve kadınlar herkesin olacaktır. Kadınlarında bu ortaklığa katılmaları özellikle günümüzden bakıldığında pek iyi görünmeyebilir. Ancak bu ortaklık kadınları kurtarmayı amaçlıyordu. Şöyle ki; kadınlar babalarının, erkek kardeşlerinin, kocalarının ve oğullarının malı olarak düşünülüyorlardı. Zorla birilerinin malı olmaktansa, herkesin malı olmak daha iyi değil miydi ? Ayrıca soyluların haremlerinde zorla ya da borçlar karşılığında toplanmış yüzlerce kadın bulunuyordu. İnsanlar bu yolla kızlarını ve kadınlarını kurtarabileceklerdi. Mazdak’ ın bu kökten ekonomik değişiklikleri önerdiği yeni din Mazdakism, başlangıçta kral Kavad tarafından önemsenmedi. Ancak memlekette baş gösteren kıtlık kralı çareler aramaya itti. Bir yandan zengin soyluların ambarları buğday vb ile doluyken, halk açlıktan kırılmak üzereydi. Mazdakism tam bir kurtarıcı idi. Kral yeni dini kabul etti. Bütün mallar, kadınlar halka dağıtıldı. Mazdakism resmi din oldu. Ancak yerleşik güçler, Mazdakism’ i kolay kabul edecek gibi görünmediler. Kısa zamanda toparlandılar ve kral Kavad’ ı tahttan indirdiler. Kavad kaçıp Heftali Hunlarına sığındı. Hunların desteğiyle dönüp, tekrar tahtına oturdu ama Mazdakism’ i terkederek. Yerine veliaht olarak, Mazdakism’ i benimsemiş büyük oğlu Kaus’ u değil, Zerdüştiliğe sıkıca bağlı üçüncü oğlu Hüsrev’ i tayin etti. Kavad’ ın bu tavrıyla Mazdakism uygulama alanından çekildi. Zerdüştlük tarafından en büyük heretic ilan edildi. Gerçekten de heretic bir tarikat olarak varlığını sürdürdü.
*Taoizm
Bu dîn, “Tao” kavramı üzerinde durmuştur. Büyücüleri, râhipleri, râhibeleri ve dînî şefleri vardır. İlkbahar bayramında ateş yakılır. Taoist râhipler yarı çıplak durumda, ateşe pirinç ve tuz atıp` koşarak üzerinden geçerler. Taoizmin kurucusu, Lao Tse’dir. M.Ö. 604 veyâ 570 yılları arası.
Taoizm’in Prensipleri:
Tao, âlemden önceki yaratıcı prensiptir. O, görülemez, işitilemez ve kavranamaz. O, ezelî. ve ebedîdir. Kendiliişinden vardır. Her yerde hâzır ve nâzırdır. Bütün varlıkları Tao meydana getirir. Tao kendini yormaz ve aslâ heyecanlanmaz. Taoizm’deki esas; kötülüğe karış iyilikle mukâbele etmektir. Ölüm sonrası hayat hakkında açıklık yoktur.
*Sihizm
Hindistan’daki bazı gelişmeler sonucu XVI. yüzyılda ortaya çıkmıştır. İslâm ve Hinduizm karışımı bir harekettir. Kurucusu Nanak’tır. Günümüzde 6-7 milyon civârında mensûbu vardır. Dünyânın çeşitli yerlerinde de mensupları vardır. Sihizm, Tanrı’nın birliği, ibâdette adının çokça tekrâr edilmesi, değişik kastlardaki (sınıflardaki) insanların eşitliği, putlara tapınmanın kötülüğü, kardeşçe sevginin önemi, ölenin rûhunun ameline göre yeni bir bedende dünyâya geleceği gibi bâzı prensiplere dayanır. Ölüleri yakma âdetleri vardır. Sih’ler sigara ve içki içmezler, eğitime önem verirler. çocuklarını, çocukluk çağından itibaren sıkıntılı, yorucu bir hayâta alıştırırlar.
* Şamanizm
İlkel kavimlerde, görülen, ruhlarla insanlar arasında aracılık yaptığı ve hastaları iyileştirme gücüne sahip olduğu kabul edilen şamanlar çevresinde yoğunlaşan inanç sistemi.
Şaman, büyücü ve sihirbaz anlamlarına gelir. Şaman kelimesinin kaynağı hususunda farklı görüşler vardır. Kelimenin aslen Mançuca ya da Moğolca olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi, Sanskritçe’den geldiğini de kabul edenler vardır. Türk kavimleri şamanlara genellikle Kam demektedirler. Kalmuklar erkek şamanlara Bö, Böge; Kırgız-Kazaklar ise Bakşı, Baksı derler.
Şaman, anlamı bakımından büyücü rahip demektir. Bu bakımdan şamanizmin bir din olmadığı ileri sürülmüştür. Çünkü şamanizmde, en geniş çerçevesiyle bir dinde bulunması gereken bir din kurucusu, kutsal kitap veya kitapları, inanç esasları, ibadetleri ve cemaat gibi net özellikleri yoktur. Onun için şamanizm, bir çeşit sihirbazlık ve büyücülük şeklinde, yaygın bir tarzda ortaya çıkan ve pek çok yerde görülen sihrî bir olay olarak görülmek de istenmiştir.
Şamanizm’de şaman, babadan oğula geçmek suretiyle din adamı olur. Şaman, mesleği ile ilgili bilgileri, yaşlı şamandan ders almak suretiyle elde eder. Şamanlar, genellikle gelecekten haber vermek, büyü ve efsûn yapmak, ruhlara kurban sunmak gibi işler yaparlar. Şamanda irsî ve marazî bazı özelliklerin bulunduğu iddia edildiği gibi, aksine olarak, ruhlar tarafından şamanlığa davet edildiğine inanılan bu kimseye Sibirya kavimleri arasında korku ile karışık bir saygı gösterildiği de bilinir. Özel kabiliyetleri sayesinde tabiat üstü kuvvetlerle temas kurduğu kabul edildiğinden ona, mensup olduğu bey veya oymağın koruyucusu gözüyle de bakılır. Nitekim, ilk şamanın ortaya çıkışına dair efsanelerde, ruhlarla münasebette bulunduğuna inanılan şamanın, üstün kabiliyetleri ve farklı bir yaratılışı bulunduğu kabul edilir (M.E.B İslâm Ansiklopedisi, XI, 312). Keza, şamanlar genellikle zeki ve şair tabiatlı kimselerdir. Âyin sırasında yoğun bir vecd içinde kendinden geçip gök ve yeraltı dünyalarında gördüğü garip varlıkları, acaip hadiseleri detaylarıyla anlatırlar, ayılınca da bir şey hatırlamazlar
*İran Dinleri
Hindulardan ayrılan İranlılar büyük tanrıları Ahura Mazda (Bilgelerin mükemmeli Mevla)’nın adı dolayısıyla Mazdeizm denen dini kurmuşlardır. Bu din yüce tanrının yanına Mithra ile bir de Anahita adlı ana-tanrı koyar. Manteizm’den sonra Zerdüşt peygamber tarafından kurulan zerdüştlük İran’da bulunan çoktanrıcılığı tektanrıcılığa doğru yöneltmiştir. Zerdüştlük herşeyden önce Ahura Mazda adlı yüce tanrıya tapmaktan ibarettir. Ahura mazda parlak, görkemli, çok büyük, çok iyi, çok güzel yaratan’dır. Çok bilge bir ruhtur. Işığın, saflığın, gerçekliğin tanrısıdır. Azıcık değeri olan tüm özgünlükler, vergiler ve en başta yaşama özgünlüğüyle ölmezlik özgünlüğü ondan gelir. Ahura Mazda’nın ölmez azizler diye adlandırılan yarı-tanrı yardımcıları da vardır ve daha önceki dinlerin ikinci derecedeki tanrıları çoğu zaman bunlarla eş tutulur. Felsefi açıdan bir dualizm olan Zerdüştlük, iyilik ilkesinin karşısına kötülük ilkesini çıkarır ki bu sonuncunun adı Angra Mainyu’dur, fakat çoğu kez Ehrimen diye de adlandırılır. Asıl güç dünyada kötü olan şeyin ne olduğunu anlatabilmekteydi. Kimi metinler Ahura Mazda’nın özünde iki tali öz, “hipostaz” görmektedirler. Bunlardan biri yaşamın yaratıcısı olan iyicil düşünce, öbürü ölümü doğuran kuşkudur. Yüce varlığın bu ikinci yönüdür ve kendisinden ayrılarak Angra Mainyu haline gelmiştir. Zerdüştlükten sonra Mazdeizm yine eski halk geleneklerine döndü. Ahura Mazda’yı yine ilk safta tutarak Anahita ve Mithra gibi ilkel tanrılara yer verdi.
*Mormonlar
Mormonlar: 1830′da Amerika Birleşik Devletlerinde ortaya çıkan Joseph Smith adındaki biri tarafından kurulan yahüdî kökenli, hiristiyan görünüşlü, hem din-hem de mezheb tavırlı- bir teşkilâtın mensublarıdır.
Dinlerinin-veya mezheblerinin- adı; Türkçe karşılığı ile: Âhir zaman azizlerinin (îsâ kilisesi)dir.
Tevrat’ın ve İncil’in kutsal kitab olduğuna ve hiristiyanlığın meşhur BABA-OĞUL-RUHUL KUDÜS üçlemesine inanırlar.
Gözle görünen bir tanrının zaman-zaman insanları uyarmaya ve onlara doğru yolu göstermeye geleceğine; ve işte Josehp Smith’in böyle bir uyarıcı olduğuna ve Mormon kitabının vahyile gelen bir kitab olduğuna inanırlar.
Mormonlar; aslında îsâ Peygamberin dînine daveti, bir maşa olarak kullanırlar.
*Totemizm-Animizm
Özellikle Afrika kıtasında geçerliliğini hala koruyan ilkel inançlar var. Bunlar totemizm ve animizm olarak adlandırılıyor. Totemizme göre, topluluk üyeleri bir bitki, hayvan, nesne gibi varlıkların içine girmiş cisimleşmiş bir tanrıya taparlar. Animizme göre de insan çevresindeki bütün şeylerin canlı olduğuna inanır. Bu her iki inanç da, büyücülükle yakından ilişkilidir. Örneğin, büyü animizmin ayrılmaz bir parçası olarak Afrika’da bugün de karşımıza çıkıyor. Vudu dininin temelinde, doğaüstü güçlerin varlığına ve hayat üzerindeki etkisine dayanan animist inanç yatıyor. Bu doğa üstü güçler çeşitli fetişlerle simgeleniyor.
Bazı yazarlarca dinin ve sanatın kaynağı olduğu ileri sürülen büyü, gerçekte üç ayrı inancı içeriyor: doğa üstü güçlerin varlığı, bu güçlerden bir takım işlemlerle yararlanılabileceği, bu güçlerle doğanın insan iradesine bağlanabileceği… Büyücülük başlı başına bir meslek olarak ilk Sümer-Akad uygarlığında görüldü. Kabile şefleri hem büyücü hem de din adamlarıydı. Bundan sonra tüm uygarlıklarda karşımıza çıkan büyüler, modern dünyamızda önemli bir yere sahipler.
Örneğin, Benin’de fetiş çeşitliliği şaşırtıcı derecede fazla. Akla gelebilecek her türlü sorun için tanrıyı simgeleyen bir fetiş bulunuyor. Toplumsal ilişkileri bu fetişlerin yardımıyla düzene sokuyor, mali sorunları yine onların aracılığıyla çözmeye çalışıyorlar. Zamana ayak uydurup çağdaşlaşan fetişler bile yapmışlar. Büyü ayinlerinin ana figürü fetişe bir kurban vermek. Bu, genelde bir tavuk oluyor. Fetişin kurbandan memnun kalıp kalmadığını öğrenmek için kola bitkisinin çekirdekleriyle bir fal bakılıyor.
*Animist Kızılderililer
Beyaz insan, Amerika’yı keşfetmeden önce orada Manitu adı verdikleri olağanüstü güçlere tapan animist kızılderililer yaşıyordu. Kuzey Amerika’da kızılderili kültürü güç de olsa hala yaşatılmaya çalışılıyor. Ama bu çabanın her damlasında acı var. Kızılderililer, sadece topraklarını değil, tanrı olarak taptıkları doğayı da beyaz insana kaptırdılar. Onun tanrıyı, yani yeryüzünü ve gökyüzünü acımasızca katledişini gözleriyle gördüler.
Kızılderililerde her kabilenin farklı bir tanrısı vardı ama hepsi özünde doğaya tapıyordu. Hayat çemberi adını verdikleri kutsal çember, doğayla kurdukları ilişkinin simgesiydi. Tahta çerçeve dünyanın, içindeki dört farklı renk de, tanrısal güçlerin sembolüydü. Siyah batıyı ve geceyi, kırmızı kuzeyi ve kanı, sarı doğuyu ve ışığı, beyazda güneyi ve bulutu simgeliyordu.
*Janizm
Jainizm insana ait en yüce mükemmelliğin ortaya çıkarılmasına uğraşır. Bu mukemmellik, orijinal saflığı içinde bütün ıstıraplardan, doğum ve ölüm engelinden bağımsızdır. “Jain” terimi Sanksritçe “Jina” (fatih) kelimesinden çıkarılmıştır ve bu fenomen dünyasında empoze edilen bu sınırların üstüne çıkmayı ima eder. Jainizm mükemmel olan insandan daha yüksek bir varlığı ya da bir Tanrı’ yı tanımayı gerekli görmez. Varlıkların ne başlangıcı ne de sonları vardır, hepsi ölümsüzdür. Varlıkları üç ana sınıfa ayırır: Henüz gelişmemiş olanlar; gelişme yolunda olanlar ve tekrardoğuş sürecinden kurlulup özgür hale gelenler. Jainizm çok güçlü keşişlik ve çilecilik eğilimlerine sahiptir. En yüksekteki ideal Ahimsa’ dır, yani her varlığa eşit saygı ve şefkat göstermektir. Jain Agamaları her yaşam biçimine büyük savgı gösterilmesini katı vejeteryan kurallarını, çileciliği, kendini savunurken bile şiddet uygulamamayı ve savaşa karşı olmayı öğretir. Hepsinden önemlisi de, Jainizm bir sevgi ve merhamet dinid
* Bahailik
Bahâullah Mirza Hüseyin Ali Nuri (1817-1892)’nin kurduğu batıl bir mezhep.
Bâb lâkabıyla tanınan Mirza Ali Muhammed 1844 yılı Mayıs ayında insanlığa yeni bir haber getirdiğini bildirip, Bâbilik* mezhebini kurdu. Devlet güçlerine başkaldırmaları sonucu Bâbilerin birçokları öldürüldü. Bâb Mirza Ali Muhammed 1850 yılının Temmuz ayında irtidat suçuyla Tebriz’de kurşuna dizildi.
Bâb’ın yakınlarından olduğunu ileri süren Mirza Hüseyin Ali, Bâb tarafından haber verilen ve zuhur edeceği bildirilen kişinin kendisi olduğunu açıklayıp, bu mezhebi Bahâilik adıyla yeniden faaliyete geçirdi.
Bahâullah, davet ettiği dinin yeni bir din olduğunu, Allah’ın kendisine hulûl ettiğini ve her şeyi kendisine vahyettiğini iddia ediyordu. Bu inanç ve mezhebini “el-Kitâbü’l-Akdes” adını taşıyan eserinde topladı. Kendisinin gaybı bildiğini söyler ve vuku bulacak bir takım haberler verirdi. Ölümünden sonra büyük oğlu Abbas, Mısır, Avrupa ve Amerika’yı dolaşarak gezdiği yerlerde Bahâîliği yaymağa çalıştı.
Bahâîlik üzerinde Babîliğin, Bâtınîliğin, Hurûfîliğin ve Hristiyanlığın açık etkileri görülmektedir. Bahâîliğin temel ilkesi genel bir dilin konuşulması ve genel bir yazının kullanılmasıdır. Din birliği esas olup dünya tek vatan, insanlar da bu vatanın vatandaşıdır. Vahiy süreklidir. Kimseye kötülük yapmamak, mütevâzi olmak şarttır. Dünya barışının sağlanması zorunludur. Haksızlığı önlemek için haksızlık yapana karşı bütün insanların birleşmesi gerekmektedir. Kadınların hak ve hukukunu gözetmek esastır.
*Yezidilik
Yezîdilik, Hâricîliğin İbâziyye Mezhebinden türeyen ve zamanla ayrı bir din sayılan koludur.Şeytana tapmakla suçlanan , gerçekte varlığın birliği inancına sahip olan bütün tasavvuf tarikatları gibi her şeyi bu arada Şeytan’ ı da tanrı sayan bir inançtır. Melek Tâvus dedikleri Şeytan, yezîdiliğe göre, Tanrının celâl (kızgınlık) niteliğinin varlaşmasıdır.
Yezîdilerin asılları Kürtçe olan Kitab’ ül- Cilve ve Mushaf- a Reş adlı iki kutsal kitabı var. Kitab’ ül- Cilve’ nin, kurucu Yezîd’ in, geleceğini haber verdiği yeni peygamber Şeyh Adî ‘ ye (XII . yy.) Melek Tâvus tarafından vahyedildiğine inanırlar.Mushaf-a Reş ise Şeyh Hasan bin Adî tarafından yazılmıştır.
*Dürzilik
Fatımî halifelerinden el-Hâkim biemrillah el-Mansur b. el-Aziz billah (385-411/996-1021)’ın veziri Hamza b. Ali’nin kurduğu İslâm dışı bâtıl bir mezhep. Dürzî, bu mezhebin görüşlerini benimseyen kişi. Propagandacı (dâî)* lerinden birisi olan Nuştekîn ed-Dürzî (ö. 410/1019)’nin ismine izafetle anılan Dürzîlik, siyasi-itikadî bir mezheptir. Şiîliğin İsmailiye* kolundan doğmuştur.
Altıncı Fâtımî halîfesi el-Hâkim, ulûhiyet (tanrılık) dâvâsında bulunarak mektuplara “bismil-Hâkim er-Rahmanir-Rahim” yazdırıyor, hutbede kendi ismi okunduğunda halkı ayağa kaldırıyordu. (Mahmud Es’ad, Tarih-i İslâm, 158) Hâkim, etrafa dâîler göndererek kendi sapık görüşlerinin propagandasını yaptırır ve: “hiç kimsenin kendilerine zarar veremeyeceğini, mezhebe bağlı olanların artık dalâlete düşürülmeyeceklerini” söyler. Veziri Hamza b. Ali de bu mezhebin imamı olur. Bu arada el-Hâkim’in daha önceki dâîlerinden Nuştekin ed-Dürzî (Ânuştekin ed-Derezî) kendisinin imam tayin edilmesi için faaliyet gösterir. Fakat aşırı fikirleri halkı isyana sevkeder ve 410 yılında öldürülür. Halkın reaksiyonu üzerine bir süre ara verilen propaganda faaliyetine Hamza b. Ali yeniden başlar ve etrafa dâîler göndererek birçok taraftar toplar. el-Hâkim’in 411/1021 yılında el-Mukattam dağında kaybolması Hamza b. Ali’nin de inzivaya çekilmesi üzerine Hamza’nın dördüncü vasisi Ali b. Ahmed mezhebin başına geçer. Fakat el-Hâkim’in yerine halîfe olan Ali b. el-Hâkim, Dürzîleri takiple cezalandırır. Bunun üzerine faaliyetlerini gizli olarak sürdürürler. Daha sonra tekrar açıktan çalışmaya başlayarak Teym vadisi, Sayda, Beyrut ve Şam’da yayılırlar.
Dürzîler Haçlı saferlerinde hristiyanlarla işbirliği yaparak müslümanlara karşı savaşmışlardır.
Dürzîlik, Kur’ân’da “sırat-ı müstakim”* diye adlandırılan “doğru yol”un dışındaki bâtıl yotlardan birisidir. Bu bakımdan “İslâm mezhepleri” içinde sayılmaması gerekir
*Reform Kilisesi:
Reform kilisesi ile Lutheran kilisesi arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır. Ör: Lutheranlar, Melanchthon’dan sonra önceden belirlenmişliğe inanmıyorlardı. Ya da vaftiz konusuna. Lutheranlar bir bebeği vaftiz ettiklerinde; o bebeğin tekrar doğduğuna inanırlar. Presbiteryenler vaftiz öğretisine gerçekten büyük bir saygı duyar ve değer verirler. Vaftizin bebeğe yeniden kurtuluş ya da yeniden doğuş verdiğine inanmazlar. En büyük farklılıklardan bir tanesi de bu devlet yönetimine olan tavırlarında yatmakta. Ör: Lutheranlar katı bir şekilde devlete karşı silahlanmamayı, karşı gelmemeyi ve de bilinçli bir şekilde onlara direnmemeye inanırlar. Luther her zaman: “Diğer yanağınızı dönün!” der. Reformcular aslında bunda biraz taşkındırlar. Özel durumlarda halk yönetime biraz karşı gelebilir, ayaklanabilir. Bunu, canları her istediğinde yapamazlardı. Bu ayaklanmanın sebebi makul bir sebepse ve önderleri de kraliyet soyundan gelmişse, bu önderi takip ederek; devlete karşı ayaklananbilirlerdi.
:Avrupa’da Lutheranlık bir devlet dini haline gelmiştir. Çok az Müjdesel Lutheranlar bulunmaktadır. Aslında Avrupa Hristiyanlığı çok geride bırakmış bir bölgedir. Çünkü Avrupa’nın büyük bir kısmı düzenli olarak kiliseye gitmemektedir. Her ne kadar Alman devleti ile Lutheran kilise arasında bir alaka bulunsa da; bu küçük kilisenin öğretisi ile Luther’in öğretisi ile kesinlikle bağdaşmıyor.
*Moonlar
kuzey korede sun myung moon tarafından kurulmuş hareket.kutsal ruh birliği birleşik aile vs isimleri
Diğer örnekler:
Asopsiyonistler, Adventistler, Kadıyaniler,
Nesturiler, Presbiteryenler Habeşiler, Kuveykırlar,cizvitler,caynistler,satanistler vs. vs.vs .

*İslamiyet Öncesi Türkler
” İslamiyet öncesi Türkler veya müslümanlaşmamış Türkler’in inançları üzerine de çalışmaları var. Orta Asya tarihiyle meşgul olduğum için şunu söyleyebilirim ki Türkler birçok dine girip çıkmışlardır. Göktürkler zamanında Zerdüştlük de, Budistlik de, Maniheizm de var, bizim Süryanilik dediğimiz Nasturi Hristiyanlık da var. Hazarlar ve daha sonra gelen Karaimler dolayısıyla Musevilik dini de var. Ama önemli olan şu: Türkler birçok dine girip çıkmışlar ama İslamiyet bin yıldır kalıcı olmuştur. Bu, tarihçi olarak bizim için de enteresan. Diğer dinlerden duyulan memnuniyetsizlik var ise ne idi? Ne gibi faktörler o dinin bırakılmasına neden oldu? Türkler İslamiyet’te ne buldular? Bu önemli bir soru. Ama bu sorunun cevabı daha aydınlanmış değil. Demin Ahmet Bey’in bahsettiği meseleyi, “Ol mahiler ki deryayı içredir, deryayı bimezler” çerçevesinde anlamamız mümkün. Belki, Türkler islamiyet içinde yaşamışlar.Onu anlamağa ve anlatmaya çalışmışlar; yani İslamiyete karşı objektif olmamışlar diyebiliriz. Diğer taraftan da biraz bilen herkes kendi politik görüşüne göre bir şeyler yapmaya çalıştı. İslamiyette ne bulunduğunu anlamaya çalışan araştırmalar da çok az. İkinci bir mesele de aynı bağlamda. Biz Türkiye’de ortaokul, lise kitaplarına bakınca İslamiyet’i Karahanlılar’ın kabul etmesi ve Selçuklular yoluyla bize gelmiş olarak algılarız. Karahanlılar’la aynı zamanda Bulgar sahasında da islamiyet’in kabul edildiğinden bahsetmeyiz. 1989’da Ufa’da İslamiyet’in kabulünün 1100. yıldönümü kutlandı. 14. yy.’da da Altınordu sahasında Özbek Han, Doğu Türkistan’da da Tuğluk Temür Han aynı zamanda İslamiyet’i kabul ettiler. Yani müslüman oluş sürecimize bakış açımız da daha geniş araştırmalara muhtaç.
Prof. Dr. İsenbike Togan”

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

Kırk Kahraman Kız
Karakalpak Türklerinin Kırk Kız Destanı, 110 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL  
 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün4847
mod_vvisit_counterDün5164
mod_vvisit_counterBu Hafta4847
mod_vvisit_counterGeçen Hafta68185
mod_vvisit_counterBu Ay117406
mod_vvisit_counterGeçen Ay157243
mod_vvisit_counterToplam18373215

Şimdi: 83 misafir, 6 bots var.
IP: 3.234.214.113