Aristo Diyor ki :
 
Her insan öfkelenir, bu kolaydır; fakat tam adamına, tam ölçüsünde,tam zamanında, tam yerinde ve tam usulünde öfkelenmek, ne herkesin kudretindedir, ne de kolaydır.


KANT

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

KANT (1724-1804)

Alman filozof Kant, eleştirel felsefenin babası olarak kabul edilir. Kant, Doğu Prusya’nın Königsberg (Kaliningrad) kasabasında doğdu. Üniversite eğitimi sırasında bir kaç yıl öğrencilere özel dersler verdi. 1755 tarihinde master derecesi aldıktan sonra üniversitede çeşitli sosyal bilimler alanlarında dersler vermeye başladı. Kant başlangıçta fizik ve astronomi alanında yazılar yazdı. 1755 yılında “Evrensel Doğal Tarih ve Cennetlerin Teorisi” adlı eserini yazdı. Bu eserinde Üranüs Gezegeni’nin varlığından söz etti ve daha sonra 1881 yılında bu gezegenin varlığı Herschel tarafından keşfedildi. 1770 yılında Königsberg’de mantık ve metafizik kürsüsüne atandı. Kant, “Pür Aklın Eleştirisi” (1781) ve “Pratik Aklın Eleştirisi” (1788) adlı eserleri ile ahlak felsefesine önemli katkılarda bulundu.

Başlıca Eserleri:

– Education, Ann Arbor: University of Michigan Press, 1960.

– The Critique of Judgement, Oxford: Clarendon Press, 1989.

– Lectures on Ethics, New york: Harper & Row, 1963.

– Critique of Pure Reason, New York: Anchor Books, 1966.

– Perpetual Peace, Indianapolis: Bobbs- Merrill, 1957.

– Religion Within The Limits of Reason Alone, New York: Harper, 1960.

– Lectures on Philosophical Theology, Ithaca: Cornell University Press, 1978.

– Critique of Practical Reason, New york: Macmillan Pub; Toronto: Maxwell Macmillan; Canada: New York: Maxwell Macmillan, 1993.

– The Philosophy of Material Nature, Indianapolis: Hackett Pub. 1985.

– Universal Natural History and Theory of The Heavens, Edinburgh: Scottish Academic Press, 1981.

– The Metaphysics of Morals, Cambridge: New york: Cambridge University Press, 1991.

– Kant: Political Writings (H. S. Reiss, ed.), Cambridge: New York: Cambridge University Press, 1991.

– Foundations of The Metaphysics of Morals, Indianapolis, Bobbs
SİYASİ HAKLARDA TEORİ-PRATİK İLİŞKİSİ ÜZERİNE, 1792

Bir toplumu oluşturmak üzere bir araya gelen büyük bir insan grubu tarafından yapılan bütün sözleşmeler arasında sivil bir anayasa teşkil eden sözleşme ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Bu anayasa, icrası göz önüne alındığında, ortak bir çabayla elde edilebilen ve seçilmiş bir amaca yöneltilen diğer bütün anayasalarla ortak bir çok yönü varken oluşturulmasındaki ilkelerde diğerlerinin tamamından temelde farklıdır. Bütün sosyal sözleşmelerde herkesin paylaştığı belli ortak amaçlar için sayısız insandan oluşan bir birlik olduğunu görürüz. Ancak, herkesin paylaştığı ve böylece insanlar (karşılıklı olarak birbirlerini etkilemekten sakınamayan) arasındaki bütün dış ilişkilerdeki mutlak ve birincil vazife olan bir amaç olarak birlik, yalnızca bir medeni devleti yani eyaleti tesis etsin diye toplumda oluşturulabilir. Ve bu tip dış ilişkilerde bir görev olan ve bütün başka dışsal görevlerin en üst formel koşulu olan amaç, herkesi başkalarının saldırılarına karşı koruyan cebri niteliğe sahip genel kanunların himayesinde insanların hakkıdır. Bununla beraber bütün bir dışsal haklar kavramı tamamen insanların karşılıklı dışsal ilişkilerindeki özgürlük kavramından çıkarılmıştır ve insanların doğaları gereği sahip oldukları amaçla (yani mutlu olma amacı) ya da bu amaca ulaşmada kullanılabilecek bilinen araçlarla hiçbir ilişkisi yoktur. Ve böylece ikinci amaç, dışsal hakları düzenleyen kanunların belirleyicisi olarak hiçbir suretle işe karıştırılmamalıdır. Haklar, başkalarının özgürlükleriyle uyum sağlansın diye ayrı ayrı her bireyin özgürlüğüne getirilen kısıtlamalardır (Bu da genel kanunların şartları çerçevesinde mümkün olabilir). Ve genel haklar bu sürekli uyumu mümkün kılan maddi kanunların ayırıcı niteliğidir. Diğer tarafın keyfi iradesi ile özgürlüklere getirilen her kısıtlama baskı olarak adlandırıldığından, sivil anayasa, diğer insanlarla birlikte genel bir birliğin içinde kendi özgürlüğünü elinde tutarken baskıcı kanunlara muhatap olan özgür kişiler arasındaki ilişki olarak anlaşılır. Bu, bütün ampirik sonuçları (hepsi mutluluk genel başlığı altında özetlenebilir) önemsemeksizin saf aklın gereksinimidir. İnsanlar mutluluğun ampirik sonuçları üzerinde ve mutluluk göz önüne alındığında, mutluluğun neyi kapsadığı konusunda farklı görüşlere sahiptirler ve onların istekleri ne ortak bir ilke çerçevesinde ne de herkesin özgürlüğünü uyumlaştıran her hangi bir maddi yasa altında toplanabilir.

Tam olarak bir hukuk devleti şeklinde adlandırılabilecek olan sivil devlet aşağıdaki önsel ilkelere dayanır:

1. Bir insan olarak toplumun her üyesinin özgürlüğü,

2. Bir tebaa olarak her bir kişinin başkalarıyla eşitliği,

3. Bir vatandaş olarak devletin her bir üyesinin bağımsızlığı.

Bu ilkeler, dışsal insan haklarının saf rasyonel ilkelerine göre bir devletin tek başına oluşturabileceği kanunlar gibi zaten mevcut olan bir devlet tarafından verilmiş kanunlar değildir. Bu nedenle:

1. Bir insan olarak, devletin anayasasının bir ilkesi olarak insanların özgürlüğü aşağıdaki formül ile ifade edilebilir. Hiç kimse kendi mutluluk anlayışına göre beni mutlu olmaya zorlayamaz, pratikte uygulanabilir genel hukuk kuralları içinde, yani kendisinin yararlandığı hakların aynısını başkalarına da tanıyarak, başkalarının özgürlüğü ile uzlaşabilen benzer bir amacı güden diğer kişilerin özgürlüğüne tecavüz etmediği sürece herkes kendisinin uygun bulduğu yol ile mutluluğu arayabilir. Bir devlet, tıpkı bir babanın çocuklarına yaptığı gibi, halkına karşı iyiliksever olma ilkesi üzerine kurulmalıdır. Bu tip bir pederşahi devletin idaresi altında, kendisi için gerçekten neyin zararlı ya da faydalı olduğunu ayırt edemeyen reşit olmayan çocuklar gibi, tebaa da tamamen pasif davranmaya ve kendilerinin nasıl mutlu olacakları ve kendilerinin mutluluğunu istemekte samimi olup olmadığı konularında devlet başkanının yargısına güvenmeye zorlanacaklardır. Bu tip bir devlet akla gelebilecek en büyük despotizm, yani hiçbir hakka sahip olmayan tebaasının bütün özgürlüklerini erteleyen bir anayasadır. İdareciler hayırsever olsalar bile insanların haklarına sahip olabilecekleri akla yatkın tek devlet pederşahi olan değil, vatansever devlettir. Vatansever tutum, devlet başkanı da dahil olmak üzere devletteki herkesin devleti anne rahmi gibi kabul ettiği ya da ülkeyi, kendisinin en önce ileriye atıldığı ve gelecek kuşaklara çok değerli bir rehine olarak bırakmak zorunda olan pederşahi bir yer olarak düşündüğü bir devlettir. Herkes kendisini çoğunluğun iradesine dayanan kanunlar ile haklarını korumaya yetkili olarak kabul eder; ancak, bu hakları kendisinin mutlak iradesi doğrultusunda kişisel kullanıma bırakmaz. Bu özgürlük hakkı, bu hakları kullanma kapasitesine sahip oldukları sürece, bir insan olarak devletin her üyesine aittir.

2. Bir tebaa olarak insanların eşitliği şu şekilde formüle edilebilir: Devletin her üyesi, devlet başkanı ile olan ilişkileri hariç, başkaları ile olan ilişkilerinde zor kullanma hakkına sahiptir. Tek başına devletin bir üyesi değildir, ama onun yaratıcısı ve koruyucusudur ve her hangi bir cebri yasanın öznesi olmaksızın başkaları üzerinde zor kullanma hakkına sahiptir. Ancak, kanunlara tabi olan herkes devlete tabidir ve böylece devletteki diğer bütün üyelerle birlikte zor kullanma hakkına da tabidir. Bunun tek istisnası, onun vasıtasıyla başkaları üzerinde meşru güç kullanımının gerçekleştirilebileceği bir tek kişidir (kelimenin hem fiziki hem de ahlaki anlamıyla), yani devlet başkanıdır.

Walter Laqueur and Barry Rubin (Eds.), The Human Rights Reader, New York: Penguin Books, 1989.s.82-84.
ETİĞİN TEMELLERİ

Belirlenimciliğin insanlar için de geçerli olduğuna gerçekten inanan biri, bu sonuçlara mahkumdur. Ancak, görüldüğü kadarıyla bu tür insanlar yoktur. Böyle bir şeyin olanaksızlığı bizim için bir olgudur. Alçakların ve suçluların, hatta psıkopatların, hatta belirlenimci olduklarına inanan kişilerin bile kötü muameleye maruz kaldıklarında incindikleri ve itiraz ettikleri, kim olursa olsun yapılmaması gerektiğini düşündükleri görülmektedir.

Dolayısıyla, görüldüğü kadarıyla (en azından zaman zaman) özgür seçim diye bir şeyin var olduğuna inanmadan edemeyiz. Fakat, buna inanmak, maddi nesnelerin bazı hareketlerinin tamamen bilimin yasaları tarafından belirlenmediğine inanmadan da edemeyeceğimiz anlamına gelir. Bu hareketlerden bazılarına, kendi irademizin özgür eylemleri karar vermektedir ( bu bağlamda “özgür”, kişinin dışında belirlenmemiş, bilimsel yasalarca yönetilmeyen anlamına gelir).

Böylece diyor ki Kant –ister itiraf edelim ister etmeyelim –var olanın yalnızca deneysel dünyadan ibaret olmadığına inanırız. Bedenimizin hareketlerini etkileyen kararların alındığı ve aynı zamanda yapılan seçimlerde, alınan kararlarda övgü ve yergi sözcüklerinin geçerli olacağı deneysel olmayan bir dünyanın varlığına inanırız. Kant’ın bütün felsefesi, bunun nasıl olanaklı olduğunu –bilimsel açıklamaya uyan bir dünyada ahlakın ve özgür iradenin nasıl var olabildiğini –anlama çabası olarak görülebilir.

Kant, ancak bir şeyi yapmanın lehte ve aleyhte nedenlerini anlama yetisine sahip bir yaratığın ahlaka uygun ya da ahlak dışı davranabileceğine, o nedenle ahlakın yalnızca akılcı yaratıklar için olası olduğuna inanıyordu. Zehirli bir yılan ahlak dışı davranmakla suçlanamaz. Fakat, bu tür nedenlerin geçerliliği, sadece bireysel bir beğeni konusu değildir. Belli bir nedenin iyi bir neden olduğu konusunda farklı yargılarda bulunabiliriz; fakat bu konuda fikir yürütüyor ve birbirimizi ikna etmeye çalışıyor olmamız, gerçekten iyi bir neden gösterildiğinde bunun rıza yaratacağına inandığımızı ortaya koymaktadır. Geçerli bir neden, ister kabul et ister kabul etme gibi bir şey değildir; evrensel olarak geçerlidir. Bir şeyin, aynı koşullarda, benim için doğru başka biri için yanlış olabileceğini savunmak olanaksızdır: Benim için doğruysa, aynı durumdaki bir başkası için de doğru olması gerekir. Bu, tıpkı deneysel dünyanın evrensel geçerliliğe sahip bilimsel yasalarca yönetilmesi gibi, ahlaki dünyanın da evrensel geçerliliği olan ahlaki yasalarca yönetilmesi anlamına gelir. Yine bu, bilimin olduğu gibi ahlakın da akıla dayandığı anlamını taşır.

Bu düşünceler, Kant’ı ahlakın temel kuralı olarak ünlü Kategorik İmperatif’ini formüle etmeye götürdü: “Aynı zamanda evrensel olmasını isteyeceğin ilkelere göre davran”.

Bryan Magee -Felsefenin Öyküsü
ARI USUN ELEŞTİRİSİ

Kant bilgikuramına ilişkin görüşlerinin temellerini Arı Usun Eleştirisi (Kritik der reinen Vernunft, 1781) adlı yapıtında ortaya koyar. Olgunluk döneminin en önemli yapıtı sayılan bu kitapta Kant, işe genel olarak metafıziğin olanaklılığını ya da olanaksızlığını göstermek ve olanaklıysa metafıziğin sınırlarını ve kapsamını belirlemek üzere usu eleştiriden geçirerek başlar.

Ona göre, asıl sorun, deneyimden bağımsız olarak usun ve anlama yetisinin neyi ne kadar bilebileceğidir. Bu canalıcı sorunu çözmek ise insanın anlama yetisinin deneyimlere katkıda bulunurken kullandığı temel ilkeleri keşfetmekle ve insan usunun bu ilkeleri deneyim sınırlarının ötesine geçmeye zorladığında baş gösteren metafızik yanılsamaların maskesini düşürmekle olanaklıdır. Bilginin kaynağını ve oluş umunu çözümlemek amacıyla Kant , Arı Usun Eleştirisi’ nin ilk bölümünde “sentetik apriori” niteliğini taşıyan bilgiler olduğunu göstermeye girişir. Deneyimden gelen bilgilerin özelliklerini taşıması yönünden “sentetik”, ancak deneyimi aşan bir kesinlik taşıması nedeniyle de “apriori” olacak bu türden bilgiler adeta deneycilerin kuşkuculuğuyla usçuların içi boş kesinliğini birleştiren bir çimento görevi görecektir.

Kitabın “Aşkınsal Estetik” başlığını adlı bölümünde, Kant kendi arı uzam ve zaman görülerimizde temellenmiş iç ve dış deneyimlerin uzamsal ve zamansal biçimlerinin (formlarının) “sentetik apriori” bilgisini taşıdığımızı göstermeyi amaçlar. Kant’a göre, uzamın ve zamanın bu apriori bilgisi için “Nesnelere baktığımızda yalnızca uzamlılık ve zamanlılık biçimlerini görürüz; kendi başlarına nesnelerin özelliklerini göremeyiz” diyen aşkınsal idealizm zorunlu koşuldur.

Arı Usun Eleştirisi’nin “Aşkınsal Analitik” başlığını taşıyan bölümünde ise Kant çığır bir görüş ortaya atar. Deneyimin olanaklılığının zorunlu koşulları olan algı biçimlerinin (formlarının) yanı sıra düşüncenin en temel ulamlarının da kendi başlarına insanın ürünü olduğunu savunur.

Aynı yapıtın “Aşkınsal Diyalektik” adli bölümünde ise Kant geleneksel metafıziklerin, anlama yetisinin ulamlarını görü biçimlerimizin (Formlarımızın) ötesinde kalan nesneler hakkında bilgi edinmek üzere kullanılmasından kaynaklanan yanılsamalar olduğunu savunur.

Ancak, tüm bunlara dayanarak Kant ‘ ın Arı Usun Eleştirisi ‘ni bütün bütün olumsuz değerlendirmelerle bitirdiğini düşünmek yerinde bir saptama olmaz. Kant, usun kuramsal kullanımının metafizik kavrayışlar yaratmaktan uzak olsa bile deneysel araştırmaların yürütülmesi sırasında, hem doğa yasalarının yalınlığıyla hem de doğal biçimlerin çeşitliliğiyle karşımıza çıkan “düzenleyici” ilkeler sağladığını belirtir.

Kitabın son bölümlerinden “Arı Usun Kanonu” ndaysa pratik usun, erdem ile mutluluğun birleşmesiyle, özgürlük ile doğanın kavuşmasıyla en yüce iyilik idealini sunduğunu savlar.

Felsefe Sözlüğü
GÜZEL VE YÜCE

“ Kutsal ormandaki koca meşeler ve gölgeli yalnızlık yücedir; çiçek tarlaları, alçak çalılar ve budanmış ağaçlar güzeldir.” Gece yüce, gündüz güzeldir. Yüce olan ulu ve basittir (Mısır piramitleri gibi); güzel olan küçük ve zariftir (kadın gibi). Zeka ve cesaret yücedir; yetenek ve kurnazlık güzeldir. Yardımseverlik ve terbiye de güzeldir. “Kara saç ve kara gözlerin yücelikle ilişkisi daha fazladır; mavi gözle ve soluk ten daha çok güzelliğe yakındır.” Güzellik amacı olmayan bir amaçtır. Yücelik sonsuzluk duygusu yaratır.

Hayır, bunları yazan romantik bir şair değil. Küçük, keyifli Güzel Ve Yüce Üstüne Gözlemler kitabında bunları yazan Kant, Yargı Gücünün Eleştirisi adlı yapıtında geliştireceği estetik ilkelerini ilk bu kitapçığında ortaya koymuştu. Yine de, Somerset Maugham’ın nadir ve nefis felsefe denemelerinden birinde belirttiği gibi, Kant estetik algıdan yoksun görünüyor. Salon ve galerilerde her türlü resme ve sanat eserine karşı hepten ilgisiz kalırdı.

Kant için güzel şeylerin verdiği haz bu şeylere duyulan ilgiden bağımsızdır, haz yalnızca duyuların hoş bulduğudur. Bir Yunan tapınağına hayran olmak ona göre güzel bir şeyi düşünmek olabilir; lezzetli bir şekere duyulan hayranlık da yalnızca hoş olmasındandır. Biçimsel sanatlarla ilgili olarak( ona göre müzik ve aşçılık “aşağılık sanat”lardır, çünkü yalnızca bazı duyuları kullanırlar). Kant şöyle der: “Resme ilgi duyabilirdim çünkü resim idealar alanına çok daha fazla girebilir”. Ona göre güzellik nesnede değil, nesnenin bize verdiği özel haz duygusundadır. “ Kendi aklımızın yüceliğini bize hissettiren şeylere yüce diyoruz” der. Başka deyişle Kant’a göre güzel olan her şey idea, akıl yürütme dünyasındadır, doğa ve duyu dünyasında değil. Ona göre güzellik, insan aklının içeriden ya da dışarıdan aldığı etkilere verdiği tepkisidir; bu da insanın ruhsal yapısını güçlendiren bir nitelik taşır. Arzunun yokluğu gerçek estetik hoşlanmanın özü olabilir. Güzel insana kendi üstündeki efendiliğini, güçlerini serbestçe kullanabilmeyi, yüce varlığın ruhsal olarak kendini özgürleştirme duygusunu geri verir. Kant “ doğa sanat gibi göründüğünde, sanat da doğa gibi göründüğünde güzeldir” diye yazıyordu.

Felix Marti İbanez – Felsefe Öyküleri
ZAMAN VE MEKAN(UZAM)

Mekan(uzam) , dışsal nesnelerin bize görünmelerinin koşuludur. Bu masa mekanda varolmadıkça , biz bu masanın varolduğunu kavrayamayız. Öte yandan masa olmadan mekanı, ya da herhangi bir nesne olmadan boş mekanı kolayca hayal edebiliriz. İmgelemimizde , mekandaki bütün nesneleri yok edip , geri kalan tamamen boş mekanı
düşünebiliriz. Âma bu süreci tersine çeviremeyiz. İmgelemde mekânı yok edip nesneleri muhafaza edemeyiz. Demek ki mekânın tanınması nesnelerin tanınmasının öncel(önsel) koşuludur. Âma nesnelerin tanınması; deney dediğimiz şeyin kendisidir. Demek ki mekânın tanınması bütün deneylere önceldir; çünkü bütün deneylerin koşuludur ve her koşul kendisine bağımlı olana öncel olmalıdır. Demek ki mekânın tanınması bize deneyden, dışarıdan gelmez ve mekân edilgin olarak duyularımız yoluyla aldığımız bize dışsal bir şey değildir. Dışımızda varolan şeylerin biçimi değildir; kendi algılama yetimizin biçimidir. Kendi zihnimizin yaratısıdır. ~eyler mekânı zihnimize kabul ettirmez, biz mekânı şeylere kabul ettiririz. .Mekân bizim dışımızda varolmaz. O, bizim şeyleri algılama yolumuzdur.

Kant, zaman konusunda da aynı şeyi kanıtlamak için , benzer bir kanıtlama yöntemi kullanır.

Bu doğruysa, zaman ve mekânla ilgili önermelerin zorunluk ve evrenselliğini anlayabiliriz ve bunu başka hiçbir şekilde anlayamayız, Çünkü zaman ve mekân bizim algılama yetimizin öznel biçimleriyse, demek ki zaman ve mekânın yasaları -geometri ve matematik önermeleri bu çeşitten yasalardır- bizim kendi zihinlerimizin yasalarıdır ve bizim algılama yetimizin yasası, algıladığımız her şey için zorunlu ve evrensel olarak doğrudur.

Renkli gözlük takınca her şeyi renkli görürüz. Aynı şekilde, zaman ve mekân bizim şeyleri algılama yolumuz olduğuna göre, bizim algılamamızın yasaları, algıladığımız her şeye kendilerini- empoze ederler.

Burada bir uyarıda bulunmak gerekiyor. Kant zaman ve mekân ın tanınmasının tüm, deneylere öncel olduğunu söylerken, şüphesiz, dünyaya zaman ve mekân hakkında hazır ‘bilgilerle geldiğimizi anlatmak , istemiyor.

Zaman ve mekân bilgisinin çocuklarda ve hayvan yavrularında, gelişmesi sürecini psıkoloğlar uzun uzadıya incelediler. Elbette ki, böyle bilgiler yavaş yavaş, deneylerle elde edilir. Ama bu çeşitten psıkolojik vargılar Kant’ın ,teorisiyle hiçbir şekilde çelişemez – hattâ onunla ilgileri de yoktur. Ne Kant ne de başkası, zaman ve mekân ın tanınmasının deneye zamanca öncel olduğunu düşünmez; sadece mantıki sıralama içinde önceldirler, çünkü deneyin mantıki koşuludurlar.

Kant’ın teorisi zaman ve mekân bilgisini, psıkologların anlattığı gibi, yavaş yavaş edindiğimiz halde, böylece bılmeye başladığımız şeyin dışımızda olmadığı, kendi yarattığımız bir şeyi bilmeye başladığımızdır.
Yabancı bir şeyin değil, kendi zihinlerimizin içeriğinin bilgisini ediniyoruzdur. Bu ayrımı anlamazsak Kant ve Hegel konusunda çok yanlış şeyler anlayabiliriz.

Zaman ve mekân, duyumun zorunluk ve evrenselliğe sahip iki ögesidir. Bunlar duyumun zorunlu biçimleridir. Bu biçimleri dolduran örneğin renk, koku gibi duyu verileri evrensel ya da zorunlu değildir..

Kaynak:Hegel Üzerine-W.T.Stace- V Yayınları

NE BİLEBİLİRİZ -2 (KATEGORİLER VE KENDİNDE ŞEY)

Kategoriler de zaman ve mekân(uzam) gibi, içeriksiz ve maddesiz katıksız biçimlerdir, bütün deneylere öncel(önsel)dirler ve dış kaynaktan verilmez, zihin tarafından bilgi edinme işlemine katılırlar. Bu , kategoriler ayrıca evrensel ve zorunludur. Bir şey kırmızı olabilir de, olmayabilir de. Ama bu, bir nedenin sonucu o1malıdır. İlinekleri (arazları) olan bir töz olmalıdır. Tek ya, da çok olmalıdır. İçinde beyazlık, ya , da ağırlık olmayan bir evren düşünebiliriz, ama birlik, çokluk, gerçeklik, olumsuzlama, v.b. olmayan bir evren düşünemeyiz. Bu evrensellik ve zorunluk da, zaman ve mekânın evrensellik ve zorunluğu gibi açıklanmalıdır.

Kategoriler zihnimizin eseridir. Zihinlerimizin yapısı öyledir ki, şeyler bize bu biçimler yoluyla görünmelidir. Dolayısıyla bu biçimler her şey için geçerlidir ve bizim için evrensel ve zorunludur. Ve nasıl kendinde-şey zaman ve mekânda değilse, bu kategoriler de kendinde-şeye uygulanamaz. Kendinde-şey bir neden ya da bir töz değildir; ne tek, ne çoktur; niceliği, niteliği, ilişkisi de yoktur. Bu kavramlar, kendi içinde olduğu şekilde şey (nesne) için değil, bize görünen şeyler için geçerlidir.

Bütün bunları söylemek, söylemektir. Kendinde-şey gegerçekliğin bilinemez olduğunu rçekliktir; zihinlerimizin öznel kavramları dışında gerçekten varolandır. Bizim bildiğimiz şekliyle şey, bir görünüştür. Gerçeklikte olduğu şekliyle şey zaman ve mekanda değildir, ne niceliği, ne niteliği, ne de ilişkisi vardır ve tek kelimeyle, tamamen kavranamazdır.

O halde bizim sözde-bilgimiz için ne söylenebilir? Bilgimizin, görünüş sınırlârı içinde, yeterli ve sağlam olduğu söylenebilir. Şüphesiz bizim bildiğimiz şekliyle dünya görünüştür, ama sadece yanılsama değildir, çünkü bu görünüşün biçimleri evrensel ve zorunludur. Yapısı bizimkiler gibi olan bütün zihinler için geçerlidir. Sadece bir bireyin zihninin uyduruk hayalleri değildir; oysa yanılsâma olmak için böyle olması gerekir. Onun için bu görünüş dünyasının bize göre gerçeklik olduğunu söyleyebiliriz. ama gerçekliği kendinde olduğu şekliyle bilmenin bizim için mümkün olduğunu sanıyorsak, kendimizi aldatıyoruz demektir. Dolayısıyla bilgi deney dünyasındâ kalmalıdır . Bunun önüne geçilemez. Dünyanın kendi iç geçekliğine nüfuz edemez.
Zihinlerimizin yapısından dolayı o gerçeklik ebediyen bilgimiz dışında kalacaktır.

Deney de sadece içsel ve dışsal duygularımızla incelediğimiz evren olduğuna göre , Kant’ın son sözü , sadece olayları , yani bir yanda duyu-dünyası olaylarını , öbür yanda da zihin içsel psişik dünyasının olaylarını bilmemizin mümkün olabileceğidir.

Hegel Üzerine- W.T.Stace.

Kant Eleştirileri

Immanuel Kant:Akla karşı bir filozofdur.

BİR FELSEFE YA DOĞRUDUR YA DA YANLIŞ
(SÖZDE MODERN FELSEFELER: YENİ MİSTİZM )

Felsefe tarihi bu iki uçta yeralmış filozofların tartışmalarından ibarettir.
Doğru felsefenin en önemli üç filozofu: Aristo (M.Ö. 384-322), St.Thomas Aquinas (1225-1274) ve Ayn Rand’dır (1905-1982).
Yanlış felsefenin en önemli filozofları ise: Plato (M.Ö. 428-348), Saint Augustine (354-430) ve Immanuel Kant’dır (1724-1804).
Başta, ” Hegel’cilik, Nietzche’cilik, Egzistansiyelizm (Varoluşculuk), Mantık Pozitivizmi, Pragmatizm ve Marksizm ” olmak üzere, sözde modern felsefelerin hepsi doğrudan veya dolaylı olarak Immanuel Kant’dan kaynaklanmıştır.

Bir felsefe -asli hatlarıyla- ya doğrudur (rasyoneldir), ya yanlış (irrasyonel). Felsefe tarihi bu iki uçta yeralmış filozofların tartışmalarından ibarettir. Bu uçlarda yer almış filozofları birer mihver olarak düşünürsek; rasyonel mihverin -yirminci yüzyıl öncesine kadarki- en önemli iki filozofu, Aristo (M.Ö. 384-322) ve St.Thomas Aquinas’tır (1225-1274); irrasyonel mihverin en önemli bazı filozofları ise, Plato (M.Ö. 428-348), Saint Augustine (354-430), Immanuel Kant’tır (1724-1804). Plato ve öğrencisi Aristo’nun felsefeleri arasındaki savaş, mistisizmle akıl arasındaki savaş olarak kabul edilir. Fakat; irrasyonelliğin, kötülük olduğu ölçüde, en irrasyonel filozof -genellikle önerildiği gibi- Plato değil, Kant’tır. Plato, hiç değilse, “iyi bir hayat”ın nasıl olacağı üzerinde kafa yormuş, felsefenin çoğu temel meselesini -bu arada bazı yanlışları da- formüle etmiştir. Kant ise bütün ömrünü, insanın akla olan güvenini yıkmayı amaç edinmiş bir felsefenin inşaına hasretmiştir. Bu kitapta sıkça geçen “Modern Felsefe”nin kurucu atası, Kant’tır. Bugünün felsefesine egemen olan eğilimlerin hemen hepsi -başta Hegel’cilik, Marx’cılı, Nietzche’cilik, Egzistansiyelizm (Varoluşculuk), Mantık Pozitivizmi, Pragmatizm- doğrudan veya dolaylı olarak Kant’tan kaynaklanmıştır ve “Modern Felsefe” olarak anılacaktır.

Başta Kant olmak üzere modern filozofların hepsinin, insan zihnine yaptıkları saldırının ağırlık merkezi, metafiziken-verili olan ile insan-yapısı arasındaki farkı bulanıklaştırmak doğrultusunda olmuştur. Bu fark üzerindeki zihin karışıklığı, çok eskilere dayanır (Aristo dahi, Plato’nun etkisini yok edemediği bazı görüşlerinde buna katkıda bulunmuştur); fakat, bugün bu karışıklık, insan bilincini inanılmaz ölçülerde köreltmektedir ve geçmişteki hiç bir mazeret, bu günün insanları için söz konusu değildir.

Bu karışıklığı yaratmak için tipik bir yaklaşım, bugünün felsefe kürsülerinde şöyle dile gelir: evrende “gereklilik” diye birşeyin olmadığını isbat etmek için, felsefe profesörü şu örneği verir: nasıl ki, Türkiye altmışyedi vilayete sahip olmak zorunda değildi, altmışbeş veya altmışdokuz da olabilirdi; aynı şekilde, güneş sistemi de dokuz gezegene sahip olmak zorunda değildi, yedi veya onbir de olabilirdi.

İnsan zihnini felç etmenin temel tekniği, bir yandan insan-yapısı şeyleri metafiziken-veriliymiş gibi sunmak, öte yandan tabiata (yani, metafiziken-verili olana) insani bir kimlik vermekten ibarettir. Bu tekniğin hilesi, insanın bilgi eksikliğinden başka bir şeye işaret etmeyen “şans” veya “probabilite” gibi kavramlarla yüklü bir bağlam kurarak, tabiata belirsizlik atfetmektir. “İnsan davranışları kestirilemez; dolayısiyle, tabiat kestirilemez” gibi örtülü bir yanılgıdan, “Tabiatın iradesi vardır, insanın yoktur; tabiat özgürdür, insan bilinmez kuvvetlerce yönetilir; tabiat fethedilmez, insan fethedilir” gibi açıkca vahim yanılgılara kısa bir mesafe vardır.

Metafiziken-verili olan ile insan-yapısı ayrımının tam bilincinde olmamak, insanların çoğunun içinde bulundukları belirsizlik duygusunun, ümitsizliğin, karamsarlığın, içebakıştaki başarısızlıklarının temel sebeplerinden biridir.

İnsan bilinci, en az bilinen ve en çok suistimal edilen; dolayısiyle, üzerindeki kontrolun en sık kaybedildiği hayati organdır. Bir insanın, bilinci üzerindeki kontrolu kaybetmesi, insani tecrübelerin en korkuncudur: kendi etkinliğinden şüphe eden bir bilinç, dayanılmaz bir rahatsızlık duyar. Fakat; çoğu insan, bilincini felç etmek için herşeyi yapar; saçlarına, ayak tırnaklarına, midesine gösterdiği itinayı, bilincine göstermez. Bilir ki, bu şeylerin spesifik kimlikleri ve spesifik ihtiyaçları vardır; saçları muhafaza etmek için taramak, ayak tırnaklarını muhafaza etmek için kesmek, mideyi muhafaza etmek için asit içmekten geri durmak gereklidir. Fakat, sıra insan bilincine gelince… Onlara göre, bilinç, hiçbir şeye ihtiyacı duymaz ve her şeyi mideye indirebilir; psikiyatrist karşısına vardıklarında, hala, hiçbir sebep yokken kronik bir korku ve sıkıntı içinde olduklarını söylemektedirler….

Bu yazının devamını:www objektivist.net adresli siteden inceleyebilirsiniz

H.Reichenbach’ın Kant eleştirisi

(…) Kant günümüz matematiği ile fiziğini görecek kadar yaşasaydı, büyük bir olasılıkla, sentetik a priori felsefesinden vazgeçmede fazla gecikmeyecekti. Öyleyse, onun kitaplarını o dönemin belgeleri, Newton fiziğine beslediği inançtan kaynaklanan kesinlik tutkusunu doyurmaya yönelik birer girişim saymak yerinde olur. Aslında, Kant’ın felsefe sistemi, mutlak uzay, mutlak zaman ve doğanın mutlak belirleyiciliği gibi kavramları içeren bir fizik temeli üzerine oturtulmuş ideolojik nitelikte bir üst-yapı olarak yorumlanmalıdır. Sistemin bu kökeni bize hem başarısını, hem de başarısızlığını anlatmakta, Kant’ın neden pek çok kimse tarafından tüm zamanların en büyük filozofu sayıldığını, ama aynı zamanda, felsefesinin, Einstein ve Bohr fiziğine tanık olmuş biz çağdaşlara neden bir şey söylemediğini açıklamaktadır.
(…)Sistemin bu kökeni, ayrıca, Kant’ın sentetik a priori öğretisini temellendirme yolunda başvurduğu mantıktaki zayıf noktayı nasıl gözden kaçırdığını da (ki psıkolojik bir olaydır) gün ışığına çıkarıcı niteliktedir. Filozofu üstü örtük kabul ettiği varsayımına karşı körleştiren şey, ön yargıya dayalı amacıdır.
(…)Diyelim ki a priori ilkelere hiçbir deneyimin ters düşmeyeceği doğrudur. Bunun anlamı şudur: Gözlemlerimiz ne olursa olsun bunları daima bu ilkeleri doğrulayacak biçimde yorumlayıp düzenlemek olasıdır. Örneğin, üçgenler üzerindeki ölçmelerin, iç açıların toplamına ilişkin teoremle bağdaşmadığını bir an düşünelim. Böyle bir durumda, aykırılığı gözlemsel yanlışlıklara bağlayarak ölçme sorunlarının teoremi tümüyle doğrulayacak biçimde “düzeltilmesi” yoluna gidilecektir. Ama filozof böyle bir işlemin tüm a priori ilkeler için geçerli olduğunu ispatlayabilirse, o zaman bu ilkelerin boş ve dolayısıyla analitik oldukları gösterilmiş olur. Başka bir deyişle, a priori ilkeler olası deneyimleri hiçbir biçimde sınırlamamakta, bu nedenle fizik dünyanın özelliklerine ilişkin bize bir şey öğretmemektedirler. Gerçekte, Kant teorisinin bu yönde ileri götürülmesi girişimine uzlaşmacılık (conventionalism) adı altında Poincare’’e rastlamaktayız. Kant’ın felsefesini uzlaşmacılık olarak yorumlamak için Kant’ın ilkelerinin olası tüm deneyimler karşısında geçerli kaldığını ispatlamamız gerekir.
Ne var ki böyle bir ispat verilemez. Kaldı ki, a priori ilkeler, Kant’ın inandığı gibi sentetik nitelikte iseler, öyle bir ispata olanak bile yoktur. “Sentetik” sözcüğü a priori ilkelere ters düşen deneyimler düşünebileceğimiz anlamına gelir. Düşünebileceğimiz deneyimlerin bir gün gerçekleşmeyeceği de kesinlikle söylenemez. Oysa Kant için böyle bir olasılık yoktur; çünkü, onun gözünde a priori ilkeler deneyimlerimizin zorunlu koşullarıdır; ya da, başka bir deyişle, düzenlenmiş gözlemler olarak deneyimlere bu ilkeler olmaksızın olasılık bile tanınamaz. Ama sormak gerekir: Kant deneyimin daima olası kalacağını nasıl bilmektedir? Kant’ın elinde, kendi a priori ilkeleri çerçevesinde düzenlenemeyecek ve deneyimi (hiç değilse Kant’ın koyduğu anlamda deneyimi) olanaksız kılacak bir gözlemler bütününe erişemeyeceğimize ilişkin bir kanıt yoktur. A priori ilkeler çerçevesinde deneyimin daima olanaklı kalacağı postülatı, Kant sisteminin dayanaksız varsayımı, ya da sistemin dayandığı ispat edilemez öncüldür. Öncülünü açıkça ortaya koymaması da göstermektedir ki, kesinlik arayışı tutkusu, argümanındaki kusuru gözden kaçırmasına yol açmıştır.
Aydınlık çağı filozofuna saygısızlık etmek istemiyorum. Ona bu eleştirileri yöneltebiliyorsak, bunu fiziğin bugün eriştiği aşamada Kant bilgi teorisinin çöküşünü görmemize borçluyuz. Günümüz fiziği artık ne Euclid geometrisinin aksiyomlarını, ne de nedensellik ve töz ilkelerini geçerli saymaktadır. Artık matematiğin analitik olduğunu, matematiğin fizik dünyaya tüm uygulamalarının (fiziksel geometri dahil) ise empirik türden bir doğrulamaya konu oluşturduğunu bilmekteyiz. Kısacası “sentetik a priori” diye bir şey yoktur. Ama unutmayalım ki, bilimsel gelişmeler Newton fiziği ile Euclid geometrisini geride bıraktıktan sonra ancak bu yargıya ulaşabilme olanağını bulduk. Bilimsel bir sistemin en parlak döneminde çöküş olasılığını akla getirmek çok zordur; ama sistem bir kez çöktükten sonra herşey kolay görünmeye başlar.
Böyle bir deneyimden geçmemiz bizi her sistemin çökebileceği olasılığını düşünmeye hazırlamıştır. Ama cesaretimiz kırılmış değildir. Yeni fizik, Kant ilkelerinin çerçevesi dışında bilgi edinebileceğimizi, insan aklının, içinde deneyimin doldurduğu kategorilerden oluşan katı bir sistem olmadığını gösterdi bize. Artık biliyoruz ki, bilginin ilkeleri içeriği ile birlikte değişmekte ve bu ilkeler ve bu ilkeler Newton mekaniğine göre çok daha karmaşık bir dünyaya uygulanabilir niteliktedir. Umuyoruz ki, ilerde karşılaşacağımız tüm yeni durumlarda, aklımız her türlü gözlem verilerini düzenlemeye elverişli mantıksal yöntemleri oluşturacak yeterli esnekliği gösterecektir. Bu bir umuttur yalnızca; yoksa ispatı elimizde imiş gibi görüntü verdiğimiz bir inanç değildir. Gerçi kesinliği amaçlamaksızın edemeyiz; ama bilgiye yönelik bu geniş anlayışın oluşumu uzun süre almıştır. Kesinlik tutkusunun geçmişin felsefe sistemlerinde tükenmesini beklemek gerekmiştir. Çünkü ancak bundan sonra, evrensel ve değişmez doğruları dışlayan yeni bir bilgi anlayışının doğuşu gerçekleşebilirdi.

(Bilimsel Felsefenin Doğuşu, Hans Reichenbach, Remzi Kitabevi yay. , s. 38-41)

Kant’la ilgili başka bir yorum….

KANT
1724-1804 yılları arasında yaşamış olan ünlü Alman filozofu. Temel eserleri: Kritik der Reinen Vernunft (Saf Aklın Eleştirisi), Kritik der Pratischen Vernunft (Pratik Aklın Eleştirisi) ve Kritik der Urteilkraft (Yargı Gücünün Eleştirisi).

Temeller: Modern felsefenin gelişim seyrine uygun olarak epistemolojiyi ön plana çikartmis olan Kant, öncelikle Hume’dan etkilenmiştir. Kendi deyişiyle Hume onu dogmatik uykusundan uyandıran, spekülatif felsefe alanındaki araştırmalarına yeni bir yön veren filozof olmuştur. Öte yandan, o Descartes’in akılcılığının da birtakım olumlu yönler içerdiğini saptamış ve zihnimizin, matematikle uğraştığı zamanki işleyiş tarzı karşisında adeta büyülenmiştir. Kant, bundan başka asıl, onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda göz kamaştırıcı gelişmeler kaydeden bilimden, özellikle de fizikten etkilenmiştir. Kant’ın gözünde bilim, öncülleri kesin olan ve yöntemleri, ancak Hume’unki gibi felsefi bir kuşkuculuk benimsendiği zaman, sorgulanabilen evrensel bir disiplindir. Bir bilim adamı, Kant’a göre, bir yandan kendisinden önceki bilim adamlarının ulaştığı sonuçları kabul eder; yine, bir bilim adamı kabul ettiği bu sonuçlara ek olarak, yeni araştırmalara giriştiği zaman, deneysel yöntemler kullanır. Bilim yansızdır ve nesneldir.

Öte yandan bilimin, özellikle de Newton tarafından geliştirilen modern fiziğin çok başarılı sonuçlar doğurmuş olan yöntemi, Kant’a göre, rasyonalizmi de empirizmi de aşarak gelişmiştir. Başka bir deyişle, fizik bilimi, rasyonalizmin ulaştığı sonuçları da, empirizmin ulaştığı sonuçları da yanlışlayarak gelişimini sürdürmektedir. Buna göre, kendisine en sağlam bilgi modeli olarak düşünülen matematiği örnek alan rasyonalizm, şeylerin bizatihi kendilerine yönelmeden, şeylerin kendileriyle bir temas kurmadan, yalnızca düşünceleri birbirlerine bağlamakla yetinip, şeylerin kendileriyle ilgili olarak a priori sonuçlara ulaşir. Oysa fizik, matematiği de kullanarak şeylerin bizzatihi kendilerine yönelmekte, şeylerin kendileriyle, rasyonalizm tarafından kurulamayan teması, başarılı bir biçimde kurmaktadır.

Kant’a göre, İngiliz filozofu Hume’un empirizmi, belirli bir nedenden daima aynı sonucun çikacagini hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğimizi savunmak suretiyle, nedensellikle ilgili olarak kuşkucu bir tavrı benimsemiştir. Oysa, çok başarılı sonuçlar elde etmiş olan fizik bilimi hemen tümüyle nedensellik ilkesine dayanmaktadır. Kant bu bağlamda, kendisine düşen işin, rasyonalizm tarafından da, empirizm tarafından da açıklanıp temellendirilemeyen bilimi, özellikle de fizik bilimini temellendirmek, bilimsel bir biçimde düşündüğü zaman, insan zihninin nasıl işlediğini bulmak olduğunu düşünmüştür.

Başka bir deyişle, o felsefedeki ilk ve temel misyonunun bilimi temellendirmek, daha sonra da ahlakın ve dinin rasyonelliğini savunmak olduğuna inanmıştır. Bununla birlikte, bu hiç de kolay bir iş değildir, çünkü bilim ve din yüzyıllardır birbirlerine karşi amansız bir mücadele içinde olmuşlar ve bilim, dinin otoritesi karşisında mutlak bir zafer kazanma yoluna girmiştir. Bu zafer, Kant’a göre, bilimin bakış açısından iyi ve olumlu olmakla birlikte, ahlak ve dinin bakış açısından tam bir felakettir.

Bilimin dinin müdahaleleri karşisında özerkligini kazanması hiç kuşku yok ki iyi bir şeydir, fakat bu, bilimsel olmayan tüm inançların, din ve ahlakın temelsizleşmesi ve anlamsızlaşması anlamına geliyorsa, bilimin zaferi, insanlık açısından, dinin bakış açısından gerçek bir felakettir. Kant, öyleyse, yalnızca din, bilim ve ahlakı temellendirmek durumunda kalmamış, fakat rasyonel bir varlık olmanın ne anlama geldiğini gösterme durumunda kalmıştır. O, işte bu amacı gerçekleştirebilmek için, hem Descartes’in rasyonalizminden ve hem de Hume’un empirizminden önemli gördüğü ögeleri alarak, transendental epistemolojik idealizm diye bilinen kendi bilgi kuramını geliştirmiş, yükselen bilimin felsefi temellerini gösterdikten sonra, özgürlük ve ödev düşüncesine dayanarak Hıristiyan ahlakını savunma çabasi vermiştir.

Bilgi Görüşleri: Düşüncesinde rasyonalist felsefeyle empirist felsefenin bir sentezini yapan Immanuel Kant, bilgide hem deneyimin ve hem de aklın katkısının kaçınılmaz olduğunu öne sürmüştür. O, ilk olarak en basit bir deneyimin, duyu izlenimlerinin bile a priori bir ögeyi, deneyden türemeyen, fakat deneyi yaratan ve mümkün kılan bir ögeyi içerdiğini göstermiştir. Söz konusu a priori ögelere karşilık gelen zaman ve mekana, deneyin transendental koşulları adını veren Kant, böylelikle Hume’un matematiksel bilimlerin tümüyle analitik bir yapıda olduğu görüşüne karşi, matematiğin mekan ve sayıyla ilgili yargılarının sentetik doğasını ortaya koyabilme imkanı bulabilmiştir.

Başka bir deyişle, zihnin bilgideki temel, ayırıcı faaliyetini deneyimden gelen ham ve işlenmemiş malzemeyi bir sentezden geçirmek ve bu malzemeyi birleştirip, ona bir birlik kazan9dırmak olarak tanımlayan Kant’a göre, zihin söz konusu sentezi, herşeyden önce, çesitli tecrübelerimizi sezginin belirli kalıpları içine yerleştirerek gerçekleştirir. Sezginin söz konusu kalıpları ise zaman ve mekandır. Buna göre, biz şeyleri zorunlulukla zaman ve mekan içinde olan şeyler olarak algılarız. Bununla birlikte, zaman ve mekan duyu-deneyinden türetilmiş ideler, izlenimler ya da kavramlar değildirler. Zaman ve mekanla, Kant’a göre, doğrudan ve aracısız olarak sezgide karşilaşilır. Bunlar sezginin a priori, yani her türlü deneyimden önce gelen ve her tür deneyin onsuz olunamaz koşulları olan kalıplarıdırlar. Yani, bunlar duyu-deneyindeki nesneleri her zaman kendileri aracılığıyla algılamakta olduğumuz gözlüklerdir. O zaman ve mekanla ilgili bu ögretisine transendental estetik adını verdikten sonra, transendental analitiğe, kategoriler ögretisine geçmiş ve tıpkı, duyarlık ya da deneyimin a priori algı formları içermesi gibi, doğaya ilişkin araştırma ve bilginin de bağıntı, töz ve nedensellik türünden a priori ilkeleri içerdiğini göstermiştir.

En sıradan düşüncede bile, sistematik olmayan bir tarzda varolan bu kategoriler, matematiksel-mekanik bir doğa biliminin temel ögeleri olarak ortaya çikar ve rasyonel bir doğa kavrayışını mümkün hale getirir. Başka bir deyişle, düşüncenin ya da insan zihninin duyu-deneyinden gelen malzemeye bir birlik kazandırması veya söz konusu malzemeyi bir sentezden geçirmesiyle ilgili olan belirli kategorilerin bulunduğunu ifade eden Kant’a göre, zihin söz konusu sentez ya da birleştirme faaliyetini çesitli yargılar ortaya koymak suretiyle gerçekleştirir, öyle ki bu yargılar bizim dünyaya ilişkin yorumumuzun temel bileşenlerini meydana getirir. Deneyimde söz konusu olan çokluk, Kant’a göre, bizim tarafımızdan nicelik, nitelik, bağıntı, töz gibi belirli değişmez formlar ya da kavramlar aracılığıyla değerlendirilir ya da yargılanır. Örnegin, nicelikle ilgili bir yargı söz konusu olduğunda, zihnimizde bir ya da çok olan vardır. Nitelikle ilgili bir yargı öne sürdüğümüz zaman, ya olumlu ya da olumsuz bir önerme ortaya koyarız. Bağıntıyla ilgili bir yargıda bulunduğumuz zaman ise, ya neden ile sonucu ya da özne ile yüklem bağıntısını düşünürüz.

Bütün bu düşünme tarzları, Kant’a göre, zihnin duyu-deneyinden gelen malzemeyi birleştirme, bu malzemeyi sentezden geçirme ya da söz konusu malzemeye bir birlik kazandırma faaliyetinin temel bileşenleridir. Ve biz bu sentez faaliyetiyle de duyu izlenimlerinin çoklugundan, yani sonsuz sayıdaki darmadağınık izlenimden, tek bir tutarlı dünya resmi elde ederiz.

Kant’a göre, duyu deneyinin kapsamı içine giren her nesne, bu kategorilerden birine ya da diğerine uymak durumundadır. Zira anlama yetisi, insan zihni bu kategorilere uymayan bir şeyi hiçbir şekilde konu alamaz, alsa bile anlayamaz. Görünüşlerin, fenomenlerin bir şekilde anlaşilabilmeleri için, onlara anlama yetisinin kategorileri aracılığıyla bir yapı kazandırılması gerekmektedir. Anlama yetisinin kategorilerine uymayan bir şey insan zihni tarafından bilinemez. Kant’a göre, duyu-deneyimiz belirli bir yapı ve bir birlik sergilemektedir. İşte duyu-deneyinin sergilediği bu yapı ve birlik, ancak ve ancak görünüşleri kendi kategorilerine göre düzenleyen anlama yetisinin faaliyetiyle açıklanabilir.

Bununla birlikte, kategoriler düşüncenin ya da bilginin öznel koşulları olduklarından, burada bunların nasıl olup da nesnel bir geçerliliğe sahip olabildiği, yani nesnelere ilişkin bilgimizi mümkün kılan koşulları sağlayabildikleri sorusu ortaya çikar. Kant’a göre, a priori kavramlar olarak kategorilerin nesnel geçerliliği, insanın nesnelere ilişkin duyu-deneyinin yalnızca bu kategoriler sayesinde mümkün olabilmesi olgusuna dayanır. Duyu-deneyinin bir nesnesi, yalnızca bu kategorilerle düşünülebilir. Bir nesneyle ilgili bir düşünce, onunla ilgili tüm yargılar ve dolayısıyla ona ilişkin bilgi, yalnızca kategorilerin sağladığı kavramsal çerçeve içinde olanaklıdır.

İnsan zihninin yalnızca, kategorileri aracılığıyla kendilerine bir yapı kazandırdığı fenomenleri bilebileceğini, bunun ötesine giderek şeylerin bizatihi kendilerini bilemeyeceğini, duyu deneyindeki nesnelerin insan zihninin işleyişine uyduğu için bilinebildiklerini söyleyen ve tüm empirik yasaları insan zihninin yasalarına indirgeyen Kant’ın bu bilgi anlayışının en önemli sonuçları, mutlak bir determinizm, bilginin sınırlılığı ve metafiziğin imkansızlığıyla ilgili sonuçlardır. Bilgimiz iki bakımdan sınırlıdır. Bilgi, herşeyden önce duyu-deneyinin dünyasıyla sınırlanmıştır. Bilgimiz ikinci olarak, algılama ve düşünme yetilerimizin deneyimin ham malzemesini işleme ve düzenleme tarzlarıyla sınırlanmıştır. Kant elbette ki, bize görünen dünyanın nihai ve en yüksek gerçeklik olmadığından kuşku duymaz. Nitekim, o fenomenal gerçeklikle, yani duyusal olmayan ve akılla anlaşilabilir olan dünya arasında bir ayrım yapmıştır. Bir şey algılanmadığı zaman nedir? Şeyin bizzatihi kendisi ne anlama gelir?

Metafiziği: biz algılamadığımız şeyleri elbette ki bilemeyiz. Bizim bildiğimiz şeyler numenler, şeylerin kendileri değil de, fenomenlerdir, şeylerin görünüşleridir. Bizim bildiğimiz nesneler duyular aracılığıyla algılanan nesnelerdir. Biz buna ek olarak, duyusal dünyanın bizim zihnimiz tarafından yaratılmadığını biliyoruz. Zihin, bu dünyayı yaratmak yerine, şeylerin kendilerinden türetilmiş olan ideleri ona yüklemektedir. Bu, bizden bağımsız olarak var olan, ancak bizim kendisini yalnızca bize göründüğü ve bizim tarafımızdan düzenlendiği şekliyle bilebildiğimiz bir dış gerçekliğin varolduğu anlamına gelir. Böyle bir gerçeklik bizim bilgimizi arttırmaz, fakat bize bilgimizin sınırlarını gösterir.

Immanuel Kant bu ögretisiyle bilimsel bilginin olanaklı olduğunu göstererek, Newton fiziğini temellendirir, fakat varlığın genel ilkeleri, Tanrı’nın varoluşu, ruhu ölümsüzlügü gibi konuları ele alan geleneksel metafiziği olanaksız hale getirir. Çünkü, metafizik alanında, ruh, Tanrı, evren kavramlarını düşündüğümüz zaman, burada duyu-deneyi tarafından sağlanan malzeme bulunmaz. Bilginin iki temel ögesinden biri olan deney, tecrübe ögesi metafizik alanında söz konusu olmadığı için, akıl burada antinomilere düşer. Öyleyse, metafizik alanında bilimsel bilgi olanaklı değildir.

Ahlakı: Bununla birlikte, Kant görünüş-gerçeklik ya da fenomen-numen ayırımını insan varlığına uygulayarak, ahlak imkanını kurtarır. Zira, ona göre, insanın bir fenomen, bir de numen tarafı vardır. Yani, insanın biri duyusal, diğeri akılla anlaşilabilir olan iki farklı boyutu vardır. Duyusal yönüyle ele alındığında, insan doğadaki mekanizmanın bir parçasıdır. Başka bir deyişle, insan fiziki eğilimleriyle, içgüdüleriyle fenomenler dünyasının bir ögesidir.

Buna karşin, insan kendisini hayvandan ayıran aklıyla, fenomenler dünyasının üstüne yükselir, aklı sayesinde, nedenselliğin, doğal zorunluluğun hüküm sürdüğü dünyanın ötesine geçip özgür olur. Başka bir deyişle, metafiziğin ancak pratik akıl alanında, ahlaki iradenin kesin kanaatleriyle mümkün olabileceğini savunan ve deneyimdeki a priori ögeyi çikarsama yöntemini, ahlak alanında ahlaki yargılara da uygulayan Kant, önce ahlaki yargıları psikolojik bir açıdan değerlendirmiş ve sonra kategorik buyrukla, yani formel olarak koşulsuz olma özelligiyle, ahlak alanında a priori ögeyi yakalamıştır.

Ona göre, kategorik buyruğun, yani insandan insan olduğu için belli şeyleri yapması isteyen ahlak yasasının, iyi iradenin tanınması, insanın yüceliğini, gerçek kişiliğini ve insan varlıklarını kişiler olarak birbirlerine bağlayan halkayı oluşturur. Pratik ve ahlaki temeller üzerinde gelişen bir metafizik öne süren Kant’ın felsefesinde, bu ikinci alan, teorik aklın zorunlulukla belirlenen duyusal dünyasından sonra, pratik aklın özgürlükle belirlenen akılla anlaşilabilir dünyası olarak ortaya çikar. Akılla anlaşilabilir özgürlük dünyasının fiziki ve doğal dünyayla olan ilişkisinin ne olduğu sorusu ise, Kant’ı her iki dünyayı da uyumlu kılan bir tanrısal düzen postülasıyla, ölümsüzlük postülasına götürür ki, bu postülalar da ifadesini Tanrı düşüncesinde bulmaktadır.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

SİHİRLİ DÜRBÜN
Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluş Destanı, 92 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün5262
mod_vvisit_counterDün8141
mod_vvisit_counterBu Hafta13403
mod_vvisit_counterGeçen Hafta76275
mod_vvisit_counterBu Ay30715
mod_vvisit_counterGeçen Ay249271
mod_vvisit_counterToplam20149364

Şimdi: 193 misafir var.
IP: 54.236.59.154