Bailey Diyor ki :

Ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımız önemlidir.


ZİHNİYET DEVRİMİ

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

Milay KÖKTÜRK

Zihniyet anlama, anlamlandırma, olup biteni birbiriyle ilişkilendirip bağlam oluşturma, düşünme ve tasarım biçimidir. Algılamadan eylemlere, olaylara karşı tavır almaya ve yeni üretimlere kadar tüm zihinsel fiillerin asıl belirleyici unsuru ve kavramsal çerçevesi olan zihniyet, bireyin ‘şimdiki zaman’daki somut, ‘gelecek’teki soyut varoluş formudur. Bu yönüyle o, sırf zihinde kapalı kalmış bir ide değil, bireyin eylemleriyle dışlaşan kabuller şemasıdır. Bireyler ve siyasal gruplar kendilerini zihniyet yapıların göre dışa açıp temsil ederler. Buradan da doğal olarak, temsilde veya dışa açmada, dış dünyada olup bitenler karşısındaki anlama ve tavır alışta, çözüm üretmede, yani çözülmeyi bekleyen sorunlara çözüm üretememe veya kısır çözümler üretme noktasında bir problem varsa, bunun, zihniyetten kaynaklandığı sonucu çıkar. Bu sorunun aşılması da ancak düşünme biçiminin değiştirilmesiyle, bir zihniyet devrimiyle mümkün olur.

Zihniyet devrimi, sadece doğru ve anlamlı olduğuna inanılan hedef, ideal ve ilkeleri terk etmeyi, yepyeni ve apayrı bir tasarım bütünü geliştirmeyi anlatmaz. Böyle bir zihinsel değişim de elbette zihniyet devrimi, hem de kökten bir devrimdir. Bunun yanında, zihindeki içerikleri, kavramları ve kabulleri yeniden ilişkilendirip düzenleme de bir zihniyet devrimi olarak görülmelidir. İnsanlık tarihinde Grek dönemi, İslam’ın nazil oluşu ve Rönesans çağında gerçekleşen büyük zihniyet devrimleri yanında, kendisi küçük gibi görünen, ancak bu değişimlerin önünü açıp onların itici gücünü oluşturan birtakım düşünme biçimi değişimleri de yaşanmıştır. Bunun örneklerinden biri Kopernik’tir. Onun ne yaptığını hatırlayalım… Kopernik kendinden önce mevcut olan ve dünyayı evrenin ve güneş sisteminin merkezi kabul eden astronomi sistemlerinin gökcisimlerini ilişkilendirmesinde ortaya çıkan tutarsızlıklar karşısında, mevcut cisimlerin ilişkilerini değiştirip yeniden belirler ve güneşi merkez kabul eder. Kurduğu bu yeni sistemle o, astronomi olaylarını daha tutarlı biçimde açıklama imkanı yakalar. Bu düşünsel ilişkilendirmeyi Kant, kurulu düzeni ve onun unsurlarını altüst edici nitelikte olmayan kendine özgü bir değiştirme işlemi, “Kopernikvari devrim” olarak adlandırır. Bu devrim, varlıkları ve olayları değil, sadece sistemin unsurlarının ilişkilerini, dolayısıyla düşüncenin kavrayışını ve işleyişini değiştirmekten ibarettir. İşte bu yazıda teklif edilen değişim de bu türden bir yenilenmedir

Temel kavramlarımız, kavramların içine yerleşen anlamlar, anlama-açıklama biçimimiz eğer sorunları kuşatmayı mümkün kılmıyor ya da yeterince kuşatamıyorsa, onları yeniden gözden geçirip yeniden ilişkilendirmemiz, içeriğini yeniden belirlememiz gerekmektedir. Örneklendirelim… Adına ister Kürt sorunu, ister Güneydoğu sorunu diyelim; Türkiye’nin doğusu yıllardan beri yangın yerine dönmüştür. Orada bir sorun vardır ve çözüm üretmeyi beklemektedir. Türkiye Kürtlüğüne ilişkin olarak kardeşlik yaklaşımı doğru ve kardeşlik de bir hakikat olmakla birlikte, sorunun çözümü yolunda bir zemin teşkil etmekten çıkmıştır. Bu çerçevede başka bir tez geliştirilememiştir. Devlet politikaları diye adlandırılan, aslında 12 eylül kalıntısı olan birtakım anlamsız yasaklar yıllar önce terk edilmeliydi; bu ülkenin aydınları da bu zorunluluğu ve haksız uygulamaları çok önceden görmeliydi. Tüm toplumu kucaklayıcı yaklaşımlar elbette bu ülkenin geleceğinin garantisidir. Ancak bu yaklaşımların duygusal söylem ve sempati boyutunda kalması; “Kürtlerle Türkler kız aldı-kız verdi” tespitinin ötesinde, kültürel, sosyolojik ve sosyal psikolojik araştırmaların yapılmaması ve dolayısıyla bunlara dayalı çözüm önerileri geliştirilememesi, ‘organik aydınlar’ın ülke sorunları karşısında çaresiz kalmasına yol açmıştır. Sorunun büyümesinde Güneydoğu’daki feodal yapının büyük rol oynadığı, Türkiye Kürtlüğü’nün ağalık düzeninden uzun yıllar önce kurtulması gerektiği, sadece eğitimli ve özgür bilinç sahibi bireylerin aklını kullanarak doğru tercihte bulunabileceği düşünülmeliydi. Aklını kullanan bireyler etnik propaganda etkisiyle bölücülüğe destek vermeyip, geleceklerinin bu ülkede olduğunu bizzat kendileri fark edebilecekti. Sorunun analizi ve soruna çözüm üretiminde duygusal yaklaşımın, klasik kabullerin ötesine geçilemediği bir vakıadır.

Yine bir devlet politikası olarak nitelenen “herkesi Türk yapma” ve herkesten “kendini Türk diye adlandırmasını bekleme” politikasının da etnik bilinci engelleyemediği görüldü. Devletin “Türk” adını dayatması; üstelik içeriği doldurulmamış bir kavram olarak Türk adlandırması, kendini Kürt diye tanımlayan insanlarımız arasında etnik propaganda malzemesi olarak kullanıldı. Her ne kadar Türklük kavramının etnik bir aidiyeti anlatmadığı vurgulansa da buna kimse kulak vermedi. Resmikabullerin dışında düşünerek bu yanlış politikaların akılcı bir analizi yapılmadı.

Milliyetçi düşünce sahipleri Türk milletini genellikle ordu-millet kavramıyla tanımlamayı anlamlı bulur ve benimserler. Bu tanımla kastedilen şey, Türk unsurunun, bilinen tarih boyunca kurduğu devletlerin askerî gücünü oluşturmasıydı. Bu tanımın yaygın kabul görmesiyle, günümüzün sivil-toplumsal dünyası tanımlanmadığı gibi, toplumsal ruh üzerinde bir vesayet tesis edilmiştir. Ordu kurumunun değeri ve önemi elbette tartışılamaz. Ancak sivil toplumu ordu ile ya da orduyu sivil toplumla özdeş saymak, toplumsal sorunların teşhis ve çözüm çabalarında askerî mantığı öne çıkardı. Böylece geçmiş yıllardaki acı ihtilal deneyimleri adeta zımnen meşruiyet kazandı. Hâlbuki ordu, milletin emrindeki bir kuvvettir ve silahlarını kendi toplumuna çeviremezdi. Yakın tarihimizdeki darbelerde olan ise buydu.

Tarihte doğru olan yaklaşım, modern çağlarda ihtilal artık hiçbir sorunu çözemediği gibi, kolayca çözülecek sorunları içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Üstelik ordu kurumu, gerek bazı mensuplarının hukuku aşan eylemleriyle, gerekse dış bağlantılı nüfuz ajanları eliyle yıpratıldı. Bu yüzden de Türkiye’nin askerî bir garnizon olmadığını göz önüne alarak, ordu-millet ilişkisini yeniden belirlemek, ordu kurumu seçkin ve doğru yerine yerleştirerek sivil düşünceyi yaygınlaştırmak gerekmektedir. Artık geleneksel kabul ve tanımlama iflas etmiştir.

Başka bir örnek de din kavrayışı sorunudur. Türk milleti yüzyıllar önce İslamiyet’i seçti. Genel olarak din, özel olarak İslam insanlığın huzur ve kurtuluşunu hedefler. Fakat din kavrayışımız toplumsal trajedilerimizi engelleyemedi. Mesela Türk kadını günümüze doğru artan ivmeyle ezilen kitle oldu. Ona bütün yükler, din veya kültür adına yüklendi. Organik aydınlardan Anadolu kadınının sorunlarına ilişkin hiçbir ses yükselmedi. Ayrıca din kavrayışımız hurafelerden arınmadığı gibi, adeta erkek-egemen bir yorum ve kavrayış olmaktan kurtulamadı. Dolayısıyla din, hem siyasal anlamda hem de sosyal anlamda bir sömürü aracı haline geldi. Halbuki asli yapısı itibarıyla din, insanlığa ve topluma adalet ve huzur dağıtacak ilkelere dayanır ve özgürlükçü bir kavrayış gerektirir; yani din ulularının egemenliğinde yaşanan, ibadet ve diğer ritüellerden ibaret bir din değil, hayatın içinde, orada adalet, merhameti ve sevgiyi önceleyen, bunlara kaynaklık eden özgürlükçü din yorumu…

Siyasal sisteme ilişkin sorunlar da bu cümledendir. Milliyetçilerin temel dayanağı, tarihsel süreçten bugüne gelip şimdiki zamanın bireylerinde cisimleşen değer ve ilkelerdir. Dolayısıyla onlar, siyasal egemenliğin, milletin bugünde vücut bulmuş hali olarak halka dayanmasını savunmak, yani cumhurun egemenliği olarak cumhuriyet rejimini el üstünde tutmak zorundadır. Bu teorik zorunluluk pratikte de gerçekleşmiştir. Bu ülkenin milliyetçi olan ya da olmayan tüm bireyleri için cumhuriyet, tek egemenlik biçimidir. Ancak geçen zaman içinde, sosyal ve ekonomik güç odaklarının, seçkinlerden oluşan bir avuç oligarkın Cumhuriyet’i halkın elinden alıp kendi saltanatları haline getirdiği bir vakıadır. Demokrasiye ilişkin sorunlar da bu bağlamda ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden Türk aydınları özellikle oligarşi ile mücadele etmelidir. Bu da siyasal sistemin işleyişini mercek altına yatırmayı gerektirir. Sorun, klasik kabuller ve söylemlerle çözümlenemez.

Bu örnekler çoğaltılabilir… Bunun gibi onlarca kabul ve onlarca temel tez, “Bu ülke için iyi ve güzel olanın ne olduğu” sorusu etrafında yeniden tanımlanmalı, kavramlar ve anlamları yeniden gözden geçirilip yeniden ilişkilendirilmeli, yani bir zihniyet devrimi yapılmalıdır. Bu ülkeye, bu ülke insanına, giderek tüm insanlığa “güzellikler” sunmak, insanlığın ruhen yüceltilmesi çerçevesinde değer teklif edici olmak, insanlığı aşağılayan her fikrî ve fiili olguyla mücadele ve tarihin sayfalarının huzur ve sükûnetle, insan ruhlarının da erdem ve onurla dolmasına hizmet etmek… Problemin kaynağı bu temel ideal ve yaklaşımlar değildir. Bu ideallerin evrensel ve kuşatıcı düşünmeyi gerekli kılması bir yana, onların artık sorunları çözmek bir yana, olup biteni anlama açısından bir fonksiyon taşımaması problemin asıl kaynağını oluşturmaktadır.

Milliyetçiliğin (Sayın Fahri Atasoy’un Türk Yurdu’nun Şubat 2007 sayısındaki yazısında vurguladığı gibi) karşıt duygular arasına sıkışmış olması, akılcı yaklaşımın tüm boyutlarıyla sergilenmesine engel teşkil etmektedir. Bu süreçte olup biteni eleştiri kipiyle yetinmek, büyük idealler taşıyan bir fikir hareketinin kaçınması gereken bir söylem tarzıdır. Olup bitenlerin eleştirilip reddedilmesi de tez üretiminde bir hareket noktası olabilir; devamında ise çözüm teklifi ortaya konmalıdır. Fakat “Karşıt duygular arasına sıkışan milliyetçilik”, duyguya akıl eşlik etmediği müddetçe bu üretimi başaramaz. Sırf coşku uyandırıcı söylemler duygusal zemine aittir. Oysa insan duygu varlığı olduğu kadar akıl varlığıdır da! Olup bitenler duygusal şeyler olduğu kadar akılcı şeylerdir de!

Kavramların geleneksel ve alışılagelen anlamlarını geçici olarak askıya alıp onları yeniden inşa etmenin, yeniden ilişkilendirmenin vakti çoktan gelmiştir. Bunun için de -son günlerin moda deyimiyle- önce “ezberlerin bozulması” gerekmektedir. Çünkü ezberler bireyi sadece tekrara götürür…

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

ALTAYLARDA BİR YİĞİT
Altay Türklerinin Alıp Manaş Destanı, 92 sayfa
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL  

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün466
mod_vvisit_counterDün5164
mod_vvisit_counterBu Hafta5630
mod_vvisit_counterGeçen Hafta69600
mod_vvisit_counterBu Ay113025
mod_vvisit_counterGeçen Ay157243
mod_vvisit_counterToplam18368834

Şimdi: 94 misafir, 7 bots var.
IP: 3.234.214.179