ATSIZ DİYOR Kİ:

Taviz verene başkaları, kavga çıkarmadığı için belki "aferin" der ama kimse onu şerefli ve haysiyetli saymaz.


İLK ÖĞRETMEN İLK HARF

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

Öğretmen deyince, bana ilk harfi öğreten öğretmenim gelir aklıma. Bende hakkı çoktur. Ödeyemem. Öğretmenimle ilk tanışmamız, Manisa’ya gitmek için bindiğimiz minibüste olmuştu. Manisa’nın şirin bir köyünde oturuyorduk o zamanlar. Babam beni hiç yanından ayırmaz, gittiği her yere götürürdü. O gün de babamla birlikte alışverişe gidiyorduk.

Yolculuğumuz esnasında yanımızda oturan, kılık kıyafeti düzgün, en az babam kadar yakışıklı olan bir bey, başımı okşayıp.

—Söyle bakalım küçük kız, Manisa’da kaybolursan, nasıl bulacaksın babanı?

Ben, şaşkın şaşkın bir babama, bir de yanımdaki adama baktım. 

Babam:
-Korkma kızım, o yabancı değil. Köyümüzün öğretmeni. Hadi anlat kızım, kaybolursan ne yapacaksın?

Arkama yaslandım. Babam yanımdaydı ya, benden güçlü kim var? Kendimden emin bir şekilde öğretmene döndüm.

-Benim adım Emine ….. , babamın adı Hüseyin ….. . Şu köyde oturuyoruz. Babamı kaybettim. Beni babama götürün derim, beni bulan kişiye.

Tabi o zamanlar organ mafyası falan yoktu, kaybolduğunuzu rahatça söyleyebiliyordunuz. Öğretmen, bir eliyle saçlarımı okşarken yüzünü babama döndü.

—Hüseyin, arkadaşım; bu çocuk büyümüşte küçülmüş gibi… Gecikmeden okula kaydını yaptırsan kızımızın iyi olur.

Okula o yıl kaydım yapılmış, neşeyle gidip gelmeye başlamıştım. Okulumuzda tek öğretmen olduğu için, bütün sınıflara aynı öğretmen, tek derslikte bakıyordu. En önde, biz birinci sınıflar iki masaydık. Diğer sınıflar birer masa arkaya doğru sıralanmıştı. En arkada beşinci sınıflar vardı.

Bizim bütün dersimiz çizgi çubuk çizmekle geçiyordu. Ben çizgilerimi çabucak çizip, defterimi kapatıp arkamdaki sınıfları izlemek için arkama dönüyordum sürekli. Onların konuşmaları daha ilginç geliyordu bana. Onlar bizim gibi çizgi çizmeyip başka şeyler konuşuyorlardı.

Öğretmenimiz:

-İstanbul, 1453 tarihinde, Fatih Sultan Mehmet tarafından feth edildi. İstanbul’un fethiyle, orta çağ kapanıp, yeniçağ başlamıştı. Diyordu. 

Acaba nasıl bir yerdi bu İstanbul, neden feth edilmişti? Feth nasıl bir şeydi? Bu açılıp kapanan çağlarda neyin nesiydi? Bizim köydeki büyük bahçe kapısı gibi bir şeyimiydi acaba çağ dedikleri. Kapıdan birileri çıkarken, ötekiler giriyorlar herhalde ki, açılıp kapanıp duruyor.

Beynimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, bir türlü çözememiştim bu çağ denilen şeyi. Başka bir gün “başkentimiz Ankara” diyordu öğretmenimiz. Haydaaa! Birde kentlerin başı mı vardı? Bizim evin başı babamdı, o ne derse o olurdu. Sınıfımızın başı da öğretmenimizdi. Sınıfta öğretmenimizin sözü geçiyordu. 

Demek ki şehirlerin de bir başı vardı; ama şehirler nasıl konuşuyordu? Ben o zamanlar, iki şehir, iki de köy görmüştüm ama onlar konuşmuyordu. Demek ki başkent olunca konuşuyorlar diye düşünüyordum. Diğer sınıfları dinlerken yüzüm şekilden şekle giriyor, bazen istem dışı el kol hareketleri yapıyordum. Bu hareketli halim öğretmenimizin dikkatini çekmişti.

—Emine! Önüne bak! Çizgilerini çiz!

—Çizdim öğretmenim.

—Ne çabuk çizdin?

—Aman öğretmenim, çizgi değil mi bu, çizip kapattım defterimi. Ben başkent nasıl konuşur onu merak ediyorum şimdi?

Öğretmenim, benim sorum karşısında bir kahkaha patlattı, sonra gelip defterime baktı.

—Aferin Emine! Çizgileri güzel çizmişsin.

O günden sonra beni özel eğitime aldı. Küçük fişlerimi diğer çocuklardan önce verdi.

—Artık çizgi çizme, bu fişleri defterine yaz. 

Çok sevinmiştim. Ben de diğer çocuklar gibi yazı yazacaktım. Defterime itina ile yazılarımı yazmaya başlamıştım. Teneffüse çıktığımda bahçede küçük bir alanı, çakıl ve kumlardan temizlemiştim. Etrafına da çizgi çizerek koruma alanı oluşturmuştum. Elime bir çivi alarak fişlerimi kum tahtama yazmaya başlamıştım. Defterimin çabuk bitmesinden korkuyordum çünkü.

Diğer arkadaşlarım çizgi çizerken, ben okumayı öğrenmiştim. Öğretmenimiz beni alıp ikinci sınıfların yanına oturtmuştu. Küçük resimli hikâyeler vermişti. Bu hikâyelerle çabucak okumamı istiyordu. İkinci sınıflara yetişmem zor olmamıştı. Sene sonunda arkadaşlarım ikiye geçerken, ben üçe geçmiştim ama babam karnemi göremeden ölmüştü o yıl. O zamanlar öğretmenimiz bize, zaman zaman oturduğu ilçeyi anlatırdı. 

—Çocuklar, benim doğduğum yer Manisa’nın, Alaşehir ilçesidir. Ailem orada oturur, ben de yaz tatillerinde memleketime giderim. Yemyeşil bağlarıyla ünlüdür, çok güzeldir Alaşehir.

Babam ölünce oturduğumuz köyde akrabamız olmadığı için Alaşehir’e yakın bir ilçe olan Salihli’ye taşınmıştık. Orada, bizi koruyup kollayacağına inandığımız bir akrabamız vardı. Biz küçük küçük dört kardeş yetim kalmıştık. Annem bizi, o akrabamıza bırakıp bulduğu her işe gidiyordu. Zor yılardı o yıllar.

Aradan yıllar geçti. Ben evlendim, çocuklarım oldu. Çocuklarım da büyüyüp evlendiler. Başka şehirlere yerleştiler. Annem de vefat etmişti. Anlayacağınız çok yalnız kalmıştım. Konuşacak bir aile dostu, bir akraba arıyordum. Birden ilk öğretmenim aklıma geldi. Bende bir baba gibi emeği vardı. İlk harfi o öğretmişti.

Hemen elime telefon rehberini alıp, Alaşehir’e baktım. Aynı soy addan birkaç tane vardı ama Çetin bir taneydi. Telefon ettim, eşi açtı telefonu. Çok heyecanlıydım. Anlatmaya nereden başlayacağımı bilemiyordum. Bütün cesaretimi topladım.

-Ben Çetin ….a arıyorum ama yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum. Öğrencisiyim. 

Kadın önce şaşırdı, sonra heyecanla konuşmaya başladı.

—Yaşıyor yaşıyor! Sen nerden arıyorsun? Hangi yıl okuttu?

Sorularını bir biri ardına soruyordu. O, benden daha heyecanlı gibiydi.

—Kırk yıl oldu. dedim. Kadın şaşırdı. Aradan kırk yıl geçmiş ve unutmamış, birisi arıyordu.

—Hocan evde yok. Ben gelince söyleyeyim. Akşam tekrar ara. Dedi 

Akşamı iple çekip tekrar aradım. Sesimi duyan öğretmenimin heyecanını görmeden hissedebiliyordum. Çok sevindi.

—Öğretmenim, yarın pazar seni ziyarete gelmek istiyorum.’Biraz durakladı.

—Yarın biz Ankara’ya gidecek gibiyiz. Planımız değişirse seni ararım.’ Dedi

Gece yirmi dört den sonra öğretmenim tekrar aradı.

—Biz Ankara’ya gitmiyoruz Emine! Sabah erkenden kahvaltı etmeden gel! Seni kahvaltıya bekliyoruz!’ deyip Adresi verdi.

Sabah erkenden ilk otobüsle, torunumla birlikte Alaşehir’e gittik. Öğretmenim bizi kapıda bekliyordu. O eski yakışıklılığından pek bir şey kaybetmemişti. Bir baba sevecenliğiyle beni kucakladı. İçeriye birlikte girdik. Sofra hazır bekliyordu. Ankara’ ya götürmek için birçok yiyecek hazırlamışlardı, gitmedikleri için hepsi bana kalmıştı.

—Emine kızım, bunları senin için hazırlamadık ama senin kalbin o kadar temiz ki, hepsi sana kısmet oldu, dedi.

Kahvaltıdan sonra öğretmenim bizi Alaşehir’de gezdirdi. Akşama doğru garaja kadar getirip otobüse bindirirken

hasretle kucaklaştık yine. Gözlerinde yaşla karısına döndü.

—İşte! Bu mesleğin beni mutlu eden tarafı bu; aradan kırk yıl geçse bile koşup gelmeleri.’ Dedi.

Emine UYSAL

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

KAYADAN DOĞAN KIZ
Hakas Türklerinin Altın Arığ Destanı, 112 sayfa
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL  

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün652
mod_vvisit_counterDün5012
mod_vvisit_counterBu Hafta10633
mod_vvisit_counterGeçen Hafta40899
mod_vvisit_counterBu Ay67638
mod_vvisit_counterGeçen Ay236082
mod_vvisit_counterToplam18166204

Şimdi: 70 misafir, 5 bots var.
IP: 18.207.249.15