Alain Diyor ki :

Büyük başarılar kişiyi aptallaştırmadığı takdirde kişi alçakgönüllü olur.


Ruhun Uyanışı-2. Bölüm

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

 

Ruh ile olan bağları gün geçtikçe derinleşiyordu. Ülkü için Ruh'a sorular sormak ve aldığı cevapları heyecanla kelimelere dökmek büyük bir tutkuya dönüşmüştü. Zamanının büyük bölümünü bahçede, bilgisayarının başında geçiriyor, yorulmak şöyle dursun, yazdıkça beyni daha da açılıyordu. Doymak bilmiyordu yeni bilgiler edinmeye. Haksız da sayılmazdı. Bilgisayarının belleği muhtemelen tarihin en büyük keşfine ev sahipliği yapmaktaydı. Hem de bu tamamlanmamış bir keşifti. Ülkü sürekli yeni bilgiler ediniyor, onunla iletişimini sürdürdükçe hem kendinden hem de dünya hayatından daha da uzaklaşıyor, böylelikle Ruh'a yakınlaşıyor ve bu durum onu farkına bile varmadan değiştiriyor, geliştiriyordu. Öyle ki sigarayı bile bırakmıştı. İnanması çok güçtü. Onun gibi bir bağımlının bir anda bu illetten kurtuluvermesi gerçekten bir mucize sayılmalıydı.

 

Bu sırada Ruh, kaldığı yerden devam ediyordu:

 

“...Elbette insan vahşilikten, şiddetten, nefretten uzak olmalıdır. En başta zararsız olmalıdır insan. Kırıp dökmemeli, yok etmemeli ve kendinde sürekli bir gelişimi hedeflemelidir. Kendini keşfetmeli, yeteneklerini keşfetmeli, bunları işleyecek zamana, özgüvene ve olanağa sahip olmalıdır. İnsanın kendini tanıması ne zevkli bir uğraştır! Bir insan kendini aşma becerisine ve bir meleğin ışığına sahip olduktan sonra, hayatında neyle meşgul olursa olsun, muhakkak ki o uğraş ilahi bir hüviyete bürünecektir. Fakat insan, şeytanın buyruğundadır çoğu zaman. O, bedeninin arzularına esir olmuştur. Suç işler, bile isteye hatalar yapar, manasız ve kısır çekişmelere kaptırır kendini, kendine ve başka canlılara, tabiata zarar verir. Kan döker, tecavüz eder, yalan söyler, çalar, çıkarları için toplu katliamlar yaparak yeryüzündeki insan varlığını yokeder hatta. Yaşantısı içerisinde duyularına hitap eden sayısız uyarı, gönlünün çektiği çeşit çeşit haz ve kendisini içten içe yakan dünyevi acılar karşısında bir o yana bir bu yana savrulurken, yolunu yaratmakta hiçbir irade ve saygıdeğer bir çaba göstermeksizin, bilinçsizce, rastgele ve derin düşünceden uzak bir şekilde yaşayıp gider.”

 

“Onu kurtarmanın bir yolu yok mudur?”

 

Ruh, yine bir başkasından söz eder gibi açıklamaya girişti.

 

“Elbette vardır. Ruhu uyandırmak lazımdır. Ancak o zaman insan kendini görüp, yolunu tanımlayabilir.”

 

“Ama nasıl?”

 

“Ruh, uzaklardaki bir mum ışığı gibi belli belirsiz, insan varlığının derinliklerinde gizlenmektedir. Onu hissetmek için

beş duyudan fazlası gerektir. Bunu da ancak beş duyuyu aşmakla başarabilir insan. Kolay görünse de, bu epey zorlu bir süreci ve hakiki bir olgunluğu gerektirir. Beş duyuyu aşmak demek, esasen insanın kendisini aşması demektir. Dokunduğu, kokladığı, işittiği, gördüğü ve tattığı her şeyin, dolayısıyla hayatının, kendi gerçekliğinin dışına taşması ile eşdeğerdir bu.”

 

“İyi de, ölmeden önce bunu nasıl başarır insan?”

 

“İşte bu yüzden ruhu duyabilmek için ölmeden önce ölmek lazımdır. Duyuların çekiciliğine karşı koymak, nefsi terbiye etmek elzemdir. Bu şekilde dünya arzusu azalır, ruhu kaplayan tortu gitgide aşınıp yokolur ve insan varlığının derinliklerinde olan ruh görünüverir. Bir müddet sonra da ruh, evreni kendi gözleriyle izlemeye başlar. Böylelikle insan, dünyayı duyularının yanıltıcılığından çok farklı bir biçimde, yepyeni bir görüş kuvvetiyle algılar. Tıpkı senin de kendinde farkettiğin gibi. Çünkü artık insanın gözlerinden kainatı gözetleyen, bedeninde şekle bürünmüş cismani arzular değil, ruhtur.”

 

“Anlıyorum. Sigarayı bu yüzden bırakmış olmalıyım!”

 

“Evet, sigarayı bu yüzden bıraktın ve seni zehirleyen bu kirli arzuya karşı koydun. Çünkü hem bedenen temizlenmek hem de ruhunu anlamak için yapmalıydın bunu. Nefsinin, iradene nasıl saldırdığını görmek için... Bundan sonra nefsinin sigaradan bir nefes çekebilmek için iradene açtığı savaş, başında şiddetli ağrılara neden olabilir. Ancak ona arzu ettiği dumanı vermezsen zaman içerisinde nefesinin, kanının, ciğerlerinin ve bütün vücudunun nasıl temizlendiğini hissetmeye başlayacaksın. Aslında hep içinde olan hayat enerjisi açığa çıkacak birden. Yeniden doğmuş gibi olacaksın. İşte bu dünya hayatı da, tıpkı sigara yüzünden insan vücudunu saran katran ve zehir gibi insan ruhunu sarmakta; onu kirli ve iğrenç bir duman örtüsünün içinde hapsetmektedir. Çünkü dünya hayatı yalnızca bir yanılsama değil varlığını çürüten bir zehirdir de. Onun zararlı etkilerinden kurtulmak için sabretmeyi öğreneceksin. Algılarını eğitmek için oruç tutmayı ve bilinçli acıyı hayatının bir parçası haline getirecek, arzularını tıka basa doyurmayacak ve bu şekilde üzerini örten pislikten arınacaksın!”

 

“Böylece anlayabilecek miyim?”

 

“Anlamaya başladın bile. Ama sadece anlamak, hiçbir anlam ifade etmiyor. Önemli olan disiplindir. Ruhunun sesini duyduktan sonra zihninde uyanan soyut idealler, -başarabilirsen eğer- elde edeceğin disiplinle birlikte somut eylemlere dönüştüğünde, yani ruhu yeryüzüne indirdiğinde, gerçek anlamda uyanmış olacaksın. Aksi takdirde sırların tatlı cümlelerden ibaret kalır. Ulaştığın bilgileri hayata geçirmek zorundasın. Çünkü insan, bu dünya hayatını sürdürmek ve bunu da zayıf bir bedene hapsolmuş olarak yapmak zorundadır. Bu beden, hastalıklara karşı, tabiattan yahut da insanlardan gelebilecek saldırılar karşısında güçsüz kalabileceği gibi, bazen işiteceği alelade bir sözle bile darmadağın olabilir. En mutlu anında bile, küçük bir değişiklik bir anda insanın dünyasını başına yıkabilir. Bütün bu hazlar, acılar, insanın başına gelebilecek bin türlü şey, -bunlara yeterince yüksekten bakamadığı aksine bizzat bu yaşantının içinde bulunduğu için- insana pek mühim şeyler olarak görünür ve bütün bunlar -sanki kollarından ve ayaklarından bir hücrede zincirlenmişçesine- insanı esir eder. Bu bedenden kurtulamayacağına göre; anlamakla yetinmemeli, hayatını edindiğin ilkeler doğrultusunda şekillendirmeli ve disiplin altına almalısın. Böylelikle dünyanın tuzağı senin üzerindeki gücünü yitirecektir. Sonuçta da açlık, yalnızlık, stres, yahut da başka bir maddi veya manevi elem sende fevkalade bir baskıya ve zulme neden olamayacağı gibi; nefsine hoş gelen şeylerle karşılaştığında da, bunlar aklını başından alamayacak, seni şımartmayacak ve bilgelikten alıkoyamayacaktır. Yani dışarıya bağımlılıktan kurtulup, yolunu kendi ruhunun gözlerinden, kendi içinde bulacaksın. İşte gerçek özgürlük budur.”

 

O sırada düşüncelerinde bir anda onlarca acı, tatlı hatıra birden dolaştı. Hepsinin de buruk bir tadı vardı sanki. Kimisinden utanç duymuş, kimisi onu heyecanlandırmış, bazısında ise çaresizlik hissetmişti. Bunlara benzer birçok duyguyu hatırlıyordu aslında. Ancak her biri de görünürde kendi varlığı dışındaki olaylar gibiydi. Birisinin yaptığı bir şey yüzünden kalbi kırılmıştı. Sonra başkaları onunla bir şeyler yüzünden eğlenmişlerdi ve çok üzülmüştü. Önemli bir şey başarmıştı ve çok mutlu olmuştu. Onurlu bir davranışı onu gururlandırmıştı. Bazen de zayıflığından dolayı, yenildiği için iğrenmişti kendinden. Çoğunlukla da sıkılmışlık duygusuydu hayatıyla alakalı ilk akla gelen. Hayatını sürdürebilmek için yoğun çaba sarfettiği, zamanının çoğunu alan iş hayatına adım attıktan sonraki anları anımsadığında ise iç dünyası daha dingin bir hal alıyor, işe yaramak ve düzenli bir gelire sahip olmak yaşamını kolaylaştırıyordu. Ancak bu döneminin içinde yarattığı genel duygu ise ev ve iş arasında gidip gelen bir kısır döngünün içinde hapsedilmiş olmak hissiydi. Bu döngünün içerisinde sürekli aynı şeyleri tekrarlıyor, zaman çok hızlı geçiyor ve göz açıp kapayana kadar ve birçok şeyin farkına varamadan bir ömür tükenip gidiyordu.

 

Farkına vardığı şey şuydu ki, insan, esasında o anda içinde bulunduğu durumdu. Sözde kendi dışında olan şeyler nedeniyle iç dünyasında bazı algılamalar meydana geliyor ve onun gerçekliğini oluşturuyordu. İnsan yaşlanıp son nefesini vermeye yaklaştığında da bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık döneminde duyduğu sayısız duygu, aklında dolaşan çeşit çeşit düşünce, hayata geçirdiği birçok eyleme, kişiliğinin binlerce evresi ve varlığıyla alakalı insanın kendini nasıl duyumsadığından başkalarının onun hakkındaki değerlendirmelerine varana kadar belirip kaybolan her türlü his, düşünce ve kanaat hiç varolmamış gibi oluyor ve insan genel olarak zayıf birkaç hatıra ile içiçe geçmiş pişmanlık, korku, inanç, dinginlik ve yorgunluk gibi hallerden ibaret kalıyordu. En şaşırtıcı olansa ölüme yaklaştığında o duru bir dinginliğe ulaşıyor ve ruhani bir hal alıyordu. İnsan bunlardan hangisiydi? O kimdi, daha doğrusu neydi o? Tuşlar tıkırdamaya devam etti:

 

“İnsan, çok karmaşık bir varlıktır. Onu bir bütün halinde değerlendirebilmek de oldukça zordur. O bir defa biyolojik bir varlığa, bir bedene sahiptir. Doğumdan sonra her beden başka türlü bir çevreye gözlerini açar. Kimi zengin kimi yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğar. Sadece bununla da bitmez bu farklılık. Bir millete, bir dine mensuptur, aile üyelerinin kendilerini ait olarak gördükleri bir şehir vardır çoğunlukla. İlk anından itibaren etrafını birtakım insanlar, olaylar, anlamlar kuşatır. Değer yargıları oluşur zamanla. Dünyanın diğer ucunda hiç de önemsenmeyen belli bir olgu, onun içinde bulunduğu çevre tarafından kutsal addedilmekte olabilir. Dolayısıyla onun da bu olguyla alakadar olması beklenir, aksi durum çok düşük bir olasılıktır. Aldığı eğitim de çevrenin metodik bir yansımasıdır onda. İçinde yetiştiği çevrenin dışında, her insanın genetik yapısı da başka başkadır. Fiziksel özellikleri, hormonal dengeleri, kişilik ve psikolojik yapısı, etrafa uyum sağlama becerileri yönünden başkalarından birçok yönden ayrılır insan. Bütün bunlardan başka insanların kaderleri de birbirinden farklıdır. Her biri kendine mahsus bir öykünün içinde sınanır. Yolları kesişse bile zalim ile mazlumun imtihanı yine de birbirinin zıttıdır. Ayrıca çok değişkendir insan. Aynı etkiye bir yıl sonra vereceği tepki bugünkünden bambaşka olacaktır. Dolayısıyla insanda iz bırakan herhangi bir an, aslında onun o anki iç dünyasında o olguyu fazla önemsemesi ile alakalıdır. Belki yıllar sonra aynı şeyi yaşayacak olsa o olayı ertesi gün hatırlamayacaktır bile. İnsanın gerçekliği zannedilen bütün bu yansımalar, oldukça değişken olan bu haller, aslında insanın gerçekliğinin üzerinde kirli bir yük ve örtüdür. O, değişken varlık dünyasıdır. İnsan ona daldıkça daha da ağırlaşır üzerindeki yük. Nefsi katman katman ruhunu sarar ve dünyaya daha da bağlanır. Öyle bir an gelir ki, yılları da değil her anı dış dünyanın ve başka bilinçlerin güdümüne girer. Nefsini tatmin etmek için kendisi gibi insanların onaylamalarına ihtiyaç duyar, ihtiyacından fazla maddeye sahip olmak için uğraş verir. Bunu bir amaca dönüştürür. Erdem ve ahlak böyle bir bilinçte etkinliğini yitirmeye başlar. Varlığı, sahip olduğu eşyalardan ve başkalarının kendisi hakkındaki düşüncelerinden oluşur. Sanki bütün dünya, hakikatlerin üzerini örten devasa tortulardan oluşmuş heykellerin yükseldiği bir tabloyu anımsatmaktadır burada. Bu heykellerin hammaddesi ise ne mermer ne de taş, sanki yağ, et ve terden iğrenç bir karışımdır. İşin en ilginç belki de sanatsal olan yönüyse şudur: Bu iğrenç karışımın gizlediği yerde, ruh, ilahi bir parıltı olarak varlığını sürdürmektedir.”

 

O sırada şu korkutucu denizle ilgili söylentileri anımsadı. Güneş batmak üzereydi ve denizin rengi kıpkırmızıydı. Kan rengini anımsatıyordu. Denizin kokusu da sanki kirlenmiş damarlarda biriken yağ, yanık et ve kan kokusu gibi çalındı burnuna. “O efsaneler doğru mu acaba?” diye düşündü. İntihar edenlerin dayanılmaz acılarından bir sahne miydi bu ufka değin uzanan manzara? Kendi iradeleri ile kendi kanına boğulanların cesetlerinin en son görüntüsü de böyle kıpkızıl olmalıydı. Niçin ölümü tercih etmişlerdi? Neden böylesine dayanılmaz gelmişti yaşamak? Üzerlerini kaplayan tortu artık tahammül edilemez hale gelmiş olmalıydı. Eğer efsane doğruysa ruhu örten o dünya hayatının tortusu tıpkı bu deniz gibi olmalıydı. İntiharı seçenlerin, kendi canlarına kıyacak kadar mahvolmalarına neden olan dünya hayatının bir temsiline baktığını hissetti denize doğru bakarken. Onların, yaşamlarındayken değer verdikleri ve bu yüzden uğrunda derin acılar çektikleri her şey şu manzarada varlık bulmuş gibiydi. Bu denizin sonunda, ufkun başladığı yerde, Ruh'a ulaşabileceği şeklinde bir vesvese dolaştı kafasında. Ancak bu fikri mantıksız buldu. Bu sadece bir denizdi. Karanlık çökmeye başlamıştı ve tek başına olduğu için beyni korkutucu senaryolar dizmeye başlamıştı anlaşılan.

 

“Kayıt: Bugün Ruh'la olan iletişimim oldukça verimli geçti. Bana karşı kapalı olan tutumunu sürdürüyor. Fakat Ruh nihayet kendisine ulaşmamı talep ediyor. Bunu, ona nasıl ulaşacağım konusunda bazı önemli ipuçları vermesinden anladım. Üstü kapalı ve dolaylı olarak da olsa bana yolun bir kısmını işaret etti. Onu ortaya çıkarmak için insanın duyusal ve fiziksel yaşantısını aşması gerekiyor. Arzularının kölesi olmaması, iştahını kontrol altında tutabilmesi, dünya hayatının esaretinden kurtulup her şeyi daha duru ve derinden görmesi, kendi yolunu bulması icap ediyor. Bir övgüye mazhar olmanın verdiği enanet duygusu da midesini tıka basa doldurmanın verdiği yağlı zevk de içini gıcıklayan şehvet hissi de ve sürekli olarak boş oyalanma, eğlence ve laklak ile zayi ettiği kıymetli zaman da insan ruhunu kuşatan o iğrenç tortuyu besliyor. İnsanın kendi gerçekliğini keşfetmesi için kendini mağlup etmesi gerekiyor önce. Bedenine söz geçirmesi, nefsine zincir vurması, şeytanın buyruğundan kurtulması icap ediyor. İnsan, ancak bu şekilde zincirlerinden kurtulabilir.”

 

Biraz ara vermeliydi. Kendini zorlayarak kalktı kanepesinden. Bahçeden çıkıp denize doğru yürüdü. Yaklaşınca dalgalar çıplak ayaklarını yıkamaya başlamıştı. Kızıl kanın rengi de, midesini bulandıran ve duyduğunu sandığı o kesif koku da yok olmuştu şimdi. Burada yalnızca hırçın dalgalar vardı. Sahilde az yürüdükten sonra evine yöneldi. Kollarını göğsünün üzerinde kavuşturmuş, başı önünde düşünceli bir şekilde evinin kapısına vardı. Ruh'un gizemleri bir bir ortaya çıkıyordu. Ona kalsa aralıksız çalışmayı sürdürürdü ancak onun bile dinlenmeye ihtiyacı vardı. İsteksizce adımını evinden içeri atmak üzereyken bakışları tekrardan denize ilişti. Bu sırada sanki çok uzaklarda bir sandal belirip kayboldu.

***

(Devamı gelecek)

 

Yorumlar  

 
#1 İsra Doğan 07-02-2013 22:34
Teşekkür ederim. Tasavvufi bir konuyu kolay anlaşılır bir uslupla yazmışsınız. İnşaAllah ruhumuzla bağlantıda olabilmek nasip olsun.
Sigarayı bırakamayanlar içinde dikkat çekici satırlar var. Devamını yine merakla bekleyeceğim.

Saygılarımla
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

GÖK BAYRAK AŞKINA
Uygur Türklerinin Abdurrahman Han Destanı, 112 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün199
mod_vvisit_counterDün5709
mod_vvisit_counterBu Hafta24984
mod_vvisit_counterGeçen Hafta36736
mod_vvisit_counterBu Ay123372
mod_vvisit_counterGeçen Ay116058
mod_vvisit_counterToplam17985856

Şimdi: 127 misafir, 17 bots var.
IP: 3.228.21.186