ATSIZ DİYOR Kİ:

Taviz verene başkaları, kavga çıkarmadığı için belki "aferin" der ama kimse onu şerefli ve haysiyetli saymaz.


ACILARA MERHABA!.. IV

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

  “Ne mutlu acı çekenlere!.”. (İncil)

Köy sofralarında soğanın yeri bir başkadır. Yokluğu kolay kolay doldurulamaz soğanın! “Acı soğan ekmeğimizin katığı, acı gün ömrümüzün katığı!” denir. Acısız ömür, -olmaz ya, haydi olduğunu  varsayalım-  soğansız sofraya benzer; yalımı yıkık olur.  Bir yanı hep boş boş durur.

İki tür acı vardır insan yaşamında:

a) Bedencil acılar;

b) Ruhçul acılar...

a) Bedencil acıları, sanırım bütün canlılar –ağaçlar, bitkiler dahil-  duyar ve yaşarlar. Onu tanımayan can yoktur. Bizim köyde, (Karaman-Sarıveliler Uğurlu köyü)  bizim çocukluğumuzda “yerbağ”lar vardı. Şubat,  mart aylarında köycek bağ budamaya inilirdi. Bağ bıçkısıyla budanan çubukların kesiliş yerlerinden sular tomururdu. Köylülerimiz toptan bu olguya, “Çubuk ağlıyor!” derlerdi. Ağacın ağladığını söylerlerdi... Ve gerçekten de ağlardı çubuklar...

b) Ruhçul acılara gelince, başta insan olmak üzere, duygu ve devinim yetenekleri bulunan tüm canlıların bu acıları kendilerine göre duyduklarını ve yaşadıklarını görürüz. Bir sülüğün kanımızı emerken duyduğu zevki de, iki taş arasında ezilişi sırasında duyduğu acıyı da biz insanlar aklımızla duyabiliriz  ancak. Ama sülük onu, canıyla, ruhuyla duyar.  Acı, acıdır. Bedencil acılarla ruhçul acılar arasında bir “onur” ayırdı yapmak, bence biraz garip kaçar; yanlıştır. Gel bil ki aklımıza sığsa da, sığmasa da biz insanlar, bu iki acı arasında bir ince ayırım yapma yanlışını her zaman yapmışızdır: Ruhçul acıları genellikle onur salonlarında ağırlamış, bedencil acıları iki kapı arasında konuk etmişizdir. İnsanlık tarihi boyunca bu hep böyle olagelmiş, böyle olagitmektedir. Ruhçul acılar saygıyla, hatta imrentiyle anılmış, bedencil acılardan ise, yakınılmaları bile bir kınama konusu yapılmıştır...

Hayvanların acılarıyla insanların acıları arasında da hem benzerlikler vardır, hem ayrılıklar, aykırılıklar görülür. Bedencil acılar için bu pek söz konusu olmaz belki. Aynı yaradan  hayvan da, insan da aynı acıyı duyar. Ruhçul acılarda gelenekler, görenekler, dini inançlar, insan bilinci biraz öne çıkar. Yavrusunu yitiren anaç köpeğin kendi yürek acısiyle ağlaması başka, oğlunu yitiren ananın yanık yüreğiyle ve gözüyle ağlaması, hatta inançları ağlamayı günah saydığı için, istediği gibi ağlayamayışı daha bir başkadır. İşte, iki olay  arasındaki ruhçul ayırımdır hayvan acısıyla insan acısı arasındaki bu ana ayırım.

Otuz-otuz  beş yıl kadar önceydi. Bir gün bir örenlikten geçiyordum. Yıkıntılar arasında, gözlerden ırağırak bir köşeye  çekilmiş bir sıska köpek gördüm. Ölü yavrularının başında çömelmiş, ağlıyor gibiydi. İnsan hoyratlığı o yavrucakları zehirleyip öldürmüştü gabiba. Onları öyle görünce yüreğime bir ağı süyüldü; durdum. Önce, ölü yavrularını elinden alacakmışım gibi hırçınlaştı, hırlamaya başladı köpek. Bir yandan korkan, öte yandan saldırmaya hazırlanan tedirgin gerilimler içine girdi. Benden bir saldırı gelmeyeceğini anlamış olacak ki, tedirginliğini attı üzerinden, yatıştı. Hüzünlü bakışlarını yüzüme çevirdi. Sanki benden bir yardım istiyor gibiydi. Bakışlarını ölü yavrularından bana, benden ölü yavrularına çevirdi durdu. Bu bakışları tanıyor gibiydim. Bir  “Cumartesi Anası” nın  acılarını içine öğüten ve beni göreve çağıran  onurlu ve hüzünlü  acısı gibiydi bu acı. O acılı köpeğe yardım edememenin o eksikli acısını, 35 yıl sonra bugün bile hala yüreğimde duyuyorum. Bir evlat acısı gibi oturmuştu içime oracıkta... Durum bunun tersi olsaydı: Ben ölü çocuğumun tabutu başında  acı çekerken köpek yanıbaşımdan geçip gitseydi, kuşkusuz ne yanımızda dururdu, ne duygulanır, ne acımızla acılanırdı. İşte insanla hayvan arasındaki ruhçul acıların ince, iplik süyümü gibice bir ayrı yanı da bu duygulanmalarda gömülüdür diyorum. Birbirlerine benzeyen büyük acıların, birbirleriyle ortak bir kaderi vardır: Büyük felaketler insanları birbirlerine o yüzden daha çok yaklaştırırlar...

İdam cezası giymiş iki hükümlü tanımıştım cezaevinde. Hep birbirleriyle konuşurlar, birbirleriyle dertleşirlerdi. Öteki mahkumlar, onlar için yok gibiydiler. Ortak kaderleri onları birbirleriyle sımsıkı, can-ciğer kardeş yapmıştı. Aralarında kendiliğinden bir “İkili Komün”  oluşuvermişti. Yedikleri ekmek, içtikleri su ayrı gitmezdi sanki. Aristo’nun: “-Bir ruhun iki bedende yaşayabilmesi” dediği gerçekliği ben, asılacakları günü bekleyen bu  iki idamlık kader ortaklarında gördüm. Saygı duymamak, kimin yüreğinden geçebilir ki? Jan Jak Russo’nun: “- Hiçbir şey, beraber ağlamanın verdiği tad kadar tad veremez; kalbleri birbirine bağlayamaz!” felsefesinin somutça yaşama geçirilişiydi bu iki kader ortağının hapisane arkadaşlıkları... İçtenlikle söylüyorum;  inanın bana, onların bu yüce davranışları karşısında bazen: “Ben niye yedi buçuk sene ceza ile kurtuldum? Neden idam cezası verilmedi bana...!?”  diye kendi kendime düşündüğüm, hatta hayıflandığım, yakındığım bile olmuştur!..    

Genel olarak bütün  acılar insanları olgunlaştırır. Acı çekmemiş insanlar hem biraz tort (batıcı) olurlar, hem halden anlamaz bir eksikli yanları vardır. Büyük acılar, kimi insanları yıkar, kimilerini biler, keskinleştirir. Yıkılanlar, acıları arasında acı çeke çeke yok olur giderler; unutulurlar. Acılarla bilenenlerse, acılarını murç, çekiç yapar, “Karrara Mermerleri”nden yontular dikerler dirençlerine ve geleceklerine.... Ölmezleşirler- ölümsüzleşirler...

 Napolyon: Yaşamak acı çekmektir!” diye tanımlamış yaşamı. İnansak mı acaba bu macera kahramanının çektiği bu doğru peşreve?.. Eee, St. Helena Adasında az  acı çekmedi hani o yenik düşen Savaşçı Kahraman da... Çeken bilir ayrılığın derdini!” diyen Halk türkümüzün adsız ozanı, çekmeseydi eğer, söyliyebilir miydi acaba bu güzel doğruyu? Demek ki Napolyon’umuz da, çektiği acılardan sonra söylemiş olmalı bu güzel doğruları. Nitekim: “-Bütün başarılarımı, gençliğimde çektiğim “Açlık” ile çilelere borçluyum!” da dediğine göre, demek çeken bilir açlığın derdini, acıların zulmünü!.. Gençliğinde de Napolyon’u Napolyon yapacak acılarla  arası pek sıkı-fıkıymış anlaşılan  bu Korsika Korsanı’nın...

Akar yaşamın akarı içinde acıyı, sıcak sıcak yaşadığımız acı bir olayla biraz daha somutlaştırmaya ne dersiniz?..

Bir gün Selim’le birlikte durakta dolmuş bekliyorduk. Altın saçları bukle bukle alnına dökülmüş, üç-dört yaşlarında, yaşam dolu bir kız çocuğuyla, 30–35 yaşlarında yosun yeşili bakışlı bir bayan geçip gittiler yanıbaşımızdan. “Bu yosun gözlü bayan , bu şirin kızın anası olmalı. Ne mutluk bu anayla, bu kıza!” diye geçirdim o an için içimden.

Çocuk güzelliği bir başka oluyor. Taptazedir çocuk güzelliği. Töyfecikçe kuşatıverir bu güzellik yetişkin insanları... İlk kez gördüğümüz, adını sanını bilmediğimiz, yedi yabancımız 3 – 5 yaş arası çocuklar, miknatısın demir-tozunu çektiği gibi çeker tüm yetişkin  insanların  ilgisini, sevgisini üzerlerine. Hemen eğilip oracıkta öpesimiz gelir. Çoğu kez, pozisyon (durum) uygunsa tabi, tutar, öper, sever, salıveririz... Ben böyle yoğun düşünce trafiğimle öyküler yazarken beynimde, acı bir fren çığlığıyla sarsıldık. Bir yük kamyonu, asfaltta kızak kayar gibi yarım metre kadar kayarak durdu. Arkadan gelen bir minibüs, “küt!” etti, kamyona tosladı. Bu zincirleme kazada, üç beş araç arka arkaya  birbirlerine bindirdi. Kamyonun önünde, köstebeğin süstüğü toprak tepeciği gibi bir insan yığıntısı toplanıverdi aniden...

 “-Eyvaaahh!.. Ezmiş çouğu kamyon. Pestilini çıkarmış... Vah yavrucak vahh!” vahlanmaları,  töhlanmaları yükseldi  kalabalığın içinden.“Selim’le ben de koştuk kaza yerine. Herkes ayak parmaklarının üzerinde yükselerek, önündekilerinin omuzundan ezilen çocuğa bakmaya çalışıyordu. Hemen, cankurtaran sirenli trfik polisleri geldiler olay yerine. Kalabalığı uzaklaştırdılar. Cenazenin yarım metre kadar uzağında bir çocuk patiğiyle bir bayan çantası duruyordu. Yüreğim dayanmadı. Selim’in kolundan tuttum:

“-Haydi Selim, gidelim buralardan. Daha fazla dayanamayacağım ben. Biraz daha kalacak olursak kendimi tutamayacak, hıçkırmaya başlıyacağım..” dedim. Sözcükler ağzımdan zehir yutmuş it gibi titreşerek dökülüyorlardı. İçimizde bir acı yumağıyla ordan uzaklaştık...

Olayın üstünden beş altı aya yakın zaman geçti. Hala etkisinden kurtulamadım. O durağa vardıkça, at yavsısı gibi yapışır o acı beyime ve yüreğime. O acılı ana eğer ölmemiş de sağ  kalmışsa, yaşıyorsa, buna yaşam denir mi acba? Bu, acı çekmek değilse, nedir?..

Seneca: “-Hafif acılar konuşabilir, ama derin acılar dilsizdir!” diyor. İşte serdi yüreğime postunuı, altı aydır susuyor o sıcak, derin acı. Bana, “Sana ne?” demeyin sakın; sadece kendi cinsimin değil, bütün canların acısı benim acımdır! O derin acıların önünde hepimiz, saygıyla susalım. “Acısız baş, mezarda taş!” demiş atalarımız. Yaşam  acılarla karılmıştır. Bugünkü acılrımız bir bakıma dünkü acılarımızın çocuğudur.

Dosteyevski: “-Büyük insanlar, büyük acılar çekmek zorundadırlar! Acırım sara nöbetleri geçirmemiş olanlara!..”der; geçirdiği sara krizlerini insanlığa sevdiriverir... Çarlık Rusyası’nın suç saydığı: Halkın Kurtarılışı savaşımında, birlikte davrandıkları 9 genç arkadaşıyla birlikte kurşuna dizilme cezası almışlardı. “Ölüm Duvarı”nın dibinde, bu 10 kişiyi sıraya dizdiler. Karşılarında bir manga asker, mavzerleri yüzlerinde, “Nişan durumu”na geçirilmiş, “Ateeeş!” emrini bekliyordu. Son anda gelen bir emirle, ölüm cezalarının Sibirya’ya sürgün cezasına çevrildiği bildirildi de, böylece, son anda kurtulmuştular Çar kurşunlarından. O ölüm duvarının dibinde, ölüm mangasının  kurşunlarını beklemeyi bir düşünün. Geçen her dakika, geçmez bir yıl olur, tüfeksiz silahsız dikilir karşımıza beee!.. Bu dayanılmaz acılar bir yana, sürgün edildiği Sibirya’daki Oms Kalesi Cezaevinde çektiği acıları olmasaydı, inanın bana, ne o Yer Altından Notlar yapıtı ve ne de o Suç ve Ceza şaheseri yaratılabilirdi...

Varsılların pek tanımadıkları  bir acı daha var: “Açlık Acısı.” Bir, İnsan  buluşudur bu açlık acısı; bir  Medeniyet icadıdır bu kahrolası acı. Ot, kök, meyve  yiyerek, kuş, tavşan, geyik  avlıyarak yaşayan Taş Devri insanları bu “Utanç Acısını” hiç, ama hiç yaşamadılar. Bulduklarını yediler, yedikleriyle doyundular. Özgürdüler. Eşittiler. İnsandılar... Medeniyetin,  insanları ne hale getirdiklerini, üstü az kapalı gibi görünse de, büyük düşünür Jan Jak Rosso, düşünen beyinlere  örse çekiç vurur gibi şöyle anlatır: “-Zenginin ızdırabıyla yoksulun sefaleti öylesine farklı ki....”  Anlayana sivrisinek saz... demiş Atalarımız...

Acıların en acısı, zenginlere (düşmanlarımıza) muhtaç olma acısıdır. Öyle nankör bir acıdır ki bu acı, onun ilacını “Damarlarımızdaki asil kanda” dahi bulamayız!.. Ama bundan daha aşağılık bir acı daha var. “Nedir o acı?” derseniz, o acı: “Düşmanlarımızın acıyacakları durumlara düşmüş olma acımızdır!“ derim  ben de sizlere... Aman  haa, sakın ola ki o durumlara düşürmesin bizleri aklımız!.. Salt bizlerin başından değil, düşmanlarımızın başından da uzak olsun böylesi acılar. Her acıya zor kötek dayanır insanlar da, “Vah zavallı vaahh! Ne de olsa bu hallere düşecek adam değildi bee!..”  acınışına biraz daha zorcarak dayanır...

Acısız mutluluk olmaz!.. Acıların hem en korkuncu, hem en onurlusu  işkence odalarında susmayı bilenlerin, susturdukları kutsal acılarıdır.  Zülfüler bunları bilmezler, bilemezler... Ne demiş Sadi Şirazi: “Zalimler önünde diz çökmek, çıplak elle kızgın kireç yoğurmaktan çok daha acı vericidir!”  demiş. Çeken bilir işkencenin zulmünü!.. 

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                         Acılar üstüne yakılan ağıtlar, hiçbir yerde tek başlarına garip kalmazlar. Kardeşleniverir, yayılıverir, çoğalıverirler... Doğaları gereği, yaşamları hep böyledir acıların! Bunu özyaşamlarından pek iyi bilen atalarımız: “-Acı haber, (kara haber) tez duyulur!” diyerek bizleri aydınlatmış, uyarmışlar...

Sevgi ile acı, birbirleriyle dudak dudağa öpüşen iki aykırı uçtur, iki zıt kardeştir bunlar. Bir de utanılcak acılar vardır ki, işte insan bunları ağzına alırken bile utanır, tiksinir: Şu Hiroşimalar.. Nagazakiler.. Nazi Toplama Kampları.. Gaz odaları.. Kanayan Filistin.. En tazesinden çiçeği burnunda “Mayanka Toplama Kamplarıdır.  Yüzlerce, binlerce gepegenç insanın yaşamlarını bir kuru somuna satınalma pahasına yerin yüzlerce metre derinliklerine sürülen, sürülenen, gömülen “Kozlu Kömür Ocaklarıdır!..”  İnsanların, insan eliyle kotarıp insan kardeşlerine sunduğu utanç acılarıdır bunlar... Paranın bugünkü  insan yaşamındaki korkunç yıkımını yok edip, yerine sanatın, şiirin, akılın sağduyulu çözümünü geçirmedikçe, ne yazık ki insanlık daha Yüzlerce siddin sene (Siddin, altmış demektir: yüzlerce altmış sene) bu insanlık ayıbından kurtulamaz, kurtulamıyacaktır!..                               24 Eylül 1992

                                                                                                                                                   Mustafa Aslan Aksungur.

 

Destan Romanlar

DEDE KORKUT’UN DİLİNDEN
Oğuz Türklerinin Korkut Ata Destanı, 172 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün3442
mod_vvisit_counterDün6868
mod_vvisit_counterBu Hafta37880
mod_vvisit_counterGeçen Hafta24443
mod_vvisit_counterBu Ay27270
mod_vvisit_counterGeçen Ay149815
mod_vvisit_counterToplam19896648

Şimdi: 64 misafir var.
IP: 3.236.112.98