Kızılderili Atasözü:

Sular yükselince, balıklar karıncaları yer. Sular çekilince de karıncalar balıkları. Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir. Çünkü kimin kimi yiyeceğine, "suyun akışı" karar verir.


Okur Oylaması

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

 

  NACİYE’NİN GÜNYÜZÜNE ÇIKAMAYAN GÜNLÜĞÜ

Kamu-Oyu önünde: “ÖYKÜ YARIŞMASI”na  hazırlanmak amacıyla bilgisayarda bir sayfa açtım bugün. Öykülerin“Seçici Kurul Üyeleri” tüm okuyucularımızdır.” Değerlendirme notlarınızı heyecanla bekliyorum Sayın okuyucularım...

Bu öykü, iki kız arkadaş arasındaki içtenlikli duygu bağlarını açık açık, sakınmasızca, bir yörük kilimi gibi serecektir  gözlerimizin  önüne. Sansür yok. Olanı olduğu gibi verme erdemi, kahramanlarımızın yaratılışları sırasında ıralarına işlenmiş  bir  üstünlük ilkesidir... Bu ilke sansüre izin vermez.!

Benim değerli okurlarım bu bilgilerle donatılmış olurlarsa eğer, kahramanlarımızın ruhçul durumlarını, karakter yapılarını hem daha sağlam, hem daha tam anlayacaklar ve öykünün tadına da daha yeterli, daha  şavklıca varacaklar diye düşündüğüm için koydum bu açıklama notumu. 

"Halep orda ise, arşın burda..!" demişler: Ölçün, biçin, arşınlayın benim Sayın okurlarım, gerçeğe ulaşın...!

Benden söylemesi. Ötesi, kuşkusuz ki Sayın okurlarımın bilecekleri, değerlendirecekleri bir konudur...

 

Haydeyin, tümümüze kolay gelsin...! (m.a.a.) 

                                            

  YAŞAMA  KORKUSU :

Bilmem aslı var mı; “İnce Hastalık”  güzelleri sever...!” derler. Koch basilinin güzelleri sevdiğini pek bilmem, ama bu güzel gelininin verem olduğuna kalıbımı basarım. Bundan hiç kuşkum yok. veremli hastalar sekse düşkün olurmuş, perhiz yapamazlarmış. Belki de bu hastalığın güzellere tutkun olduğu yakıştırmasını bu olgudan çıkarsamıştır Halkımız...

Ayla’yı soyunma odasında görmeyenler, onun bir iskelet kadar zayıf olduğunu akıllarına bile getiremezler... Dolgun, pembe yanakları, iri, siyah gözleri, küçücük, ama yusyuvarlak memeleri O’nu, olduğundan çok daha canlı ve diri gösterir. Dış görünüşüne bakarak değer biçen her göz, sağlıklı ve güzel bulur Ayla’yı. İdealimizde yaşattığımız kadın tipidir Ayla...!

“- Dün yatırdılar Ayla’yı hastaneye doktor bey. Hem veremmiş, hem de kalbi varmış. Sık sık kırizlere giriyormuş. Ama hastaneye yatmayı da hiç istemezmiş. Sediyelik hasta olsa, dünyada hastaneye getiremezlermiş O’nu. Gel gör ki, sediyelik hasta iken bile, hemen kanı kaynayıveriyor O’nu görenlerin.

Gözümü ayıramadım üstünden. Ama öylesine zayıf, öylesine zayıf ki zavallıcık,”Püff!” desek uçup gidecek... onu dışardan görenlere bunu anlatmak çok zor!

Kucağıma aldığım vakit, kucağımda bir insan mı taşıdığımı, yoksa bir çuval kemik mi taşıdığımı anlayamadım Doktor Bey...” diye bilgiler verdi Gülsüm Hemşire bana...

Gülsüm, görevini seven, hastalarına düşkün, mesleki ve insani erdemleri üstün olan bir hasta-bakıcımızdır. Hastalarına gösterdiği ilgi, sevgi, şefkat ve dikkati ile herkesin beğenisini kazanmış, ince ruhlu bir hemşiremizdir. Ama Ayla’ya gösterdiği ilgi, sevgi ve özendeki hassasiyet, hastanedeki –görevli, görevsiz- herkesin dikkatini üstüne çekmiş, beğenisini kazanmıştı...

“- Önceden tanıyor muydun Ayla’yı Gülsüm...?” dedim.

“-Hayır efendim. İlk kez burada gördüm.”

“-Kimi, kimsesi yok muymuş bu kızcağızın...? Kim getirdi onu hastaneye?”

“-Telefon etmişler efendim; ambulans çağırmışlar. Gidip hastane arabası almış getirmiş...”  

“- Kim çağırmış ambulansı? Nereden almışlar O’nu...?”

“...........

Son sorumu yanıtsız koydu Gülsüm. Susuyordu. Ayıplı bir iş yapmış gibi yüzü kızarmıştı. Gereksiz sorularımla sıkmıştım kızcağazı... Kim bilir, belki de bilinmez bir ağrısına dokunmuştum. Utandığını görüyor, yanımdan ayrılmak için bahaneler aradığını sezinliyordum. Birden sözü değiştirdim:

“- Her ne ise, geçelim bunları Gülsüm! Hastanın kim olduğu, nereden geldiği, kimin getirdiğ gibi ayrıntılar bizi hiç ilgilendirmez... Hasta, hastadır. Görevimiz onu sağaltmak, iyileştirmek için elimizden gelen çabayı son sınırına dek harcamaktır... Hepsi bu kadaaar...!

Şimdi düş bakalım önüme de senin şu hastayı bir görelim!” dedim.

Gülsüm rahatladı. Gülücükler tomurcuklandı dudaklarında. Sevecen bir ivgi ile hastanın yanına aldı götürdü beni.

Hastamız hala kendine gelememiş; yatağında yarı-baygın yatıyordu. Kesin bir dinlengiye gereksinimi vardı. Böylesi olaylarda uyku ve dinlence hastaya, en keskin ilaçlardan çok daha yararlı olur...

 

“-Hiç devindirmeyin! Dinlensin, kendine gelsin...!”  dedim.

Döndük, ayaklarımızın ucuna basa basa. Usuulca kapıyı kapayıp, çıktık odadan...

Odadan çıkarken Gülsüm’e:

 “-İlgilen Gülsün sen Ayla ile! Uyandığı, ayıldığı zaman bana haber ver...!”  dedim. Ayrıldık.

Hiç tanımadığım, yabansı, anlaşılmaz duygular uç vermeye başladı içimde. Ayla, beni de etkilemişti anlaşılan... Gitgide kabaran yahşi bir merak dolduruyordu içimi. Bu hastanın esrarını çözmek, kimin nesi olduğunu öğrenmek, onu sağlığına kavuşturmak için en önemli sağaltılardan biriydi. Fiziksel olduğu kadar da psikolojik sağaltıya ihtiyacı vardı Ayla’nın. Merakım, biraz da bu ayrıcalıklı durumundan geliyordu...

Hastamızın öz-geçmişini öğrenmek için duyduğum bu aşırıca istek, beni tedirgin etmişti. Oysa hiç de böylesi konulara meraklı falan da değilimdir. Bu halime kendim de şaştım kaldım...

Bu yadırgı düşünceleri beynimden kovmaya çalışarak hastalarımı dolaşıp işilerimi bitirdim. Elim bi-yarım boşa çıkmış gibi olmuştu. Hiç ayırdına varmaksızın, ayaklarımın beni Ayla’nın odasına doğru sürükleyip götürdüğünü, ancak kapıya varınca fark ettim.

Ben bir hekimdim. Böylesi ve daha ağır pek çok klinik olaylarla karşılaşmış, daha kıritik, daha tehlikeli hastalar görmüştüm. Ama hiç birisi beni böylesine ilgilendirmemiş, mıknatisin demir tozunu çekişi gibi beni kendine çekmemişti. Üstelik bugün, “Yanlış anlaşılma! “ gibi bir yersiz korku da vardı üstmde. Bu korku, fena halde tedirgin ediyordu beni. Karanlık bir ön-sezi, felaketimin, arka arkaya kapımı çalacağını haber veriyormuşçasına ürkütüyordu beni...

Odaya, bu duygular içinde girdim. Gülsüm’ü, hastasının başına oturmuş, ona bir-şeyler anlatırken buldum. Beyaz hemşire kepinin altından dökülen simsiyah saç bukleleri, onu daha bir sevimli, daha cana yakın, daha bir dost gösteriyordu...

Gülsüm'ün, hastalarına olan ilgisi, hiç çaktırmadan onlarla senli-benli oluverişi, aniden kalplerini kazanışı, bitiriyordu beni. Ayla’ya olan ilgisini ise, bu erdemleriyle bile oranlanamayacak kertede çarpıcı buluyordum...

Ayla, gerçekten güzeldi. Bir kız güzeliydi. Süt beyazı yanaklarına yayılan o tatlı pembelik, tüm hastalıklara “Rest çekecek”  denli sağlıklı gösteriyordu O’nu...

İri, siyah, şaşkınlık yaratacak denli güzel, harikulade gözleri vardı. Yüzünü açık-seçik, daha ilk kez görüyordum. Çarpılmışçasına sarsıldım. İnsanlarda bir de altıncı his olduğunu, çıplacıkça görür gibi oldum Ayla'yı görünce...  

Beklenmedik bir anda, böyle aniden karşısında buluverince beni, Ayla da tuhaflaştı. Şaşırdı. Tedirginleşti. Ürkek bakışları, gök ekinin gök yaprağına düşmüş sabah çiyleri gibi üzerimde titreşip duruyorlardı. Beni karşısında buluverince keyfi kaçmıştı. Bu durumunu hem hiç sezdirmemeye çalışıyor, hem de anlaşılmaz, yarı-tedirgin bir açıklıkla, ap-açık ele veriyordu... Beni, kendisine düşman götüyor gibi bir ruh hali içine girdiğini de görüyor gibiydim...

“-Geçmiş olsun Ayla! Nasılsın bakalım kızım...?” dedim.

“-Teşekkür ederim efendim; iyiyim.! Çok iyiyim...!” dedi.

Söyleyişi ölgün ve yumuşaktı. Ama bu yumuşak sesin altında, yumuşak olduğu kadar da sivri bir red-ediş öfkesi seziliyordu. Bunu , o ürkek bakışlarından apaçık okumuştum...

Gurur bazan öylesine sarar ki insanları, onun çelik sarmalından yakasını kurtarabilecek babayiğit, yahut “anayiğit” azdan az çıkar... Zor, pek zor bir iştir kişinin bu sarmaldan kurtulması...

Ayla’nın sesinde bu katlanılamaz, kahredici gururdan parıltılar görüyordum. Yumuşak sesime sevecern bi titreşim tonu vermeye çalışarak :

“-Siz, iyiyim deseniz de, yine de sizi bir dinlemem gerekiyor Ayla Hanım..” dedim ve itiraz etmesine vakit bırakmadan, Gülsüm’e döndüm:

“-Gülsüm, kliniğe kadar alıp getirirmisiniz hastamızı...!” dedim. Yine deminki yumuşak söyleyişi ile, ama bu sefer daha kararlı, daha keskin biçimde:

“-Hayır doktor bey, hayır...! Ben iyiyim. Şimdi geçti artık tüm  ağrılarım. Tamamen iyileştim. Muayeneye falan gerek yok! Görüyorsunuz işte, sapasağlamım. Hastanelerde yatacak yatak arayan sağlıksız hastaların yataklarını, sağlam insanların yersiz olarak işgal etmeleri doğru bir davranış olamaz...! Tek isteğim, bir an evvel taburcu olup buradan ayrılmak...” dedi. İlgimi ve muayene isteğimi geri çeviren yalvarışlarında bile, emreden bir üstünlük seziliyordu...

Ben bir doktor idim. Doktorluktan da öte İNSANDIM! Ayla istiyor diye onu böyle bırakıveremezdim. Gel gör ki hasta istemedikçe yapılacak bir işlemin olmadığını da, çaresiz bir çıplaklıkla  görüp duruyordum...

Ayla’nın, genellikle insanlardan, özellikle de “erkekleden” bu denli kaçışlarına da anlam veremiyor, nedenini çözemiyordum. Ne geçmişi ve ne de bugünü hakkında hiçbir bilgim yoktu ki, onu az-çok anlayabileyim, çözebileyim. Onda, kalabalıklar arasında yalnız kalmış bir ezik insan hali sezinliyordum; hepsi o kadar...

Korkunç bir köle teslimiyeti ile, ondan daha korkunç bir reddediş gururunun içindeydi Ayla. Aynı anda her ikisini de bir arada yaşıyor, bu yıkıcı çelişkileri bilinç-altı karanlılarında süreklice besliyordu. Üstelemelerimin hiç bir yarar getirmeyeceğini açıkça görüyoırdum. Belki kendisi de biliyordu bunu; ama “Yaşama Korkusu” denilen heyula, yüreğine iyice sinmiş, yerleşmişti. Yaşamdan kaçıyordu düpedüz. Alt-bilinç karanlıklarına çöreklenen Yaşama Korkusu, tüm davranışlarını güdüyor, yönlendiriyordu. Gururundan dökülen korku kırıntıları ap-açık anlatıyordu bunları. Hekimce bir sezgiyle görüyordum bu kaçış çırpınışlarını...

Her gururun altında, yorganını üstüne çekmiş uyuklayan bir korku, her zaman görülür. Ayla’nın gururu, bu korkuya esir düşecek kertede güçlü, benimkisi ise, görevden kaçacak, O’na yardım edemeyecek kadar cılız ve korkak idi..!

Gülsüm’le ikisini başbaşa bırakıp çıkmak zorunda kaldım odadan. Ben yanlarından ayrıldıktan sonra Gülsüm, muayene ve tedavi olması için Ayla’yı epeyce zorlamış. Dökmedik dil bırakmamış. Benim iyiliğimden, tıptaki üstün bilgili ve deneyimli oluşumdan, herkesçe sevilip sayılışımdan söz etmiş...

Ayhan bey bambaşka bir insan! İnsanlığı doktorluğundan üstün; doktorluğu insanlığından üstündür. Hastalarını her şeyin üstünde tutar. Hastalarının insan olduğunu hiç bir zaman unutmaz! İnsan... her şeyden önce insan gelir onun için. Doktorlukta gösterdiği üstün başarılarının kökeninde de, İnsana verdiğ değer ve sevgi yatar bence... Salt insanlara ve insanlığa duyduğu sevgi, saygı yatar... Ondan kaçacak, ondan sakınacak hiç bir şey yok Ayla...! Haydi, hiç çekinme.! İnadı bırak; muayene ol...! Hem zaten ben hep seninle birlikte, yanında olacağım kııı...! Haydi, üzme beni..! Çağırayım doktor beyi...! Canından bıkkınlığın mı var ayol...!? Neye kendi kendinin katili olmak için inat ediyorsun böyle? Haydi Canım, inadı bırak artık; iyileşmene bak...! Senin şu andaki durumun bunu gerektiriyor...!”

Ve ilh.. ve ilh... diyerek binlerce dil dökmüş. Ama Ayla bütün bunları kesin bir “Haaayır...!”homurtusuyla reddetmiş; kestirip atmış. Kendince hep mantıkçıl bulduğu parlak (!) gerçekleriyle geri çevirmiş. Gülsim’e de:

“-Seni tanımış olmak bana yeter Gülsüm. Elbette doktor bey de senin, benim kadar iyidir. İnsandır..! Buna içtenkile inanıyorum. Aslında şöyle bir düşünecek olursak, insan ömrü, kötülük yapacak kadar değil, kötülük düşünecek kadarcık bile uzun değildir. Şunun şurasında yaşasak yaşasak, altmış – yetmiş yıl ya yaşarız, ya o kadar da yaşayamayız. Bugüne değin yüzü bulanlarımızı gördün mü sen? Çok az. Yüz yıllık yaşam kötülük düşünmeye, başkalarına kötülük etmeye değer mi Gülsüm...!? "İşte geldiiik, gidiyoruz, şen olasın Halep şehri..!" demişler. Kaldı ki, “Ölüm ökçemizde!” Doğduk, öleceğiz. Hiç kimsenin kaçamayacağı bir sondur ölüm...! O kaçınılmaz sondan korkulur mu hiç...!? Acılarını darağaçlarına, giyotin satırlarına yadigar bırakıp giden Dev İnsanları da gördü şu iktidarsız dünyamız... Gün gelecek hepimiz, kuyuya düşmüş ay ışığı gibice unutulup gidecek değil miyiz...!? Ha üç gün önce olmuş bu unutuluş, ha beş gün sonra olmuş; ne değişir yani...?!

İnsan ne için yaşar? Yaşamdan bir-şeyler umduğu için yaşar...! Pekiy, yaşamdan umduğunu bulamazsa kişi, illa da yaşayacağım diye yırtınmasının ne alemi var? Bu yırtınmalar neye yarar ki...?

Yaşamda binlerce.. on binlerce “Umut” saklıdır. Bu bir gerçek! Umut kuvvettir! Umut güçtür! Umut Tanrıdır...! Bu da bir başka gerçek... Dinler, tümüyle umuttan, sevgiden,beklentilerden almışlardır o kutsal güçlerini... Yaşamın Özü: Umut ve Sevgidir...! Tüm dünya dinleri bu “ÖZ”ün, ayrı ayrı yerlerde, ayrı ayrı dillrede, ayrı ayrı zamanlarda, hemen hemen aynı anlama gelen kutsal deyimlerle kurulmuş birliğinden başka nedir ki...?! Her şey insan mutluluğuna ve insan sevgisine dayandığına göre, mutluluğu ve sevgiyi ve kurtuluşu yaşamda arayan yaşamda bulmalı, ölümde arayan ölümde bulmalı, değil mi...?!

Dinimiz, gerçek yaşamın ölümden sonra başladığını söylemiyor mu? Ölümde binlerce sevgi, binlerce umut, binlerce ongunluk olduğunu söylemiyor mu...? Uzatmayalım! Sen sağ-olasın Gülsüm; gösterdiğin bu özlenesi insanlık bana yeter... Seni hiç unutmayacağım...!”  demiş, kestirip atmıştı.

Gülsüm, üzüntülü ve yıkkındı. Oyuncakları elinden alınmış üç yaşındaki çocuklar gibi somurtuyordu. Bana vereceği bilgileri vermiş bitirmişti...

“- Ne o Gülsüm, dedim; Ne bu dalgınlık...?!”  Sözüm, karambola gitti. Beni duymuyordu bile Gülsüm. Kendi kendine söyleniyormuşçasına hafiften, ama özlem dolu, ama yalvaran bir sesle:

“- Doktor Bey, bana öyle içten.. öylesine inandırıcı şeyler söyledi ki Ayla, benim onlara inanmamam haksızlık olurdu... Ben bile, bu koşullar içinde hala neye yaşayıp durduğumuza şaşmaktan, hayıflanmaktan kendimi alamıyorum...!”  diyerek bitirdi sözlerini...

“- Deli olma Gülsüüm...!” diye bir çığlık koyvermişim. “DELİ OLMA...! Salt ölümden korkmamak insanlara yeter mi? Asıl olan yaşamak değil mi...? Ölüm, insanların istedikleri an elde edebilecekleri bir oyuncak olmamalı Gülsüm...! YAŞAM TÜMÜYLE BİZ İNSANLARIN İRADELERİ DIŞINDA OLUŞMUŞ, YAHUT BAĞIŞLANMIŞ BİR GERÇEKLİK değil midir...!? Yaşam, bizlerin istek ve irademiz dışında bizlere bağışlanmış bir kutsal emanettir. O emaneti, sahibi isteyinceye kadar korumak ve kollamak her kişinin özel görevidir...! Görevimiz ölmek değil, görevimiz yaşamak ve de görvimiz yaşatmaktır Gülsüüüm...!”

Bu haykırışlarımı duymadı bile Gülsüm. Uyur-uyanık, uykuda gezerlerin sersemliği vardı üstünde... Aklı, Ayla’daydı...

Oncağazın da damarlarında çılgın bir “Yaşama Korkusu” mu dolaşıyordu ne...!

                                                                                   M. Aslan AKSUNGUR.

------------------

29 Mart 2013 günü bilgisayar ekranlarına aktarıldı. M.a.a.

Mustafa Aslan Aksungur

Eğitimci-Araştırmacı-Yazar

Memurevleri Mah. Tonguç Cad. 205 Sok.

Göksoy Apt. Kat:7  No: 2 / 44 ANTALYA

Tel: (0242) 345 90 32 + (0535) 445 55 11

 

[ Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir ]  

 

Destan Romanlar

Manas'ın Oğlu
Kırgız Türklerinin Manas Destanı'nın ikinci bölümü, 110 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL  

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün2163
mod_vvisit_counterDün6868
mod_vvisit_counterBu Hafta36601
mod_vvisit_counterGeçen Hafta24443
mod_vvisit_counterBu Ay25991
mod_vvisit_counterGeçen Ay149815
mod_vvisit_counterToplam19895369

Şimdi: 63 misafir var.
IP: 18.232.186.117