ATSIZ DİYOR Kİ:

Taviz verene başkaları, kavga çıkarmadığı için belki "aferin" der ama kimse onu şerefli ve haysiyetli saymaz.


ALLAH YARDIM ETSİN

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

ALLAH YARDIM ETSİN

Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.Yunus (10/100)

  Şöyle bir bakalım yaşantımızdaki bazı  kesitlere: Sanki  sanal bir âlemde yaşıyoruz.  Sadece kendimizi düşünüyoruz. Hep masanın bir tarafından olaylara bakıyoruz. Nadiren de olsa masanın karşı tarafına oturup, olayı o boyutuyla hiç görmek istemiyoruz. Tek yanlı bir yaşantı.  Bu yaşantı bize yüzeysel olarak yetiyor. Ama; hakikaten yetiyor mu? İçimiz,  hep bir boşluk, yetmezlik duygusu ile dolu değil mi?

Dilimizden hiç düşürmediğimiz  şu cümleler  beni çok rahatsız ediyor; “ Allah yardım etsin” ; ”Allah korusun.”  Topu  Allah’a havale ederek sorumluluklarımızdan kurtulduğumuzu sanıyoruz.  Tam bir kandırmaca!  Zihnimiz bizi kısa süreli de olsa oyalamayı başarıyor bu şekilde.  Ama nereye kadar!  Şöyle bir bakalım gündelik hayatımıza!

Kar yağar, hava soğuktur, kendimiz sıcacık evimizde otururuz,  camdan dışarı seyrederiz.  Belki  bir şarkı mırıldanırız; belki şiir yazarız,  sıcak bir çay, kahve eşliğinde.  Çok keyifliyizdir.  Birden içimizden, derinlerden bir yerden,  bir dürtü gelir.  İçimizi hüzün kaplar.  O anda,  sokak çocukları,  evinde yakacak odunu,  kömürü olmayan,  hasta yatağında yatan,  üşümüş insanlar gelir aklımıza.  Hay Allah!  Nereden geldi şimdi bunlar aklıma; ne güzel manzaranın keyfini çıkarıyordum der zihnimiz kendi kendine.  Tabii,  o anda çıkıp  yardıma ihtiyacı olanları arayacak değilizdir ya.  Hele şu anı bir atlatalım.  Kendimizi rahatlatacak bir fikir arayışı içerisine gireriz hemen.  Her zaman yaptığımız,  uyguladığımız yöntem aklımıza gelir hemen: Topu başkasına atmak.  Öyle bir yere topu atalım ki; vicdanımız rahatlasın.  İlâhi güç en makul olanıdır.  Nede olsa madem ilâhi güç; işi ne, ihtiyacı olana yardım etmeyecek de ne yapacak?  “Allah yardım etsin” cümlesi, tam da bu işi için biçilmiş kaftandır.  Bu cümleyi, hem de yüksek sesle etrafa duyurarak söyleriz.  Oh! Artık rahatladık.  Sorun artık  ilâhi gücün.  Bana ne! Zihnimiz gene  bizi tatmin edecek bir çözüm bulmuştur.  Artık çayımızı yudumlayarak tekrar kar yağışının tadını çıkarabiliriz. Sorun çözülmüştür.

Aynı şekilde gerekli önlemleri almayız, ondan sonra “Allah korusun” diyerek,  topu gene Allah’a havale ederiz.  Dini inanış desem değil; çünkü dinimizde aklı kullanmak esas alınmıştır. Hatta “Allah aklını kullanmayanların  üzerine pislik yağdırır “ şeklindeki ayet, bu  husustaki Kurân yaklaşımının çok güzel bir göstergesidir. Kişi arabasının bakımını yaptırmaz, yola çıkar ve ağzından da “Allah korusun” sözünü eksik etmez. Temizliğe dikkat etmeyiz “Allah korur ” nasıl olsa deriz. Bu tarz yaklaşımlar tembelliğin zihin tarafından çok güzel kamuflesi değil midir?

Bu tür örneklerin binlercesini  yazmak  mümkün.  Neden bu şekilde davranıyoruz?  Mademki kendimizi diğer canlılardan üstün olduğumuzu iddia ediyoruz:  Düşünen tek canlı olduğumuzu savunuyoruz;  neden gereğini yerine getir miyoruz ?

Zihnimiz,  bu soruyu cevaplamaya çalışırken dahi,  gene dolambaçlı bir yol kullanmaya bayılır.  En doğru yaklaşım,  sanırım  ehlileştirilmiş  zihnin henüz  devrede olmadığı küçük çocukları gözlemlemek. Çünkü:  aile,  okul,  çevre faktörleri ile âdeta ehlileştirilen;  doğru olduğu varsayılan kuralların zihnimize kazındığı düşünce sisteminden uzaklaşmak;  olaya daha açık  ve  belki de daha gerçekçi bir yaklaşım sergileyebilir. Çocukların mutluluğu ve iç huzuru yakalamış olması, çevre faktörünü gözardı etmiş olmasından kaynaklanıyor olamaz mı?  Kişinin iç huzuru ve mutluluğu yakalaması bu yaşamdaki ana hedefimiz ise, bizim de çocukların kullandığı yöntemi kullanmamız gerekmez mi? Hemen düşünce bu yaklaşıma karşı çıkacaktır yapısı gereği.  Eminim ki;  siz de,  şimdi hemen  tepki veriyorsunuzdur.  Zihnin baş vurduğu en büyük tuzaklardan biri de budur sanırım.

Kurallar silsilesi ile yüklenen zihnimiz, hep aynı düşünce yollarını kullanır.  Örneğin, “Allah yardım etsin” ; “Allah korusun “ cümlesini ilk defa anne babamızdan duymuşuzdur.  Sonra akrabalarımız, eşimiz, dostumuz, komşularımızın olaylar karşısında hep aynı şekilde davrandığını;  yani işi Allah’a havale ettiğini görmüş, duymuşuzdur.  O halde en doğru davranış şeklinin,  bu olması gerektiği gibi bir yargı  zihnimize  kazınmıştır.  Artık bu kural bizim can simidimizdir: Her pozisyonda, bizi hem kendimize, hem de başkalarına karşı baş kurtarıcımız haline gelir.

Çevre ne der? Tabiri caiz ise,  ne pahasına olursa olsun kuyruğu dik tutmak gerektiği,  âdeta olmazsa olmazlarımızdandır. Şöyle bir bakın  gündelik  yaşam sahnemize. Etrafa farklı görünmek uğruna   nelere  katlanıyoruz. Âdeta çift kişilik taşıyoruz. İçimiz, kalbimiz başka; davranışlarımız ve  sözlerimiz  tam tersi yönde.  İçimizdeki şarkının melodisi ile  dışarıya yansıttığımız  melodi çok farklı. Bunun sonucunda çatışma, iç huzura erişememe, melodi karmaşıklığı: Yani gürültü. Kitaplara geçen en  çarpıcı örnekler idam mahkûmları ile ilgilidir. İdam mahkûmunun  başlıca düşüncesi, idama giderken dahi,  çevreye vereceği  imaj/görüntü dür. Halbuki, içinde fırtınalar kopmakta, korkmakta, üzülmekte; acabalar içinde bocalamaktadır. Ama olsun  ne beis var, önemli olan çevre ve imaj. Zihnin yarattığı bu trajikomik olay,  sanırım zihnimizin düşünce tarzını çok çarpıcı bir biçimde yansıtmaktadır.

Sonuç  olarak,  çevrenin,  toplum kurallarının, göründüğü kadar masum olmadığı;  insan zihninin kendi kendini haklı çıkarmak uğruna yarattığı,  kurallar silsilesinden başka bir özellik taşımadığıdır.  Bu nedenle, çevre faktörünün,  örf ve âdetlerin, yaşamımıza yüzeysel,  geçici bir mutluluk sağladığını söyleyebiliriz. Eğer gerçek, sürekli, doyurucu bir iç huzuru, mutluluğu arıyorsak, toplum kurallarını mümkün mertebe ikinci plana atıp, içimizden geldiği gibi davranmalıyız. Tabii bu demek değildir ki; çevremizdeki insanları rahatsız edelim,  zarar verelim.  Kimseyi incitmeden,  içimizden, kalbimizden geçeni uygulamayı kastediyorum. Yani yapmacık,  sahte davranışlardan kaçınalım. Kısaca maske takmayalım.  Çevre ne der baskısından kurtulalım.        

İnsanı en çok rahatlatan olgu şudur: “ Elinden gelenin en iyisini yaptığına inanması.” Herhangi bir olay karşısında, sonu ölümle bitse dahi, eğer elimizden gelenin en iyisini yaptığımıza inanıyorsak, içimiz rahattır.  Bizi en çok rahatsız eden, kendi kendimizi yargılamamız ve dâhi suçlamamızdır. İçimizden nasıl  geliyorsa o şekilde davranmak,  çevre ne  der korkusundan kurtulmak,  elinden gelenin en iyisini yaptığına inanmak  bize   daha fazla iç huzuru verebilir sanırım.

Tercih sizin, ya çevreye uyarak sanal, yüzeysel,  geçici bir rahatlık duygusu; ya da içinizden geldiği gibi davranarak,  elinizden gelenin en iyisini yaptığınıza inanarak daha doyurucu,  daha uzun süreli bir iç huzuru.

                                     

 

Son Güncelleme: Pazartesi, 17 Kasım 2014 01:28

 

Destan Romanlar

ÇANAKKALE İÇİNDE
Türkiye Türklerinin Çanakkale Destanı, 128 sayfa
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 
 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün713
mod_vvisit_counterDün10577
mod_vvisit_counterBu Hafta35918
mod_vvisit_counterGeçen Hafta33116
mod_vvisit_counterBu Ay115064
mod_vvisit_counterGeçen Ay249870
mod_vvisit_counterToplam21219482

Şimdi: 44 misafir var.
IP: 18.204.42.98