J.J.Rousseau Diyor ki:

Sıradan bir kadın nazarında,her erkek daima erkektir;ama kalbinde sevgi olan bir kadın için,aşığından başka erkek yoktur.


Alevî Kimdir?

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

alt

 

 

 

Bugün Anadolu bozkırlarında arz-ı endam eylemesini Avşar Türkmenlerinden Karamanoğlu Mehmet Bey’e borçlu olduğumuz güzel Türkçemizde ‘en son söylenecek lâfı, en başta söylemek’ diye bir deyim vardır. Biz de bu deyimin gereğini yerine getirerek ‘Alevî kimdir’ sorusunu ‘’elinden, dilinden, belinden emin olunan kimse’’ diyerek en baştan cevaplıyoruz canlar. Peki, bu düstûrun kaynağı nedir? Tabi ki Kur’an ve Sünnet… O hâlde Alevî olmanın temel şartını İslâm’ın emir ve yasaklarına uymak, İslâm ahlâkı ile ahlâklanmak diye özetleyebilir miyiz? Özetleyebiliriz.

 

 

Ülkemizde çok sık kullanılan dahası yanlış kullanılan, ayrımcılık aşılayan Alevî-Sünnî terkibinin irdelenmesi gerekir. Alevîlik, Peygamber ve Sünnet karşıtlığı olarak algılanmamalı, yorumlanmamalıdır. Alevîlik bir mezhep değildir. Haddizatında Alevîlerin böyle bir kaygısı da takıntısı da yoktur. Alevilik bir meşrep olup, özü ve kökü itibariyle Hz. Ali sevgisine dayanır. Hz. Ali’ye yani Son Peygamberin, âlemlerin sevgilisi Hz Muhammed’in elinde büyüyen, amcaoğlu olan, kızını verip kendisine damat ettiği ‘'Allah’ın aslanı’' Hz. Ali’ye… Dahası Hz. Osman’ın bacanağı olan Ali’ye… Alevîliğin -aslında- bir mezhep değil de meşrep olduğunu yukarıda belirtmiştik. Alevîliğin çıkış noktası -bize göre- tasavvuf olarak kabul edilebilir. Mevlevîlik, Melâmîlik gibi Alevî-Bektaşîlik de bir tasavvuf koludur. Öyle ki Peygamberimizin zaman zaman zikir halkası oluşturduğu ve halkaya başkanlık (imamlık) yaptığı tarihî bir vakadır. O olmadığı zamanlar ise Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali’nin halkanın başına geçtiği nakledilmektedir. Dahası Hz. Ebu Bekir’in sessiz zikir, Hz. Ali’nin sesli zikir usulünü tercih ettiği, bu uygulamanın da herhangi bir dinî kural olmayıp, katılımcıların yaş ortalamaları ve halet-i ruhiyeleri (ruh hâlleri) ile ilgili olduğu yönünde görüşler vardır. Zira Hz. Ali gençtir ve sohbet halkası da -hâliyle- daha çok gençlerden oluşmaktadır.

 

 

Cami, ‘toplanılan yer’ demektir. Cem evi ise ‘toplanılan ev’… Özü ve kökü itibariyle aynı anlama gelen iki sözcüğe zıt anlamlar yüklemenin beyhude bir çaba, beyhude bir uğraş olduğu ortadadır. Yalnız -işlev bakımından- zamanla sapmaların, kaymaların olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Burada dikkât çeken husus caminin, İslâm’ın temel ibadethane kurumu olduğu gerçeğidir. Hz. Muhammed’in de, Hz. Ali’nin de, Ebu Hanîfe’nin, Hoca Ahmet Yesevî’nin, Hacı Bektaş’ın, Derviş Yûnus’un da ibadethanesi cami olmuştur. Hz. Ali Efendimiz bir mel’un fitne sonucu camide şehit edilmiştir. Dahası Allah’ın aslanına, ‘‘camiye girme, seni şehit edecekler’’ denseydi bile bin kere, yüz bin kere o camiye girip ibadetini yapacağından da hiç kimse şüphe duyamaz sanırım. Cem evine gelince, kökeni yüzyıllara dayanan bir Türk geleneği olarak sürdürülen, Orta Asya’dan beri yaşattığımız köy odası geleneğinin İslâm’la kaynaşmış hâlidir. Hatta bu gelenek, yakın zamanlara kadar ‘köy odası’ adıyla Anadolu’nun her yerinde yaşatılmıştır. Bu köy odaları düğünde, bayramda, mevlitte… ortak kullanım alanları olarak işlev görmüş; yatıya kalan misafirler buralarda ağırlanmıştır. Keza Alevî-Bektaşîlerin cem evlerinde gerçekleştirdikleri etkinliklerin de kültür ağırlıklı olduğu ortadadır. Dahası, çoğunluğu Şiî Müslümanlardan oluşan Azerbaycan'a, İran’a ve Arabistan, Kuzey Afrika gibi diğer bölgelerde yaşayan Şiî topluluklara baktığımızda da ibadet merkezlerinin cami olduğunu görüyoruz. Böylece cem evi olgusunun tamamen bir Türk geleneği olduğu, eski Türk inançlarının, gelenek-göreneklerinin İslâm’la kaynaşmış hâli olduğu ortaya çıkmaktadır canlar.

 

 

Kalp gözünün açık olduğuna dair işaretler bulunan, ilmî derinliği ile zamanında ilim meclislerinin aranılan ismi olmuş Hz. Ali Efendimizin bir keresinde sarf ettiği söz oldukça manidardır. Allah’ın aslanı “Benim yüzümden iki kısım insan helâk olacaktır. Biri, bana fenalıkta aşırıya kaçanlar; diğeri, beni sevmede aşırıya kaçanlar …” derken aslında bugünlere işaret etmiştir. Peygamberimizin biricik damadına ve onun çocuklarına yapılan zulüm ve işkenceler yerde kalmayarak, göğe yükselmiş ve zalimler iflâh olmamışlardır. İslâm sancağının niçin bin yıldır Türklerin elinde olduğu bunun apaçık bir delilidir. Muhabbette aşırıya kaçanlara gelince… Allah (cc) nurunu tamamlayacaktır şüphesiz!..  

 

 

Aziz Dolu Atabey                                                                                                                           http://azizdolu.blogcu.com/

 

Son Güncelleme: Perşembe, 29 Ekim 2015 00:45

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

Manas'ın Oğlu
Kırgız Türklerinin Manas Destanı'nın ikinci bölümü, 110 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL  

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün827
mod_vvisit_counterDün5239
mod_vvisit_counterBu Hafta21241
mod_vvisit_counterGeçen Hafta40899
mod_vvisit_counterBu Ay78246
mod_vvisit_counterGeçen Ay236082
mod_vvisit_counterToplam18176812

Şimdi: 97 misafir, 2 bots var.
IP: 18.207.249.15