Anthony Robbins Diyor ki:
 
Hayatta ne yapacağını pek çok insan bilir ama bildiğini yapan insanların sayısı çok azdır.


Göçe Göçe- Göçmenler Kızılpınar'da da Adetlerini Sürdürüyorlar-34

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

alt

 

Dışardan bir kadın sesi geliyor, ninemin köpeği Akiş de havlayarak ortalığı yıkıyor.

-Ma Aşşe abu uuu... Aşşe abu!

Ninem aşevinden ayata çıkıyor, ben de arkasından gidiyorum. Feracesinin önünü eliyle tutan genç bir kadın, avlunun arkasından seslenmeye devam ediyor:

-Şu köpene baksana, beni paralaycak nerdeyse!

-Gel korkma, bi şeycik yapmaz. Çıübe çüüü namussuz. Git şurdan, çübe!

Ninemin köpeğinin tüyleri bembeyaz. O yüzden adını Akiş koymuşlar. Orta büyüklükte bir köpek. Avlu içine yabancı kimseyi sokmaz, sokakta ise kimseye bir şey yapmaz. Aradan bir sene geçmesine rağmen avlu içine giren her yabancıya saldıran köpek, annemle beni görünce havlamadı bile. Kuyruğunu sallayarak yanımıza gelip başını ayaklarımıza sürdü. Bizi tanımıştı.

Köyün köpeklerinden çok korkuyorum. Birkaç kere beni ısırdılar. Bizim avlunun bitişiğinde, teyzemler oturuyor. Onların Tilki adını verdikleri küçük, sinsi bir köpekleri var. Teyzemlerin avlusuna tek başıma girdiğim bir gün, aniden karşıma çıktı ve havlamaya başladı. Korkup kaçtım, köpek de peşimden kovalamaya başladı ve beni yakalayıp ayağımdan ısırdı. Teyzem çıkıp beni kurtardı. Günlerce bacağım acıdı. Onun gibi, köyde hiç habersiz insana dalan köpek çok. Bu köpeklerin bazı sahipleri, bunların boyunlarına küçük bir çıngırak takmış. Böylece çıngırak sesini duyarak gafil avlanmaktan kurtulabiliyor insanlar.

-Aşşe abu, bu gece Şadiyelerde sedanka var. Yarın gece de bizde anamın kırkı için mevlit okutacaz.

-Sedankada benim işim olmaz. Napacam orda? Gençler yapsın sedankayı. Ama mevlide gelirim.

Sedankada bir evde toplanılır, kadın kadına sohbet edilir, eğlenilirmiş. Kadınlar yanlarında getirdikleri el işlerini yaparlar, birbirlerinden iş örneği alıp verirlermiş. Sedanka, gecenin geç saatine kadar devam ediyormuş.O nedenle, yazın değil de daha çok kışın yapılırmış. Çünkü yaz mevsiminde gündüz tarlada, harmanda yapılacak iş çoktur. Bazı ev sahipleri sedankaya gelenlere mısır patlatıp ikram ederlermiş. Köyün genç erkekleri, sedanka olan evleri takip ederler; evlerin etrafında kendilerini belli etmeden, gizlice açık kalan perdeden genç kızları gözlerlermiş. Eğer sedankaya katılan akrabalarından bir kadın varsa, önceden ondan perdeyi biraz aralaması için yardım isterler, adeta yalvarırlarmış.

-İyi o zaman, ama bak mevlide mutlaka gel! Deyip genç kadın giderken ninem:

-Tamam tamam, gelecem... Dedi.

Ertesi geceki mevlüde, ninem beni de götürdü. Benden başka iki çocuk daha vardı orada. Biz çocukların mevlüde gitme nedenimiz, orada verilen ikramlardı. Bazı mevlüdlerde, bir külah içinde şeker verilirdi. Külahın en üzerinde bir lokum ve lokumun altında da birkaç tane akide şekeri olurdu. Bu ikram çocukları sevindirirdi, ama bazı yerlerde ise suda haşlanmış mısır tanesi ikram edilirdi. Tabii bu ikramdan memnun olmamız beklenemezdi.

Mevlüde gelenler yere oturur, okunma sırasında konuşulmaz ya da ayağa kalkılmazdı. Sadece mevlüdün selamlaşma bölümünde kadınların hepsi ayağa kalkar ve birbirlerinin ellerini tutarlardı. Sonra gene oturulurdu. Bu mevlüdte mısır dağıtıldığı için gittiğime pişman oldum. Gerçi mevlüd boyunca uyumuştum. Ben uyurken üşümeyeyim diye ninem feracesini üzerime örtmüş. Mevlüd bitince beni uyandırdı.

 

 

Ninem aynı zamanda köy düğünlerinin vazgeçilmez aşçısıydı. Düğün sahipleri, birkaç gün önceden gelip ninemi çağırırlardı. O da, kim olursa olsun, mutlaka bu daveti kabul ederdi. Bu düğünlerden birine beni de götürmüştü. Düğün evine gittiğimizde, üç yerde birden ateş yakıldığını gördüm. Gidince bir müddet, yemek yapmak ve düğüne gelenlere ikramda bulunmak için kullanılan kapkacağın getirilmesini bekledik. Bu kapkacaklar, köyde ortaklaşa kullanılıyordu. Bir hayırsever, düğün yapacaklar kapkacak telaşına düşmesin diye almış. Her düğünden sonra bunlar, yıkanıp temizlenir ve çuvallar içinde bir sonraki düğüne kadar saklanırmış. Kapların çoğu bakır olduğu için, belli bir kullanım sayısından sonra kalaylatılması gerekiyormuş. Bu kalaylatma işini de düğün sahibi ya da bir hayırsever, yaptırırmış. Yoksa kalaysız bakır kapkacak, içine yemek konup yendiğinde zehirlenmelere yol açıyormuş. Bizim köyde de, daha önceleri bu yüzden zehirlenen insanlar olmuş. Tabii sadece düğündeki değil, evlerdeki kapkacak da kalaylanıyormuş. Kalaylama işini yapan çingeneler varmış. Bunlar sık sık köyü ziyaret ediyorlarmış. Bir kere ben de bir çingene kadının:

-Kalayci geldi, kalayci... Adii bakalım kalayci geldi... Kap kalaylarim, kacak kalaylarim... Kalayciii.... diye bağırarak köy sokaklarını dolaştığını görmüş ve sesini duymuştum.

Düğün evinin avlusuna giren bir eşek arabası ile, kapkacaklar geldi. Üç tane kazan ve ağızları kapalı iki çuval... Kapkacaklar geldikten sonra, ninemin koşuşturmacaları da başladı. Bu işte tek başına değildi tabii. Etrafında ona yardım eden çok sayıda genç kız ve kadın vardı. Onlara emir veriyor, işlerin nasıl yapılacağını anlatıyordu. Fırında ekmekler pişiyor, önceden açılıp kızartılmış içi boş tırtıklı baklavalar tepsilere diziliyor, patates soyuluyor, pirinç ve keşkeklik buğday ayıklanıp yıkanıyor, bir adam da dört tane tavuğu kesmek üzere evin arkasına götürüyordu...

Bu düğünde çorba, keşkek, patates aşı, baklava ve sütlü(sütlaç) verilecekti.

Yemekler henüz hazır değildi, ama ben acıkmıştım. Nineme söyledim. Beni hemen aşevindeki ocağın başına götürdü. Maşa ile ocaktan korlaşmış ateşleri kenara çekip, üzerine kocaman bir tavuk ciğeri koydu, bunun iki tarafını da iyice kızarttı. Ciğeri bir dilim ekmekle birlikte yedim, çok lezzetliydi.

Yemekler pişerken, bahçeye sofralar hazırlandı, üzerilerine ekmek ve kaşıklar kondu. Pişince de önce erkekler sofralara oturdu, çorba, yemek ve keşkek getirildi. Herkes aynı tas ve sahandan kaşıkla çorba, yemek ve keşkeği yiyerek karnını doyurdu. İçinde ceviz, fındık filan hiçbir şey bulunmayan haşlanmış tırtıklı baklava tepsileri ve derin taslardaki sütlü de misafirlere yapılan son ikram oldu. Daha sonra kadınlar da aynı şekilde yemek ve tatlılarını yediler. Bu arada davulcu ve zurnacılar unutulmadı, onlara da sofra kuruldu.

Düğünde içki yoktu. Ancak köyün delikanlıları bir şekilde bunun da bir yolunu bulup içmişti. İçki içtikleri belli olanlar sık sık davulcu ve zurnacıya:

-Çal bi tane Tekirdağ Karşılaması... Diyorlardı. Aynı parçayı defalarca çalmaktan usanan bu adamlar, isteği yerine getirmezlerse delikanlıların öfkeli bakışları, hakaret eden sözleri ile karşı karşıya kalıyorlardı. Hatta üzerlerine hücum edenler bile oluyordu. Belki de sabaha kadar Tekirdağ Karşılaması'nı çalmak zorunda kalacaklardı! O yüzden bazı çalgıcılar, Kızılpınar'a çağrıldıklarında nazlanıyorlarmış. Eeee, gece gündüz durmadan çalmak kolay bir iş olmasa gerek! Bir de Kızılpınar gençlerinin, düğünlerde çıkardıkları kavgalar varmış. Ama her düğünde değil. Daha doğrusu, Kızılpınar düğünlerinde yabancı köylerden gelen gençler olursa, mutlaka bir kavga çıkarmış. Köylerinin kızlarını yabancılardan kıskanmalarından olsa gerek...

Askı(takı) merasimini de seyrettim. Takı merasiminde sadece kadınlar vardı. Bir kadın kimin ne hediye ettiğini yüksek sesle bağırarak, herkese duyuruyordu:

-Komşusu (H)alime'den bardak takımı..

-A(h)retliği Fatme'den tencere.

-Teyzesinden altın.

-Dayısının karısından tabak takımı.

.....

.....

Düğün evinde bir-iki saat uyumuşum. Ninem beni evimize gitmek için uyandırdığında vakit geceyarısını geçiyordu. Ninemin işi bitmişti, ama çalgıların sesinden düğünün hâlâ devam ettiği anlaşılıyordu. Ninem hazırlanırken ben de düğünü seyretmek için bahçeye çıktım. Düğün evinin bahçesini ağaçlara ve direklere asılmış lüküsler aydınlatıyordu. Bunlara bakınca gözlerim kamaştı.

Ninem feracesini giydikten sonra birinde çorba, diğerinde keşkek olan iki bakırı komislaya takıp omzuna koydu. Düğün sonunda bütün kazancı, bu aldıkları kadarmış. Verseler de para almazmış.

Eve yoldan değil de, elalemin avlu içlerinden geçip gidecektik. Yoldan gitsek uzun sürermiş, böyle kestirmeymiş. Ama hangi avluya girsek, hemen o evin köpeğinin saldırısına uğradık. Ninem alışık olduğundan, köpeklerden hiç korkmuyordu, ben ise korkudan tir tir titriyordum ve ninemin feracesine sımsıkı asılmıştım. Ayaklarıma dolaşan dallar, çalılar ve içine düştüğüm çukurlar rahatsız ediciydi. Karanlıkta uykulu gözlerle düşe kalka ninemin evine geldiğimde kendimi hemen yatağa attım.

(Devam edecek...)

Son Güncelleme: Salı, 20 Eylül 2016 21:07

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Giriş Formu

Dost Siteler

Destan Romanlar

KAYADAN DOĞAN KIZ
Hakas Türklerinin Altın Arığ Destanı, 112 sayfa
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL  

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün3345
mod_vvisit_counterDün5846
mod_vvisit_counterBu Hafta3345
mod_vvisit_counterGeçen Hafta106013
mod_vvisit_counterBu Ay316037
mod_vvisit_counterGeçen Ay440326
mod_vvisit_counterToplam13430600

Şimdi: 118 misafir, 1 bots var.
IP: 54.224.77.47