ATSIZ DİYOR Kİ:

Taviz verene başkaları, kavga çıkarmadığı için belki "aferin" der ama kimse onu şerefli ve haysiyetli saymaz.


Demokratik Deliler Devleti (3D)

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

 

Demokratik Deliler Devleti (3D)

Yazar: Ömer Faruk HÜSMÜLLÜ

-Delilerle ilgili masalları ancak ve ancak bir deli anlatırsa inanın.

-Sanki, masal anlatayım diye de insanlar deli oluyordu!

** +18

Bir masal anlatacağım, deli masalı. Masalların hayal ürünü olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? Ama olsun, ben gene de söyleyeyim de bazıları üzerine alınmasın.

Masallarda olağanüstü olaylar ve olağanüstü kahramanlar vardır. O nedenle de dinleyicinin, okuyucunun aklını zorlayıp hayal gücünü kullanmasını sağlar. Bizim kahramanlarımız bu özelliklere sahip mi? Doğrusu bilmiyorum, en iyisi bu konuda kararı, masalı dinledikten sonra siz verin!

Bizler masallarla büyüdük. Çoğunlukla dedelerimiz, ebe(nine)lerimiz, bazen de anne ve babalarımız bize masallar anlatırlardı. Hele soğuk kış günlerinde sıcacık sobanın başında o masalları dinlemenin zevki bir başkaydı. Bir de yanında soba üzerinde kızaran kestanemiz ya da patlamış mısırımız varsa, gel keyfim gel! Kestane ve mısır bulamadığımızda ya bütün olarak patatesi sobanın sıcak külüne gömerdik ya da ince ince kesip sobanın kızgın sacına yapıştırıp kızartırdık. Şimdikilerin cips dediklerini, biz yıllar önce zaten keşfetmiştik. Üstelik bizim cipsimizde gram yağ yoktu ve tabii ki o nedenle de sağlıklıydı. Hiçbir şey bulamazsak mangaldan küçük bir köz alıp, bir kesmeşekerin üzerine koyardık ve eriyince de yerdik. Şimdilerde galiba buna karamel deniyormuş.

Aynı masalı, defalarca dinlediğimiz halde, gene de bıkmazdık. Aksine bir kere daha, bir kere daha anlatması için dedemizi, ebemizi sıkıştırırdık. Bu sıkıştırma ya da ricayı sadece onlara yapabilirdik, anne ve babamıza değil. Çünkü nazımızı ancak içlerinde torun sevgisi olan, bazen torunun çocuğundan da daha çok sevildiğini söyleyen bu yaşlı insanlar çekerdi.

Kaf dağının arkasına, periler padişahının ülkesine gitmekten hiç bıkmazdık. Beyaz atlı prens, pamuk prenses, cüceler, kırmızı başlıklı kız, süpürgesinin üzerine binerek uçan kötü kalpli cadı, insan başlı yılan, bir dudağı yerde diğer dudağı gökte olan dev, yedi başlı canavar, gülyabani, şahmeran, zümrüdüanka, çizmeli kedi, keloğlan adeta bizimle beraber yaşardı. Bazılarından korkardık, bazılarını severdik, bazıları gibi olmak isterdik…

Pamuk Prenses’e o zehirli elmayı veren Kraliçe’den, daha doğrusu cadıdan nefret ederdik. Pencereden bakan Pamuk Prenses’e zehirli elmayı uzatırken, sanki sesimizi duyacakmış sanıp “Sakın alma! O elma zehirli.” Diye bağırırdık. Alınca da “ah, vah” çekmeye başlardık. Kırmızı Başlıklı Kız’ı da hain kurttan kurtarmak isterdik ama gene başarısız olurduk. Kurdun kızcağızı ve büyükannesini bir lokmada yutuvermesi karşısında ne yapacağımızı şaşırırdık. Neyse ki bu üzüntü ve şaşkınlığımız Kırmızı Başlıklı Kız’ın ve büyükannesinin bir avcı tarafından kurdun karnı yarılarak çıkarıldığını duyduğumuzda sevince dönüşürdü.

“Bir varmış, bir yokmuş” tekerlemesiyle masala başlardı büyüklerimiz; “evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken” diye de devam ederlerdi. Bunlar anlatılırken küçücük pirenin nasıl berberlik yapabildiğini daha doğrusu o kocaman makası nasıl tutabildiğini düşünürdük. Ya devenin tellallığına ne demeli? Kim bilir ne gür çıkıyordur sesi? Belki de yeri göğü inletiyordur! Doğrusu tellallık için iyi bir seçenek… Ninemizi beşiğe sığdırmak ise hiç de zor değildi, çünkü insan yaşlandıkça küçülüyordu. Nineciğim de işte artık ufacık kalmıştı…

Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik. Bir de dönüp baktık ki bir arpa boyu yol gitmişiz.” Sözünü duyduğumuzda “Öyleyse, niye gittik?” diye sorardık kendimize.

Masalların sonunda çoğunlukla iyiler, doğrular kazanır; adalet yerini bulur. Tersi olursa dinleyici hayal kırıklığına uğrar, üzülür, içini bir sıkıntı kaplar. Gerçi masalın sonunu dinleyemeden uykuya daldığımız da çok olurdu ya…

Sahi, sevgili okurlar sizlerin de uykusu gelmiş olmasın? Lütfen çekinmeyin, geldiyse yatağınıza uzanıp kapatın gözlerinizi. Sizlere renkli rüyalar… (Rüyalarımızın bir kısmının renkli olduğunu biliyorsunuz değil mi? O nedenle bu dilek laf olsun diye söylenmemiştir!) Uyumayanlar için anlatmaya devam edelim:

Bizim masalımız bir akıl hastanesinde geçiyor. Burada yaşayan altı yüze yakın akıl hastası ve yüz civarında da görevli personel var. Etrafı yüksek duvarlarla çevrili dikdörtgen şeklinde yüzlerce dönümlük bir bahçenin içerisinde çeşitli amaçlar için kullanılan altı tane bina bulunuyor. Bahçe duvarlarının üzerindeki dört tane gözetleme kulesi ile burası bir hastaneden ziyade adeta bir hapishaneye benziyor. Birkaç metre yüksekliğindeki demir kapısı ile ise dışarıdan bakıldığında bir kale izlenimi yaratıyor.

Bu yüzlerce dönümlük arazi, hanedan soyundan gelen bir bayana aitmiş ve vakti zamanında burada bu ailenin bir av köşkü varmış. Arazi, yerleşim yerlerinden oldukça uzak bir yerde, ormanla çevrili. Bu bayan, üç çocuğunun üçünü de daha çok küçük yaşlarda iken çeşitli hastalıklar yüzünden kaybettiğinden, bu araziyi hastane yapılmak şartıyla devlete bağışlamış. Uzun yıllar arazi boş kalmış, geçen zaman içinde taş yapı olmasına rağmen sekiz odası bulunan av köşkü bile tahribata uğramış. Neden sonra devlet buraya hastane inşa etmeye karar vermiş, ayrıca av köşkü de restore edilmiş.

Buranın sakinlerini de size kısaca tanıtayım: Hastaların hepsi erkek, kadın hiç yok. Neden böyle bir uygulama yapıldığını bilmiyorum. Vardır elbet bir sebebi! Hastaların içinde durumu çok ağır olanlar bulunduğu gibi iyileştikleri halde burada kalmaya devam edenlerin sayısı da az değil. Neden iyileştikleri halde bu insanlar taburcu edilmezler? Çünkü bunların çoğu burada aileleri tarafından unutulmuş. Bazıları da kendilerini unutturmuş. Unuturmayıp da ne yapsınlar? Herhangi bir geliri ya da malı mülkü olmayan bir insan, buradan çıkarsa hayatını nasıl devam ettirecek? Hastanede yatacak yeri var, yemeği var, banyosunu yapabiliyor, çamaşırları yıkanıyor. Dışarı çıktığında bunların hepsinden yoksun kalacak.

Neyse, eksik kalan bilgileri daha sonra da anlatabilirim. Şimdi biraz kendimden bahsedeyim: Ben bu hastaneye geleli tam on bir sene oldu. Ne kadar olduğunu ben saymadım; geçen gün dosyama bakan bir doktor söyledi. Deliydim, ama şimdi iyileştim. Ya da en azından ben öyle düşünüyorum, yani iyileştiğimi zannediyorum. Arada sırada zırvaladığım oluyorsa da bunun pek önemi yok. Hastanedeki insanların hepsini olmasa bile çoğunu tanıyorum. Binalardaki odaların tamamını dolaştım, bahçede ayak basmadığım yer kalmadı. Bir ara kaç tane ağaç olduğunu bile saymıştım.

Bahçe dedim de aklıma geldi, anlatmadan geçmeyeyim. Bahçenin tamamını dolaşmaya kalksanız bu saatlerinizi alır. Bu bahçede neler yok ki? Futbol, basketbol, voleybol sahaları, onlarca çardak diğer deyişiyle kameriye, yüzlerce üzerlerinde çeşitli belediye ve firmaların adı yazılı oturma bankları. Mevsimine göre her türlü çiçekler: Yani laleler, papatyalar, yaseminler, zambaklar, nergisler, kasımpatılar, hanımelleri, menekşeler, sarmaşıklar, sardunyalar, lavantalar, karanfiller… Hangi birini sayayım. Ağaçlar da öyle. Mübalağa etmiyorum binlerce ağaç var bahçede.

Bahçenin hemen hemen yarısı hastaların kullanımına verilmiş. Ancak öteki yarısına hastaların geçmesine izin yok. Zaten ayrılan kısım hastaların ihtiyacına yetiyor da artıyor bile. Diğer yarısına tel çit çekilerek görevlilerden başkasının girmesi engellenmiş. Çünkü o bölümde sebze ve meyve yetiştiriliyor. Elde edilen ürün hastaların beslenmesi için kullanılıyor.

Bahçeyi kısaca tanıttıktan sonra tekrar kendime döneyim: Kendimi iyi hissettiğim halde niçin buradan gitmediğimi bana sorabilirsiniz. Yukarıda da izah ettim, bazı insanların dışarıdaki hayatla mücadele edebilecek güç ve imkanları yok. Benim için de bu geçerli. O yüzden birçok kişinin yaptığı gibi ben de hasta numarası yapıyorum. Numara yapıyoruz da doktorlar bunu fark etmiyorlar mı? Sanırım onlar her şeyin farkında olmalarına rağmen, bizleri idare etme yoluna gidiyorlar.

***

-Dışarıdakiler, içeridekilerin deli olduklarını zannederler.

-İçeridekiler ise, dışarıdakilerin deli olduklarını bilirler.

**

Sevgili okur, bu masal devam ettiği sürece seni uyaracağım. Zamanını boşa harcamak istemiyorsan elindeki kitapsa kapağını kapat ve bir köşeye at; yok, internetten okuyorsan sayfanın sağ üst köşesindeki (x) işaretini tıkla! Çünkü, umduğunu bulamayabilirsin, abuk subuk deli saçmalarıyla kafanı karıştırabilirsin.

Sarı saçlı, mavi gözlü, beyaz tenli küçük kız, sen kaç yaşındasın? Yazının başlığındaki +18 uyarısını da mı görmedin? Belki de +18’in ne demek olduğunu bilmiyorsun! Okuyacağın yazıda, seyredeceğin filimde senin yaşına uygun olmayan ifade ve görüntüler var demektir. Sen olsan olsan en fazla 14 yaşındasın. O nedenle şimdi doğru yatağına gidip yatıyorsun!

Ben bunu diyorum ama nedense +18 yazan filmler daha çok seyirci, kitaplar da daha çok okuyucu buluyor. İnanmazsanız bu uyarıyı gördüğünüz bir filme gidin ve oradaki seyircilerin yarıdan fazlasının 18 yaşından küçük olduğuna kendi gözlerinizle tanık olun.

Masal diye başladım, ancak hikaye gibi devam ediyorum. Bu birçok okurun gözünden kaçmamıştır. Anlatıcının masal kahramanı olduğu masala ben rastlamadım. Hikayede olabilir. Öyleyse bu adam yani ben ne yapmaya çalışıyorum? Belki de kendimden bir masal kahramanı yaratmak amacındayım! “Al sana, bir megalomanyak!” diye düşünenleriniz olabilir. “Haklısınız.” Dememi mi bekliyorsunuz?

Haklı filan değilsiniz! Sadece insanlara kolayca bir yafta yapıştırıyorsunuz! Düşene gülüyorsunuz; yapmanız gereken gülmek mi o insanı yerden kaldırmak mı? Delilerle alay etmekten hoşlanıyorsunuz; bazen de acıyormuş numarası yapıyorsunuz! Onları seyredip davranışlarına gülüyorsunuz. Yani röntgenciliğe bayılıyorsunuz! O nedenle Türk televizyonlarında yıllarca yayınlanan “Biri Bizi Gözetliyor” programı, rayting rekorları kırmadı mı? Daha sayabilirim. Yani açtırmayın kutuyu söyletmeyin kötüyü…

Gogol’un yazdığı 10-15 sayfalık bir deli hikayesini göklere çıkarıyorsunuz. Kitap satış sitelerinin “en çok satan kitaplar” listesinde, “Bir Delinin Hatıra Defteri” aylarca en başta yer alıyor.

Hakiki bir megalomanyak olan Nietzsche’nin neden milyonlarca hayranı var? Üstelik bu hayranların çoğu, yazarın söylediklerinden belki de bir tek cümleyi bile anlamıyorlar. Buna rağmen onlara göre Nietzsche en büyük yazar. Pöhhh… İşte size bu adamın bazı yazılarının başlıkları: “Ben Neden Böyle Bilgeyim? Ben Neden Böyle Akıllıyım? Böyle İyi Kitapları Neden Yazarım?” Megalomanyak olmayan bunları söyler mi?

“Doktor Heinrich von Stein bir defasında Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabının tek bir sözcüğünü bile anlayamadığını açık yüreklilikle itiraf ettiğinde, ona bunun böyle olması gerektiğini söylemiştim. Onun altı cümlesini anlamak, yani yaşamış olmak ‘çağdaş’ insanların çıkabileceğinden çok daha yükseklere götürür ölümlüleri. Bende onlara böylesine uzak oluşumun bu duygusu varken ’çağdaş’ların beni anlamaları nasıl beklenir ki?”

Bu ifadeler bana değil Nietzsche’ye ait. O, anlaşılmamış olmaktan üzüntü değil aksine sevinç duyuyor. Bundan dolayı farklı olmanın ötesinde kendini üstün bir insan olarak kabul ediyor.

Nietzsche’yi kıskanıyor muyum? Belki… Nietzsche okunmaya değmeyecek bir yazar mı? Kesinlikle hayır!

Ben delileri severim; buna Nietzsche de dahil. Nietzsche’yi gerçekten anlamak istiyor musun? Cevabın evetse, şu sözümü unutma: Nietzsche’yi anlamak için kendini onun yerine koymak yetmez; onun gibi olmalısın! Yani delirmelisin!...

İşte bu yüzden okuru uyarıyorum. Vakit erkenken vazgeç, bu masalda bir yığın zırva ile karşılaşacaksın. Sonra, boş yere harcadığın zamanının hesabını benden sormaya kalkma! Geçen zamanın bir saniyesinin bile bedelini ödeyebilecek bir zengin, bugüne kadar dünyaya gelmemişken, ben bu hesabın altından nasıl kalkarım?

Masalımıza döndük…

Güneş tam tepemde. O yüzden yakıcı. Ağaçların gölgesine sığınarak yürümeye çalışıyorum. Bir kertenkele önümden hızla geçiyor. Zamanlaması mükemmel, çünkü bir saniye kadar geç kalsaydı ayağımın altında can verecekti. Kahkaha atanlar, şarkı söyleyenler, el şakası yapanlar, kovalamaca oynayanlar var. Demek ki herkes sıcaktan benim kadar etkilenmiyor!

Beş kişi bir ağacın altına oturmuşlar; sesleri gür çıktığı için tartıştıkları anlaşılıyor. Yanlarına iyice yaklaşıyorum; benim varlığımdan haberdar değiller. Konuşmalarına kulak kabartıyorum ama dinlediğimi fark etmelerinden de doğrusu çekiniyorum:

-Bundan yüz bin sene önce belki de bir milyon sene önce insanlar da tıpkı kuşlar gibi kanatlıydı ve uçuyorlardı.

-İnsan uçamaz, çünkü bu ağırlıktaki bir gövdeyi taşıyacak kanat yoktur.

-Uçan dinozor bile varmış da uçan insan neden olmasın? Vardır, ben olduğuna inanıyorum.

-Varmış demek yetmez, kanıt göstermelisin. Mesela uçan bir insan heykeli ya da en azından resmi var mı?

-Bir tarih kitabında uçan adam resmi görmüştüm.

-O, Hezârfen Ahmed Çelebi’nin temsili resmidir. Osmanlı döneminde yaşamış bir bilgin. Milyon sene önce değil… Hem o, takma kanatlar kullanmış. Kuş kanadı gibi kanadı yokmuş. Galata Kulesinden Üsküdar’a kadar uçtuğu rivayet olunur.

-Tarih bilgini konuşturdun gene…

-İyi de insanın kanatlarına ne oldu, şimdi niye yok?

-İnsanoğlu uzun süre kanatlarını uçmak yerine değil, iş yapmak için kullandığından köreldi ve en sonunda da ele dönüştü.

-Keşke şimdi de kanatlarımız olsaydı…

-Kanatların olsaydı ne yapacaktın?

-Önce bu lanet yerden kaçardım, gökyüzünde özgürlüğün tadını çıkarırdım. Bir de canımı sıkan insanların kafasına havadan sı…dım.

-Şimdi, ufacık kuş sı…ca bunu kısmet, şans, kazanç olarak yorumlayıp hemen bir piyango bileti alan insanlar, acaba senin b..un kafalarına düştüğünde ne yaparlardı? Belki de bütün varlarını yoklarını şans oyunlarına yatırırlar ve tabii sonunda da batarlardı.

-Kuş gibi uçmanın iyi, güzel yanları var; ama bir avcının tüfeğinin hedefi olma ihtimali de var. Onun için kuş gibi uçmayı isterken iyi düşünmelisin.

-Avcı beni vurup da ne yapacak? Etimi mi yiyecek?

-Yer tabii… İnsanlar gene bundan milyon sene önce birbirlerini avlayıp, etlerini yiyorlardı.

-İnsanların kanatları olduğuna belki inanırım, fakat birbirlerini yediklerine inanmam.

-Öyleyse sen yamyamlardan bahsedildiğini hiç duymamış olmalısın.

Konuşmanın tadı kaçmaya başlamıştı. Sıkıldım. Oradan ayrıldım. Zaten öğlen yemeği zili de çalıyordu. Yönümü yemekhaneye doğru çevirdim.

**

-Bir deli bağırıyor: “Cehennemden korkanlar bu otobüse binsin!”

-Oysa otobüsün önünde “Cehenneme Gider” Yazıyordu.

**

-Askerde düdük sesinden, burada da zil sesinden bıktım. Yeter be, duyduk işte! Kısa kesseniz şu meretin sesini olmaz mı?

Diye İmparator bağırmaya başladı. Birkaç da küfür ekledi, yere tükürdü, sağ ayağını yere birkaç kere hızla vurdu. Kızgınlığı geçmemiş olmalı ki ona bakan bir hastaya o meşhur sol tekmesini savurdu.

İmparator, kırk üç yaşında uzun boylu (1.90’dan fazla), yüz kiloya yakın ağırlığı, güçlü pazuları, kocaman kafası, kalın kaşlarıyla heybetli, ürkütücü bir görünümü olan iri yarı bir adam. İri gözleri, bir şahinin gagası gibi kıvrık burnu vardı. Kocaman ayaklarına (56 numara) asker postalına benzeyen ayakkabılar giyerdi. Sıcak havalarda sırtına kolsuz bir tişort geçiriyor, çünkü böylece adaleli pazularını da gösterme imkanına sahip olabiliyordu. Zaten sık sık her iki kolunu yana açıp pazularını şişirme davranışı, onda bir tik haline gelmişti.

Onun sesini duyunca, adımlarımı daha da hızlandırdım. Belaya bulaşmamak için kaçmak veya görmemezlikten gelmek en iyisiydi. Göz göze gelindiğinde karşısındaki kişi bakışlarını ondan kaçırmak zorundaydı; aksi halde tekmeyi yerdi.

İmparator, hastanenin kralıydı. O yüzden İmparator adını alması da boşuna değildi. İlk önceleri bazı hastalar ona “Uzun!” ya da “Sırık!” diye seslenme hatasını yapmışlar ve tabii bedelini çok ağır ödemişler. Ondan sonra da fısıltıyla bile ağızlarından “Uzun” ya da “Sırık” kelimesi çıktığında, bir duyan oldu mu diye etraflarına bakar olmuşlar.

İmparator'un yaşam öyküsü, biraz karışık. Gerçekten hasta mı yoksa rol mü yapıyor? Karar vermek çok zor. Bu adam, birkaç sene önce karısını sebepsiz yere öldürmüş. Olaydan sonra polisler gelip tutuklamışlar. Ne karakolda ne de savcılıkta tek kelime konuşmuş. Hep önüne bakıp duruyormuş. Derken mahkemeye çıkarılmış. Orada da hakimin sorduğu sorulara cevap vermiyormuş. Hakim, “Oğlum, karını öldürmenin mutlaka bir sebebi olmalı. Bunu açıklamazsan sana verilecek cezadan herhangi bir indirim yapmak da mümkün olmaz. Yoksa karın sana ihanet etti de onun için mi öldürdün?” Diye sorunca:

-Hayır, ihanet etmedi; ama edebilirdi. Demiş.

-Şüphelendiğin bir olay mı oldu da “edebilirdi” diyorsun?

-Olmadı. Nasılsa bir gün bana ihanet edebileceğini düşündüm, bunu engellemek için de onu öldürdüm.

Deyince hakim, İmparator’u akli dengesinin yerinde olup olmadığının incelenmesi isteğiyle akıl hastanesine sevk etmeye karar vermiş.

İmparator, bu inceleme sırasında da hiç konuşmamış, sorulanlara cevap vermemiş. Aylarca süren müşahede sonunda “Ceza-i ehliyeti yoktur.” Kanaatine varılmış ve rapor mahkemeye gönderilmiş. Tabii mahkeme de onu işlediği cinayetin cezasını çekmesi için bir hapishaneye değil, tedavi edilmesi için hastaneye göndermiş.

İmparator, hastaneye geldikten sonra, birkaç ay içinde konuşmaya başlamış, etrafında bir korku fırtınası yaratmış. Herkesin çekindiği bir bela olmuş.

İmparator bana yemekhanenin kapısına birkaç adım kala yetişti. Adımlarının sesini duyuyordum. Geçmesi için kenara çekildim; sıkıysa çekilme! İçeri girer girmez kuyrukta sıra bekleyenler telaşa kapıldılar ve hemen ona yolu açtılar. İmparator, öyle bizim gibi yemek kuyruğunda bekleyecek adam değildi. En öne geçer, yemeğini alır, gözüne kestirdiği en iyi masaya gider otururdu. Eğer o masada daha önceden oturanlar varsa, onlar başka bir masaya geçmek zorundaydı. Yemekhanedeki düzeni sağlamakla görevli olan güvenlik elemanları bile ondan çekiniyordu. Bir başkası sırasından çıkıp öne geçmeye kalksa, hemen tartaklayıp sıraya sokarlarken İmparator’a ses çıkaramazlardı.

Konuşma, gürültü filan da kesilmişti. Sadece çatal kaşık sesi duyuluyordu. Biri konuşmaya kalksa yanındaki veya karşısındaki hemen onu kaş göz hareketleriyle uyarıyordu. Bu sessizliğin sebebi tabii ki İmparator’du. O karnını doyurup çıktıktan sonra yemekhanede her şey eski haline dönüyordu.

İleride İmparator’dan çok sık bahsedeceğiz. Onun için İmparator'u burada bırakalım. Şimdi ben kendimi biraz daha anlatmak istiyorum. Ancak bazı okurların “Masalın adı Demokratik Deliler Devleti ama ortada devlet mevlet yok! Nerede bu devlet?” diye sorduklarını duyar gibiyim. Acele etmeyin. Devlet dediğiniz nedir ki? Üç beş dakikada kuruveririz, tabii üç beş dakikada da yıkıveririz! Hele biz Türkler, bu konuda çok becerikliyizdir. İnanmazsanız tarihe bakın, kurulmuş ve yıkılmış onlarca Türk devleti görürsünüz. O nedenle “İki Yahudi bir araya gelse şirket, iki Türk bir araya gelse devlet kurar.” Sözü boşuna söylenmemiştir. Yani biraz daha sabretmelisiniz; delilerin devletinin kurulmasına az kaldı!

Ailemin tek çocuğuydum. O nedenle anne ve babamın bütün ilgisi, sevgisi benim üzerimdeydi. Ne annem ne de babam beni bırakın dövmeyi, azarlamadılar bile. İsteklerimi anında karşılarlar, ellerinden gelmeyen bir şey olursa da beni ikna etmeye çalışırlardı. Ben de öyle şımarık bir çocuk olmadığım için, onların bu açıklamaları ile yetinirdim. Babam ayakkabıcıydı. Küçücük dükkanında evinin nafakasını çıkarmaya çalışıyordu. Beni okutursa çok mutlu olacağını sık sık söylerdi. Bir memur olduğumu görmek en büyük arzusuydu. Maalesef göremedi. Çünkü ben ortaokulun son sınıfındayken babamı kaybettim. Bağkur’lu olduğu için, babam ölünce anneme küçük bir maaş bağlandı. Okula devam ettim, çünkü babamın sözleri hiç aklımdan çıkmıyordu. Liseyi bitirdim. Başarılı bir öğrenciydim, ama üniversiteye gidebilmem maddi imkansızlıklardan dolayı mümkün olmadı.

Babamın kaybı, tahsilime devam edemeyişim, annemin çilesi ve aklımdaki binlerce soru, bir gün kendimi bir akıl hastanesinde bulmama neden oldu. Çok iyi bir hastaneydi, hastalara özenle bakılıyordu. İyileşmek istiyordum ve bunun için gayret gösteriyordum. Hastanede önce ufak tefek işlerde gönüllü olarak çalışmaya başladım. Bazen gelen yiyecekleri mutfağa taşımada, bazen bulaşıkları yıkamada yardım ediyordum. Lise mezunu olduğumu öğrenince beni büro işlerinde de kullanmaya başladılar. Daktilo ile yazılar yazıyor, gelen-giden evrak defterine kayıt yapıyor, hatta muhasebeciye ay sonlarında yardım ediyordum.

Benim çalışkanlığım başhekimin de dikkatini çekmiş olmalı ki, bir gün beni odasına çağırıp kadro açılır açılmaz hastanede işe alınacağımı söyledi. O gün sevinçten uçuyordum. Para kazanırsam anneme de yardım edebileceğim düşüncesi, rüyalarımı süslüyordu. Tabii bunun için kadro açılmasını beklemek zorundaydım.

Kadro açılmadı. Uzun bir süre geçmişti oysa. Derken bir gün hastane personelinin bahçede toplandığını gördüm. Bazıları gözlerindeki yaşları silmeye çalışıyordu. Kötü bir şey olduğu belliydi. Sordum. Başhekim görevden alınmış. Personel onu uğurlamak için dışarı çıkmış.

Yeni gelen başhekime ısınamadım. Öncekinin babacanlığı, cana yakınlığı bunda yoktu. O da benden hoşlanmamıştı. Nitekim bir gün beni çağırıp, artık taburcu olmam gerektiğini söyledi. Bir müddet daha kalmak için ricada bulunduysam da, kabul etmedi. Meğerse yeni başhekim, öncekinin adamı olduğunu düşündüğü hasta ve personel kim varsa, hepsini tasfiye etmeye kararlıymış. Ertesi gün elimde bir poşetle, hastanenin çıkış kapısına doğru yürüyordum.

Anacığımın yanına sığındım. Çok sevindi. İki göz odadan ibaret küçücük bir yer evinde kirada oturuyordu. Babamdan kalan azıcık parayla yaşama mücadelesi veriyordu. Şimdi bu parayla bana da bakması gerekecekti. Evimizin duvarları kerpiç, damı da topraktı. Yağmur yağdığında tavan akıyordu. Bazı geceler akan damlacıkların şıp şıplarından sabaha kadar uyuyamazdım. Aslında damın akmasını önlemenin çaresi varmış. Dam yuvağı denilen yüz kiloya yakın yuvarlak bir taş ile damın toprağını sıkıştırmak gerekiyormuş. Anacığım bu işi nasıl becersin? Ben gelince dam yuvağı olan birkaç kişiden istediysem de vermediler. Yağmur yağmasın diye dua etmekten başka çaremiz kalmamıştı.

Anacığımın benim için yaptıklarını görünce üzülüyordum, kendimi kahrediyordum. Bir yumurta pişiriyor, tek bir lokma alıyor “Bu benim hoşuma gitmedi!” deyip sahanı benim önüme sürüyordu. Mutlaka bir iş bulup çalışmalıydım. Akıl hastanesinde yattığımdan herkes haberdardı ve o nedenle bana güvenip de iş vermiyorlardı. Burası şehrin dışında, gecekondularla dolu küçük bir yer olduğu için herkes birbiri hakkında her şeyi biliyordu.

Günler sonra bir fırında iş buldum. Canla başla üç gün çalıştım. Hepsi bu… Sadece üç gün. Mahallenin çocukları benimle ilgili büyüklerinin anlattıklarından doğru-yanlış bir şeyler duymuşlar. Fırın camının önünde durup, bazen de içeri girip hareketleriyle ve sözleriyle beni rahatsız etmeye başladılar. Müşteri kaybetmekten korkan patron da işime son verdi.

Tekrar hastanede yatmanın bir yolunu bulmaktan başka çarem kalmamıştı. Kaç ay ya da yıl sonra tekrar hastaneye dönecektim? Bilmiyorum. İnanın bilmiyorum. Biz delilerde zaman mefhumu yoktur. Hastanede yatarken zil çalar kahvaltıya gideriz, zil çalar öğle yemeği, zil çalar akşam yemeği ve günün son zili “yat” emridir. Günler, aylar, yıllar böyle geçer. Kaç gün, kaç ay ya da kaç yıl geçti? Kimin umurunda!

-Bir deli kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış.

-Demek ki kırk akıllı, bir deli etmezmiş!

**

Hastanenin giriş kapısına geldim, bekliyorum. Kuyruk var. Bir kapı çerçevesinin içinden insanları geçiriyorlar. Hasta, ziyaretçi, herkesi… Bazıları geçerken yan taraftaki kutudan ses duyuluyor. O zaman görevli, kişiyi içeri bırakmıyor, ceplerini boşaltıp geçmesini istiyor. Benim önümdeki adam geçerken cihaz öttü, geri çevirdiler. Cebindeki telefonu ve anahtarları çıkarıp geçti, gene öttü. Bozuk paraları çıkardı, öttü. Görevli belindeki kemeri de çıkarmasını isteyince adam öfkeyle “Soyunayım bari!” diye bağırınca ve bir yandan da pantolonunun düğmelerini çözmeye başlayınca “Geç, hadi geç!” demek zorunda kaldı.

Ben geçerken hiç ses çıkmadı. Çünkü ceplerim boştu. Bahçeye baktım, değişmişti. Yeni binalar yapılmış, bazıları da yıkılmıştı. Polikliniklerin yerini bulmak için levhalara baktım. “Poliklinikler” yazan levha sol tarafı gösteriyordu. O tarafa yöneldim. Tekrar levhalar çıktı. Bu sefer sağ taraf. Biraz ilerleyince bir heykel gördüm. Daha önce yoktu. Yarı çıplak bir kadın ve yerlerde sürünürken, ağızları sulanarak ona bakan iki tane deli erkek… Doğrusu bu heykelle sanatçının ne anlatmak istediğini çıkaramadım.

Bir başka levha gideceğim yeri solda gösteriyordu, sola döndüm. Sağ, sol, sağ derken sonunda kendimi bahçeye ilk girdiğim yerde buldum. Galiba birileri muziplik olsun diye levhalarla oynamış. Beyaz önlüklü bir bayana sordum, eliyle tarif etti.

Poliklinikleri nihayet bulmuştum. İçeri girdim. Çok kalabalık. Hemen karşıda iki masada iki bayan görevli oturuyor. Birinin başının üzerinde asılı duran levhada “Hasta Kabul (ve İngilizcesi)” diğerinin “Danışma (ve İngilizcesi)” yazılarını görünce “Demek ki artık buraya yabancılar da muayene olmak için geliyor.” Diye düşündüm.

Hasta Kabul’ün önünde en az 20-30 kişi sırada beklerken Danışma’da kimse yok. O nedenle de oradaki görevli bayan, elindeki telefonla oynayıp duruyor. Bazen de “Yaşlı ve Engelli Hastalar Önceliklidir” yazısının yerini değiştiriyordu. Kuyruğa girip bekleyeceğime etrafı dolaşmaya karar verdim. Nasıl olsa bekleme sürem değişmeyecekti.

Hemen yanımda üç tane koltuk ve bunların üstündeki bir yazı dikkatimi çekti: “Bu koltuklar yaşlılar, hamile bayanlar ve engelliler için ayrılmıştır.” Güzel bir düşünce! Koltukların üçü de doluydu. Oturanlara baktım. Hepsi erkek. İçlerinde hamile bayan olmadığı buradan belliydi. Yaşlı kimse var mıydı? Yaşı 30’u geçen yoktu içlerinde. Peki engelli? O da yok. Oysa ayakta bekleyen, elindeki bastona dayanan yaşlı bir adam, bu görüntüden sadece birkaç metre uzaktaydı.

Duvarlar uyarı, açıklama ve afişle doldurulmuş. Okuyan var mı bunları? Zannetmem. Hepsini okumaya kalksanız saatler gerekebilir. Gene de bazılarını okudum: Sigara içmenin yasak olduğu, içildiğinde şu kadar lira ceza ödeneceği uyarısı. Hastaların kimlikleri olmadan muayene olamayacakları ve ilâç alamayacakları açıklaması. Tuzun zararlarını, suyun faydalarını anlatan afişler. Çerçeveli bir yazı: “Hastanemizde şiddete sıfır tolerans gösterilmektedir.” Yanında “Hastanemiz 24 saat kamera sistemi ile gözlenmektedir.”. Hasta ve Hasta Yakını başlığı ile yer alan uzunca bir yazıda hastane personeline ve doktorlara yapılacak saldırılara verilecek cezaların, ilgili kanun maddeleri de belirtilerek açıklaması.

Diğerleri: Hastaya hekimini seçme hakkı. Çok ilaç değil, doğru ilaç iyileştirir. Sağlık çalışanları sizin dostunuzdur. Sizin için buradayız. Emin ellerdesiniz. Hasta Hakları. Güveniniz bize güç verir. Ve dahası da var ama bu kadar yeter…

İçerisi kalabalık olmasına rağmen sıcak değildi. Serin ve rahatlatıcı bir hava vardı. Bunun nedeni klimalar olmalı diye düşündüm, etrafa daha doğrusu duvarlara bakındım; ama klima göremedim. Koridorun sonuna doğru yaklaştıkça serin bir rüzgar hissediliyordu ve orada yerden yüksekliği iki metreyi bulan bir klima vardı.

Bir ses duyup arkama döndüm. Genç bir kız bağırıyordu. Şişman, normalden biraz uzunca bir kız… Sesi oldukça gür çıkıyordu. Sol ayağında sargılar olan ondan birkaç yaş büyük bir kız da, onu susturmaya çalışıyordu. Ablası olabilirdi. Kız bırakın susmayı sesini artırdı ve sağa sola saldıracakmış gibi hamleler yapmaya başladı.

-Yetti be, canıma yetti! Bu yapılan hastaya eziyettir. Saatlerdir bekliyorum, doktor hâlâ yok. Muayeneye başlama saati sekiz buçuk, şimdi saat kaç, tam dokuz buçuk… Bir de şiddete karşıyız diye yazmışlar! Bu yaptığınız hastaya şiddet uygulaması değil de nedir? Hepinizi şikayet edeceğim, hepinizi buradan attıracağım. Bunu yapmaya hakkınız yok!

Herkes başını sesin geldiği tarafa doğru çevirmişti. Bazı hastalar korkudan titriyorlardı. Çünkü bağıran kızın sesi oldukça rahatsız ediciydi. Yanındaki kız:

-Biraz daha bekleyelim, şimdi gelir.

Deyince o daha da coştu, ayağa kalkıp camın yanına gitti. Sağ elini yumruk yapıp cama vuracakmış gibi havaya kaldırdı.

-Dağıtırım şimdi burayı… Bütün camları aşağı indireceğim… Beni bekletmeye kimsenin hakkı yok. Yıkacağım ortalığı…

Dedi. Herkes nefesini tutmuş camı kırmasını bekliyordu. Hatta yaşlı iki kadından biri gözlerini diğeri de kulaklarını kapatmışlardı bile… Gergin bir bekleyiş başladı. Neyse bu gerilim, fazla değil kısa sürdü. Çünkü kız cama vurmadı, geri döndü, doktorun odasına yöneldi ve kapıyı yumrukladı. Sargılı ayaklı kız, seke seke peşinden koştu, elinden tutup oturdukları yere getirdi.

Karşılarındaki koltukta oturan bir bayan:

-İlk muayene sırası benim, ama ben sıramı sana veriyorum kızım. Doktor gelince önce sen girersin.

Dedi fakat o, bu sözleri duymamış gibi yaptı.

Bütün bu olaylar olurken görevli memurlar ve güvenlik elemanları ne yapıyordu? Seyrediyorlardı… Olaya herhangi bir müdahalede bulunmadan, şaşkın bakışlarla sadece seyrediyorlardı…

Delikanlı bir hasta “Benim doktor geliyor!” diye yanındakine seslendi. Baktım gelen doktora. Gece karanlığında bu adamı görseniz korkarsınız. Saçı sakalına karışmış, ayağında eski bir kot pantolon, sırtında kirli bir tişort… Alışık olduğumuz doktor görüntüsünden farklı… Hiçbir şeyi umursamaz bir görünüşü var, sadece yürüyüşü biraz telaşlı. Geç kaldığı için olmalı.

Başka bir hasta:

-Bu gelen bayan da benimki…

Dedi. Ona da baktım. Çok genç görünüyor. Lise öğrencisine benziyor. Uzun saçları savruluyor yürürken. Adımlarını hızlı atıyor.

Olay çıkaran kıza sırasını vereceğini söyleyen bayan da konuştu:

-İşte bizim doktor da geldi!

Kırk yaşlarında bir adam. Kıyafeti oldukça düzgün. Yavaş adımlarla yürüyor. Sanki geç kalan o değilmiş gibi, hiç acele etmiyor. Odasına girer girmez hasta kız da peşinden seyirtti.

İçeriden kızın bağırışları geliyordu. Üç-dört dakika süren bağırış birden bıçakla keser gibi kesildi. On dakika sonra doktorun odasından çıktığında oldukça sakin görünüyordu. Doktor ne yapmıştı da hastayı, bu kadar kısa sürede böyle rahatlatmıştı?

Ayağı sargılı kız seke seke onun yanına gitti, kol kola girip oradan ayrıldılar.

**

-Bir parçada diyor ki: “Oynatmaya az kaldı doktorum nerede?”

-Demek ki her tarafını oynatırken ihtiyacın yoktu ama sıra kafanı oynatmaya gelince doktor aramaya başladın.

-Oynat kardeşim, kafanı da oynat! Korkma, bir şeycik olmaz; doktora moktora da ihtiyaç yok. Ama paran bolsa, koşşş doktora!

Işıklı panoda numarası yanan hasta doktor odasına giriyor, birkaç dakika durup çıkıyordu. Öyle ki bazılarının içeride kalma süresi sadece iki dakikaydı. Oturma yerleri o nedenle çabuk boşalıyordu. Yan yana dizili dört koltuktan en baştaki boşalmıştı. Oraya oturdum. İki yaşlı bayanın ortasında genç bir bayan oturuyordu. Eli yüzü düzgün, oldukça güzel bir kadındı. Durmadan konuşuyordu ve söylediklerini ben de çok iyi duyuyordum.

-Teyzeciğim, senin neyin var?

-Geceleri uyuyamıyorum. Burayı tavsiye ettiler, geldim.

-İyi yapmışsın. Bu hastane senin derdine çare bulur. Başkalarını bilmem ama ben buradan çok memnunum. Defalarca geldim, gittim.

-Geçmiş olsun. Senin derdine çare bulamadılar mı da sık sık geliyorsun?

-Buluyorlar ama sonra gene hastalanıyorum. Benim işler biraz karışık be teyzeciğim. Beni yıllar önce bir adam, onunla evlenmeye razı olmadığım için zorla kaçırdı. Ailem geldi ve geri aldı. Birkaç ay sonra, bu adamı sevdiğimi anladım, bu sefer ben ona kaçtım. Hemen nikah yaptı. Hastalandım, beni buraya getirip tedavi ettirdi. Biraz yattım. Şok uyguladılar, düzeldim. Evime döndüm. Kocamdan iki tane çocuğum oldu. Şimdi biri üç, diğeri beş yaşında. Arada bir-iki kriz daha oldu ama onlar hafifti.

Diğer bayan dirseği ile genç bayanı dürtüp:

-Yeter kızım, hanımefendiyi rahatsız etme! Dedi.

-Dur anne, karışma sen! Dertleşiyoruz.

-Estağfurullah, rahatsız filan olduğum yok!

-Sonra teyzeciğim, geçen gün gene kriz geldi. Çocuklarımın ikisini de balkondan aşağı atmaya kalktım. Tam atacağım sırada benim adam yetişip elimden aldı.

-İnsan yavrularına kıyabilir mi kızım?

-Neden kıyamasın? Ben sadece onları değil herkesi öldürebilirim. Hem de öldürürken gözümü bile kırpmam. Sonra ben çocuklarımı öldürerek onlara kötülük yapmış olmayacağım ki… Onları cennete gönderecektim.

-Öyle deme! İyisi mi sen tedavini bir an önce ol da, bu düşüncelerinden belki o zaman vazgeçersin.

-Belki… Bakalım doktor ne diyecek? Yatırarak tedavi verecek mi? Hastanede boş yatak yok diyorlar, ama belki bir şeyler yapabilirler.

Anlattıkları gerçek miydi hayal ürünü müydü? Diye düşündüm, bir cevap bulamadım. Hasta bayanın yüzündeki gülümseme hiç eksik olmuyordu. Öldürmekten bahsederken bile aynı gülümseme… Ciddi miydi yoksa şaka mı yapıyordu? Yanlarından ayrılıp, hasta kabule doğru yürümeye başladım. Sırada sadece bir kişi vardı ve ben oraya gidince, o da işlemini bitirmişti. Görevliye kimliğimi verip muayene olmak istediğimi söyledim. Yüzüme bakmadan sordu:

-Randevunuz var mıydı?

-Ne randevusu, yok öyle bir şey.

-Muayene olabilmeniz için önceden randevu almanız gerekiyor. Yoksa herhangi bir işlem yapamıyoruz.

Söylenenlerden anladığıma göre ben muayene olamayacaktım. Benim randevu alındığından haberim yoktu ki… Bu da yeni bir uygulama olmalıydı. Deminki kız gibi bağırıp çağırmak geçti içimden. Ben de burayı karıştırmalıydım. Masayı yumruklamak, camları kırmak, kapıları tekmelemek istiyordum.

-Ben iyi değilim, mutlaka bir doktora görünmeliyim.

-O zaman, bir de acile gidip durumunuzu anlatın, belki yardımcı olurlar.

-Acil nerede?

-Kapıdan çıkınca dümdüz gidin, ilk sapaktan sola dönünce göreceksiniz.

Acilin giriş kapısına geldiğimde üç tane güvenlik elemanı önümü kesti. Tepeden tırnağa arama yaptıktan sonra içeri bıraktılar. Buradaki denetim daha sıkıydı. Kimliğimi çıkarıp bir bankonun arkasında hasta kabul işlemlerini yapan görevlinin yanına gittim. O bilgisayarla meşguldü. Benim varlığımdan haberdar değilmiş gibi davranıyordu. Birkaç kere dikkat çekmek için öksürdüm. Gene aynı. Beklemeye başladım. Bir ara bakar gibi oldu, kimliği vermek için hamle yaptım. Adam tekrar eski pozisyonunu aldı. Neden sonra kızgın bir yüz ifadesiyle bana baktı, elimdeki kimliği hırsla çekip aldı ve kaydı gerçekleştirdi.

-Karşıda oturup bekle. İsmin çağırıldığında doktorun yanına girersin, dedi.

Oturdum, bekliyorum. Yarım saat geçti hâlâ çağırılmadım. Sıkıldım oturmaktan, kalkıp dolaşıyorum. Doktor odaları ve müşahede odaları var. Kapıdaki güvenlikçiler sohbette. Ortalıkta doktora benzer biri görünmüyor.

Siren sesi duyunca çıkış kapısına doğru gittim, merak etmiştim ne olduğunu. Bir cankurtaran park ediyordu. Park etme işlemi tamamlanınca cankurtaranın içindekiler ve dört güvenlikçi cankurtaranın arka kapısına koştular. Kapı açıldı, içeriden orta yaşlarda güçlü kuvvetli bir adam indi. Adamın etrafını çevirdiler, kollarına girip sürükleyerek acilin içine soktular. O sırada beyaz önlüklü biri doktor odasından çıkıp;

-Müşahede odasına götürün, bağlayın. Dedi.

“Erkek Müşahede Odası” yazan yere adamı zorla soktular. Muayene masasına yatırmak için hepsi birden üzerine çullandılar. Kapı açık olduğu için olanları görüyordum. Adamı yatırdıktan sonra ellerini, belini ve ayaklarını deri kemerlerle bağladılar. Adam hem direniyor hem de:

-Bir sigara içeyim, ondan sonra bağlayın. Tek bir sigara… N’olur güvenlikçi abim izin ver! Diyordu.

Bağlama işlemi bittikten sonra kapıyı kapatıp oradan ayrıldılar. Adamın sesi hiç kesilmedi. Bazen bir ismi söyleyip “Abi bana yardım et. Söz, kendim gelip yatacağım.” Diyor, bazen de bir türkü söylüyordu.

Etrafı seyrederek zaman geçirmeye çalışıyordum. Karşıdaki koridorda boş koltuk olmasına rağmen on sekiz yaşlarında bir kız, sedyenin üzerine oturmuş, ayaklarını aşağıya sarkıtmış, gözleri sabit bir noktaya bakar vaziyette öylece duruyordu. Bu pozisyonunu, mini etekli uzun boylu ondan sekiz-on yaş daha büyük bir bayan koluna girip sedyeden indirinceye kadar hiç bozmadı. Ayaklarını yere basıp yürümeye başladığında, hayretle ayağında ayakkabılarının olmadığını gördüm. Dışarı çıkarken karşımdaki duvara yaslanmış bir kadın yanındaki adama, bu kızı işaret ederek:

-Uyuşturucu kullanıyormuş, dedi fısıltıyla.

Beş dakika kadar sonra uzun boylu, mini etekli bayan bu kızın koluna girerek geri getirdi. Ayakları gene çıplaktı. Koltuğa oturmayı başıyla reddedip gene sedyenin üzerine çıktı ve sabit bir noktaya bakmaya devam etti.

Adımın seslendiğini duyunca muayene odasına girdim. Doktor beni güler yüzle karşıladı. Önündeki bilgisayardan benimle ilgili kayıtları okuyup, birkaç soru sordu ve ben de anlattım. Ayrıca, yatarak tedavi olmak istediğimi söyledim. Doktor:

-Seni yatırmak isterim, ama burada hiç boş yatak yok. Hastanemizde hem bayan hem de erkek hastalara hizmet verildiğinden, yatak konusunda sıkıntı yaşıyoruz. Ancak sadece erkek hastalara hizmet veren bir hastane var. Buradaki kayıtlara göre, orada boş yatak görünüyor. İstersen seni oraya gönderelim. Oraya gidebilir misin? Buraya biraz uzak da…

-Gitmek isterim fakat verecek yol param yok.

-Öyleyse şöyle yapalım: Yarın o hastaneye gidecek bir aracımız var, seni onunla gönderelim. Ben bugün senin evraklarını hazırlarım. Yarın erkenden gel, buradan evraklarını almayı da sakın unutma.

Teşekkür edip odadan çıktım. Hastanenin bahçesini hızla geçmeye çalışıyorken birinin seslendiğini duydum. Başımı yan tarafa çevirip baktığımda tel örgülerle çevrili bir yer gördüm. Burası başkaları için tehlikeli olabilecek hastaların kaldığı bölüm. Kapının demir parmaklıklarından iki elini çıkarmış, kafasını da sokmaya çalışan, ama başaramayan bir hasta bana bir şeyler anlatıyordu. Elimle selam verdim; sevindi. Gülümseyerek iki elini birden salladı. Yanına yaklaşınca bir şarkı söylemeye başladı. Ne dediğini tam olarak anlayamıyordum. Sadece anladıklarım birkaç kelimeydi: “Zalim bir sevgili gönlümü etti viran, sen de çöz artık şu kelepçeleri ey gardiyan!” Daha önce böyle bir şarkı duymamıştım; kendi uydurmuş olmalı. Tekrar el sallayarak yanından ayrıldım, kısa bir süre de olsa onu dinlediğim için mutlu olmuştu. Bakışları böyle diyordu…

Çok sevinçliydim. Sevincimi gölgeleyen bir şey de vardı o sırada: Bu durumu anacığıma nasıl anlatacaktım?

Zor da olsa anlattım. Bana sarılıp sarılıp ağladı. O açlığa, yoksulluğa, kısacası her şeye razıydı; yeter ki ben yanında kalaydım….

 

**

-Delirtme insanı!

-Sana neden böyle bir iyilik yapayım ki?

Ertesi gün erkenden hastaneye geldim. Bahçe bomboştu. Kliniklerdeki muayene saatinin başlamasına bir saatten fazla bir zaman vardı.

Evraklarımı alacağım yere yani acile gittim. Gene kapıda hemen güvenlikçiler karşılayıp sıkı bir arama yaparak beni içeri aldılar. Erken bir saat olmasına rağmen burada birkaç hasta bekliyordu. Saçlarının yan tarafı kısa kesilmiş, üst kısmı uzun kesilmiş traşı olan bir delikanlının yanına oturdum. Kolsuz bir tişört giymişti ve iki kolu da omzuna kadar dövme doluydu. Temiz bakışlı bir gence benziyordu. Yanındaki adamla konuşuyordu. Birlikte gelmiş olmalılar. Genç bana selam verdi.

-Geçmiş olsun, dedim. Ve içeride hasta olup olmadığını sordum.

-Var abi, biz de onun çıkmasını bekliyoruz işte. Çok uzattı doktor nedense bu hastada işi! Artık duramaz oldum.

Deyince, genci daha dikkatli incelemeye başladım. Sol elinin dirseğinden bükülü olduğunu, diğer eliyle dirseğini tutmaya çalıştığını fark ettim. Çünkü bu kolu arada bir titriyordu.

-Durumun çok mu acil, sorunun ne? Dedim.

-Abi, ben uyuşturucu bağımlısıyım. Tedavi oluyorum, daha önce de on sekiz ay tedavi oldum, ama sonradan gene başladım. Şimdi de uyuşturucu alamadığım için kriz tutuyor, doktor uyuşturucu etkisi yapan ilaç yazarsa belki rahatlarım. Onun için buradayım.

-Daha çok gençsin, keşke bırakabilsen!

-Keşke abi keşke...

-Sen kaç yaşındasın?Ne zaman başladın?

-Yirmi iki. Sekiz senedir kullanıyorum.

-Yani on dört yaşında başladın. Ne kullanıyorsun?

-Kokain abi. Çok pahalı bir meret. Gramı üç yüz lira.

-Gerçekten de çok pahalıymış. Sen bu halinle iş de yapamazsın. Uyuşturucu parasını nereden buluyorsun?

-Benim işim var, ben çalışıyorum abi.

-Ne iş yapıyorsun?

-Torbacıyım, yani satıyorum.

Biz konuşurken kolunun titremesi en az üç-dört kere durdu ve sonra gene başladı.

Doktorun yanındaki hasta çıktı, bir isim söylenince bu genç ve yanındaki adam odaya girdiler. İçeride çok kısa süre kaldılar, dışarı çıktıklarında genç söyleniyordu. Ses tonundan öfkeli olduğu anlaşılıyordu. Giderek sesini yükseltti:

-Ne demek, senin ilacın kırmızı reçetelik, benim kırmızı reçete yazma yetkim yok. Doktorun reçete yazma yetkisi olmaz mı? Yetkin yoksa burada işin ne?

Yanındaki adam;

-Tamam, sakin ol. Başka türlü bir çaresini buluruz, diyerek genci acilden dışarı çıkardı. Üç-beş dakika sonra bahçeden bağırışlar gelmeye başladı. Bağıran bu gençti. Güvenlik elemanları hemen dışarı koştular ve genci zorla içeri soktular. Bu itiş kakış genci daha da kızdırdı. Adeta çıldırmış gibiydi. Güvenlikçilerin elinden kendini kurtarıp kapıya yumruk ve tekme atmaya başladı. Güvenlikçiler üzerine çullandılar, gene kurtuldu. Benim olduğum tarafa doğru geliyordu. Gözü hiçbir şey görmüyordu. Oturduğum yerden kalkıp koridora geçtim hemen. İyi ki de geçmişim. Çünkü benim oturduğum koltuğun arkasındaki duvara uçarak öyle bir tekme attı ki...

Güvenlikçiler tekrar duruma hakim olmayı başardılar, kimisi ayaklarından, kimisi kollarından, kimisi başından tutarak müşahede odasına doğru genci sürüklediler. Güvenlilçileri saydım: Tam sekiz kişiydi. Gençle beraber gelen adam arkalarından bağırıyordu:

-Kafasına dikkat edin, boynunu bükmeyin. Kafasını bir yere çarpmasın dikkat edin, dikkat!

Neden sonra nöbetçi doktor odasından çıktı. Panik halindeydi. Hemen odasına girdi, sonra çıktı bahçe tarafına gitti. Çok durmayıp geldi. Odasına girdi, gene çıktı, hemşireye bir şeyler söyledi.

Hemşire bir dakika sonra, elinde bir şırınga ile müşahede odasına girdi.

Bu tatsız olay bittiğinde mesai saati de başlamıştı. Görevli memurdan evraklarımı aldım ve hastanenin aracıyla dağları, ovaları aşıp gür bir ormanın içerisinde biraz ilerledikten sonra, kale görünümlü bu hastane bozuntusuna geldim.

Hastanenin bahçe kapısının açılması için bekliyoruz. Kapıdaki görevli bizi gördüğü halde görmemezlikten geliyor. Şoför dikkat çekmek için kornoya bastı. Ama adam hiç oralı değil. Birkaç dakika daha bekledikten sonra şoför üst üste birkaç kere kornaya basınca görevli kafasını bizden tarafa çevirip elleriyle bir şeyler anlattı. Şoför:

-Anladım. Evrakları görmek istiyor. Her gün kuralları değiştiriyorlar. Daha birkaç gün önce evrak kontrolleri içerde yapılırdı.

Diye söylenip, torpido gözündeki evrakları alıp arabadan indi. Kapıyı öyle hızlı kapattı ki oturduğum yerde sallanmaya başladım. Görevli evraklara baktı, telefonu kaldırıp karşı tarafa gelen araçla ilgili bilgi verdikten sonra kapıyı açtı. Şoför koşarak geri geldi, elindeki evrakları benim kucağıma atıp, el frenini indirdi. Gaza fazla yüklenmiş olmalı ki, araba patinaj yaptı. Hızla hastanenin bahçesine girdik. İki kişi biraz daha gecikselerdi bizim arabanın altında kalabilirlerdi ama çevik davranıp kendilerini kenara attılar.

Kontağı kapatıp beklemeye başladık. Biraz sonra beyaz önlüklü bir bayan yanında üç adamla birlikte geldi. Şoför araçtan inip evrakları bayana verdi. Bayan adamlara arabanın bagajını işaret etti. Onlar da oradaki kolileri aşağıya indirmeye başladılar. Ben hâlâ arabanın içinde oturuyordum. Şoför eliyle inmemi işaret etti ve görevli bayana:

-Bir de hasta getirdim, dedi.

Bayan bu haberden memnun değilmiş gibi suratını astı. Bana küçümseyen bir ifade ile baktı ve:

-Evraklarını bana ver ve peşimden gel! Dedi.

O önde, ben arkada ilerlemeye başladık. Birkaç adım atmıştım ki yolun kenarında bir ağaca yaslanmış olan iri yarı bir adamın bana bakmakta olduğunu fark ettim. Gözlerimiz karşılaşınca çivilenmiş gibi olduğum yerde kaldım. Adamın gözlerinde sanki şimşekler çakıyordu. Suratının aldığı şekilden beni iğrenç bir varlık olarak gördüğünü anlamıştım. Evet, ben onun gözünde belki de pis bir sinektim; ayağının altında acımadan ezebileceği bir sinek… Gözlerimi gözlerinden kaçırmak istediysem de başaramadım. Korkudan tir tir titremeye başladım. Buraya geldiğime öylesine pişmandım ki… Geriye dönüp beni getiren arabaya atlayıp buradan kaçmak istiyordum. Kendimi zorlayarak arkama baktığımda ise beni getiren arabanın gitmiş olduğunu ve o kocaman demir kapının kapanmış olduğunu gördüm.

Ne yapacağımı bilemez bir haldeydim. Bir bayan sesi beni kendime getirdi:

-Nerede kaldın? Ben sana beni takip et, demedim mi? Etrafı seyretmeyi bırak da düş peşime!

Bu sesi duyduğuma sevindim. Çünkü o kötü bakışlı adamdan kurtulmamı sağlamıştı. O adam kim mi? O adam meşhur İmparator… Şansızlığıma bakın ki hastaneye adımımı atar atmaz bu lanet adam karşıma çıkmıştı…

Bayan memur, beni önce bir doktorun yanına götürdü. Doktor evraklarımı inceledikten sonra önündeki bilgisayardan bakarak:

-Hastayı 43 nolu odaya yatırın. Orada boş bir yatak var. Evraklarını da kayda soksunlar. Görevliye kalacağı odayı da söyleyin. Dedi.

Bayan memur başını sallayıp eliyle gelmemi işaret etti. Doktorun yanından evrak kayda, oradan da bundan sonraki günlerimi geçireceğim 43 nolu odama gittik.

Odada dört yatak vardı. Boş olan yatak cam kenarındaydı, yanında eşyaların konabileceği bir dolap ve biraz ileride de dört kişilik bir masa ile sandalyeleri bulunuyordu. Görevli bayan, odadakilere:

-Size yeni bir arkadaş getirdim. Dedi ama oradakilerin hiçbiri herhangi bir tepki vermedi.

Bayan memurun işi bitmiş olmalı ki arkasını dönüp odadan çıktı. O gittikten sonra, yatağımın üzerine oturup düşünmeye başladım. Yabancı bir yerdeydim. Çok sayıda insan arasında yapayalnızdım. Burada neyin nerede olduğunu, hangi kuralların geçerli olduğunu, kime nasıl davranmam gerektiğini, şu an bilmiyordum. Bırakın bunları bilmeyi tuvaletin yerini bile sormak zorundaydım. Öyle de kime? Oda arkadaşlarım az önceki pozisyonlarını koruyorlardı yani en ufak bir tepki vermiyorlardı. Dışarı çıkıp biriyle konuşmayı denesem, diye düşündüm ama vazgeçtim. Beni terslemelerinden çekindim. Kısacası anladım ki burada her şeyi yaşayarak, deneyerek öğrenecektim.

Uzunca bir süre böyle bekledikten sonra bahçeye çıkıp etrafa bakmaya karar verdim. Bahçe insan doluydu. Hava çok iyi olmamasına rağmen insanlar, arada sırada yüzünü gösteren güneşten faydalanmak için dışarıya çıkmış olmalıydılar. Ya da ben böyle sanıyordum. Belki de bunların birçoğunun böyle bir amacı yoktu. Yerler ıslak olduğu için ağaçların altındaki çimenlerde oturan yoktu, o nedenle banklar adeta kapışılmıştı. Yürüyen ikili-üçlü gruplardan daha fazla tek başına dolaşmayı tercih edenler vardı. Koşanlar, spor hareketleri yapanlar, kovalamaca oynayanlar ve tabii tek başına oturmuş bir şeyler düşünenler…

Bir çığlıkla irkildim. Sesin geldiği tarafa baktım, benden oldukça uzakta bir kalabalık vardı. Orada bir şeyler oluyordu. Ya biri kriz geçiriyordu ya da birileri kavga ediyordu. Dört güvenlik elemanı kalabalığın olduğu yere doğru koşarken bir taraftan da bellerinde asılı duran cop ve kelepçeleri tutmaya uğraşıyorlardı. Daha önceki deneyimlerim, böyle durumlarda fazla meraklı olmamayı bana öğrettiğinden olayın olduğu yerin aksine yönümü çevirdim.

Asırlık çınar ağacına yaslanmış, gözleri yerde bir genç dikkatimi çekti. Siması hiç de yabancı gelmedi. Onu bir yerlerden tanıyordum, ancak nereden? Yanına gidip selam verdim, sadece başını kaldırıp yüzüme bakmakla yetindi. Yüzünü tam olarak görünce hatırladım. İlk yattığım hastanede bu gençle tanışmıştım. O zaman adını söylemişti, ama şimdi unuttum. Hatırlamaya çalışıyorum, aklıma hiçbir isim gelmiyor.

Bu gence ait anımı anlatmak istiyorum, o nedenle zaman diliminde biraz gerilere gideceğiz:

O gün polikliniklerin karşısındaki kafede çay içiyordum. Bir genç yanıma geldi ve bana:

-Abi, ateşin var mı? Dedi. Çakmağı uzattım, sigarasını yakıp oturmak için izin istedi. Çünkü kafede boş yer bulmak biraz zordu.

Oturabileceğini söyledikten sonra, hemen sohbete başladı:

-Hayırdır abi?

-Kontrole geldim. Sırada çok hasta var, onun için burada vakit geçiriyorum. Sen muayene için mi geldin?

-Ben Amatem’deki sıramı bekliyorum. Bağımlıyım da…

-Ne bağımlısı?

-Uyuşturucu. Madde ile yakalandım. Satıcı değil, kullanıcıyım, dedim ve denetimli serbestlik yasasından faydalanmak istediğimi söyledim. Hakim kabul etti. Uyuşturucu kullanmadığımı kanıtlamak için şimdi bazen iki bazen de üç haftada bir gelip tahlil sonuçlarını doktora göstermek zorunluluğum var. Arada rehabilitasyon seanslarına katılmamız da gerekiyor.; ama doğrusu, ben bu seanslardan bir şey anlamıyorum.

-Her uyuşturucuyla yakalanan kullanıcıyım deyip kendini kurtarabilir. Böyle yasa mı olur?

-O iş, öyle o kadar kolay değil abi. Kilolarca uyuşturucuyla yakalan paçayı kurtar. Yok öyle bir şey! Bir içimlik yani azıcık uyuşturucu için geçerli bu. O yüzden yakalanınca hapse girmemek için birçok satıcı üzerinde çok az uyuşturucu bulundurur.

-Pekiyi gerçekte sen sadece içici miydin, hiç satmadın mı?

-Sadece içiciyim diyenlerin çoğu yalan söyler. Çünkü bu meret öyle ucuz bir şey değil ki… Varını yoğunu yatırıyorsun, bütün paranı harcıyorsun bunu almak için. Paran ve malın bitince ne yapacaksın? Mecburen torbacılık yapmak zorundasın.

-Önce seni zehirliyorlar, sonra da sen başkalarını…

-Aynen öyle. Mecbursun. Uyuşturucu parası bulmak için hırsızlık, soygun, fahişelik yapanlar hatta cinayet işleyenler bile var. Bu zehre ulaşmak için neler yapılmıyor ki… Paran varsa her yerde uyuşturucu temin edebilirsin.

-Burada yani hastanede de bulabilir misin?

-Paradan haber ver; hemen alıp geleyim. Bu işin dini imanı para! Çok büyük meblağlar dönüyor bu piyasada. Umulmadık insanlar para hırsıyla bu işin içinde…

-Nasıl alıştın bu zehre?

-Arkadaş ayağına abi, arkadaş…. Onların “Bir kereden bir şey olmaz!” sözüne kandık, bir kere denedik ve bir daha da kurtulamadık. Abi galiba sıram geldi, arkadaş çağırıyor. Hoşça kal.

Deyip yanımdan ayrıldı. Beş dakika sonra yanında arkadaşı ile dışarı çıktı. İşi fazla uzun sürmemişti. Ancak az önceki genç gitmiş yerine bambaşka biri gelmişti. Sinirli hareketlerle cebinden bir sigara çıkardı, yanındaki yaktı. Boş bir bankın üzerine oturdu. Bağırıyordu:

-Allah hepinizin belasını versin! Doktorluğunuz batsın. Bizi adam yerine koymuyorlar. Köpek muamelesi yapıyorlar. Bağımlıyız diye aşağılıyorlar. Biz de insanız be! İki dakika bile odalarında tutmadan kovalayıveriyorlar. Lanet şeyler, pislikler!

Arkadaşı ağzını kapatmaya çalışınca da ayağa kalkıp onu iteledi ve olanca gücüyle bankı yumruklamaya başladı. Bunlar öyle sert vuruşlardı ki elleri kırıldıysa doğrusu hiç şaşırmam.

Sakinleşmesi biraz zaman aldı; sonunda bağırıp çağırmayı, sağa sola yumruk atmayı bırakıp bankın üzerine oturdu, sigara paketini çıkardı, birkaç dakika içinde ardı ardına dört sigara içti.

Tekrar bu hapishane bozuntusu hastanedeki olaylara dönüyorum:

**

-Alışveriş delisi, kadın delisi, para delisi, araba delisi, arkadaş delisi, marka delisi…

-Bunlara da deli diyorlar, ama inanın bunlar bizden değil!

**

Burada tanıdık birini bulmaya o kadar çok ihtiyacım var ki! Bu yüzden o genci görünce umutlanmış, hatta sevinmiştim. Ama boşunaymış! Oradan ayrılıp yürümeye başladım. Yanlarından geçtiğim iki kişinin konuşmalarına kulak kabarttım:

-Yemeğe ne kadar var? Ben acıktım.

-Ne kadar zaman kaldığını ben nereden bileyim? Zil çalınca gider yeriz işte!

Bu bilgi doğrusu çok işime yaradı. Demek ki yemek vaktini zille haber veriyorlardı. Boş bir bank bulup oturdum. Zili beklemeye başladım. Çok geçmeden zil sesi duyuldu. İyi de yemekhane neredeydi? Zil ile birlikte çok sayıda insan odalarımızın olduğu binaya doğru yöneldi. Onları takip ettim ve bu binanın alt katındaki yemekhanede karnıma doyurduktan sonra tekrar bahçeye çıktım.

Doğrusu yemekler çok lezzetliydi. Çorba, etli patates, bulgur pilavı ve meyveyi iştahla yedim.

Benden önce kendilerini bahçeye atanlar da vardı. Üç kişi ayakta bir şeyler konuşuyorlardı. Yanlarına yaklaşınca üçü de kahkahalarla gülmeye başladılar. Önce bana güldüklerini zannettim, ama sonra yanıldığımı anladım. Biri bir şeyler söylüyor, sonra üçü birden gülüyordu. Neydi onları böyle neşeli yapan? Merak ettim. Yoksa saçma sapan şeylere mi gülüyorlardı? Evet, öyleymiş. Çünkü biri “Köfte!” diye bağırınca hep birlikte basıyorlardı kahkahayı. Diğeri “Tren kaçtı!” deyince yine kahkaha… Çok yaklaşmış olmalıyım ki orta boylu, kumral saçlı olanın dikkatini çektim. Bana:

-Sen niye öyle bakıp duruyorsun? Gülsene, neden gülmüyorsun? Dedi. Ne yapacağımı ne söyleyeceğimi bilemedim. Ağzımdan:

-Ben burada yeniyim, bu hastaneye geleli sadece birkaç saat oldu. Sözleri dökülünce karşımdaki daha da kızdı ve üzerime yürüyüp:

-Neee? Bir de konuşuyor! Diye bağırınca, en iyi davranışın oradan kaçmak olduğuna karar verdim ve öyle de yaptım…

Nefes nefese kalmama rağmen arkama dönüp bakamıyordum. Artık koşamayacağımı anlayınca durdum, korkarak arkama baktım. Ne gelen vardı ne giden…

Dinlenmek için oturduğumda güneş tatlı sıcak yüzünü gösteriyordu. Koyu gri bulutlar kıskanmış olmalılar ki ısrarla güneşin önünü kapatmaya çalışıyorlardı. Ama güneş bir yolunu bulup bulutların arasından sıyrılmayı başarıp, muzip bir çocuk gibi gülümsemeyi sürdürüyordu.

Güneş çıkıyor, bulutlar güneşi kapatıyor, güneş aradan sıyrılıp tekrar çıkıyor, bulutlar öfke ile önünü kesiyor, kayboldu derken gene vazgeçmeyip tekrar çıkıp gülümsemeye çalışıyordu. Ama gri bulutlar, siyah bulutlardan yardım alınca birden adeta karanlık bir perde çekildi güneşin önüne. Artık çaresizdi, bekleyecekti bulutların dağılıp gitmesini…

Derken tek tük yağmur damlaları düşmeye başladı. Az ilerideki su birikintisinde bu yağmur damlalarının oluşturduğu halkaları izlemek hoşuma gitti. Bir damla, suyun üzerine düşünce önce küçük bir halka oluşuyor, sonra bu giderek büyüyor ve en sonunda da yok oluyor. Yani halkalar kısacık bir ömre sahip! Nedense halkaların bu yok oluşu beni üzdü, canımı sıktı. Bunun nedeni acaba ömürlerinin insan hayatına benzemesi miydi?

Yağmur damlası, küçük bir halka, giderek büyüyen bir halka ve son… Tekrar bir yağmur damlası ve halka, tekrar, tekrar… Tabii bu seyir hep böyle devam etmedi. Yağmur damlaları birbiri ardına inmeye başladı ve halkalar, halkalar, halkalar aynı anda oluştu. Yağmur hızını iyice artırınca su birikintisinde tam bir kargaşa hali ortaya çıktı. Halka var mı yok mu, artık anlaşılamıyordu.

Islandım; hem de ne ıslanma! Her tarafımdan sular akıyordu. Etrafta benden başka yağmur altında kalan hiç kimse yoktu, herkes bir yerlere sığınmıştı. Hani suyun içinden çıkan kedi, köpek gibi hayvanlar silkinirler ya; ben de öyle yaptım. Etrafa sular saçtım; bu çok komikti. Oyun gibiydi…

Aslında oyun oynamanın zamanı değildi; binaya dönmem gerekiyordu.

Acele etmeli mi yoksa etmemeli miydim? Nasılsa olan olmuştu bir kere! Yavaş adımlarla yürümeye başladım. Binaya beş-on metre kala yağmur dindi. Sağanak yağmur işte böyleydi: Birden başlar ve kısa bir süre geçince de sona ererdi… Demek ki yağmurun da bana kastı varmış! Güneş tekrar “merhaba” diyordu.

“Ahmakıslatan” dedikleri yağmur, acaba bu muydu? Sanmam. Çünkü bir ahmak bile böyle benim kadar ıslanmayı beceremezdi!

İçeri girdiğimde bana hayretle bakanlar, gülenler, birbirinin kulağına bir şeyler fısıldayanlar oldu. “Ah, vah” çekenler ve tabii laf atanlar da vardı. Biri gülerek:

-Lağım faresi geliyor. Kaçın!

Demez mi? Çok kızdım bu lafa. Yanına gidip gözünün üstüne bir yumruk atmayı düşündüm. Evet ama sadece düşündüm, yapamadım!

Odaya girip üzerimdekileri çıkardım. Bunların yerine giyebileceğim yedek giysilerim olmadığından pijamamı ıslak vücuduma geçirip yatağa yattım. Üşüyordum Birkaç kere hapşırdım. Yorganı başımdan aşağıya çekip nefesimle ısınmayı denedim. Uyumuşum.

Öyle bir uyuma ki! Deliksiz uyku dediklerinden… Uyanamadığım için akşam yemeğini de kaçırdım. Gözlerimi açtığımda sabah olmuştu ve zaten birazdan da kahvaltıyı haber veren zilin sesini duydum.

Giyinmek için yataktan çıktım. İç çamaşırlarımı ve elbisemi giydim. Hâlâ ıslaklığı geçmemiş giysiler vücuduma yapıştı. Gene üşümeye başlamıştım. Koşarak kahvaltıya gittim. İçtiğim iki bardak çay içimi ısıttı, beni biraz rahatlattı.

Bu hastanedeki ilk günüm, kötü geçmişti. Birçok aksilik beni bulmuştu. Bunu düşünmek moralimi bozdu. Ya hep böyle giderse, ben bu kadar aksiliğe bunca zaman nasıl katlanacaktım?

Nitekim ikinci günün ilk olayı da başlamak üzereydi:

 

-Akıllı geçinenler için mola,

-Çünkü şimdi “Deliyim!” diyenlerde sıra…

**

Odamdayım. Uykum yok ama tekrar yatmak istiyorum. Üzerimde kırgınlık var, her tarafım ağrıyor. Yan odadan sesler geliyor. Bakmak istesem de üşeniyorum. Merak baskın çıkıyor ve çıkıp bakıyorum. Kapı açık olduğu için içerisi görülüyor. Masanın yanındaki sandalyelerde üç kişi, yatakların üzerinde dört kişi oturuyor; bir kişi de boş sandalyenin yanında ayakta duruyor. Ayaktaki adam heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatıyor, diğerleri ona soru üstüne soru soruyor. Konuşmacıdan izin istiyorum girmek için, eliyle kendine yakın olan bir yatağın üzerini işaret ediyor. Oturuyorum.

-Hoş geldiniz. Zaten yeni başlamıştık ama sizin için baştan alıyorum, lütfen önce dinleyin, sonra aklınıza takılan bir şey olursa sorarsınız. Diyor ve devam ediyor:

-Uykum kaçtığı için üç gün önce gece yarısından sonra bahçeye çıkmıştım. Hava güzeldi. Ortalık önce biraz karanlıktı, sonra hastane bahçe duvarının arkasından görünmeye başlayan ay ile aydınlandı. Uzaktan havlayan köpek sesleri geliyordu. Bir hışırtı duyunca köpeklerin yaklaşmakta olduğunu zannettim. Birden ayın önünü siyah bir cisim kapattı. Çok büyük bir şeydi. Acaba nedir diye kendime sorduysam da bir cevap veremedim. Bahçe duvarından iki-üç kat daha büyüktü. Bir adım atıp bahçenin içine girdi. Kaçmayı düşündüm, ayaklarım gitmiyordu; bağırmak istedim sesim çıkmıyordu.

-Nerede yaşıyormuş bu kadar büyük bir yaratık? Ne yer ne içermiş?

-Yok artık, bir de adresini sorsaydım bari! Nerede yaşadığı seni, beni ne ilgilendirir? Doğrusunu isterseniz ben ona ne dendiğini de bilmiyorum. Bana göre olsa olsa o bir Gul-i beyabani’dir. Çünkü bu varlık hakkında anlatılanlara çok benziyor. En azından yedi-sekiz metre boyu var, belki de daha fazla... Korkudan bakıp da iyice inceleyemedim ki! O yüzden tahmini söylüyorum.

-Dinozor olmasın?

-Bir de Drakula varmış. Belki odur.

-Kan emen vampirler olduğunu duymuştum.

-Dinozor değil. Çünkü kuyruğu yok ve yüzü insan-hayvan karışımı. Kafasının büyüklüğü benim boyum kadar. Dişleri tam kazma gibi. Bahçede onun bacakları kadar uzun bir ağaç yok. Ayaklarının tabanları en az bir metre.

-O kendine uygun ayakkabı da bulamaz! O kadar büyük ayakkabıyı hangi ayakkabıcı yapacak da kime satacak? Yaptı diyelim bir tane; bekleyecek ki senin Gülcü Baba gelsin de alsın.

-Dalga geçme! Bir kere Gülcü Baba değil “Gul-i beyabani” dedim, sonra ayakkabı giydiği filan da yok. Ayakları, yalınayak ve üzerleri kılla kaplı. Kıllar da sicim kalınlığında. İnsan eti ile beslendiğini biliyorum. Çünkü beni parmaklarının ucu ile havaya kaldırdı, ağzını açtı. Tam o sırada boğazına baktım, inanın sanki kocaman bir tünel görüyordum.

-Eeee sonra? Yedi mi seni?

-Yese şimdi sizinle nasıl birlikte olacaktım? Salak salak sorular sormayın!

-Yahu adamın konuşmasını ikide bir kesmeyin de tamamlasın! Sen anlat, biz dinlemek, öğrenmek istiyoruz. Evet sonra, sonra ne oldu?

-Tam ağzına atacaktı ki birden vazgeçti. Neden vazgeçtiğini şöyle açıklayayım: Bana dedi ki “Sen hayırsever birine benziyorsun. Birçok hayır işinde çalışmış, yoksul ve çaresiz insanlara yardım etmişsindir. O nedenle senin hayatını bağışlıyorum. Sen de bunun karşılığında bana buradaki diğer hayırsever insanları bilmeme yardım edeceksin.” Her türlü yardımı yapmaya hazır olduğumu ama bunu nasıl yapacağımı bilmediğimi söyledim. “Kolay!” dedi. “Hayırseverliğinden eminsen, o insana dua yazılı bir kâğıt vereceksin. Ben buraya geldiğimde yakaladığım insana yemeden önce dua kâğıdının olup olmadığını soracağım. Varsa kurtuldu, yoksa…”

-Bize de dua kâğıtlarından verecek misin? Ben korkmaya başladım bile! Ya beni yakalarsa…

-Öyle yağma yok; herkese dua kâğıdı dağıtmak için gelmedim ben buraya. Günlerce bu kâğıtları yazmak için uğraştım. Birkaç yüz tane ancak yazabildim. Dua kâğıdı almak isteyen kişi öncelikle bunu hak edecek…

-Yani?

-Yanisi şu: Hayırsever olduğunu kanıtlayacak. Mesela, bunu kanıtlamak için benim kurduğum bir hayır derneği var, oraya bağış yapabilir. Bu dernek öğrenci okutmaktan tutun da hasta ameliyatlarına kadar birçok konuda insanlara yardım ediyor.

-Ne kadar bağış yapmamız gerekiyor?

-En az yüz lira… Şunu da bilin ki benim bu toplanan paralardan bir liralık bile çıkarım yok. Hepsi derneğin kasasına girecek. Buraya gelmeden önce dolaştığım odalarda elli-altmış kişi dua kâğıtlarını alarak Gul-i beyabani’ye yiyecek olmaktan kurtuldular.

-Ben masallara inanmam, uydurma şeyler bunlar. Böyle bir yaratık olamaz ama diyelim ki var; peki neden bizim hastaneye gelsin ki? Diyelim geldi, her taraf güvenlik dolu. Birinden biri mutlaka görürdü. Çünkü kocaman bir şey olduğunu söylüyorsun; ufacık bir şey değil ki gizlenerek kimseye görünmeden gelmiş olsun.

-Sorularına cevap vereyim: Bu yaratıklar ıssız yerleri tercih ederler. Bizim hastanenin etrafında orman ve tarlalardan başka hiçbir şey yok. Yani ıssız bir yer görünümünde. Burada ciddi bir olay olsa şehre haber gidene ve oradan yardım gelene kadar saatler belki de günler geçer. Bir de arkadaş, bu canavarı güvenliğin neden görmediğini soruyor. Gece saat on ikiden sonra görev başında kalan güvenlik sadece girişteki kulede nöbetçi olandır. Onun da sabahı uyuyarak getirdiğini sanıyorum. Diğer güvenlikçilerin hepsi görevlerinin başında bulunacakları yerde lokalde sabahlıyor; bunların bazıları oyun oynuyor, bazıları da uyuyor.

-Yüz lira çok. İndirim yapamaz mısın? Almak istiyorum ama benim o kadar param yok. Çok korkuyorum. N’olur indirim yap da ben de alayım.

-İndirim mindirim yok! Sana yaparsak diğerlerinin günahı ne? Onlara da yapmak gerekir. Bir yerlerden bul buluştur, kendini kurtar.

-O kadar parayı hiçbir yerden bulamam, ne yapsam acaba? Ya gelir de Gul-i beyabani beni yakalarsa!

-Al sana yüz lira, ver bana bir tane. Dua kâğıdımı cebime koyarsam düşürebilirim. İyisi mi dolabıma kilitleyeyim; en güvenli yer orası.

-Sen salak mısın? Dolaba kilitlenir mi? Diyelim ki Gul-i beyabani seni bahçede yakaladı. “Bi dakika bekle! Dua kâğıdım dolabımın içinde. Gidip alıp geleyim” mi, diyeceksin. Valla Gul-i beyabani’nin seni yemeye niyeti yoksa bile bu konuşmandan sonra yer!

Bu sırada yukarı kattan gelen bir gümbürtü, herkesi sus pus yaptı. Konuşmacının bile rengi atmıştı. Şaşkınlık içindeydiler. Çoğu Gul-i beyabani geldi zannetmişti. Birkaç dakika böyle geçti. Gelen giden olmamıştı. Böylece bir tehlikenin bulunmadığı ihtimali artıyordu. Konuşmacı kendini toparladı, etrafına gülümseyerek baktı ve sözlerine devam etti:

-Korkacak bir şey yok canım! Galiba yukarıda bir dolap devrildi. Duyduğumuz gürültünün nedeni bu olmalı. Şimdi bir kez daha soruyorum: Canını kurtarmak için hayır işlemek isteyenler kimler?

-Ben alıyorum.

-Ben de alıyorum.

-Tekrar söylüyorum, böyle masallara beni kimse inandıramaz. Bu adam bizi dolandırmaya çalışıyor.

- Gul-i beyabani seni yakaladığında çok pişman olacaksın ama iş işten geçmiş olacak. Ben anlatılanlara inandım. Zaten daha önce böyle kırmızı gözlü, sivri burunlu, metrelerce boyunda bir canavarla karşılaşmış birinden, benzeri gerçek bir olay dinlemiştim. Onun için ben de alıyorum. İşte yüz lira, duayı ver!

Odadaki dört kişi, parasını ödeyip duayı aldı, biri çok istediği halde parası olmadığı için alamadı. İki kişi kararsızdı. Ben ise anlatılanlara inanmamıştım ama buna rağmen aklımın köşesinde küçücük de olsa bir soru işareti vardı: Ya Gul-i beyabani diye bir varlık varsa?

Bu düşünceler içerisinde hızla odayı terk edip bahçeye çıktım. Adımımı dışarı atmıştım ki zil sesini duyup geri döndüm, yemekhaneye gittim.

Yemek sırasında beklerken aklıma bir şey takıldı. Ne olduğunu söyleyeceğim ama sakın bana gülmeyin: Karıncalar. Acaba burada karınca var mıydı? Sizde de olur mu bilmem, ama bazen bir şeye takılıp kalırım. Onu buluncaya, görünceye kadar bu takıntılı halim devam eder.

Karnımı doyurup bahçeye çıkacak ve karıncaları arayacaktım. Kararımı vermiştim. O nedenle yemeği oldukça hızlı yedim.

Bahçede karınca arıyorum, arıyorum yok! Yürüdüğüm yolun üstünde, kenarında; etraftaki otların arasında bütün dikkatimi harcayarak bakınıyorum; yok! Neden sonra aklıma geldi. Yolda karınca ne gezecek? Otların arasında olsa bile nasıl görecektim o ufacık yaratıkları? Onun için üzerinde ot bulunmayan toprak zeminlerde aramalıyım, diye düşündüm. Ayaklarım beni hastane duvarının önüne götürdü.

Evet, gördüm: İşte oradalar. Çok seviyorum bu hayvanları. Siz de sever misiniz? Yoksa evinizin balkonuna, hatta mutfağınıza davetsiz olarak girdikleri için onlara sinirlenir misiniz? Ayağınızı, elinizi ısırdıklarında onları kızıp, öldürür müsünüz? N’olur sizi ısırsalar da onları öldürmeyin! Evet, sizi ısırmış olabilirler ancak bunun nedeni belki de sizsiniz. Farkında olmadan ters bir hareket yaptıysanız, onlara zarar vereceğiniz düşüncesiyle saldırıya geçip ısırmış olabilirler. Isırıkları çok acıtır. O küçücük kıskaçlarıyla o kadar şiddetli bir acı nasıl verebiliyorlar, bilmiyorum.

5-6 metrekarelik bir alana dağılmış yüzlerce karınca var burada. Her biri ya bir şeyi çekeliyor ya da bir yere doğru gidiyor. Ağzında ufacık bir kırıntı, ufacık bir çekirdek içi veya çekirdek kabuğu olanlar var. Bir de kendilerinin birkaç katı büyüklükte yiyecek veya çöp parçacıklarını çekelemeye çalışanlar…

Bazı karıncalar beni görünce kendileri için bir tehdit unsuru olarak kabul etmiş olmalılar ki ağızlarını açıp antenlerini oynatmaya başladılar. Bunlar karınca kolonisinin savaşçı elemanları olmalı.

-Merhaba, sevgili karıncalar!

Dediğimde tavırlarında bana karşı bir değişiklik olmadı. Savunma pozisyonlarını aynen muhafaza ettiler.

-Dostça bir selam vermek için geldim. Size zararım dokunmaz.

Diye konuşmamı sürdürünce muhariplerden biri sordu:

-Merhaba, hoş geldin. Bizden ne istiyorsun?

-Sizden istediğim, çalışmalarınızı izlememe izin vermeniz.

-Tamam, izle; ama fazla oyalanma buralarda!

Gerekli izin çıkmıştı. Büyükçe bir taşın üzerine oturdum. Ben bu hareketli, narin, çalışkan hayvanlara hayrandım. Tembellik yapan, kaytaran bir tek tane bile karınca göremedim. Ya kımıldatmaya bile gücü yetmeyecek kadar ağır olan cisimlerle mücadele edenlerine ne demeli? Bunlar tam bir sabır küpü…

Benden yarım metre kadar uzakta bir böcek ölüsü ve etrafında üç karınca gördüm. Ölü böceği çekelemeye başladılar. Olmadı. Bu üçlüye dört karınca daha katıldı. Gene olmadı. Ama karınca yuvasına baktığımda delikten çıkan onlarca karıncanın buraya doğru geldiğini fark ettim. Demek ki bir şekilde durum diğerlerine iletilmiş ve yardım istenmişti. Öyleyse karıncaların telsiz işlevi gören, aralarında haberleşmeyi sağlayan bir organları vardı.

Sayıları elliyi geçince yavaş yavaş böcek ölüsünü çekmeye başlamışlardı. Bu hızla giderse yiyeceği yuvalarına götürmek belki uzunca bir zamanlarını alacaktı.

Az önce karıncalarla konuştuğumu söylemiştim. İnandınız mı? İnanmadınız. Öyleyse şimdi anlatacaklarıma hiç inanmayacaksınız! Olsun, ben gene de anlatmak istiyorum:

Karıncaların yuvasının içini görmek istiyordum. Hem de çok… Merak işte! Ufacık yuva deliğinden bu cüssemle girmem mümkün olmadığına göre, isteğimi gerçekleştiremeyeceğimi sanıyorsunuz. Yanıldınız.

Çünkü ben, bir karınca olarak birden kendimi yuvanın deliğinin önünde buluverdim. Heyecan içindeydim. Yuvadan çıkan karıncaları bekleyip içeri girdim. Önce dar bir tünel çıktı karşıma. Biraz yürüyünce tünel ikiye ayrıldı. Soldakinden devam ettim. Çok değil, bir dakika sonra geniş bir yere geldim. Burada oldukça büyük bir karınca vardı. Ötekilerden farklıydı. Ana kraliçe olduğunu anladım. Etrafında onlarca işçi karınca ona yiyecek taşıyordu. Ayrıca koruma görevi yapan çok sayıda karınca, ana kraliçeyi adeta bir çember içine almışlardı.

Şimdi aklınıza şu soru gelebilir? “O karanlık yuvanın içindeki bu ayrıntıları nasıl gördün de anlatıyorsun?” diyebilirsiniz. İçerisi karanlık değildi ki, tam tersine çok aydınlıktı. Üstelik ortalığı aydınlatan ne bir ampul, ne bir gaz lambası ya da ne bir mum vardı. Buna rağmen her taraf ışıl ışıldı. Bunun nedeni de belki karıncaların gözlerinin yapısı olabilir… Ben de o sırada bir karınca olduğuma göre, yuvadaki her şeyi en ince ayrıntısına kadar görebiliyordum.

Oraya gelinceye kadar karşılaştığım karıncalardan herhangi olumsuz bir tepki görmemiştim. Benim bir yabancı olduğumu anlamamışlardı. Ana kraliçe karıncaya hayran hayran bakarken farkında olmadan fazla yaklaşmış olmalıyım ki, önce hemen kraliçenin etrafındaki çember daraldı; sonra da işçiler kraliçenin üzerine çıkıp onu görünmez hale getirdiler. Tabii koruma görevi üstlenenler de bana karşı saldırıya geçtiler. Sırrım açığa çıkmıştı. Oradan kaçtım, yuvanın deliğinden kendimi dışarı attım. Böylece karıncalığım sona ermiş oldu. Tekrar aynı taşın üzerinde oturup karıncaların ölü böceği götürme mücadelesini izlemeye başladım.

Karıncaları bırakıp devletimizden söz edelim mi? Çünkü devlet kurulmadığı için bana kızanların sayısı her geçen gün biraz daha artıyor.

Devleti kurmasına kuracağız da öncelikle bu devletin başkanını, vekillerini, yasama, yürütme ve yargı organlarının üyelerini bulmalıyız. Gerçi burada başkandan geçilmiyor. Yani başkan olacak çok kişi var. Hitler, Napolyon, Mussolini, Lenin, Stalin, Timur, İmparator şimdilik aklıma gelenler. Sahi geçen gün bunlara yenileri de katıldı: Sezar ve Mao.

Genellikle bu başkan adayları birbirlerinin etki alanlarına girmemeye özen gösterirlerse de arada sırada birbirleriyle çatıştıkları da olmuyor değil. Bilhassa Hitler ve Stalin’in yıllar önce paylaşamadıkları kozlarını, şimdi paylaşmak için yaptıkları kavgaları izlemenizi isterdim. Stalin Hitler’e:

-Pis Alman domuzu, derken o da Stalin’e:

-Züğürt, adi komünist, diye cevap vermektedir.

Tabii bu tartışmada eski defterler açılmazsa olmaz. Nitekim açılıyor da:

-Ayyaş komünist, kafayı çekip çekip milyonlarca işçiyi, köylüyü, aydını öldürttün.

-Tencere dibin kara… misali sen asıl kendine bak pis faşist! Yahudileri fırınlarda yakan, soykırımı uygulayan sen değil miydin? Ben devrimin geleceğini garanti altına almak için faşistleri, hainleri, kapitalistleri temizledim. Sen ülkende döktüğün kanlarla yetinmeyip, bir de ikinci dünya savaşını başlatarak bütün Avrupa’yı ateşe attın!

Sözlü tartışma sonunda yumruklaşmaya dönecek gibi, ama hemen aralarına giren Mehdi kavgaya izin vermiyor.

-Kardeşlerim bu ahir zamanda, kıyametin yakında kopacağını bildiğiniz halde, kavga etmek niye? Birbirinizi sevin, birbirinizle kucaklaşın, dost olun.

Diye Mehdi bağırıyor ve devam ediyor: “Ey uyuyanlar! Açın gözlerinizi, şimdi uyanmak zamanıdır, uyanın artık! Eğer hidayete ermek istiyorsanız benim sözlerime kulak verin, düşün peşime!”

Gece olunca da hastanede bir başka bağırma, daha doğrusu çığlık ortalığı birbirine katacak… Anlayacağınız bu gece uyumak haram!

-Dahiler, deli midir? Evet!

-Dahilere çocuk gözüyle bakarsanız, onların çok şey bilen deliler olduklarını anlarsınız.

**

Geceki çığlığı biraz sonra anlatsam bana kızmazsınız değil mi? Şu anda aklıma gelen bir anım var; önceliği buna vermek istiyorum. Bazılarının “O konudan bu konuya geçip duruyor. Masalı çorbaya çevirdi. Her şey karman çorman oldu. Bir delinin aklına bakıp onun yazdıklarını okumaya kalkanda kabahat!” Dediklerini duyar gibiyim. Okuma kardeşim, sen okuyunca benim masalıma kuş mu konduruyorsun? Okumazsan masal biter, yok okursan söylenip durursun işte böyle…

Münakaşayı kesip anımı anlatıyorum:

Sizleri bir başka zaman dilimine götüreceğim… Ne kadar zaman mı? Bilmem… Sizin zaman anlayışınıza göre bu olaydan beş belki de on beş sene sonrası. Dahasını bana sormayın. Biliyorsunuz biz deliler zaman özürlüyüz.

Odama gelen bir güvenlik elemanı beni başhekimin görmek istediğini söyledi. “Başhekimin benimle ne işi olabilir ki… Şimdi kalk giyin ve adamın odasına git, karşısında kazık gibi dikil ve onun nasihatlerini dinle!” diye söylenirken, bir yandan da üzerimdeki pijamayı çıkartıyordum.

Hazır olunca, güvenlikçi ile birlikte başhekimin odasına yöneldik. Güvenlikçi başhekimin kapısını çaldı; o önden ben de arkasından içeri girdik. Başhekim ayaktaydı. Bana:

-Hoş geldin, yanındaki koltuğa otur! Dedi ama oturmadım. Başhekim devam etti:

-Seni maalesef üzücü bir haber vermek için çağırdım. Metin olmalısın…

O sözünü tamamlamadan:

-Bana ne söyleyeceğinizi biliyorum. Anam ölmüş değil mi? Dedim.

-Evet, maalesef öyle; başın sağ olsun!

-İyi olmuş, sevindim. Kurtuldu…

Deyip, başka söz söylemesini beklemeden kendimi odadan dışarı attım.

Koridorda hem “Anam ölmüş, anam ölmüş!” diye bağırıyor, hem kahkaha ile gülüyor, hem de koşuyordum.

Arkamdan birkaç deli:

-Bu adam delirmiş! Demez mi?

Ne kadar garabet bir durum değil mi?

Bir deli, başka bir deliye “Bu adam delirmiş!” Diyor. Bre adam, o zaten deli; delinin delisi olur mu?

Güler misin ağlar mısın?

Gülme faslı, bahçeye çıkınca bitti. Şimdi sıra ağlamaya gelmişti. Ağlarken sesimin çıktığı kadar bağırıyordum. Gözyaşlarım yanaklarımdan aşağıya süzülüyor, gözlerim dünyayı sisli görüyordu. Elimin tersiyle sildim gözlerimi, bu etrafı biraz daha net görmemi sağladı. Uzaktan bana bakanlar vardı, başlarını “tüh, tüh” deyip sallayanlar vardı, beni görmemezlikten ve duymazlıktan gelenler vardı. Ama yanıma gelen hiç kimse yoktu. Gerçi gelen olsa da bir şey fark etmezdi ya…

Yoldan geçen iki kişiden biri, ağlamamın şiddetinden etkilenmiş olacak ki yanındakine:

-Ağlaya ağlaya delirecek bu zavallı! Dedi.

Al sana bir garabet durum daha!

Anacığım da gidince, bu koskocaman dünyada tek başıma kalmıştım… Gerçek anlamda yalnızlığın ne olduğunu ilk defa o zaman anladım. Gerçi anacığımın yanında değildim, ama onun varlığını hissetmem beni yalnızlığımdan kurtaran tek ilaçtı. Ya şimdi?

Gecedeki çığlık olayına dönüyorum:

Erken yattım, hemen uyumuşum. Karışık rüyalar gördüm. Hatta bir ara uyanır gibi olduğumda bir çığlık sesi duydum. Önce bunu, gördüğüm rüyanın bir parçası zannettim. Tam olarak uyanmak için kendimi zorladığımda, sadece gözlerimi birazcık açabildim.

Derken çığlığın şiddeti arttı. Öyle bir çığlık ki adeta karanlığı yırtıyordu… Karanlık yırtılır mı? İnanın gözlerimi tam olarak açtığımda karanlığın “çatır çatır” diye ses çıkardığını hem duydum hem de yırtıldığını gördüm. Sanki bir güneş ölüyor yani kara deliğe dönüşüyor gibi; ya da uzayda yeni bir güneş doğuyor gibi… Anlatamıyorum…

Koridordan ayak sesleri ve bağrışmalar geliyordu. Ben de koridora çıktım. İki kişi yanımızdaki odaya girdi. Onları takip ettim. Odadaki üç hasta yataklarının üzerine oturmuşlar etrafa şaşkın şaşkın bakıyorlardı. Dördüncü hasta ise cam kenarında ayaktaydı. Bu hastanın hali perişan görünüyordu. Bütün vücudu zangır zangır titriyor, sağa sola saldırıyor ve bağırıyordu. Pijamasının üstü yırtılmış, yırtık olan bu parça aşağıya doğru sarkıyordu. Yüzü sararmış, ağzının kenarında köpük birikmişti. Sağ yanağından süzülen kan boğazına kadar inmişti.

Benden önce girenler, onu sakinleştirmek için ellerini tutup, ağzını kapatmaya çalıştılar; o ise bu davranışlardan olumsuz yönde etkilenmiş olacak ki daha çok bağırmaya başladı. Taa ki beni görünceye kadar bağırdı bağırdı! Hasta beni görünce bağırmayı kesti. Yanındakilere beni işaret ederek:

-İşte Gul-i beyabaniyi o da biliyor. O da vardı. Herkes Gul-i beyabani'den korunmak için dua kâğıdı aldı ama param olmadığı için ben alamadım. Dedi.

-O adam bir sahtekâr, yardımsever gibi görünerek insanları dolandırıyor. Sen onun anlattıklarına inandın mı? Dedim.

-Tabii inandım. Sahtekâr filan değil o! Söyledikleri çıkıyor. Bu gece Gul-i beyabaninin beni yemek için gelmesinden de adamın doğruyu söylediği belli.

- Gul-i beyabani mi geldi bu gece? Onu gerçekten gördün mü?

-Evet, geldi. Camı tıklattı. Kalktım camdan dışarı baktım. Kocaman bir canavar… Onu görünce bağırmaya başladım.

-Camı tıklatan rüzgârdır. Bak sesi geliyor ve ağacın dalı cama vuruyor. Hem geldiyse biz neden görmedik? Şimdi nerede?

-Ben çığlık atınca kaçmış olmalı. Ama beni yemek için daha sonra gene gelecektir.

İçerisi giderek kalabalıklaşıyordu. Nöbetçi doktor ve hemşireden başka çok sayıda güvenlik elemanı da gelmişti. Güvenlikçilerin bazılar esniyor, bazıları da gözlerini ovuşturuyordu. Nöbeti uykuya tutturdukları nasıl da belli oluyordu.

Nöbetçi doktora, gündüz tanık olduğum olayı anlattım. Yani Gul-i beyabani olayını… Ciddiyetle beni dinledikten sonra hemşireye getirmesi gereken iğne ve ilaçların adını söyleyerek odadaki benden başka herkesi dışarı çıkardı. Hemşire istenilenleri çabucak getirdi. Adama bir hap içirdikten sonra yatağa yatmasını istedi ve yatınca da bir iğne yaptı. Biraz sonra hasta sakinleşti ve çok geçmeden de uyumaya başladı.

Doktor, bana yarın kendisini görmemi söyleyip odadan ayrıldı. Ben kendi odama döndüğümde buradaki arkadaşlarımın sesleri duymadığını anladım. Çünkü hepsi uyuyorlardı. İçtikleri ilaçlardan olmalı. Verilen ilaçlar öylesine etkili ki ortalık yıkılsa haberleri olmayacak. Yatağıma uzandım. Sabaha karşı ancak uyuyabilmiştim.

Kahvaltıdan sonra doktorun odasına gittim. Olanları bir kere daha bana anlattırdıktan sonra para karşılığı dua kâğıtlarını satan sahtekârı getirmeleri için güvenlik elemanlarına emir verdi. Sahtekâr sorguya çekilince her şeyi açık açık itiraf etti. Topladığı paralara el konuldu. Tam 8300 lira. Bu da gösteriyor ki 83 kişiyi kandırmış.

O gün anons yapılarak bu sahtekâra para verenlerin danışmaya gelmeleri duyuruldu. Para teslimatı tutanakla yapıldı ve bunları ben de şahit olarak imzaladım. Defalarca anons yapılmasına rağmen para verenlerden gelmeyenler de oldu. Çünkü 1700 lira artmıştı. Bu 17 kişi, çekindiklerinden ya da unuttuklarından paralarını almaya gelmemiş olabilirlerdi.

Gul-i beyabani korkusuyla gece yarısı çığlık atan hasta, o gün yan binadaki ağır akıl hastalarının tedavi edildiği yere alındı. Burası etrafı telle çevrili iki katlı bir bina. Bahçesine ve binaya görevlilerden başkasının girmesine izin verilmiyor. Burada tedavi edilenlerin daha sonra tekrar eski yerlerine gönderilecekleri söylense de bugüne kadar sadece bir-iki kişinin döndüğüne tanık olunmuş. Nitekim bu hastanın yatak çarşafları o gider gitmez değiştirildi ve akşamüstü de yerine yeni bir hasta yerleştirildi.

Bu binada bir de tecrit odalarının bulunduğu bodrum katı var ki, oraya düşenin vay haline! İleride tecrit odalarını detaylı bir şekilde anlatacağım, şimdilik kısaca şu kadarını söyleyeyim: Tecrite hasta cezalandırılmak için gönderildiği gibi, etrafa zarar verdiyse de gönderiliyor. Tecritte görevli üç tane hastabakıcı var. Bu hastabakıcıların hikâyeleri hastanede durmadan anlatılıyor. En kötüsü Bodur Onbaşı… Onbaşı sözcüğüne bakıp da sakın bu bölümü askerler kontrol ediyor zannetmeyin. Hastalar buradaki hastabakıcılarına Onbaşı diyorlar. Diğerleri Uzun Onbaşı ve Topal Onbaşı. Bodur Onbaşı’dan herkes çekiniyormuş. Bu adamın hastalara yapmadığı eziyet yokmuş, tam bir zebani…

Bu olaydan çok sonra… Kar yağdı, ağaçlar çiçek açtı, sıcaklar kavurdu, yapraklar döküldü, gene kar yağdı, güneş ısıtmaya başladı, meyveler oldu…

Dedikoducu Toprak Baba’yı yakalamış, belli ki ağzından laf almaya çalışıyor. Onlara bakıyorum ama dedikoducu ile göz göze gelmekten de çekiniyorum. Beni bir yakalarsa kolay kolay bırakmaz, hastanede ne olup bittiğini saatlerce dinlemek zorunda kalırım.

Dedikoducu’nun hastanede her olup bitenden haberi vardır. Başkalarının bilip de onun bilmediği hiçbir olay yoktur. Öyle bir yeteneği var ki her konuşulanı, her şartta mutlaka duyar. Konuşulanları duyabilmesi için mesafenin de onun için pek önemi yoktur. Zaten bir-iki kelime duyduktan sonra zengin hayal gücü sayesinde gerisini o tamamlayabilir. Gerçi bu tamamlamalar nedeniyle birçok yanlış anlamaya hatta kavgaya bile neden olduysa da, bunlar önemli sayılmazdı. Sonradan, konuşanların dudaklarını okumayı öğrenince daha sağlıklı bilgiler elde etmiş olsa da, öğrendiklerine eklemeler yapma huyundan bir türlü vazgeçemediği için sebep olduğu tatsız olaylar azalmamış aksine artmıştı.

Toprak Baba ise onun tam tersi… Kimsenin etlisine, sütlüsüne karışmaz. Dedikodu yapmaz. Boş konuşmaz, sorarlarsa cevap verir; sormazlarsa susar ve dinler. Sakin mizaclı, kılığına kıyafetine daima özen gösteren, yaşı bir hayli ilerlemiş bilgili ve görgülü bir kişi. Hiç kimseye söylememiş olmasına rağmen çok sayıda bilimsel eser yazmış, kamuda önemli makamlarda uzun yıllar çalışmış, hatta profesör ünvanına bile sahipmiş.

Toprak Baba, buraya gelmeden önce, çalışmalarının verdiği yorgunluk, belki de yaşlılık nedeniyle bazı anormal davranışlarda bulununca çocukları önce onu özel bir hastanede psikiyatriste götürmüşler. Doktor bu hastalığın yatarak daha iyi tedavi edilebileceğini söyleyince, biraz da işlerine geldiğinden buraya getirip yatırmışlar. Önceleri ziyaretine gelirlerken sonradan bundan da vazgeçmişler ve Toprak Baba’yı kaderine terk etmişler. Tedaviye olumlu cevap veren bünyesi sayesinde, kısa sürede iyileşmiş olmasına rağmen çocuklarına yük olmamak için hastanede kalmaya devam etmiş.

Toprak Baba en sonunda Dedikoducu’dan kendini kurtardı. Onun için iyi olmasına karşılık benim için kötü oldu. İşte Dedikoducu gözünü benim üzerime dikmiş, bana doğru geliyor…

Önce selam verdi. Hoşbeşten sonra asıl konuya girdi:

-Sana anlatacaklarım var. Ağzın sıkıdır değil mi? Kimseye söylemeyeceğine söz verirsen bu önemli olayları ilk duyan sen olacaksın.

-Tamam, tamam söz!

-İmparator, yakında bir devlet kuracak…

-Ne devleti? Nerede ve ne ile? İmparator’un hazineleri ve orduları mı var da devlet kuracak?

-Neyi var bilemem. Ben sadece devlet kuracağını biliyorum. Güvendiği bir şeyler olmasa böyle bir işe kalkışır mı? Devleti kuracağı yer de bizim hastane…

-Hadi oradan, kıç kadar yere devlet mi kurulurmuş! Burada olsa olsa birkaç yüz dönüm yani diğer devletlere göre bir karış toprak ancak var.

-Bunları ona Toprak Baba da söyledi. İmparator da ona, dünyada buradan daha az toprağı olan devletlerden bahsetti.

-Toprak Baba da mı bu işin içinde?

-Doğrudan değil; dolaylı olarak daha doğrusu mecburen girdi. İmparator, Toprak Baba’yı odasına çağırıp yönetim şekilleri ve demokrasi hakkında onu bilgilendirmesini istedi. Toprak Baba doğrudan demokrasi, temsili demokrasi, yarı doğrudan demokrasi, aristokrasi, cumhuriyet, federasyon, meşrutiyet ve hatırlayamadığım birçok şey hakkında saatlerce konuştu durdu. Anlattıkları benim bilmediğim konular olmasına karşılık, İmparator anlıyormuş gibi sık sık “evet” deyip durdu.

-Bütün bunları sen nereden biliyorsun?

-Günlerce İmparator’un odasının kapısına kulağımı dayayıp dinledim. Biliyorsun, hastanedeki odaların hepsinde dörder kişi vardır; İmparator’unki hariç. O, tek başına kalır. Kimse onun yanında kalmak istemez; yanılıp da kalan olursa bir gece bile orada yatamadan kendini koridorda bulur. İmparator’un odasına sadece sık sık toplantı yaptığı beş arkadaşı girip çıkabilir. Onlar en az bir cinayeti olan, seçilmiş kişilerdir. Adeta İmparator’a taparlar, her isteğini bir emir kabul edip yerine getirirler. İmparator, bu adamlarına bazı konularda araştırma ve hazırlık yapmaları için emirler de verdi.

-Anlattıkların bana çok saçma geliyor. Altı adam devlet kuracak, nasıl olacak bu iş? Saçma olduğu kadar aynı zamanda komik de…

-İnanmamakta serbestsin. Devleti kurdukları zaman söylediklerimin doğruluğunu anlayacaksın. Doğrusu bu devlet kurma işi benim de hoşuma gitti. Buradaki baskıcı, zalim yönetimden kurtulup kendi devletimizde özgürce yaşamak ne kadar güzel! Düşündükçe heyecanlanıyorum.

-Beni de tam tersine hafakanlar basıyor! Kafam karma karışık oldu.

-Bunlar aramızda kalıyor, tamam mı? Kimseye söyleme! İmparator bir duyarsa beni kesin öldürür.

-Benden yana emin ol, kimseye söylemem. Asıl sen kimseye söyleme. Ağzını tutabileceğini sanmasam da seni gene de bir uyarayım dedim.

Sonunda gitti. Oh be, dünya varmış! Uzandım çimenlerin üzerine. Hiçbir şey düşünmek istemiyordum… Güneşin sıcaklığı sardı tüm bedenimi, rahatladım. Seni çok seviyorum sevgili güneş!

-Ülkeleri, deliler idare etmeli!

-Zaten öyle değil mi?

**

Gözlerim yan taraftaki ağacın dallarındaki cevizlere takıldı. Ne kadar çoktu; kimsenin koparmayı akıl etmediği belli. Yattığım yerden kalktım, cevizleri toplamaya başladım. Yirmi tane kadar olunca oturup üzerlerindeki yeşil kabuğu soydum. Ellerim biraz boyandı, ama olsun. Ceviz boyası öyle kolay kolay çıkmaz, günlerce kalır elde…

Taş aramaya başladım. İki tane buldum. Birini alta, cevizi de onun üzerine koyup öteki taşla kırdım. Sert kabuğun içinden çıkardığım ceviz içini ağzıma attım, hafif buruk bir tadı vardı. İkinciyi yemeden önce, ceviz içinin üzerindeki zar gibi ince kabuğu soymayı akıl ettim. Şimdi çok lezzetliydi ve hoş bir kokusu vardı. Üçüncü, yediğim son ceviz oldu.

İleride iki tane küçük kuş gördüm. Çok güzel sekiyorlar ve cıvıldaşıyorlardı. İki tane şirin serçe… Bunları daha yakından görmek için cevizlerimi dönüşte almak üzere orada bırakıp ayağa kalktım. Beni görünce pırrr diye bir ses çıkarıp, küçücük kanatlarını çırparak havalandılar. Onları rahatsız ettiğimi anladım; canım sıkıldı. Her ne kadar kötü bir niyetim yoksa da, hayvanlar bunu nereden bileceklerdi!

Çok geçmeden tekrar geldiler. Boşuna üzülmüşüm. Bu sefer eski yerlerine değil de benden biraz daha uzağa kondular. Artık onlara yaklaşmayı düşünmüyordum, üstelik buradan da hareketlerini takip edebilirdim. Birbirlerine temas ediyorlar, gagalarıyla hafifçe dokunuyorlardı. Ötekine göre daha küçük olanı, yerde yiyecek buldu. Gagasına alıp yutmaya çalıştı; büyük gelmiş olmalı ki yutamadı ve ağzından düşürdü. Diğeri, düşen yiyeceği hemen kaptı, ötekinin yapamadığını o yaptı yani bir kerede yuttu. Yemini düşüren yiyene ne kızdı ne de saldırdı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi sağı solu gagalayarak etrafta yem aramaya başladı. Acaba aynı durum biz insanların başına gelseydi ne yapardık?

Oradan uçup gidinceye kadar, bu çıtı pıtı yaratıkları seyrettim. Sonra cevizlerimi almak için geri döndüm. Bir de ne göreyim! Bir karga benim cevizlerimi karıştırıp duruyor. Bazılarını gagasıyla almaya çalışıyor, başaramayınca bırakıyor. Diğerini deniyor, gene olmuyor. Sonunda bir tanesini gagasına sığdırdı ve uçarak uzaklaştı.

Karganın bu haline güldüm. Cevizi aldı kaçtı da, o ceviz, onun ne işine yarayacak? Bu davranışı bana aynı zamanda kargaların hırsız oldukları söylentisini de hatırlattı. Ama bu “hırsız” yakıştırmasını derhal reddettim. Neden hırsız olsunlar ki? İnsanoğlu kendi kusurlarını hayvanlara da yükleme alışkanlığından vazgeçmeli.

Kargayı takip ettim. Yükseldikçe yükseldi ve ağzındaki cevizi düşürdü. İşte olacağı buydu! Hoş, düşürmese de o cevizi kırıp yiyemezdi ki… Yanılmışım. Sonradan anlayacaktım bunu. Karganın ağzından düştüğünü sandığım ceviz hızla beton zemine çakılınca param parça oldu. Ve karga pike yaparak etrafa dağılan ceviz parçalarının olduğu yere süzüldü. Bunları teker teker toplayarak yedi. Daha sonra benzeri olayları yaşayınca anladım ki karga çok zeki bir hayvan. Cevizi nasıl kıracağını biliyordu. Havadan cevizi toprak zeminin değil de betonun üzerine bırakması bunu kanıtlıyordu. Öyle ya, hayvancağızın elimi var da taşı ya da çekici alıp cevizi kırsın!

Diğer günlerde de topladığım cevizlerden almasına göz yumdum; bazen hiç canım ceviz yemek istemediği halde sırf onun için ceviz topladım. Dolabımın içinde arkadaşım karga için biriktirdiğim cevizler bile olduğunu söylersem belki de şaşırırsınız. Ama şaşırmayın, çünkü artık o benim arkadaşım hatta dostum oldu.

Ben bunu dedim ya, birileri hemen “Kılavuzu karga olanın burnu b.ktan kurtulmazmış.” Sözünü hatırlatacaklar. Halt etmiş bunu diyenler… Dostum karganın bana yaptığı kılavuzlukları hiçbir insan yapmadı. Beni tanıyordu, görür görmez başımın üzerinde uçmaya başlıyordu. Bana kötü gözle bakanları seziyor ve onlara karşı saldırıya geçiyordu. Hakkımda iyi düşünmediğini hissettiği insanları, etrafımdan uzaklaştırmaya çalışıyor, bazen de bunların kafalarına gagasıyla sert darbeler indiriyordu.

İmparator’a bile saldırma cesaretini gösteren dostum karga, az kalsın bu katil tarafından öldürülecekti. Zaten ona saldırmayı bir kere denedi ve tehlikenin ne kadar büyük olduğunu anlayınca, ondan hep uzak durmaya çalıştı.

Daha sonra bu dostumu odamın camının dışında da görmeye başladım. Benim bu odada olduğumu nereden biliyordu, beni burada nasıl bulmuştu? Soruları aklıma gelse de cevaplarını veremiyordum. Camın kenarına konuyor, camı gagalama filan gibi herhangi bir hareket yapmadan beni gözetliyordu. Ben yataktan kalkıp, giyinip, onun yiyeceği cevizi cebime koyup kapıya yöneldiğimde, karga dostum da buluşma yerimize gitmek için havalanıyordu.

Dikkatimi çeken bir nokta da şu oldu: Havaların kötü olduğu ya da olacağını sezdiği günlerde cama gelmiyordu. Çünkü o günlerde benim odadan dışarı çıkmayacağımı biliyordu. Tabii onun bu davranışı sayesinde ben de kolaylıkla hava tahmininde bulunabiliyor ve ona göre davranıyordum. Yani karga dostum geldiyse o gün hava iyi, gelmediyse kötü olacak demekti.

Derken havanın çok güzel olduğu bir gün karga dostum cama gelmedi. Dışarıda olduğunu düşündüm: Yoktu. Sonraki gün de gelmedi. Daha sonra da… Ölmüş olabilirdi. Bunu kabul etmek istemesem de dostum, arkadaşım galiba ölmüştü. Hani kargaların ömrü uzundu? Benim karga dostuma gelince neden kısaldı bu ömür? Saçma sorular biliyorum, hoş görün! Biz dost olduğumuzda bu karganın kaç yaşında olduğunu biliyor muydum da böyle saçma sorular soruyorum!

Çaresizlik insana akla hayale gelmeyecek şeyler de yaptırıyor. Ben belki görür de gelir diye camın dışına birkaç tane ceviz bile koydum. Her sabah kalktığımda ilk işim cam kenarına gidip cevizlere bakmaktı. Sadece sabah mı? Hayır. Kahvaltıdan ve yemeklerden sonra odama geldiğimde de… Cevizler günlerce durdu. Ne gelen vardı ne de giden… Ta rüzgâr uçurana kadar, cevizler hep orada kaldı.

Onunla geçirdiğimiz son günde yaşadıklarımızı hatırlamaya çalıştım: Hep cevizi bütün olarak ona verdiğim halde o gün, kırıp ayıklamıştım. Elimle ağzından besledim. Minnet dolu bakışlarını unutamam. Ceviz bitince geldi omzuma kondu, başını enseme sürttü. Sonra gagasıyla saçlarımı karıştırmaya başladı. Elimle sırtına dokundum, tüylerini okşayıp düzelttim. Arada bana kaçamak bakışlar atıyordu. Göz göze geldiğimizde birkaç saniye sonra uçup gideceğini ve bu bakışmanın son birlikteliğimiz olduğunu fark edemedim. Gökyüzüne doğru yükseldi, yükseldi; tam benim üzerimde kocaman bir daire çizip gözden kayboldu.

Kimse bu gidişe bakıp da onu vefasızlıkla suçlamasın. Hele hele sakın ola ki “Besle kargayı oysun gözünü!” demesin. Valla ne sansür dinlerim ne mahkeme; edebi medebi bir yana bırakıp basarım küfürü…

Anama bu kadar ağlamamıştım. Dostum kargayı kaybetmiş olmam içimi dağladı, acısı günlerce geçmedi. Onu hatırladıkça göğsüme bir ağırlık çöküyor, nefes almakta zorlanıyordum. Onunla tatlı sohbetlerimiz oldu. Bazen dertleştik, bazen neşelendik. Benim anlattıklarımı dinler, kimi zaman kafasını sallayarak ya da sesler çıkararak anlattıklarımı onaylardı. Bir keresinde onu çok sevdiğimi söyledim. “Ben de…” Dedi. Belki de bana öyle dedi gibi geldi. Keşke her gün, onu sevdiğimi söyleseydim, keşke…

Benim karga ile olan ilişkim, ardından tuttuğum yas, bazılarının dikkatinden kaçmamış olacak ki benimle alay edenlerin, arkamdan “Kargacı” diye bağıranların sayısı her geçen gün arttı. Zaten daha sonra da adım “Kargacı” olarak kalacaktı. Onlar bana bu adı aşağılamak, en azından alay etmek için vermişlerdi, ama ben tam tersine böyle bir adım olduğu için onur duyuyordum.

Beni anlayan, teselli eden, akıl veren, dostumu kaybetmenin acısını paylaşan tek bir kişi vardı: Toprak Baba. Gerçekten de bu adam adına layık bir insandı. Toprak; ırk, dil, din, cinsiyet, hatta canlı türü ayrımı yapmadan ve de almadan nasıl ki herkese, her canlıya veriyorsa, o da öyleydi.

Toprak Baba’nın şu sözlerini aklımın bir köşesine yazdım ve umutsuzluğa her kapıldığımda tekrarladım: “Bak evlat! Ölüm mukadderattır. Hiçbir canlı bu yazgıdan kaçamaz. Geride kalanların ölenler için yapabilecekleri gerçekte hiçbir şey yoktur. Tabii kaybettiklerimiz için üzülürüz, ama sadece üzülmekle kalırız. Çünkü üzüntümüz de onları geri getiremez ki! Her canlı yalnız doğar, yalnız yaşar ve yalnız ölür. Nasıl ki ölüm her canlı için mutlaksa, yalnızlık da öyledir. Yalnız yaşamayı öğrenen hayatın sürprizlerini en az hasarla atlatır.”

Madem söz kuşlardan açıldı, burada yaşadığım ilginç bir kuş hikâyesini de anlatayım:

Ağaçların çiçek açtığı bir zaman dilimiydi… Kuşların cıvıldadıkları, öttükleri; oradan oraya neşe içinde uçtukları bir gündü. Bahçede dolaşıyorum. Basket maçı yapanları izlemek amacıyla oraya doğru yöneldim. Biraz izledim, sıkıldım. Oradan ayrılmaya karar verdim. Birkaç adım gidince bir ağacın üzerinde üç adam gördüm. Üçü de farklı dallardaydılar. Acayip sesler çıkarıyorlardı. Çıkardıkları seslere bir anlam veremedim. Orada ne yaptıklarını da anlayamadım.

Ağacın altında da birkaç kişi vardı. Birini tanıdım: Geveze. Ağaçtakilere bir şeyler söylüyordu. Fark edince susup dinlemeye başladılar. Geveze, arkasına dönüp maçı seyredenlerin de duyabileceği bir sesle:

-Evet sevgili seyirciler! Az sonra dünya müzik tarihinde bir ilke tanıklık etmiş olacaksınız. Dünyanın en güzel sesli kuşunu seçeceğiz. Lütfen yarışmacılarımıza bir alkış!

Seyirciler bu davete uyup alkışladılar. Alkış seslerini duyan maçtakiler de oraya gelmeye başlayınca, seyircilerini kaybeden sporcular bile maçı bırakıp Geveze’nin yanına gittiler. Geveze bir yandan eliyle ağaçtaki üç adamı işaret ederken, bir yandan da konuşuyordu:

-Yarışmamız az sonra başlayacaktır. Önce sizlere jüri üyelerimizi tanıtıyorum: Solumda Uçan Kanatlı Kuşlar Derneği Başkanı, onun yanında Sanat Müziği Koro Şefi ve sağ tarafımda ise Kanarya Sevenler Derneği Başkanı… Jüri üyelerimiz için de bir alkış rica edeceğim.

Geveze’nin sağında ben vardım. Acaba başkası var da ben mi görmedim diye düşündüğümden etrafa iyice bakındım. Yoktu. Ben Kanarya Sevenler Derneği’nin adını bile şimdi duyuyordum. Mutlaka bir yanlışlık olmalıydı. Oradan gitmek için hamle yaptığımda niyetimi anlayan Geveze, elimden tutup kendine doğru çekti. Kaçış yok, jüri üyeliği de yapacaktım.

-Lütfen sessiz olalım. Sessizlik, lütfen sessizlik… Şimdi size ilk yarışmacımızı takdim ediyorum: Altın sesli, neşeli, milyonların sevgilisi Kanarya huzurlarınızda…

Takdimden sonra ayağında yeşil pantolonu, sırtında sarı tişörtü ve boynunda kahverengi kaşkoluyla etrafa gülücükler dağıtan Kanarya ötmeye başladı. Cızırtıya benzeyen bir sesten başka bir şey duymadım ben. Kulağımı tırmalayan bu ses bereket sadece iki-üç dakika sürdü. Şarkısı bittikten sonra aldığı alkışları duyunca, belki de ben müzikten anlamıyorum diye düşündüm.

-İkinci olarak kırların efsane sesi, dünya güzeli Keklik huzurlarınızda…

Önce, kekliğin ayağındaki kırmızı ayakkabılar dikkatimi çekti. Açık kahverengi, gri ve sarı karışımı bir pantolonun üzerine siyah, beyaz ve mor renklerin hakim olduğu kareli bir gömlek giymiş; dudaklarına kırmızı boya sürmüştü. Kasılarak yürümesinden de çok gururlu olduğu kolayca anlaşılıyordu. Şarkısına başladı: Birkaç kere “gagurrak gugarrak” deyip durdu sadece… O da seyircilerden hak ettiği alkışı aldı.

-Ve son yarışmacımız: Şakıyan bir ses, ormanların süsü, gören gözlerin harikası Bülbül huzurlarınızda…

Bülbülün ölçülü, olgun yani vakur bir görünüşü vardı. Gözlerinin etrafına beyaz bir boya sürmüştü. Giysilerinde kızıl ve kahverengi hakimdi. O da şarkısını söyledi. Daha önceki dinlediğim bülbül sesleri ile onun söylediğinin uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Tabii o da alkışlandı.

-Değerli seyircilerimiz, yarışmacılarımızı dinledik. Şimdi jürimiz toplanacak ve kararını biraz sonra açıklayacaktır. Sizlerden ricamız, birkaç dakika beklemenizdir.

Sanki çok güzel ya da önemli şeyler söylemiş gibi, Geveze’nin bu son sözleri çılgınca alkışlandı. Alkışlar Geveze’nin hoşuna gitmiş olmalı ki havalara girerek, bize yani jüriye emirler yağdırmaya başladı.

Toplandık. Ben şarkıların hiçbirini beğenmemiştim. O nedenle tarafsız kalacağımı, oy vermeyeceğimi söyledim. Diğer iki üye farklı adaylardan yana oy kullanıyorlar; bir türlü anlaşmaya yanaşmıyorlardı.

Zaman geçtikçe seyircilerin sabrı tükendi. Önce adaylarını destekleyen sloganlar atmaya başladılar:

-Kanaryam senin için ölmeye geldik!

-Bülbülüm seni altın kafese değil, kalbimize koyduk.

-Kekliğim seni düz ovada da ağaç üstünde de kimseye avlatmayız.

Sonra ortalığı homurdanma sesleri doldurdu ve en sonunda da karşılıklı küfürler, hakaretler… Küfür ve hakaretlerden en çok pay da maalesef bana düştü.

-Bu yarışmada şike var. Baksanıza jüri üyelerinden biri Kanarya Sevenler Derneği Başkanı ve bir yarışmacı da Kanarya. Bu bal gibi şikedir, şike…

Sözlerini duyan Keklik ve Bülbül taraftarları bana saldırdılar. Biraz tartakladılar, Geveze kurtarmasaydı daha kötüsünü de yapabilirlerdi. Adını bile az önce duyduğum bir dernek yüzünden ağzımın burnumun kırılması işten bile değildi.

Seyircilerin taşkınlıkları ağaç dallarındaki yarışmacı kuşlara da geçti. Onlar da birbirlerine küfürler yağdırmaya başladılar. Bu onlara yetmemiş olacak ki, yumruklaşmak için üçü birden aynı dalın üzerine geldiler. İşte ne olduysa o zaman oldu… Şiddetli bir çatırtı sesi bütün sesleri bastırdı, herkes ağzı açık bir şekilde sahte kuşların yere çakılmasını seyretti.

Çatırtıyı duyan güvenlik elemanları koşarak geldiler. Yerde yatanları kaldırmaya çalıştılar ama olmadı. Düşenler acı içinde kıvranıyor ve bağırıyorlardı. Bunun üzerine güvenlikçiler telsiz ile cankurtaran gönderilmesini istediler. Cankurtaran sirenleri birkaç dakika sonra duyuldu. Sağlık ekibi yaralıları muayene ettikten sonra, üç kuşun da pardon akıl hastasının da sol ayaklarının kırıldığı teşhisini koydu.

Yarışmanın sonucu şöyle: Yarışmacıların kondukları dal kırıldığı için jüri yarışmayı iptal etti.

Gene devlet konusundayız…

Dedikoducu kurulacak devletle ilgili bolca haber getirdi. Tüm söylediklerini yazsam sayfalar almaz. O nedenle özetleyerek anlatacağım:

İmparator’un araştırma görevi verdiği adamları, işlerini çok iyi biliyor ve yapıyorlarmış. Buradaki tüm hasta, doktor ve görevlileri tek tek fişlemişler. Herkes için ayrı bir dosya açılmış. Kişinin dosyasında en ufak ayrıntılara bile yer verilmiş. Tabii bu çalışmalar öyle hemencecik yapılacak işler değil; aylarca sürmüş. Her gün çalışmalarla ilgili olarak İmparator’a rapor vermişler, fişledikleri hakkında önemli bir nokta varsa bilgilendirmişler.

Elde edilen bilgilerden hareketle önce, devletin güvenlik birimini oluşturmuşlar. Burada görev verilecek elemanlar tespit edilip bunlardan ağzı sıkı olanlarla irtibata geçilmiş. Çalışmaların diğer önemli bir yanı da, devletin mali kaynakları sorunuymuş. Ekip bu konuda bazı projeler üretiyormuş.

Bilmem, Dedikoducu’nun beni bir kez daha anlattıklarını kimseye söylememem konusunda tembihlediğini ve benim de bu konuda tekrar söz verdiğimi söylememe gerek var mı?

-Herkes fişlendiğine göre, benimle ilgili de bir şeyler mutlaka dosyada yer alıyordur. Benim hakkımda yazılanları biliyor musun? Diye sordum.

-Evet biliyorum. Yazılanları kelimesi kelimesine söyleyeyim: Kargacı. Suya sabuna dokunmaz; kimsenin etlisine sütlüsüne de karışmaz. Kuşlarla, böceklerle, ağaçlarla uğraşarak vaktini geçirir. Kendisinden hareketimize herhangi bir zarar gelmez. Gerekirse ileride hareketimiz için kendisinden yararlanılabilinir.

-Devleti ne zaman kuracaklar? Tarih belli mi?

-Devletin kurulacağı tarih, devletin şekli, hatta kimlerin hangi görevlere getirileceği hepsi belli oldu. Tarihi sana söyleyemem. Şu kadarını bil, çok uzak bir tarih değil.

-Başhekim, doktorlar ve diğer personel ne diyecek bu işe? Onlar razı olacaklar mı?

-Sen söylediklerimden bir şey anlamamışsın! Yoksa böyle boş boş konuşmazdın. Başhekime filan soran kim ki! Adamlar darbe yapacaklar darbe… Hepsini alaşağı edecekler… Sonra da sıra gerçekleştirecekleri devrimlere gelecek. Tabii bu iş o kadar kolay değil; kelle koltukta! Sonunda mutlaka birilerinin canı çok yanacak… Canı yananlar bu taraftan mı öteki taraftan mı olacak, bunu da zaman gösterecek.

Bir çığlık duyunca sustu. Ama bu seferki korku değil, bir sevinç çığlıydı. Çığlık atanı da gördüm: İzmaritçi. Bazıları ona kefalci de diyor. Sigara alacak parası olmasına rağmen, onun bunun attığı izmaritleri toplayarak içiyordu. Eğer bulduğu izmarit büyükse bir sevinç çığlığı atarak üzerine atlıyor, küçükse insanların cimriliğinden yakınıyordu.

-Delilere her gün bayram!

-Akıllı geçinenlere ise yılda sadece birkaç gün bayram!

-Bayram günlerini artırmak için delirmeye var mısın?

**

Tam sekiz gün boyunca hiç durmadan kar yağdı. Hastane bahçesi kara gömüldü. Kar yağışı bittikten üç gün sonra da yağmur yağmaya başladı. Bu da iki gün devam etti. Yağmur suyu ve ısınan havanın erittiği kar suları birikince, hastane bahçesi adeta bir göle dönüştü. Suların tamamının çekilmesi bir haftadan fazla sürdü. Ve en sonunda yerler kurudu, güneş yavaş yavaş yüzünü göstermeye başladı.

Günlerce hapis hayatı yaşadık. Hava şartları bunu gerektirdi. Sıkıldım, hem de çok. Sıkılan tabii ki sadece ben değildim. Benim gibi olan çok kişi vardı. Bilhassa Küfürbaz bunu açıkça belli ediyordu…

Küfürbaz, adından anlaşılabileceği gibi herkese, her şeye durmadan küfür eden biridir. Ana avrat dümdüz gider. Laflarının yarıdan fazlası küfürden ibarettir. Onun ettiği küfürlerin binde birini bir başkası etse insanlar, hemen kavga çıkarırlar, hatta cinayet bile işleyebilirler. Ama Küfürbaz’ınkilere sadece gülüp geçerler.

Ve bir gün baharın müjdecisi tomurcukların açıldığını görünce kışın bittiğinden kesin olarak emin oldum. Hemen karıncalarımın olduğu yere koştum. Görüşmeyeli çok olmuştu. Selam verdim. Yüzlerindeki gülümsemeden selamımı kabul ettiklerini anladım. Üstelik bana eskisi gibi düşmanca bakmıyorlardı. Onlara kışın çektiğim sıkıntıları anlattım. Dinlediler mi bilmem, çünkü o kadar çok işleri vardı ki başlarını kaldırıp bana bakmaya bile zamanları yoktu.

Karıncaların yanındaki çimenlerin üzerine uzanıp gökyüzünü seyretmeye başladım. Birkaç küçük bulut vardı gökyüzünde. Sayıları daha sonra arttı, onları sürü halinde uçan martılara benzettim. Uçuşuyorlar hatta dans ediyorlardı. Bunları yaparken sanki bilinçli olarak güneşi kapatmaktan kaçınıyorlardı. Güneş bütün tatlılığıyla doğayı ısıtıyordu.

Bir ses duyup yattığım yerden kalktım. Gelen Dedikoducu’ydu. Haberler birikmiş olmalı ki sabahtan beri beni aradığını söyleyerek söze başladı:

-İmparator ve adamlarını kış etkilemeseydi, şimdi bir devletimiz olacaktı. Darbe için ne gerekiyorsa hazırlanmıştı, sadece harekete geçmek kalmıştı.

-Her şey hazırsa, kış olmasının darbeden vazgeçmede ne etkisi var ki…

-Hava şartlarının elverişsiz olması nedeniyle hastanedeki birçok görevli işe gelemediler. Onlar tüm personelin burada olduğu bir zamanda darbe yapıp hepsini gözaltına almak istiyorlar.

-Hazırlıklarını tamamladılar, diyorsun. Nasıl hazırlık yaptılar?

-Mali sorunlar için çözüm üretildi. Tüm personelin maaşlarına, kredi kartlarına, telefonlarına, kıymetli eşyalarına el koyacaklar. Bir diğer önemli konu olan emniyet birimi de oluşturuldu. Bunun için de yüze yakın kişi tespit edildi. Bunların birçoğu ile görüşülüp mutabakat sağlandı.

-Desene yakında darbecilerin postal seslerini duyacağız!

-Evet yakındır. Birkaç gün sonra belki…

Dedikoducu biraz daha konuşup, sessizce yanımdan uzaklaştı. O gidince olacakları kendim için hayır mı şer mi diye düşünmeye başladım. Bir cevap bulamadım. Hem korkuyordum, hem de seviniyordum. Korkuyordum çünkü İmparator’un eline düşmek hiç de hoş değildi. Seviniyordum çünkü bir devletim olacaktı. Belki devletim olunca herkes tarafından horlanmaz, daha iyi bir hayat standardına kavuşabilirdim. Ne bileyim işte, aklıma ilk gelenler bunlardı. Belki de hiçbiri doğru değildi…

Bu konuda daha fazla kafa yormak istemiyordum. Karıncalarıma döndüm.

Hayret! Karıncalarım telaşla yuvalarına kaçıyorlardı. Acaba bir tehlike mi sezmişlerdi? Son karınca yuvasına girinceye kadar izledim, sonra odamın yolunu tuttum. Odaya gelince cam kenarına oturup etrafı seyretmeye devam ettim. Gökyüzündeki ufak bulutlar arkalarından biri kovalıyormuş gibi hızla uzaklaşıyorlardı. Evet, onları kovalayan vardı: Daha koyu renkli ve oldukça büyük bulutlar. Ama bunlar da gökyüzünde kalıcı değillerdi, çünkü kısa bir süre sonra yerlerini çirkin, öfkeli bir insan suratına benzeyen siyah bulutlara bırakmak zorunda kalıyorlardı. Ortalık gece kadar olmasa bile karanlıktı. Çirkin suratlı bulutlar ağızlarından tükürükler saçmaya başlayınca cama iri su damlalarının çarptığını gördüm. Şimşek çakıyor, gök gürlüyordu. Derken şiddetli bir yağmur başladı. Bir ara yerle göğün birleştiğini zannettim.

Karıncalarımın neden telaşla yuvalarına kaçtıklarını şimdi anlamış oldum. İçgüdüleri sayesinde bu tehlikeyi fark etmişlerdi.

Gene şimşek çaktı, bir daha ve bir daha… Son çakmanın ardından şiddetli bir gürültü koptu, sanki top patladı! Galiba çok yakın bir yere yıldırım düştü. Biraz sonra ormanlık alandan yükselen dumanlar bunu doğruluyordu. Buraya da yıldırım düşer diye korktuğum için cam kenarından uzaklaştım, kendimi yatağa attım. Çok değil beş-on dakika sonra yağmur sesi kesildi, ortalık aydınlandı. Bitmişti. Gene cam kenarındaydım. Güneş çıkmıştı bile. Orman tarafındaki duman azalmamış aksine çoğalmıştı. İtfaiyenin siren sesini duyuncaya kadar camdan ayrılmayıp dumanın hızla göğe yükselmesini izledim. Birazdan duman kesildi, yangın söndürülmüş olmalıydı.

Postal seslerini birkaç gün sonra duyacağımızı umuyorduk; yanılmışız. Aksilik bu ya yeni bir engel çıkmıştı: Sağlık Bakanı bir hafta sonra hastaneyi ziyarete gelecekmiş.

Bu nasıl bir Sağlık Bakanı’ymış ki delilerin mekanını ziyarete geliyordu! Başka işi yok mu acaba? Ben bu güne kadar bir akıl hastanesini ziyaret eden bakan duymadım! Bu galiba bizden biri!

Haber hızla yayıldı. Zaten teyakkuz durumuna geçilmesinden de olağanüstü bir durum olduğu anlaşılıyordu.

Teyakkuz durumuna geçildi de ne mi yapıldı? Ne yapılmadı ki! Tüm personelin izinleri kaldırıldı, izinde olanlar göreve çağırıldı. Herkese mecburi gece nöbeti konuldu. Kısacası tüm personel, yirmi dört saat görev başında olacaktı. Gece nöbetlerini uykuya tutturan o güvenlikçileri görmeliydiniz! Hepsinin suratlarından düşen bin parça…

Bu ziyaretin bize hem faydası hem de zararı vardı. Faydası: Yatak çarşaflarımız, yastık kılıflarımız yenilendi. Hepimize yeni alınmış pijamalar verildi. (Yalnız, bu pijamaları bakanın geleceği son güne kadar giymememiz tembihlendi. Bu tembihi tutan kişi azdı, daha o gün eski pijamaları atıp yenilerini giyen çok oldu.) Zararı: Bizden elinden iş gelenleri de çalıştırdılar. Temizlik işlerinde ve yemekhanede görev verdiler. Son iki gün ortalık kirlenmesin diye bahçeye çıkışları yasakladılar.

Mutfaktaki kap kacak kalaylandı, ocaklar pırıl pırıl oldu, yemekhanedeki masalara örtüler serildi, yeni perdeler takıldı.

Beni odalarımızın bulunduğu binanın arkasındaki meşguliyetle tedavi ünitelerinin bulunduğu yerde görevlendirdiler. Düzenleme ve temizlik işlerinde yardım edecektim. Burası önem verilen bir yerdi ve büyük bir ihtimalle bakan geldiğinde önce buraya yönlendirilecekti. Dört katlı binada müzik odaları, atölyeler, spor salonları yer alıyordu. Hastalar el işleri, resim, müzik, spor, çiçek, nakış, dikiş, demircilik, marangozluk, takı gibi işlerle uğraştırılıyordu. Ortaya çıkan eserleri görünce hayretler içinde kaldım. Şahane tablolar, yapma çiçekler, dikilmiş giysiler, ilginç takılar, demir ve tahtadan yapılmış eşyalar, daha neler neler… Her taraf hastaların yaptıkları eserlerle doluydu. Biz bunların tozunu alıp, ziyaretçileri etkileyecek bir düzen içinde sergiyi düzenlemeye çalıştık.

Bakan bu binayı görünce, gerçekten hastane hakkında olumlu düşüncelere sahip olabilirdi, vaktinin önemli bir kısmını burada harcayacağı için de diğer yerleri etraflıca inceleyemezdi. O nedenle, bakanı öncelikle buraya yönlendirmenin yolları düşünülüyordu.

Derken beklenen gün geldi; ama bakan gelmedi! Yanlış duymadınız evet, bakan gelmedi. Çünkü daha önemli bir işi çıktığı için son anda bu ziyaretini iptal etmiş.

Artık her gün darbeyi bekliyordum. Bu arada hastanede iki kişi aynı gün öldü. Yani aynı gün hastaneden iki kişi çıktı, ama ölmüş olarak. Ölenlerden biri çok yaşlıydı, kalp krizinden gitmiş. Diğeri ise genç bir adam ve merdivenlerden düşerek ölmüş. Bir kaza, en azından öyle olduğu söyleniyor… Buna herkes kaza dese de işin gerçeği şu: Dedikoducu’dan öğrendiğime göre kaza değil, cinayetmiş. Öldürülme emrini İmparator vermiş. Öldürülen kişi, darbecilerin seçtikleri emniyet ekibinden biriymiş.

İmparator, adamlarına bu elemanı gözünün tutmadığını, bakışlarını hiç beğenmediğini, her an ihanet edebilecek birine benzediğini ve icabına bakılmasını söylemiş. Onlar da infazı gerçekleştirmiş. Merdivenlerden düşerek öldüğünü gören tanıklardan ikisinin de İmparator’un adamları olması Dedikoducu’nun söylediklerini doğruluyordu. Böylece İmparator ihanete karşı ne kadar acımasız olabileceğini göstererek, diğer elemanlarına da gözdağı vermiş oluyordu.

Bunları düşünürken bizim Psikiyatrist’in seslendiğini duydum:

-Kargacı, gel biraz sohbet edelim!

Psikiyatrist dediysem hastanedeki doktorlardan biri zannetmeyin. Eskiden öyle idi, şimdi değil. Sanırım tam anlatamadım, sizin de aklınızı karıştırdım.

Bizim Psikiyatrist, uzun yıllar bu hastanede görev yapmış bir doktor. Buradaki hastaların çoğu onu tanır. Çok iyi bir doktor olduğu söylenir. Bizim Psikiyatrist, ölünceye kadar burada çalışma arzusundadır; ancak yaşı nedeniyle zorunlu olarak emekliye ayrılır. Birkaç ay evine çekilir, kendini oyalayacak bir şeyler yapmaya çalışırsa da olmaz.

Hastanede hasta olarak kalmak için başvurur. Doktorlar arkadaşı oldukları için onun bu isteğini reddedemezler. Ayrıcalık istemez, diğer hastalara nasıl davranılıyorsa kendi için de bunu talep eder. Burada da hastalarla ilgilenir, onların sorunlarını dinler. Hastalarla beraber geçirdiği bu günlerde çok mutludur.

Psikiyatrist kâğıtlarını ve kalemini hep yanında taşır. Bunun nedeni eskiden kalma bir alışkanlığından vazgeçememiş olmasıdır. Çünkü o, derdini dinlediği, konuştuğu herkese hâlâ bir reçete yazar. Ağır hareketlerle önce bir kâğıt çıkarır, cebindeki kalemi alır, reçeteyi yazıp imzaladıktan sonra hastaya verir. Bitti mi? Hayır. Uzun uzadıya ilaçları ne zaman ve nasıl kullanması gerektiğini de anlatır. Tabii bu yazdığı reçetelerle ilaç alan hasta olmadığını da söylemeden geçmeyelim. Çünkü burada bütün ilaçlar hastalara reçetesiz ve sağlık memurları tarafından verilir.

Yanına gidip, oturdum. Bana:

-Moralin mi bozuk? Diye sordu.

-Evet, biraz… İki kişinin birden cenazesini görmek beni etkiledi.

-Nasıl ki doğuma hayret etmiyor ya da üzülmüyorsak, ölüme karşı da aynı tepkiyi vermeliyiz.

-Hastane ve hastalık da canımı sıkıyor. Artık buradan ve hastalıktan kurtulmak istiyorum.

-Hastalıklarla yaşamayı bilirsen fazla sıkıntı çekmezsin. Sadece sen değil birçok insan hasta. Organik rahatsızlıklar olduğu gibi ruhsal hastalıklar da var.

-Dışarıda iken herkes “deli” deyip benimle alay etti. O yüzden buradan ayrılmaktan da korkuyorum.

-Aldırma. Kimin deli kimin normal olduğu çok kesin olarak belli mi ki? İleride bir gün dünyada “deli” dedikleri insanların sayısı ötekileri geçecek. O zaman ne olacağını ben sana söyleyeyim: İçeridekiler dışarı çıkarken, dışarıdakiler de mecburen içeri girecek. Böyle olunca kime deli, kime akıllı dememiz gerekecek?

Bu konuşmadan aklımda kalan önemli bir şey de bizim Psikiyatrist’in iyi bir doktorun nasıl olması gerektiği konusunda anlattıklarıydı:

-Doktorun hastaya saygı göstermesi, zaman ayırması, söylediklerini iyi dinlemesi elbette önemlidir. Ancak, bunlarla beraber ayrıca empati de yapması gerekir. Çünkü o hastanın yerine kendimizi koymadan, içselleştirmeden onun duygu ve düşüncelerini anlayamayız.

Onun bu açıklaması, ömrünün kalan kısmını neden bir akıl hastanesinde geçireceği sorusuna tam bir cevaptı! Hani çok söylediğimiz fakat üzerinde fazla düşünmediğimiz bir söz vardır: “Üzüm üzüme baka baka kararır”mış. Yani bizim Psikiyatrist de, empati yapa yapa bizden biri olmuş...

Kalkmak için niyetlendiğimde, eliyle beni durdurdu. Kalemini, kâğıdını çıkardı, reçetemi yazacaktı…

-“Deli!”Diye bağırdıktan sonra;

-Git, hemen aynaya bak!

-Ne gördün?

**

Delilere sataşan, onlarla alay eden insanlara çok kızıyorum. Hele bazıları fıkra anlatırken “Delinin biri…” diye giriş yapıp gülmeye başlamıyor mu, doğrusu gıcık oluyorum. Tabii anlatılan fıkralarda en ufak bir gerçek payı yok; hepsi yalan dolu ve abartılı.

Yahu arkadaş, sizin başka işiniz yok mu da delilerle uğraşıyorsunuz? Bu insanlar kendilerini savunmadıkları için mi bu kadar cüretkarsınız? Dikkat edin, savunamadıkları için demiyorum; savunmadıkları için… Çünkü onlar böyle bir savunmaya gerek duymuyorlar. Malum, seviyeye inmemek meselesi…

-Felsefe öldü! Felsefe öldü! Cahil cühela takımı gözünüz aydın, Felsefe öldü!

Diye bağırıyor az ötede Kızıl Filozof. Felsefe tahsili yaptı mı yapmadı mı, ya da bu konuda bir şeyler okudu mu okumadı mı, bilmiyorum. Ona neden Kızıl Filozof demişler? Çünkü materyalist görüşler ileri sürüyor ve materyalizmi eleştiren görüşlere şiddetle karşı çıkıyor.

Bağırmasına devam ederek etrafına birkaç kişi toplamayı başardı. Bunların çoğu, tabii ki neden bağırdığını merak ettikleri için oradaydı. Yoksa insanlar felsefe dinlemeye hiç de istekli değillerdi. Hatta “felsefe” sözcüğünü aralarında ilk defa duyanlar bile vardı. Çünkü şöyle konuşmalara tanık oldum:

-Sen bu felsefe dediğini tanıyor musun?

-Hayır tanımıyorum. Bir akrabası ya da sevdiği bir arkadaşı olmalı.

-Allah rahmet eylesin.

-Başın sağ olsun arkadaş?

Bu söz Kızıl Filozof’u çıldırttı:

-Ne diyorsun sen be! Neden başım sağ olsunmuş?

-Felsefe öldü diye yakınıyorsun ya!

-Dam başında saksağan, vur beline kazmayı! Bre angut, Felsefeyi sen, insan mı sanıyorsun?

-Ne ya?

-Felsefenin ne olduğunu sana anlatabilmem için bazı felsefî konulardan, hiç olmazsa varlık, evren ve zaman ile ilgili bilgilerden biraz haberdar olman lâzım.

-Varlığı ve zamanı bilirim de evreni bilmem.

-Evren var olan her şeyi içinde toplayan, kapsayan bir bütündür. Evrende sonsuz denebilecek sayıda güneş, gezegen v.s vardır. Dünyamız da evrenin bir parçasıdır.

-Ben küçük bir köyde doğdum, yıllarca orada yaşadım. Sonra hastalanınca buraya geldim. Yani köyümden ve buradan başka bir yer bilmem. Var diyene de inanmam. Köyümdeki Hasan Emmiyi, Hüseyin Dayıyı, Hacer Anayı, Fatma Teyzeyi ve diğerlerini tanırım; tabii bir de buradaki insanları.

-Varlık, evren ve zamanı anlayabilmek için hareket, döngü ve değişimin birlikteliğini fark etmek gerekir.

Şiddetli bir osuruk sesi duyuldu ve tartışmacılar sustu. Evet gelen Osurukçuydu.

Osurukçu nokta koymasaydı bu tartışma daha çok uzayabilirdi. Osuruk sesinden sonra ortalığı bir sessizlik kapladıysa da bu uzun sürmedi. Söylenmeler, küfürler birbirini takip etti. Oradakilerin bazıları yüzlerini ekşitiyor, bazıları burunlarını kapatıyor, bazıları söyleniyor, bazıları da bir an önce uzaklaşmaya çalışıyorlardı.

Osurukçu, sık sık yellenirdi. Kalabalıkta, yatakhanede, yemekhanede ya da doktorların yanında olması fark etmez. Karnında gaz hissettiği zaman hemencecik boşaltma yoluna gider. Bir insanın karnında o kadar çok gaz olabileceğine kimse inanmamakta, hatta bazıları ağzınla osuruk sesini taklit ettiğini iddia etmekteydi.

Ben de bu adamdan yani Osurukçu’dan hiç hoşlanmıyordum. O nedenle hızlı adımlarla oradan ayrıldım.

Bazıları burada bir insanın canının sıkılacağını zanneder. Hiç de öyle değil. Her an değişik bir olay ya da kişi ile karşılaşma ihtimaliniz var. İnsanları ve olayları ilginç bir yer. Her gün burada benim dikkatimi çeken onlarca olaya tanık oluyorum.

Görmeyi çok istediğim halde bir türlü bunu gerçekleştiremediğim bir yer var burada: Tecrit bölümü. Oraya girebilmenin planlarını yaptım günlerce. Önce kapıda bekleyen güvenlik elemanına rüşvet vermeyi denemeye karar verdim, sonra olacaklardan çekindiğim için vazgeçtim. Yeni planım bir görevlinin önlüğünü giyip oradaki hastalara yemek veya ilaç götürenlerin arasına karışmaktı. Bu da pek akıllıca değildi fakat başka bir çözüm üretemiyordum.

Neyse ki olay, hiç ummadığım bir zamanda ve tabii ummadığım bir şekilde kendiliğinden çözüldü. Bakın anlatayım:

Kafamın içinde bir şeyler olmaya başladığını hissettiğimde yatağa uzandım. Kendime, beynime odaklandım. İşte yaşadıklarım, hissettiklerim:

Siyah renkli bir lokomotif çuf çuf yaparak tren katarını çekiyor. Metal sesi beynimi tırmalıyor. Bu yetmezmiş gibi bir de fren sesi ve birbirine çarpan vagonlar… Hastanedeki günler aklıma geliyor, buradan çocukluğuma kadar uzanıyorum. Upuzun onca yıl birkaç saniyede bir filim şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden; hem de yaşadığım hiçbir olayı atlamadan. Anacığımı görüyorum, babamın elini öpüyorum, ilkokula başladığım ilk gün, mahallede bir çocukla kavga ediyorum, çocuğun annesi elinde süpürge beni kovalıyor.

Yeri göğü inleterek bir jet uçağı geçiyor, iki yıldız uzay boşluğunda birbirine kafa tutuyor ve tabii ki bu kavga büyük bir patlama ile sonuçlanıyor. Atlar yarışıyor, bazıları tökezleyip yere düşerken binicileri metrelerce öteye savruluyor. Bir hortum önüne kattıklarını önce göğe çıkarıyor, sonra acımasızca yere vuruyor.

Birbirine çarpan teneke sesleri, çığlıklar, böğürmeler duyuyorum.

Bunun gibi şeyler işte aklımdan geçenler. Yani bir düşüncenin bir başka düşünceyi çağrıştırmasından ibaret.

Bunlar değil asıl beni rahatsız eden. Beynimin son sürat giden bir araba motoru gibi çalışması. Durdurmayı bırakın yavaşlatamıyorum bile. Çıldırmak üzereyim, galiba çıldırdım. Evet, evet çıldırdım… Bağırıyorum, bağırıyorum… Ayağa kalktım, dolaba önce kafa attım sonra da tekmelemeye başladım. Tekrar yatağımın yanına gidip karyolayı ters çevirdim.

İşte bundan sonrasını hatırlamıyorum.

Gözlerimi açıp da kendime geldiğimde, tavanda varlığı ile yokluğu birbirinden farkı olmayan sarı renkli ölü bir ışık yayan, üzeri sinek pisliği ile kaplı ampulü gördüm. Sırt üstü yatar vaziyetteydim. Başımı sağa sola salladım, ayaklarımı oynattım, ellerime dayanarak oturmak istedim. Ellerim sanki yoktu. Tekrar denedim, oynatamıyordum, çünkü bir bebek gibi belenmiştim.

Ben etrafa saldırınca güvenlik elemanları gelmiş, önce kelepçelemişler sonra da bana deli gömleği giydirmişler. Doktora haber vermişler. O da gelince teskin edici bir iğne yapmış ve:

-Tecrit bölümüne götürün. Orada üç gün kalsın. Demiş.

Görmeyi çok istediğim tecride işte böyle getirilmişim. Burası ile ilgili çok söylenti vardı. Girip de çıkan pek fazla kişi yoktu ama az da olsa birkaç kişiye rastlamıştım. Anlattıkları korku vericiydi. Buradan ölü çıkmak mümkünmüş ama diri çıkmak şansa bağlıymış. Bırakın deliyi, akıllı bir adamı koysanız üç gün sonra delirirmiş. Bodur Onbaşı’nın o meşhur sopası ile attığı dayaklar; dayak atarken kahkahalarla gülmesi… Camı, havalandırması olmayan -bırakın insanı hayvanın bile konulmaması gereken- sineği, böceği ve faresi bol bir yermiş…

Paketlenmiş bir şekilde karyolada leş gibi bir yatağın üzerinde yatıyorum. Tavana diktim gözlerimi… Çok basık. Tavan o kadar alçak ki belki de çok uzun boylu bir insan burada eğilerek yürümek zorunda kalırdı. Burnuma pis kokular geliyor, havası çok ağır. Nefes almakta zorlanıyorum. Birkaç kere tıkandım.

İçeriyi incelemeye karar verdim, bu nedenle sol tarafıma döndüm. Karyola ile neredeyse bitişik bir masa ve yanında sandalye var. Başka da eşya yok. Kapı az ötede. Pencere yok.

Sesler duyuyorum: Bağırmalar, çığlıklar ve küfürler… Şu anda gece mi gündüz mü bilemiyorum. Çıkıncaya kadar da hangi zamanda olduğumu hiç bilemedim. Çünkü burada ışıklar sürekli yanıyor ve pencere hiç olmadığı için dışarının aydınlık mı karanlık mı olduğu anlaşılmıyor.

Kapı açıldı. İçeri Bodur Onbaşı girdi. Yanıma geldi, elindeki bıtraklı sopasıyla kafama iki, sırtıma da üç kere vurdu.

-Ben içeri girdiğimde ayağa kalkacak ve hazır olda bekleyeceksin!

Deyince yediğim dayağın sebebini anlamış oldum. Karyoladan inip ayağa kalktım. Deli gömleğini çözdü, çıkardı. Deli gömleği çıkmış olmasına rağmen ellerimi hissedemiyordum. Ellerimin, kollarımın uyuşukluğu bir müddet devam edeceğe benziyordu.

Bodur Onbaşı ne yapmam ve ne yapmamam gerektiğini bana anlattı. Tuvaletlerin yerini tarif etti. Odamı temiz tutmamı ve verilen görevleri en iyi şekilde yapmamı tembih etti. Burada kalma süremin üç gün olduğunu söyledi. Giderken:

-Buradan kaçmayı sakın ola ki, aklının ucundan bile geçirmeyesin! Gerçi girişteki demir kapıyı aşman imkansız ama gene de bir uyarayım dedim. Kaçma teşebbüsün bile suç sayılır ve buradan canlı çıkma ihtimalini sıfıra düşürür. Diye tehdit etti.

O gittikten sonra yatağın üzerine oturdum. Ellerimdeki uyuşukluk azalmıştı ve artık parmaklarımı, kollarımı oynatabiliyordum. Odaya bir kere daha göz attım. Kapı açıktı. Demek ki koridora çıkmak serbestti. Kapının hangi renk olduğunu, demirden mi tahtadan mı yapıldığını bakarak bilme imkanı yoktu. Çünkü pislik içindeydi. Odanın duvarlarının hali daha perişandı. Küf kaplamış her tarafı. İlk günden beri sıvanmamış, badana yapılmamış gibiydi duvarlar. Yaş içindeydi. Sanki özellikle su sıkılmış gibi.

Üç gün burada nasıl geçecekti? Acaba şu ana kadar bu üç günlük sürenin ne kadarı geçmişti?

Dışarıdan konuşma sesleri geliyordu. Konuşanlardan biri Bodur Onbaşı’ydı diğeri de bir görevli olmalıydı:

-Bu, hastaların isim listesi. Burada ilaçların verileceği saatler ve miktarı yazıyor. Doktor buna titizlikle uyulması gerektiğini söyledi. Bu poşettekiler de ilaçlar.

-Boşuna zahmet. Onların tek bir ilacı var, o da şu sopa!

-Sen sopayı boş ver, sana söyleneni yap!

Orada kaldığım süre içinde bana bir tek ilaç bile verilmedi. Büyük bir ihtimalle diğer hastalara da verilmemiştir. Oda oda gezip ilaç dağıtmakla uğraşacağına çöpe atmak Bodur Onbaşı için daha kolaydı. Nasıl olsa hastalara ilaç verilip verilmediğini kontrol eden de yoktu.

Biraz sonra kapı açıldı. Hemen ayağa kalktım. Artık kuralları öğrenmeye başlamıştım. Gelen oydu. Bodur Onbaşı elindeki su dolu kovayı ve paspası işaret ederek, önce odamı sonra da koridoru temizlememi söyleyip gitti.

Odamın neresini, nasıl temizleyecektim? Temizlesem ne fark edecekti? Zaten leş gibiydi. Bu aklıma gelen soruları bir tarafa bırakıp odamın yerlerini paspaslamaya başladım. Sonra koridora çıktım. Odalardan gelen insanın içini sızlatan sesler koridorda daha fazla duyuluyordu.

Koridor 30-40 metre uzunluğunda, her iki tarafında odaların bulunduğu, girişinde demir bir kapı olan bir yerdi. Tavanındaki sarı renkli ampul ışıkları burayı odadakinden biraz daha fazla aydınlatıyordu. Tabii burada da cam yoktu, o nedenle dışarıdan en ufak bir işaret alabilmek de mümkün değildi. Koridorun girişinde ve bir de en sonunda tuvaletler yer alıyordu. Tuvaletlerin yanında da banyolar vardı.

Koridoru temizlemeye başladım. Pislik bakımından odamdan pek farkı yoktu.

Odalarından tuvalete gitmek için çıkanlar oluyordu. Bunlar beni hiç fark etmemiş gibi davranıyorlar, işlerini bitirdikten sonra odalarına dönüyorlardı. Bazılarına selam verdiysem de karşılığını alamadım.

Tuvaletlere yaklaşınca, keskin bir sidik kokusu genzimi yaktı.

Koridordaki odaların bazılarının kapısının kilitli olduğunu gördüm. Bu odaların kapılarının üst kısmında içeriyi gözetleme yeri vardı. Merak ettim, bir tanesinden içeriye baktım. Bedenine göre kafası büyük, yüzü hafif çarpık, kolları ve bacakları çöp gibi bir adam odanın içinde geziniyordu. Bir başka odada ise üst kısmı çıplak bir hasta pis betonun üzerinde ölü gibi yatıyordu. Daha sonra bunu Bodur Onbaşı’ya haber verdiğimde, karşılık olarak 5-6 sopa yedim. Çünkü üzerime vazife olmayan bir işe karışmıştım.

Kapısı açık bir odadan bolca küfür geliyordu. Oraya da baktım. Bir hasta deri kemerlerle yatağa bağlı yatıyordu. Beni görünce küfrü kesti ve onu çözmemi istedi. Çözmeye cesaret edemeyip oradan ayrıldım. Bu sefer bana küfretmeye başladı.

Koridor temizliğinden başka, bir kere de tuvaletleri ve banyoları temizlemek zorunda kaldım. Kapısız, taşları kırık, muslukları bozuk tuvaletler… İçeride birkaç dakikadan fazla kalmak mümkün değil. Banyoların hali daha da kötü. Temizlenmek için girdiğin bu yerlerden kirlenerek çıkardın. Damlayan musluklar, yarısından fazlası düşmüş duvarlardaki fayanslar ve tabii ağır bir sabun kokusu.

Yemek geldiğinde sevindim. Sevincim boşunaymış. Çünkü gelenler yemek artığına benziyordu. İçlerinde ne et ne de yağ vardı. Oysa hastanenin yemekleri oldukça kaliteliydi. Buraya getirilenle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Tabii yiyemedim.

Zaten yemeği getiren görevli masaya bırakırken yemeği çok hızlı yemem konusunda beni uyardı. Çünkü birazdan boşları almak için gelecekmiş. Sanırım görevli yemek dağıtma işini bitirdikten sonra ilk başta verdiği yere dönüp hemen boşları toplamaya başlıyordu. Sana verdiği bu birkaç dakika içinde yedin yedin; yemediysen aç kaldın. Böylece buraya bir kere daha boşları almak için gelmek zorunda kalmıyordu.

Çok görmeyi arzu ettiğim bu iğrenç yerde ne kadar süre kaldım? Üç ay olabilir miydi? Oysa bana, üç gün demişlerdi. Belki üç gündür de bana üç ay gibi gelmiştir.

Tecritte yaşadıklarıma inanmak istemiyordum. Galiba bir korku filmi izlemiştim! Evet evet, bu gördüklerim gerçek olamazdı; olsa olsa bir korku filmi olabilirdi…

Bir de şunu merak ediyordum: Burada kaldığım süre içinde Uzun Onbaşı’yı ve Topal Onbaşı’yı hiç görmemiştim. Oysa onların da burada görevli olduklarını duymuştum. Varsa yoksa Bodur Onbaşı. İnsan dövmekten, işkence yapmaktan bıkmayan o iblis her an burada!

Neyse çıkıyordum. Onbaşı önde ben arkada doktorun odasına gidiyorduk işte. Etrafı net olarak göremiyordum, çünkü içerisi ile dışarısı arasındaki aydınlık farkına gözlerim alışamamıştı.

Doktor bana bir şeyler söyledi ama ben hiçbir şey anlamadım. Sadece başımı sallayıp söylediklerini tasdik ettim.

-Çıkabilirsin! Deyince de kendimi bahçeye attım. Bir yandan da arkamdan gelen var mı diye bakıyordum. Etraftaki nesneleri çok net algılayamasam da galiba gelen yoktu.

Bir banka oturdum. Güneşi görüyordum, daha sonra da ağaçları gördüm. Kuş seslerini duyuyordum. Dünyanın bu kadar güzel ve zevk verici bir yer olduğunu ilk defa anlıyordum. Gözlerimi kapattım. Biraz uyudum bankın üzerinde. Çok uykum vardı. Tecritte iken çok az uyumuştum.

Bir ses duyup gözlerimi açtım. Yanımda biri vardı.

-Kargacı geçmiş olsun. Bana öyle bakma! Beni tanımadın mı?

Evet tanımamıştım.

-Benim ben, gözlerini aç da, iyice bak!

Biraz düşündükten sonra onun Dedikoducu olduğunu hatırladım.

-Tamam tanıdım, dedim.

-Zamanında çıktın. Çünkü darbe yarın. Haberin olsun, İmparator’un adamları seni onun yanına götürecekler. Direnmeye kalkma sakın!

Bize doğru gelenler olduğunu görünce yanımdan ayrıldı. O gidince aldı beni bir düşünce… Bir beladan henüz kurtulmuşken bir başkasına çatacaktım. İmparator’un benimle ne işi olabilirdi ki? Başıma kötü bir şey gelmesinden korkuyordum.

Odama gittim. Yatağıma yattım. Uykusuz geçen günlerin acısını çıkaracaktım. Uyumuşum.

Yemek zilinin sesine uyandım. Karnımı iyice doyurunca kendime geldim. Yemekhaneden çıkınca iki kişi koluma girip beni İmparator’a götürdüler. Toprak Baba da oradaydı. Korkudan ne yapacağımı bilemiyordum, ama korktuğum başıma gelmedi.

İmparator, önce tehdit dolu bir tembih yaptı. Sonra da işimi söyledi: Yarın darbe tamamlanınca halka yapacağı konuşmayı hazırlayacaktım. Daha doğrusu, Toprak Baba konuşma metnini söyleyecek, ben de yazacaktım.

Derin bir nefes aldım, masadaki gösterilen yere oturdum ve yazmaya başladım. Etkileyici bir konuşmaydı. Bu konuşma sadece halkı etkilemeyi amaçlamıyor; aynı zamanda kurulan devletle ilgili bilgiler de veriyordu. Kısaca özetlersem:

Kurulacak olan devletin adı; Demokratik Deliler Devleti, yönetim şekli; doğrudan demokrasi olacaktı. Halk egemenliğine dayanacak, kararlar çoğunluk esasına göre halk oylaması ile alınacaktı. Devlet başkanı; yasama, yürütme ve yargı organları seçimle iş başına getirilecekti. Devlet sınırları içindeki halk iki sınıftan oluşacaktı: 1-Yurttaşlar 2-Köleler. Darbe gününe kadar hastanede yatmış olan herkes yurttaş olarak kabul edilirken hastanedeki görevlilerin hepsi de köle olarak kabul ediliyordu. Yurttaşlar bütün haklara sahip olacaklar, kölelerin hakları ise yönetim tarafından belirlenecekti. Devletteki “köleler” sınıfına, Toprak Baba karşı çıktıysa da İmparator bu konuda çok ısrarcıydı.

İmparator’un işaretiyle oradan ayrıldık. Odama geldim ve sabahı beklemeye başladım. Gözlerimin uyku için can atmasına rağmen, açık tutmak için kendimi zorluyordum. Gözlerimi sabaha kadar açık tutmayı başaramadım. Dalmışım.

Acaba sabahleyin dünyanın 207. Devletinin vatandaşı olarak mı uyanacaktım?

 

-Deli, zır deli, zır zır deli…

-Bir de yeni çıktı: Ivır zıvır deli.

-Yani işe yaramaz, sahte, numaradan deli…

**

Odamın camından dışarıyı seyrediyorum. Sis var. Ağaçları hayal meyal seçebiliyorum. Dışarıda olup bitenleri çok merak etmiş olmama rağmen çıkıp da bakamıyorum. Çünkü odalarımızdan dışarı çıkmanın geçici bir süre yasaklanmış olduğuna dair sık sık anons yapılıyor.

Bu da gösteriyor ki darbe henüz tamamlanmamış. Kahvaltı zili çalalı çok olmasına rağmen gidemedik. Zaten gitsek de kahvaltı edecek bir şey bulamazdık. Çünkü darbeciler yemekhane personelini de tutuklamış olabilirlerdi.

Olayın ayrıntılarını daha sonra Dedikoducu’dan öğrenecektim. Dedikoducu’nun anlattıklarına göre, gece saat 02.00’de darbeciler harekete geçmişler. Önce nöbet kulesindeki güvenlikçileri, daha sonra görev yerlerinde olmaları gerektiği halde lokalde uyuyan ya da okey oynayan güvenlikçileri tutuklamışlar. Hepsinin cop, kelepçe ve silahlarına el koymuşlar. Daha sonra nöbetçi doktorlara, hasta bakıcılara ve hemşirelere gelmiş sıra. Sabaha karşı mutfak görevlilerini ve nöbetçi temizlik elemanlarını da tutuklayıp bütün kritik noktalara kendi adamlarını yerleştirmişler. Mesai saatinde de görevlerine başlamak amacıyla hastaneye gelenleri tek tek bahçede yakalamışlar.

Hazırladıkları mükemmel darbe planını hiçbir aksaklığı meydan vermeden uygulamışlar. Tutuklanan her kişinin üstünü arayıp telefon, saat, banka maaş kartı, kredi kartı, para, takı gibi ne buldularsa el koymuşlar. Tabii o kişilerden telefonunun, maaş kartının ve kredi kartının şifresini almayı da unutmamışlar.

Tutuklanan kişiler şimdilik tecrit bölümüne hapsedilmiş. Pekiyi oradaki hastalar ne olmuş diye sorabilirsiniz. Hastaları bir minibüse doldurup hastane dışına çıkarmışlar. Ancak hastaları bir başka hastaneye nakletmedikleri belli; çünkü minibüs çok kısa bir süre sonra boş olarak geri dönmüş. Galiba bu zavallıları ya bir uçurumdan aşağıya attılar ya da kurda kuşa yem olsun diye ormanın içine bıraktılar. Bir daha bu hastalardan hiçbir haber çıkmadı. Zaten ne olduklarını merak edip de bir araştıran da olmadı.

Kablolu telefon ve internet bağlantılarını da kesmişler. Kamera kayıtlarının kaydedilip izlendiği odaya bu işten anlayan ve güvenilir bir eleman yerleştirip dikkat çekici en ufak bir görüntü saptadığında, hemen haber vermesi konusunda uyarmışlar.

Hem korkuyordum hem de dışarıda neler olup bittiği konusunda merak içindeydim. Sonunda merakım korkuma baskın çıktı ve giyinmeye başladım. Dışarı çıkacaktım. Koridorda kimse yoktu. Ağır ağır ilerlemeye devam ettim. Bina çıkış kapısına yaklaşmıştım. Orada nöbet tutan bir adam vardı. Geriye dönüp odama gitsem galiba daha iyi olacaktı! Ancak görevli beni görmüştü ve çaresiz sonuna kadar bu oyunu oynayacaktım. Omuzlarımı dikleştirdim, kendine güveni olan bir insan görüntüsü vermeye çalışıyordum. Kapıdaki adamı tanımıştım, beni İmparator’un yanına götürenlerden biriydi. O da beni tanıdı, yanına yaklaştığımda kendine çeki düzen verdi ve selamımı aldı. Sonra da saygılı bir şekilde kapıyı açtı. Dışarı çıktım.

İşte bahçedeydim. Sis biraz dağılmıştı. Feri azalmış olan güneşi soluk da olsa görebiliyordum. Bahçede beş-altı tane görevli vardı. Onları dikkatlice inceledim. Şansa bak ki, bunlardan biri beni İmparator’a götüren diğer adamdı. Onun yanına gittim, selamlaştık. Elini uzattı. Tokalaştık. Biraz ilerisindeki görevlilere seslendi:

-Arkadaşlar, Kargacı da bizim ekiptendir. Haberiniz olsun!

Adamlar anladıklarını belli etmek için kafalarını sallamakla yetindiler. Bu olanlardan sonra, bana cesaret gelmişti. Sordum:

-İşler nasıl gidiyor? Darbe henüz sonuçlanmadı mı?

-Hemen hemen hepsini ele geçirip içeri attık. Bir tek kişi kaldı.

-Kimmiş o?

-Başhekim… Saat 10’a geliyor ama adam hâlâ ortalıkta yok!

-Hayret! Başhekim her gün herkesten çok önce işe gelirdi.

-Aksilik olacak ya; bugün gelmedi işte!

Biz konuşurken kuledeki nöbetçinin sesi duyuldu:

-Geliyor! Aşağıdakiler, hazır olun!

Hemen bahçe kapısını açtılar. Bir araba hastaneye doğru ilerliyordu. Bu Başhekim’in arabasıydı. Nefesimi tutup heyecanla beklemeye başladım. Diğerlerinin de benden bir farkı yoktu. Buna rağmen soğukkanlı görünmeye uğraşıyorlardı. Yanlış bir hareket her şeyi mahvedebilirdi.

Kapıya birkaç metre kala, araba ani bir frenle durdu, stop etmişti. Oysa ne güzel geliyordu, mutlaka içeri gireceğini sanıyordum. Başhekim bir şeylerden şüphelenmiş olmalıydı. Geri dönüp gidebilirdi. O zaman ne olurdu? Bunu düşünmek istemiyorum.

Arabanın yeniden çalışıp bize doğru ilerlediğini görünce hepimizin yüzünde bir tebessüm belirdi. Başhekim girince, kapı hemen kapatıldı. Bundan sonrası artık çok kolaydı.

Araba otoparktaki yerine gidip durdu. Dört kişi arabadan inen Başhekim’in etrafını kuşattı. Aralarında konuşmalar oldu fakat tam olarak ne konuştuklarını duyamadım. İki kişi kollarına girdi, bir kişi önde bir kişi de arkada Başhekim’i tecrit bölümüne doğru götürdüler.

Daha sonra hastanenin kapısının dışına dev bir pankart asıldı. Pankarttaki yazı şöyleydi:

“HASTANEMİZDE KARANTİNA UYGULANDIĞINDAN HASTA VE ZİYARETÇİ KABUL EDİLMEMEKTEDİR. MÜDÜRİYET”

Pankartı okuyan geri döneceğinden sürpriz ziyaretçiler de böylece engellenmiş olacaktı.

Son durum İmparator’a rapor edildi ve onun verdiği direktifle anons yapılmaya başlandı:

“Dikkat, dikkat! Baskıcı, işkenceci hastane yönetimine karşı başarılı bir darbe gerçekleştirilmiştir. Yeni yönetimin yapacağı açıklamaları dinlemek için, çok ağır hastaların haricinde herkes bahçede toplanacaktır. Bu emre uymayanlar şiddetle cezalandırılacaktır.”

Herkes bahçeye çıkıncaya kadar bu anons sürekli tekrarlandı.

Bahçede toplananlar merak içindeydi. Ne olmuştu, nasıl olmuştu? Bundan da önemlisi neler olacaktı? Darbe buradaki insanların yaşantısını nasıl etkileyecekti? Kimi hastalar darbenin sonuçlarının ne olabileceğini düşünmeden sevinç çığlıkları atarak kutlama yapıyorlardı. Kulaktan kulağa yayılan yeni bir devlet kurulacağı haberi, bazılarını oldukça heyecanlandırmıştı.

Marşlar çalınmaya başladığında, bahçede toplanan hastalardaki heyecan daha da artmıştı. Marşlara eşlik edenler; elleriyle, ayaklarıyla tempo tutanlar vardı. Birçok hastanın yürüyüşü bile değişmişti. Bunların ayakları şimdi yere daha kuvvetli basıyordu.

Konuşma kürsüsünün hazırlanması bittikten sonra, İmparator on kişilik bir koruma ekibi ile göründü. Yüzü gülüyordu. Kürsüye çıktı. Sağ tarafına Toprak Baba’yı aldı. Arkasında yeni devletin üst kademelerinde görev alacaklar ve koruma görevlileri sıralandılar. Ayrıca kalabalık İmparator’dan 5-6 metre uzağa çekilip buraya çok sayıda güvenlik elemanı yerleştirildi. Kalabalığa el salladı. Tezahürattan ortalık yıkılıyordu. Bir süre seslerin kesilmesini bekledi. Ama kesilmiyordu. O meşhur pazularını gösterme hareketini yapmak zorunda kaldı. Ortalık bu hareketten sonra birden sessizliğe büründü.

Mikrofondan “Yurttaşlarım, sevgili yurttaşlarım!” diye konuşmaya başlayınca “Yaşa, Varol!” Bağırışlarıyla birlikte bir alkış koptu. Gene beklemek zorunda kaldı. Bu sefer sessizlik kendiliğinden sağlandı.

İmparator, daha önceki yönetimi kötüleyerek konuşmasını sürdürdü ve gerçekleştirilen bu devrimle bütün haksızlıklara son verileceğini söyledi. Toprak Baba’nın bana yazdırdıklarını okudu. Uzunca bir metindi. Dinleyenlerin çoğu, okunan bu metinden bir şey anlamamış olmasına rağmen sık sık alkışlamaktan da geri kalmadı.

Daha önce de söylediğim gibi, yeni bir devlet kuruluyordu: Demokratik Deliler Devleti. Yeni devletin adını aklında tutamayanlar, dilerlerse kısaca 3D de diyebilirlerdi. Bu devlette doğrudan demokrasi uygulanacak, her karar yurttaşların oyuna sunulacak; hak, hukuk, adalet, eşitlik ve özgürlük ilke olarak benimsenecekti. 3D sınırları içinde para kullanılmayacaktı, çünkü her türlü hizmet ve mal yurttaşlara ücretsiz olarak verilecekti.

Seçimlere geçildi.

İlk önce devlet başkanı seçilecekti. O nedenle İmparator aday olarak gösterilip başka aday olup olmadığı soruldu. Tabii usulen… İmparator aday olduktan sonra, onun karşısına çıkacak olan kişinin aklından zoru var demekti. Evet bunlar deliydi ama o kadar da deli değillerdi doğrusu! İmparator oy birliği ile Demokratik Deliler Devletinin başkanı olarak seçildi.

Sırada bakanların seçimi vardı. Önceden kararlaştırılmış olan kişiler yurttaşların oyuna sunuldu ve seçildiler. Buna göre Maliye Bakanı eski bir bankacı, Savunma Bakanı emekli bir paşa, Sağlık Bakanı bizim Psikiyatrist ve Gıda Bakanı da bir bakkal oldu.

Yargı organı olarak sadece Yüksek Mahkeme vardı. Devlet içinde meydana gelebilecek her türlü haksızlık ve suçlara burası bakacaktı. Üyeleri emekli bir mahkeme başkatibi, eskiden adliyede çaycılık yapmış biri ve emekli bir mübaşirdi.

Bu devletin ciltler dolusu, binlerce kanun maddesi yoktu. Tek bir kanun maddesi vardı. O da şöyleydi:

Madde:1 Demokratik Deliler Devleti’nde vatana ihanet suçu idam ile cezalandırılır.

Yani 3D’de tek bir suç vardı ve bunun cezası da idamdı: Vatana ihanet. Buna göre bir suç işledi iddiası ile mahkeme huzuruna getirilen kişi, ya beraat edecekti ya da idam edilecekti. Öyle ki hırsızlık nedeniyle yargılanan bir kişi bile, vatana ihanet ettiği gerekçesiyle ölümle cezalandırılabilecekti. Kısacası her şey mahkeme heyetinin vereceği karara bağlıydı.

Seçimler bittikten sonra, teşekkür konuşması yapmak üzere İmparator tekrar kürsüye geldi.

-Demokratik Deliler Devleti’nin değerli yurttaşları! Bugün burada hep birlikte dünya tarihinde bir ilk’e imza atmış olduk. Delilerin neler başarabileceklerini herkese kanıtladık. Gerçekleştirdiğimiz devrim, dünyanın diğer tutsak delilerine bağımsızlıklarını kazanıp, kendi devletlerini kurmaları için bir örnek teşkil edecektir. Evet biz şimdi, büyük bir iş başardık, ama bu işimizin bittiği anlamına gelmez. Daha önümüzde aşılması gereken birçok engel, birçok zorluk var. Ben inanıyorum ki bunların hepsinin üstesinden geleceğiz. Yurttaşlarıma bu konuda güvenim tamdır.”

İmparator’un konuşmasını öğlen yemeğini haber veren zilin sesi böldü. Zil otomatik olarak çalıyordu ama herhangi bir hazırlık yapılmadığı için yemekhanede yiyecek hiçbir şey yoktu. En küçük ayrıntıyı bile dikkate alan İmparator ve adamları nedense bu konuyu atlamışlardı. Zilin çalması, kahvaltı bile etmemiş olan hastalara açlığını hatırlatmış olmalı ki “Açız, aç!” diye bir ses duyuldu, buna diğerleri eklendi. “İlaçlarımız da verilmedi…” diye bağıranlar da oldu.

İmparator hemen yanındaki adamlarına, yemekhane görevlilerinin işlerinin başına getirilmesi ve hastalara ilaç vermek için de birkaç doktorun serbest bırakılması emrini verdi. Konuşmasını sürdürdü:

-En geç bir saat içinde yemeğiniz hazır olacak ve yemekten sonra ilaçlarınız dağıtılacak. Bundan sonra da yemek ve ilaç konusunda en ufak bir aksaklığa meydan verilmeyecek.

Alkış ve sözlü tezahürat başladı. İmparator bu alkış ve tezahüratı durdurmaya çalışmadı. Böylece yemek hazırlanması için zamandan kazanmayı düşünüyordu. Alkış ve tezahürat kendiliğinden bitince devam etti:

-Sizler bu devletin özgür yurttaşlarısınız. Size her türlü hizmet verilecektir. Demokratik hak ve özgürlüklerinizi sonuna kadar kullanabileceksiniz. Sizin oylarınızla alınan her karar, bu devlette mutlaka uygulanacaktır. Yani siz ne isterseniz o olacaktır, ne isterseniz o olacaktır…

İmparator son sözlerini birkaç kez tekrarlayınca kalabalıktan biri elini kaldırdı. Söz istiyordu. İmparator konuşmasını işaret etti. Adam:

-Bodur Onbaşı’yı asalım! Dedi.

Birkaç kişi daha bu öneriyi destekledi. Önce birçok kişi ne dendiğini iyi duyamamıştı, ama çok sayıda kişi tempo halinde “Bodur Onbaşı’yı asalım. Bodur’u asalım!” diye bağırmaya başlayınca, oradakilerin çoğu buna katıldı. İmparator:

-Devletimizde yurttaşların her istediği yerine getirilir. Bu öneriyi oylayalım, bakalım sonuç ne çıkacak? Bodur Onbaşı’nın asılmasını isteyenler el kaldırsın! Dedi.

Kalkan ellerin sayısı yurttaşların yarısından çok fazlaydı.

İmparator, yanındaki adamlarına işaret verdi. İki kişi tecrit bölümüne doğru giderken iki kişi de yatakhaneye doğru yöneldi.

Az sonra, yatakhane binasından çıkan adamların birinin elinde idam düğümü atılmış urgan, diğerinin elinde ise bir tabure vardı. Bunlar İmparator’un yanındaki büyük bir ağacın dalına urganı atıp birkaç dakika içinde idam için gerekenleri hazırladılar. Bu kadar hazırlıklı ve hızlı olmaları, bu infazın önceden planlandığını gösteriyordu.

İki görevlinin Bodur Onbaşı’yı elleri arkadan bağlanmış olarak getirdiklerini gören kalabalık, yuh çekmeye ve küfür etmeye başladı. Hatta bazıları saldırmak için hamle bile yaptıysa da bu hareket oradaki güvenlik elemanları tarafından engellendi.

Bodur Onbaşı ne yalvardı ne ağladı ne direndi. Bir robot gibi yürüyordu. Başına gelecekleri tahmin etmiş olmalıydı. O nedenle çok korkmuş ve şok geçiriyor olabilirdi. Yüzü kireç gibi bembeyazdı, gözleri iri iri açıktı.

Ağaçtan aşağıya sarkmış olan urganı ve altındaki tabureyi görünce durdu. Gözlerini kapattı ve yürümeye devam etti. Şimdi zaten kısa olan boyu bana, daha da küçülmüş gibi göründü.

Bodur Onbaşı’nın son hali içimi burktu, ona acıdım. Evet zalimdi, vicdansızdı, kötüydü, belki de katildi ama gene de bir insanın hayatına son vermek acaba doğru muydu?

Bodur Onbaşı’yı idamdan kurtaracak bir mucizenin olmasını öyle istiyordum ki….

 

-Bir düşünür diyor ki: “Eğer deli, delilikte direnseydi; bilge olurdu. “

-Pekiyi bilge, delilikten vazgeçerse ne olur?

**

Dileğim gerçekleşmedi, yani mucize filan yok. Ancak çok önemli bir olay oldu:

Toprak Baba’da bir hareketlenme gözüme ilişti. Dikkatimi ona yönelttim. Oturduğu yerden yavaş hareketlerle kalktı ve kimseye hiçbir şey söylemeden, arkasını dönüp yatakhane binasına doğru yürümeye başladı. Onun bu davranışı; olanları onaylamadığını, bundan sonraki olacaklara da tanıklık etmek istemediğini gösteriyordu. Darbecilere yardım ettiği için çok pişman olmalıydı. O zannetmişti ki, yeni bir devlet kurulduğunda tüm kötülükler, haksızlıklar, adaletsizlikler sonlandırılacak ve insanlar özgür, mutlu bir yaşam sürecek. Oysa daha işin başında beklentisinin tam aksi gerçekleşmiş, yeni devletin temellerine insan kanı karıştırılmak istenmişti.

Bu davranışı, İmparator’a göre bir protestoydu, kendisine karşı yapılmış bir hakaretti. Böyle önemli bir günde haber vermeden, izin almadan gitmenin başka bir izahı yoktu. Ona en kısa zamanda bunu ödetecekti. Toprak Baba’nın arkasından nefret dolu gözlerle bakıyordu. İmparator’un bu hali oradakilerin dikkatinden kaçmadı. O anda kötü bir şeyler olabileceği beklentisi içine girenler bile oldu, ama İmparator zor da olsa kendini frenlemeyi başardı.

Bodur Onbaşı ölüme doğru ilerliyordu. Bu nasıl bir şeydi böyle? Bir insanın yaşama hakkı, diğer insanlar tarafından alınıyordu. Yüzlerce insan da bunu onaylıyor ve hatta heyecanla izliyordu. Belki de izleyenlerin içinde, bundan haz duyanlar bile vardı!

Bir an Bodur Onbaşı’nın yerine kendimi koydum, yani aynı durumda ben olsaydım acaba ne yapardım: İşte karşımda üzerine çıkacağım tabure ve boynuma dolanacak urgan duruyor… Ve dakikalar içinde hayata veda etmek zorunda kalacağım. Bağırır mıydım, isyan eder miydim, tabureye çıkmamak için direnir miydim? Yoksa İmparator’un ayaklarına kapanıp affedilmeyi mi isterdim? Ya urgan boynuma takıldığında ne yapardım? Tek kelimeyle çok korkunçtu… Sorularımın hiçbirine cevap veremiyordum.

Bir elimle kafamı tuttum ve olanca gücümle salladım. Kendimi toparlamam gerekiyordu. Bu ölüme giden yoldan ayrılmalıydım. Zor da olsa kendime döndüm.

Bodur Onbaşı’yı taburenin yanına gelince durdurdular. O da gözlerini açtı. Son bakışlarını fırlattı dünyaya. Ne gördü, ne düşündü? Gördüklerini anlamlandırabildi mi? Sanmam. Bence sadece bakıyordu, ama algılayamıyordu.

Yanındaki adamlar tabureye çıkması için yardım ettiler, sonra da urganı boynuna geçirdiler. Hepimiz ne olacak diye beklemeye başladık…

Bekleyişimiz fazla sürmedi. İmparator birden yerinden kalktı, öfkeliydi. Bütün gücüyle tabureye öyle bir tekme attı ki… Ön sıralarda bulunan bir güvenlik elemanı başını eğmeseydi tabure ona çarpabilirdi. Bu öfkenin arkasında, tabii ki Toprak Baba’nın davranışına duyduğu kızgınlık vardı.

Bodur Onbaşı’nın bedeni urganın ucunda sallanmaya başlayınca içim bir tuhaf oldu. Önce midem ağrıdı, bunun açlıktan olduğunu düşündüysem de canım herhangi bir şey yemek istemiyordu. Sonra kusacağım zannettim. Kusmak istemiyordum. Bunun düşüncesi bile beni rahatsız ediyordu. Kusmukla beraber çıkan asitli suyun yemek borumu, boğazımı hatta ağzımı yakıp kavurmasından nefret ediyordum.

Bodur Onbaşı’nın bedeni sallanırken kalabalık sevinç içindeydi. Alkışlayanlar, bağıranlar, kahkahalarla gülenler, hatta göbek atıp oynayanlar vardı. Garip! Bir yanda bunlar, diğer yanda ise halatın ucunda çırpınan bir can… Keşke çabucak ölse de bu çektiği işkence sona erse!

-Sıradakini de asalım! Diye bir ses duyuldu. Buna birkaç kişi de eşlik etti.

İmparator bu isteği duymuştu. Bağıranları eliyle susturup:

-Bugünlük bu kadar eğlence yeter! Sıradakiler daha sonra… Dedi.

Bu adam tam bir cani olmalıydı. “Eğlence” demesi de bunu gösteriyordu. Öldürmekten zevk alan, gözünü kan bürümüş bir cani… Bodur Onbaşı’nın çırpınan bedenine bakarken, İmparator’un alt dudağı biraz kıvrılmış, sol yanağında bir gamze oluşmuştu. Hafif gülümsüyor gibiydi.

Kalabalık birden karıştı. Birkaç güvenlik görevlisi bir hastayı etkisiz hale getirmeye uğraşıyorlardı. Bu arada hastaya tekme, tokat da atıyorlardı. Hasta sesinin çıktığı kadar bağırıyordu:

-Alçaklar, şerefsizler! Hepiniz katilsiniz!

Demek ki olanlara daha fazla tahammül edemeyen biri isyan etmişti. Bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödeyecek olmasına rağmen bu tepkiyi gösterebilmişti.

Bağıran kişiyi etkisiz hale getirmek uzun sürmedi. Ellerini kelepçeleyip tecrit bölümüne doğru götürdüler. Ortalık yatıştı. Kalabalık Bodur Onbaşı’yı izlemeye devam etti.

Uzunca bir zaman geçmesine rağmen hâlâ ipin ucundaki beden çırpınıyordu. Tam olarak ne kadar süre geçtiğini bilemem ama sanırım birkaç saat olmuştur. Bu arada ipteki adamın sağ ayağındaki ayakkabı yere düştü. Fark eden oldu mu acaba?

Buradan gitmek, kaçmak istiyordum. Toprak Baba’daki cesaretin azıcığı bende olsaydı isteğimi yerine getirirdim. Benden başka da mutlaka gitmek isteyenler vardı ama korkularından benim gibi bu işkenceyi çekmek zorunda kalıyorlardı. Mecburen İmparator’un iznini bekleyecektik.

Ve nihayet, Bodur Onbaşı’nın çırpınmaları bitti. Son nefesini vermişti, kurtuldu. Buna rağmen tekrar çırpınmaya başlar mı diye bekledim, ama en ufak bir hareket yoktu.

Kalabalığa baktım. Tüm gözler ceset üzerindeydi. Gözlerin çoğu artık ürkek ürkek bakıyordu. Çünkü ölümün soğukluğunu hissetmeye başlamışlardı. Ne oynayan ne de sevinç çığlıkları atan vardı. Derin bir sessizlikle birlikte, şiddetli bir korku tüm benlikleri kuşatmıştı. Bodur Onbaşı’nın görüntüsü kolay kolay hafızalardan çıkmayacaktı.

İmparator da, Bodur Onbaşı’nın öldüğüne karar vermiş olmalı ki yerinden kalkıp yürümeye başladı. Hemen onlarca güvenlik elemanı etrafını çevirip, korumaya aldı. Kimden mi koruyorlar? Bizden, yani özgür yurttaşlardan… Sanki bizim başkana suikast yapacak bir gücümüz, ondan da önemlisi cesaretimiz varmış gibi!

Hepimiz yemekhaneye yöneldik. Bugün sabah kahvaltısı, öğlen yemeği ve akşam yemeği birleşmişti. Çünkü akşam olmasına az kalmıştı. Sanılır ki bütün gün aç duran bu insanlar, yemeklere hücum edecek ve ne varsa silip süpürecek. Tam tersi oldu. Birkaç lokma alıp bırakanların sayısı oldukça fazlaydı. Yemekhanenin her zamankinden çok daha kısa bir süre içinde boşaltılmış olması da yurttaşların iştahlarının kaçtığını gösteriyordu.

Odama koştum. Yatağa üzerimi değiştirmeden uzandım. Zor bir gece beni bekliyordu. Her şeyi unutup gözlerimi kapayıp, karanlığın içinde kaybolup uyumak istiyordum.

Bu amaçla biraz sonra elbiselerimi çıkarıp pijamamı giydim. Yattım ama sanki yatak da yastık da bana batıyordu. Sağa dön, sola dön, tavana bak, duvarlara bak, dışarıdan bir ses duymak için kulak kabart… Ya uyku? Yok, yok… Ne zaman gözlerimi kapatsam hemen darağacında sallanan bir insan görüntüsü karşıma çıkıyordu. Ah bir sabah olsa, bir sabah olsa!

“Biz cennete gitmek için yola çıkmıştık. Bu yolculuğun sonunda, uzaktan çok güzel görünen bir yere geldik. Önceleri anlamadık ama meğerse bu görüntü bir serapmış. Çünkü daha sonra bir de baktık ki, cehennem ateşinin içinde yanıyoruz. Burada pis pis sırıtan zebaniler vardı ve bunlar bize, buranın cennet olduğu yalanını söylüyorlardı.

Cehennemden kaçış var mı?”

**

-“Delinin ipiyle kuyuya inilmez!” Diyor biri.

-Deli sana ipini verdi de, sen de kuyuya inmedin, öyle mi? İnanmıyorum!

-Dikkat et, o aptal değil; sadece deli!

Bu, sabahı gelmemekte direnen gecelerden biriydi. Uyuyamayan sadece ben değilmişim. Çünkü o gece; konuşmalar, bağırmalar, çığlıklar, koşuşturmalar, çekilen eşya sesleri hiç eksik olmadı. Uykusu kaçanların dışında, çok sayıda hasta da sinir krizleri geçirmiş. Doktorlar bunlara yüksek dozda sakinleştirici ilaç vermişler.

Ortalık aydınlanınca kendimi bahçeye attım. Hayret! Bu saatte bahçe yurttaş doluydu. Güvenlik elemanları, bahçede dolaşanları izliyorlardı.

Bodur Onbaşı’nın cansız bedenini kaldırmamışlar. Oysa ben cesedin oradan alınıp gömüleceğini ummuştum. İmparator kaldırılması için izin vermemiş olmalı. Demek ki herkesin içine biraz daha korku salıp, gözdağı vermek istiyordu.

Bodur Onbaşı’nın cesedinin yanına gittim. Arkamı cesede dönüp ruhunun huzur bulması için dua ettim. Sırtımı ona döndüğüm için af diledim. Bakamıyordum, daha doğrusu korkuyordum. Birkaç metre ileride infazda kullanılan tabure devrilmiş halde duruyordu. Onun üzerine oturmayı düşündüm, sonra vazgeçtim. Tabureyi düzeltirken ne yaptığımı merak etmiş olmalı ki bir güvenlik elemanı bana doğru geldi. Buralarda fazla dolaşmamam konusunda beni uyardı. Hemen oradan ayrılmam gerekiyordu. Öyle de yaptım.

Futbol sahasına doğru yürümeye başladım. Karşıdan binlerce, belki de on binlerce sığırcık geliyordu. Bana çarpacaklar diye düşündüm. Çarpmadılar. Birden yükseldiler, hastanenin bahçe duvarının üzerinden aşıp gözden kayboldular. Bu kayboluş uzun sürmedi, tekrar geldiler. Bahçede birkaç tur atıp gittiler. Defalarca bana aynı oyunu oynadılar. Her defasında artık gelmeyeceklerini sanıyordum, ama onlar kıvrak dans hareketleri yaparak tekrar tekrar kendilerini gösteriyorlardı.

Benim hayret ettiğim, bu kadar çok sayıda kuş aralarında santimle ifade edilebilecek bir mesafede birlikte nasıl uçabiliyorlardı? Her an birbirlerine çarpabilirlerdi. Doğrusu sığırcıkların bu gösterisi moralimi düzeltmişti. Büyüleyiciydi.

Bir ağacın altına oturdum. Derin derin nefes aldım. Çimen kokusuna karışmış gül kokusu doldu ciğerlerime. Çimenlerin üzerine sırt üstü yatıp bir müddet gökyüzünü seyrettim. Bulutlar saklambaç oynayan çocuklar gibiydiler. Birbirlerinin arkasına geçip görünmez oluyorlar, sonra “ceee!” diyerek aniden kendilerini gösteriyorlardı. Saklambaca son veren, asık suratlı bir ebeveyne benzeyen kocaman gri bir bulut oldu. Her tarafı kaplamıştı. Küçükleri içine karıştırıp yok etmişti. Ama çok durmadı. Gökyüzünde kaybolup gitti. Amacını gerçekleştirmiş olmalıydı: Küçük bulutların oyununu bozmakla kalmamış ayrıca onları yutmuştu.

Münakaşa eden iki kişinin bağırışlarını duyunca ayağa kalktım. Az ötemdeydiler. Birbirlerini iteleyip çekiştirmeye başladılar. Aralarına girip kavgaya engel olmak istedim. İçlerinden biri bu hareketime kızmıştı, karnıma inen yumruğu bunun kanıtıydı. Acıdan iki büklüm oldum. Sonra doğruldum, bütün gücümü sağ yumruğumda toplayıp gözüne bir tane çaktım. O kadar şiddetli vurdum ki yere yıkılmaması imkansızdı, ama yıkılmadı. Sadece sendeledi, sarhoş gibi sallandı ve yediği yumruğun acısını çıkarmak için üzerime saldırdı. Benden çok güçlüydü, boyu da uzundu. Tekme, yumruk bana girişti. Diğeri de geri kalmadı, o da bana saldırdı. Arkadan bir cisimle enseme vurdu. Bunlar kendi kavgalarını bırakmış, birlikte beni dövüyorlardı. Filmlerdeki dövüş sahnelerine benziyordu: Biri yumruk atıyor, sallanarak diğerinin yanına doğru gidiyordum. Sonra bir tane de o vuruyor ve ben bu sefer ötekinin yanındaydım… Sonunda ayakta duracak gücüm kalmadığından, yere kapaklandım.

Yüzükoyun sert toprağın üzerine düştüğümü görünce de dövmeyi bırakmadılar. Karnıma, sırtıma, hatta kafama tekme atmaya başladılar. Bu da yetmedi, biri ayağı ile başıma bastırdı. Yüzüm iyice toprağa gömüldü. Sanki bir haşereyi ezer gibiydi. Burnumdan oluk gibi kan akıyordu. Kan ve toprak birbirine karışınca kırmızı renkli çamura dönüşmüştü.

Güvenlik elemanları yetişmemiş olsalardı, belki de şimdi hayatta olmayacaktım. Ağzım, burnum, gözlerim yani yüzümün her tarafı toz toprak ve kan içindeydi. Kulaklarımın içine bile toprak dolmuştu. Hiçbir ses duyamıyordum.

Beni yerden kaldırdılar. Parmaklarımı kulaklarımın içine sokup oradaki toprağı temizlemeye çalışmak ilk aklıma gelen oldu. Yere tükürdüm, burnumu attım. Gözlerime ellerimi götürmekten çekindim. Ovuşturursam daha kötü olacağını sanıyordum. İnsanları, ağaçları karışık kuruşuk görüyordum. Bu beni içeri götürüp lavaboda yüzümü yıkayıncaya kadar devam etti. Ellerimi, yüzümü, gözlerimi, burnumu iyice yıkadıktan sonra yatağıma yattım.

Yatınca acılarım azalmadı, arttı. Her tarafım ağrıyordu. Kaburgalarımdan bir kaçı kırılmış olabilirdi. Bir yanımdan diğer yanıma dönmek istesem ağrıdan inlemeye başlıyordum. Hep aynı tarafa yatmak sıkıcı olduğu gibi o taraftaki kolumu da uyuşturuyordu. O nedenle acı da verse dönmeyi denemek zorundaydım.

Ertesi günkü kahvaltıya kadar yerimden kalkamadım. Çok acıkmıştım. Biraz da açlığın etkisiyle kalkmak için kendimi zorladım, duvarlara tutuna tutuna yemekhaneye gittim. Karnımı doyurunca kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Dönerken duvarlara tutunma ihtiyacı duymadım.

Tekrar yattım. Öğlen yemeğine kadar uyudum. Yemekten sonra odama giderken iki güvenlik elemanı geldi, koluma girip beni sürüklemeye başladı. Hapı yuttum, diye düşündüm. Öyle ya ortada bir kavga vardı! Suçum yoktu fakat benim bu olayda suçsuz olduğumu kim bilecek, kim söyleyecekti? En iyi ihtimalle tecrite atarlardı. O lanet yere bir daha gitmek istemiyordum. Oraya gitmektense ölmeyi tercih ederdim.

Başka nasıl bir ihtimal olabilirdi? Düşünceler hızla beynimden geçiyordu. Belki de bu kavga suç sayılıp bizi mahkemeye vereceklerdi. Tabii mahkeme de bunu, bir vatana ihanet suçu olarak değerlendirip idamla cezalandıracaktı. Böyle basit bir olay için insan hayatı sonlandırılabilinir miydi? Neden olmasın? Çünkü olağanüstü şartlar içinde bulunuyorduk. Sevinç çığlıkları atarak ilanını kutladığımız bu devletin ne yapacağı belli olmazdı.

Gitmemek için güvenlik elemanlarına direnmeye karar verdim. Sanki başarabilecekmişim gibi… Direnince bana karşı sert davranacaklarını, döveceklerini, hatta orada öldüreceklerini sanıyordum. Aksi oldu. Biri:

-Kargacı, korkma! Sana bir kötülük yapılmayacak. Dedi. Ben de:

-Kavgayı başlatan ben değilim. Benim hiçbir suçum yok. Sadece kavga edenleri ayırmak istemiştim. İyilik yapayım derken ikisi birden saldırıp beni dövdüler. Dedim.

-Kavgayı görenler, senin anlattıklarını doğrulayan ifadeler verdiler. Senin suçsuz olduğunu biliyoruz.

-Öyleyse neden beni zorla götürüyorsunuz? Suçsuzsam bırakın…

-Seni Maliye Bakanı getirmemizi istedi. Muhasebe odasında bekliyor.

Derin bir nefes aldım. Buna rağmen çok emin değildim. Beni kandırmış olabilirlerdi.

Muhasebe odasına girdiğimde Maliye Bakanını görünce çok sevindim. Neredeyse adamı sarılıp öpecektim. Odada hastanenin muhasebecisi de vardı. Önündeki evraklarla uğraşıyordu.

Maliye Bakanı söyleyeceklerinin İmparator’un emri olduğunu hatırlatarak söze başladı. Para ile ilgili işlerin başına İmparator güvenilir bir adam koymak istemiş. Ben mali konularda bilgim olmadığını söylediğimde, bu konuda bilgili olmak gerekmediğini, yapacağım işin sadece gelen paraları sayıp, nereden ve ne miktarda olduğunu kaydedip, kasaya koymak olduğunu, kendisinden veya İmparator’dan emir gelmedikçe kimseye para vermemem gerektiğini anlattı. Buradaki işlerimi bitirdikten sonra, zamanımı istediğim gibi geçirebileceğimi de sözlerine ekledi.

Muhasebecinin odasında olmasına bir anlam verememiştim; oysa iki gün içinde önemli gelişmeler meydana gelmiş ve kararlar alınmış: Doktorların hepsi gündüzleri odalarında hastalarla ilgilenecekler; mutfak, temizlik görevlileri ve hasta bakıcılar aynı şekilde işlerini aksatmadan sürdüreceklerdi. Gündüzleri tecritte kalacak olanlar sadece eski güvenlik elemanlarıydı. Gece olduğunda nöbetçilerin dışında tüm personel tecrit bölümüne götürülecekti. Her gün sabah ve akşam olmak üzere iki kez yoklama yapılacak, firar olayına asla izin verilmeyecekti. Emirlere uymayanlar ölüm cezasına bile çarptırılabilecekti.

Odada iki masa vardı. Büyük olan bana ayrılmıştı. Döner koltukluydu. Maliye Bakanı gidince yerime oturdum. Rahattı, keyif vericiydi. Vücudumdaki ağrıları bile unutmuştum. Muhasebecinin ilk işi kasa ve oda anahtarlarını bana teslim etmek oldu. Bana karşı oldukça çekingen ve saygılıydı. Benden korkuyor gibiydi. Birbirimizle hiç konuşmadan uzun süre oturduk. Zaten konuşacak ortak bir konumuz da yoktu ki… Üstelik aramızda statü farkı vardı. O bir köle, ben ise özgür bir yurttaş; hem de önemli bir görev üstlenmiş olan bir yurttaş!

O gün muhasebede yapacak hiçbir işim olmadı. Para da gelmedi. Kasada sadece birkaç yüz lira vardı. Saydıktan sonra bir kâğıda yekûnu yazıp, günün tarihini attım ve paraların yanına koydum. Kasayı kilitleyip dışarı çıktım.

Devrimin üçüncü günü…

Paralar gelmeye başladı. Personelin bankadaki hesaplarından güvenilir adamlara para çekme görevi verildi. Onlar şehre inip banka kartlarıyla bankamatiklerden hesapları boşaltacaklardı. Para gelince benim işim arttı. Bu konuda tecrübesiz olduğum için paraları saymak bir hayli uzun sürüyordu. Benim bu halimi yani perişanlığımı gören muhasebeci, para sayma makinesi ile bu işin çok kolay bir şekilde yapılabileceğini çekinerek bana söyledi. Ben para sayma makinesini hayatımda ilk defa görüyordum ve nasıl kullanılacağını da tabii ki bilmiyordum. Öğretti.

Böylece ben rahatladım, ama asıl fayda paraları teslim etmek için kuyrukta bekleyen elemanlara oldu. Kısa sürede ellerindeki parayı bana teslim edip, görevlerinin başına gitmeye başladılar.

Akşamüstüne doğru en son gelen görevliden de paraları alıp saydıktan ve evraka kaydını yaptıktan sonra o günkü işimi bitirmiş oldum. Kasanın yarısı dolmuştu bile. Bunun bir sebebi kasanın küçüklüğü idi, ama bir sebebi daha vardı: Gelen paraların çoğu ufak banknotlardı. 10, 20, 50 lira gibi. 100’lük çok azdı 200’lük hiç yoktu. Hatta bazen demir para getirenler bile oluyordu.

Sınırları içinde para geçmeyen bir devletin para işlerinden sorumlu bir elemanı olmam biraz şaşırtıcı gelebilir. Evet para, devletimizde bir işe yaramazdı, ama devletimizin dışındaki yerlerden ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için gerekliydi.

Önceden anlaşmaları yapıldığı için yiyecek, ilâç, temizlik malzemeleri ve diğer ihtiyaç maddeleri her gün araçlarla hastaneye getiriliyordu. Burada da şöyle bir sorun çıkmıştı: Afişteki “karantina” sözünü okuyan araç sürücüleri içeri girmek istemediklerinden malzemeleri hastanenin dışında bırakıyorlardı. O nedenle dışarıya derme çatma bir bina yapıldı ve kapısına “Mal Teslimat” yazıldı. Böylece gelen mallar içeri taşınana kadar açıkta bekletilmemiş olacaktı. Tabii bu uygulama sürücülerle olan tartışmaları da sonlandırdı.

Mal getirenlerin dışında muayene olmak için gelen hastalar ve ziyaretçiler de oluyordu. Bunlar da afişteki yazıyı okunca hızla oradan uzaklaşıyorlardı. İçlerinden bir kişi bile içeride neler olup bittiğini merak edip, bu konuda kapıdaki nöbetçiye bir soru sormuyordu.

O gün işim bitmişti. Ayağa kalktım. Gideceğim. Gidemedim. Çünkü şiddetli bir patlama beni olduğum yere adeta çiviledi…

 

-Bir gün gezegenimizi ziyarete gelen uzaylılar, bizi gördükten sonra diyecekler ki:

-“Bunların hepsi deli!”

**

Şaşkınlığım geçince dışarı çıktım. Bir güvenlik elemanı Mucit’i döverek götürüyordu. Demek ki patlamada onun suçu vardı.

Mucit, bugüne kadar gözle görülür, elle tutulur bir icatta bulunmamış olmasına rağmen, gelmiş geçmiş en büyük icatları yaptığı iddiasındadır. Neredeyse tekerleği bile kendisinin bulduğunu sanmaktadır.

Dedikoducu’yu aradı gözlerim. Haber kaynağımdan olayın detayını öğrenebilirdim. Ancak ben onu değil de, o beni buldu. Birden yanımda bitivermişti. Neler olduğunu sordum. Anlattı.

Mucit, çok önemli iki keşifte bulunduğunu ve bunları açıklayacağını bağırarak ilan etmiş. Çok sayıda kişi merak ettiğinden etrafını sarmış. Yeterince kalabalık toplandığı kanaatine vardıktan sonra Mucit, izleyicilerin gözleri önünde dizlerini bükerek yere eğilmiş, ağır bir cismi kaldırıyor gibi yapmış ve bu görünmeyen cismi bir masa üzerine koymuş.

-Bu gördüğünüz, çağımızın en etkili silahıdır. Birkaç dakika içinde bununla binlerce hatta yüz binlerce düşmanı öldürebilirsiniz. 3D’nin düşmanlarını yok etmek amacıyla üretilmiştir. Üstelik bu silah, öldürdüklerinden geriye en ufak bir iz bile bırakmıyor. Yakında Sayın Başkanımızın huzurunda deneme atışları yapılacak ve herkese bu silahın gücü kanıtlanacaktır. Demiş. Bir seyirci:

-On binlerce insanı öldürdükten sonra nasıl ve nereye gömeceğiz? Hem, hani silah nerede? Görünürde silah milah yok. Deyince;

-Söylediklerimi iyi dinle! Bu silahın öldürdüklerinden geriye gömülecek bir şey kalmıyor ki gömme sorunu yaşayalım. Ölenler adeta buharlaşıp kayboluyor. Bu teknoloji harikası silahı herkes göremez. Görebilmek için ileri zekâlı olmak gerekir. Maalesef geri zekâlılar baktıklarında silah yok sanırlar. Şimdi sizlere soruyorum: Buradaki silahı kimler görüyor?

Seyircilerin yarıya yakını gördüklerini belirtmek için ellerini kaldırmışlar. Bunlardan biri de Dedikocu’ymuş. Neden böyle yaptığını sorduğumda, zekâsından kuşkuya düşülmesini istemediğini söyledi.

Mucit, masa üzerindeki görünmeyen silahı gene zorlanarak elleriyle almış yere indirmiş. Bu sırada alnından terler akıyormuş. O nedenle birçok kişinin zihninde “Acaba?” sorusu belirmiş. Mucit, daha sonra bir kutunun içinden füzeye benzer bir cisim çıkarıp, onu da masanın üzerine koymuş. Füzenin üzerinde “İmparator” yazıyormuş.

-Bu 3D’nin ilk uzay aracının prototipidir. Yakın bir gelecekte dileyen yurttaşlarımız aya, marsa hatta diğer güneş sistemlerindeki gezegenlere bu uzay aracı ile yani İmparator’la seyahat edebilecekler. Bunun müjdesini şimdiden sizlere vermek istiyorum. Deyince gene bozguncunun biri:

-O araç, bırak uzaya gitmeyi, şu ağacın boyu kadar bile havaya çıkamaz. Deyince Mucit:

-Nasıl gittiğini size kanıtlayacağım. Bakın, görün! Diye cevap vermiş ve aracın altındaki fitili ateşlemiş.

İşte bu ateşlemenin hemen ardından benim de duyduğum o şiddetli patlama meydana gelmiş. Neyse ki kimseye -korkunun dışında- yaralanma gibi herhangi bir zarar vermemiş.

Haberleri aldığıma göre bu kadarı yeterdi. Şimdi Dedikocu’dan kurtulmanın bir yolunu bulmalıydım. Ama Dedikoducu, benden haber çekmek niyetinde olduğundan yanımdan ayrılmamaya kararlıydı. Sohbet açmak istiyordu. Sordu:

-Nasıl yeni işinden memnun musun?

-Sen de mi duydun, bana yeni bir iş verildiğini?

-Oooo, duymayan kaldı mı ki? Sağır sultan bile duydu. Herkes forslu biri olduğunu söylüyor.

-İnsanların işi gücü olmayınca böyle işlerle uğraşıyorlar. Laf, dedikodu, aslı astarı olmayan birçok şey anlatıp duruyorlar.

-Başka türlü vakit nasıl geçecek? Bunları bırak da söyle bakalım: Nasıl bu işten yolunu bulabiliyor musun? Para musluğunun başında olduğuna göre ucundan kıyısından sebepleniyorsundur.

-Benim bu işten hiçbir kazancım yok. Yap diye emir verildi, yapıyorum.

-Bal tutan parmağını yalarmış, derler ya…

-Parmak filan yalamıyorum, paraya ihtiyacım da yok. Üstelik para, burada yalnız benim değil hiç kimsenin işine yaramaz. İsterse oda dolusu olsun, işe yaramadıktan sonra!

Dedikoducu’nun konuşmaları ve soruları beni, iyice sıkmıştı. Ne yapıp edip başımdan savmalıydım. O konuşurken etrafa bakınmaya başladım. Aralarında 15-20 metre mesafe bulunan iki ağaçta birer korkuluk asılı olduğunu gördüm. Birkaç kişi bu korkulukları birbirlerine iteleyerek oyun oynuyorlardı. Bir ara güvenlik geldi oraya, hepsi kaçıştılar. Güvenlik gider gitmez döndüler ve oyunlarına devam ettiler.

-Benim bildiğim korkuluklar ağaca asılmaz, toprağa çakılmış bir sopanın ucuna geçirilip tarla ya da bahçelerde kuşları korkutmak için kullanılırdı. Yoksa bu uygulama yeni bir oyun çeşidi mi? Baksana oynayanlar ne kadar eğleniyorlar? Dedim, Dedikoducu’ya.

-Kargacı, galiba para saymaktan yorulan gözlerin etrafı iyi görmemeye başladı. Dikkatli bak! Diye cevap verdi.

-Gözlerimden herhangi bir şikâyetim yok. Her şeyi çok iyi görebiliyorum. Korkuluklar insana çok benziyor. Bravo doğrusu, yapan kimse çok becerikliymiş. Ayakkabıları bile var. Şurasını anlamadım: O güzelim elbiseleri kendileri yerine neden korkuluklara giydirmişler?

Dedikoducu alaylı bir şekilde bana bakıp, bir kahkaha attı. Bozulmuştum.

-Çok iddiacısın Kargacı. Elbiseleri neden onlara giydirmişler? Çünkü onlar korkuluk değil; senin benim gibi insan. Aramızdaki fark şu: Biz canlıyız, onlar ise ölü…

-Benimle dalga geçmeyi bırak!

-Gel, yanlarına gidip bakalım! Sonra da dalga geçip geçmediğime sen karar ver!

Gittik. Oyuncular bizim hızlı adımlarla yaklaştığımızı görünce kaçıştılar. Ağacın bir tanesindeki korkuluk zannettiğim cisme iyice yaklaşıp baktım. Sararmış bir yüzden çıkmış kocaman bir dil, yana yatmış bir baş görünce çığlık atıp iki adım geri sıçradım.

Dedikoducu gülümseyerek bana baktı; haklı çıkmanın verdiği bir galibiyetin gururunu yaşıyor gibiydi.

-İstersen diğerine de bak!

Ona da baktım. Evet, artık hiçbir şüphem kalmamıştı. Ölülerin kim olduklarını da biliyordum. İmparator’un en yakın adamlarıydılar. En çok güvendiği kişilerdi.

-Biri mi öldürüp asmış bunları? Diye sordum Dedikoducu’ya.

-Hayır. Mahkeme edilip asılmışlar.

-Suçları neymiş? İmparator onların idamına nasıl izin vermiş?

-Onları mahkemeye sevk eden, zaten İmparator’un kendisiymiş. Karşı bir darbe yapacaklarından şüphelendiği için onları mahkemeye vermiş. Mahkeme de vatana ihanetten suçlu bularak idamlarına hükmetmiş. Bu sabaha karşı da hüküm infaz edilmiş.

-Olanlara inanamıyorum! Bu adamlar, devrim için tüm varlarını yoklarını ortaya koyup, kelle koltukta mücadele etmediler mi? Ödülleri bu mu olmalıydı?

-Sen galiba şu sözü duymadın, derler ki: Her devrim, kendi evlatlarını yer! Demek ki doğru bir sözmüş. Çünkü bu olayla da bir kez daha kanıtlandı.

-Desene Dedikoducu, bizim devrim ağacımız da çocuklarının kanıyla sulanıp büyüyecek ve gelişecek…

Dedikoducu’nun yanından ayrıldım. Bir tuhaf olmuştum. Çünkü kafamın içinde oluşan dönme dolapta; dört tane kavram döndü, döndü, döndü…

Devrim, kan, ağaç, evlat.

 

-Delice bir paradoks: “Bütün bildiklerim yanlıştır. Yanlışlar beni doğruya götüremez; ama önceki söylediğim cümle doğruysa yanlışlar beni doğruya götürmüş oldu; çünkü cümlenin kendisi doğru.”(Bahçede bulduğum bir kâğıt parçasına yazılmış.)

-Laf aramızda ben işin içinden çıkamadım!. Sevgili okur, topu sana atıyorum: Bakalım sen ne yapacaksın? İşin yoksa ayıkla pirincin taşını!

**

“İnsan, gün geliyor her şeye alışıyor.” Bu sözü duyduğumda söyleyen kişiye “Hadi canım sen de! Acılara, felaketlere, yokluklara alış da göreyim.” Derdim. Oysa şimdi o kişinin sözünün doğruluğunu anlıyorum.

Evet alıştım/alıştık. Neye mi? Ölümlere… Evet, evet ölümlere bile alıştım/alıştık. Devletimizde her gün ölen insan olmaya başlamıştı. Bazen günde bir, bazen de iki-üç kişi öteki dünyaya gidiyordu. Ölenlerin çoğu ağır hasta ya da yaşlı kimselerdi. Bunu söyledikten sonra meydana gelen ölümlerle ilgili şaşılacak bir taraf olmadığı iddia edilebilir. Tamam da, eskiden neden bu kadar çok insan ölmüyordu? Bunlar ölmek için bugünleri mi beklemişlerdi?

Toprak Baba’yı toprağın altına sakladıktan sonra, diğer ölümlerin fazla bir şey ifade etmemesi galiba normaldir. Evet yanlış duymadınız Toprak Baba artık yok. Anlatacağım:

Devrimin yapıldığı günün ertesi, bir bankın üzerinde otururken görmüştüm onu. İlk izlenimime göre bana iyi değil gibi gelmişti. Bir günde insan bu kadar çökebilir miydi? Gözleri yere doğru bakıyor, elleri ve ayakları hafif hafif titriyordu. Yanına gittim, eline sarılıp öptüm. Tepkisi saçlarımı okşamak oldu. Yanına oturdum. Öptüğüm elini bırakmadım. O da elini çekip benden kurtarmadığı için bir müddet böyle durduk.

Üç güvenlik görevlisinin dövdüğü bir yurttaşın çığlıklarını duyunca, başını yerden kaldırdı. Feri kaçmış gözleriyle sesin geldiği tarafa baktı. Görememiş olmalı ki boşta kalan eliyle gözlerini birkaç kere ovaladı. İri yarı üç güvenlik elemanı bir adamın neresine rast gelirse, acımasızca copları indiriyorlardı. Zavallı adam elleriyle yüzünü, kafasını korumaya çalışıyor; bazen de vurulan yerleri elleriyle tutuyordu. Baktı ki olmadı, bir de dövenlerin ayaklarına sarılmayı denedi. Ağzından ne dediğini anlamasam da sözler çıktığı belliydi. Belki de yalvarıyor, aman diliyordu. Tabii bu dileyiş dayakçıları insafa getiremiyordu.

Sonunda dövülen adam upuzun yere serildi. Ölü gibi yatıyordu. Dövmeyi bıraktılar. İşlerini başarıyla tamamlamışlardı, artık gidebilirlerdi. Biri giderken, yerde yatan adama bir tekme savurdu. Tekme adamın eline denk geldi. Adamda gene bir tepki yok. Olayı seyreden çok sayıda kişi vardı. Ama ben dahil, hiç kimse dayakçılar oradan ayrılmış olmalarına rağmen, o yuttaşa yardım etmeye gitmedik. Herkes başına bir şeyler gelebileceğinden korkuyordu.

Güvenlik elemanları iyice uzaklaşınca adam, ellerinden kuvvet almaya çalışarak kalkmayı denedi. Başaramadı. Biraz sonra bir kere daha denedi. Bu sefer diz üstü oturabildi. Dinlendi. Ağır ağır ayaklarının üzerine dikildi. Bir adım attı, bir adım daha… Çok yavaştı ama sonuçta gidebiliyordu işte. Bu kadarı bile biraz teselli vericiydi. Çünkü neredeyse öldüğünü düşünmeye başlamıştım.

Toprak Baba, dayak yiyen adamı başıyla işaret etikten sonra suskunluğunu bozdu. Gözleri dolu doluydu ve sesi ağlamaklıydı:

-Zulümden kurtulmak istiyorduk, daha beterine maruz kaldık. Gördüğümüz yer cennetti, ama nasıl olduysa biz cehenneme geldik.

-Belki de biz bu zulmü hak ettik, dedim.

-Hayır, hiçbir insan zulmü hak etmez; kötüyse bile… Asıl üzüntüm, benim de bu zulme bilmeyerek de olsa katkıda bulunmuş olmamdır. Hepimiz için çok iyi imkanlar sağlanacağını sanarak onlara destek verdim. Çok büyük bir hata işledim, çok büyük! Bedelini ödemek isterim, ödeyeceğim ama bu ödeme insanların acılarını dindirmeyecek ki! Son günlerimi pişmanlık duyarak geçirmek istemezdim.

Dedi ve elini elimden kurtararak ayağa kalktı. Bir adım attı, durdu. Yere yıkılacak gibiydi. Hemen kalkıp koluna girdim. Başını omzuma yasladı. Küçük adımlarla yürüyerek odasına gittik. Yatağına yatırdım, elini öpüp ayrıldım.

Bu Toprak Baba’yı son görüşüm oldu. Çünkü ertesi gün odasına ziyarete gittiğimde, çok hastalandığını ve bu odadan çıkarılıp İmparator’un odasına götürüldüğünü söylediler. Bundan sonra tedavisine orada devam edilecekmiş. Aklıma İmparator’un odasında kimseyi istemediği geldi. Meğerse İmparator Başkan olur olmaz odayı terk etmiş, av köşküne taşınmış. Av köşkünün önünde gözüme ilişen hareketliliğin nedeni buymuş. Orası artık Başkanlık Sarayı olarak adlandırılıyormuş ve yanına yaklaşmak da yasakmış. Geceleri, gündüzleri aratmayacak şekilde aydınlatılıyormuş.

Toprak Baba’yı görebilirim umuduyla hemen İmparator’un eski odasına koştum. Öyle ya orası artık “eski odası” olarak anılacaktı. Kapıda nöbetçi vardı. İçeri girmeme izin vermedi. Bilmem doğru mu, Toprak Baba ziyaretçi istemiyormuş. İçeride ona bakan bir hizmetli varmış ve yemeklerini de artık odasında yiyecekmiş.

Daha sonra ne Toprak Baba’yı ne de İmparatoru yemekhanede gördüm. Toprak Baba yemekleri odasına götürüldüğü için gelmiyordu, belki de hastalığından dolayı gelemiyordu. Ya İmparator neden gelip de yurttaşları ile birlikte yemek yemiyordu? Benimki de soru mu? Koskocaman Devlet Başkanı, gelecek ve yurttaşların arasına karışıp onlarla birlikte yemek yiyecek! Olur mu?

Devrimin yedinci günü, öğleden sonra yapılan anonsta herkesin dışarıda toplanması istenince önemli bir olay olduğunu anlamış ve heyecanlanmıştım. Dışarı çıkıp beklemeye başladım. Görevlilerin bazıları mikrofon teşkilatını hazırlamaya uğraşırken, bazıları da dışarı çıkan hastaları sıraya sokmaya çalışıyordu. İlkokuldaki öğrenciler gibiydik!

Derken, İmparator’un yani Devlet Başkanımızın, sarayın bulunduğu taraftan geldiğini gördüm. Üzerinde oldukça kaliteli lacivert bir elbise vardı. Yüzüne bakıp vereceği mesajın ne olduğunu tahmin etmeye çalıştım. Edemedim. Neşeli değildi, üzüntülü hiç değildi. Küçümseyen bakışlar atıyordu bize doğru. Mikrofonu eline aldı ve konuşmaya başladı:

-Sevgili yurttaşlarım! İnsanların olduğu gibi devletlerin de hayatında üzücü günler vardır. İşte bugün biz böyle üzücü bir günü yaşıyoruz. Sakin, soğukkanlı ve sabırlı olun. Biliyorum bu haberi duyunca hepiniz çok üzüleceksiniz. Ancak ölüm karşısında maalesef elimiz kolumuz bağlanıyor. Evet, üzülerek söylemek mecburiyetindeyim: Toprak Baba’yı az önce kaybettik. Hepimizin başı sağ olsun.

Bu “kaybettik” sözü kalabalıkta önce müthiş bir sessizlik yarattı. O sırada bir yaprak düşse sesini hepimiz duyardık. Zaman ve mekan algısının dışında bir ruh haliydi yaşadığımız. Ne kadar sürdüğünü o nedenle tahmin edemem. Belki bir saniye, belki bir asır; belki de zamandan soyutlanmış başka bir şeydi yaşadığımız.

Sonra, gözlere yaş dolmaya başladı. Sessizce ağlaşıyorduk. Bu sessiz ağlaşmayı bir hıçkırık bozdu. Sanki bunu beklermiş gibi, hıçkırıklar dalga dalga yayılmaya başladı.

Bu manzara karşısında İmparator, (mecburen) ağlar gibi konuşmayı denedi. Beceremedi. Normal sesiyle konuşmasını sürdürdü:

-Acınızı anlıyorum, çünkü aynı duyguları ben de yaşıyorum. Teselli bulacağınız bir şey söylemek istiyorum sizlere: Hastalığı boyunca devletimizin kurucularından Toprak Babamızı sık sık ziyaret ettim. Son nefesini verirken de yanındaydım. Hepinize selamlarını, sevgilerini yolladı. “Beni seviyorlarsa ağlamak yerine, eserimizi yani devletimizi yaşatarak bunu göstersinler. İnsanlar gelip geçicidir ama devlet kalıcı olmalıdır. Devleti kalıcı yapmak için güçlü kılmak gerekir; güçlü bir devlet de çok çalışarak yaratılabilir. Bu konuda yurttaşlarıma güveniyorum. O nedenle de gözlerim açık gitmeyeceğim.” Dedi ve huzur içinde, mutlu bir şekilde öteki aleme göç etti. Burada bize düşen onun vasiyetini yerine getirmektir. Bu konuda her yurttaşımızın üzerine düşeni yapacağından eminim. Bugünü devletimizin yas günü olarak ilan ediyorum. Her sene bugün Toprak Baba’yı anma etkinlikleri yapılacaktır. Ayrıca en kısa zamanda atamızın heykelini de dikeceğiz.

İmparator’un bu söylediklerini dinleyen ya da anlayan oldu mu, bilemem. İnanarak, içinden geldiği gibi söylemediği belliydi. Oradaki insanlar bunu mutlaka fark etmişlerdir. Nitekim günler sonra Toprak Baba’yı İmparator’un zehirleterek öldürtdüğü dedikodusu ta bana kadar ulaşmıştı.

Daha sonra da konuştu İmparator. Dinleyen olmamasına rağmen konuştu, konuştu; suçunu lafla bastırmak isteyen insanların telaşı içindeydi.

Başkan sustuktan sonra Toprak Babamıza son görevimizi yaptık, onu ait olduğu yere yani toprağın altına sakladık. Aslında üzülüp ağlamamalıydık. Çünkü o Toprak Babaydı, bir düşünsenize o Toprak Babaydı… Her yerde ve hep bizimle var olacaktı.

Böyle desem de çok ağladım. Dolu dolu ağladım. Doğrusu ağlamaya doydum.

Ben de şu söyleyeceğime inanamıyorum fakat gerçek: Bu kadar çok ağlamak bana yaradı. Hayatımın en mutlu günlerinden birini yaşıyor gibiydim. Rahatlamıştım. Zihnimde beni rahatsız edecek hiçbir düşünce yoktu. İyimser ve umutluydum.

Bu güzel duygular içinde kendimi yeşil çimenlerin üzerine attım. Daha önce de sık sık yaptığım gibi yattığım yerden gökyüzünü seyretmeye başladım. Bu seferki diğerlerinden farklıydı, çok farklıydı.

Altın gibi bir güneş, gökyüzünü pırıl pırıl yapmıştı. Ufacık da olsa tek bir tane bile bulut görünmüyordu. Sıcaklık zevk vericiydi. Vücudumun tatlı bir uyuşuklukla gevşediğini hissediyordum. Mutluydum ve bunun farkına varmak o kadar güzeldi ki…

Hafif bir uyku halinin verdiği mahmurluk vardı üzerimde. Bir guguk kuşu sesi geliyordu uzaktan. Monoton bir ses olmasına rağmen hoşuma gidiyordu. Buna bir karga sesi eşlik etmekte gecikmedi. Serçeler geri mi kalacak? Onlar da katıldı koroya…

Görkemli gökyüzüne hayranlıkla bakıyordum. Havanın bulutlarla kaplı olduğu zamanlarda bulutların arkasında giz dolu bir şeyler olduğunu düşünürdüm. Bulutların arasından süzülüp bu ilginç ortama gitmek isterdim. Giderdim de. Oradaki rengarenk çiçeklerle dolu bahçeleri, özgürce çağıldayan şelaleleri, bir masal ülkesinden gelmiş olan ilginç görünümlü hayvanları, kökleri havada olan ağaçları, birbirini kovalayan el büyüklüğündeki uğur böceklerini, rastgele serpiştirilmiş yanan ama yakmayan ateşleri seyrederdim. Bedenimi sarsan bir el ya da neredeyse kulağımın zarını patlatacak şiddetteki bir ses ile tekrar dönüş yapardım bu dünyaya. Sebep olanlara kızardım. Onlara ne yapsam bu öfkemin yatışmayacağını bilirdim. Onun için “en iyisi bir şey yapmamak” derdim.

Bunları düşünürken oracıkta uyumuş kalmışım…

 

-Herkesin deli olduğu bir dünyada, akıllı kalmak en büyük aptallıktır.

-Yani aklının çivisi eksik olsa da zararı yok, ama yeter ki aptal olma.

**

Bugün devrimin sekizinci günü…

Sabahleyin tecrit bölümündeki kölelerden üç kişi öldü. Ölenlerin biri eski güvenlik görevlisi, biri hasta bakıcı ve içlerinde bir de doktor var. Bitti mi? Hayır. Maalesef bugün öğleden sonra da, iki yaşlı hastamızı kaybettik. Ölenlerin cesetleri bir arabaya konup hastane -pardon devlet- sınırları dışına götürüldü. Bu araç da, kısa sürede dönünce artık iyice emin oldum ki ölenlerin cesetleri gömülmüyor, ormanın içinde bir yere atılıp geliniyor; tabii böylece vahşi hayvanlara da gün doğmuş oluyor.

Bir ağacın gövdesine sırtımı yaslayıp oturdum. Dinleniyorum. Tek başına serseri mayın gibi dolaşan hastalar var. Bunların sayısı çok fazla. Böylelerine katiyen dokunmayacaksın. Ne yapacakları belli olmaz. Bir de ayrıca bahçenin muhtelif yerlerinde düğüm düğüm insan görüntüleri dikkat çekiyor. Bazı düğümler arada bir çözülüyor, dağılıyor. Sonra bir başka yerde birden yeni bir düğüm oluşabiliyor.

Birazdan büroma dönmek zorundayım. Çünkü hasılatlar gelmeye başlar. Kasanın parayla dolmasına az kaldı. Dolunca ne yapacağıma karar vermeliyim. Bundan da çok emin değilim. Kararı ben verirsem tüm sorumluluk da bana ait olur. O nedenle büroya geçmeden önce Maliye Bakanı’nı görüp durumu anlatmalıyım.

Bakan beni çok iyi karşıladı. Oturmama izin verdi. Kasanın son durumunu söyleyince sevindi. Bana bir çay bile ısmarladı. Kasa dolduktan sonra gelecek paraları masa çekmecelerinin içine koyabileceğimi, orası da dolarsa, kutularda muhafaza edebileceğimi söyledi. Açıkta para olacağı için kölenin yani muhasebecinin orada bulunmasını da sakıncalı görerek emir verip onu başka bir yere naklettirdi ve bundan sonra odamın kapısında yirmi dört saat nöbet tutulmasına karar verdi. Ayrıca devlet personeline silah alımında kullanılmak üzere bir miktar parayı Savunma Bakanına götürmemi de emretti.

Hemen büroya koşup istenen parayı ayarladım ve Savunma Bakanına imza karşılığında teslim ettim. Sonra tekrar koşarak çalışma yerime döndüm. Acele etmeliydim, bankalardan çekilen paralar her an gelebilirdi.

Umduğum gibi oldu ve o gün kasa doldu. Hatta bir miktar parayı da masamdaki çekmece gözlerine yerleştirdim. İşim bittiğinde akşam yemeğine az bir zaman kalmıştı. Artık odamda tek başımaydım, bunun keyfini çıkarmak istiyordum. Ayaklarımı masanın üzerine koyup biraz dinlendim. Camdan dışarıya baktım, ortalık kararıyordu. O nedenle görüntü net değildi. Bu yüzden dışarı bakmaktan vazgeçip gözlerimi kapatıp biraz dinlendim.

Ertesi gün öğleden sonra bir kamyonet dolusu silah geldi. Bunlar sarayın bodrumuna yerleştirildi. Tabancalar, uzun namlulu silahlar, bunlara ait mermiler vardı. Ayrıca el bombalarının ve dinamit lokumlarının bulunduğu sandıkların da araçtan indirildiğini gördüm.

Bu silahların ne yapılacağı sorusu aklıma gelmedi değil. İç güvenliği sağlamak amacıyla mı kullanılacaktı, yoksa dış düşmanlara karşı mı? Neyse, bunu dert etmem gereksizdi. Nasıl olsa bu konuda kararı yetkililer verecekti.

Yatağımdayım. Bir türlü uyku tutmuyor. Uyumak için öyle acayip şeyler düşünüyorum ki... Çocukken nasıl uyuduğumu hayal ettim. En tatlı çocukluk uykum hangisiydi? Annemin dizine başımı koyduğumda hemen uykuya dalıyordum. Gene bu yolu deneyecektim: İşte, annemin dizinde yatıyordum. Olmadı. Annemin dizi de fayda etmedi.

Bütün gün sokakta oynadıktan ve iyice yorulduktan sonra yatağa kendimi atıp derin bir uykuya daldığım o günleri hatırladım. Tabii bu da çocukluk döneminde yaşanmıştı.

Çocukluk döneminin dışında beni mutlu eden bir uyku hali hatırlamıyordum. Zaten hatırlasam da bir şey değişmeyecekti. Bu gece uyumamak için direnen bir başka ben vardı içimde. Öyle ki sayı saymayı bile denedim. Olmadı, olmadı.

Kalktım. Odanın içinde biraz dolaştım. Dışarı çıkıp, yüzümü yıkadıktan sonra tekrar odaya döndüm. Camın yanına bir sandalye çekip oturdum. Kapalı camın ardından rüzgârın sesini az da olsa duyabiliyordum. Bu ses beni biraz rahatlatmıştı. Camı açıp dinleyecektim. Camı açmamla birlikte rüzgârın getirdiği serin bir hava doldurdu odayı. Yataklardaki çarşaflar rüzgârın etkisiyle havalandı. Oda arkadaşlarım uyandı.

Bağırmaya, hatta küfretmeye başladılar. Ne deseler haklılar. Gecenin bu saatinde tatlı uykularından bu şekilde uyandırılan insanlar, herhalde bana teşekkür edecek değillerdi.

Hiç sesimi çıkarmadan camı örttüm ve ofisime gitmeye karar verdim. Bunu neden daha önce düşünemedim ki... Bu yüzden kendime kızıyorum.

Ofisimdeyim. Işığı yakmadım, camı açtım. Sanki buradaki hava yatakhanedekine göre daha sıcaktı. Rüzgârın uğultusunu dinledim. Rahatlatıcıydı. Hızı da azalmıştı. Hastanenin bahçesinin bir kısmını ve karşıdaki iki binayı görebiliyordum. Bahçedeki aydınlatma lambalarının bazıları, daha doğrusu çoğu sönüktü. Yanık olan üç lamba saydım.

Işık gözümü alınca, bahçenin karanlık olan noktalarına doğru bakmaya başladım. Yaprakların hışırtısını dinledim. Gizemli bir ses gibi geldi bana.

İleride karanlığın içinde bir hareketlilik fark ettim. Gözlerimi iyice açtım, dikkatimi artırarak o noktada topladım. Evet orada onlarca, belki de yüzlerce insan vardı. Bu insanların hepsi birbirinin kopyasıydı. Kısacık boylu cüceler... Cücelerin üstleri çıplak, altlarında ise bir peştamal sarılı. Şimdi daha net görüyordum. Evet, bu cüceler telaşlı telaşlı bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı. Acaba ne? Anlamam mümkün değil. Onlarca, yüzlerce insan var orada, ama sesleri hiç duyulmuyor. Tuhaf değil mi?

Cücelerin kargaşası sona erdi. Hepsi sıraya girdi ve düzgün bir şekilde yürümeye başladılar. Bana doğru geliyorlar. Ne yapmalıyım? Camı kapatıp saklanayım mı, yoksa bakmaya devam mı edeyim? Bana bir zarar verebilirler mi? Beni boğmaya kalkmasınlar?Ya da linç etmeye... Ben kararımı verinceye kadar onlar gelmişlerdi bile. Hiç biri beni görmedi. Halbuki çok yakınımdan geçiyorlardı. Buna rağmen ben kenara çekilip perdenin arkasına saklandım.

Saklanmam uzun sürmedi. Bakmak istiyordum. Cama yaklaşıp baktım. Başları yukarıda, atletik vücutlu cüceler, adeta bir resmi geçit töreni yaptılar ve ilerideki ışığın altında kaybolup gittiler.

Bittiğini zannediyordum, bitmemiş. Devamı var ama bunlar cüce değil: Her türden binlerce hayvan. Kuşlar çeşit çeşit, atlar, inekler, eşekler, filler, sırtlanlar, aslanlarla yan yana yürüyen ceylanlar, sürünüyorlar mı uçuyorlar mı belli olmayan yılanlar, hızlı hızlı giden kamlumbağalar, daha birçok hayvan ve en sonda birbirine sarmaş dolaş olmuş kedilerle köpekler... Geçip gittiler.

Olanlara mantıklı bir açıklama bulamadım. Yaşadıklarımı bir doktora anlatsam hemencecik koyardı meşhur teşhisini: “Hallüsinasyon görmüşsün. Uykusuzluğun bir sonucu olmalı. Kullandığın bazı ilâçların yan etkileri de olabilir.” Nasıl da bildi amma! O kadarını ben de söylerdim, bunun için doktor olmaya gerek yoktu.

Rüzgâr açık pencereden içeri giriyor, hafif hafif perdeyi oynatıyordu. Ayak sesleri duydum. Gelen vardı. Sonra kısa bir öksürük. Bir kere daha öksürük. Cama yanaşıp baktım. Bir güvenlik görevlisi. Elindeki çakmaktan çıkan alevi gördüm. Sigarasını yakıyor olmalı. Ona doğru yaklaşan biri daha var. Çakmak gene yandı, sonra söndü. Bir sigara da o yakmıştı. Dumanı değil ama her nefes çekişte sigaraların parlayan ateşini görüyordum. Bazen iki ateş bazen biri, sonra diğeri parlıyordu.

Rüzgârın şiddetini artırdığı havalanan perdeden de anlaşılıyordu. Oda soğudu. Camı kapattım, perdeyi iyice çektim, ayağa kalkıp ışığı açtım. Odanın içinde bir tur attım. Bir tane daha. Sonra bir tane daha... Toplam kaç tur oldu hatırlamıyorum.

Ensem tatlı tatlı kaşındı. Kaşıdım. Biraz sert kaşımış olmalıyım ki canım acıdı. Bir ses duydum, küçücük bir şey yanağımı sıyırıp geçti. Kaşıntı nedeni belli olmuştu: Sivrisinek. Önümde uçuyordu. Ensemi ısırmasına kızmıştım. İki elimin arasına kıstırıp öldürmek istedim. Şaaak. Avuç içlerime baktım, bir şey yok. Kaçırmışım.

Sivrisineği aramaya başladım. Bulmalıydım. Geceyi rahat geçirmek istiyorsam mutlaka bulmalıydım. Gözlerimi tavana diktim, arıyorum. Yok. Eşyaların üzerine bakıyorum; zaten orada olsa da görmem imkansız. O kadar çok eşya var ki...

İşte cam tarafından geliyor, ama ne geliş. Dans ederek geliyor. Pike yaparak kafama saldırınca ellerimle yakalamaya çalışıyorum. Gene başarısızım. Sinek karşı duvara ulaşmış bile. Orada iki kere dönüyor, sonra duvara konuyor. Bu sefer kaçamayacak! Masanın üzerindeki gazeteyi alıp birkaç kere katlıyorum. Öldürücü bir silah yaptığımdan emin olunca da sessizce duvara yaklaşıyorum. Benim boyumdan yukarıda, ama kolumu havaya kaldırınca yetişebilirim. Katlı gazete sağ elimde. Elimi arkaya doğru çekip kuvvet kazanıyorum ve sineğe vuruyorum. Küüütt...

Sivrisinek duvara yapıştı. Duvarda biraz kan da var.

Biri kapıyı çalıyor. Bu saatte kim gelmiş olabilir? Açıyorum. Nöbetçi karşımda. Az önceki gürültüyü duyduğu için merak etmiş. Herhangi bir açıklama yapmadan, duvardaki sivrinek ölüsünü işaret ediyorum. Bakıyor, görüyor, gülüyor ve rahatsız ettiği için özür dileyerek dışarı çıkıyor.

Sineği öldürdüğüm aklıma geliyor, moralim bozuluyor. Yaptığımdan pişmanım. Üstelik telafisi de yok. Bir canı almıştım, bir canı yok etmiştim, bir canı öldürmüştüm. Bu durumda benim bir caniden farkım var mıydı? Olanları unutmak istiyordum, aksi oluyordu. Defalarca odanın içini arşınladım durdum.

Odanın içindeki gidip gelmelerim beni yordu. Esnemeye başlayınca yataknaneye gitmemeye, burada koltuk üzerinde uyumaya karar verdim. Gözlerimi kapattım. Uyumuşum.

Uyandığımda sağ kolumun uyuştuğunu, boynumun tutulduğunu fark ettim. Önce boynumu hafif hafif oynatarak düzelttim. Sonra sol elimle sağ elimin üzerini ovaladım. Neyse ki uyuşukluk çabuk geçti. Üşümüştüm. Üstüme örtecek bir örtü almamak hataydı.

İçimde sebebini açıklayamadığım bir sıkıntı vardı. Canım sıkılıyordu, hem de çok. Neden? Dedim ya nedenini bilmiyorum. Sıkıntı işte! Lanet bir rahatsızlık.

Gün kötü bitmişti, başlayan gün de aynı... Çünkü ortalık önemli bir haberle çalkalanıyordu:

İmparator'un en yakın adamlarından biri kayıptı. Kaçtı mı, kaçırıldı mı, başına kötü bir şey mi geldi? Bilinmiyor. Önce “söylentidir” deyip aldırmadım, ama güvenlik elemanlarının köşe bucak her tarafı aradıklarını görünce, haberin doğruluğına inandım. Hastanede, pardon devlette aranmadık yer bırakmadılar. Benim ofisi bile aradıklarını söyleyeyim, gerisini siz tahmin edin.

Aramalar bir sonuç vermedi. Adam adeta sırra kadem basmıştı. Aramalar sonlandırılıp olayı çözmek için kamera kayıtları incelenmeye başlandı. Kayıtlar defalarca gözden geçirildiği halde konu ile ilgili en ufak bir görüntüye rastlanmadı.

İmparator bu olanlara çok kızmış olmalıydı. O nedenle saraydan çıkan herkesin suratından düşen bin parçaydı. Öyle ya her tarafı yirmi dört saat kamera ile gözetlenen, metrelerce yükseklikte duvarları olan, çok sayıda güvenlik elemanı tarafından korunan böyle bir yerden nasıl kaçılırdı. Kanatları mı vardı bu adamın da uçtu gitti?

Dışarıda yani ormanlık alanda da arama yapması için bir ekip görevlendirildi. Dışardaysa fazla uzağa gitmiş olamazdı. Ancak saatler sonra bu ekip de eli boş döndü.

 

Delileri sevin. Neden? Çünkü:

Çözmek için deli olmaya ihtiyaç duyulan, o kadar çok problem var ki!

**

Bu olayın şoku devam ederken bir şok daha yaşandı: İmparator'un bir yakın adamı da odasındaki karyolanın demirlerine kendini asarak intihar etti. Herkes şaşkındı, abuk subuk tahminlerde bulunanlar vardı; ama çoğunluk suskundu. Suskunluğun nedeni korkudan da öte bir şeydi...

Bu adamın karyola demirine kendini asarak nasıl intihar edebileceği sorusu akla gelmiyor değildi. Bir insanın kendini asabilmesi için ipi bağlayacağı yerin onun boyundan yüksek olması gerekmez miydi? Yoksa bu olay intihar süsü verilmiş bir cinayet miydi?

Bu soruların cevaplarını verebilecek yoktu. O nedenle “neyse” deyip geçelim. Bilinen şu ki; İmparator'un birlikte darbe yaptığı beş arkadaşından -firar edeni de öldü sayarsak- sadece bir tanesi sağ kalmıştı. O da “Tek Kulak”dı.

Tek Kulak, hastaneye gelmeden önce girdiği bir kavgada, sağ kulağını kaybetmiş. Güçlü kuvvetli bir adamla, alacak verecek yüzünden kavgaya tutuşmuş ve daha kavganın başlarında bir kulağı adamın ağzında kalmış. Kanlar içinde yere serilince, adam ağzındaki kulakla birlikte oradan kaçmış. Yaralı hastaneye götürülmüş ama kaçan adam yakalanamadığı için kopan kulak yerine dikilememiş. Günler sonra suçlu yakalandığında ise zaten iş işten geçmiş.

Bu olaydan sonra Tek Kulak'da anormal davranışlar görülmeye başlamış ve beş sene içinde kavgalar, yaralamalar ve en sonunda da iki cinayet birbirini izlemiş. Yargılamalar, yapılan incelemeler ve hastane raporları neticesinde de ceza verilemeyecek kadar ağır bir akıl hastası olduğu sonucuna varılmış.

Aslında Tek Kulak, İmparator'dan daha zeki bir adam, ancak onun kadar cesur değil. O nedenle hareketin liderliği İmparator'a kalmış. Bana ulaşan söylentilere göre, Tek Kulak, darbeden sonra başkanlık makamının kendi hakkı olduğunu düşünmüş ve İmparator'u bertaraf etmek için kendince planlar yapmış. Bu planlarının bir parçası olarak öncelikle İmparator'u yalnızlaştırarak güçsüzleştirmeye karar vermiş ve en yakınındaki bu dört adamını ortadan kaldırmasını sağlamış. İmparator zaten oldukça şüpheciydi, o yüzden bu arkadaşları hakkında Tek Kulak'ın anlattıklarına kolayca inanmış.

Akşam yemeğini haber veren zilin sesini duyunca, yerimden kalktım. Kafamdaki onlarca soruyla yemekhaneye girdiğimde insanların sessizliğini görünce aklı karışanın sadece ben olmadığımı anladım. Yemeğimi hızla yedikten sonra, uyumak için yatakhaneye yöneldim. Büroda da uyuyabilirdim ama orada uyumak rahatsız ediciydi.

Uykuya dalmam fazla sürmedi. Birkaç saat sonra duyduğum çığlıklar tatlı uykumu böldü. Etrafı dinledim. Çığlıklar binanın içinden gelmiyordu. Daha iyi duyabilmek için camı açtım. Çığlıklar bahçeden de gelmiyordu. Kala kala bir tek yer kalmıştı: Hastanenin dışındaki ormanlık alan. Vahşi hayvan sesleri, çığlıklara karışınca bundan iyice emin oldum. Meseleyi anlar gibiydim: Demek ki gündüz bir şekilde kaçan adam, ormanda bir yerlere saklanmış; gece saklandığı yerden çıkıp oradan uzaklaşmak istemişse de, vahşi hayvanlar buna izin vermemiş.

Üzüldüm, irkildim, korktum, tir tir titremeye başladım. Çığlıklar ve vahşi hayvanların hırıltıları... Ne kadar sürdü, bilemem. Bildiğim sadece bana çok uzun geldiğiydi. Çığlıklar kesildikten sonra da bir müddet vahşi hayvanların hırıltıları devam etti. Öyle ya avı paylaşırken de aralarında kavga çıkması gayet normaldi.

O gece de uykusuz geçti. Sabahleyin bu olay anlatılmaya başlandı. Geceki çığlıkları duymayan çok azdı. Tabii yetkililer ve büyük bir ihtimalle İmparator da duymuş olmalıydı. O nedenle bir araca bindirilen altı güvenlik elemanı, inceleme yapmak üzere ormana gönderildi. Bunlar geldiğinde ellerinde o adamın ayakkabıları ve pantolunundan kana bulanmış bir parça vardı. Bu keşif ve delillerin şöyle bir faydası da oldu: İmparator, bunları gördükten sonra rahatladı. Onun rahatlaması firar nedeniyle cezalandırılacaklarını düşünen ve korku içinde bekleyen birçok kişiyi de sevindirdi. Nitekim bu firar olayı yüzünden ceza alan olmadı.

Devrimin on birinci günü.

Bahçede bulduğum bir kâğıtta şunlar yazılı: “Beni bir yere bağlayın; bağlayın ki bir şeyler benden ayrılmasın, uçup gitmesin. Her şey benden uzaklaşmak hatta kaçmak istiyor. Hem de “Hoşça kal” demeden, vedalaşmadan. Gidenlerin peşinden koşacak gücü kendimde bulamadığım için bağlanmayı gönüllü olarak kabul ediyorum. Benim bu kabulüm hapsedilmeyi, işkence görmeyi, hatta öldürülmeyi gönüllü olarak kabul edenlerin yanında ne ki?”

Defalarca okudum yazılanları. Sonra da okurum düşüncesiyle kâğıdı cebime koydum. Üç gündür hep aynı rüyayı görüyorum. Korku dolu bir rüya. Kan ter içinde uyanıyorum. Farkında değilim ama belki de çığlık da atıyorumdur. Kısacası bir kâbus, bir karabasan. Şimdi böyle diyorum yani gördüklerime mantıklı bir açıklama getiriyorum ama karabasanı görürken uyandığımda olanları gerçek zannediyorum. Rüya şöyle:

Her taraf toz duman içinde. Bomba seslerini ve can çekişen insanların feryatlarını duyuyorum. Bir savaş uçağı bana doğru geliyor. Sesi kulaklarımı patlatacak neredeyse. Elimi uzatsam değeceğim zannediyorum. Sanki o gürültüde pilot beni duyacakmış gibi bağırıyorum: Üstüme gelme! Git, öte tarafa git! Pilot sırıtarak bana bakıyor. Ben bu sırıtan yüzü tanıyorum. Evet o, bu yüz o. Yani İmparator. Üzerimden geçince arkasından bakıyorum. Uçak iyice alçalıyor, kuyruğu yere değmek üzere. Sonra dikleşiyor, havada bir tur atıp gene benim üzerimden geçiyor. İleride bir kez daha alçalıyor, sonra tekrar dikleşmek istiyor. Başaramıyor. Yere çakılıyor.

Kaçmam gerektiğine karar veriyorum. Oradan uzaklaşmak için var gücümle koşuyorum. Şiddetli bir patlama beni durduruyor. Dönüp arkama bakıyorum. Önce siyah bir duman yükseliyor, bunu sarı-kırmızı alevler izliyor. Pilot yani İmparator, ölmüş olmalı. Buna rağmen panik halindeyim, koşmaya devam etmeliyim. Nereye ve ne zamana kadar. Bilmiyorum. Koşuyorum, koşuyorum, koşuyorum...

Bir siperin içindeyim, elimdeki uzun namlulu tüfekle kime olduğunu bilmeden ateş ediyorum. Oysa ben gerçek hayatta elime silah almış bile değilim. Yani ateş etmeyi filan beceremem. Yanımda iki kişi daha var. Biri vuruluyor, çığlık atıp ayaklarımın önüne düşüyor. Eğilip yüzüne bakıyorum. Pis pis sırıtan bir yüz. Evet o, bu yüz o. Yani İmparator. Pilottu, asker oldu ve vuruldu. Görünüşü ölüye benziyor. Üzülecek miyim, sevinecek miyim?

Bir binanın duvarının önünde ellerim arkadan bağlı bekliyorum. Karşımda bir manga asker sıralanmış, ellerinde silahları var. Az sonra omuzları rütbe dolu bir subay geliyor. Komutanları olmalı. Subayın yüzünü görüyorum. Pis pis sırıtıyor. Evet o, bu yüz o. Yani İmparator. Şimdi de beni kurşuna dizecek olan askerlerin komutanı oldu.

Hayret! Hiç korkmuyorum. Heyecanlanmıyorum. Sakin sakin karşımdakilere bakıyorum. İmparator'un verdiği komutla, askerler silahlarını bana çevirinceye kadar bu halim devam ediyor. İmparator önce sağ elini havaya kaldırıyor ve sonra da indirirken bağırıyor:

-Ateeeeş....

Silahlardan çıkan mermileri görüyorum. Üzerime doğru geliyorlar. Mermi hızlı gitmez mi? Bunlar öyle değil. Bir müddet bana doğru gelişlerini izliyorum. İşte geldiler. Bedenimin her tarafına saplanmaya başladılar. Acı duymuyorum. Öleceğimi anladım. Bu yüzden korkmaya da başladım. Mermiler, mermiler, mermiler... Kaatillerim.

Ve uyanıyorum. Saatlerce rüyada yaşadıklarımın etkisi altında kalıyorum. Biraz sonra unuturum, diyerek kendimi kandırmaya çalışsam da unutamıyorum. Geçen saatlerde etkisi biraz azalsa bile bütün gün sürüyor. Bir gün ölümüm acaba bu katilin elinden mi olacak? Rüyalarımın yorumunu yapmaya çalışıyorum. Bana rüyamda bir işaret verildiği ve buna göre tedbirli davranmam gerektiği sonucuna varıyorum. Pekiyi nasıl tedbir alabilirim ki? Bu konuda elimden ne gelir? Belki de onun beni öldürmesini engellemenin tek bir yolu var: Benim onu öldürmem. Nasıl? Nasıl? Nasıl?

İşte aklımda üç gündür dolaşan soru bu: Nasıl? İşin içinden çıkamadım. Ama uygulamayı kesin olarak düşündüğüm karara göre, elime fırsat geçerse İmparator'u mutlaka öldürecektim.

Bankalardaki hesapların tamamı boşaltıldı. Paralar bana teslim edildi. Masaların çekmeceleri de doldu. Hatta iki kutuya da bir miktar para koymak zorunda kaldım. Anlayacağınız artık devletimizin oldukça zengin bir hazinesi var.

Bir diğer önemli değişiklik, güvenlik elemanlarının hepsine hem düdük hem de silah verildi. Artık durmadan düdük sesi ve arada da tabanca patlaması işitir olduk. Güvenlik elemanları düdük sayesinde yanlarına gitmeden, uzaktan kurallara aykırı davranan kişi ya grupları düdük çalarak uyarıyor. Birkaç kere düdük çalındığı halde, kuralları çiğneme davranışı devam ederse, işe silah karışıyor.

Silahlı müdahalede kişinin şanslı olması hayatının kurtulmasını sağlayabiliyor. Şöyle ki; güvenlikçilerin hepsi iyi nişancı değil. Şanslı olan kişi hedefi tutturamayan güvenlikçiye denk gelebilir. Yaralanan olursa az şanslı, tabii ölen olursa kötü şanslı demektir.

Silahla ilk müdahale edilen kişi, kulakları iyi duymayan yaşlı bir hasta oldu. Adamın prostat sorunu da bulunduğundan sıkışınca çişini tenha bir yerdeki bahçe duvarına yapmaya karar verir. Bir güvenlikçi onu görür, defalarca düdük çalar. Adam duymaz ve üzerine ateş açılır. Yaralanır, yani az şanslıymış. Tabii buna da şükretmekten başka yapabileceği bir şey yoktur. Ölebilirdi de...

 

 

Hayret! İnsanlar delilerden korkuyorlar da kendilerinden korkmuyorlar.

***

Devrimin on dördüncü günü...

Bugünün zor bir gün olmayacağını umuyor ve kendime iyimserlik telkin etmeye çalışıyordum. Olayların ve insanların iyi taraflarını görmeliydim. Kafamdaki bu pozitif düşüncelerle bahçede dolaşıyorum, biraz ileride çimenlerin üzerine oturmuş insanların yüzlerine bakıyorum. Hepsi de hayatlarından çok memnun görünüyorlar. İyice yanlarına sokuluyorum. Tam sekiz kişiler. Bir daire şeklinde, bağdaş kurarak yere oturmuşlar. Dairenin tam ortasında sempatik görünüşlü, orta yaşın üzerinde, güzel ve etkileyici konuşan bir adam var. O ayakta. Konuşuyor, diğerleri de dinliyor. Arada soru soranlar da oluyor.

-Hiçbir şey gördüğümüz gibi değildir. Algılarımız bizi çokca yanıltır. İşin aslını bilebilmemiz için bir yol göstericiye ihtiyacımız vardır. Mesela, şu üzerinde yaşadığımız dünya gerçekte bize göründüğü gibi midir? Değildir. Biz bu dünyaya baktığımızda neleri görebiliyoruz? Bulutları, kuşları, diğer hayvanları, ağaçları, insanları, dağları, denizleri, ırmakları v.s... Dünyamız bu bizim algıladıklarımızdan mı ibarettir?

-Bence evet, o kadardır. Göremediğimiz şeyler hakkında nasıl fikir beyan edebiliriz ki?

Adam soruyu soran kişiye tebessüm ederek baktı. O sırada yanıma Dedikoducu da geldi. Bana bilgi vermeye başladı. Bu adamın üç tane üniversite bitirdiğini, bir tarikat şeyhi olduğunu, aslında bu tarikatın dışarıda da binlerce müridinin bulunduğunu anlattı. Daha konuşacaktı ama elimle işaret ederek Dedikoducu'yu susturdum. Biraz bozuldu, ters ters yüzüme bakarak oradan ayrıldı. Gücenmişti ama ben, o adamı yani tarikat şeyhini dinlemek istiyordum.

-Görebilmek için bir yola girmek, o yolda yürümek gerekir. Yol çetindir, zahmetlidir, tehlikelidir. Ama gerçeklere ancak bu zorlukları aştıktan sonra ulaşılabiliriz. Dünyamızda üstte görünenin, binlerce hatta milyonlarca kere daha fazlası, ateş halinde yer altında bulunuyor. Gün gelecek bu ateş yeryüzüne çıkacak. İşte o zaman kıyamet kopacak.

-Bu ateş, şimdiye kadar yeryüzüne çıkmamış da bundan sonra neden çıksın? Diye sordu biri.

-Çıkmamış değil, çıkmış; ama hepsi değil, azı... Dünyanın çeşitli yerlerinde lav püskürten yanardağlar milyonlarca sene önce de vardı, şimdi de var. Yanardağlardan çıkan ateşler gerçek ateş miktarının küçücük bir parçası. Gün gelecek dünyada binlerce hatta milyonlarca, belki de milyarlarca yanardağ yeraltındaki ateşi aynı anda püskürtmeye başlayacak.

-Bu ne zaman olacak? Olduğunda canlılar ne yapacak? Dünyadaki hayat sonlanacak mı?

-Fazla zaman kalmadı, yakında çok yakında olacak. Yeraltında bulunan ateş yeryüzüne fışkırınca ağaçları, hayvanları, insanları, binaları cayır cayır yakacak; hatta demiri bile eritecek. Akarsular, göller, denizler sıcaklığın etkisiyle fokur dokur kaynayacak. Çıkan buhar, yanan maddelerin dumanı ile birleşerek dünyanın etrafını siyah bir örtü gibi saracak. Ay, yıldızlar, hatta güneş görünmez olacak. Bu simsiyah bulut tabakası asırlar sonra aşağıya çökecek ve dünya simsiyah bir balçık tarlasına dönüşecek. Tabii bu şartlar altında insan dahil dünyada hiçbir canlı kalmayacak. Uzaydaki diğer gezegenlerden araştırmacılar güneş sistemimizi incelemeye geldiklerinde, dünyamızı görüp hayret edecekler. Böyle bir gezegende hayatın neden oluşmadığı sorusuna cevap aramak için dünyamızdan numuneler alıp laboratuvarlarında inceleyecekler.

-Bizi bekleyen bu kötü sondan kurtuluş için bir yol yok mu?

-Tabii ki var. Ben işte size bu yolu göstermek için konuşuyorum. İnananlar, bizim yolumuza girenler kıyamet öncesi bu dünyadan uçarak uzaklaşacaklar ve kendilerini kurtarabilecekler. İnançlı, itaatkar ve sadık olmanız sizi kurtuluşa götürecek.

Şeyh gözlerini kıstı, sol elini havaya kaldırıp gökyüzünü işaret etti. Müritlerin hepsi başlarını gösterdiği noktaya doğru çevirdi. Bir dakika kadar hiç konuşmadı. Ötekiler, bu suskunlık nedeniyle daha da meraklandılar.

-İçinizde oraya gidip gelmek yani kısa bir seyahat yapmak isteyen var mı?

Hepsi istekliydi. Heyecanlanmışlardı. Ellerin tamamı havaya kalktı.

-Anlaşıldı. Hepiniz benimle beraber uçmak istiyorsunuz. Şimdi gözlerinizi yavaş yavaş kapatın. Sakinleşecek, rahatlayacaksınız. Önünüze çıkan ışığa dikkat edin, onu takip edin. Size gideceğiniz yeri gösterecek. Görüyorsunuz değil mi orayı? Adeta cennet... Bütün güzelliklerin toplandığı, ölümsüzlüğün var olduğu tek yer.

Gözleri kapalı adamların hepsinin yüzünde mutluluk ifadesi vardı. Cennete benzeyen yeri görmüş gibilerdi. Yavaş yavaş nefes alıyorlar, o nedenle inip çıkan göğüsleri zor da olsa fark edilebiliyordu. Bunun dışında da zaten hareket eden başka organları yoktu.

-Kendinizi büyük yolculuğa hazır hissettiğiniz an, ellerinizi yana açarak bekleyin.

Hayretler içindeydim. Çünkü iki dakika kadar bu şekilde durduktan sonra, komut vermeden otomatik bir şekilde hepsininin kolları aynı anda yana doğru açılıverdi.

-Büyük yolculuğa yalnız çıkılmaz, yanınızda kardeşleriniz de olmalı. Tutun kardeşlerinizin ellerinden.

Mıknatısın zıt kutupları gibi birbirini çeken eller aynı anda birleşti. Birleşme sırasında ellerden şimşek gibi bir ışık çıktı. Bunu kısa devre yapan bir elektirik sesi izledi.

-Ayağa kalkın. Ellerinizi birbirinden ayırmadan havaya doğru kaldırın.

Söyleneni yaptılar.

-Hep birlikte dönmeye başlayın. Döne döne göğe yükseleceğiz.

Dönmeye başladılar. Şeyh de ortalarında dönüyordu. Önce ağır ağır döndüler, sonra hızlandılar. Daha da hızlandılar ve adeta bir fırıldağa dönüştüler. Tam o sırada düdük sesleri duyuldu. Bunları gören bir güvenlikçi anormal bir olay var düşüncesiyle uyarıda bulunuyordu. İlk düdüğü ya duymadılar ya da duyup aldırış etmediler. İkinci düdük sesi geldi, bir daha, bir daha...

Hepsi çakıldı kaldı. Donmuş bir film karesi gibi... Güvenlik elemanı dağılmadıklarını görünce başka bir yol deneyebilirdi. Nitekim bir tabanca sesi duyuldu ve mermi yanlarındaki ağaca saplandı. İyi bir nişancıya denk gelmemişlerdi.

Silah sesini duyunca, tarikatçı grubun en başta şeyhleri olmak üzere bütün fertleri uçtular, evet uçtular.. Ama kanatlarıyla değil, ayaklarıyla!

Orada benden başka kimse kalmadı. Büroya yöneldim. Kapıda beni bekleyen görevli, acele olarak Maliye Bakanı'nı görmem gerektiğini söyledi. Koşarak gittim.

Bakan beni oturtmadı. Ayakta emirlerini bekledim. Silah almak için -öncekinden çok fazla- parayı Savunma Bakanı'na götürmemi emretti. Büroya gidip istediği meblağı temin ettim ve Savunma Bakanı'na götürdüm. Kutulardaki paralar hemen hemen istenilen miktar kadardı. Paraları götürdüğümde Bakan bir kâğıt çıkarıp parayı teslim aldığını yazdı, imzalayıp bana verdi.

-Bu para ile mühimmat ve yeni silah alacağız. Önceki alınanlar güvenlik elemanlarının miktarı kadardı. Oysa artık yurttaşların bazılarını silahlı eğitime tabi tutmak istiyoruz. Dış tehditlere karşı koyabilecek bir askeri gücümüzün olması da lazım.Yani zorunlu askerlik uygulaması getiriyoruz. Dedi, ama bu açıklamaları bana neden yapma zorunluluğu duyduğunu anlamamıştım. Sonra sordu: Sen silah kullanmasını biliyor musun?

-Hayır efendim, bilmiyorum.

-Öğrenmelisin.

Diyerek konuşmayı sonlandırdı ve çıkabileceğimi işaret etti.

Ertesi gün öğleden sonra...

Yurttaşların sahip oldukları banka kartlarını, paralarını, saatlerini, yüzüklerini ve her türlü değerli eşyalarını üç gün içinde muhasebeye getirip teslim etmeleri, aksi hareket edenlerin şiddetle cezalandırılacağı anonsu sabahtan beri yapılıyor. Bununla da yetinmeyip koridorlara, bina duvarlarına ve ağaçlara aynı konuda duyurular asıldı. Bu karar moralleri bozdu. Gerçi tutanakla teslim edilen bu eşya ve paraların daha sonra sahiplerine iade edileceği açıklamanın sonunda yer alıyordu, ama buna pek inanan da yoktu.

Bu uygulamanın nedeni, kölelerin banka hesapları tamamıyla boşaltıldığı için devlet hazinesine yeni kaynak yaratmak düşüncesiydi. Aslında devletin hazinesi para dolu. Anlaşılan daha çok paraya ihtiyaç var. Benim böyle akıl yürütmeme bakmayın, kendimce birkaç kanıt ortaya atıyorum. Yoksa devleti yönetenlerin akıllarından geçenleri bilebilecek durumda değilim.

Daha ilk günden kartlar, paralar ve kıymetli eşyalar getirilmeye başlandı. Bu üç gün çok yorucu olacaktı. Çünkü şimdi bile kapımın önünde biriken çok sayıda yurttaş vardı. Bunlar arasında sıra yüzünden kavgalar da çıkmaya başlayınca üç tane daha güvenlik elemanı istedim. Verdiler. Sırada beklemeyi kimse istemiyor, herkes bir an önce işini bitirmek amacında. Ağız kavgaları bazen yumruklaşmaya dönüşebiliyor.

Teslim aldıklarımı kutuların içine koyuyordum. Teslim edilenler pek para edeceğe benzemiyordu. Öyle ki bazıları banka kartı ile karıştırdıklarından teslim etmek için kartvizit bile getirmişlerdi. Para çok az geldi. On lira hatta bir lira getiren bile oldu. Akşam yemeği için ara verdiğimde homurdanmalar olduysa da aldırış etmedim. O gece geç saatlere kadar teslim alma sürdü. Bittiğinde öyle yorulmuşum ki kendimi yatağıma atıp uyumaktan başka hiçbir şey düşünemiyordum.

Üç günün sonunda neler teslim edildiğini görmek için Maliye Bakanı geldi. Şöyle bir baktı, yüzü asıldı. Sonuçtan memnun olmamıştı.

-Vay uyanık deliler vay! Değerli neleri varsa hepsini saklamışlar, çeri çöpü de buraya getirmişler. Yarın didik didik her taraf aranacak. Kimin neyi varmış göreceğiz. Dedi ve öfke ile bürodan çıkarken kapıyı hızla çarptı.

Arama yapılacağı gün hava yağışlı olmasına rağmen üstleri aranarak herkes dışarı çıkarıldı. Ben gelen kart, para ve değerli eşyaların tasnifini yapacağımdan büromda kaldım. Odanın penceresinden dışarı baktım. İnsanlar yağmurdan korunmak için binaların saçakları altına sığınmaya çalışıyorlardı. Sırıl sıklam olanlar vardı ve tir tir titriyorlardı.

Arama sırasında elde edilenler kolilerle gelmeye başladığında çok şaşırdım. Daha öğlen bile olmadan odanın dörte biri dolmuştu bile...

Çalışmaya ara verip dışarı baktığımda yağmurun dindiğini görüp sevindim. Yurttaşlar birkaç saat ıslanma ile bunu atlatmışlardı. Seyiri fazla sürdüremedim, çalışmaya dönmem gerekiyordu.

Akşama doğru arama bitti. Getirilenler konunca odamda hareket edebileceğim çok az bir boşluk kalmıştı. Gelenler arasında özellikle muhafaza etmem istenen iki koli vardı. Bunları açtığımda birinin para ve banka kartı ile dolu olduğunu diğerinde ise kesici aletler, uyarıcı haplar ve uyuşturucu bulunduğunu gördüm. Hatta bir tane de kuru sıkı tabanca vardı. Bunların hastaneye nasıl sokulduğu sorusu aklıma geldiyse de bir cevap bulamadım.

Benim dolabı da aramışlar. Eşyalarımı sağa sola atmışlar. Tabii sadece benimkileri değil, herkesinkileri böyle dağıtmışlar. Toplamak için fazla uğraşmam gerekmiyordu; iki-üç parça eşyayı toplamakda ne var ki! Ama gene de eşyalarımı dağıtanlara, içimden söylendim, küfür ettim.

Bu aramanın asıl mağduru şiirlerine el konulan Âşık oldu. Âşık'ın ağzını bıçak açmıyor. Kimseyle konuşmuyor, belli ki tüm dünyaya küsmüş.

 

Deliler öldürüyorlar; o nedenle kötü.

Deli olmayanlar öldürmüyorlar mı? Hem delilerin de iyisi var, kötüsü var.

**

Âşık'ın yazdığı binlerce şiiri gören güvenlik elemanları, bunların ne olduğunu incelemeden, tek bir satırını okumadan sakıncalı bularak hepsini bir poşete doldurup almışlar. Sakıncası ise şuymuş: Kâğıtlara bir şeyler yazılıp duvarların üzerinden dışarı atılırsa, devletin güvenliği tehlikeye düşermiş. Üstelik bu yazılanların düşmana iletilmek üzere hazırlanmış şifreli mesajlar olma ihtimali de varmış... Tabii bir kâğıt parçasının, o kadar yüksek duvarlardan dışarıya nasıl ulaştırabileceği sorusu, kimsenin aklına bile gelmemiş.

Arama bittikten sonra, yatakhanedeki odasına giden Âşık, şiirlerini göremeyince önce paniğe kapılmış, sonra oda arkadaşlarının telkiniyle güvenlik elemanlarına baş vurup şiirlerini istemeye karar vermiş. Ancak onlara meramını anlatmada başarılı olamamış. Hatta hakarete uğramış, itilip kakılmış. Elleri boş olarak odasına dönmüş. Cebinde kalmış olan üç-dört parça kâğıttaki şiirleriyle teselli bulmaktan başka çaresi yokmuş.

Birkaç saat sonra Âşık, sorguya çekilmek üzere odasından alınmış. Üzeri arandığında bulunan bu üç-dört parça kâğıda da el konmuş ve bunlar gözü önünde paramparça edilip çöpe atılmış. Birkaç saat süren sorgudan sonra, odasına getirildiğinde, orada çok kötü bir muameleye tabi tutulduğu belli olmasına rağmen, olanlarla ilgili kimseye bir şey söylememiş.

Âşık'ın çok ilginç, ilginç olduğu kadar da acıklı bir öyküsü var. Bunu ben kendisinden öğrenmedim, çünkü o, bu konuda kimse ile konuşmaz ve öyküdeki gerçeğin aksine sevgilisinin yaşadığına inanır. Âşık'ın hemşehrisi olan birinden dinledim bu öyküyü. Çok etkilendim. Böyle bir aşkın, böyle bir sevginin olabileceğine ihtimal veremiyordum ama anlatan kişinin bu konuda yalan söylemesi için bir neden de yoktu.

Âşık, sevgilisine “Mahperim” dermiş. Kızın gerçek adını anlatan kişi de bilmiyor. Onun için biz de ona Mahperi diyelim. Mahperi adı gibi ay kadar parlak; bir peri gibi alımlı, kısacası çok güzel bir kızmış. Teni beyaz, saçları aksine simsiyahmış. Normalden biraz büyük mavi gözleri varmış. Öyle ki bu gözler güldüğü zaman, etrafa adeta enerji saçarmış. Utangaçmış, konuşurken yüzü sık sık kızarırmış. Böyle olmasına yani utangaçlığına rağmen Âşık ona değil, tam tersine o Âşık'a arkadaşlık teklif etmiş.

Âşık ve Mahperi aynı okulda, farklı sınıflarda okuyorlarmış. Âşık çok yakışıklı bir gençmiş (şimdi de öyle) ve görür görmez Mahperi ondan etkilenmiş. Günlerce ne yapacağını, onun dikkatini nasıl çekeceğini düşünmüş. Çünkü Âşık onun varlığından haberdar bile değilmiş. Birkaç defa çokca insanın bulunduğu ortamlarda bir araya geldiklerinde Mahperi, gözlerini Âşık'tan ayıramaz iken o, çevresindeki kız ve erkek arkadaşlarıyla ilgileniyormuş.

Mahperi, her teneffüs zili çaldığında Âşık'ı görürüm umuduyla kendini sınıftan dışarı atıyor, önce belki burada rastlarım diye koridoru dolaşıyor, sonra da bahçeye çıkıyormuş. Çoğu zaman umduğunu bulamadan ders zili ile birlikte morali bozulmuş olarak sınıfa dönmek zorunda kalıyormuş.

Kaç defa Âşık'ı görür görmez hemen yanına gidip onunla tanışmaya karar verdiyse de, her defasında çekinip bu kararından caymış. Ta ki o güne kadar...

O gün, gördüğü bir rüyanın etkisini üzerinden atamadan okula gelmiş. Rüyasında Âşık ile birlikte bir salın içerisinde denizin azgın dalgalarıyla boğuşuyorlarmış. Dalgalar salı devirince Âşık kaybolmuş; Mahperi denizin ortasında tek başına çırpınıyormuş. Rüyanın tam burasında uyanmış. Gerçek değil de bir rüya olduğunu anlayınca çok sevinmiş. Buna rağmen zihninden o azgın dalgaları ve Âşık'ın kayboluşunu atamamış.

Okula geldiğinde öğrenciler bahçede sıra oluyorlarmış. Sıranın en arkasında Âşık'ı görmüş, yanına gidip birden elini uzatmış:

-Tanışalım mı? Demiş. Demiş ama bu sırada yüzünde kızamıklı bir hasta gibi kırmızı döküntüler oluşmuş. Âşık'ın ona ne cevap verdiğini duymamış, sadece onun da elini uzattığını hatırlıyormuş. Nöbetçi öğretmenin acele etmelerini isteyen uyarısını duyunca, ikisi de sınıflarına yönelmiş. İlk teneffüsde Mahperi dışarı çıkmamış. Yaptığı bu tekliften pişman değilmiş, ama çok utanıyormuş. Oysa Âşık, teneffüsde kendine arkadaşlık teklif eden bu kızı çok aramış. İkinci ve üçüncü teneffüslerde de cesaretini toplayamayan Mahperi, dördüncü teneffüste bahçeye çıktığında Âşık yanında bitivermiş.

İlk buluştukları gün, ikisi de ne anlatacağını bilemediğinden aralarında pek fazla konuşma geçmemiş. Ancak bu sessizlik içindeki beraberliğin, onlara verdiği hazzın farkındaymışlar. İkisi de aynı şeyi yani ilk defa gerçek mutluluğu yaşadıklarını düşünüyorlarmış.

Aralarında başlayan bu duygu akışının, aşktan başka bir izahı olmadığını anladıklarında, okuldan arta kalan zamanlarını birlikte geçirmeye başlamışlar. Çok sık buluşmuşlar, dersleri eskiye göre biraz ihmal etmişler. Buna rağmen yıl sonunda ikisi de mezun olarak okullarını bitirmişler. Tatilde birbirlerine ayıracakları zamanın daha fazla olacağını sansalar da, bunda yanılmışlar. Bu konuda en büyük engel, izin istediğinde çoğunlukla karşı çıkan Mahperi'nin annesiymiş. Buna rağmen genç kız bir yolunu bulup Âşık ile görüşmüş. İlişkileri bu şekilde yaklaşık altı ay kadar devam etmiş. Ölünceye kadar devam etmesini istiyorlarmış, bu konuda birbirlerine söz vermişler ama ne yazık ki o beklenmedik olay ortaya çıkmış. Şöyle:

Âşık, bir gün akşam üzeri hava henüz kararmaya başladığı sırada Mahperi ile buluşmasından sonra eve dönerken, hiç tanımadığı dört kişi yolunu kesmiş. Bunlar önce Âşık'tan para istemişler, parası olmadığını söyleyince de ellerindeki kalın sopalarla Âşık'ı dakikalarca dövmüşler. Etraftan yetişen birkaç kişinin uyarısına rağmen dövmeye devam etmişler, ta ki Âşık yere yıkılana kadar. Öldü zannedip dövmeyi bırakıp kaçmışlar. Çağırılan polis ve cankurtaran geldiğinde orada toplanan insanların hepsi Âşık'ın öldüğü kanaatindeymiş. Bu kişiler arasında Âşık'ı tanıyanlar da varmış ve bunlardan biri bu yanlış haberi Mahperi'ye iletmiş.

Genç kız, önce inanmamış; sonra ağlamaya başlamış. Odasına kapanıp günlerce dışarı çıkmamış. Daha sonra belki söylenenler gerçek değildir umuduyla, buluştukları yerleri dolaşmaya başlamış. Bu dolaşma tam sekiz gün sürmüş. Âşık'ın yaşadığına dair en ufak bir ize ulaşamamış.

Her geçen gün içindeki acı büyümüş, büyümüş, büyümüş... Öyle büyümüş ki her şey onun nazarında anlamını yitirmiş. Önceden karar vermediği, planlamadığı halde bir gün evet bir gün kendini demiryolu raylarının üzerinde yürürken bulmuş. Arkasından gelen trenin acı acı öten düdük sesini hiç duymamış. Çünkü aklı gibi tüm duyu organları da Âşık'tan başka her türlü uyarıcıya kapalıymış. O nedenle bu olaya intihar demek galiba mümkün değil. Belki de dalgınlık sonucu meydana gelen bir kaza... Belki değil. Bilinmez. Ne olursa olsun sonuç değişmezdi ki... Yani artık Mahperi yoktu...

Âşık'ın tedavisi, bir aydan birkaç gün fazla sürmüş. İlk getirildiğinde bilinci kapalıymış, her tarafı kırık ve çürük içindeymiş. İki günün sonunda kritik devreyi atlatıp hızla iyileşmeye başlamış. Buna rağmen on gün konuşamamış. Konuşmaya başladığında başucunda oturan annesinden, ilkönce Mahperi'yi sormuş. Annesi Mahperi'den haberi olmadığı için sayıkladığını düşünmüş. Daha sonraki günlerde de ısrarla sorunca aynı mahallede oturan Âşık'ın bir arkadaşına konuyu açmış ve aralarındaki ilişkiyi öğrenmiş. Keşke sormasaymış, çünkü arkadaşı:

-O kızcağız geçen gün intihar etti, demiş.

Annesi gerçeği oğluna söyleyememiş. İyileşip hastaneden çıkınca Âşık, Mahperi'yi aramaya başlamış. Onun öldüğünü öğrenince, doğru tren yoluna gitmiş. Orada bir saat kadar tek başına trenin gelmesini beklemiş. Geldiğini görünce raylara yaklaşmış, tam önünden geçerken kendini trenin altına atmış. Ancak zamanlamayı iyi ayarlayamadığından trenin önüne düşmemiş, başının sol tarafından darbe almış ve sol ayağı kırılmış. Tekrar hastaneye yatırılmış ve günler sonra aksayarak hastaneden taburcu edilmiş. Yani sol ayağı sakat kalmış. Aynı zamanda çarpmanın etkisiyle beyninde de hasar oluştuğu doktorlar tarafından ailesine bildirilmiş.

İntihar etmeyi bile başaramadığı için kendine lanet okuyarak günlerini geçirmiş. Üst üste gelen olaylar Âşık'ın ruhsal dengesini de bozmuş. İnkara başlamış ve Mahperi'nin ölmediğini, bir gün çıkıp geleceğini önüne gelene anlatıyormuş. İnsanlar zamanla anlattıklarına aldırış etmemeye başlayınca, duygularını şiire dökmüş. Durmadan yazıyormuş. Dış dünya ile bağlantısı kopmuş. Ailesi onu bu hastaneye getirdiğinde doktorlar yatarak tedavi edilmesi gerektiğini söylemişler. Onun için artık dışarısı ile hastane arasında bir fark kalmadığından burada da şiirin dışında hiçbir şeyle ilgilenmemiş. Sayfalar dolusu yazmış. Dolabı yazdıklarıyla dolmuş. Bazen yazdıklarından birkaç mısra etrafındakilere okuduğu da oluyormuş.

Aynı gün güvenlik elemanları, Âşık'ı ikinci kere sorguya almışlar. Gecenin geç saatinde biten sorgudan sonra getirip yatağına yatırmışlar.

Öğlen olmadan büronun camından baktığımda, dışarıda bir hareketlilik olduğunu fark ettim. Çok sayıda yurttaş bir arabanın önüne geçmişler, gitmesini engellemeye çalışıyorlardı. Dışarı çıktığımda arabanın içinde bir tabut olduğunu gördüm. Etraftakilere sorduğumda o tabutun içinde Âşık'ın bulunduğunu, yurttaşların da onun cesedinin ormana atılmasını engellemeye çalıştıklarını öğrendim. Şok geçiriyordum. Başım döndü, yere yığılacağım zannettim. İki kişi beni sıkıca tutarak düşmemi engelledi.

Kalabalık giderek artınca güvenlikçilerin Âşık'ın cenazesini arkadaşlarına teslim etmekten başka çaresi kalmamıştı. Toprak babanın mezarı yanında hemen bir mezar yeri kazıldı ve Âşık buraya defnedildi.

Olanlara inanamıyordum. Âşık'ın ölümüne çok üzüldüm. O tertemiz, efendi, yakışıklı çocuğa ölümü bir türlü yakıştıramıyordum. Büroya gidip ağlamaya başladım. Öğlen yemek zili çaldığında hiç umursamadım. Ağlamamı sürdürdüm. Güvenlikçilere, bakanlara, İmparator'a okuduğum belaların haddi hesabı yoktu. Ne yapsam teselli bulamıyordum. Âşık'a çok acıdım. Seni özleyeceğim güzel çocuk! Tek tesellim Mahperine kavuşmuş olman...

İsyan ettim. Oysa isyan eden sadece ben değilmişim. Çünkü Demokratik Deliler Devleti'nin yurttaşları ilk isyan hareketini gerçekleştirmek üzereymiş!

Âşık neden öldü? Hasta mıydı, intihar mı etti yoksa işkence yaparak mı öldürdüler yani cineyet mi? Bu soruların da cevabını ben veremedim, ama birçok kişi bunun bir cinayet olduğunu düşünüyor olmalı ki akşamüstüne doğru bir grup, sloganlar atarak İmparator'un sarayına doğru yürüyüşe geçti. Gruba daha sonradan birkaç kişi eklendi ama fazla kalabalık yoktu.

“-İmparator'u asalım, -Sarayı da yakalım!” sloganını ata ata isyancı yurttaşlar Saray'a doğru ilerliyorlardı.

-İnsanların kendi olarak kalabileceği tek bir yer var bu dünyada: Tımarhane.

***

Düdükler ötmeye, silahlar ateşlenmeye başladı. Neyse ki insanların üzerine değil de havaya doğru ateş ediliyordu, şimdilik...

Grubun saraya yaklaşmasını engellemek için çok sayıda güvenlikçi önünü kesti. Arka tarafta da bir o kadar ellerinde silah bekleyen güvenlikçi vardı. Grup düdük ve silah seslerine aldırış etmeden yürümeye devam ediyordu. İsyancı yurttaşların ellerinde sopalar ve birkaç tane de kazma-kürek vardı. Bunlarla silahlara karşı koyacaklardı ama nasıl?

Güvenlikçilerle grup göğüs göğüse geldi. Her an istenmedik olaylar yaşanabilirdi. Bir yurttaş bağırdı:

-Zalimlerin zulmüne deliler dur diyecek, alçaklar cinayetlerini kanlarıyla ödeyecek.

Bu sözler grubun heyecanını daha da artırdı. Hep bir ağızdan:

-Ödeyecek, ödeyecek, ödeyecek... diye bağırarak önlerindeki güvenlikçileri itelemeye başladılar. Onlar da tüm güçleriyle direndiler.

İlk saldırı yurttaşlardan geldi. Bir güvenlikçi kanlar içindeki kafasını tutarak geri çekildi. Diğerleri de onu taklit ederek yaklaşık üç adım gerilediler ve ellerindeki silahları ateşlediler. Grubun arkasındaki güvenlikçiler de ateş etmeye başlayınca iki ateş arasında kalan yurttaşlar vurularak birer ikişer yere düştüler. Bazı isyancılar, kaçmaktan başka çare olmadığını anlayarak çatışma alanından uzaklaştılar.

Birkaç dakika sonra, silah sesleri kesildi. Çünkü ayakta kalan tek bir yurttaş bile yoktu, kaçamayanların hepsi yerdeydi ve ölmeyenler acı içinde kıvranıyordu.

İsyanın faturası kabarıktı: Güvenlikçilerden iki ölü dört yaralı, yurttaşlardan dört ölü dokuz yaralı vardı. Yurttaşların ölmesine ve yaralanmasına tabanca kurşunları neden olmuştu. İşin ilginç tarafı iki güvenlikçinin ölüm nedeni de kurşundu. Ya kaza ile kendi arkadaşlarını vurmuşlardı ya da aralarında husumet olanlar düşmanlarını kim vurduya getirmişlerdi.

İmparator, olay ile ilgili raporu aldıktan sonra emir verdi: “İsyan hareketinin elebaşısı derhal yakalanıp en şiddetli şekilde cezalandırılsın. Bulamadık, yakalayamadık gibi mazeretle sakın ola ki benim karşıma gelinmesin. Suçlu veya suçlu değil, bir elebaşı bulmanızı istiyorum. Bundan sonraki ayaklanmaları önlemek için ibretlik bir ceza vermemiz lazım.”

İmparator'un verdiği mesaj çok açıktı. Yani diyordu ki “Bana ibret-i alem için ceza vereceğimiz suçluyu bulun, bulamazsanız yaratın.”

Emir yerine getirildi. Hemen olayla hiç ilgisi bulunmayan iri yarı, uzun boylu bir genç adam yakalanıp mahkemeye sevk edildi. Adam isyancı gruba katılmadığını, gürültüyü duyunca ne olduğuna bakmak için dışarı çıktığını, olayları uzaktan izlediğini, suçsuz olduğunu anlattıysa da hakimler onunla ilgili kararı daha yargılama başlamadan önce vermişlerdi bile: Sanık suçludur. Vatana ihanet suçu işlenmiştir. Cezası idamdır...

Bütün yurttaşlar idamı izlemeleri için bahçeye çıkarıldı. Genç adam kurşuna dizilerek infaz gerçekleştirildi. Bütün bu olayların hepsi sadece yarım saatlik bir süre içinde gerçekleşti.

Herkes tekrar yatakhanelerine dönmeleri konusunda uyarıldı. Dışarıda kimse kalmayacaktı. İçeri girmeyen olursa uyarı yapılmadan üzerine ateş açılacaktı. Ayrıca tüm yurttaşlara yemek saatleri dahil yirmi dört saat odalarından çıkma yasağı getirilmişti. Anlaşılan yurttaşların burnunu iyice sürtmek istiyorlardı.

Ben yirmi dört saatlik yiyeceksiz hapis süresinin çoğunu odamda değil de büromda geçirdim.

Önceden sadece ayaklarımızda pranga varmış gibi hissediyorduk. Oysa şimdi bir de boynumuza esaret kemeri takılmıştı ve bu kemer her geçen gün biraz daha daralacağa benziyordu. Özgürlükler mi? Vaad olmaktan öteye geçemeyen, söylendiğinde kulağa çok hoş gelen ama uygulamada sayısız zorluklarla karşılaşan özgürlük, artık bizim için bir anlam ifade etmiyordu. Aslında bu devletin yurttaşları olan bizler, kendi istencimizle farkında olmadan özgürlüğü değil, esareti seçmiştik.

Devrimin on sekizinci günü...

Sıradan bir gün bitmek üzere. Vakit gece yarısına geliyor. Bahçedeyim. Benden başka kimse yok galiba. Ortalık çok sessiz. Ay ortalığı aydınlatıyor, dolunay değil ama olmasına az kalmış.

Biraz ilerideki aydınlatma lambasının etrafı kelebek dolu. İzlemek için yaklaşıyorum. Hemen lambanın yanındaki banka oturuyorum. On binlerce kelebek ışığın etrafında dönüyor, daha doğrusu dans ediyor. Bu kadar çok kelebek olmasına rağmen birbirlerine hiç dokunmuyorlar. Belli bir ritmdeki bu dans gerçekten çok etkileyiciydi. Hayran kalmıştım, büyülenmiş gibiydim. Becerebilsem ben de onlarla birlikte dans etmek isterdim ama maalesef bu bana çok yabancı bir hareket.

Kelebeklerin bu dansına “ölüm dansı” diyenler var. Bence bu benzetme hiç yakışmıyor. Çünkü burada ölüm değil, canlılık daha baskın çıkıyor. Yere düşen kelebekler de var. Bunlara bakıyorum. Ölü gibi görünmüyorlar, az da olsa hareket ediyorlar yani canlılık belirtisi var. Ben gözlerimi yerden yukarı doğru kaldırıp dansı biraz daha izlemek niyetindeyim.

Orada çok kalmış olmalıyım, bir el omzuma dokundu ve:

-Kargacı, vakit çok geç oldu. İstersen artık içeri gir, dedi. Nöbetçi dolaşırken beni görmüş ve uyarma ihtiyacı hissetmişti. Banktan kalktım, yerdeki kelebeklerin üzerine basmamak için çok yavaş hareket ediyordum. Buna rağmen birkaç tanesini çiğnemek zorunda kalmıştım. Üzüldüm. Ya benim ayağımın altında ezilen kelebekler canlıysalar! Gece güzel başlamıştı, keşke başladığı gibi güzel bitseydi!

Odama gittim ve yurttaş isyanından sonra geçen birkaç günün özetini çıkardım zihnimde: İsyan yönetimi korkutmuş olmalı ki bazı yurttaşların da silahlandırılması fikrinden vazgeçilmişti, dört kişiden oluşan bir ispiyon timi kurulmuştu, beş ayrı kavga olmuştu, bir hasta ölmüştü, yemeklerin kalitesi iyice bozulmuştu, memnuniyetsizlik ve korku hemen hemen tüm yurttaşların yüzünden okunuyordu.

Uyudum.

Ertesi gün Demokratik Deliler Devleti çok büyük bir tehlike atlatacak ve bununla birlikte ilk millî kahramanına kavuşacaktı. Bu millî kahraman kim mi? Merak etmişsinizdir, söyleyeyim: Ben. Gülmeyin ve lütfen “Kargacı'dan millî kahraman olur mu?” demeyin.

Biliyorum buna rağmen milli kahraman olmak bu kadar kolay mı, ucuz mu? Soruları aklınıza geliyor. Evet, bu kadar kolay, bu kadar ucuz! Anlatacağım:

 

Aklından zoru olmayan var mı? Varsa birkaç örnek istiyorum.

Aklından zoru olanlara “deli” diyorlar da!

***

Kuledeki nöbetçi uzaktan hastaneye doğru gelen bir polis arabası görünce, hemen Savunma Bakanı'nı aramış. Bakan, gelenlerin ne istediğini öğrenmesini söylemiş. Araba, hastaneye 20-25 metre kala durmuş. Galiba kapının üzerinde asılı duran pankarttaki “karantina” ifadesi buna neden olmuş. Arabadan inen omuzlarındaki apolet çokluğundan rütbeli biri olduğu anlaşılan bir polis, nöbetçiye seslenerek bir yetkili ile görüşme isteğini bildirmiş. Nöbetçi hemen bu isteği Savunma Bakanına iletmiş. Bakan da fazla düşünmeden bu işi benim yapabileceğime karar vermiş.

Bakan'ın yanına götürüldüğümde bana bir beyaz önlük giydirildi ve kendimi nöbetçi doktor olarak tanıtmam söylendi. Ayrıca bir hata yapmamam konusunda da uyarıldım. Aksi takdirde bunun cezası çok ağır olurmuş.

Önlüğü giydim ve çıkış kapısının yanına geldim. Bakan da benimle beraberdi. Ne konuştuğumu duymak istiyordu. Etraftaki iki güvenlikçiye de silahlarını çekip kapının arkasında durmalarını emretti.

Heyecan içindeydim. Başarabilecek miydim? Mutlaka başarmalıydım. Önce, burada olan biteni gelen polise anlatmayı düşündüm. Öyle ya böyle bir fırsat bir daha ele geçmeyebilirdi. Böylece ben ve yüzlerce yurttaş, ayrıca köle olarak vasıflandırılan hastane personeli bu cehennemden kurtulabilirdi. Anlattıktan sonra da, polis arabasına doğru kaçacaktım, nasıl olsa onlar beni korurdu.

Kapıyı yarı açık bırakmam ve bedenimin bir kısmının içeride kalması konusunda uyarılınca, bu düşünceden vazgeçtim. Çünkü böyle bir davranışta bulunursam güvenlikçiler beni oracıkta delik deşik ederlerdi.

Polise seslendim:

-Hoş geldiniz. Size nasıl yardımcı olabilirim?

-Hoş bulduk. Birkaç sorum olacak, o nedenle rahatsız ettim.

-Buyurun sorun!

-Önce görevinizi öğrenmek istiyorum.

-Ben nöbetçi doktorum.

-Galiba hastanenizde karantina uygulaması var. Karantina daha ne kadar sürecek?

-Kesin bir tarih veremem ama sanırım yakında biter. Çünkü hastalığı önemli ölçüde kontrol altına aldık.

-Esas öğrenmek istediğim de şu: Devriyelerimiz hastanenizin yakınındaki ormanlık alanda çok sayıda parçalanmış insan cesedi bulmuşlar.

-İnsan cesedi mi? Vahşi hayvanlara ait olmasın bulunanlar!

-Hayır değil. İnsan cesedi olduğundan eminiz. Üstelik bulunan cesetlerin hemen hemen hepsinin cinsiyeti erkek.

-Bunun bizimle olan ilgisini anlayamadım.

-Ben hem sizi bilgilendirmek hem de bu konu hakkında bir duyumunuz varsa öğrenmek için soruyorum. Acaba hastanenizden kaçan hasta var mı? Varsa cesetler onlara ait olamaz mı?

-Bizim devletimizde...

Evet, o kadar dikkatli olmama rağmen “devletimiz” diyerek açık vermiştim. Dil sürçmesi dedikleri bu olmalıydı. Sonumun yaklaştığını hissediyordum. Hemen düzelttim:

-Pardon, hastanemizde sabah ve akşam olmak üzere iki kere yoklama yapılır. Hastanemizden son altı aydır firar eden bir tek hasta bile olmamıştır.

Neyse ki polis “devletimiz” sözcüğünü ya duymamıştı ya da anlamamıştı. Acaba bunu da atlattım mı? Acaba, acaba...? Zihnim “acaba”larla doldu.

Polis teşekkür etti, selam verdi ve güler bir yüzle arabasına bindi. Araba gözden kayboluncaya kadar arkasından baktım. Bu bakış, biraz geri dönerler mi diye meraktandı ama asıl şaşkınlığımdandı. Sırtımdan, göğsümden, yüzümden, hatta saçlarımın arasından ter fışkırıyordu. İçeri girip kapıyı kapattım. Bakanın ve güvenlikçilerin gözlerine, yüzlerine bakarak benim hakkımdaki kanaatlerini okumaya çalıştım. Başarmış mıydım, yoksa...?

Hepsinin de gözleri, yüzleri en ufak bir ipucu vermedi bana. Önce Bakan, sonra da güvenlikçiler oradan ayrıldılar.

En yakınımdaki bir bankın üzerine çöktüm kaldım. Ne yapacağımı bilemiyordum, aklıma hep kötü şeyler geliyordu ve ben bunlara karşı herhangi bir çözüm üretemiyordum. Başımı kaşıdım, elim yıkanmış gibi su içinde kaldı. Gömlek sırtıma yapışmıştı, hatta ter önlüğe bile geçmişti. Biraz rahatlamak için önlüğü çıkardım, gömleğimin düğmelerinin hepsini çözdüm. Faydası oldu.

Orada ne kadar oturduğumu hatırlamıyorum.

Hastalardan biri yanıma geldi, yüzüne bakmadığım için kim olduğunu söyleyemeyeceğim. Gelişi beni rahatsız etti. Kimseyle uğraşacak durumda değildim. Adam elindeki bir kâğıt parçasını bana vermeye çalışıyordu. Ben almak istemiyordum. Sonunda o galip geldi ve kâğıdı elime tutuşturdu. Çok kızdım.

-Defol başımdan be!

Diye bağırdım. Korkmuş olmalı, koşarak yanımdan uzaklaştı. Elimdeki kâğıdı arkasından attım, ayaklarımın biraz ilerisine düştü.

Kendimi toparlayınca bu adama kaba davrandığımı, onu kırdığımı düşünerek üzüldüm. Keşke öyle davranmasaydım! Bana ısrarla vermeye çalıştığı kâğıdı yerden aldım. Okudum:

“Seni aradım umutsuzca kapalı gözlerimin arkasında. Bu tabii senin kendin değil hayalin olacaktı, ama benim için fark eden bir şey yoktu. Başımı önce omzuna yaslamak, sonra dizlerinin üzerine koymak istiyorum. Bu arada parmakların saçlarımın arasında dolaşırsa heyecandan kalbim hızlı hızlı atmaya başlar. Ya nefesini ensemde, kokunu burnumda hissedersem ne olur biliyor musun? İstersen ne olacağını hiç denemeyelim, böyle kalalım; bu kadarı yeter bana!”

Bu yazı kime aitti? Âşık'a ait olabilir miydi? Âşık sadece şiir yazar sanıyordum. Belki de Âşık'ın eşyaları arasından çıktı ve en iyi saklayacak kişiye yani bana getirildi.

Kel Öğretmen ile Kötümser biraz ilerimde tartışıyorlar. Sesleri bana kadar geliyor.

Kel Öğretmenin saçları kafasının ortasından dökülmüş olmasına rağmen yan taraflarda aksine uzun, öyle ki omuzlarından aşağıya sarkıyor. Sırtında açık kahverengi ceketi, ayağında da soluk mavi renkli kot pantolonu var. Ceketinin sağ cebi sökülmüş, düğmelerinden biri kopmuş. Sarı gömleğinin boynundaki oldukça kalın bağlanmış kravat, uzaktan bile dikkat çekiyor. Ayağındaki ayakkabılar uzun süre boya görmediklerinden siyah gri karışımı bir renge dönüşmüş.

Kötümserin kıyafeti ise tam aksine oldukça şık. Yeni alındığı belli olan pantolonun üzerine gösterişli bir tişort giymiş. Ayakkabıları hakiki deri ve ökçeleri yüksek. Spor giyinmeyi tercih ediyor. İkide bir üzerine geldiğini sandığı toz ve bitkileri silkelemek için eliyle pantolonunun önüne ve tişortuna vurmak gibi bir tiki var.. Bu hareketleri o kadar sık yapıyor ki izleyen bundan rahatsızlık duyabiliyor. Çünkü el hareketleri sürekli insanın dikkatini çekiyor.

Kötümser, bugün her zamanki gibi çok dertli. “Hayat bana hep oyun oynadı, yüzümü hiç güldürmedi.” deyince Kel Öğretmen'in yüzü ciddileşti, gözlerini uzaktaki bir yazıyı okuyormuş gibi kısarak konuştu:

-Yaşadığın her olumsuzluğu hayata yüklemek ister gibisin.

-Tabii hayata yükleyeceğim, çünkü kötülükler, iğrençlikler, çirkinlikler hep onda...

-Hayat, çok iyi bir öğretmendir. Sen iyi bir öğrenci olamadıysan suçu, hayatda değil, kendinde aramalısın.

Tartışmaları hoşuma gitmişti, dikkatle takip ediyordum ama iki güvenlikçi gelip kollarıma girip oturduğum yerden beni kaldırınca maalesef geri kalanını dinleyemedim. Güvenlikçilerden biri:

-Kargacı, seni Başkan görmek istiyor, dedi.

-Başkan mı, yani İmparator! Beni mi görmek istiyor?

-Evet.

Panikledim. Hemen aklıma polisle yaptığım konuşmadaki hatam yüzünden cezalandırılabileceğim geldi. Bu ceza büyük bir ihtimalle ölüm olacaktı. Ancak ölümün hangi türü? Kurşuna mı dizdirecekti, ipin ucunda mı sallandıracaktı, ormandaki vahşi hayvanların önüne mi atacaktı, ya da işkence ederek mi öldürecekti? Tercihimi bana bırakırsa ne cevap vermeliydim? En az acı verecek olan hangisi? Kurşuna dizilmek olabilir mi?

-Ben bir şey yapmadım, benim suçum yok ki Başkan beni çağırsın!

-Suçun var mı yok mu onu biz bilemeyiz. Bize seni bir an önce getirmemiz emredildi. Acele et! Bizi de kendini de zorda bırakma.

-Tamam. Öyleyse gidelim.

-Gidelim de Kargacı, önü açık, terden ıslanmış, pis pis kokan bu gömlekle mi Başkan'ın karşısına çıkacaksın. Bu saygısızlığını görünce niyeti olmasa bile seni cezalandırır. Odana gidelim de önce üzerini değiştir.

Benim başka gömleğim yoktu ki üzerimdekiyi değiştireyim. Bunu güvenlikçilere söyledim; bana hemen bir gömlek getirdiler. Gömleği giydim; tam bana göreydi. Pantolonumun durumu da iyi değildi. Ama pantolon bulamazlardı; o nedenle mecburen bununla gidecektim.

Saray'ın bahçe kapısından içeri girince önce dikkatimi etraftaki güvenlik elemanları ve bahçevan çekti. Binanın içinde de çok sayıda güvenlik elemanı vardı. İsyandan sonra sayıları artırılmış olmalı. Geniş bir koridordan geçip bir odanın kapısı önünde durduk. İmparator burada olmalıydı. Kapıdaki görevli bizi görünce hemen İmparator'a haber verdi.

Fazla bekletilmeden İmparator'un huzuruna alındık. Savunma Bakanı da oradaydı. Korkarak İmparator'un yüzüne baktım. Hayret, kızgın görünmüyordu. Buna rağmen gene de bu adamın ne yapacağı belli olmazdı.

-Gel bakalım Kargacı! Bugün olanları Savunma Bakanı bana anlattı. Sen ne yaptın öyle? Senin yaptığın devletimiz açısından çok önemli sonuçlar doğurabilir. Dedi.

Kekeleyerek:

-Ben bir şey yapmadım efendim. İnanın yapmadım, benim hiç suçum yok. Dilim sürç... Dedim.

-Sen devletimize yönelik büyük bir tehlikeyi bertaraf ettin.

-Ben mi?

-Evet sen! O nedenle seni Demokratik Deliler Devleti'nin milli kahramanı ilan ediyorum.

-Beni mi?

Diyebildim titrek bir sesle...

İmparator bana bir madalya taktı. Ayrıca kabzası değerli taşlarla süslü küçük bir tabanca hediye edip, bunun kullanılmasının en kısa sürede bana öğretilmesi için Savunma Bakanına emir verdi. Milli kahraman olmam nedeniyle güvenliğim açısından bu çok önemliymiş...

İşte böylece, tarihteki deli milli kahramanlara bir tane daha eklenmiş oldu!

-Her deli, yalnızlar arasında bir yalnızdır...

**

Milli kahraman ilan edilmiş olmam kısa sürede çok kişi tarafından duyuldu. Tebrik edenler, yanlarından geçerken alkışlayanlar, gıpta ile bakanlar olduğu gibi; alay edenler, nefret dolu bakışlarla beni süzenler, arkamdan gülenler de vardı. Hatta bazıları önlerinden geçerken çelme takmaya bile çalışıyorlardı. Galiba düşmanım dostumdan daha fazlaydı. Öyle ya yönetimin adamı olmasam beni milli kahraman yaparlar mıydı! Yönetime muhalif olanların, düşmanlık hissi beslemeleri o nedenle gayet doğaldı.

Bu kahramanlık payesi bana faydadan çok zarar verecekti. Gece yatağımın örtüsünü kaldırıp yastığımın bıçakla kesilmiş ve pamuklarının dağıtılmış olduğunu görünce bundan iyice emin oldum. Başıma dert almıştım. Yastığımı kesenin oda arkadaşlarımdan biri olabileceği ihtimali, beni iyice korkuttu. Yastığımı keseni görüp görmediklerini sorduğumda oda arkadaşlarım gene aynı tepkiyi verdiler, yani hiç birinin ağzından tek kelime bile çıkmadı.

Yattığımda sabaha kadar uyku tutmadı. Yastığıma bu zararı veren kişi, uyuduğumda beni öldürebilir düşüncesi durmadan aklıma geliyordu. Düşman, ya odamda ya da başka bir yerde pusuya yatmış bekliyordu. Ben ise bu tehlikeye karşı herhangi bir tedbir alabilecek durumda değildim.

Kahvaltıdan sonra bahçeye çıktım ve bir bankın üzerine oturup başıma açılan bu belayı düşündüm. Düşündükçe problem daha da karmaşık bir hal aldı. Mutsuz, umutsuz, çaresiz, kötümser ve bedbahttım. Hiç istemediğim halde silah kullanmayı öğrenmeye karar verdim. Belki böylece tehlikelerden kendimi koruyabilirdim. Bu karar beni biraz rahatlattı.

Zihnimi bu olaydan kurtarıp, etrafı incelemeye başladım. Etrafa bakınırken birkaç metre ilerimde yolun kenarında sarı renkli bir kedinin yatmakta olduğunu gördüm. Uyuyor sandım, hatta güneşin altında bu kadar sıcakta nasıl uyuduğuna hayret ettim. Dikkatli bir şekilde bakınca hiç hareket etmediğini, nefes almadığını yani öldüğünü anladım. Yazık. Galiba bir araba tarafından ezilmişti. Halbuki burada arabaya çok seyrek rastlanırdı. Ne demeli? Hayvancağızın kötü kaderi...

Yolun öteki tarafındaki çiçeklerin arasından, yavaş adımlarla yürüyen kül renginde başka bir kedi gördüm. Çiçekleri arkasında bırakıp yolun kenarına gelen kedi durdu, uzun uzun yatan arkadaşına baktı. Sonra sağını solunu kontrol etti ve sol ayağını bir adım öne atıp kafasını uzattı ve gene durdu. Bir tehlike olup olmadığından emin olmak istiyordu. Karar verdi, yürümeye başladı. Tedbiri elden bırakmadan arkadaşının yanına kadar geldi. Tam o sırada birkaç metre öteden gelen iki kişiyi görünce geri dönüp geldiği yere saklandı. O kişiler, yerde cansız yatan kediyi bile görmeden geçip gidince tekrar göründü. Önceki hareketlerini aynen tekrarladı ve cansız yatan kedinin yanına gelince ön patileriyle kuyruğuna dokundu. Baktı, baktı... Ölü kedinin bedenini kokladı, kafasına yüzünü defalarca sürttü. Sanki bu cansız varlığa can vermek istiyormuş gibi bir çırpınışı vardı. Gözlerim yaş doldu. Ağlamak istemesem de gözyaşlarımın akmasına engel olamadım...

Küsmüş bir ifade vardı yüzünde, bir kere daha şansını denedikten sonra gidip gitmemek arasında bir tereddüt yaşadı. En sonunda ayrılmaya karar vermiş olmalı ki, oradan uzaklaştı. Çılgınlar gibiydi, son hızla koşuyordu.

Biraz sonra yoldaki ağaç yapraklarını temizleyen görevli, bu kedi ölüsünü de diğer çöpler gibi süpürge ile küreğinin içine süpürdü...

Bir ağacın arkasına saklanmış biri bana seslendi. Ses çok yavaş olmasına rağmen duydum. Bu sesin, geldiği taraftaki ağacın arkasından çıkardığı kafasından Mucit'e ait olduğunu anladım. Eliyle yanına çağırdı. Gittim.

-Gel şurada çimenlerin üzerine oturup konuşalım. Sana anlatacağım çok önemli konular var.

-Benden ne istiyorsun, seninle konuşacağımız önemli konular nelerdir?

-Bak Kargacı, önce şunu söyleyeyim: Beni korumalısın!

Ben kendimi bile koruyamazken bu adamı nasıl koruyacaktım? Kelin merhemi olsa kendi kafasına sürermiş.

-Ben seni nasıl koruyacağım? Niçin koruyacağım ve daha da önemlisi kimden koruyacağım?

-Sen milli kahramansın, herkes öyle kolay kolay senin yanına yaklaşamaz. Hem senin tabancan da varmış. Kafanı bozan olursa çeker vurursun, kimse de sana neden vurdun diye sormaz, soramaz.

-Sen galiba kendine özel bir koruma arıyorsun? Paran varsa tut bir tane! Gerçi bu devlette para da geçmiyor ama...

-Alay etmeyi bırak! Koru beni. Hem beni koruyarak insanlığa da büyük bir hizmette bulunmuş olacaksın. Çok büyük bir buluş gerçekleştirdim.

-O müthiş hayali silahın mı, büyük buluş dediğin?

-Hayır o değil. Şimdiki buluşumun yanında o bir hiç... Yani silah buluşu artık çok eskidi. Çağımız bilgi ve teknoloji çağı. Her şey hızla yenileniyor. Yeni buluşlar yapmazsak çağın gerisinde kalırız.

-Neymiş bu yeni buluşun?

-Zaman mefhumunu ortadan kaldırdım. Böylece zamanın engellemesi nedeniyle yapamadığımız birçok şeyi artık yapabileceğiz.

-Mesela?

-Bizden milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki gezegenlere anında gidebileceğiz. Ben gittim ve geldim. Çok güzel, dünyamıza benzeyen bir gezegende kaldım.

-Milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki gezegene gittin ve geldin... İnanmıyorum. Işık hızıyla bile gitsen milyon sene süren bir yolculuğu nasıl başardın?

-İnan. Bizi asırlardır en büyük hız olarak ışık hızıyla aldattılar. Işık hızı yanlışını görüp çözdüm ve bu seyahati yaptım. Bana yardım edersen oraya seni de götürürüm. Bu gezegene bayılacaksın. Dünyanın dörtte bir büyüklüğünde, yarısı buzullarla kaplı, dörtte biri de çöl olan ama geri kalan kısmında yaşam olan bir gezegen. Bitki örtüsü var, bizim dünyamızdakinden oldukça farklı hayvanlar var ve tıpa tıp aynı olmasa da biz insanlara benzeyen zekâ sahibi varlıklar var.

-Oraya kolayca gidip geldiğine göre, bu dünyada yaşamak zorunda değilsin. İstediğin zaman kaçar gidersin ve korunmaya da böylece ihtiyacın kalmaz. Ya da madem ki gittin, dönmeyip orada kalsaydın ya!

-Haklısın, ama bu henüz bir teori. Bir kere gidip gelmiş olmam onun teori olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Defalarca denenip aynı sonuçlara ulaşılırsa ancak o zaman teori olmaktan çıkar. Yani uygulamaya geçirmek o kadar kolay değil. Buluşumdan dünyadaki tüm gizli servislerin haberi olmuş. Ajanları sürekli beni takip ediyorlar. Amerika, Rusya, İsrail, Almanya, Fransa... Kısacacası tüm dünya ülkeleri ajanları peşimde.

-Bizim devletimize o ajanlar giremezler.

-Sen öyle zannet. Mesela şu karşıdaki iki adamı görüyorsun değil mi? Ne yapıyor onlar?

-Ne yapacaklar, bir futbol topu ile oynuyorlar.

-Oyun moyun oynadıkları yok, onlar ajan ve beni takip ediyorlar. Şurada yoldan yürüyenler de öyle... Onlar da ajan. Belki de sen bile...

-Evet evet, belki de ben bile ajanımdır ve seni takip etmekle görevlendirilmişimdir.

-Senden şüphelenmeliydim. Zaten bir adamı öyle kolay kolay kahraman yapmazlar.

Paranoyak Mucit'ten ancak böyle yani ajanlığı kabul ederek kurtulabilirdim. Nitekim küfürler savurarak yanımdan ayrıldı.

-Delirmeye var mısın?

-Bazen gerekiyor da...

***

Bir şeyin bıraktığı boşluk bir başka şey tarafından hemencecik dolduruluyor. İşte Mucit gitti, Dedikoducu geldi. Şansa bakın ki, o da aynı konudan bahsediyor.

-Kargacı, şu iki adam bizi gözetliyor.

-Neden gözetlesinler ki, kim onlar?

-İspiyon timinin elemanları.

-Az önce Mucit ajanlar tarafından takip edildiğini söylüyordu, şimdi de sen çıktın ortaya, aynı şeyi söylüyorsun.

-Bırak o manyak Mucit'i! Ben gayet ciddiyim.

-Galiba bugün şansım paranoyaklardan açıldı. Hoş, ben de öyleyim ya. Milli kahraman olduktan sonra birçok kişinin beni takip ettiğini, bana kötülük yapacağını hatta öldüreceğini sanmaya başladım. Sen o adamların ispiyon timinden olduklarını nereden biliyorsun?

-Bilmeyen mi var?

-Var. Mesela ben.

-Sen para saymaktan başka bir şey göremez olmuşsun. İspiyon timinin diğer iki elemanı da bak biraz ilerideki banka oturmuşlar ve arada sırada bize bakıyorlar.

-Pekiyi, bu ispiyon timi elemanları böyle kolayca nasıl deşifre oldular da herkes onları biliyor.

-Kendileri bilerek deşifre oldular. Herkes onları tanısın diye neredeyse davul bile çalacaklardı.

-Bunu yapmalarının bir sebebi olmalı.

-Tabii var. Böylece toplulukta kendilerince ayrıcalıklı, saygın bir yer bulmuş oldular. Herkes onlardan çekinmeye, her istediklerini yapmaya başladı.

-Bu durumda onların yönetime aktaracağı bilgilere de güvenilemez. Çünkü kimse, onların görevlerini bile bile yanlarında gizli bir şey konuşmaz.

-Bu tim elemanları; önce hoşlanmadıkları, kızdıkları, düşman oldukları kişileri uydurma suçlarla ispiyon ettiler. O insanların suçsuz yere ceza almasını sağladılar. Ancak sonunda bu kaynak tükendi ve şimdi yeni bilgiler peşine düştüler.

-Seni neden bu time almadıklarına doğrusu şaşırıyorum. Burası tam sana göre bir yerdi ve bunların hepsinin aktaracağından çok daha fazla bilgiyi yönetime verebilirdin.

-Almadılar, çünkü üst makamlardaki bazı kişiler buna engel oldu. Haklarında o kadar çok bildiğim şey var ki, korktular.

Lafı daha uzatır sanıyordum, uzatmadı. Cebinden bir tomar kâğıt çıkarıp bana verdi ve,

-Bunlar Âşık'ın dolabının altından çıkmış. Galiba arama sırasında düşmüş. Odada temizlik yaparken bulmuşlar.

Dedi ve sessizce yanımdan ayrıldı.

Âşık'a ait olan yazıları bir köşeye çekilip okumak için sabırsızlanıyordum. Başkalarının görmesinden de çekindiğim için en uygun yeri bir müddet aradım. Sonunda en emin yerin büro olduğuna karar verdim.

Büroda yazılanları okumaya başlamadan önce kapıyı kilitledim. Ne olur ne olmaz!

En üstteki kâğıtta yazılanlar:

“Hani seninle sözleşmiştik; birimiz darda kalınca diğerimiz bunu hissedip derhal yardıma koşacaktı! Ben sana gidemedim, sen de bana gelemedin. Her anımda ettiğimiz yemini, verdiğimiz sözü hatırlıyorum ve bekliyorum çaresizce. Desem ki sana, yeter artık! Ya sen gel bana, ya da yerini bildir...”

Sonraki üç kâğıtta şiirler vardı. Şiirleri yayımlamak istemiyorum, çünkü o şiirlerin sahibi vardı ve yayımlamak için sahibinden yani Mahperi'den izin almam da mümkün değildi!

Bir başka yazı:

“Gözyaşlarını sildi, ağlamaktan kapanan gözlerini biraz açtı, sisten başka bir şey görünmüyordu. Kendini zorladı, iyice açtı gözlerini ve tüm çıplaklığıyla her şeyi gördü. Değişen ya da değiştirilebilen bir şey olamazdı, onun için “elveda” demeden gitti, giderken artık gözünde bir damla bile yaş yoktu...”

Bir diğeri:

“Kervancı dur artık! Baksana çöl bitti, güneş battı, Han karşıda duruyor, merkep yorgun, develer yorgun, insanlarsa bitkin... Onun için dur artık! Kervancı, kervancı! Ne yapıyorsun? Çölü bitirmişken neden tekrar çöle döndün, yoksa kum fırtınalarına mı âşıksın?”

Artık kesin olarak inandım ki, Âşık sadece şiir yazmamış, şiirin dışında başka yollarla da düşüncelerini anlatmaya çalışmış. Nurlar içinde Mahperi'nin yanında uyu emi, güzel çocuk!

Yurttaşların hesapları da boşaltıldı, elde edilen paralar getirilip bana teslim edildi. Umulduğu kadar değildi elde edilenler. Şimdilik kala kala yurttaşların satılmayı bekleyen telefon, takı, saat gibi kıymetli eşyaları kalmıştı. Bunların da fazla bir getirisi olacağını zannetmiyorum.

Bir günde silahın nasıl kullanılacağını öğrendim. Artık şarjöre mermi doldurmayı, şarjörü tabancaya takmayı, gez'i ve arpacık'ı biliyorum. Nişan alırken gözü, gezi, arpacığı ve hedefi aynı hizaya getirmem gerektiğini de biliyorum. Evet, bunları öğrendim ama kullanmak zorunda kalmamayı defalarca diledim.

Devrimin yirmi ikinci günü...

Maliye Bakanı büroya geldi ve ne kadar para toplandığını sordu. Hesap dökümünü çıkarıp gösterdim. Yekunu görünce yüzü güldü. Çıkarken:

-Kargacı, yarım saat sonra, sana iki çuval göndereceğim. Paraların hepsini çuvallara doldurup görevli elemanlarla birlikte dışarı çıkarın ve arabanın bagajına koyun, dedi.

Yarım saat sonra çuvallar geldi. İki çuvalı da parayla doldurup dışarıda bekleyen üç arabadan ortadakinin bagajına koyduk. Bu arabada İmparator ve Maliye Bakanı vardı. Diğer ikisinde ise güvenlik elemanları yani korumalar bulunuyordu.

Meseleyi anlar gibi olmuştum. Paraları şehre götürüp bankaya yatıracaklardı; tabii İmparator'un hesabına. Zaten bu dünyada, diktatör olup da zengin olmayan var mı ki...

 

-Delilik bir sanat mı, yoksa bir zanaat mı?

-İkisi de değilse; ne?

-Ama ne olursa olsun, zor bir şey dostum zor!

**

Arıyorum arıyorum, bulamıyorum. Yok, yok, yok... Sanki yer yarıldı da içine girdi. Aramaktan başım döndü, şakaklarım zonkluyor, gözlerim kararıyor. Biraz dinlenip tekrar aramaya başlıyorum, hem de bulamayacağımı bile bile... Tabii gene yok, yok, yok...

Kızıyorum. Kime mi? Kendime kızıyorum, okura kızıyorum.

Okur da şimdi diyecek ki “Bu adam çizmeyi iyice aştı! Bizim ne suçumuz var da bize kızıyor?” Var, evet sizin de suçunuz var; hem de çok. Siz değil misiniz Deli ile çıkma yola başına getirir her türlü bela.” diyen? O nedenle başınıza geleceklere de katlanacaksınız!

Pekiyi yalan yanlış şu sözleri uyduran da siz değil misiniz?

Delidir ne yapsa yeridir.

Atın dorusu yiğidin delisi.

Bir adama kırk gün deli dersen, deli olur.

Deli deliyi görünce çomağını saklar.

Devletli ile deli bildiğini işler.

Köy yanar deli kız taranır.”

Ya bize yakıştırdığınız şu yaftalar:

“Aklını oynatmış, kafayı üşütmüş, keçileri kaçırmış, tahtası eksik, tımarhane kaçkını, kafayı yemiş.”

Benim aradığımı bulamamamla, yukardaki sözlerin ne ilgisi var diye düşünebilirsiniz. Var ya da yok! Ben bir bahane uydurup, size karşı saldırıya geçeceğim. Suçsuz olmanız, size suç yüklememe engel değildir. Hani kurt-kuzu hikayesinde bir bahane arayan kurdun ırmağın alt tarafında bulunan kuzuyu, suyunu kirlettiği için yiyeceğini söylemesi gibi.

İsterseniz bütün bu olanlara bir çizgi çekelim ve barışalım. Ama bir şartım var: Bana ne aradığımı söyleyeceksiniz. Çünkü ben ne aradığımı bilmiyorum ki... Belki bulunca ne olduğunu öğreneceğim. Siz de mi ne olduğunu bilmiyorsunuz?

Tahmin etmeliydim, sizden bir fayda gelmeyeceğini. Şimdi daha da hırslandım, aramayı sürdüreceğim.

Aradım, aradım... Sonuç aynı: Yok...

Öfkeyle kendimi dışarı attım; sinek tutmuş öküz gibi koşmaya başladım. Bu kadar hızlı koşabilmeme şaşırdım. Son sürat hızla geçiyorum bankların, ağaçların, insanların arasından. İki kere yüzüstü yere kapaklandım. Ayağım taşa takıldı da mı düştüm, yoksa biri çelme mi taktı? Bunu araştırmakla uğraşamam. İkisinde de kalkıp koşmaya devam ettim. Nefes nefese kalmıştım. Futbol sahasının yanında nefes almak için biraz durdum. Fazla değil, bir-iki dakika kadar.

Bütün bahçeyi koşarak turaladığımda, sakinleştiğimi fark ettim. Koşarken her şeyi unutuyordum. Muzır düşüncelerin aklıma tekrar geleceğinden korktuğum için, bir tur daha -gerekirse iki tur- atmaya kararlıydım.

İkinci turun yarısında pes ettim. Bir banka oturdum. Hızlı hızlı nefes alıyordum, terlemiştim. Hafif bir rüzgar vardı ve bana haz veriyordu. Nefes almam normale döndüğünde etrafa bakındım. İleride bizim Psikiyatrist'i gördüm. Bir hastayı muayene ediyordu; iki hasta da ayakta muayene sırasını bekliyordu.

Bizim Psikiyatrist bakan olmuştu, ama bir kere bile onu makamında otururken gören yoktu. Bütün zamanını yurttaşların arasında geçirirdi. Yönetim, toplantılara da katılmadığı için ona çok kızıyor ve bir yolunu bulup bertaraf etmek istiyordu. Bunlar tabii kulaktan dolma bilgiler, doğru da olmayabilir. Ancak doğru olma ihtimali çok yüksek, çünkü ne zaman bahçeye çıksam doktoru bir veya birkaç hasta ile ilgilenirken görüyordum. Bütün günü burada geçiyor, bakanlık görevlerini yapacak zamanı kalmıyor ki...

Yönetim, bizim Psikiyatrist'e zarar verecek bir davranışta bulunmaya kolay kolay cesaret edemez. Çünkü doktoru sevmeyen, onun tarafını tutmayan bir tane bile yurttaş yok. Eğer Psikiyatrist'e bir zarar verirlerse, bu devlet onların başına yıkılır. Onlar bunun mutlaka farkındadırlar.

“İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş.” derler. İşte doktor oradaydı ve ben de gidip derdimi ona anlatıp, yardım isteyebilirdim. Gidip gitmeme konusunda kısa bir tereddüt geçirdiysem de kalkıp doktorun yanına doğru yürüdüm. Beni gördü, niyetimi anlamış olmalı:

-Kargacı, neden öyle deli danalar gibi koşuyorsun? Şu diğer banka otur, bekle! Bu hastaların işini bitirdikten sonra seninle de ilgileneceğim. Dedi.

Cevap vermeden gittim gösterdiği banka oturup beklemeye başladım.

Çimenlerin arasında bir kuş gözüme ilişti. Küçük bir kuş, bir karga. Kaybettiğim arkadaşım karganın yavrusu olmasın! Değil. Kesinlikle değil, çünkü dikkatli bakınca onun karga olmadığını bir güvercin olduğunu anladım. Başını öne eğmiş, bir şeyler düşünen bir insan gibiydi. Gözlerine bakmak istedim, göremedim. Yerimden kalkıp yanına yaklaştım. Öylece duruyordu. Ne yürüyüp kaçıyor ne de uçuyordu. Halbuki her kuş, bir insan ona yaklaştığında oradan uzaklaşıp giderdi. Gözlerini gördüm. Hasta olmalı. Onun için bir şeyler yapmak isterdim. Ancak elimden ne gelirdi ki...

Doktor bir yandan hastalara bakarken, bir yandan da beni izliyormuş, seslendi:

-Kargacı, bir yere ayrılma!

Bu uyarı ile yerime döndüm. Oturur oturmaz başka bir olay yaşadım. Ayakta duran bir yurttaş kökünden kesilmiş bir ağaç gibi olduğu yere yığılıp kaldı. Şaşırdım ve de korktum. Henüz bu korkuyu üzerimden atamamışken, bir başkası daha aynı şekilde yere düşmez mi? Bitmedi. Bir tane daha, bir tane daha... Tam beş kişi yerde yatıyor. Silahla vuruldular desem silah sesi duymadım, bu insanlar düşerken bırakın çığlığı en ufak bir ses de çıkarmadılar.

Aklıma hemen Mucit'in müthiş silahı geldi. O görünmez silahla insanların bu şekilde öldürüleceğini söylememiş miydi? Ama arada bir fark da vardı. Mucit'in silahı insanları sadece öldürmekle kalmıyor aynı zamanda bedenlerini de yok ediyordu. Mucit'e güldük, adamla alay ettik ama işte dediğine benzer bir silahla insanlar öldürülmüşlerdi.

Bu olay nedeniyle heyecanlandığımı gören bizim Psikiyatrist, gene seslendi:

-Kargacı korkma, önemli bir şey yok. Basit bir toplu histeri vakası. Biraz sonra hepsi ayağa kalkar.

Doktorun dediği çıktı, birkaç dakika sonra yerdeki bu insanlar, birer birer ayağa kalkmaya başladılar. Yaşadıkları olaydan haberdar değil gibiydiler. Üzerleri tozlananlar olduğu halde bunları silkelememişlerdi bile... Hepsi hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına kaldıkları yerden devam ettiler.

Son hasta da ayrılınca Psikiyatrist'in yanına gidip oturdum. Hemen sordu, kızmış gibiydi:

-İyi görünmüyorsun. Neden daha önce bana gelip sıkıntılarını anlatmadın?

-Rahatsız etmek istemedim sayın bakanım.

-Önce şu “bakan” sözcüğünü bırak, ben bundan hoşlanmıyorum. Bakanlık, benim isteğimin dışında gerçekleşen bir şey.

-Ben de milli kahraman olmak istemedim ama yaptılar. Bu yüzden çok zorlukla karşılaştım.

-İstersen en baştan başla ve sırayla anlat.

-Tamam doktor bey,

Dedim ve nasıl milli kahraman olduğumu, insanların bazılarının bu yüzden beni düşman olarak gördüklerini, bugünkü arayışımı; kısacası kafamdan geçen düşünceleri, korkularımı, hissettiklerimi, yaptığım saçma sapan hareketleri anlattım. Uzun sürmesine rağmen sabırla beni dinledi. Ben susunca:

-Kargacı işe önce aradığınla başlayalım. Ben senin ne aradığını biliyorum: Kendini arıyorsun. Bu zor bir arayıştır, o nedenle de sinirleniyorsun. Sadece sen değil her insan zaman zaman bu tür bir arayış içine girer. Tatmin edici bir sonuca ulaşamazsa da senin yaptığın hareketlerin benzerini yapar.

-Ben nasıl kendimi arıyorum ki... İşte ben buradayım ve bulmak için çaba harcamam da gerekmiyor.

-Senin burada dediğin bedensel varlığın, aradığın “ben” ise ruhsal, düşünsel kişiliğin.

-O dediğiniz “ben” nasıl bulunur?

-Aslında kişi zorlu geçen bir süreçten sonra bu “ben”i bulur. Çok kişi bulduğunu fark etmez. Bazıları da bulduğu “ben”in mi yoksa önceki “ben”in mi gerçek kişiliği olduğunu sorar kendine. Hatta tekrar bir başka kişilik, bir başka “ben” aramaya başlar. İnsanın ruhsal yaşamı oldukça karmaşıktır, fizik olaylarda olduğu gibi her zaman aynı nedenler ruhsal yaşamda aynı sonuçları meydana getirmeyebilir. Bazen bir insanı severiz, bazen aynı insandan nefret ederiz, bir bakarsın gün gelir aynı insanı tekrar sevmeye başlayabiliriz. Bütün bu tepkiler aynı kişiye ait değil mi? Pekiyi öyleyse bunların hangisi gerçek? Belki de hepsi...

-Anladığımı söylersem yalan olur.

-Anlamadığının farkındayım. Sana şöyle söyleyeyim: Birçok kişiliğimiz varmış gibi görünüyor ama değil. O görüntüler tek bir kişiliğin farklı yönleri. Bu farklı yönlerden en çok baskın olanlarla hayatımızı sürdürürsek, fazla ruhsal sorun da yaşamayız.

-Ben şu içinde bulunduğum durumdan bir an önce kurtulmak istiyorum. Bunun bir çaresi yok mu?

-Var. Tamam, öyleyse sana şimdilik paranoyak düşüncelerini daha tahammül edebileceğin bir hale getirecek, seni rahatlatacak ve uyku düzenini sağlayacak bir sakinleştirici ilâç yazıyorum. Bunu revire git hemen al ve akşam yemeklerinden sonra bir tane iç. Bir hafta sonra da kontrole geleceksin ve durumun hakkında bana bilgi vereceksin.

-Teşekkür ederim.

-Ayrıca bunalıma girdiğin her anında geleceğine dair bana söz vermeni de istiyorum. Gündüz gece fark etmez, hatta saatin de önemi yok; yani istediğin zaman gelebilirsin.

Dedi ve Toprak Baba gibi o da başımı okşadı. Bu sevgi dolu hareketinin yani okşamasının bedenimi mutluluk veren bir enerji ile doldurduğunu hissettim. Güler yüzle yanından ayrılıp soluğu revirde aldım.

İlacı içeli çok olmadığı halde üzerime çöken ağırlığın etkisiyle yatağıma sürüklendim. Zevkli, rahatlatıcı, hoş bir ağırlık. Uyku öncesi hissettiğim o tadı tarif etme yeteneğinden maalesef yoksunum... Deliksiz bir uyku olacağa benziyor. Uyumuşum.

Bu tatlı uykudan gecenin bir vakti bir patlama sesi ile uyandım. Yatağımda oturup gözlerimi açtım, biraz sersem gibiyim. Tam uyanamamış olmalıyım, çünkü rüya gördüğümü ya da bir savaş filmi izlediğimi sanıyordum. İkinci bir patlayan bomba ve bunu izleyen tabanca seslerini duyunca ayağa fırladım. Artık uyanmıştım.

Ne oluyordu acaba? Devletimiz bir dış düşmanın saldırısına mı uğramıştı? Ya da tekrar bir darbe girişimi mi yaşayacaktık?

 

-Aklî dengesini yitirenlere deli denirmiş.(Sözlüklere göre)

-O zaman bu insanların yitirdiklerini bulun da memlekette deli kalmasın!

**

Ayakta öylece bekliyordum; ne ileri ne de geri bir adım atabiliyordum. Bu şekilde ne kadar süre kaldığımı bilmiyorum. Hareket etmek için kendimi zorlamam gerekiyordu. Başımı sağa sola oynattım, gözlerim çok net olmasa da etrafı görebiliyordu. Bu bile olumlu bir işaretti. Sevindim. Küçük bir adım attım, devamı geldi. Neden yaptığımı bilmiyorum, ama gittim odanın ışığını açtım. Ortalık aydınlanınca, oda arkadaşlarımın da gürültüden uyandıklarını gördüm. Arkadaşlarım uyanık oldukları halde sanki hiçbir şey olmamış gibi yerlerinde yatıyorlar ve hiç konuşmuyorlardı. Onların bu davranışlarını daha önce de benzer olaylarda görmüştüm. Varlıklarıyla yoklukları bir, kendi iç dünyalarında pasif savunmaya geçmiş yaratıklar...

Camın yanına gidip açınca barut kokusundan genzim yandı. Tabanca sesleri devam ediyordu. Başımı dışarı çıkarıp baktım, çatışmanın olduğu yer büyük bir ihtimalle saraydı. Kırılan bir cam sesi ile kendimi yere attım. Çok yakınımdan gelmişti ses, ama kırılan bizim değil yan odanın camıymış. Yan odadan gelen çığlık seslerini duydum. Bir kurşun camı kırmış ve bir ya da birkaç yurttaş yaralanmış olmalıydı.

Ayağa kalkıp tekrar camdan bakacaktım ki bunun aptalca bir davranış olacağını fark edip vazgeçtim. Odamızdan dışarı çıkıp camı kırılan yan odaya gittim. Yaralanan yokmuş, çığlıkların nedeni korkuymuş.

Anons yapılmaya başlandı: “Değerli yurttaşlarımız! Az önce bir grup alçak vatan haini tarafından, Başkanımızın sarayına bir saldırı gerçekleştirilmiştir. Başkanımız bu menfur saldırıdan yara almadan kurtulmuştur. Sağlığı yerindedir ve bu alçak hainlere karşı başlatılan operasyonu bizzat yönetmektedir. Güvenlik güçlerimiz, bunlara gereken cevabı ve dersi verecektir. Dışarısı, yurttaşlarımızın can güvenliği açısından tehlikeli olduğundan odalarınızdan ayrılmamanız önemle duyurulur.”

Anons birkaç kere tekrar edildi.

Daha sonra çok sayıda kırılan cam sesi duydum. Çatışanlardan bazıları, rastgele binalara da ateş ediyor olmalıydılar.

Odama döndüm, yatağıma uzanıp olayların sona ermesini bekleyecektim. Tabanca sesleri -bana çok uzun gelen bir sürenin sonunda- kesildi. Biraz sonra da elektrikler gitti. Buna rağmen odanın içi aydınlıktı, çünkü gökyüzünde büyük, parlak bir ay vardı ve ortalığı aydınlatıyordu.

Megafonla konuşan biri vardı. Sesi tanıyordum, konuşan Savunma Bakanı'ydı. “Teslim olursanız Başkanımız hayatınızı bağışlayacak ve devlet sınırlarının dışına çıkmanıza izin verecek. Teslim olmak için yarım saatlik süreniz var. Aksi takdirde bu hareketinizi hayatınızla ödeyeceksiniz.” Dedi ve karşı taraftan biri de ona cevap verdi, ama onun ne dediğini ben anlayamadım.

Yarım saat sonra çatışma, yeniden başlayabilirdi. Uyumak istiyordum ama beklemek zorundaydım. İyi de yarım saatlik sürenin ne kadarının geçtiğini ya da dolup dolmadığını ben nasıl anlayacaktım? Saatim yoktu ki bakayım. Bir formül bulmalıydım. Buldum. Sayı sayacaktım. Her sayı için bir saniye geçse, bir dakikada altmış saniye var; yarım saat de otuz dakika olduğuna göre, altmış çarpı otuz, yani bin sekiz yüze kadar saydığımda süre dolmuş olacaktı.

Ay, yattığım yerden görünüyordu. Hem aya bakıyor hem de sayıyordum. Bir ara aya gitmeyi düşündüm. Aslında ay hakkında fazla bilgim yoktu, ama dünyaya benzer sanıyordum. Oradaki denizleri, gölleri, akarsuları, ormanları hayal ettim. Acaba bizim gibi insanlar da var mıydı? Ya hayvanlar? Neden olmasın? Sonra, lisede öğrendiğim bilgiler aklıma geldi, ayda hayat yoktu. Tabii göl, deniz, akarsu ve orman da yoktu... Keşke olsaydı!

Tabii bunları düşünürken saymayı unutmuştum. Acaba kaçta kalmıştım? Bir yerden tahmini olarak saymaya devam ettim. Dikkatimi saymaya verecek ve başka bir şey düşünmeyecektim.

Tam bin altı yüz seksen üçe geldiğimde Savunma Bakanı'nın sesi duyuldu. Daha bin sekiz yüze çok vardı, ama demek ki saymayı unuttuğumda doğru yerden başlamamışım. Neyse, önemli değil...

Bakan, karşı gruptakilere sürenin dolduğunu, silahsız ve elleri havada çıkmaları gerektiğini söylüyordu. Karşı taraftan biri “Tamam, teslim oluyoruz.” dedi gibi, fakat çok emin değilim; zihnim uydurmuş da olabilir.

Tam bu sırada elektrikler geldi, odanın içine ışık doldu. Yataktan kalkıp kalkmamakta tereddüt ediyordum. Kalktım, camın yanına gittim. Ne dendiğini anlamasam da konuşmalar duyuyordum. Çatışma bitmiş olmalıydı. Ortalık sessizleşmişti. Cama abanıp beklemeye başladım. Ne kadar beklediğimi tam bilemem, ama yarım saatten az olduğunu tahmin ediyorum.

Bu bekleyişi ve sessizliği, aynı anda çok sayıda silahtan çıkan kurşun sesleri bozdu. Bu, adeta bir tencerede mısır patlatırken duyulan sese benziyordu. Tabii duyulan sadece kurşun sesi değil, acı çeken insan sesleri de vardı. Cam kenarından uzaklaşıp yatağıma gitmem gerektiğini anladım. Camdan baktığım, yani bu tedbirsizliği yaptığım için kendime kızdım.

Sonra tüm silahlar sustu ve bir sessizlik ortalığı kapladı. Memnun olmam gerekirken sessizlik beni ürkütmüştü. Çünkü sessizlikten sonra gelecek olan bir patlamayı ya da kurşun seslerini beklemeye başlamıştım.

Sessizlik bozulmadı, gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. Anacığım başucumda oturmuş “Uyumalısın oğlum!” diyordu. Onun sözünü tuttum ve derin bir uykuya daldım. Tabii bunun asıl nedeni Psikiyatrist'in verdiği ilaçtı. Teşekkürler sevgili doktorum...

Uyandıktan sonra acele ederek giyindiğim halde, kahvaltının sonuna zor yetiştim. Beni gören mutfak görevlileri şaşırdılar, çünkü yemekhaneye en erken gelenlerden biri bendim. Bu gecikmem o nedenle şaşırtmıştı onları. Kahvaltımı bitirip dışarı çıktım. Yönümü saray tarafına çevirdim. Akşam olanlarla ilgili görüntü ve bilgileri oradan öğrenebilirdim. Saray tarafından dönenlerin konuşmalarına kulak kabarttım:

-Beşe beş...

-Beş şehit beş leş.

İfadelerini duyduysam da bir anlam veremedim.

Sarayın önü insan doluydu. Bir şey seyrediyorlardı. Binanın kırık camları, parçalanmış nöbetçi kulübesi görünüyordu. Kalabalığın arasından geçip ne olduğunu daha iyi görmeliydim. Bazıları beni fark edince hemen yol verdiler, bazıları ise engellemeye kalktılar. En öne geçtiğimde, yerde yatan beş ceset olduğunu gördüm. Her tarafları delik deşikti. Üstleri ve yerler pıhtılaşmış kan doluydu. Bu cesetlerden birini tanıdım: Tek Kulak. Diğer dört cesedin hepsinin sırtında güvenlik elemanı elbisesi vardı. Bu görüntü aklıma, gece Tek Kulak'ın saraya bir darbe girişiminde bulunduğu düşüncesini getirdi. Buradakilere ne olduğunu sormanın gereksiz olduğunu, en sağlıklı bilgiyi Dedikoducu'dan alacağımı biliyordum.

Gözlerim kalabalık içinde onu aradı. Yoktu. Kalabalık arasından çıkıp bahçeye doğru yöneldim. Dedikoducu'yu bulmam fazla uzun sürmedi. Bir ağacın altında ayakta dört ispiyon timi elemanıyla konuşuyordu. Beni görünce sesinin şiddetini artırdı. Onlara bağırmaya başladı. Konuşmanın bitmesini bekledim. Eliyle adamları kovalayınca, yanına gittim.

-Dedikoducu, sen o adamların kim olduğunu biliyorsun ama gene de onlara hakaret ediyorsun. Adamlar senin hakkında bir ihbarda bulunup işini bitiriverirler.

-Onlar bana hiçbir şey yapamaz Kargacı. Onların analarından emdikleri sütü, fitil fitil burunlarından getireceğim. İstihbarat nedir, nasıl toplanır, nasıl değerlendirilir ve nasıl sunulur... Hepsini öğrenecekler. Adamlar bir b.. bilmiyorlar ve istihbaratçı olarak geçiniyorlar. Artık onların bir amiri var ve o amir de benim.

-Sen ispiyon timinin amiri mi oldun? Ne zaman?

-Bu sabahtan itibaren...

-Nasıl olduğunu öğrenmek isterim ama önce geceki olay hakkında bilgin var mı diye sorayım.

-Emrin olur kahramanım. Benim amir olmamla, dün akşamki olay birbiriyle bağlantılı. Anlatınca göreceksin. Senin karşında Başkanın hayatını kurtaran adam var.

-Hadi canım sen de... Atıyorsun. Sen Başkanın hayatını nasıl kurtaracaksın?

-Kargacı, sana bu bilgileri veren sıradan bir adam değil. İspiyon timinin amiri. Yani ilk kaynaktan ve en doğru bilgileri alacaksın. Milli Kahraman olmasaydın anlatmazdım da...

Konuşmasını kesti, çünkü yanımıza iki kişi geldi, onu tebrik edip gittiler.

-Sen de elemanların gibi en baştan deşifre olmuşsun Dedikoucu. Artık senin de ispiyon ekibinden olduğunu bilmeyen kalmayacak.

-Bilmeleri bir şey değiştirmez. Bugüne kadar da herkes benim dedikoducu olduğumu biliyordu ama ben gene de en hayati bilgileri elde edebiliyordum.

-Sen asıl konuyu anlatmaya devam et. Dur, dur anlatma. Biri daha geliyor.

 

 

-Deli gibi sevdim, diyor.

-Yani!

-Bu sevme şekli nasıl bir şey?

-Açıklar mısın arkadaş?

**

O da tebrik edip gitti. Dedikoducu tebrik edenleri kastederek konuştu:

-Meşhur olmak başa bela Kargacı. Gerçi sen de milli kahraman olarak aynısını yaşadın, o nedenle bilirsin. Ne yapalım, katlanacağız.

-Kaç dakika geçti, hâlâ anlatmaya başlamadın!

-Dinle öyleyse: Ben daha önce birçok kere bu Tek Kulak'ı, bazı güvenlikçilerle çok samimi bir şekilde konuşurken görmüştüm. Konuştuğu kişiler hep aynıydı, yani dört tane güvenlik elemanı. Ne konuştuklarını çok merak ettiysem de bir türlü öğrenemiyordum. Dördünü de bir araya alıp konuşmuyordu. Tek tek... Bir gün gene bir güvenlikçi ile bunu konuşurken yakalayınca, yanlarına yaklaştım. Sırtları bana dönüktü, konuşmaları fısıltı şeklindeydi. Duyamadım. Önlerine geçip dudaklarını okumayı denedim, Tek Kulak beni görünce bastı küfürü ve saldırıya geçti. Zor kaçtım. Nihayet dün bir tesadüf eseri bulmacayı çözdüm ve bu hayırlı sonucun ortaya çıkmasını sağladım.

-Hayırlı sonuç dediğin, İmparator'un hayatını kurtarmak mı?

-Tabii öyle! Yoksa sen bu görüşe katılmıyor musun?

-Yok canım, ben o anlamda sormadım.

-Kargacı, milli kahraman olmasan bu sorudan sonra senden de şüphelenir ve gidip yönetime ihbar ederdim. Ama bir milli kahraman, devletine karşı ihanet içinde bulunamaz diye düşünüyorum.

-Tabii ki öyle... Lütfen devam et.

-Şu karşıdaki çimenlerle karışık yabani otları görüyor musun? Boyları ne kadar yüksek. İşte dün oraya uzandım, yatıyorum. Kimsenin beni orada görmesi mümkün değil. Hava ne soğuk ne de sıcak. Orası gölge değil ama güneş rahatsız etmiyor. Bir ara iki kişinin konuşmasını duydum. Birini sesinden tanıdım. Tek Kulak'dı. Diyordu ki: “-Bu gece işi bitiriyoruz. Arkadaşların hepsine tek tek anlat, hazır olsunlar. Şu kâğıdı al, uygulama planımız orada yazılı. Ne yapılması gerektiği ayrıntılı bir şekilde belirtildi. Anlaşıldı mı?” “-Tamam, anlaşıldı.” Başımı kaldırıp da gerçekten konuşan o mu diye, bir türlü bakamıyorum. Konuşma da kesilmişti, gitmiş olmalılar; ama gene de biraz bekleyeyim dedim. Sonra kalktım, çok ilerde farklı yönlerde yürüyen iki kişi gördüm. Bunlardan biri daha önceleri Tek Kulak'la konuşan güvenlikçi, diğeri de Tek Kulak'tı.

-Şans zaten hep senden yanadır.

-Hayır hep değil. O gün şans benden yanaydı. Bu konuşmalardan Başkana karşı bir suikast girişiminde bulunacakları sonucunu çıkardım. Üstelik o gece... Zaman fazla kalmamıştı ve benim bunu kimseye duyurmadan Başkana iletmem gerekiyordu. İşte işin en zor tarafı burasıydı. Çünkü beni saraya sokmazlardı, diyelim ki bir şekilde girdim, o zaman da başkan benimle görüşmezdi.

-Bakanlardan birine söyleseydin.

-Ya o söylediğim kişi de, İmparator'dan kurtulmak istiyorsa! Her şeye rağmen saraya gidecektim. Kararımı vermiştim. Sarayın kapısına yaklaştığımda kulübedeki nöbetçi hemen dışarı fırladı. “-Dedikoducu, fazla yaklaşma! Önündeki çizgiyi geçersen ateş edeceğim. Ne istediğini oradan söyle!” Dedi. Önüme baktım, çizgiyi gördüm. Ayağımın ucu azıcık geçmişti. Hemen geri çektim. “-Başkanla görüşmek istiyorum.” dedim. “-Sen kimsin de Başkan seninle görüşecek? Sana bir saniyesini bile ayırmaz. Bas git buradan. Belanı arama, hemen defol!” dedi. “-Sadece Başkana söyleyebileceğim çok önemli bir bilgi var.”dedim. “-Neymiş o bilgi? Önce bana söyle!” dedi. Tabii Başkana suikast yapılacağı bilgisini öğrendiğimi, ona söyleyemezdim. Bir yalan uydurdum. “-Bir yurttaş yüklü miktarda bir servete sahip ve bunu gizlediği yeri ben biliyorum. Kim olduğunu ve nerede sakladığını sadece Başkana söylerim” dedim. İnandı. Hemen Başkanın kapısında bekleyen korumaya telefon edip durumu anlattı.

Dedikoducu o anı yaşar gibiydi, heyecandan ağzı kurumuştu. Konuşurken zorlanıyordu.

-İstersen biraz dinlendikten sonra devam edersin.

-Hayır, yorulmadım. Susadım. Şu çeşmeye kadar gidelim mi?

Gittik. Elini musluğun altına koyup su içmeye başladı. İçtikçe içti... Ben,

-Yeter artık, fazlası dokunur, deyince su içmeyi bıraktı.

-Başkanın karşısına çıkınca apışıp kaldım. Kötü kötü bakıyordu bana. Sonumun geldiğini düşündüm. Sadece elim ayağım değil bütün vücudum titriyordu. Kafam hacıyatmaz kafası gibi sallanıyordu. “-Konuş bakalım Dedikoducu! Bu adam kim ve serveti nerede saklıyor?” dedi. “-Şey efendim şey... Servet yok ben sizinle konuşmak için bu yalanı uydurdum. Aslında şey, şey...” dedim. Birden kükredi, üzerime yürüdü. “-Sen benimle alay mı ediyorsun? Bu ne cür'et! Ben seni gebertmez miyim?” dedi. Kendimi topladım ve son bir hamle ile “-Efendim, asıl meseleyi söyleseydim herkes duyardı ve iş bozulurdu. İşin aslı şu: Tek Kulak size karşı bir darbe hazırlığı içinde...” deyip bütün bildiklerimi bir solukta anlattım. Beni dikkatle dinledi. Konuşmam bitince birkaç dakika hiç konuşmadı. Acaba inanmamış mıydı?

-Cesur adammışsın Dedikoducu! İşin ucunda pisi pisine gitmek de varmış.

-Haklısın Kargacı, şimdi düşünüyorum da nasıl cesaret edip de saraya gittiğime ben bile hayret ediyorum. Başkan konuşmaya başlayınca yüzünün yumuşadığını gördüm. İnanmıştı. Ama gene de dedi ki “-Dedikoducu, söylediklerin doğru çıkarsa, dile benden ne dilersen... Ama yalan çıkarsa, o zaman da kendine ölümlerden ölüm beğen!” Ben, iş daha garantili olsun diye “-Efendim, benim sizden bir ricam var. Beni makamınızdan yalan söylemekle suçlayıp, kovar mısınız? Böylece nöbetteki elemanlar da bir şeyden şüphelenmiş olmazlar.” dedim. Dediğimi seve seve yaptı, dışardaki güvenlik elemanını çağırıp “-Bu yalancıyı derhal buradan atın. Bir daha da böylelerini sakın ola ki karşıma çıkarmayın!” deyip bana bir tekme attı. Tekme o kadar kuvvetliydi ki üç metre ötedeki güvenlikçinin kucağına düştüm. Adam beni bir eşya gibi sürükleyerek kapıdan çıkardı. Çıkarır çıkarmaz da dövmeye başladı. Bahçe kapısındaki güvenlik elemanının yanına götürünceye kadar dövmeye devam etti. Daha sonra da teslim ettiği bu bahçe kapısındaki güvenlik elemanı, bir posta dövdü. İki büklüm çıktım sarayın bahçesinden, ağrımayan yerim yoktu. Tabii yüzümde morluklar, hatta kanamalar da vardı. Hiç kimseye görünmek istemiyordum. Çünkü gören ne olduğunu soracak ve ben de yeni yalanlar uydurmak zorunda kalacaktım.

Bu sefer duyduklarım karşısında ben heyecanlanmıştım ve ağzım kurumuştu. Tam o sırada bize doğru yaklaşan üç kişi vardı. Dedikoducu'ya:

-Ben çeşmeden su içip geliyorum, dedim.

***

-Delisin, delisin, delisin!

-İltifat ediyorsun; teşekkürler.

***

Ben çeşmeye doğru giderken gelenler de Dedikoducu'yu tebrik ediyorlardı. Su içip döndüğümde de gitmişlerdi.

-Heyecan yapma Kargacı. İştahını sona sakla, daha asıl heyecanlı bölüme gelmedik, ama az kaldı.

-Gelelim öyleyse!

-O gün akşam yemeğine gitmedim. Yorganı yüzüme kapayıp yatağıma yattım, tabii uyumak için değil... Uyumak ne mümkün! Bak hâlâ uyumadan duruyorum. İşin garibi şu an bile uykum yok. Yatakta olacakları bekliyorum. Saat gece yarısını biraz geçerken bir güvenlik elemanı geldi, beni yatakhaneden alıp kapının yanındaki kuleye götürdü. İçeride bir başka güvenlik elemanı daha vardı. “Galiba biraz da bunlar dövecek” diye düşünüp üzülmeye başladım. Hayret, dövmüyorlardı. Hatta bir tanesi bana gülerek bakıyordu. Evet bu güleni ben tanıyordum, bu İmparator'du. İmparator, hiç kimseye haber vermeden bir güvenlik elemanı elbisesi giyerek, gece yarısı saraydan ayrılıp buraya gelmiş. Birlikte beklemeye başladık. İki saat sonra sarayın etrafında bir hareketlilik oldu, arkasından nöbetçi kulübesine atılan bir el bombasının ateşini görüp sesini duydum. Bunu tabanca sesleri izledi ve tekrar bir bomba daha atıldı. Bu seferki sarayın kapısına... Saldırganları saydım, beş kişiydiler. İkinci bombadan sonra sarayın içine girdiler. İmparator'a baktım, alelade bir olay gibi olanları izliyordu. Hayret ya da en ufak bir heyecan belirtisi yoktu. Ben ise haklı çıktığım için rahatlamıştım.

-Darbecilerin niyeti anlaşıldı: İmparator'u öldürüp iktidara el koymak.

-Evet, amaçlarına ulaşabilselerdi yani İmparator'u öldürebilselerdi, hiç kimse onlara karşı koymazdı ve iktidarı ele geçirirlerdi. Saraya giren saldırganlar oradaki iki güvenlikçiyi de öldürdükten sonra, bir kısmı dışarıdan açılan ateşe karşılık verirken bir kısmı da sarayın bütün odalarında, katlarında, tuvaletlerinde, banyolarında, bodrumunda Başkan'ı aramış ama bulamamış. Bu arada Başkan'ın kahvaltı ve yemeklerini hazırlayan görevliyi yakalayan saldırganlar, ona Başkanın yerini sormuşlar, bilmediğini söyleyince de işkence edip öldürmüşler. Tabii bu son anlattığım öldürme olayının bu şekilde olduğu, cesedi gördükten sonra yapılan bir tahmin. Bomba ve silah seslerini duyan birkaç güvenlik elemanı ilk başta sarayın etrafında mevzilenmiş, bekliyorlarmış. Ateş edip etmemekte tereddüt içindeymişler. Öyle ya, İmparator öldürüldüyse bu ateş etmenin bedelini fazlasıyla ödemek zorunda kalırlarmış.

-İmparator, hep kulede mi oturdu çatışma boyunca?

-Oturur mu, biraz sonra aşağıya inip ateş etmekte tereddüt eden elemanlara kendini gösterdi. Hepsi şaşırmıştı. Tabii İmparator'un yaşadığı haberi hemen yayıldı ve saray yoğun bir ateş altında bırakıldı. Zaten defalarca yapılan anonsta da İmparatorun hayatta olduğu duyurulmuştu.

-Demekki İmparator ölseydi, bu güvenlik elemanları, tek bir kurşun bile atmadan devleti, yönetimi darbecilere teslim edeceklerdi.

-Bu işler böyledir. Güç, her zaman ve her yerde daima kendine taraftar bulur. Yani kısacası insanların çoğu güçlüden yanadırlar. Zaten, bunu bildiği için İmparator, işin başına geçip operasyonu bizzat yönetmiştir. Bir ara İmparator, Savunma Bakanını çağırdı ve ona bazı emirler verdi. Ondan sonra devletin elektrikleri ana şartelden kesildi ve Bakan saldırganlara teslim olmaları çağrısında bulundu. Teslim olurlarsa hayatlarının İmparator tarafından bağışlanacağını ve devlet sınırları dışına çıkabileceklerini de söyledi. Yarım saat de süre verdi.

-Teslim olmadılar mı? Öldürüldüklerine göre...

-Hayır, süre dolunca teslim olacaklarını söylediler, bunun üzerine tekrar elektrikler açıldı ve saldırganlar elleri havada dışarı çıktılar. Sarayın kapısı önünde, etrafları güvenlik elemanları tarafından çevrilerek, bir müddet bekletildiler. Çünkü o sırada Savunma Bakanı, darbecilerin teslim olduklarını ve dışarıya nasıl bırakılmaları gerektiğini sormak için oradan ayrılmış, İmparator'un yanına gelmişti. Başkan “-Ne bırakması? Hepsini öldürün!” dedi. Bakan “-Ama Başkanım söz vermiştik...” deyince İmparator, “-Haine verilen sözü tutmaya gerek yoktur! Derhal infaz edin!” diye sert bir şekilde emri tekrarladı. Bu tepki karşısında Bakan'ın yapabileceği başka bir şey yoktu. Üzerlerine silahların doğrultulduğu beş kişinin bulunduğu yere gelen Bakan, hainlerin cezasız kalmaması gerektiği konusunda çok kısa bir konuşma yaparak “Ateş!” emrini verdi. Onlarca silahtan çıkan çok sayıda mermi hainlerin vücuduna saplandı. Sonra...

Dedi ve durdu Dedikoducu. Anlaşılan geri kalan bölümü ballandıra ballandıra anlatacaktı. Eh, tabii ki tadını çıkarmalıydı. Çünkü gerçekten büyük bir iş başarmıştı.

-Evet Dedikoducu, sonra?

-Sonra, Başkanla beraber saraya ben de gittim. Hainlerin delik deşik vücutlarını görünce irkildim; her taraf kan içindeydi ve yerler boş kovan doluydu. Sarayın her tarafında kurşun izleri vardı, kırılmadık cam kalmamıştı. Duvarlardaki tablolara, koltuklara bile ateş etmişlerdi. Kısacası buradaki manzara içler acısıydı. Ben bile saraydaki gördüklerimden etkilenmişken, bu durum Başkanın umurunda bile değildi. Beni odasına götürdü, oturmamı emretti. Koltukların hepsi devrilmişti. Bir tanesini düzeltip oturdum.

-Dedikoducu, söylediklerin doğru çıktı. Şimdi dile benden ne dilersen. Para, altın ya da başka ne istersen dileyebilirsin. Dedi.

-Efendim, benim herhangi bir dileğim yok. Siz hayattasınız ya o bana yeter. Para da altın da istemem. Dedim.

Buna rağmen odasında sağlam kalan tek eşyadan yani çelik kasadan bir tane altın kaplama kol saati çıkarıp, kabul etmem için beni zorladı. Mecburen aldım. Bak, işte bu!

-Hayırlı olsun. Senin tok gözlülüğün onu da şaşırtmıştır.

-Evet öyle oldu. Ama ısrarından vazgeçmedi. Bunun üzerine ben de biraz çekinerek ispiyon timinde görev almak istediğimi söyledim.

-Tamam, şu andan itibaren ispiyon timinin bütün elemanları senin emrindedir. Bundan sonra sen bu ekibin amirisin. Senin gibi iyi bir istihbarat elemanının önceden fark edilememiş olması da büyük bir hatadır. Bu konuyu Savunma Bakanı ile de ayrıca konuşacağım. Dedi.

-İzin isteyip yanından ayrıldığımda tan yeri ağarmaya başlamıştı. Bahçede biraz dolaşıp uykumun gelmesini beklediysem de en ufak bir uyuklama belirtisi göstermiyordum. Buna rağmen odama gidip yattım ve ispiyon timinde yapacağım işlerle ilgili planlar yaptım.

Deyince anladım ki Dedikoducu bana projelerini anlatmak niyetinde. Doğrusu bunları dinlemek istemiyordum. Zaten merak ettiğim her şeyi öğrenmiştim, bu kadarı bana yeterdi. Bir an önce buradan ayrılmanın bir yolunu bulmalıydım. İmdadıma tebriğe gelen iki kişi yetişti. Beni görünce biri:

-Sohbetinizi bölmüş olmayalım, dedi. Ben de:

-Hayır bölmediniz, ben zaten gidiyordum, diyerek Dedikoducu ile vedalaştım. Bana öyle bir baktı ki gücendiğini hemen anladım.

Öğleden sonra herkesin dışarda toplanması istendi. İmparator yurttaşlara hitap edecekmiş. Son olay ile ilgili konuşma yapacağı belliydi. Bu sıcakta çekilmezdi, fakat mecburen verilen emre uyacaktık.

Kürsü hazırlandı. Ön tarafa protokolün oturması için sandalye konuldu. Protokolde bakanlar, milli kahraman ben ve İspiyon Timi Amiri Dedikoducu yer alımıştı. Benim sol tarafımda Sağlık Bakanı bizim Psikiyatrist vardı. Konuşma umurunda bile değilmiş gibi ince bir kitaba göz atıyordu. Sağ tarafımda Dedikoducu oturuyordu ve sevinçten ağzı kulaklarına varıyordu. Hayret edilecek bir şey, Dedikoducu konuşmuyor, susmayı tercih ediyordu. İlk günden kötü bir izlenim bırakmaktan çekindiği için, böyle davranıyor olabilirdi.

İmparator'un geldiğini görünce protokol ayağa kalktı. Mecburen alkışladık. Yurttaşlar da alkışlıyordu. Bu alkışlar cılızdı, onun için görevliler yurttaşları daha şiddetli alkışlamaları gerektiği konusunda uyarıyorlardı. Önceden seçilmiş, yurttaşların arasına dağılmış 15-20 kişilik bir gruptakiler de:

-Demokratik Deliler Devleti seninle gurur duyuyor.

-Senin için, devletimiz için ölmeye, şehit olmaya geldik.

-Devletimize uzanan kirli elleri bugün kırdık, yarın da kıracağız.

Diye sloganlar atmaya başladılar. Onlara az da olsa yurttaşlardan iştirak edenler de oldu.

İmparator konuşmaya başladı. Vatanın kutsallığı ile konuşmasına giriş yaptı, iç ve dış düşmanların vatanımız üzerinde kötü emelleri olabileceğini söyledi, bunlarla mücadele ederken canlarını hiç düşünmeden feda eden şehitlerimizden bahsetti (sözünün burasında yani şehitlerden bahsederken sesi titredi, biraz durdu, sanki gözlerinde yaş varmış gibi sildi ve devam etti.), sözü bu geceki hain saldırıya getirdi ve alçakların kahraman güvenlik güçlerimiz tarafından nasıl cezalandırıldığını anlattı.

Daha çok şey söyledi, ancak can kulağı ile dinlemediğim için aklımda sadece bu kadarı kaldı. Bir an önce bitirmesini diledim. Güneş daha fazla yakmaya başlamıştı ve terlemiştim.

İmparator, konuşmasını bitirince ayağa kalktık alkışladık. Gene yurttaşların zoraki alkışları ve seçilmiş grubun sloganları duyuldu. Koruma ekibi İmparator'un etrafını kuşatıp saraya giderken eşlik etti. Ufak bir grup da alkış ve sloganlarla saraya kadar onları takip etti.

Bu olay 3D'nin tarihine “Tek Kulak Darbe Girişimi” başlığı ile kaydedildi.

-Deli, kendi kendine konuştuğu için eleştiriliyor.

-İyi de onu dinleyecek, bundan da önemlisi onu anlayacak kimse bulamıyorsa ne yapsın?

**

Olaysız geçen üç gün. Ben de inanamıyorum, ama gerçek; çünkü bu üç gün içinde kayda değer herhangi bir olay meydana gelmedi. Adeta her şey yavaşladı hatta durdu. İnsanlar, hayvanlar ve belki de zaman... Düdük sesi duymadım, tabii tabanca da patlamadı. Kuşlar ötmedi, rüzgâr esmedi. Bağıran yok, ağlayan yok, kavga eden yok. Osurukçu osurmadı, İzmaritçi sevinç çığlıkları atmadı. Herkes suskun, herkes sessiz, adeta dilsiz... Bütün bunlar Tek Kulak darbe girişiminin yarattığı bir şok olmasın!

Bu üç günden sonraki gün, güzel bir sabaha uyandım. Kulağıma ciyak ciyak bağıran karga sesleri geliyor. İyi duyabilmek için nefes almamı bile yavaşlattım. Zevkle dinliyorum bu şahane sesleri.

Güneşin rengi sapsarı. Isıtıyor fakat yakmıyor. Göz alabildiğine mavi bir gökyüzü var. Hiç bulut yok. Tertemiz bir gök kubbe altındayım. Hafif bir rüzgâr ağaçların yapraklarını hışırdatıyor. Onları incitmeden esiyor, öyle ki kurumuş yapraklar bile ağacın dallarına tutanabiliyor. Güvendeler, düşme kaygıları yok.

Üzerleri çiy kaplı çiçekler ve çimenler güneşten aldıkları ışığı yansıtmada yarış içindeler. Onlardan gelen ışık, gözlerime vuruyor; rahatsız edici değil aksine rahatlatıcı, dinlendirici.

Önümdeki bankın üzerinde bir adam yatmış, uyuyor. Horlamasını duyuyorum. Gülerek onu izliyorum. Bu adam hastaneye 3D ilan edilmeden birkaç gün önce gelmişti. Kendisiyle tanışmadım, adını o yüzden bilmiyorum. Daha doğrusu her gördüğümde uyuyor olduğundan tanışma fırsatı bulamadım. Bazen bankta, bazen de çimenlerin üzerinde uyur. Birkaç kere ceviz ağacının altında yatarken de gördüm. Başına bir iş gelmesinden korktuğum için uyandırmak istedim, başaramadım. Ceviz ağacının altında gündüz uyumak tehlikelidir, diye duymuştum. Ceviz ağacı, gündüzleri zehirli bir gaz salgılarmış. Bu gaz da oradaki kişiyi sersemletirmiş. Böylesine uykusu derin olan bu adam, nedense yemekhanenin zilini duyar duymaz ayağa fırlıyor ve herkesten önce yemeğe koşturuyor. Gene herkesten önce yemeğini bitirip, kendini dışarı atıyor ve uykuya devam ediyor.

Ben bu adama bakarken, yanıma Kel Öğretmen geldi.

-Ne o Kargacı, sende mi özendin bu adamın keyfine?

-Baksana hocam, nasıl özenmesin insan, dünya yansa adamın hasırı yanmaz. Ondaki keyif kimde var?

-Hakiki, daha doğrusu gerçekten yaşamış Oblomov bu olmalı!

-Bu adı ilk defa duyuyorum.

-Oblomov, bir Rus yazarın romanı. Roman kahramanının adı. Bu adam, Rus Derebeyi sınıfının en son soylularından biri. O nedenle Oblomov'un çiftliği ve köleleri var; buradan gelen gelirle hayatını sürdürüyor. Ancak köklerinden kopmuş bir soylu Oblomov. Çiftliğini bir başkası idare ediyor, ona bir miktar para gönderiyor. Oblomov ise çiftliğine hemen hemen hiç gitmiyor, şehirde yaşamını sürdürüyor. Tembel bir adam, iş yapmak istemez. Tembellik ona mutluluk verir. Öyle ki her fırsatta yatar, kolay kolay yataktan dışarı çıkmaz. Yatarken bir tarafından öteki tarafına dönmek bile ona zor gelir. Davetlere katılmamak için çok işleri olduğu bahanesini uydurur. Çok iş dediği de, çiftliği ile ilgili yapmayı planladığı işleri düşünmekmiş. Çoraplarını bile kendi değil, uşağı çıkarır. Yani kısacası, Oblomov uyuşuk, hareketsiz, tembel, miskin, üşengeç, mıymıntı bir adam.

-Bizim Oblomov'u yemek saatlerinin haricinde uyanıkken hiç görmedim hocam. Havaların iyi olduğu günlerde bahçede hep yatarken gördüm. Galiba bahçeye çıkamadığı günlerde de içeride yatıp uyuyordur.

-Evet öyle. Kaldığı oda bizim koridorda. Ben oradan geçerken Oblomov'u hep uyurken gördüm.

Kel öğretmen, bu sohbeti kitap konusuna getirdi ve bana sordu:

-Kitap okuyor musun Kargacı?

Ne cevap vereceğimi bilemedim. Kem küm etmemden okumadığımı hemen anladı. Utandım. Yıllardır elime kitap almadığım aklıma geldi. Kel Öğretmen:

-Ben buradaki zamanımı çoğunlukla kitap okuyarak değerlendiriyorum. Dedi. Okumak bana biraz da terapi oluyor. Sana da okumanı tavsiye ederim, istersen bu konuda sana yardımcı da olurum. En son Yaşar Kemal'in İnce Memed romanını okudum. Beş cilt, iki bin iki yüz sayfadan fazla. Bir yayınevi, beş cildi bir araya getirip eseri yayımlamış. Çok eskiden bu eserin birinci cildini okumuştum. Unutmuşum, tekrar okudum. Yaşar Kemal, Çukurova yöresini çok iyi bildiği için oranın doğasını ve insanını çok güzel anlatmış. İnce Memed, uğradığı haksızlıklar nedeniyle Eşkiya olup dağa çıkıyor. Çok sayıda ağayı öldürüyor. Halkın sevdiği ve koruduğu bir eşkiya. Akıcı bir roman ama ikinci ciltten sonra olaylar adeta birbirinin tekrarı. Şöyle ki, İnce Memed bir köyde veya dağda jandarmalar tarafından kuşatılıyor, şiddetli çatışmalar oluyor; ama sonunda kurtulmayı başarıyor. Daha sonra gene benzer bir olay, daha daha sonra gene... Defalarca bu tür benzer olaylar geçiyor eserde. Kitapta yazarın doğa tasvirleri çok hoşuma gitti, zevkle okudum.

Kel Öğretmen daha konuşacaktı belki, ama birden sustu ve:

-Biz öğretmenler işte böyleyiz. Bir konuşmaya başlarsak hiç susmayız. Başını ağrıttıysam kusura bakma. Deyip, yatakhane tarafına doğru yürüdü. Öyle ki “Estafurullah!” sözcüğünü bile tamamlayamadım, sadece “Es...” diyebildim.

Hastanedeki bize yasak olan telle çevrili yere, bahçeye gitmeye karar verdim. Orada biraz kendimle kalmak istiyordum. İçeri alınıp alınmayacağım konusunda tereddütteydim. Kapıdaki görevli beni güler yüzle karşılayınca sevindim. İçeri girdim. Çalışanlarla selamlaştım, hepsi selamımı aldı ve bana gülümsedi.

Buranın yarıdan fazlası ekili alandı. İlkönce domatesler karşıma çıktı. Dalında domates görmek bir insanı mutlu eder mi? Beni etti. Domateslerin çoğu daha yeşildi. Az sayıda kızarmışları da vardı. Domateslerin ilerisinde hıyarlar ekilmişti. Bunlar da çok küçüktü, ama yenebilirdi. Eğilip hıyarların köküne bakarken bir işçi:

-Kopar da yesene Kargacı, körpecik şimdi onlar. Çıtır çıtır, çok lezzetli olurlar. Deyince bir tane kopardım. Elimle hafifçe üzerindeki tozu sildiğim hıyarı ağzıma götürürken, çok nefis bir koku da aldım.

Patlıcan, kabak, marul, nane, maydanoz ve soğan ile sarımsak... İleride de topraktan çıkmış yeşillikler vardı, ancak ne oldukları hakkında bir bilgim yoktu. Belki de patatesti ya da fasulye veya bakla...

Ekili alanlardan sonra, çimlerle kaplı bir boşluk ve daha sonra da meyve bahçesi... Bir erik ağacının altına oturdum. Burada çalışan işçi yoktu. Tek başımayım, yani doğa ve ben vardık. Kuş sesleri duyuyorum. Bu seslerin hangi kuşa ait olduğu sorusunu kendime sormuyorum. Çünkü benim için fark etmez. Hepsi güzel, hepsi hoşuma gidiyor, hepsi beni dinlendiriyor, hepsi beni mutlu ediyor. Bir müddet gözlerimi kapatıp kuş seslerine yoğunlaşıyorum. Bu sırada kendimi hastalığa yakalanmadan önceki halimde gibi hissediyorum. İşte doğanın şifası, işte doğanın gücü!

Gözlerimi açtığımda benden oldukça uzakta bir leylek görüyorum. Bu görüntü burada benim için bir ilk. Evet, bu hastanede ilk defa bir leylek görüyorum. Gagasını otların içerisine doğru defalarca vurdu. Sonra kafasını havaya kaldırdı. Gagasında bir yiyecek var. Ne olduğunu bilmem mümkün değil. Belki bir fare, belki bir yılan, belki de başka bir şey... Ne olduğu aslında o kadar önemli de değil, karnını doyuracak bir yiyecek buldu ya, o yeter. Gagasındaki yiyecek kaybolduktan sonra başını iki-üç kere sağa sola salladı, demek ki yiyeceği yutuyor. Uzun ayaklarını tahta sopalar üzerinde adım atan bir cambaz gibi ata ata çok daha ileriye gitti ve gözden kayboldu.

Öğlen yemek zili çalınca, yerimden kımıldamadım. Akşam yemek zili çalıncaya kadar burada kaldım. Akşamki zil sesini duyunca oradan ayrıldım.

Demek ki gerçekten de sabahı güzel olan bir güne uyanmışım. Dilerim akşamı/gecesi de güzel bir gün olur...

 

-Her delinin yalnızlığında, sonsuz bir özgürlük gizlidir.

**

Akşamı/gecesi güzel bir gün olmadı. Tam yatmaya hazırlanırken Maliye Bakanı'nın beni çağırdığını söylediler. Gittim. İçeri girince suratının asık olduğunu farkettim. Belli ki kızmış! Beni gündüz aratmış, bulamamış. Surat asmasının sebebi buymuş. Nerede olduğumu sordu, ben de meyve sebze bahçesinde dolaştığımı söyledim. Haber vermeden ortalıktan kaybolmamam konusunda beni hem azarladı hem de uyardı ve bir de yeni görev verdi: Kölelerden ve yurttaşlardan toplanmış olan değerli eşyaların içindeki altınları ayıracak ve yarın öğlen gelecek olan görevlilere teslim edecektim. Onlar da bu altınları, şehirdeki bir kuyumcuya satıp parasını kasaya koymak üzere bana getireceklerdi. İş bittikten sonra da Maliye Bakanı'na bilgi verecektim.

Ter içinde ve muhtemelen kızarmış bir suratla Maliye Bakanı'nın yanından ayrılıp büroya geldim. Emirden bu işin yarın öğlene kadar bitirilmesi gerektiği anlaşılıyordu. Onun için ne kadar değerli eşya olduğunu gözden geçirecektim.

Saydım. Tam on bir koli, değerli eşya doluydu. Bu görevin asıl zor tarafı, benim altın konusunda fazla bir bilgim bulunmamasıydı. Hayatımda hiç altınım olmamıştı ki bilgim bulunsun... Sahip olduğum en değerli eşya İmparator'un birkaç gün önce hediye etmiş olduğu tabancaydı. Altının sarı renkli olduğundan başka bir şey bilmiyordum. Tabii her sarı renkli eşya da herhalde altın değildi.

Tan yeri ağarırken uyandım, bürodaki kolilerde sarı renkli ne kadar eşya varsa önce bunları bir kenara ayırdım. Bu iş bile saatlerimi aldı. Kahvaltıya gitmedim. İşi öğlene kadar bitiremeyeceğim endişesi, açlığımı unutturmuştu. Sonra bu sarı renkli eşyaların içinden, kendimce altın olmadığını zannettiklerimi çıkardım. Buna rağmen altın eşyalar, küçük bir koliyi doldurmuştu.

Bunların tasnifini yapıp tutanaklarını hazırlamam gerekiyordu. Saydım 137 tane altın yüzük, 23 tane kolye, 16 tane bileklik, 8 tane bilezik vardı. Esas para edecek olanlar da bunlardı. Ayrıca küpeler, broşlar, altın kaplamalı çakmaklar, altın çerçeveli gözlükler ve altın kaplamalı saatler de çıktı.

Öğlen yemeğine az bir zaman kala, görevli iki eleman geldi. Eşyaları onların önünde de saydım ve tutanağı imzalatıp teslim ettikten sonra koşarak yemekhaneye gittim. Oraya geldiğimde zil çalmaya başladı. En öndeydim. Yemeği iştahla yedim. Çok zevkli bir yemekti. Tabii bu zevk almada, sabahleyin kahvaltı etmeyişimin ve görevi tamamlamış olmamın verdiği rahatlığın etkisi de vardı.

Yemekten sonra bahçeye çıktım, benden başka kimse yoktu. Az sonra insanlar birer ikişer gelmeye başladılar.

Bir adam bana doğru yaklaştı, birşeyler söyleme niyeti var gibiydi. Vazgeçmiş olmalı ki bir şey söylemeden ilerideki banka oturdu. Zayıfça bir adamdı, kemikleri dışarı fırlamıştı. Saçları dağılmış, yanakları çökmüştü. Masmavi gözleri vardı, küçücük... O nedenle bu gözler çok zor görülüyordu. Kolları bir korkuluğunki gibi incecikti. Cebinden mendilini çıkardı, sesli bir şekilde burnunu attı. Mendil bir müddet elinde durdu. Sonra cebine koydu.

Onu izlemeyi bıraktım. Dikkatim başka tarafa, bir çınar ağacının altına kaymıştı. Orada bir adam ayakta duruyordu. Bu adamın kâh ağladığını kâh güldüğünü gördüm. Bir durumdan diğerine kolayca geçebiliyordu. Bunu nasıl becerebiliyor, diye kendime sorduğum sırada adam oradan ayrılıverdi.

Dedikoducu göründü. İspiyon timi amiri olduktan sonra adamın yürüyüşü bile değişti. Herkese -ben dahil- yukarıdan bakar oldu. Öyle ki küçük dağları sanki o yarattı! Bakalım benimle konuşacak mı, yoksa görmemezliğe mi gelecek?

Dedikoducu beni gördüğü halde benden tarafa bakmadan hızla yanımdan geçip gitme niyetinde. Seslendim:

-Ne oldu Dedikoducu, hiç pas vermiyorsun? Yoksa ayran içtik, ayrı mı düştük?

-Çok meşgulüm Kargacı. Belki bir boş zamanımda görüşür, konuşuruz. Deyip gitti. Yani bana karşı tavrı soğuktu.

Kovalamaca oynayanlar, kolkola girip dolaşanlar da var ama çoğunluk gene tek başına kalmayı tercih ediyor. Dalgın dalgın yürüyenler, yürürken kendi kendine konuşanlar, etrafında kimse olmadığı halde küfür edenler, bir ağacın altında veya bankın üzerinde dinlenenler hep tek başına...

İşte bizim Psikiyatrist de geliyor. Sevinçliyim. Bana bir hafta sonra gel demişti, acaba o zamandan bu zamana bir hafta geçti mi? Bana doğru yaklaşınca hemen ayağa kalktım, omzuma bastırıp oturmam için beni zorlarken kendi de yanıma oturdu. Önce hiç konuşmadan beni süzdü. Bakışları bile insanı rahatlatıyor, güven veriyordu. Konuşmaya başladı. Sesi yumuşaktı. Nasıl olduğumu, hallüsinasyonların geçip geçmediğini sordu. İyi olduğumu duyunca sevindi.

-Hayatı katlanabilir yapmak için insanın bir amaca ihtiyacı vardır. Kendine bir amaç belirlemelisin. O amaca ulaşmak için gayret harcarken birçok olumsuzluğu da geride bırakacaksın.

-Doktor bey, bu hastane ortamında kendime nasıl bir amaç belirleyebilirim ki! Hep aynı şeyler. Sabah zil sesi kahvaltı, öğlen zil sesi yemek, akşam zil sesi yemek ve gece zil sesi yatış.

-Haklısın, buradaki hayat monoton, kısır bir döngü. Ama buna rağmen bir şeyler yapılabilir. Mesela etrafımızdaki insanlara yardım edebiliriz. Onlara yardım edebilmek için illaki maddi bir şeyler vermek gerekmiyor. İnsanlara sevgimizi verebiliriz, onların sorunlarını dinleyebiliriz, bildiğimiz çözümler varsa bunları önerebiliriz.

İsteksiz isteksiz yürüyen bir adam, bize doğru yaklaşıyordu. Bu halinden bile hayattan bezmiş olduğu anlaşılıyordu. Yüzü bana aşinaydı, ama tam olarak kim olduğunu çıkaramadım. Bizim Psikiyatrist adama işaret etti, yanımıza geldi. Adam benim yüzüme alık alık bakınca orada fazlalık olduğumu anladım. Aklıma altınların parasını getirecekleri ihtimali gelince, kalkmaya karar verdim. Tam izin isteyecektim ki bizim Psikiyatrist aklımdan geçenleri okumuş gibi bana:

-Gitmek istiyorsun galiba! Tamam, şimdilik git, daha sonra tekrar görüşürüz. Ben biraz şu hasta ile ilgileneyim, dedi.

Büroya döndüm. Saatlerce beklemiş olmama rağmen ne gelen oldu ne de giden. Hatta bir ara biraz şekerleme de yaptım. Uyandığımda hava kararmak üzereydi. Biraz daha bekleyince, aklıma kötü ihtimaller gelmeye başladı. Çünkü paranın şimdiye kadar çoktan gelmesi gerekiyordu. Daha önceki uygulamalarda hiç bu kadar geç kalınmamıştı. Görevlilerin altınlarla kaçtıkları ihtimali canımı sıkıyordu.

Gidip durumu Maliye Bakanı'na bildirdim. O da hayret etti. Hemen emir verip görevli elemanları arattıysa da, onları öğleden sonra gören hiç olmamıştı. Kapı nöbetçisi de bu elemanların giriş yapmadıklarını söyleyince şüpheler iyice arttı.

**

-Deliyle alay etmiş olman, seni daha akıllı yapmaz.

**

Meğerse biz sakin, durgun geçen o üç gün, fırtına öncesi sessizliği yaşamışız. Çünkü bugün olaylar öyle hızlı gelişti ki...

Sabahleyin gene çok erkenden bürodayım. Sanki adamlar sabahın köründe geleceklermiş gibi onları bekliyorum. Belli ki bu bekleyiş boşuna, lakin bunu kendime anlatamıyorum. Ya gelirler de beni bulamazlarsa endişesiyle, bu işkenceye katlanıyorum.

Öğlen oldu, gelen yok. Öğlen geçeli iki saat oldu, hâlâ gelen yok. Ama bahçede koşuşturmalar var. Önemli bir olaya işaret bu. Ben de çıkıyorum bahçeye ve koşuşturmaların nedenini öğreniyorum:

Kuledeki nöbetçi, hastanenin dışındaki yolun bir polis makam aracı, bir zırhlı araç ve içi polis dolu bir otobüs tarafından kapatıldığını haber vermiş. Savunma Bakanı hemen oraya koşmuş, izlemeye başlamış. Bir müddet araçlardan inen olmamış. Daha sonra, önce makam aracından şoför inip selam durmuş, sonra da emniyet müdürü inmiş. Bunu otobüsteki polislerin inmesi izlemiş. Polisler, elleri silahlarının tetiklerinde tek sıra halinde otobüsün önüne dizilmişler.

Emniyet Müdürü hastaneye doğru yürümeye başlayınca, durumun ciddiyetini anlayan Savunma Bakanı, bu sefer onunla kendi konuşmaya karar vermiş. Müdür, hastanenin kapısı önünde durup nöbetçiye bir yetkili ile görüşmek istediğini söylemiş. Savunma Bakanı, yayaların geçtiği küçük kapıdan kendini göstererek, müdüre ne istediğini sormuş. Müdür:

-Hastanenizin içine girip arama yapmak istiyoruz. Burada yasa dışı bazı uygulamalar olduğuna dair elimizde somut deliller var, demiş.

Savunma Bakanı, itiraz etmiş.

-Hastaneye girmenize izin veremeyiz. Pankartta da yazdığı gibi hastanemizde karantina uygulaması yapılmaktadır. Başka insanların hayatlarını tehlikeye atacak bir şey istemeyin bizden. Burada yasa dışı işler olduğu iddiaları da tamamiyle yalandır.

-Karantina uygulamasının, içerdeki yasadışı uygulamaları kamufle etmek amacıyla uydurulduğunu biliyoruz. İçeride çok sayıda cinayet işlendiğine dair beyanlar da var. Daha önceki gelişimde beni kandırdınız ama şimdi bu konuda hiç şansınız yok. O günkü gelişimizde ormanda bulduğumuz çok sayıdaki insan cesedi kalıntılarının da size ait olduğunu biliyoruz. Kapıyı açın, içeri girelim ve gerçeği kendi gözlerimizle görelim. Aksi halde zor kullanacağız. Bu da sizin için hiç de hoş olmayacak!

-Sizi kandırmışlar. Bunların hepsi iftira!

-Biz bunları, gasp ettiğiniz altınları bozdurmak üzere gönderdiğiniz iki adamınızın ifadesinden öğrendik. Söylediklerinin yalan mı iftira mı yoksa gerçek mi olduğunu araştırmak için de buraya geldik. Ayrıca siz, burada bir de illegal devlet kurmışsunuz. Her aklına gelen devlet kuramaz. Delinin biri çıkacak “Ben bir devlet kurmak istiyorum!” diyecek ve kuracak! Böyle bir şey nerede görülmüş?

Deyince Savunma Bakanı iyice sinirlendi ve her şeyi açık etti:

-Neden böyle devlet kurulmazmış? Tarihteki devletler nasıl kuruldu? Hepsi işte böyle, yani bizim kurduğumuz gibi kuruldu. Devlet kurmak için, bir de sizden izin mi alacaktık? Bizim devletimiz illegal değil, legaldir. Bizim devletimiz demokratiktir, insan hak ve özgürlüklerine saygı gösterir, halkın özgür iradesiyle kurulmuştur.

-Sizinle devlet tartışması yapmaya değil, yasa dışı uygulamalara bir son vermeye geldim. Lütfen kapıyı açın!

-Benim kapıyı açıp, sizi içeri alma yetkim yok.

-Öyleyse kim yetkiliyse, onunla görüşeyim.

-Bakalım o sizinle görüşecek mi?

-Neden görüşmesin?

-Sizin rütbeniz ne?

-Emniyet müdürü.

-İşte bu yüzden görüşmez. Siz bir emniyet müdürüsünüz, o ise bir devlet başkanı. Başkanımızın görüşebileceği kişi, ancak sizin devlet başkanınızdır. Siz de ona haber verin de buraya gelsin!

-İyice saçmaladınız. Yok efendim, liderleri benimle görüşmezmiş! Ortada gerçek anlamda devlet mevlet yok! Kendinizi kandırabilirsiniz ama beni asla...

-Saçmalayan sizsiniz. Aslında benim bile sizinle görüşmemem lazım. Çünkü ben bir Savunma Bakanıyım, siz ise bir müdür; yani üst rütbeli bir bürokrat!

-Sizi bir kez daha uyarıyorum: Kapıyı açın, içeri girelim. Yoksa zırhlı araçla kapıyı kıracağız.

-Elinizden geleni ardınıza koymayın. Dediğinizi yaparsanız bağımsız bir devletin egemenlik haklarına saldırmış olursunuz ki, bu da bir savaş sebebidir.

Savunma Bakanı, kapıyı hızla çarptı, içeri girdi. Eli ayağı titriyordu, yüzü kireç gibiydi. Olanları İmparator'a rapor etmek üzere oradan ayrıldı.

Bizim güvenlik elemanlarının neden geri dönmedikleri de böylece anlaşılmıştı. Adamlar, benden altınları aldıktan sonra şehre gitmişler. Orada büyük bir kuyumcuya girmişler. Kuyumcu bunları güleryüzle karşılamış. Ellerindeki altın dolu koliyi tezgahın üzerine koyup, içindekileri satmak istediklerini söylemişler. Kuyumcu oturmaları için koltukları işaret ederken, bir yandan da çırağa misafirlere çay ikram etmesini söylemiş. Kutuyu açmış, içindekileri eliyle karıştırınca şaşırmış, çünkü ilk önce dikkatini yüzlerce yüzük çekmiş. Bunların çoğu da nişanda takılanlardanmış. Bunca yıllık kuyumcu olduğu halde, o güne kadar yüzük satmaya gelenlerin en fazla iki tane getirdiklerini görmüş. Bu kadar yüzüğün nasıl elde edildiği sorusu aklına gelmiş. Hırsızlık ya da gasp ihtimali ağır basmış.

Adamlara düşüncelerini söylememiş, ama polise haber vermesi gerektiği kararına varmış. O sırada çırak, çayları getirmiş. Kuyumcu, adamlara:

-Bunların hepsini mi satmak istiyorsunuz? Diye sormuş.

-Evet. Kolidekilerin hepsini... Cevabını almış.

-Şu anda kasada bunların hepsini alabilecek miktarda para yok. Sabahleyin gelmiş olsaydınız vardı. Ama bugün nedense altın satmaya gelen çok oldu. Bu yüzden kasa hemen hemen boşaldı. Siz ya başka bir kuyumcu arkadaşa gidip bunları satın, ya da bekleriz derseniz, bankadan para çekip ben alabilirim. Banka buraya çok yakın. Bakın, karşıda! Buradan da görebilirsiniz. Siz çaylarınızı içerken ben hemen gider, parayı çeker, gelirim.

-O kadar bekleyebiliriz. Zaten çok acelemiz de yok. Demiş adamlar.

Kuyumcu çırağa, bitince müşterilerin çaylarını tazeleme emrini vermiş, bankaya gitmek üzere dışarı çıkmış.

Bankaya girince hemen polise telefon edip durumu anlatmış. Polis onları oyalamasını, en kısa sürede orada olacaklarını söylemiş. Kuyumcu, adamlar şüphelenmesin diye çokca da para çekmiş.

Heyecanını belli etmemeye çalışarak elindeki paralarla dükkana girdiğinde adamların hem sohbet ettiklerini hem da çaylarını yudumladıklarını görünce rahatlamış. Elindeki paraları göstere göstere kasaya koymuş. Kolideki altınları tezgahın üzerine döküp, tek tek kontrol etmeye başlamış. Daha ilk bakışta altın olmayan birkaç parça eşya gözüne ilişmiş. Bunları bir kenara ayırmış.

Sıra gelmiş altınları tartmaya. Kuyumcu, polislerin geciktiğini düşünmüş ama tam o sırada dükkanın önüne iki tane polis arabası yanaşmış. Polisler içeri girmişler, koltuklara iyice yayılmış olan adamları, hiçbir direnişle karşılaşmadan yakalayıp karakola götürmüşler.

Karakolda adamların sorgusu başlamış. Bir polis sorgulamış gitmiş, bir diğeri gelmiş sorgulamış o da gitmiş, bir diğeri gelmiş... Sorgu sabaha kadar sürmüş. Sorular hep aynıymış, cevaplar da hep aynı. Adamlar ne biliyorlarsa hepsini doğru bir şekilde anlatmışlar. Hastanede nasıl darbe yaptıklarını, 3D'nin nasıl kurulduğunu, nasıl seçim yaparak İmparator'u Başkan yaptıklarını, Bodur Onbaşı'nın ve diğerlerinin nasıl infaz edildiklerini, kime köle kime yurttaş denildiğini, bu altınların nasıl elde edildiğini... Kısacası her şeyi, her şeyi anlatmışlar. Anlatılanlara polisler inanmıyorlarmış, bunlar onlara göre çok komik şeylermiş, kendileriyle bu adamların dalga geçtiklerini düşünüp, bazen kızıyorlar bazen de gülüyorlarmış.

Sorgudaki polisler sonunda durumdan müdürü haberdar etmeye karar vermişler. Çünkü kendilerinin bir adım bile ileri gidemediklerini düşünüyorlarmış. Müdür sorgu odasına gelmiş. O da bazı sorular sormuş. Adamlardan biri müdürü tanımış ve müdürün geldiği günkü olayları anlatmış. Müdürü ikna ettiğim için benim milli kahraman ilan edildiğimi bile söylemiş. Müdür nasıl aldatıldığını duyunca kızmış, ama bu son anlatılanlar da adamların doğru söylediğine onu inandırmış.

Ve hastaneye operasyon düzenlenmesine karar verilip, hazırlıklara başlanmış.

**

-Liderlerin, sanatçıların hepsi delidir, ama sıkıysa bu gerçeği yüzlerine söyle! Deli gibi(!) sana saldırırlar...

-Bilinenin aksine deli, aklını kaçırdığı için değil; aklını kaçırmayı başaramadığı için delidir.

**

O gün polis, hiçbir harekette bulunmadı. Olduğu yerde bekledi, durdu. Gece de aynı. Fark sadece araçların sabaha kadar yanan farlarıydı.

Durum İmparator'a ayrıntılarıyla anlatılınca, beklenenin aksine hiç sinirlenmemiş; saldırı olursa karşılık verilmesini ama şimdiden de birtakım savunma tedbirleri alınmasını emretmiş.

Devrimin otuzuncu günü.

Savaş ilan edildi. Çünkü polis, zırhlı araç ile demir kapıya saldırdı.

Saldırdı da ne oldu? Hiçbir şey. Defalarca zırhlı araç demir kapıya vurdu, ama kapı bana mısın bile demedi! Tonlarca ağırlığı olan bu demir kapıyı, kolay kolay kıramazlar. Sonunda bu gerçeği onlar da anlamış olmalılar ki zırhlı aracı geri çektiler.

Bu saldırı içerideki çalışmaları hızlandırdı. Eli kazma-kürek tutan herkes görevlendirildi. Hendekler açılıyor, siperler hazırlanıyordu. Kölelerin ve yurttaşların hemen hemen hiç biri bu durumdan memnun olmamasına rağmen istenileni yapmak zorunda kalıyordu. Kazılan hendeklerin, hazırlanan siperlerin neredeyse tamamı sarayın etrafındaydı. Öyle ya 3D eşittir saray demekti.

Marşlar ve kahramanlık türküleri çalınmaya başlandı. Böylece yurttaşların şevke gelecekleri umuluyorsa da, hiç kimsenin bu çalanlara aldırış ettiği yoktu. Ortalık kararınca yarım saatlik bir yemek molası verilip, sonra iki saat daha çalışmaya devam edildi. Bu arada ben bedenen çalışanlar arasında değildim. İmparator'un emri gereği, bundan sonra savaş bitinceye kadar sarayda görevliydim. Her türlü yazışma işleri ile ve bakanların verecekleri görevlerle ilgilenecektim.

Devletimiz kuşatma altında olduğu için yiyecek-içecek ve diğer ihtiyaç maddeleri de gelmiyordu. Elde olanlarla idare edecektik. Elde ne vardı ki? Olanlar çok kısa sürede tükenecekti.

Olay basın mensupları tarafından da duyulmuş. O nedenle bugün, dışarıdaki polislerin yanında çok sayıda gazeteci ve televizyon ekipleri görülüyor. Fotoğraf makineleri ve kameralar sürekli çekim yapıyor.

Kuşatmanın ilk günü, kahvaltı ve yemek eskisi gibiydi, ama ekmekler dünden kalma olduğu için bayattı.

Bir muhalif gazetenin manşeti: Memleket yolgeçen hanına dönmüş: Topraklarımızda deliler bile devlet kurmuş.

Kuşatmanın ikinci günü, yemek ve kahvaltı verildi ama ekmek verilmedi. Fırının ekmek arabasını polis engellemiş. İçerde ekmek yapacak kadar ne un ne de araç gereç var. Bugün televizyoncu ve gazetecilerin yanında çok sayıda vatandaş da görülüyor. Bunların çoğu hastanede yakınları bulunanlar, diğerleri ise meraklı seyirciler.

İktidar yanlısı bir gazete manşeti: Deli aklı işte, ne olacak! 3D ülkemize savaş ilan etmiş.

Kuşatmanın üçüncü günü, kahvaltı ve yemek miktarı yarıya indi. Ekmek gene yok. Bir otobüs dolusu polis daha geldi. Televizyon kanalları canlı yayına geçti. Oradaki vatandaşlarla röportaj yapıyorlar. Tüm gazetelerin manşetinde 3D haberleri yer alıyor.

Kuşatmanın dördüncü günü, kahvaltı yok, yemek bir önceki gün kadar. Bazı ilaçlar da tükendi. Zırhlı araç sayısı iki oldu. Gelen vatandaş sayısı arttı. Bunların bir kısmı hastaneye doğru yürümek istiyor, polis engelliyor.

Kuşatmanın beşinci günü, sadece patates yemeği verildi. İhtiyaç duyulan ilaç çeşidi sayısı arttı. Üç tane cankurtaran diğer araçların yanına park etti. Polis, vatandaşları bariyer kurarak engellemeye çalışıyor. Birkaç saat yağmur yağdı. Yağmur yağarken polisler, gazeteciler, televizyoncular ve vatandaşların bir kısmı araçlara sığındılar. Buna rağmen açılmış çok sayıda şemsiye görünüyor.

Kuşatmanın altıncı günü yemekte nohut vardı. Tam yedi cenaze kaldırıldı. Ayrıca yayaların geçtiği kapıdan kaçmaya kalkan üç kişi vurularak öldürüldü. Tabii öldürülenlerin vatan haini oldukları da ilan edildi. Kuşatma devam ediyor. Polis barikatını aşıp nasıl geldiği bilinmeyen bir televizyon ekibi başkanımızla röportaj yapmak ve bunu canlı olarak yayımlamak istediğini kuledeki nöbetçiye söylüyor.

Teklif İmparator'a ulaştırılıyor. O da bakanları toplayıp teklifi görüşüyor. Bir saatlik müzakereden sonra bunun 3D için iyi bir reklam olacağı, bütün dünyanın böylece sesimizi duyacağı sonucuna varılıp teklif kabul ediliyor. Ancak, güvenlik nedeniyle içeriye canlı yayın aracı alınamayacağı, çekimin banda kaydedilip, o gün ilgili kanalda yayımlanması 3D isteği olarak bildiriliyor.

Röportaj öncesi hazırlıklara, ben de yardım ettim. Daha doğrusu gelen çekim ekibini karşılama görevi bana verildi. Gelenler beş kişiydi. Girer girmez hepsi tepeden tırnağa arandı. Hiçbir şey çıkmadı. Sigara içen birindeki çakmağa, daha sonra iade edilmek üzere el kondu. Çekim ekibini Başkanın odasına götürdüm. Başkan ekibi ayakta karşıladı.

Röportaj sırasında Başkan, sorulan sorulara cevap vermede hiç zorlanmadı, çok güzel konuştu. 3D'nin insan hak ve özgürlüklerine saygılı, hukuka dayalı, evrensel değerleri benimsemiş demokratik bir devlet olduğunu; bu devlette her kararın yurttaşların özgür iradeleriyle verdikleri oylara göre alındığını, devlet sınırları içinde paranın geçmediğini, yurttaşlara her türlü hizmetin ücretsiz olarak verildiğini, dünyaya örnek teşkil edebilecek bir demokrasi anlayışının benimsendiğini anlattı. Aslında söylediklerinin hemen hemen tamamı İmparator'un kendine değil, Toprak Baba'ya aitti; ama dinleyenler bunun böyle olduğunu nereden bileceklerdi.

Başkana 3D'de birçok insanın öldürüldüğü yolunda iddialar bulunduğu, bu konuda ne düşündüğü soruldu. O da, bu gibi yalan iddiaların hepsini reddettiğini, bunların bazı çıkar çevreleri tarafından ülkemizi işgal etmek için uydurulan bahaneler olduğunu söyledi. Başkan konuşmasını “Özgür dünyayı 3D'ye karşı yapılan saldırıyı kınamaya davet ediyorum. Küresel emperyal güçler, kendilerine yeni bir sömürge yaratmak amacıyla günlerdir devletimizi baskı altında tutmaktadırlar. Hatta, egemenlik haklarımızı ihlal eden saldırılarda bulunmaktadırlar. Ancak 3D, bu sömürgeci kapitalist güçlere bütün imkanları ile karşı koyacaktır ve çıkacak olan bir savaşta tüm yurttaşlarımız damarlarındaki kanlarının son damlasını dökünceye kadar savaşacaktır. Özgür dünya şunu görmelidir: Dış güçler bir senaryo yazdılar ve şimdi de buna uygun bir film çevirmeye çalışıyorlar. Ama biz bu oyunu bozacağız!” Diyerek sonlandırdı.

Televizyon ekibindeki üç kişi, bandı stüdyoya götürmek ve yayımlamak üzere ayrıldı. Diğer iki görevli band yayımlanıncaya kadar misafir edilmek üzere alıkonuldu. Tabii bu kişiler, sözüm ona misafirimizdi, aslında rehin alınmışlardı. Çünkü İmparator banttaki tüm kaydın aynen yayımlanmasını istiyordu. Elimizde rehin tuttuğumuz bu kişiler varken, İmparator'un isteğini mecburen yerine getireceklerdi.

Birkaç saat sonra, yayımcı kuruluşun konu ile ilgili iddialı reklam sloganlarının ardından band yayımlandı. Biz de televizyondan izledik. Tamamının, tek kelime bile çıkarmadan yayımlandığı anlaşılınca, iki misafiri(!) de yolcu ettik.

Kuşatmanın yedinci günü, yemekte kuru fasulye var. Aç bir grup çitleri yıkarak meyve-sebze bahçesini talan etmeye kalkıştı. Açılan ateş sonucu gruptakilerin tamamı yani dokuz kişi öldürüldü. Bazı insanların açlıktan ve hastalıklardan ölme tehlikesi var. Yurttaşların işi gerçekten çok zor. İlaç yokluğu nedeniyle kriz geçirenlerin sayısı çok arttı.

Bazı gazetelerin manşetleri: Gergin bekleyiş sürüyor. Güvenlik güçlerimiz müdahale etmeye hazır. Deliler direniyor!

Yurttaşlar yokluk içindeyken sarayda hiçbir sıkıntı yaşanmıyor, eksikliği hissedilen bir şey yok. Her türlü yiyecek hatta ekmek bile var. Çünkü sarayda, tepsi ekmeği pişiriliyor. Saray ekmeği o nedenle hep taze ve sıcak. Tabii bu imkanlardan -artık bir saray mensubu olduğum için- ben de yararlanıyorum. Günlerdir yattığım odaya, büroya gitmedim; sadece arada sırada bahçeye çıkıp dışarıdaki kuşatmayı nöbetçi kulesinden izledim.

Bir ara sarayda dedikodu timi amiri Dedikoducu ile karşılaştık. Hayret! Bu sefer benimle konuştu... Havası kalmamış gibiydi. Onun anlattıkları doğrusu beni korkuttu. Çünkü yurttaşların toplu halde ayaklanmaları an meselesiymiş. Bir yandan açlık ve hastalıklar, diğer yandan ağır çalışma koşulları herkesi canından bezdirmiş. Birçok yurttaştan “Yetti, artık canımıza yetti! Ölümden öte yol mu var?” şeklinde konuşmalar duyduğunu söyledi. Bu konudaki endişelerini İmparator'a da anlatmış, İmparator duydukları karşısında oldukça sinirlenmiş. Çünkü yurttaşlarla ilgili gerçek haberler ondan saklanıyormuş. Dedikoducu ayrıca, bugün İmparator'un bir toplantı yapacağını da söyledi.

Dedikoducu'nun dediği doğru çıktı. İmparator, toplantı için bakanları ve beni çağırdı. Toplantı tutanağını yazma görevi bana aitti. İmparator, toplantıdakileri doğru söylemeleri konusunda uyarınca, herkes bu konudaki tespitlerini saklamadan olduğu gibi anlattı ve böylece durumun ne kadar vahim olduğu görüldü. Öncelikle yurttaşların yiyecek ve ilaç sorununu çözmek gerekiyordu. Bunun için de polis kuşatması kalkmalıydı ki dışarıdan bu ihtiyaç maddeleri temin edilebilsin. Kuşatmayı kaldırtmanın bir yolunu, çaresini aradılar. Sonunda İmparator bunun çaresini buldu: Polislere kuşatmayı kaldırmaları için yarın öğlene kadar kadar süre tanınacak, eğer kuşatma kaldırılmazsa her gün bir köle herkesin gözü önünde öldürülüp cesedi kuleden aşağı atılacaktı. İlk sırada öldürülecek olan köle de Başhekimdi.

**

-Delilerden kaçan kişi, aynada daima kendini görür.

-Dünya kurulduğundan beri hep, deliler öğretmen, akıllılar da öğrenci olarak kalmışlardır.

**

Savunma Bakanı, biraz da çekinerek sordu:

-Kuşatma kaldırılmazsa gerçekten de köleleri tek tek öldürecek miyiz?

İmparator bu soruya kızdı. Sesini yükselterek:

-Tabii öldüreceğiz. Aksi takdirde bizim blöf yaptığımızı düşünürler ve hiçbir isteğimizi ciddiye almazlar.

Toplantı sonunda İmparator, artık yurttaşların hendek kazma ve siper hazırlama işlerinde çalıştırılmamasını, ayrıca saraydaki yiyecek ve ilaçlardan bir kısmının, onların ihtiyaçları için kullanılmasını da emretti.

Toplantı kararı, yani kuşatma kaldırılmadığı takdirde kölelerin sırayla öldürüleceği polislere iletildi ve gergin bir bekleyiş başladı. Acaba kuşatma kalkacak mıydı, yoksa bu tehdit dikkate alınmayıp devam mı ettirelecekti?

Kuşatmanın sekizinci günü.

Gece benim için çok zor geçti. Benden başka konuyu bilen diğer insanlar için de, zor bir gece olduğu muhakkak. Sarayda kimi gördüysem gözleri kançanağı gibi, verilen selamı bile görmüyorlar. Asık suratlar moralimi iyice bozdu, saraydan çıkıp bahçeye yöneldim. Bir ağaç altında biraz kendimle başbaşa kalmak istiyordum.

Bahçe çöp içindeydi. Herkes hendek ve siper işiyle uğraştığı için burayla ilgilenen olmamıştı. Her taraf pet şişeler, kâğıt parçaları, sigara izmarit ve paketleri, kuş ölüleri, hatta kumaş parçaları ile doluydu. Hava sıcak ve boğucuydu; ya da bana öyle gelmişti. Çünkü biraz sonra püfür püfür esen bir rüzgâr ortalığı serinletmeye başlamıştı. Üstümden geçen bir kuşun kanat seslerini duyunca, çarpacak zannedip başımı eydim. Oysa arkasından baktığımda anladım ki kuş, birkaç adam boyu yükseklikteymiş.

Etraf yurttaş dolu. Hepsi mutsuz hepsi bezgin, hepsi öfkeli ve hepsi burnundan soluyor! Çalışmadan muaf tutulmuş olmaları bile, onları memnun etmemiş. Bana selam veren ya da verdiğim selamı alan hiç kimse yok. Hangisine baksam bana kin dolu gözlerini dikmiş bir insan görüyorum. Üzüldüm, sıkıldım ve tabii korktum. İnsanın az olduğu yerlerde dolaşmaya karar verdim. Ama çok da ıssız bir yer olmamalıydı.

Böyle bir yeri, asırlık bir çınar ağacının altında buldum. Yere oturdum. Önce rüzgârın çınardan kopardığı yaprakları, sonra da seke seke yürüyen kargaları seyrettim. Bayılıyorum kargaların böyle yürümelerine. Bazen tek başına, bazen de toplu halde bağırıyorlar. Kendime dedim ki: “Ne güzel! Burada insan da, insan sesi de yok!” Keşke böyle demeseydim. Çünkü bunu söyler söylemez karşıdan iki kişinin geldiğini gördüm. Arkalarından bir kişi daha ve onun da arkasından iki kişi.

Anlaşıldı, bugün bahçenin de tadı yok. Yatakhanedeki odam aklıma geldi, orayı görmek istedim, ayağa kalktım. Üzerimdeki çınar yapraklarını silkeleyip, odama gittim. Oda arkadaşlarım yataklarında yatıyorlar. Benimle konuşacaklarını sanmam. Bakışları dostça değil. Biri yüzüme bakarak öfkeyle yere tükürünce, burada durmanın doğru olmayacağını anladım.

Saraydayım. Öğleni bekliyorum. Zaman geçmiyor ki...

Nihayet... Evet, nihayet öğlen oldu. Gözetleme kulesine koştum, dışarı bakıyorum. Her şey eski yerinde, yani kuşatmanın kalktığı filan yok. Bizi kâle almadıkları belli. Oysa blöf yapmadığımızı biraz sonra anlayacaklar.

Kuşatmanın kalkmadığı haberi, bakanlara ve Başkana ulaştırıldıktan az sonra, elleri arkadan bağlanmış olarak Başhekim gözetleme kulesine getirildi. Bunu gören gazete ve televizyoncular fotoğraf makinelerini, kameralarını kuleye çevirdiler. Bu yetmezmiş gibi oradaki çok sayıda vatandaş da, ellerindeki telefonlar ile fotoğraf ve video çekmeye başladılar. Bu manzara karşısında ben kendime sordum, lütfen sevgili okurlar siz de kendinize sorun: Acaba deli kim? Dışarıdakiler mi, içeridekiler mi? Başhekim can derdinde iken gazeteciler, televizyoncular ve çok sayıda vatandaş görüntü derdinde; hem de canlı canlı!...

Başına kurşun sıkılarak öldürülen Başhekim'in cesedi kuleden aşağıya atıldı. Cesedi almak üzere bir cankurtaran hareket etti. Cankurtaranın peşinden yüzlerce insan geliyor. Polis onları durdurmada artık aciz kalıyor.

Cankurtaran cesedi alıp geri döndü, topluluk ise hastaneye doğru gelmeye devam ediyor. Kuleden topluluğa ateş açıldı. Bir kişi vurulup yere düşünce herkes durdu. 3D'nin şakası olmadığını anlamışlardı. Polis kalabalığa yetişti ve bariyerlerin arkasına gitmeleri için uyardı. Kalabalık bu sefer uyarıya uydu.

Bundan sonra ne olacaktı, bilen yok. Kimse tahminde bulunmak bile istemiyor. Sorunun cevabı, bu olaydan bir buçuk saat sonra belli oldu: Polis misilleme yapmaya başladı. Nasıl mı? Hastane bahçesine gaz bombası atarak. Göz gözü görmüyor, yurttaşlar öksürerek kapalı bir yere kendilerini atmak için binalara doğru koşuyorlar. Çığlıklar atılıyor, küfürler havada uçuşuyor, ağlayanlar var...

Ben, o sırada gözetleme kulesinde yani yüksekte olduğum için atılan gaz bombalarından fazla etkilenmedim. Hemen camları kapattık, buna rağmen gözlerim yandı ve nefes almada zorlandım.

Birkaç saat sonra gazın etkisi kayboldu. Bunda rüzgarın rolü var. Gaz dağıldıktan sonra aşağıya indim. Bombalar nefes darlığı çeken üç yaşlı yurttaşın ölümüne yol açmış. Kaçmaya çalıştılarsa da bir binaya giremeden ölmüşler. Cesetlerden biri binalara oldukça uzak bir yerde bir bankın üzerinde, diğeri meşguliyetle tedavi binasının yanındaki ağacın altında, biri ise yemekhane binasının kapısının bir metre gerisinde yerde öylece duruyor. Sonuncuya çok acıdım. Adamcağız birkaç saniye daha dayanabilseymiş içeri kendini atabilecekmiş. İçeri girebilseydi acaba yaşar mıydı?

İkinci bir emre kadar binalardan çıkılmaması anons edildi.

Kapıda Emniyet Müdürü ile Savunma Bakanı konuşuyorlar. Konuşma talebi müdürden geldi. Ben de konuşmaları duyuyorum. Müdür:

-Gaz bombaları bir uyarıydı. Umarım, bundan gereken dersi çıkarırsınız!Dedi.

-Evet çıkardık bile! Suçsuz sivil yurttaşların gazla nasıl zehirleneceklerini sayenizde öğrendik. Şimdilik gazınız yüzünden üç yurttaşımızı kaybettik. İlerleyen saatlerde başka ölenler de olabilir... Bu cinayetlerin vebali size ait. Diye cevap verdi bakan.

-Ölümlere üzüldük, ama bu gibi durumlarda maalesef kurunun yanında yaş da yanıyor. Sizden de bizden de daha fazla can kaybı olmaması için, bir kez daha teslim olmanızı öneriyorum.

-Ben de bu önerinize, bir kez daha “Hayır!” diyorum.

-Ben gene de size yarın sabaha kadar süre tanıyacağım. Süre dolmadan teslim olmanızı tavsiye ederim. Olmazsanız sabahın ilk ışıklarıyla birlikte silahlı müdahalede bulunacağız.

-Biz de bütün gücümüzle, bu alçakça saldırıya karşı koyacağız.

Müdür, bakan son sözünü söyledikten sonra oradan ayrıldı.

Operasyonun zamanı belli olmuştu. Alınacak tedbirlerle ilgili toplantı yapıldı. Toplantıda teslim olmanın lafı bile edilmedi. İmparator, bir saldırı durumunda düşmana ağır zayiatlar verdireceğimize, hatta işgalcileri devletimizden atacağımıza inanıyordu. Hayalciliğin bu kadarının da çok fazla olduğunu herkes bilmesine rağmen, bunu dillendirebilecek kimse yoktu.

Önce yurttaşlardan da bazılarına silah verilip, savunmaya yardımcı olabilecekleri düşünüldüyse de sonradan bu silahların yönetime çevrilebileceği dikkate alınarak bundan vazgeçildi. Hazırlanan siperlere, kazılan hendeklere, tüm binalara, kulelere ve saraya yerleştirilecek olan silahlı güvenlik güçleri, işgalcileri yoğun bir ateş altına alacaktı; ayrıca yurttaşların ve kölelerin düşman ile işbirliği yapmasını önlemek amacıyla yeterli sayıda eleman görevlendirilecekti.

Toplantıdan ayrılan insanların yüzlerine tek tek baktım. Bir tek yüzde bile olumlu bir beklenti, bir umut göremedim. Hepsi asık suratlarla, sinirli hareketlerle, ayaklarını adeta sürükleyerek oradan ayrıldılar.

**

-Doğduğunda her insana iki tane maske verilir. İnsan da bunlardan bazen birini, bazen de ötekini takar. O nedenle delilik ve normallik, her insanın doğasında vardır.

**

Hayret! Bu gece operasyon saatine kadar deliksiz uyudum. Sabaha karşı ortalık ağarırken, tepemizde dolaşan bir helikopterin gürültüsüne uyandım. Yataktan fırladım, cam kenarına geldim ve helikopterin bahçe üzerinde giderek alçaldığını gördüm. Hemen giyindim, yukarı çıktım. Herkes ayaktaydı. Görülmemiş bir telaş vardı. Buradan da anladım ki benden başka herkes geceyi uykusuz geçirmişti. Biri, Başkanı görmemi ve görev yerimin neresi olduğunu öğrenmemi söyledi. Bakanlar dahil, herkesin çatışma sırasında hangi odada görevli olacağı belirlenmiş. Nitekim insanlar, görev yerlerine doğru gitmeye başladılar.

İmparator'un kapısını çalıp, içeri girdim. Masasında oturmuş kahvaltı yapıyordu. Oldukça sakindi, olağanüstü bir durum belirtisi göstermiyordu. Bana bodrumdan iki tabanca, iki yedek şarjör ve bir sandık da mermi getirmemi söyledi. İstenilenleri hemen getirdim. Helikopterin sesi giderek uzaklaşıyordu.

Bu beni rahatlattı. On beş dakika kadar sonra, tekrar helikopterin sesi duyuldu. Sonra kendi göründü. Futbol sahasının olduğu yerde alçaldı. Sonrasını bilmiyorum, çünkü görünmüyor. İnmiş olmalı. Sanırım helikopterle, operasyonu gerçekleştirecek elemanlar getiriliyordu. Beş dakika sonra helikopter havalandı. Bu gidiş-gelişlerden, helikopterin ilk gelişinin keşif amaçlı olduğu da anlaşılıyordu.

İmparator, çatışma sırasında burada olacağımı, görevimin yedek şarjörlere mermi doldurmak olduğunu söyledi. Kahvaltısına aynı rahatlıkla devam etti. Ben de hemen tabancaların şarjörlerini ve yedek şarjörleri doldurup camın yanındaki sehpanın üzerine koydum.

Helikopter bir kez daha gelerek aynı yere iniş yaptı. Çatışma hâlâ başlamadı. Polislerin indirildiği yer buraya uzak olduğu için başlamamış olabilirdi. Ayrıca çatışmaya girebilmek için belli bir sayıda elemana ulaşmayı da amaçlamış olabilirlerdi.

Helikopterin son ziyaretinden sonra silah sesleri duyulmakta gecikmedi. Önce tek tük tabanca sesleri geldi, sonra ise giderek arttı. Pencereden birkaç polis gördüm. Ağaçları kendilerine siper almaya çalışıyorlardı. Bir de bomba sesi duyuldu, ama bu ses saraya uzaktı.

Bir müddet saraya ne kurşun ne de bomba atıldı. Çatışmanın yoğun olduğu bölge demir kapının ve gözetleme kulesinin bulunduğu yerdi. Bu da gösteriyordu ki polis, önce burayı ele geçirecek ve içeriden demir kapıyı açıp, dışarıdaki güçlerini bahçeye sokacaktı. Bunu başarması zor olmadı. Çünkü, az sonra bahçe polisle doldu.

Polis miktarı çoğalınca, çatışma saray tarafına kaydı. Atılan kurşunlardan biri İmparator'un odasının camının üstünden girerek karşı duvara saplandı. Ben kırılan cam sesiyle birlikte camdan biraz daha öteye, duvara doğru uzaklaştım. İmparator hiçbir tepki vermedi. Sanki kırılan cam sesini duymamış gibiydi, kahvaltı etmeye devam etti.

Kahvaltı bitince, bir görevli geldi boşları aldı. Aynı görevli, az sonra elindeki tepsiyle kahve ve su getirdi. İmparator bir sigara yaktı. Suyu içti. Sonra bir yudum kahvesinden alıp bir nefes de sigarasından çekti. İmparator'un bu durumunu ben açıklayamıyordum. Dışarıda kıyamet koparken adamın kılı bile kıpırdamıyor... Yoksa bu adam, sinirlerini mi aldırmıştı da, tepki vermiyor, bu olaylardan etkilenmiyordu? Silah ve bomba sesleri, camın kırılması adamda en ufak bir heyecan belirtisi ortaya çıkarmamıştı. Ruhsuz, duygusuz, sinirsiz bir adam olabilir miydi?

Daha önce tanık olduğum olaylar, İmparator'un hep bu görüntüde olmadığını bana hatırlattı. Öyleyse birbirinin zıttı yaşadığı ruhsal dönemleri vardı. Bir dönem şimdiki gibi umursamaz, donuk, tepkisiz iken diğer dönemde hareketli, sinirli, heyecanlı, saldırgan olabiliyordu.

Kahvesini bitirince ayağa kalktı, camı açtı. Silahları ellerine aldı, önce şöyle bir tarttı, sonra bana doğru çevirdi.

-Bak Kargacı, şarjörleri hızlı bir şekilde dolduramazsan kurşunları kafana boşaltırım. Ona göre...

Dedikten sonra, cama döndü ve iki silahla birlikte ateş etmeye başladı. Bu görüntüsü bana çocukken okuduğum bir kitaptaki resimli kahraman Tommiks'i hatırlattı. O da bazen düşmanlarına böyle çift silahla ateş ederdi. Ateş ederken İmparator'un gözleri sevinçten parlıyor, adeta zevkten dört köşe oluyordu. Savaş oyunu oynayan, küçük bir çocuk gibiydi...

Ardı ardına ateş ediyordu ve silahlar hemen boşalıyordu. Tabii şarjörleri doldurmada çok zorlanıyordum. Bazen tek tabancayı kullandığı da oluyordu. İşte o zaman işim rahattı.

Yarım saat böyle geçtikten sonra, ateş etmeye kısa bir süre ara verdi. Kafasını sağa sola oynatıp etrafı iyice gözetleyip nişan aldı ve üç el ateş etti. Ardından bir kahkaha atarak:

-Tepe üstü çakıldı salak, dedi.

Merakla camın yanına gittim, ne olduğunu görmek için. Bir polis yerden kalkmaya çalışıyordu. Kalktı. Karnını tutarak çiçeklerin arasına kendini attı.

Bu arada İmparator'un tabancası boşalmış ve yedek şarjör de dolmamıştı.

-Gebermek mi istiyorsun sen? Diye bana bağırmaya başladı. Hayır hayır, bağırmıyordu; böğürüyordu... Ağzından köpükler saçarak hışımla üzerime yürüdü. Ondan uzaklaştım, hemen şarjörleri doldurmaya başladım. Tabancaya bunları takıp ateş etmeye başlayınca adam, beni unuttu. İnsan öldürme eyleminde bulunurken kendinden geçiyor, bundan büyük bir haz duyduğunu davranışlarıyla belli ediyordu.

Çatışmanın hızlandığı, artan kurşun ve bomba seslerinden belliydi. Bulunduğumuz odaya üç kurşun daha isabet etti. Üçü de duvarda... Bir de diğer camı indiren kurşun var, ama onun nerede olduğunu göremedim. Yemekhane tarafından gelen çok şiddetli bir patlama duydum. Bomba sesinden farklıydı. Sonra da siyah dumanlar çıkmaya başladı. Öyle ki bu siyah duman sarayın açık olan penceresinden içeri girince İmparatoru öksürük tuttu. Küfür ederek camı kapattı, gidip koltuğuna oturdu. Kırık olan diğer camdan duman girmesini engelleyemezdik ama zaten buradan fazla duman gelmiyordu.

İmparator'un oturması, galiba biraz uzun sürecekti. Fırsattan istifade etmek için cama geldim, savaşı seyredecektim. Dışardan gelen insan sesleri birbirine karıştığı için ne dendiğini anlayamıyordum. Sesler, boğucu bir uğultu gibiydi. Çığlık mı, ağlama mı, bağırma mı, küfür mü, yalvarma mı ne olduğu belli değil.

Siperden arada sırada başını çıkarıp ateş eden bir güvenlik elemanımız gözüme ilişti. Bir ara ateş etmeyi bırakıp karşı tarafa bir bomba attı. Sonra elindeki ikinci bombayı da gördüm ve hemen arkasından bir patlama... İnsan parçaları havada uçuyordu. Bombayı nedense atamamıştı, elinde patlamıştı. İrkildim. Titremeye başladım.

İmparator'un uyarısı ile kendimi toplayıp cam kenarından uzaklaştım, Çünkü bana:

-Kargacı, orada durmaya devam edersen az sonra pisi pisine gideceksin. Karşındaki düşman tabanca kullanma konusunda senin gibi bir acemi değil, defalarca bu tür çatışmalara katılmış profesyonel bir savaşçı. Seni kolayca bir keklik gibi avlayabilirler. Aptallığı bırak da camın yanından ayrıl! Dedi.

Yerler mermi kovanı doluydu. Ayağımla üzerine bastığım bir kovan yüzünden az kalsın yere düşecektim. Ben değil de, ya İmparator bu boş kovanlar yüzünden düşerse benim halim nice olurdu? Sorusu bile beni ürküttü. Hemen yere eğilip elimle kovanları toplayıp bir kenara yığmaya başladım. O kadar çok ki... Hepsini değilse bile İmparator'un yolu üzerindekileri toplamıştım.

Beni camdan baktığım için uyaran, hatta aptallıkla suçlayan İmparator, ayağa kalkıp cama doğru ilerledi ve çatışmayı izlemeye başladı. İyi görememiş olmalı ki daha önce duman girmesin diye kapattığı camı açtı. Zaten nereden geldiği belli olmayan o duman da artık yoktu. Kendini seyre öylesine kaptırdı ki, ateş etmeyi bile unuttu. Güvenlik mi? Benim için tehlikeli olan bu durum, onun için tehlikeli değil miydi? Orada dikilip durduğuna göre demek ki değildi! Öyle ya ona mermi filan vız gelirdi!

İmparator'un arkası bana dönüktü. Aramızdaki mesafe bir buçuk metre civarındaydı. Bu sadist alçak, insanları öldürmekten ve ölenleri seyretmekten hoşlanıyordu. Onun yüzünden çok sayıda insan hayatını kaybetmişti. Daha kim bilir kaç insan ölecekti? Bu savaş bittikten sonra ne olacaktı? İmparator'u yargılayıp asacaklar ya da bir hapishaneye mi kapatacaklardı? Hayır. O, gene bir hastanede müşahede altına alınacak ve belki orada da gene başka insanların ölümüne yol açacaktı.

Öldürttüğü Toprak Baba ve Âşık aklıma gelince, ona karşı duyduğum nefret iyice arttı. Bu namussuz alçağı ortadan kaldırmak gerekliydi. Ama nasıl? Aslında bunu şimdi, şu anda ben yapabilirdim ve böylece bu savaş da biterdi. Üstelik bu katilin bundan sonra sebep olma ihtimali bulunan birçok ölümü de engellemiş olurdum. Zaten, günler önce bu zalimi öldüreceğime dair kendime söz vermemiş miydim?

Bundan daha uygun bir zaman olamazdı. Bütün cesaretimi topladım ve belimdeki tabancayı çıkardım. Tam o sırada İmparator hareketlendi. Yüzünü bana dönecek zannettim. Dönseydi hiçbir şey yapamazdım, elimden tabancayı düşürürdüm ve o da beni boğarak öldürürdü. Neyse ki dönmedi, cama daha yaklaşmak için hareket etmiş. Yarım adım ileri gitti, seyretmeye devam edecekti.

 

**

-Tarihte birçok devleti akıllılar kurdular; deliler de yıktılar.

-Delilerin kurduğu bu devleti, deliler yıkar mı?

**

Tabanca bulunan elimi yukarı kaldırdım. Namluyu tam kafası hizasına getirdim. Elim hafiften titriyordu, ama o kadar önemli sayılmazdı. Yani bu titreme, tetiği çekmeme engel değildi. Bir an tetiği çekmekten vazgeçer gibi oldum, sonra tekrar kendime cesaret telkin ederek işi bitirmeye karar verdim. “Haydi ne duruyorsun! Korkma! Çek şu tetiği?” diyordum içimden. Çekecektim. Gözlerimi kapatıp çekecektim...

Gözlerimi kapattım, birden İmparator'un gövdesi üzerime devrildi. Kendimi geri atarak kurtulmaya çalıştıysam da kocaman gövdesi omuzuma çarpıp yere düştü. Şaşkın şaşkın yerdeki adama bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Tetiği ne zaman çektiğimi, nasıl çektiğimi hiç hatırlamıyorum. Ama adam yerde yattığına göre demek ki tetiği çekmişim. Şaşkınlığım biraz daha sürdü, sonra eğilip bir kere daha yerdeki adama baktım. Yaşıyor mu, ölmüş mü? En ufak bir canlılık belirtisi göremedim. Sırtüstü, bir ayağı kıvrılmış bir şekilde yatıyor, kafasından kanlar akıyordu. Giysileri kan içinde kalmıştı, hatta kan pantolununa kadar ulaşmıştı.

Dondum kaldım. Dakikalarca öyle bekledim.

Acaba öldü mü? Merak içindeydim. Öğrenmeliydim. Bunun için üzerine eğilip elini tuttum. Nabzını dinledim. Atmıyordu. Nefes alıp almadığını kontrol ettim. Solunumu da durmuştu. Yüzüne baktım, kan yüzünden henüz çekilmemişti, rüyada gördüğüm gibi suratı, gene pis pis sırıtıyordu. Ya dirilirse? İşte o zaman bittim ben! Rüyam gerçek olur ve bu alçak beni kesin öldürür; hem de işkence yaparak...

Bir sandalyeye oturup hiçbir şey düşünmeden bir müddet öyle bekledim. Sık sık nefes alıyordum ve kalbim dışarı fırlayacakmış gibi atıyordu. Tabanca hâlâ elimde duruyordu. Suç aletimi, cebime koymayı akıl ettim. Küçük olduğu için cebime kolayca sığdı. Şu küçücük tabanca, dev gibi bir adamı, İmparator'u yere sermişti...

Sakinleşince bundan sonra ne yapacağıma karar vermem gerektiğini düşündüm. Aklıma ilk gelen çare, buradan kaçmak oldu. “Nereye, nasıl” sorularını sorduğumda bunun imkansız olduğunu gördüm. Dışarı çıksam orada bombalar patlıyor, kurşunlar atılıyor. Bu şiddetli savaşın içinden geçip nasıl kaçacaktım? Bir kurşun ya da bir bomba işimi bitiriverirdi.

Bu risklere rağmen İmparator'un odasından çıkmaya, bir fırsatını bulursam kaçmaya karar verdim. İmparator'un öldüğü anlaşılırsa/duyulursa bunu benim yaptığımı kim nereden bilecekti? Silah konusunda beceriksizliği bilinen Kargacı, İmparator'u öldüremezdi ki... Zaten 3D'nin tek milli kahramanının, Devlet Başkanı'nı öldürdüğüne de kimse inanmazdı.

Burada durduğum her an, beni daha zor bir duruma sokuyordu. İmparator'un yerde yatan cesedinin açık gözleri, sanki sürekli beni izliyor gibiydi. Ya ölmediyse, ya ayağa kalkarsa? Saçma ama bu ihtimal devamlı aklıma geliyordu. Evet, bir an önce bu odadan ayrılmalıydım...

Odanın kapısını, çıkarken hafifçe çekerek kapattım. Uzun koridor boyunca yürüdüm. Giriş kısmına gelince durmak zorunda kaldım. Çünkü yerde yaralanmış güvenlik elemanları vardı. Tam dört kişi. Dışarıda yaralanıp içeriye getirilip, öylece bırakılmışlar. Tedavi eden filan yok. Kim tedavi edecek ki? Burada ne bir doktor, ne bir hemşire, hatta ne de bir hastabakıcı var! Yaralıların hepsi acı içinde kıvranıyorlar.

Yaralılardan akan kanlar, bütün giriş bölümünü kaplamış, kan kokusu her tarafı sarmış. Koku beni rahatsız etti, içimden kusmak geldiyse de kusamadım. Yer kan nedeniyle kayganlaşmış. Dikkatli basmak ve yürümek gerekiyor.

Adamlardan birinin yarası dizinden. Kurşun diz kapağını parçalamış. Eliyle o bölgeyi sıkıp, kanı durdurmaya ve acısını azaltmaya çalışıyor. Tabii kan durmuyor, acı azalmıyor...Acı acı inliyor, inliyor...

Diğeri karnından yaralı. Oturmuş vaziyette, belini eğmiş karnını tutuyor. Karnındaki elinin parmakları arasından kan sızıyor. Acısı fazla, ama sesi çıkmıyor; dişlerini sıkmış, gözleri yardım edecek birilerini arıyor.

Duvara sırtını dayayıp oturan adamın, altı kan içinde. Ancak yarası altta değil sağ omuzunun biraz altında. O da inliyor, acı çığlıklar atıyor. Bazen de sol eliyle yere vuruyor. Bu vuruşlar, yarasının acısını artırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Tam kapının ağzında, yüzükoyun yatan bir yaralı daha var. Yattığı yerin her tarafı kan dolu, bu kanların bir kısmı ona bir kısmı da diğer yaralılara ait. Bu adam bir şey konuşuyor gibi, ama ne dediği anlaşılmıyor. Biri kapıdan girmek istese, bu yaralı yüzünden ya giremez ya da çok zor girer. Onu oradan çekmek lazım, ama kapıya yaklaşmak da oldukça tehlikeli. Yerde sürünerek ona yaklaşmaya çalışıyorum. Korku filan duymuyorum artık. Dikkatliyim. Yaralıya ulaşmam birkaç dakika sürüyor, çünkü çok yavaş hareket edebiliyorum. Elimle kuvvet alıp sürünmeye çalışıyorum ama ellerim kandan kaydığı için çok zorlanıyorum.

Sonunda adama ulaştım. İşin asıl zor kısmı şimdi. Ayağından çekiyorum. Çekiyorum... Biraz dinlenip tekrar var güücümle çekiyorum. Ve nihayet onu, duvar kenarındaki yaralının yanına kadar sürükleyebildim. Orada adamı sırtüstü çeviriyorum. Gözlerinden, -onca acı çekmesine rağmen- bana minnetle baktığını anlıyorum. Konuşmak istiyor, bir şeyler anlatmak istiyor fakat sadece boğazından bir hırıltı çıkıyor. Durumu çok çok kötü. Dört-beş yerinden yaralanmış. Neresine baksan kan akıyor. Sağ elini biraz havaya kaldırınca elinin sıkılı olduğunu gördüm. Bana bir şey vermek istediğini zannettim. Elini tuttum, açtım. Küçük bir taş parçası çıktı. Bu taşı öyle sıkmış ki, taş elini kanatmış. Yanılmışım. Bana verceği bir şey yoktu elinde. Belki de elini tutmamı istiyordu. Öyle yaptım. Göğsü körük gibi şişip şişip iniyordu. Hırıltıları giderek sıklaştı, göğsü son bir defa daha körük gibi şişince, hırıltıları da bitti. İki gözü de açık ölmüştü.

Etraf cam kırığı ve mermi kovanı doluydu. Her tarafta kurşun izi vardı. Girişteki kapıda yüzlerce mermi deliği gördüm. Etrafta yaralılardan başka insan olmadığını düşünürken, görevlilerin oturduğu bankonun arkasından, iki tane güvenlik elemanı kafalarını uzattılar. Galiba bu kadar süredir, benim burada olduğumu fark etmemişler. Korkudan saklandıkları yerden, kafalarını çıkarmalarının nedeni, belki de o sırada biraz azalmış olan silah sesleriydi. Daha uygun sığınacak, saklanacak bir yer bulmak istemiş olabilirlerdi. Beni görünce önce şaşırdılar, sonra öfkeyle bağırdı biri:

-Kargacı, sen burada ne arıyorsun? Senin görev yerin Başkanın yanı değil miydi? Neden Başkanı bırakıp da geldin?

Bunlara İmparator'un öldüğünü söylemeyecektim. Kararım buydu. Buna rağmen nasıl oldu bilmem, ağzımdan:

-İmparator öldü, sözleri çıkıverdi.

Adamlar önce inanmadılar. Yüzüme hayret ve aşağılama karışımı bir bakış attılar. Saklandıkları yerden sürünerek çıkıp İmparator'un odasına gittiler. Geri geldiklerinde yüzlerinde rahatlamış insanlara özgü bir ifade vardı.

-Doğru söylemişsin Kargacı. Haberi Bakanlar'a da verelim, deyip Bakanların bulunduğu odaya doğru yürüdüler. Ben de peşlerinden gittim. Ama odaya girmeyip dışarıda bekledim. Haberi duyan Bakanların hepsi birden dışarı fırladılar ve gidip İmparator'un öldüğünü kendi gözleriyle gördüler.

Savunma Bakanı, haberi getiren güvenlikçilere:

-Arkadaşlarınıza, Başkanın şehit olduğu haberini verin, ateşi kessinler, dedi.

Haber kısa sürede savaşan tüm personele ulaştırıldı ve hemen ateş kesildi. Karşı taraf belki bu aniden ateş kesmeye şaşırdı, bunun bir tuzak olabileceğini düşündü. Elinde megafonla Savunma Bakanı karşı tarafa İmparator'un öldüğünü, teslim olacaklarını, ateş etmemelerini söyleyince onlardan,

-Ellerinizi havaya kaldırarak saraydan, diğer binalardan ve siperlerden dışarı çıkın. Size ateş edilmeyecektir. Cevabı geldi.

İmparator gitti, savaş bitti. Ve tabii Demokratik Deliler Devleti de yıkılmış oldu.

Bundan sonra 3D, dünyadaki en kısa ömürlü devletlerden biri olarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerini alacaktı. Çünkü 3D, tam 39 gün yaşayabilmişti...

Sosyoloji biliminin öncüsü ve habercisi olarak kabul edilen İbn-i Haldun'a göre, devletler de tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Bizim devletimiz de doğdu ama maalesef büyüyemeden ve yaşlanamadan öldü.

Az sonra, bahçe gazeteci ve televizyoncularla doldu. Hatta bunların bir kısmı sarayın içine bile girdi. Saraya giren gazeteci ve televizyoncuların hepsi benim fotoğrafımı çekip görüntümü kaydetti. Çünkü benim halim gerçekten görülmeye değerdi. Basın mensupları, o nedenle bu görüntüyü kaçırmak istememişlerdi. Elim yüzüm, üstüm başım kan içindeydi. Bir mezbahada kesim işi yapan kasaplardan bile daha çok kana bulanmıştım.

Benimle işi biten basın mensupları, İmparator'un odasını aramaya başladılar. Kapıları tek tek açıp bakıyorlardı. Polis onlara engel olmaya çalışıyordu, ama başaramıyordu. Polis bir-ikisinin önünü kesip durduruyor, fakat yedi-sekiz tanesi birden diğer odalara yöneliyorlardı. Polis baktı ki olmayacak, basın mensuplarını kendi haline bıraktı. Bu karambolden yararlanıp ben de kendimi bahçeye attım. Ben sanıyordum ki polis gelince ilk iş olarak beni ve diğerlerini kelepçeleyip tutuklayacak. Oysa kimse bana aldırmıyordu. Belki, ya benim kim olduğumu bilmediklerinden ya da görüntüm nedeniyle beni de yaralı zannettikleri için ilişmiyorlardı. Acaba diğerlerini tutukladılar mı? Haberim yok.

Bahçe ceset ve yaralı dolu. Yaralılar her gördüklerinden yardım istiyorlarlarsa da karşılık göremiyorlardı. Benden de yardım istediler. Hangi birine yardım edeyim ki...

Kan kokusu, barut kokusuna karışmış. Yerler; insan yaralı ve ölülerinden başka kuş ölüleriyle de dolu. Bir tane de ölmüş kedi gördüm. Bu hayvanların ne günahı vardı? Onlar savaşmıyorlardı ki öldürülsünler...

Binaların bazıları harabeye dönmüş, kırılmadık cam hemen hemen hiç kalmamış. Kapılar parçalanmış, uçmuş... Duvarlar delik deşik.

Kırılmış ağaç dalları oraya buraya savrulmuş. Birçok yerde insan parçaları var; korkarak bakıyorum... Daha var ama devam edemeyeceğim.

Büyük demir kapının olduğu tarafa doğru götürüyor ayaklarım beni. Kapının önünde üç tane güvenlik görevlisi cesedi var. Yerlerde gene çok sayıda mermi kovanları.

**

-Ne kadar normal görünmeye çalışırsan, o kadar da delirirsin.

-Ama sen bu söze boş ver! Delirmek, bazen gereklidir.

**

Kapının arkasından sesler geliyor. Bunlar içeride hasta yakınları bulunan kimseler. Merak içindeler ve içeri girmek için sabırsızlanıyorlar. Elleriyle kapıyı yumruklayıp “Açın, açın kapıyı!” diye bağırıyorlar. Arada tekme atanlar da oluyor. Kapının yanında polis olmaması hayret verici. Sadece on beş-yirmi metre ileride bir polis görüyorum.

Neden yaptığımı bilmiyorum, ama yaptım işte! Yayaların girişi olan küçük kapıyı açtım. Belki de kaçmak için...

Ben kapıyı açınca dışarıdaki kalabalık hücum etti, kaçmak imkansız. Açılan kapıya öyle bir yüklendiler ki az kalsın duvarla kapı arasına sıkışıp ölecektim. Akın akın bahçeye giriyorlar. Kısa sürede giren sayısı yirmiyi buldu bile. İleride dolaşan polis durumu farkedip arkadaşlarına haber verdi ve kapıya doğru koştu. Kalabalık, kapıyı kapatmaya gelen polisleri de püskürttü ve içeri girmeye devam etti. Birkaç polis daha arkadaşlarına yardıma gelince, kapı kapatıldı. Kapatılmasa da olurdu, zaten dışarıda kalan pek yoktu.

Sayemde bahçede tam bir kaos yaşanıyordu. Hemen oradan uzaklaştım.

Savaş bittikten sonra o gün, güvenlik güçleri kendilerini toparlar toparlamaz ilk önce, yaralıları en yakın hastanelere naklettiler. Bunu yaparken bizden/sizden ayrımı asla yapmadılar. Sadece önceliği ağır olan yaralılara verdiler. Daha sonra ölüler kaldırıldı. Sıra esir alınmış olan ve 3D'de kendilerine köle statüsü verilen hastane personeline geldi; bunlar üç otobüsle götürüldüler, yerlerine buradaki işleri yapacak yeni görevliler getirildi. Yurttaşlardan ilâç yokluğu nedeniyle kriz geçirenlerin ve ağır hasta olanların da tedavilerine hemen başlandı.

O gün sadece akşam yemeğini, o da çok geç bir saatte yiyebildik. Günlerdir aç olan yurttaşlara bu yemek adeta can verdi. Yemek, dışarıdan getirtilmişti; yemek firmalarından temin edilmişti; ama sabah kahvaltısı hastanede hazırlandı.

Savaşın ertesi günü.

O günkü gazete manşetleri: Delice savaştılar ama zafer bizim oldu. Delilerin devleti yerle bir edildi. Deli hükümranlığı buraya kadar. Savaş bitti ama çok sayıda can kaybı ve yaralı var. Güvenlik güçleri başarılı bir operasyonla delilere “Dur!” dedi. Deliliğin sonu budur.

Gazetelerin çoğunda, benim fotoğrafım da yer aldı. Bir tanesi, o kanlı fotoğrafın altına “İşte gözünü kan bürümüş bir deli cani!” yazmıştı. Bu ifade beni gerçekten yaraladı. Bir diğer üzüldüğüm nokta da, bu ve diğer fotoğrafların beni savaşın baş sorumlusu durumuna sokmasıydı. Yani elebaşı benmişim. Nitekim sorgum sırasında bu fotoğraflar sık sık önüme konacaktı.

3D'nin yönetiminde görev alan herkes; yani bakanlar, güvenlik elemanları, Dedikoducu, yargı mensupları ve tabii devletin kasası olan ben sık sık sorguya çağrıldık. Bu tam bir hafta sürdü. Ben soruların hepsine doğru cevaplar verdim. Ama anlattıklarım onları inandırmıyordu. Nasıl 3D'nin para işlerinden sorumlu tutulduğumu, milli kahraman oluşumu, insanların nasıl öldürüldüklerini, hatta tecrit bölümünde yaşadıklarımı; kısacası ne biliyorsam her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattım.

En çok sorguya çekilen bendim. Bunda biraz da gazetelerin benim fotoğrafımı yayımlamalarının rolü bulunuyordu. Para konusunda sorulan sorulara, para teslim alırken ve verirken tuttuğum tutanakları göstererek cevap veriyordum. Tutanak tutmayı akıl etmiş olmam takdir ediliyordu ama daha fazla bilgi edinmek amacıyla beni habire sıkıştırıyorlardı. Toplanan para miktarını sordular. Yekunu gene tutanaklarla gösterdim. Rakamın büyüklüğü karşısında şaşırdılar. Şaşkınlıkları geçince, bu paranın nerede olduğunu sordular. Ben de “Tahminime göre şehirde bir bankada İmparator adına açılmış olan bir hesaptadır.” dedim ve paraların çuvallarla nasıl götürüldüğünü anlattım. Hemen şehirdeki bütün bankalara telefon edildi, böyle bir hesap olup olmadığı soruldu. Cevap gecikmedi, benim sorgum devam ederken geldi. Bankadan hemen o hesabın bloke edilmesi istendi.

Savaş bittikten yedi gün sonra.

Bugün son defa sorguya alındım. Bu, ya altıncı ya da yedinci sorgulanışım. Bir kez daha önceki söylediklerimi tekrarladım. Gene inandıramadım. Israrla bana “Sakladığın bir şey var!” diyorlardı. Adamlar haksız da sayılmazlardı. Evet söylemediğim, sakladığım bir şey vardı: İmparator'u öldürmüş olmam!.. Ben bu olay aklıma geldikçe kahroluyordum. Çok pişmandım. Keşke öldürmeseydim. Ben İmparator'u öldürdüğüm ve savaşın bitmesine bu yolla yardımcı olduğum için, başkaları tarafından belki de kahraman bile ilan edilebilirdim. Oysa ben, kahramanlık filan istemiyordum. Rastgele sahip olduğum önceki kahramanlık payesinden dolayı çekmediğim sıkıntı kalmamıştı. Bir kahramanlığı daha asla kaldıramazdım. Beni asıl rahatsız eden, İmparator'u öldürdüğüm için kendimi bir katil olarak görmemdi. Kötü olabilir, alçak olabilir, belki de ölümü hak etmiş bile olabilirdi. Ama buna benim değil, yargının karar vermesi gerekirdi. Elimi kana bulamam belki de beni yıllarca rahatsız edecek, vicdan azabı çekecektim.

İtiraf beni biraz olsun rahatlatabilirdi. Sorgudaki adamlara:

-Evet, sizden gizlediğim bir şey var. İtiraf etmek istiyorum.

Deyince, önce ikisinin de gözleri üzerime dikildi, sonra yüzlerine büyük bir başarı elde etmiş insanların gülümsemesi geldi.

-Söyle! Seni dinliyoruz Kargacı.

-İmparator'u ben öldürdüm.

-Emin misin öldürdüğünden? İyi düşün! Deyip güldüler.

Ben de nasıl öldürdüğümü; camın önünde duruşunu, arkasında iken tabancamı çıkarıp kafasına nasıl nişan aldığımı... Anlattım.

-Şimdiye kadarki anlattıklarının doğruluğundan şüphelenmedik, ama işte bu öldürme hikayen yalan Kargacı! Böyle bir yalana neden ihtiyaç duydun?

-Hayır, yalan söylemiyorum. Tetiği çekmeden önce gözlerimi kapattım. Birkaç saniye sonra da İmparator üzerime düştü. İnanın doğru söylüyorum. Yoksa ben, bir katil olarak anılmayı isteyecek kadar aptal mıyım?

-Elimizde İmparator'un otopsi raporu var. Bugün geldi. Güvenlik güçlerinin silahından çıkan bir kurşunla öldürülmüş. Üstelik arama sırasında el koyduğumuz senin tabancanın şarjöründeki bütün mermiler de duruyordu. Yani o gün, senin silahınla hiç ateş edilmemiş.

-Bana çok büyük bir müjde verdiniz. Günlerdir İmparator'u öldürdüm diye acı çekiyordum. Şimdi öylesine rahatladım ki! Kendimi bir kuş kadar hafif hissediyorum. Teşekkür ederim. Dedim.

Son sorgum bitmişti. Her zamanki gibi tutanağı imzaladıktan sonra gidebileceğimi söylediler.

Az önce anons yapıldı. Yarın öğlene kadar hazırlığımızı tamamlamamız isteniyor. Başka bir hastaneye nakledilecekmişiz. Hazırlık için bize bu kadar çok zaman verildiğine bakıp da çantalara, bavullara dolduracak bir sürü eşyamız var sanılmasın. Benim hazırlayacağım eşya, bir pijama ve bir de gömlekten ibaret.

Hastane savaş sırasında çok fazla tahribata uğramış. Onarımdan geçmesi gerekiyor. İçeride insanlar varken onarmak çok zor olacağından böyle bir tedbir düşünmüş olabilirler. Birçok hasta, günlerdir kırık camlı odalarda yatmak zorunda kaldı. Bu yüzden hastalananlar oldu. Hava gündüzleri sıcak ama geceleri soğuk oluyor.

Gece karanlık örtüsünü hastanenin üzerine çekince, ortalık garip bir sessizliğe büründü. Her zamankinin aksine bu gece, bir çıt sesi bile duyulmuyor. Belki de yıllardır kahrımızı çeken hastanemize karşı bir saygı duruşuydu bu sessizlik! Son gecemiz... Yatağa erken girdim. Son gecemizde, geçmişte burada yaşadıklarımı düşündüm: İyisi kötüsüyle, güzeli çirkiniyle... Anılarım birbirinin peşi sıra gözlerimin önünden geçerken, uyuyuvermişim.

Sabahleyin herkesten önce uyanıp, bahçeye çıktım. Doğru Toprak Baba ve Âşık'ın mezarlarının yanına gittim. Onlarla konuştum, kendilerini çok sevdiğimi söyledim ve vedalaştım. Oradan ayrılırken arkama dönüp onlara defalarca baktım...

Ağaçları, çiçekleri, bahçenin diğer yerlerini, tüm binaları dakikalarca seyrettim. Gördüklerimi belleğime kaydetmek istiyordum; ileride burası aklıma geldiğinde hatırlayabilmek için.

Kuş seslerini dinledim. Kuşların hepsi sanki benim için bir veda şarkısı söyler gibiydiler... Kuşlara el salladım, onlar da kanatlarını çırparak karşılık verdiler.

Öğlen yemeğinden sonra, küçük bir poşetin içine eşyalarımı koyup hastanenin dışında bekleyen çok sayıdaki otobüsten birine binmek için çıkış kapısına doğru yürüdüm. Kapıya gelmeden arkamdan birinin bana seslendiğini duydum. Dönüp baktım, Dedikoducu.

Bekledim, geldi. İlk sözü:

-Kargacı, ben zaten senin bir tavuk bile kesemeyeceğini tahmin ediyordum. Dedi ve daha birçok şey konuştu. Ama bu ilk sözlerinden sonrasını dinlemedim. Bu sözle açıkça söylemese bile, İmparator'u benim öldürmediğimi tahmin ettiğini anlatmaya çalışıyordu. Şaşırdım. Adam bu şartlarda bile istihbarat peşindeydi. Takdir etmek de lazım, çünkü bu bilgi sadece dün benimle sorguyu yapanlar tarafından biliniyordu. Dedikoducu bunu nasıl öğrenmişti? İmparator'u bana hatırlattığı için ona belli etmesem de kızmıştım. Hiç konuşmadan yanından ayrıldım. Arkamdan bakakaldığını sanıyorum.

Otobüs hareket etti, seyahat başladı. Nereye? Söyleyen olmadı ki bileyim! Farketmez neresi olduğu. Dışarıya çıkmayalı, görmeyeli yıllar olmuştu. Giderken heyecanla seyrediyordum etrafı. Gökyüzüne baktım, buradaki gök ne kadar büyükmüş; hastanedeki yüksek duvarlarla sınırlanmış gökyüzünden! Her şeyi seyretmek istiyordum, bir şey kaçıracağım diye ödüm kopuyordu. İşte bilinmeyen bir yere doğru böyle gittim.

Masal bitti. Bitti ama masalların sonunda söylenen “Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.” sözü, yani o meşhur tekerleme buraya yakışmadığı için söylemeyeceğim. Çünkü bu masalda muradına eren yok ki kerevete çıkılsın!

S O N

Son Söz: Bu roman bir yayınevi tarafından telif ücreti ödenerek basıldığı takdirde, buradan elde edilen gelirin tamamı Psikiyatri Tedavi Merkezlerine bağışlanacaktır.

 


 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Giriş Formu

Dost Siteler

Destan Romanlar

AVDA KAZANILAN DOST
Başkurt ve Kazak Türklerinin Kozı Körpeş Bayan Suluv Destanı, 120 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 
 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün3434
mod_vvisit_counterDün8819
mod_vvisit_counterBu Hafta56206
mod_vvisit_counterGeçen Hafta145443
mod_vvisit_counterBu Ay300877
mod_vvisit_counterGeçen Ay408966
mod_vvisit_counterToplam15701297

Şimdi: 165 misafir var.
IP: 54.234.0.2