Bernard Shaw Diyor ki :

Aptallar, utanılacak bir şey yaptıkları zaman mazeret diye o işi her zaman yaptıklarını söylerler.


Hikâyecikler

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

 

 

 

                                                                         H İ K Â Y E C İ K L E R

 

                                                                            Ömer Faruk Hüsmüllü


 

1952 yılında Tekirdağ ilinin Çerkezköy ilçesinin Kızılpınar köyünde doğdu. İlkokulu Kırşehir’de,  Ortaokul’u Ürgüp’te ve Liseyi Adana’da (Devlet hesabına Parasız Yatılı olarak) okudu.  1974 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünü bitirdi. 13 yıl devlette felsefe öğretmenliği, müdür yardımcılığı, müdür başyardımcılığı ve okul müdürlüğü görevlerinde bulunduktan sonra istifa ederek özel sektöre geçip dershanelerde öğretmenlik, bölüm başkanlığı ve müdürlük yaptı.

Devlet okullarında ve özel sektörde toplam 36 yıl görev yaptıktan sonra emekliye ayrıldı. Emeklilik yaşamı sırasında Oruç Yıldırım adını kullanarak çeşitli forumlarda ve sitelerde çok sayıda yazı yazdı.

Halen İstanbul’da yaşamaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Basılı Eserleri:

  1. Mağaranın Kamburu (Roman P-Kitap tarafından basıldı)

  2. Memleketimin Delileri (Roman)

  3. Nifak (Roman)

  4. Oruç Baba’dan Aforizmalar (Deneme P-Kitap tarafından basıldı)

  5. Sokrat İle Meraklı Eşek Arısı (Diyalog P-Kitap tarafından basıldı)

  6. Bir Anı Defteri Buldum (Roman P-Kitap tarafından basıldı)


 

Daha çok deneme türü eser yazmaktan hoşlanmakta ve çalışmalarını bu doğrultuda sürdürmektedir. Bütün hayatı boyunca, “Sorgulamayan insan cahildir; sorgulatmayan ise zalim!” ilkesini benimsedi.

 

**

 

İLETİŞİM:

Mail:  Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Cep Tel: 0535 723 35 79

Ev Tel:   0216 466 42 28


 


 


 

İÇİNDEKİLER


 

Ayda En Az 15 Bin Lira Gelir Getiren Bir İşiniz Olsun İster misiniz?......

Bi Cigara Versene!...............................................................................

İyimserce Bir Çıldırış............................................................................

Güzellik Ararken………………………………………………………

Bunalım ve Fatura……………………………………………………..

Mantık ve Güdü……………………………………………………….

Uçtu Uçtu Bürokrasi Uçtu……………………………………………..

Resimle Gelen Ölüm……………………………………………………

Son Fırsat…………………………………………..................................

Ruh Hekimi Fehmi………………………………………………………

Baharı Beklerken…………………………………………………………

Gülün Sonu………………………………………………………………..

Yağmurdan Kaçarken……………………………………………………..

Ben Senim; Sen De Ben……………………………………………………

Romantizm mi Realizm mi?...........................................................................

Acı Bir Düş…………………………………………………………………

Yırtık Kefen………………………………………………………………..

Sıcak Bir Gece……………………………………………………………..

Eleman Aranıyor…………………………………………………………….

Hırsız Kim?.....................................................................................................

Coşkun Irmak……………………………………………………………….

Yanlış Adrese Mektup……………………………………………………..

Makineleşmek ve Anadolu'ya Kaçış------------------------------------------------------------------

 

 

 


 

 

AYDA EN AZ 15 BİN LİRA GELİR GETİREN BİR İŞİNİZ OLSUN İSTER MİSİNİZ?

 

 

(1979-80'li yıllar)

 

“Gençsiniz, dinamiksiniz, iyi konuşmayı ve şık giyinmeyi biliyorsunuz, sosyal ilişkilerde başarılısınız… Öyleyse bu yeteneklerinizi boşu boşuna ziyan etmeyin, gelin bizimle görüşün ve layık olduğunuz geliri elde edin! Gayretli bir çalışma sonucunda günlük kazancınızı en az 500 liraya çıkarabilirsiniz.”

Günlük gazetelerde bu veya benzeri ilanlara sık sık rastlarız. Abartılmış birtakım vaadlerle eleman sıkıntısını gidermek isteyen firmalara giden birçok genç, eli boş dönmekte ve hayal kırıklığı yaşamaktadır. Çünkü bırakın günde 500 lira kazanmayı 50 lira bile kazanmaları mümkün değildir.

Öyleyse biz de sözünü ettiğimiz bu firmalardan birinin taklitçiliğini mi yapıyoruz? Kesinlikle hayır. İşimiz gır gır olmasına rağmen ayda 15 bin lira gelir getiren bir iş bulunduğu konusunda, hayret ama gayet ciddiyiz.

İster genç olun, ister yaşlı. Çirkin olmanızın, giyinmesini bilmemenizin, güzel konuşamamanızın hiçbir sakıncası yok. Sizden iki yabancı dil bilmeniz de istenmiyor. Üstelik kazancınızdan ne belediyeye, ne de devlete bir kuruş vergi vermeyeceksiniz. Evet tekrar ediyoruz: Kazancınız ayda en az net 15 bin liradır…

Gazetemizin muhabiri Kulağı Delik Ali olmasaydı, bu kârlı işi sizlere duyuramayacaktık. Muhabirimiz, bir kıraathanede otururken memur olduğu yüzünden okunan bir vatandaşın yanındaki arkadaşına, okuma yazma bilmeyen yaşlı bir akrabasından vekaletnâme alabilmek için notere gittiğinde, nasıl keriz gibi açıktan 200 lira verdiğini yana yakıla anlatırken olayı öğrenmişti. Dilerseniz bundan sonrasını ve yaptığı röportajı muhabirimizden dinleyelim:

“Vekâletname için her şeyi hazırlayan, fakat bu iş için şahitler gerektiğini bilmeyen memurcağız, noterde bunu öğrenir. Ayrıca noter ısrarla anasının, babasının, oğlunun, kızının, torununun, velhasıl hiçbir akrabasının bu tür işlemlerde şahitlik edemeyeceğini anlatır. Memur, noterde bulunan vatandaşlardan bu konuda kendisine yardımcı olmaları için ricada bulunursa da kimse bu talebe olumlu bir cevap vermez. Çaresiz bir şekilde dışarı çıkıp birilerini aramaya başlar. Ama kimi? Noter çıkış kapısının önünde tabure üzerinde olan bir adam görür, ricasını iletir. Adam eliyle karşı kaldırımdaki Malatyalı Boyacı Murtaza’yı gösterir. Sevinçle boyacının yanına koşar, fakat o şahitlik için kendisine 100 lira, diğer şahit kahveci Rıza için de 100 lira olmak üzere toplam 200 lira talebinde bulunur. Saat öğlene yaklaşmaktadır, birazdan noterde öğle tatili verilecektir. Yani adamcağızın kabul etmekten başka çaresi yoktur; ama son bir umutla pazarlık yapma girişiminde bulunur ise de beş kuruş bile indirim sağlayamaz. Sonunda istenilen rakamı kabul eder.

Boyacı Murtaza’nın bir mektup zarfının kapağı üzerine yazılı adresini ve kullanmaktan yıpranmış nüfus kağıdını ve Kahveci Rıza’nın elden ele dolaştığı için yırtılmış ve yırtıkları bantla yapıştırılmış nüfus kağıdını alır ve koşarak notere döner. Bankoda kıza bunları verir. Kız gelenlere bir göz attıktan sonra okumaya bile gerek görmeden ezbere bilgileri yazmaya başlar. Çünkü yüzlerce ve belki de binlerce kez aynı bilgileri önceden girmiştir.

Tam vekaletin yazma işlemi bitince iki kefil birden gelir ve imzalarını atıp paralarını alırlar. Doğrusu zamanlama konusunda da çok dakiktirler.

Bundan sonrasını dinlemeye gerek yoktu. Hemen bir dolmuşa atlayıp Sirkeci’deki adı geçen noterin önüne geldim. Boyacıyı bulmak hiç de zor olmadı. Karşı kaldırımda elinde sigarası, gelen geçene arayan gözlerle bakıyordu. Yanına gittim, taburesine oturdum. Ayağımı boya sandığının üzerine uzatmadığımı görünce elindeki fırçanın tersiyle sandığa vurarak:

-N’o bey, bir durum mu var? diye sordu. Bir yandan da uzun simsiyah bıyıklarını buruyor, kurnaz kurnaz gülümsüyordu.

-Hemşerim be, şu notere bir işimiz düştü de, şahit istiyorlar. Sana bir sorayım dedim.

-Tam adamına geldin gardaş. Olur bu iş, yanlıııız 100 kâdını alırım.

-Bir dakikalık iş için 100 lira çok değil mi?

Üst perdeden, çıkışan bir sesle:

-İşine gelirse, piyasa bu! Daha aşağısı kurtaramaz.

-Sermayesi mi var da kurtarmayacak? Altı üstü bir imza atacaksın!

-Ben buradaki işimi bırakıp sena koşacam. Lâhavle, behey adam get başkasını bul sen de! İşim vardır benim. İn tabureden aşağı, müşterilerimi engelleme!

-Sana 50 lira, bulacağın adama da 50 lira olmak üzere toplam 100 lira vereyim. Ne yapalım ocağına düştük bir kere.

Kendinden emin bir şekilde ayağa kalktı,iri cüssesi yüzüme vuran güneşi kapatmıştı.

-Sana kesinkes cevap veriyom, adam başına 100 liradan kuruş aşağı olmaz. İşine yararsa ırazı olursun.

-Senin iki dakikalık iş için istediğini ben bir günde kazanamıyorum. Utanma, insaf yok mu sizde?

-Kafayı çalıştır, sen de çokça kazan! Gurbet ellerine neye geldik biz sanırsın? Hadi işine…

-Bak hemşerim, ben sana işin doğrusunu söyleyeyim: Ben müşteri filan değilim, noterde de işim mişim yok!

-Ya necisin? Pılis falan, ha necisin?

-Gazeteciyim.

-Gazatacı mı? Ne istiyon benden?

-Seninle röportaj yapmaya geldim.

-Löprataj falan anlamam ben, garip bir boyacıyık işte. Rızkımızı çıkarmak için çalışıyok gece gündüz.

Birden bire el kol hareketleriyle birlikte şivesini de değiştirmişti. Yine sordum:

- Söyle bakalım bana, bu işten günde ne kadar kazanıyorsun?

-Allah bin bir bereket versin 10-20 kazanıyoruz işte.

-Boyacılığı sormadım ben, şu şahitlik işinden ne kazanıyorsun onu söyle!

-Âbi, elini ayağını öpem, bu bir sırdır, sölenmez kimseye.

-Merak etme, kimse bilmeyecek.

-Kahveci Irıza benim hemşerimdir. Yani ikimiz de Malatyalıyık. O akıl verdi de girdik buna. Irıza anasının gözüdür, vesselam. Önce korktum, o bana “heç korkma, kanunen suç değel!” dedi.

-Kısa kes de günde kaç kişiye şahitlik ediyorsun onu söyle!

-Aşağı yukarı 5-10 arası değişiyor âbi!

-Yani şahsına en az günde 500 lira ek gelir temin ediyorsun ha? Ehh, hiçbir şey değilmiş canım, ben de çok zannetimdi!

-He ya, ne ki…

Sevgili okuyucularımız muhabirimizin röportajı burada sona eriyor. Şimdi diyoruz ki: YARINDAN TEZİ YOK, HEMEN KENDİNİZE BİR NOTER KAPISI PEYLEYİNİZ. ALTINA DEĞİL, NOTERLERE HÜCUUUM!

 

  ●   ●   ●    


 

Bİ CİGARA VERSENE!

 

Kendini yatağa yapıştırılmış gibi hissediyordu. Bir yanından diğer yanına dönmek için yapışan yanını kurtarması gerekiyordu ki, bu da dakikalarca sürüyordu. On aydır bu durumu devam ediyordu.

Az önce biraz uyur gibi olmuş, ama odadaki karısının, kızının ve “geçmiş olsun”a gelen dört komşu kadının konuşmaları nedeniyle uyanmıştı. Odadakiler onu umursamadan konuşmalarına daha doğrusu günlük dedikodularına devam ediyorlardı.

Yaşı oldukça ileriydi, ama gene de böylesi bir son beklemiyordu doğrusu. O nedenle hep, ”Ben ayakta iken giderim!” diye düşünürdü. Öyle olmadığını aylarca yatarak anlamıştı artık. Biraz kımıldandı, yorganı azıcık oynattı ve karısına seslendi:

-Güler, bana bi cigara versene!

-Ne cigarası? Doktor yasak etti ya! Cigaramıgara yok. Veremem.

-Asuman kızım bu zalim vermeyecek, hiç olmazsa sen veriver ha!

-Baba doktor ne dedi hatırlıyor musun? Bundan sonra sigarayı ağzına koymayacak demedi mi? Sen kendi kulağınla duydun bunu.

-Sen doktora aldırma, o herkese aynı şeyi söyler.

Bir komşu:

-Halil emmi, bırak cigarayı da salavat getir. Sana ondan fayda gelir artık.

-Onu da yaparız, vakti gelince.

Karısı:

-Bak komşu, duydun mu? Vakti gelince diyor. Demek ki daha vakti gelmemiş. Desene çekeceğimiz var…

-Şimdi bi cigaracık olsaydı!.. On aydır, ağzıma koymadım. Bi tane yahu, ne çıkar bi tane içmeden?

Komşu:

-Güler kardeş, çok istiyor. Belki son arzusudur. Bir tane verelim de içiversin.

-Bi cigara isterim, başka bir şey değil. On ay oldu, on ay… On aydır canım sadece onu çeker. Vermeyecekseniz, bari birisi bu odada içsin de, ben de kokusunu duyayım.

-Evde cigara yok ki… İçen mi var da cigara olsun?

-Asuman, güzel kızım! Bilal’e de, bir koşu alıversin bakkaldan. Deden için dersen naz yapmadan gider.

-Tamam baba. Aldırırız.

Beş dakika sonra torunu Bilal, elinde bir paket sigara ile kapıdan içeri girmekteydi.

-Kızım babanı şöyle biraz dik oturtalım da yatağı filan yakmasın cigara içerken. Öff be, nereden çıktı şimdi bu cigara içme de? İnşallah son cigarası olur!

Bu sözlere “inşallah!” diye cevap verdi odadaki herkes. En kuvvetli “inşallah” diyen de Halil beydi.

-Asuman o kendisi yakamaz, yakıp da verelim bari.

-Ben ne bilecem yakmayı anne, sigara mı içiyorum ki?

-Komşu ver ben yakayım! Bir zamanlar içmiştim o mereti.

Komşu kadın sigarayı yaktı ve hasta adamın ağzına tutuşturdu. Adam bir nefes çektikten sonra elini güçlükle ağzına götürüp sigarayı parmaklarının arasına aldı. Yüzü aylardır ilk defa gülüyordu.

İlk çekiş kafasını biraz döndürmüştü, belki de bunun nedeni dumanı uzun süre ciğerlerinde tutmasaydı. Neden sonra yavaş yavaş dumanı üfledi. Bir nefes daha çekti. Başı iyice dönmüştü, sanki şişelerle içki içmiş gibiydi.

Yüzünden çok mutlu olduğu kolaylıkla anlaşılıyordu. Çünkü yanaklarında tatlı bir kırmızılık ve gevşeklik vardı. Bu sefer dumanı ciğerlerinde fazla tutmamıştı. Üçüncü çekişinde kalbi hızla çarpmaya başladı. Çarptı, çarptı ve durdu. Başı sol tarafa doğru hafifçe eğilirken, sigarayı tutan sağ elinin bir kısmı karyolanın dışında kalacak şekilde düştü.

-Komşu baksana, Halil emmi öldü galiba!

-Ne ölmesi komşu? Cigarasını tüttürüyor, o ölür mü hiç?

-Anne babam öldü, babam öldü, hiç kıpırdamıyor.

-Vah Halilim vah. Son cigarasını içerken, son nefesini verdi.

Halil Bey’in parmakları arasındaki sigara düşmemişti ve hâlâ inatla yanmayı sürdürüyordu…


 

● ● ●

 

İYİMSERCE BİR ÇILDIRIŞ

-Alo canım, günaydın. Nasılsın?

-Günaydın hayatımın erkeği! Ben çok iyiyim, hem de pek çok. Çünkü seni seviyorum. Çok seviyorum, çoook. En güzel günlerimden birine uyandım. Sen nasılsın?

-İyi olmana sevindim. Ben pekiyi sayılmam. Çünkü sana bazı şeyleri anlatmam konusunda uygun zamanı seçip seçmediğimin tereddütü içindeyim.

-Dedim ya hayatım, en güzel günlerimden birini yaşıyorum. Gece rüyalarımda çok uzun süre sen vardın Hatta hep sen vardın. Senin hayalinle yattım, senin rüyalarınla uyandım. Bu nedenle benim iyiymserliğimi bozacak hiç bir şey düşenemiyorum.

-Buna rağmen söyleyip söylememe konusundaki kararsızlığımı yenebilmiş değilim.

-Her şeyi paylaş benimle aşkım.

-Öyleyse hazır ol, itiraflarım başlıyor: Ben geçen hafta kötü bir şey yaptım. Bir müşterinin işini çabuklaştırmak için ondan rüşvet aldım. Şimdi de vicdanım beni rahatsız ediyor.

-Aaa, üzüldüğün şeye bak. Bu devirde rüşvet almayan mı kaldı? Hem o rüşvet değil, hediyedir canım hediye…

-Üç gün önce Altan ile Filiz, Okan’ın aleyhinde konuşuyorlardı. Ben de duyduklarımı Okan’a anlattım. Okan bunları duyunca çok sinirlendi ve Filiz’e laf söyledi, ama Altan’ın da gözünü morarttı. Yaptığım çok kötü bir şey değil mi? Utanç içindeyim. Ben dedikoducu muyum?

-Sen niye utanasın ki? Onlar utansın. Sen gerçeği söylediğin için dedikoducu olarak görülemezsin.

-Etrafımdaki insanlara maddi bir yardımım dokunacak diye ödüm kopuyor. Kimseye bir şey ısmarlamıyorım. Bir dilenciye bile beş kuruş vermem. Kendi yediklerime harcadığım para bile beni üzüyor. Ben cimri birisiyim.

-Buna cimrilik değil, tutumluluk denir. Hem ne demiş atalarımız “İşten artmaz, dişten artar.”. İleride kuracağımız yuvamız için şimdiden birikim yapmış olmuyor musun böylece?

-Bir arkadaşıma borç para verecektim. Sözümü tutmadığım için arkadaşım iflas etti. Ben bir kalleşim.

-Olur mu hayatım? Kabahat arkadaşında. Başkasına güvenip de borç yapmasaydı. Elin şeyiyle gerdeğe girmeye kalkarsa olacağı budur işte.

-Şey dedin de aklıma geldi. Aslında hiç aklımdan çıkmıyor ya… Bu sorunu nasıl çözeceğimi bilemiyorum. Benim erkekliğim galiba öldü. İçimde cinselliğe karşı bir isteksizlik var.

-Bunu kendine dert etme. Çağımızın hastalığı bu! Zaman zaman her erkek buna yakalanabiliyor. Hem ben seni seks yönünden güçlü olduğun için değil, kişiliğin güçlü olduğu için seviyorum.

-Kemal Bey’in masa üzerinde duran telefonunu aldım, çantama koydum. İçindeki sim kartını değiştirip kullanıyorum. Bu yaptığım hırsızlık değil mi?

-Hırsızlık sayılmaz hayatım. Sadece görmeden almışsın, hepsi bu.

-İş yerinin bilgisayarını çökerttim. Patron sorunca da suçu yanıbaşımdaki arkadaşıma attım. Ben kesinlikle bir iftiracıyım.

-“Gemisini kurtaran kaptandır” derler, sen de kendini kurtarmışsın. Niye iftiracı sayılasın?

-Bitmedi bir tane daha var? Söyleyeyim mi?

-Söyle tabii benim mert erkeğim. Baksana kendine dert ettiğin şu ufacık şeylere! Şimdiki söyleyeceğin de ötekiler gibi basit bir şeydir nasıl olsa.

-Pek basit değil, ama madem ısrar ettin söyleyeyim; Ben seni başka bir kadınla aldatıyorum.

-Olur böyle şeyler, dert etme hayatım.

-Galiba anlamadın: BEN SENİ BAŞKA BİR KADINLA ALDATIYORUM.

-Ne, nE, Ne, NE, NEEEE? Seni adi rüşvetçi, seni dili kopası dedikoducu, seni sefil pinti, seni utanmaz kalleş, seni erkek bozuntusu nonoş, seni pis hırsız, seni pis iftiracı, seni, seni…

-Bitti mi?

-Hayır bitmedi. Sonuncusu da şu: İnşallah en kısa zamanda beni aldattığın o kancığın üzerinde geberirsin! Ben de cenazeni Playboy kızlarına kaldırttırırım ve de mezarının başına taş yerine Venüs heykelini dikerim.

  ●   ●   ●    

 

GÜZELLİK ARARKEN

 

Bastonuna dayanarak ayağa kalkınca sağ ayağındaki ağrının iyice arttığını hissetti.

-Ayak gibi senin… diye okkalı bir küfür savurdu ve kısa adımlarla yürümeye başladı.

Şerif Bey, iki yıl önce dümdüz bir yolda yürürken ayağını burkmuştu. Bu sırada hafif bir acı duymuş, ama “Nasıl olsa geçer!” düşüncesiyle bu olayı pek umursamamıştı. Ertesi gün, sağ ayak bileğinin şiştiğini, morardığını görünce ve ağrısı da dayanılmaz bir hale gelince hastanenin yolunu tutmuştu.

Muayene olabilmek için saatlerce süren işlemler ve bekleyişten sonra nihayet doktorun karşısına çıkıp derdini anlatmaya başlamıştı. Doktor, bırakın onun anlattıklarını dinlemeyi, sözünü bile bitirmesine izin vermeden, yarıda kesmiş ve sert bir ifade ile “Röntgen çektirin” demişti.

Bir ay sonrasına röntgen için gün alıp, sinirli bir şekilde hastaneden ayrılırken de söyleniyordu:

-Devlete otuz üç sene hizmetin karşılığı bu mu? Bir ay ben bu acıyı çekmek zorunda mıyım? Param olsa özelde anında çektirebilirim, ama üç kuruş emekli maaşı ile bunu yapamam. Katlanacağız. Çaresiz.

Şerif Bey, Adalet Bakanlığı memurlarından daha doğrusu eski bir mahkeme baş katibiydi. Nice davalar, nice hakimler görmüştü. Yazdığı kararların sayısını bile bilmiyordu. Bu kararların içinde beraatler, hafif cezalar olduğu gibi müebbet hapisler ve hatta idamlar da vardı.

Nelere tanık olmuştu bu gözler?

Mahkeme salonunda fenalaşıp ölen hakimler, bir baba şefkati ile sanıklara hitap eden hakimler, en ufak bir saygısızlığı şiddetle cezalandıran hakimler, duruşmadan sonra sinir hapı içen hakimler… Hepsi tek tek geçiyordu gözlerinin önünden.

Ya sanıklar? Elleri ayakları titreyenler, ağlayanlar, bayılanlar, hiç konuşmadan duranlar, yalvaranlar, kabadayı gibi davrananlar…

Hepsi mazide kalmıştı ve şimdi o, Emekli Mahkeme Başkatibi Şerif Beydi. Ayağından çekilecek bir röntgen için tam bir ay beklemek zorunda olan Şerif Bey. Bu durum çok gücüne gidiyordu, ancak söylenmekten başka elinden gelen bir şey de yoktu. O da öyle yaptı ve söylene söylene bir ayı tamamladı.

Röntgen sonucu hiç de olumlu değildi: Ayakta kırık vardı ve alçıya alınması gerekiyordu. Alçılı ayakla evin bir odasında yatarak geçen günler ve nihayet alçının sökülmesi…

Alçı söküldükten sonra da pek fazla değişen bir şey olmamıştı. Ağrı biraz azalmış, ama gene de rahat yürüyemiyordu. Arkadaşları bir baston temin etmesini tavsiye ettikleri zaman onlara kızmış; sonra ise dediklerini yapmak zorunda kalmıştı.

Tam iki yıldır bastonla yürümeye çalışıyor, ağrıyan ayağına fazla yük bindirmemeye uğraşıyordu. Emekli Mahkeme Başkatibi Şerif Bey gitmiş, yerine Topal Şerif gelmişti. Evet, bu “Topal Şerif” ifadesini artık, en yakın arkadaşları bile çekinmeden kullanıyorlardı.

-Topal Şerif’i mi sordun?

-Topal Şerif’in evine gidecek.

-Bizim Topal hâlâ gelmedi.

-Aksi Topal.

Kulağına çalınanlardan bazılarıydı. Ya duyamadıkları!...

**

Odanın içinde yavaş adımlarla dolaşırken bir yandan da bunları düşünüyordu. Bir ara karısına seslendi:

-Hanım, ben dışarıya çıkacağım. Bir şey lâzım mı? Gelirken getireyim.

-Lâzım da, senin getirebileceğin şeyler deği onlar. Topal ayağınla getiremezsin.

-Neden getiremeyecekmişim? Otuz senedir, bu eve lâzım olan şeyleri elalem mi getirdi? Ben getirdim.

-Hadi hadi, sen işine bak! Git, dolaş gel. Ben bir ara gider alırım. Ayağın iyice azar mazar, sonra bir de yatalak bakmak zorunda kalmayayım.

-Şu kadının ağzından çıkanı kulağı duyuyor mu?

Dedi ve evin çıkış kapısına yöneldi. Biraz dolaşıp, hava almak istiyordu.

**

Evden çıkalı bir saate yakın bir zaman geçmişti. Buna rağmen o, ancak çarşının girişine ulaşmıştı. Market sahibi Rıdvan, dükkânın dışında güneşleniyordu. Ona selam verdi:

-Selamünaleyküm.

-Aleyküm selam, Topal Şerif abim.

-Topal Şerif abine de sana da başlatma!

-Kızma be abi, ağzımdan kaçtı.

-Ağzından kızdıracak şeyler kaçıran, başka bir yerinden de bilmem ne kaçırır…

Dedi ve adımlarını hızlandırmaya çalıştı. Tabii bu mümkün değildi.

Caddeden sağa bir sokak ayrılıyordu. O tarafa dönmek üzereyken son anda vazgeçti. O sokaktaki mobilyacı aklına geldi. Aldıkları çekyatın bir taksidini ödeyememişti. Oradan giderse mobilyacı onu görebilir ya borcu ödemesini ister ya da laf sokuştururdu.

Cadde üzerindeki mağaza vitrinlerine baka baka ilerledi. Bir bisikletli çocuk yaya kaldırımında sürdüğü bisikletiyle hızla yanından geçti. Az kalsın bastonuna çarpacaktı. Sol elini havaya kaldırıp bir şeyler söylendi bisikletli çocuğun arkasından.

Pazar yoluna geldiğinde kalabalık artmıştı. Bugün Pazarın kurulma günü olduğunu hatırladı. Pazarın içine yöneldi. Tezgâhlardaki meyve ve sebzelerin fiyatlarını inceledi. Pahalıydı. Burada yürümek biraz zordu kalabalıktan, ama etiketlerdeki fiyatları incelemek hoşuna gidiyordu. Arkasından bir ses işitti:

-Beybaba, ya hızlı yürü ya da bir kenara çekil de biz geçelim.

-Oğlum görmüyor musun halimi? Bundan daha hızlı nasıl yürüyeyim?

-O zaman sen de bu halinle böyle yerlere gelme!

-Senden izin mi alacağım böyle yerlerde dolaşmak için? Sen kim oluyorsun be!..

-Öteki ayağını da ben kırardım, ama yaşına dua et topal kaçık…

**

Pazarda da ona rahat yoktu. Tekrar mağazaların bulunduğu caddeye çıkıp biraz ilerdeki parka gitti. Bir bankın üzerine oturup etrafı seyretmeye başladı. Az ötesinde bir köpeğe elindeki poşetten sosis veren bir adam dikkatini çekti. Bu oldukça iri, boz renkli bir köpekti. Kulağında da aşı olduğunu gösteren küpesi vardı. Sosisleri yattığı yerden sanki lütfen yiyormuş gibi davranıyordu. Biraz ilerisine atılan sosise kafasını bile çevirmiyordu. Karnı toktu galiba.

Sevimli bulduğu bu köpeği daha yakından izlemek için yanına gitti. Köpek onu görünce yatma pozisyonunu bozmamış olmasına rağmen dişlerini göstererek hırlamaya başladı. Sosislerini alacak sanmış olmalı.

-Bugün hadi diyelim ki ben ters tarafımdan kalktım, ama insanlar da, şu köpek de ne kadar aksiler, dedi. Parkta da aradığı huzuru bulamamıştı.

**

Eve dönmeye karar verdi. Giderken bir yandan da “Hiç mi güzel bir şey yok?” diye kendi kendine soruyordu. Tam sorusunu bitirmişti ki caddenin karşısındaki kaldırımın kenarında rengârenk menekşeleri gördü. “İşte güzellik!” dedi ve karşıya geçmeye karar verdi. Yaya geçidi de zaten birkaç metrelik mesafedeydi. Trafik lâmbalarına baktı. Yayalar için yeşil yanıyordu. Ancak yeşil ışığın yanma süresi bitmek üzereydi. Sadece dört saniye kalmıştı. Oysa Şerif Bey bu bacakla burayı en az onbeş saniyede geçebilirdi. Kalan süreye dikkat etmedi. Belki de geçmek için hamle yapan diğer yayaların olması da onu yanılttı.

Daha yaya geçidinin ortasına bile gelmeden ışık kırmızıya döndü. Birkaç saniye sonra da kendisine yeşil yandığını gören bir araç, korna çalarak ama frene basmadan yayaların üzerine doğru gelmeye başladı. Diğer yayalar kaçarak araçtan kurtuldular, ama Şerif Bey bunu başaramadı ve arabanın altında kaldı.

Olay mahalline polis geldi, bir ambulans da gelmekte fazla gecikmedi. Görevliler yerdeki Şerif Bey’i acele tarafından muayene edip yaşadığını düşünerek bir sedye üzerine yatırıp ambulansa koydular. Oysa Şerif Bey, arabanın altında son nefesini vermişti.

Bu arada ambulansın şoförü, Şerif Beyin cesedinden üç-dört metre uzakta bir baston gördü. “Kazazedeye ait olmalı” diye düşünerek bastonu aldı ve aracın içine koydu.

Ambulans siren çalarak ayrıldı. Yaya geçidinin beyaz çizgilerinin bir bölümü Şerif Bey’in kanı ile kırmızıya boyanmıştı. O nedenle polis, itfaiye gelene kadar yolu açmadı. Derken itfaiye de geldi ve tazyikli su sıkarak kanları temizledi. Yol trafiğe açıldı.

Araçlar, su ile karışık Şerif Bey’in kanını etrafa sıçratarak ağır ağır ilerlemeye başladılar.

 

  ●   ●   ●    

 

BUNALIM VE FATURA

 

Maviş, yeni sahibinin yedeğinde oldukça uzun bir yolu kat ettiği halde yine de hayatından memnun görünüyordu. Çünkü bu yolculuk sayesinde, hem birçok yeri görmüş oluyor, hem de şimdiye kadar hiç tatmadığı nefis otlarla midesini doldurabiliyordu.

Boynundaki yular, canını biraz sıkmıyor değildi, ama nasıl olsa sonunda ona da alışabileceğini düşünüyordu. Yolun iki yanından adeta fışkırırcasına çıkmış otların hepsini yemek istiyor; sahibi ise ancak arada sırada buna izin veriyordu. Maviş, tombul memelerindeki sütün artması yüzünden onları taşımakta güçlük çekiyordu. Buna rağmen bıraksalar tüm yeşillikleri silip süpürecek kadar iştahı vardı.

Yeni ahırına girdiğinde buranın eskisine göre oldukça lüks bir görünümü olduğunu fark etti. Üstelik diğerindeki gibi başka ineklerle, hatta zaman zaman misafir gelen başka hayvanlarla bir arada yaşama zorunluluğu da yoktu. Gürültüler, patırtılar, acayip sesler ve hele o ağız şapırtıları artık burada onu rahatsız edemeyecekti.

Birazdan güleç yüzlü bir kadın elindeki bakraçla içeri girdi. Maviş'in başını ve boynunu okşadı; sırtındaki beyaz tüylerini eliyle düzeltti. Belli ki onu seviyor ve "Hoş geldin!" diyordu. Kadın, gittikçe ağırlaşan memelerindeki sütü sağınca Maviş, yeniden dünyaya gelmiş gibi oldu. Biraz sonra aynı kadın, taze ve yeşil bir kucak otu Maviş'in önüne attı. Maviş, mavi gözleriyle teşekkür etti kadına. Tabii arkasından da sanki günlerce açmışçasına yeşillikleri yutmaya başladı.

Maviş'i yalnız başına tam beş gün dışarıya bırakmadılar. Maviş, zamanının çoğunu ahırda dinlenerek geçirdi. Bazen de ya adam ya da kadın tarafından etrafı tanıması amacıyla kısa süren gezintiler yaptırılıyordu.

 

Beşinci günden sonra Maviş'in iyi niyetinden emin olan sahipleri, onu tek başına ve yularsız olarak araziye bırakmaya başladılar. Maviş bundan çok mutlu oldu, sahiplerinin güvenini kazanmak için elinden geleni yapmaya çalıştı. Meselâ çok canı çektiği halde dört-beş karış büyümüş tazecik mısırlarla dolu tarlalara girmemek için zorlu nefis mücadelesi verdi ve kendisine sataşan diğer ineklerle kavga etmemek için çok sabretti...

Sabretmenin mükâfatını görmedi değil! Nitekim bir gün, sahibi Maviş'i köyün dışına götürdü. Maviş bütün gün koştu, zıpladı, oynadı. Her şey gerçekten çok güzeldi. Ağaçlar, otlar, çiçekler, sıcacık güneş ve o vahşi erkek...

O'nu ilk gördüğünde ne hissettiğini tam olarak bilemiyordu ama heyecandan her tarafının titrediği muhakkaktı. O anı ahırına çekildiğinde tekrar tekrar hatırlıyor, hayal âleminin enginliğinde mesut yüzüyordu...

Önce bir gürültü işitmişti, başını sesin geldiği tarafa çevirdiğinde, simsiyah dumanları havaya savura savura gelen o aşk ilâhını görmüştü. Önce eski köyündeki Karaboğa’yı andırdığını zannetti, fakat yaklaştıkça fark etti ki ondan çok daha kuvvetli ve cüsseliydi.

O'na doğru yaklaşmalı mı yoksa uzaklaşmalı mı, bir türlü karar veremiyordu. Ayaklarına kalsa ileriye doğru gitmeliydi. Acaba ayaklarını dinlese miydi?

Yanından geçerken bağırmıştı, acaba neden? Maviş'in cazibesini fark edip bağırmış olabilir miydi? Ya o arkasından kovalayanlar kimdi?

Nerede Karaboğa, nerede o? Arada dağlar kadar fark var, diye düşündü. İlk çocuğunun yani Sarıkız'ın babası Karaboğa’yı, daha o zaman gözü pek tutmamıştı. Köyde tek olmanın verdiği kibirle dolaşan Karaboğa, sanki lütfen onunla bir ilişki kuruyormuş havasındaydı. O an, acıdan başka bir şey duymamış, karnında taşıdığı yavrusundan yüzünü bile görmeden nefret etmeye başlamıştı. Doğduktan sonra da Sarıkız'ı sevememişti. Zayıf, çelimsiz, nazlı bir buzağıydı, fazla yaşamayıp on beş günlükken ölünce pek fazla üzülmemişti bile...

Sahibi onu tekrar oraya götürsün diye sabırsızlıkla bekledi. İçindeki özlem acıya, acı karamsarlığa, karamsarlık ölümcül bir ıstıraba dönüşüyordu. Sadece hayal kurmak artık yetmiyordu, O'nu görmek isteği dayanılmayacak bir hale gelmişti. Bir ara kendi başına kaçıp gitmeyi düşündüyse de yolu bulamayacağı korkusuyla bundan vazgeçti,

İkinci kez oraya gitmek için yola çıktıklarında bu sefer hazırlıklıydı. Yolda su içmesi için serbest bırakıldığı çeşmenin yalağında uzun uzadıya orasını burasını yıkadı, sahibinin şaşkın bakışları arasında ayaklarını yalağın içine soktu, ama yalak ufak olduğu için dört ayağıyla birden içine giremediği gibi az kalsın ayaklarını da kıracaktı. Ayaklarından “şap şap” diye sesler çıkararak çeşmenin başından ayrıldıktan sonra, şöyle bir silkinip üzerindeki su zerreciklerini döktü. Yol boyunca güzelleşmek için yalandı durdu…

Beklemeye başladı. Canı ne koşmak ne de ot yemek istiyordu. Gözleri güneşin battığı yerdeydi. Ne zaman güneş karşıdaki dağın arkasında kaybolursa o zaman O çıkıp gelecekti. . .Zaman oldukça yavaş ve zor geçiyordu...

Yattığı yerden kalktı, biraz gezindi, ilerideki erik ağacının yanına gitti, boynuzlarının arasına ağacın gövdesini aldı, ağaca doğru abandı, sonra bu hareketten de vazgeçerek oracığa yatıverdi.

Beklediği an nihayet gelmişti... Güneş kaybolmaya başlayınca siyah dumanı ve ardından da O'nu gördü. Demiryoluna iyice yaklaştı. Maviş görüldüğünü fark etmişti. Çünkü O, bağırıyordu. Maviş de tüm kibarlığını takınarak "Möö, möö" diye cevap verdi.

Umdu ki yanına gelince durup kendisiyle konuşacak. Bağırarak geçip gidince aklı başına geldi. Peşinden koşan onca hayranı varken hiç durur muydu? Öyleyse niçin Maviş O'nun peşinden koşmasındı?.. Dumanları yuta yuta, koştu koştu... Bir müddet sonra dışarıya iki karış fırlamış diliyle ve pörtlemiş gözleriyle yenilgiyi kabullenmiş olarak durmak zorunda kaldı. Nefes nefese, başı öne eğilmiş, geri dönerken çok üzgündü...

O gece, gözüne uyku girmedi. Bütün çabalarının boşa gittiğini düşünüyordu. Halbuki önüne çıkıp O'nu durdurabilirdi. Bir dahaki sefere gururunu ayakları altına alıp bunu gerçekleştirecekti. Günler çabuk geçse de bir gün yine oraya gidebilsem, diye düşünüyordu.

Yeni bir bekleyiş başladı... Öncekinden daha çok gün geçtiği halde dileği bir türlü yerine gelmedi. Bu nedenle zihninde, tek başına oraya gitmek düşüncesi gün geçtikçe ağırlık kazanmıştı.

İçindeki isteğin korkudan baskın çıktığı bir gün, yola koyuldu. Yine çeşmede yıkandı, temizlendi. Yoldaki nefis çiçeklerin üstünde saatlerce yuvarlandı. O’na güzel kokmak, temiz görünmek kısacası göz alıcı olmak istiyordu.

Güneş dağın ardına çekilmeye başlayınca, demiryolunun ortasında durup bekledi. Geldiğini belli eden işareti yani siyah dumanı görünce yüzü güldü. Az sonra O, bütün azametiyle göründü. Hızla üzerine doğru gelirken bir yandan da tüm gücüyle bağırıyordu...

Ne muhteşem andı o?.. İşte sevdiği erkek, onun için coşkuyla bağırıyor, onun için şahlanıyordu. Karşılaşmaları, kavuşmaları, beraberliklerinin mutlu başlangıcı artık an meselesiydi. Maviş, gerdanını sallayarak, yuvarlak kalçalarını oynatarak, tüm sevimliliğini takınarak gözlerini kapattı. Ahhh vuslat, ahh!

Gözleri kapalı O'nun erkekçe gür sesinin gittikçe yaklaşmasını hissediyordu. Yaklaştı yaklaştı ve tüyleri diken diken eden, sinir bozucu bir gıcırtıyla, sağa sola fırlayan kıvılcımlarla her şey son buldu...

**

Lokomotiften inen makinist, diğer tren personeline: "Bir inek daha gitti. Bu kaçıncı? Haydi, bir tutanak tanzim edin de fazla gecikmeden yolumuza devam edelim." dedi.

Biraz sonra birkaç yolcunun “vah, vah”ları arasında tren hareket etmişti bile...

 

 

  ●   ●   ●    

 

 

MANTIK VE GÜDÜ

-Bugünün Türkiye’sinde diğer konularda olduğu gibi roman anlayışında da hatalı bir tutum içine girildiği bir gerçektir. Her önüne gelen yazarlığa soyunuyor ve sözde Türk toplumunun yaşantısını yansıtan "Yapıtlar!" veriyorlar. Hele son zamanlarda ortaya çıkan "Orhan Kemal", "Yaşar Kemal”, ”Fakir Baykurt" taklitçisi bir yığın genç ve yaşlı yazar, tek yanlı basit bir görüş açısından "küfür edebiyatı", diye adlandıracağım bir ekolün temsilcileri olarak karşımıza çıkıyorlar. Diğer tarafta ise bunlar gibi enteresan bir grup daha var: Onlar da, ağdalı bir lisanla yine Türk toplumunun gerçeklerinin çok dışında konuları ele alarak, Batı'dan tercüme edilen eserlerin ışığı altında hiç durmadan eserler veriyorlar. Anlaşılması güç lisanları, zaten gün geçtikçe azalan okura elle tutulur bir şey vermekten çok uzaktır. Bunlara da ben “ sözde modernciler “ diyorum.

Profesör Necdet Bey sabırsızlıkla bekliyordu Tarık'ın konuşmasının bitmesini, Temel Bey de damadının hırçın çıkışlarına için için kızıyordu. Nihayet Necdet Bey peltek peltek konuşmaya başladı:

-Aslında kesin hatlarla Türk romanını bu şekilde iki grupta toplama imkânı yoktur. Buna rağmen sizin sınıflamanızdan hareket edersek; belki birinci gruptakiler hakkında söyledikleriniz doğru olabilir, ama Batıcı olmakla suçladığınız, dillerinin çok ağır olduğunu söylediğiniz kimseler hakkında biraz acele ediyor ve peşin hüküm veriyorsunuz. Bu tip yazarlar geleceğin Türkiye’sinin temellerini sağlamlaştırmak için çabalıyorlar, hem sonra çok ağır sayılabilecek bir lisanları olduğunu da sanmıyorum. Her okuyan insan onların eserlerini kolaylıkla anlayabilir.

-Burada isim vermek istemiyorum, çünkü birçoğu sizin tanıdığınız çok yakın dostlarınız olan bu kişilerin savunmasını kendi anlayış açınızdan yapıyorsunuz. Siz, en azından yirmi senelik bir tahsil hayatı geçirmiş ve bir o kadar da mesleki çalışma yapmış, bugün de profesör olmuş bir kişisiniz. Bu eserleri sizin anlamanız gayet normaldir, ama bugün Türkiye'de okur-yazar kitlesinin çoğunluğunu ilkokul mezunları meydana getirmektedir. Eser yazarken ele alınacak olan ölçü çoğunluk olmalıdır. Haydi, vazgeçtik ilkokul mezununun tam anlamasını, hiç olmazca ortaokul ve hatta lise mezununun anlayacağı gibi yazılsın. Daha düne kadar Türkçe ile bilim yapılamayacağını iddia edenler ve bu nedenle İngilizce’ye, Fransızca’ya dört elle yapışanlar bu topluma ve bu insanlara ne ölçüde yakındır, sorarım size!

Bağırıyordu artık, öyle ki sesi kısılmıştı bağırmaktan. Biraz durdu, bir yudum su içti ve tekrar devam etti:

-Küfür edebiyatçılarına gelince, beyinleri yıkanmış, kendi deyimleriyle bilinçlenmiş, her an hayallerinde ihtilaller yapan, köylünün, işçinin gerçek problemlerini görmeyip sadece fakirliği işleyerek, halka ulaştığını sanan, ahlaksızlığı toplumun tümüne teşmil eden bu beynelmilel ajanlar da yanlışın değil yalanın savunuculuğunu yapmaktadırlar. Her türlü yanlışı bir gün düzeltme imkânı vardır fakat yalanlar asla düzeltilemezler. Tarafsız olan bir kişi her gün biraz daha azgınlaşan iki gruptaki karşılıklı iftira ve çamur atmalara baktığı zaman, bu derecede birbirine ters düşen iddiaların var olabileceğine inanmak istemeyecektir. Yorumlardaki şartlanma ve tek yanlılık bu iki grubun da dışarıdan idare edilen piyonlar olduğunu ispatlamaktadır. Aslında ne sağ, ne sol Türkiye’nin yararına hizmet ediyor, dışardan beslenen kalemler de bu beynelmilel kuruluşların çirkin emellerine hizmet yarışına girmişlerdir. Yazan kalemlerin, düşünen zihinlerin çoğu satılmıştır, dersem hiç de abartmış olmam.

Sinirden titreyen Temel Bey, kin dolu gözlerle damadına baktı. Konuyu iyice kavrayamamış olsa da misafirlerine, dostlarına bu kendini beğenmişin hakaret ettiğini, onları gücendirdiğini anlamıştı. Damadını uyarma ihtiyacı duydu:

-Tarık sen galiba içkiyi biraz fazla kaçırdın, baksana ne dediğini bilmiyorsun! Lütfen bu saçma sapan düşüncelerden ve konuşmadan vazgeç. İstersen, yukarı çıkıp biraz dinlen!

-Özür dilerim efendim, amacım misafirlerinizi kırmak değildi, sadece kendilerini uykudan uyandırmada yardımcı olmak istedim. İçkiye gelince iki kadehten fazla içmedim, üstelik yorgun da değilim, dedi ve diğer köşede oturan eşi Rana ve Kemal Beyin yanına gitti.

Necdet Beyin hanımı arkasından hayretle bakıyordu. Dayanamadı konuştu:

-Ne kadar da banal şekerim! Temel Bey gibi nazik, janti bir adam nasıl buna kızını vermiş?

-Üstündeki kıyafete baksana, balıkçı sanırsın. Rıfat Bey gibi yakışıklı, zengin Avrupai bir adamı beğenmeyip bunu seçmesi Rana'nın zevki hususunda beni şüpheye düşürdü.

-Rıfat Beyi hatırlatma bana! O ne şarlmanlık, o ne asalet! Geçende Boğaz’daki yalısında verdiği partide bir sürü iltifatına mazhar oldum. Aysun'u da götürmüştüm, aldığım iltifatlar da onun yüzünden ya! Aman efendim nasıl bir kız yetiştirmişim ben, narin, edalı, bir çiçek kadar zarif…

Dinlemiyordu bunları Necdet Beyin hanımı, çünkü Rıfat Bey'e kendi kızını beğendirmek için uğraşıyordu. Aysun'a bu kadar ilgi gösterdiği doğruysa yazık olacaktı bunca emekleri. Şimdi ne yapması gerektiğini düşünüyordu. En kısa zamanda Rıfat Bey’i bir vesile bulup davet etmeliydi. Bir hafta sonra evliliklerinin 23.yıldönümünü kutlayacaklardı, bunu kullanabilirdi.

Tarık, Rana'nın yanına oturduğu halde, o, onu görmemezlikten geliyor ve Kemal Beyle konuşuyordu:

-Oh, mösyö rica etsem, lütfen anlatın! Sonra ne yaptınız?

-Sizin ricanız benim için bir emirdir madam. Nerede kalmıştım efendim? Tamam hatırladım. Bulvar kahvelerinin önünde oturuyordum, geçenlere baktım hepsi çiftti. Paris sokaklarında tek dolaşan kimse göremezsiniz. Eyfel kulesinden harikulade görünür Paris. Çılgınca sevişen Parislilere Eyfel’de de rastlayabilirsiniz…

-Rahatsız etmiyorum ya efendim? Müsaade ederseniz, sohbetinize ben de katılabilir miyim? dedi, Tarık.

-Aman efendim ne demek, buyurun.

-Paris'ten bahsediyordunuz herhalde. Geçen sene giden bir dostum anlatıyordu. Lokantaya gitmiş, oturmuş. Fransızca’yı çat pat biliyor, ama yemeyi düşündüğü şeyi getirtecek kadar da bilmiyormuş... Garson dikilmiş başına, ne yapsın adamcağız listedeki bir yemeği rastgele parmağıyla göstermiş. Gerçi ayıptır orada parmakla göstermek ama ne yapsın mecbur kalmış. Garson başını sallamış anlamış gibi. Derken iki dakika sonra bir tabak koymuş önüne. Arkadaşım bu garip yemeğe şöyle bir bakmış, garip diyorum çünkü et dese et değil, patates dese patates değil, karpuz kabuğu dese o da değil. Başlamış yemeğe. Çatalı batırmış, ağzına atacak kadar küçük değil, bıçakla kesmeye çalışmış kesilecek gibi değil. En son çare olarak almış eline, başlamış kemirmeye. Ekşimsi gibi bir tadı vardı, diyor. Sonra bir dostuna sormuş, Meğerse o yediği şey enginar kabuğuymuş. Ne kadar komik değil mi? Gerçi sizin yaşadıklarınız kadar enteresan değil ama bir anı işte… Zannedersem siz böyle gülünç durumlara düşmemişinizdir Paris'te!

-Aman mösyö, ben...

-Biliyorum, mükemmel Fransızca konuşursunuz.

-Çok mersi, efendim,

-Nasılsın sevgili karıcığım, mösyö ile hoşça vakit geçirebiliyor musun? Haddim olmayarak sana bir sır vereyim: Mösyö hayatında hiç Fransa’ya gitmemiştir. Okuduğu kitaplardan öğrendiklerini, hayal gücüyle zenginleştirerek etrafındakilere satmaya çalışıyor. O nedenle bu mösyönün mösyölüğü de şüpheli.

-Oh, monşer, bu ne kabalık! Ben Paris’teyken…

-Yeter, yeter anladık! Hadi bas…

-Bu kadarı da fazla oldu! Madam sizden özür dilerim, daha fazla tahammül edemeyeceğim, o nedenle de ben gidiyorum.

-Kocam adına sizden özür dilerim. Onu affedin, yanlışlıkla sizi kırmış olacak…

-Benim adıma konuşma yetkisini sana vermedim. Şu züppeyi bırak da gitsin, yoksa!...

-Senden utanıyorum, küstah adam!..

Şaklayan tokadın geldiği yöne doğru herkes başını çevirdi. Rana, ellerini yüzüne kapatmış, ağlayarak merdivenleri çıkıyordu. Herkes şaşırmıştı. Annesi Behiye Hanım koşarak kızının peşinden gitti. Rana:

-Herkese rezil oldum anneciğim, diyerek annesinin boynuna sarıldı.

-Kendini üzme kızım. Bu adamdan ayrılman için yarın hemen babanı harekete geçireceğim. Artık yetti! Herkesi kırdı geçirdi, üstelik bir de seni dövdü. Münasebetsiz…

-Hayır anne, ayrılmak istemiyorum!

-Ama yavrucuğum, bu işkenceye daha ne kadar dayanabilirsin? Hem ondan çok daha iyilerini bulabileceğinden eminim. Bak Kemal Bey etrafında pervane gibi dönüyor. Gerçi biraz yaşlı ama idare ediverirsin o kadarcığını da. Avrupa görmüş, tahsilli, ailemizi her ortamda temsil edebilecek bir adam…

-Mesele o değil anne! Ben mesut olamadım, Tarık'ın da olmasını istemiyorum.

-Kızım onun saadeti de kendisi gibi yavan olur, hem sen kendine bak, seni ne ilgilendirir onun mesut olup olmaması?

-Öğrendiğime göre kolejden arkadaşım Yeşim'le sevişiyormuş. Hiç çekemezdi o kız beni. Benim gözümün önünde kırıştırmayı gösteririm ben onlara!

-Yine de sen bilirsin, ama bu yersiz inadından vazgeçersen iyi olur. Ben annen olarak senin mutlu olmanı arzu ediyorum. Babana avukatla konuşmasını söyleyeceğim.

-Sakın anne! Sana bunu anlatamam, ama ben Tarık'ı seviyorum. O'nu ne başkasıyla paylaşırım, ne de ondan ayrılırım. O yalnız benim olacaktır. Benim, benim… seviyorum seviyorum… .Onu kimseye vermem…

Diyerek Rana tekrar ağlamaya başladı. Annesi onu bırakarak aşağıya indi, misafirlerin huzuru kaçmış olmalı ki tek tek müsaade isteyerek gidiyorlardı. En son Fabrika Müdürü Cahit Bey ve hanımı evi terk ettiler teşekkür ederek.

Temel Bey, kimse kalmayınca köşede sessizce oturan Tarık'a kin dolu gözlerle baktıktan sonra, Behiye Hanımı kolundan tutarak odasına gitti. Odada karısına:

-Yeter, artık yeter hanım! Yarından tezi yok ayrılmalarını sağlayacağım. Bir oldu, iki oldu, üç oldu. Eee, bu kadarı da fazla! Rana ile konuştun mu, ne diyor?

-Ayrılmak istemiyor.

-Nasıl istemez, deli mi bu kız? Başımıza sardığı bu beladan kurtulmanın zamanı geldi. O istemese de ben bildiğimi yapacağım.

-Ama Temelciğim bu işler zorla olmaz ki, seviyormuş hâlâ…

-Canım bunun sevilecek yanı mı kaldı? Pis köylü…. Neyse ağzımı bozmayayım. Çok sinirlendim. Bir ara kendime, çağır uşakları attır şunu dışarı dedim, ama yeni yeni hadiseler çıkarmasından çekindim.

**

Tarık yaptıklarından pişman değildi, kendi kendisine saygısı olmasa daha da kötüsünü yapabilirdi. Onun zihniyetine göre karısı gözleri önünde bir salon züppesiyle alenen kırıştıramazdı. Kadın dediğin ağır başlı, uysal, temkinli olmalıydı. İlk evlendikleri günden beri Rana bir sürü dengesiz davranışlarda bulunmuştu. Hatta bir keresinde başka birisiyle öpüşürken bile yakalamıştı. Bu davranışının yanlış olduğunu söylediği zaman ise bunun gayet normal olduğunu, biraz medenice düşünmesi gerektiğini iddia etmişti. Gerçi, sonraları yavaş yavaş bu salon hayatının bütün çirkinliklerini görmüş ve bu zihniyetteki bir ailenin kızının da başkasıyla öpüşmeyi normal karşılamasının nedenini daha iyi anlayabilmişti. Hele bu Yüksek Mühendis olduğunu iddia eden Kemal Bey'in maceralarını duymayan kalmamıştı. Birkaç toplantıda hiç çekinmeden herkesin gözü önünde seviştiğine de tanık olmuştu.

Rana, sırtına şeffaf bir gecelik giyerek sessizce Tarık'ın yanına gelmiş, yine o anlamadan boynuna sarılmıştı. Tarık birdenbire düşüncelerinden uyandı. Boynuna sarılı elleri çözerek sordu:

-Ne istiyorsun?

-Hadi sevgilim yatmıyor muyuz? Benim çok uykum geldi.

-Ben biraz geç yatacağım, sen istersen yat.

-Ama ben korkarım, sen de gel.

-Hayır gelemem.

-Yoksa bana kırgın mısın?

-Evet kırgınım, bir de yüzlü yüzlü soruyorsun, Senin de kırılmanı istemiyorum. O nedenle lütfen beni rahat bırak.

-Affet sevgilim beni, bir daha olmaz. Hem ben gereken cezamı çektim. Tarık seni çok seviyorum. Oh Tarık, sevgilim! Üzme beni.

-Rica ediyorum Rana, ne olur git!

-Beni sevmiyor musun artık?

-Üzgünüm, ama maalesef sevmiyorum.

-Kendimi sana affettirip sevdireceğimden eminim. Yoksa aramızda başka birisi mi var? Sen hiçbir zaman bana böyle davranmazdın; ne kadar kavga etsek sonunda yine dayanamaz barışırdın. Bak!

Diyerek üzerindeki tek giyecek olan geceliği de çıkarıp attı. Bu en son numarasıydı. Tarık'ın dayanamayacağından emindi. Fakat hayret, başını bile çevirmemişti ondan yana.

-Bana bir şey ifade etmiyorsun Rana, etkilemiyorsun da beni.

-Demek öyle! Seni etkilemiyorum demek. Pekiii kim etkiliyor seni? Yeşimciğin etkiliyor mu? Şimdi benim yerime soyunan o olsaydı etkilenir miydin?

Yeşimin adını duyunca Tarık sarsıldı.

-Sana ne Yeşim'den, ama her şeyi bildiğine memnun oldum. Bak bana, bu beraberlik artık yürümez. İkimiz için de hayırlı olan ayrılmaktır. Bunu daha önce söyleyecektim sana, fakat üzülmeni istemedim,

-Ayrılmayacağımı kesinlikle bilmelisin. Ben seni seviyorum, ben istemedikçe de boşanmak imkansız! Hem ben senden beni sevmeni de istemiyorum. Hatta dilersen beni Yeşim niyetine de sevebilirsin.

Bir an daldı Tarık, sanki Yeşim yanındaydı ve ona gülüyordu. Zarif vücudunu cömertçe ona sunmuştu. Yuvarlak omuzlarından, etli dudaklarından, mis kokulu saçlarından öpüyor, öpüyordu…

-Yeşim, sevgilim sana tapıyorum sen benim her şeyimsin, diyerek onun koltuğun üzerindeki yumuşacık ve sıcacık vücuduna sarılıyordu. O da:

-Tarıkcığım, ne güzel, ne güzel... Öylesine mutluyum ki... Hep bu günü bekledim, diyordu.

 

**

Tarık, iki saat sonra gözlerini açtı, etrafına baktı. Rana'nın çırılçıplak vücudunu kanepenin üzerinde gördü.”Demek ki güdü, mantığa galip gelmiş!” dedi, garip bir tiksinti duydu. O anda, bu et yığınını yok etmek geçti içinden.

Kendisine hakim olamayıp düşündüğünü yapacağından korktu. Bu korku nedeniyle acele bir şekilde giyinip kendisini karanlık sokaklara attı. Ağzına acı bir su geliyor, başı uğulduyor, gözleri etrafı göremiyordu. Bir müddet şuursuzca yürüdü, neden sonra denizin kenarına gelmiş olduğunu fark etti. Ortalık yavaş yavaş aydınlanıyor, biraz ileriden suları incitmekten korkarcasına bir gemi ağır ağır geçiyordu.

Denizin iyotlu havası Tarık'ı kendine getirmişti. Az önceki yaşadıklarını hatırlamak istemiyor, zihnini meşgul edecek yeni konular bulmaya çalışıyordu. Bu gün yazacağı yazıyı düşündü. Yazı İşleri Müdürü bu gün için Kıbrıs ile ilgili bir makale istemişti.

Galata Köprüsü’nü yürüyerek geçerken “Sıcak salep!” diye bağıran salepçiye doğru yöneldi. Tek tük geçen insanlar vardı. Bir adam boş bir sandığın üzerine oturmuş hem simit yiyor hem de salep içiyordu. Onun biraz ilerisinde başka bir adam, yatıyor mu oturuyor mu belli değildi. Onun yanından geçerken seslendiğini duydu:

-Allah rızası için ağabeyciğim, sevdiklerinin başı için, bir salep parası ver!..

-Sabah sabah dilenmeye mi çıktın? Paran yoksa salep içme! Dileneceğine çalış, kazan, o zaman iç salebini…

-Sakatım be abi, yoksa istemem mi çalışmayı?

-Neren sakat, benden sağlamsın! Gene de al hadi şunu. Üşümüşsündür, bir salep iç de için ısınsın.

-Allah razı olsun ağabeyciğim, Allah ne muradın…

-Yetişir, yetişir. Yorma kendini.

Babıâli’ye çıkan yokuşu tırmanırken biraz daha iyi olduğunu hissetti. Gazete binasının yanına geldiğinde kapının kilitli olduğunu gördü. Önce uzun uzun zile bastı, sonra tüm gücüyle yumruklamaya başladı. Biraz sonra gözlerini ovuştura ovuştura bekçi kapıyı açtı.

-Ahmet Efendi, benim odamı aç, biraz çalışacağım.

-Hayrola begim, bu saatte burada işin ne? Savaş mı çıktı yohsam? Rum gavuru bu, ne yapacağı belli olmaz. Olura belki eceline susamıştır.

-Yok bir şey, meraklanma çok erkenden geldiğime bakıp da. Sadece biraz yapacak işim var. Çabuk aç şu odayı da bir an önce çalışmaya başlayayım!

-Başım üstüne begim…

Daktilosuna taktığı kâğıda “Milli Meselemiz Kıbrıs…” başlığını yazdıktan sonra kâğıdı hızla daktilodan çıkardı, buruşturup çöpe attı. Yeni taktığı kağıdın ise başlığı şöyleydi : Türk Aile Yapısında Kadının Yeri….

 

  ●   ●   ●    

 

 

UÇTU UÇTU BÜROKRASİ UÇTU

 

Oturduğu koltuğun arkasını düzelterek otobüsün ön penceresinden dışarıya baktı. Ortalık ağarmaya başlamıştı ama güneş henüz doğmamıştı. Akın, bin dokuz yüz yetmişli yılların ortasında üniversiteyi bitirmiş, ortaokul ve liseyi devlet hesabına okuduğu için devlete olan borcunu öğretmen olarak ödemek düşüncesiyle tayin yaptırmak için Ankara’ya geliyordu. Sis mi duman mı olduğu belli olmayan bir puslu şey, kocaman bir çanak gibi görünen Ankara’nın üzerine çökmüştü. Sık sık oraya gidenlerden bilhassa kış günleri Ankara’da nefes almakta insanların çok zorlandığını duymuştu. Küçükken, çok küçükken o da gelmişti bu şehre ama burayı pek bildiği söylenemezdi. Sadece rengârenk bir ışık seli içindeki Gençlik Parkı’nı hatırlayabiliyordu.

Çok heyecanlıydı, yol boyunca hiç uyuyamamıştı. Tayinimi yaptırabilir miyim, yaptıramaz mıyım düşünceleri yolculuk boyunca yüzlerce defa aklına gelmişti. Ne “evet” ne de “hayır” diyebiliyordu.

O, bu düşünceler içindeyken otobüs otogara girmişti bile. Saatine baktı 05,30’u biraz geçiyordu. Ve şoförün:

-Cümleten geçmiş olsun, sesini duyunca herkes inmek için ayağa kalktı. Ayakları uyuşmuştu saatlerce oturmaktan. O da kalktı, ayakları açılsın diye bir-iki kez onları salladı. Çantasını aldı ve bir an önce inmek için ileri atıldı. Bu arada bazı kişilerin ayağına bastı, birkaç kişiye de çarptı. Oysa bu kadar acelesi yoktu, çünkü devlet dairelerinin mesaiye başlamasına daha çok vardı.

Otogarda oyalanıp zamanı doldurması gerekiyordu. Dağıstanlı Kafeterya yazan yere girdi. Etrafına şöyle bir baktı. İçerde hayli insan vardı. Saçları örtülü kadınlar, pantolonlu genç kızlar, üstleri başları yırtık pırtık adamlar, kafaları kazınmış gençler, uyuklayan, hatta uyuyan ihtiyarlar… Evet uyuyanlar da vardı ama uyuturlarsa tabii! Nitekim yanındaki masada uyuklayan bir ihtiyarı çekiştiriyordu garson:

-Dayı, otel değil burası. Kalk, hadi kalk!

-Hı, ne oluyor?

-Kalk dayı. Bak, millet burada oturup bir şeyler yemek için ayakta bekliyor, sense yatmış uyuyorsun.

-Çorba içtim, çay içtim ya.

-Hadi, uzatma, içtiklerinin parasını ver de git.

Anlaşılan bir şey yeyip içmeden burada oturmak zordu. Bir çorba istedi. Biraz sonra garson, bol biberli bir şehriye çorbası getirip önüne koydu. Garsona baktı, beyaz bir önlük vardı sırtında, ancak kirden beyazlıkla da bir alakası kalmamıştı önlüğünün. Şimdi artık tiksinerek bakıyordu garsona da çorbaya da. İki-üç kaşık aldı, berbat bir şeydi. İçemedi, bıraktı. Bir saate yakın çorba önünde bekledi, içmeyeceğinden kesin emin olunca garson kâseyi önünden aldı, o da hesabı ödeyip dışarı çıktı. Caddeye geldiğinde arabaların vızır vızır gittiklerini gördü. Dolmuş bekleme yerine doğru birkaç dakika ağır adımlarla yürüdü.

Durakta bekleyenlerden birine Bakanlıklar’a nasıl gidebileceğini sordu. O da dolmuş şoförlerine sormasını söyledi. Yanaşan bir dolmuşun şoförüne:

-Affedersiniz Bakanlıklar’a gitmek istiyorum da, dedi.

-Bu dolmuşlar oraya gitmez. Şu yolu takip et, tren yolu köprüsünün altından geç, biraz daha yürü ve orada sor. Sana hangi dolmuşun gittiğini gösterirler.

-Çok teşekkür ederim.

Konuşmaları duyan birisi:

-Kızılay’a gitsene kardeşim. Sorduğun yer oraya yakındır. İstersen bir de şu gelen dolmuşa sor.

-Şoför bey, Bakanlıklar’a gitmek istiyorum acaba…

-Gel, biz Kızılay’a gidiyoruz. Oraya gelince ben sana nasıl gideceğini anlatırım. Yakın zaten oralar birbirine.

Bindi, dolmuş dolu olmadığı için birkaç dakika bekledi. Belki daha da beklerdi ama ilerideki bir polis düdük çalarak onu uyardı. Düdüğün sesini duyar duymaz şoför, hemen harekete geçti. İsteksizdi, yavaş gidiyordu. Doğrusu buranın sürücüleri polisten çekiniyorlardı. Bir de İstanbul’dakiler geldi aklına…

Kızılay’a geldiklerinde şoför onu hatırladı:

-Bak kardeşim burası Kızılay, ha sahi sen hangi bakanlığa gideceksin?

-Milli Eğitim Bakanlığına.

-İyi, burada in, şu gökdelenin yanından git, ileride ışıkların olduğu yerden karşıya geç.

-Yardımlarınız için teşekkür ederim.

Mili Eğitim Bakanlığı yazan dokuz katlı bir binanın önünde buldu kendini. Kapıda ziyaret saatinden önce girilemeyeceği yazıyordu, o nedenle yüzlerce kişi kapı önünde bekleşiyordu. Bekleyenlerin çoğu erkekti, tek tük bayanlar da göze çarpıyordu. İçeri girenler de vardı, ama bunlar, burada çalışan görevliler olmalıydı.

Kapılar ziyaretçilere açılınca içeri girdi. Sağ tarafta “Danışma” yazan yerin önündeki kuyrukta yerini aldı. Sıra kendisine gelince:

-Tayin için Ortaöğretime çıkmam gerekiyor.

-İkinci kata çıkın efendim.

-Teşekkür ederim, deyip ilerledi. Merdivenlerin başında kolunda kırmızı bant olan bir görevli:

-Nereye, diye sordu.

-İkinci kata ortaöğretime.

-Saat dokuzdan önce katlara çıkıp iş takibi yapmak yasak! Hem şuradan, bakın ışık yanan yerden ziyaretçi kartı almanız gerekli. Ancak o kartı göstererek girebilirsiniz.

-Peki, diyerek gösterilen yere yöneldi.

Kendisi gibi kart almak isteyen bir yığın insan vardı. Gene beklemeye başladı, ona sıra geldiğinde saat çoktan dokuzu geçmişti. Nüfus kâğıdını verdi, bir kart aldı. Merdivenlerin başındaki aynı adama kartı gösterip yukarı çıktı. Birinci kat, ikinci kat, ama nerede ortaöğretim? Kırık bir tabela gördü, kırılmayan yerindeki yazı da zaten silinmişti. Bir hizmetli elindeki paspasla sağı solu siliyordu.

-Beyefendi, ortaöğretim burası mı?

-Evet, C-blok yazan yere girin.

Denileni yaptı, oradaki başka bir görevliye daha sordu, o da buradan geçip A-bloğa gitmesini söyledi. İki blok arasında büyükçe bir boş alan vardı. Buraya birkaç sandalye ve eski bir sehpa konulmuştu. Bir kaç adam oturmuş konuşuyorlardı. Oturanlara bir göz attı. Aynı fakültede okudukları, ancak adını bile bilmediği bir yüz gördü.

-Merhaba, nasılsınız? Ne işiniz var burada, yoksa siz de tayin için mi geldiniz?

-Evet, on gündür uğraşıyorum. Siz ne yapıyorsunuz?

-Ben de aynı iş için buradayım. Bakalım yaptırabilecek miyim?

-Nakillerle uğraşıyorlarmış, o nedenle yeni tayinleri daha yapmıyorlar. İktidar değişikliği olduğu için tüm bürokratlar değişmiş. İşi de tam olarak kavradıkları söylenemez. Ben Tayin Şubesi Müdürünü gide gide bıktırdım. Bana “Günlerdir buradasın, senin paran da bitmiştir. İstersen sen İstanbul’a dön!” dedi. Bu gün bir milletvekili gelecek buraya, bana söz verdi. Onu bekliyorum. Tuttuğunu koparan bir adam! İşini mutlaka yaptırırım, dedi. Sizin memleket neresi?

-Tekirdağ.

-Öyleyse hemen meclise gidip Tekirdağlı bir milletvekili bulmalısınız, yoksa işinizi katiyen yapmazlar. Oyalayıp dururlar.

-Basit bir tayin için milletvekiline zahmet vermek gereksiz. Tayin işlerinde kim tam yetkili?

-Bence bütün işler Tayin Şube Müdüründe olup bitiyor. Adam isterse bakanın işini bile yapmaz. Kontenjan doldu, der. O zaman ne yapacaksın? Mecburen bekleyeceksin.

-Şansımı bir kez denemek istiyorum, bakalım sonuç ne olacak. Hoşça kalın.

-Güle güle, görüşürüz.

Tayin Şube Müdürü’nün kapısı arkasına kadar açık olduğu için kuyruk masasının yanından başlıyordu. Aşağı yukarı Akın’ın önünde on üç-on dört kişi vardı. Masada bulunan iki telefon da hiç durmadan çalıyordu. Müdür bazen aynı anda iki telefonla birden konuşmak zorunda da kalıyordu. Gelen telefonlar ve yakalarında parti rozetiyle sıra beklemeden içeri dalanlar beklemeleri iyice uzatıyordu:

-Alo, efendim. Benim söyleyin, nasıl? Anladım, listeleri dışarıya astık, önce onlara bakın, olmadıysa sonra bize gelin, tayininiz çıkmadıysa araştırırız. Siz de selamlarımı söyleyin.

-Müdür bey, ben de size Akif beyden selam getirdim. Bizim çocuğun tayin işi ne oldu acaba?

-Dışarıdaki listeye baktınız mı?

-Evet baktım, orada yok.

-Bir ek liste daha hazırlayıp imzaya sunduk, ancak bakan bey üç gündür zaman bulup da imzalayamadı. Malûm, yeni göreve başlayınca gelen giden çok oluyor. Belki ondandır.

-Vay, müdürüm merhaba, nasılsınız? Rahatsız etmiyorum ya efendim? Ufacık bir ricamız olacak.

-Buyurun, oturun.

Bu son gelen özel ziyaretçilerden birisiydi. Elindeki kâğıdı uzattı, müdür kağıda bir göz attı ve hemen telefonu çevirdi:

-İzzet bey, sana bir arkadaş gönderiyorum. Onun elindeki listede yer alanların tayin işleri ne oldu, bir incele ve bana bilgi ver. Tamam beyefendi, sizinle ilgilenecekler, lütfen İzzet beyi bir görün. Evet sıradaki arkadaş!

-Efendim, ben yeni mezun oldum. Tayin için müracaat etmiştim, fakat…

-Yeniden bir dilekçe vermeniz gerekiyor. Dilekçe yazdınız mı?

-Evet efendim, ben…

-Dilekçeyi genel evraka kayıt ettirdiniz mi?

-Hayır.

-Gidin kayıt yaptırın, ondan sonra konuşuruz. Dilekçeyi doğrudan bana getiremezsiniz, eski müracaatlara da güvenmeyin, onların hepsini geçersiz saydık, hatta bizden önce yapılan birçok tayini de durdurduk.

Koltuğunun altında siyah bir çanta tutan, kır saçlı, 50-55 yaşlarında bir adam, gene özel ziyaretçi olarak masaya yaklaştı. Elindeki çantayı masanın üzerine koydu. Çantanın tam ortasındaki parti amblemi kolaylıkla görülebiliyordu. Müdür, telefonu yerine koyup ayağa kalktı, tokalaştılar. Adam çok yavaş sesle iki-üç cümle söyleyip, oradan ayrıldı.

Telefonlar onun gitmesini fırsat bilmişçesine çalmaya başladı. Önce birisi, sonra ikisi birden bekleşenlerin sinirlerini bozarcasına çalıyordu. Dışarıdakiler homurdanmaya başladılar. Konuşmalar duyulmayacak gibi değildi:

-Yahu kardeşim, bir öğretmene bu yapılır mı, hem de öğretmen olanlar tarafından. Buradaki idarecilerin çoğu öğretmen! Saatlerdir kuyrukta bekliyoruz. Bir yandan telefonlar, bir yandan sıra mıra dinlemeden içeri dalanlar… Baksanıza sabahtan beri benim önümdeki altı kişiden ancak üçü müdürle konuşabildi. Ben yirmi iki yıllık eğitimciyim, doğrusu bu yapılanları hazmedemiyorum.

-Eskiden bu da yoktu ya! Bekle, bekle git derdini anlatamadan. Şimdi hiç değilse her şey açık açık yapılıyor. Torpilse torpil, ama açıkça! Baksanıza adam “Herkesin işini yapacağız” diyormuş. ”Biz olumsuzlukları düzeltmek için bu makamlara geldik.” diyormuş.

İki saat daha süren beklemeden sonra nihayet Akın’a sıra gelmişti. Ceketinin düğmelerini ilikledi ve kendisinin bile duymakta zorlandığı bir sesle:

-Efendim, ben bu sene İstanbul Üniversitesi’ni bitirdim. Öğretmenlik için bakanlığınıza önceden verdiğim dilekçeme aldığım cevapta daha sonra tekrar müracaat etmem gerektiği belirtilmişti. Yalnız benim özel bir durumum var…

-Bir dakika, alo evet, nasıl olmamış mı, evrakları mı noksan? Tamam, anladım. Buyurun, sizi dinliyorum.

-Efendim, özel bir durumum var diyordum. Çünkü ben ortaokul ve liseyi devlet hesabına okudum. Bundan dolayı mecburi hizmetim var mı yok mu bilmiyorum. Çünkü üniversiteyi devlet hesabına okumadım. Bir ay önce bunu bakanlığınıza bir dilekçe ile sorduysam da bir cevap alamadım.

-Önce siz Öğrenci İşlerine gidip durumu anlatın, kesin bir bilgi alın oradan. Sonra da bana gelin, konuşalım.

Müdürün odasından çıktığında ter içindeydi. Koridorda biraz ilerleyince gitmesi söylenen yeri gördü. Gene ceketinin düğmelerini ilikleyip kapıyı çaldı ve içeri girdi. Üç masada üç yetkili ve yanlarında misafirleri vardı. Onun geldiğini kimse fark etmedi.

-Efendim, çok affedersiniz, dediyse de duyan bile olmadı. Bir müddet etrafına bakındı, bir adım geri, iki adım ileri gitti. Elindeki çantayı düzeltti ve orta masadaki adama yaklaştı:

-Bir konu hakkında bilgi almam için beni Tayin Şube Müdürü gönderdi, dedi ve adama derdini anlattı. Adam yarı dinledi yarı dinlemedi ve sol taraftaki masayı eliyle işaret etti.

Bir kere de aynı şeyleri orada anlattı. Adam önce uzun bir süre düşündü. Neden sonra:

-Var kardeşim, senin mecburi hizmetin var. 915 sayılı kanuna göre var. Git, söyle Cevdet beye!

Teşekkür edip Tayin Şube Müdürü Cevdet beyin yanına gitti. Tekrar sıraya girdi, yarım saat kadar bekledi, sıra kendine geldiğinde duyduklarını söyledi:

-Mecburi hizmetim varmış efendim. 915 sayılı kanuna göre var olduğunu söylediler.

-Şimdi, bir de Yüksek Öğrenime gidin, oraya da anlatın. Sonra bir aksaklık çıkmasın. Konuşunca gene bana gelin.

-Efendim, bu arada ben şu evrakları ve dilekçeyi de genel evraka kayıt ettireyim mi?

-Onlar şimdilik dursun. Şu işleri bir halledelim, ötekiler kolay. Kusura bakmayın, sizi de yoruyoruz, ama işimizi sağlam yapalım da başımız ağrımasın.

Yüksek Öğrenimi bulmak için biraz arandı, birkaç kat çıktı. Burada gayet kibar bir bey Akın’ı dinledikten sonra,Yüksek Öğrenim sırasında bakanlıktan burs almadığına göre, bu konunun kendileriyle bir ilgisi olmadığını, yetkililerin 585 nolu dahili telefondan bu konuda bilgi alabileceklerini söyledi. Tekrar aşağı kata indi, ama öğlen tatili olmuştu ve bir süre beklemesi gerekiyordu.

Tayin şube müdürünün odasının önünden ayrılmadı, çünkü o saatte kendisinden başka kimse yoktu. Herkes öğlen arasından sonra gelmek üzere gitmişti. Müdür geldiğinde söylenenleri iletti. O da:

-Demek öyle! Şimdi siz evraklarınızı en alt kattaki genel evraka kayıt ettirin, oradaki bayandan rica edin, elden takip edeceğinizi söyleyin. Sanırım kolaylık göstereceklerdir. Sonra bana gelin, ben imzalayıp size vereceğim, siz de C-bloktaki bizim evrak kayıt büromuza götüreceksiniz, orada da kaydettirip bana getireceksiniz.

Bütün bu işlemleri de bitirdikten sonra tekrar Cevdet Beyin karşısındaydı. Müdür evrakın üzerine bir paraf atarak müdür yardımcılarından Rahim Beye havale etmişti.

Büyük harflerle “MEŞGULDÜR-GİRİLMEZ” yazısı olan kapıyı vurdu ve içeri girdi. Meşgul olduğu söylenen yerde birçok masa, bu masalarda görevli müdür yardımcıları ve kimisi ayakta kimisi de oturmakta olan en az on kişi vardı.

Bekleyenlerden birisine Rahim Beyi sordu, soruyu duyan müdür yardımcısı kafasıyla orta boylu, zayıfça bir adamı gösterdi. Rahim Bey, evrak imzalamakla meşguldü, yanına yaklaştı. Masasının dibine kadar sokulduğu halde, Rahim Bey ona bakmadı bile. Elindeki evrakları masanın üzerine koyup önüne doğru iteleyince, hiddetle başını kaldırdı, gözlerinden öfke saçıyordu. Sert bir sesle sordu:

-Ne var, ne istiyorsun?

-Efendim beni Cevdet Bey gönderdi.

Aldı, dilekçeyi okudu, evraklara göz attı ve:

-Mecburi hizmetin olduğunu belgelemelisin ki tayinin sorunsuz bir şekilde yapılabilsin.

-Bende böyle bir belge yok, nasıl elde edeceğimi de bilmiyorum. Bununla ilgili bilgi bakanlıkta bulunduğuna göre belgeyi de herhalde burası verir.

-Verirler mi vermezler mi orasını ben bilmem. Git, mezun olduğun fakülteden yazı getir.

-Fakültenin bu konu ile bir ilgisi olmadığını sanıyorum. Buradaki yüksek öğrenim bürosu da aynı şeyi söyledi. Ben fakültede devlet hesabına okumadım. Hem ben İstanbul’a nasıl gider gelirim?

-Kardeşim, görmüyor musun, bir sürü işim var? İşi gücü bırakıp seninle mi uğraşacağım. Git, Cevdet Beye anlat derdini!

-Beni size gönderen o, ama…

-Ben anlamam, al şu evraklarını da git!

Çaresiz bir kez daha Cevdet Beyin karşısındadır. Olanları anlatınca müdür telefonu çevirir:

-Rahim Bey, sana bir arkadaş göndermiştim. Onun işini yapalım. Ortaöğretimden mecburi hizmeti var, üniversiteden yok. Yazı yaz, tamam oraya. Sor balkım, sonucu da bana bildir. Hadi hocam, siz de gidin oraya!

Rahim Bey onun işini yapmamaya kararlıdır. Başka bir eksik bulmuştur:

-Bu nüfus kâğıdı sureti olmaz. Nüfus kayıt örneği olacak. Kütükten getireceksin. Malûm, evlendin, ayrıldın, öldün… Hepsi orada yer alır. Evrakları ver bana, yazıp soracağım. Sonucu nüfus kaydını getirdiğinde öğrenirsin.

-Beyefendi, benim nüfus kaydım Tekirdağ’da. Oraya gidip gelmek zor olur. Mektupla göndersem olmaz mı?

-Canın nasıl istiyorsa öyle yap! Postada evrak kaybolursa sorumlusu biz değiliz.

● ● ●

Burada beklemesinin artık bir yararı yoktu. Bulduğu ilk otobüsle İstanbul’a hareket etti. Oradan Tekirdağ’daki nüfus müdürlüğüne gidip istenilen belgeyi aldı. Ankara’dan ayrıldıktan dört gün sonra tekrar Ankara’ya döndü. Bakanlık giriş kapısında beklemeler, giriş kartı alma, katları tırmanma, müdür odasının önünde sıraya girme gibi önceki davranışları bir kez daha tekrarladı. Bir fark vardı, artık “Şurası nerede?” diye sormuyordu. Bakanlıktaki birçok yeri ezberlemişti. Cevdet Beye:

-Efendim, daha önce de tayin için sizi rahatsız etmiştim.

-Evet hatırladım. Ne oldu işiniz?

-En son Rahim Bey, mecburi hizmetimle ilgili olarak yazı yazacaklarını söylemişti. Yazıp yazmadıklarını bilmiyorum. Ben İstanbul’a ve memlekete gidip geldim, nüfus ile ilgili bir belge getirdim. Ayrıca lise diplomamı da buldum ve getirdim. Bakın onun arkasında devlet hesabına okuduğum yazıyor.

-Peki, soralım bakalım ne oldu? Alo Rahim Bey, hani ilginç bir durumu olan bir arkadaş vardı, onun işini ne yaptın? Yazmadın mı? Öyleyse hemen yaz ve ver arkadaşa elden takip etsin. Yazıyı fazla uzatma, özlük işlerine tayininde bir sakınca olup olmadığını sor. Lise diplomasını da getirmiş, orada yazıyor okuduğu. Sen benim dediğim gibi yaz, gerisine karışma!

Rahim Beyin Akın’la yıldızı hiç barışmamıştı. Çünkü bu sefer de onu ekşi bir suratla karşıladı. Elindeki diploma ve evrakı alıp dışarıda beklemesini sonra onu çağıracağını söyledi. İki saat sonra çağırdı:

-Gel kardeşim, iyisi mi ben seni öğrenci işlerine götüreyim. Orasıyla hallet işini. Bu bizim işimiz değil.

-Fakat…

-Gel, gel! Onlar sana bir yol gösterirler.

Öğrenci bürosunda bir memurun yanına Akın’ı götürdü.

-Arkadaşın bir sorunu var, onu halledin! dedi ve kaçarcasına gitti.

-Söyle kardeşim!

-Efendim ben birkaç gün önce de bu büroya geldim ve anlattım. Benim ortaöğretimden mecburi hizmetim var, Bunu gösteren lise diplomam elimde, ancak ortaokul ile ilgili herhangi bir belgeye sahip değilim. Bu durumu gösteren bir belge istiyorum.

-Okuduğunuz okula başvurmalısınız. Sizin bizimle bir ilginiz yok. Bu konuda bir şey yapamayız.

-Okuduğum okuldan bunu almam uzun sürer. Burada benim devlet hesabına okuduğumla ilgili kayıtlar olmalı. Harçlığımızı, yiyeceklerimizi, yatacağımız yeri, giyeceklerimizi devlet verdi. Bu verdiklerini kime verdiğini de herhalde bir köşeye kaydetmiştir. Buna rağmen yok diyorsanız, benim mecburi hizmetim bulunmadığına dair bir belge verin o zaman. Ben de şansımı özel sektörde deneyeyim.

-Böyle bir belge verme yetkimiz de yok. İyisi mi sen Öğrenci İşleri Müdürlüğü’ne hitaben bir dilekçe yaz, durumunu anlat. Genel Evrak’a kayıt ettir, rica et elden al bana getir.

Söyleneni yapar, nefes nefese dilekçeyi aynı memura getirir.

-Tamam, şimdi biz ona cevap vereceğiz. Siz burada beklemeyin, gidin. Cevap adresinize gelecektir.

-Benim bu cevabı elden almam gerekiyor.

-Bu daha incelenecek, sonra cevap yazılacak. Onun için hemen olmaz.

-Aman beyefendi, lütfen rica edeceğim.

-Siz dışarıda biraz bekleyin, bu işleri yapan arkadaşın elinde iş var. Bitirince sizi çağıracağım.

Ne kadar beklediğini bilemiyordu, ama çağırıldığında memurun yüzünden işinin olmadığını anlamıştı.

-Yazıyı yazmasına yazacağız da, imzalayacak olan müdür toplantıya gitmiş. İsterseniz yarını bekleyin, isterseniz cevabı adresinize gönderelim.

Son kez Cevdet Beyin karşısına çıkar. Tayin şube müdürüne yaşadıklarının özetini aktarır. Sinirlenen Cevdet Bey, hemen Rahim Beyi yanına çağırır.

-Rahim Bey, bu hocamın işini siz yapacaktınız. Neden yapmadınız, neden zorluk çıkarıyorsunuz? Evraklar neredeyse alın, noksanı varsa tamamlatın ve bu işi bitirin!

-Baş üstüne, dedi ve o önde Akın arkada odasına gittiler. Evrakları bir hizmetliye getirtip incelemeye başladı. En son getirdiği nüfus belgesini eline aldı. Pelür bir kâğıdın yarısına yazılmış bir belgeydi bu.

-Bu olmaz, nüfus müdürlüğü size nüfus sureti vermiş. Ben sizden nüfus kayıt örneği istemiştim.

-Nüfus müdürlüğüne söyledim sizin istediğiniz belgeyi. Onlar da bana imzalı, mühürlü bu belgeyi verdiler.

-Bunun geçerliliği yok. İstediğimi getirmelisiniz.

Akın, biraz geç de olsa işinin olmayacağını anlamıştı. Mutlaka bir şey bulup çeşitli engeller çıkaracaklardı. O kadar uğraşmasına karşılık bu konuda hiç yol alamamıştı. Eksiklerini tamamlamak üzere evrakların hepsini aldı ve bakanlıktan ayrıldı.

Dolmuş durağına geldiğinde diğer elindeki giriş kartını fark etti. Tekrar oraya dönmek istemiyordu, ama kimlik belgesi orada kalmıştı. Bunu verip onu geri almalıydı. İsteksizce geri döndü ve giriş kartını iade etti.

Ne yapacağını, nasıl davranacağını, nereden başlayacağını bilemiyordu. Bezmişti ve sanki çok ağır bir işte günlerce çalışmış gibi kendini yorgun hissediyordu.

Dolmuşa bindi, otogara gidecekti. Nedense için için Ankara’ya kızıyordu. Lanet bile okudu içinden bu günahsız şehre. Bunalmıştı, biraz temiz hava almak için dolmuşun yana doğru açılan penceresini açtı, ciğerlerini doldurdu. Şimdi biraz daha iyiydi. Birden elindeki evrakları açık dolmuş penceresinden dışarı savurdu. Uçuşan kâğıtları gören şoför:

-Hemşerim ne yapıyorsun? Burada canının istediği yere çöp atmak yasaktır. Bir polis görürse bizim de başımız yanar.

-Merak etme, kötü bir şey yapmadım. Sadece ayakları bile olmadığı için sürünerek ilerlemeye çalışan bürokrasiye kanat taktım. Yani bürokrasiyi uçurdum!

Şoför söylediklerinden bir şey anlamamıştı. Onun için sadece bir-iki kere başını sallamakla yetindi.

 

  ●   ●   ●    

 

RESİMLE GELEN ÖLÜM

Gülcan, konuşulanları pekiyi duyamıyordu, onun için oradakilere biraz daha yaklaştı. Konuşmalar yer yer karışıyor, anlamsız gürültülere dönüşüyordu. Her kafadan ayrı bir görüş ve yorum çıkıyordu. Böyle durumlarda âdet olduğu üzere yol gösterenler, akıl verenler, "Ben olsaydım şöyle yapardım, böyle ederdim" diyenler çok olurdu.

-Çok da gençti kızcağızım, o saçlar, sürmeli kaşlar, okka gibi bir burun! Rahmetli çok da güzeldi.

-Balkondan aşağı atlamış. O kadar yüksek yerden atlar da insan sağ kalır mı hiç? Daha o saniyede canı çıkmış. Kafası paramparça olmuş. Akan kanı görseydiniz oraya düşer kalırdınız. Temizlemek için üç kişi tam yarım saat uğraştık.

-Annesi çok disiplinli bir hanımdır, kızının karnesini görünce, galiba biraz hırpalamış!

-Ayol, Şaziye hanıma da diyormuş ki “Tek kelime bile söylemedim, yüzlemedim utanmasın diye.”

-Tabii, tabii şimdi öyle diyecek. Kabahati üzerine almak ister mi hiç?

-Ne bileyim, ben de babası dövdü, diye duydum.

-Her sene takdirname almaz mıydı Kıymet? Bir kere de kırık not getirse n'olur yani? Bizim oğlanın tam altı kırığı var, dövelim mi çocuğu biz de?

Gülcan, Kıymet'in en yakın arkadaşıydı, daha doğrusu sırdaşıydı. Ona her şeyini anlatırdı. Aynı sınıfta ve aynı sırada otururlardı, aralarında gizli hiçbir şeyleri yoktu. Gülcan, Kıymet’in Ekrem adında bir üniversite öğrencisine âşık olduğunu, onu çılgınlar gibi sevdiğini biliyordu.. Ekrem, derken dudaklarından sanki binlerce Ekrem dökülüyordu. Kıymet'le Ekrem'in yaklaşık iki senelik bir beraberlikleri vardı.

Olaydan bir gün önce Kıymet Gülcan'a gitmişti. Her halinden sinirli ve üzgün olduğu belli oluyordu. Devamlı "of" çekiyor, yerinde duramıyordu. Nesi olduğunu soran Kıymet'e kızgınlıkla:

-Bana hiçbir şey sorma, konuşma benimle!.. diye bağırmıştı.

İlk defa böylesine kaba ve kırıcıydı. Gülcan’ın darıldığını görünce, hemen boynuna sarılmış ve:

-Off, ne kadar da alçakım, böyle bir günde en yakın arkadaşımı kırdım. Yalvarırım affet beni, demiş ve çantasını açarak bir mektup çıkarıp Gülcan'a vermişti.

-Bunu okuduğun zaman beni anlayacaksın, senden son kez bir ricam olacak, o da ne olursa olsun bu mektuptan kimseye bahsetmeyeceksin, buna bir nevi vasiyet de diyebilirim…

Sonra da izin isteyerek eve gitmişti. O gidince Gülcan, mektubu açıp okumuştu, ama o zaman ne demek istediğini pek anlamamıştı. Sadece korkunç bir şeyler olacağını seziyordu. Şimdi bir kere daha Kıymet'in mektubunu okumak için açtı:

 

Gülcancığım,

Bu gece bir türlü uyuyamadım, sağa döndüm olmadı sola döndüm olmadı. Kendimi zorlamalarım bir netice vermeyince sana bu mektubu yazmak için yataktan kalktım. Saat 05,10. On beş gün öncesine kadar ne sana ne de başkasına hiç yalan söylememiştim. Sana anlattığım uydurma hikâyeleri düşündükçe doğrusu kendimden utanıyorum. Belki gerçekleri karşılıklı olarak konuşabilseydik her şey kolayca çözümlenirdi.

 

Ekrem’i nasıl sevdiğimi bilirsin, sanırım bunu söylemeye gerek yok. İşin ilginç tarafı her şeye rağmen onu hâlâ çok seviyorum. Hem de eskisinden de çok! Sen onunla aramızın nasıl olduğunu sorardın, ben de çok iyi olduğunu, bana şöyle güzel sözler söylediğini, şu hediyeleri aldığını, benim için güzel şeyler düşündüğünü anlatırdım. Son on beş gündür anlattıklarımın hepsi yalan, yalan…

O gün Ekrem’le gene eski yerimizde buluşmuştuk. Hava biraz sisliydi. Bu tür havalarda bazı insanlar çok kötümserdirler, ama bana tüm varlıklar çok güzel görünüyordu. Ekrem, sağ eliyle vücudumu sardığı zaman, orada güven duyduğum göğsüne başımı yasladım. Böyle yürümeye başladık. Gezdiğimiz yerler hep bildik yerlerdi, çünkü daha önce defalarca buralarda dolaşmıştık. Bir de baktık ki Ekrem’in “Aşk sığınağımız” dediği yere gelmişiz. Burası kendiliğinden oluşmuş doğal bir kulübeydi. Belki de doğanın bize bir armağanıydı. Oturmayı teklif etti. Oturduk. Biraz sonra elimi tuttu ve:

-Sevgilim ellerin terlemiş, ama senin terin de güzeldir, ben senin her şeyini seviyorum, dedi ve ihtirasla ellerimi öpmeye başladı.

Oradan çıkıp bir çayhaneye geldik. Bir ara Ekrem, masadan kalktı. Ceketi iskemlede asılı duruyordu. O gittikten sonra bir ara gözüm ceketine takıldı kaldı. Bir türlü gözlerimi ceketten alamıyordum. İçimdeki bir ses ceketin ceplerini karıştırmamı bana söylüyordu. Bunun doğru olamayacağı düşüncesiyle bu sesle bir müddet mücadele ettim. Ama yenik düştüm. Mutlaka ceplerine bakacaktım. Hani derler ya “İçime bir kurt düştü”, işte onun gibi bir şey. İç cebine elimi soktum, bir cüzdan vardı, aldım. İçini açtım, orada benim fotoğrafımı gördüm. Sevindim ve onu suçladığım için de kendimden utandım. Ancak cüzdanda gizli bir bölme olduğunu fark ettim. Orayı da açtım. Bir de ne göreyim!.. Bir resim, bir kız resmi… Arkasında da Sevgili Ekremime… diye yazıyordu. Sanki başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüştü, şok geçirdim birden… Kendime gelince cüzdanı yerine koydum, biraz sonra da Ekrem göründü. Bir iki dakika geçince de gitmek istediğimi söyledim. Şaşırmıştı, çünkü daha geleli ne olmuştu ki… Ama sesini çıkarmadı ve kalktık.

Daha sonraları Ekrem, okul çıkışlarında beni görmeye geldi, ama ben dolaşma tekliflerini her defasında reddettim. Bunun nedenini de ona söylemedim. Belki kendiliğinden anlamıştır, sert çıkışlarımın nedenini. Gururum incinmişti. Aldatılmanın bu kadar acı verdiğini bilmiyordum. Bütün isteklerimi, hayallerimi ona bağlamıştım. Onunla kurmuştum dünyamı. Öyle bir dünya ki kötülüklerden, çirkinliklerden ve tabii ki ihanetlerden uzak…

Her geçen gün gerçeklerin verdiği acım artıyordu. Kurtuluş kimde, nerede diye sordum kendi kendime. Beni Ekrem’den ne kurtarabilirdi, ya da acılarımı dindirecek bir ilaç var mıydı?

Karanlıklar içinde kaybolduğumu, karanlıkları kendime arkadaş bellediğimi, bir geceden başka bir şey olmadığımı düşünüyordum. Çünkü güneşim sönmüş, bitmişti.

Güneşim nasıl öldüyse ben de öyle ölmeliydim. Nereye baksam ölümü görüyorum. Ölüm kokar mı ama bana her şey ölüm kokuyor. Öylesine alıştım ki ölüme, ondan hiç korkmuyorum, aksine onu arzuluyorum.

İstiyorum ki ölüm ana alsın beni kucağına. Uyumak istiyorum o huzur dolu kucakta! Uyursam ıstırap, acı, dert her şey ama her şey bitecekmiş gibi geliyor bana.

Bir çıkmazdayım. Bu çıkmazın sonunda ise ölüm ana beni bekliyor. Ya bu rezil yaşamı sürdürüp acıyla kavrulacağım ya da ölüm ananın kucağında aydınlığa kavuşacağım. Sabahlar gelsin artık…”

 

**

 

Bir gün Gülcan, kendisini ziyarete gelen gencin adının Ekrem olduğunu duyunca afalladı. Ne diyeceğini, nasıl davranacağını bilemedi. Ekrem konuşmaya başladığında, ”Hiç utanma yok bu adamda” diye düşündü.

-Kıymet’i günlerdir göremiyorum, merak ettim. Sizden çok söz ederdi. Belki ne yaptığı hakkında bana bilgi verirsiniz diye rahatsız ettim.

Gülcan bu kadar pişkinlik karşısında bağırmamak için kendini zor tutuyordu. Kin ve nefretle baktı karşısındaki gence. Ekrem bu bakışların anlamını biliyordu ama gene de tam olarak nedenini çıkaramıyordu. O devam etti:

-Aklıma gelen son bir ihtimal var, ama böyle bir şey yaptığını düşünemiyorum, ancak gene de söyleyeyim: Acaba cebimdeki kız kardeşimin resmini görüp de bir şeylerden mi şüphelendi. Biz kardeşimle çok samimiyizdir de. Aramızda bir yaş fark olduğu için bana abi bile demez, hep adımı söyler.

Gülcan’ın şaşkınlığı, üzüntüsü arttıkça artmıştı. Ne demeliydi, nasıl söylemeliydi. Çocuk bir cevap bekliyordu, bir şeyler söylemek zorundaydı. En iyisi tüm mahallelinin zannettiğini Ekrem’e söylemek diye düşündü ve öyle de yaptı:

-Bunu söylemesi bile bana çok zor geliyor, ama… Gazetelerden okumadınız mı? Maalesef Kıymet, karnesinde birkaç tane zayıf notu olduğu için yaşamına son verdi. Yani intihar etti…dedi.

 

  ●   ●   ●    

 

SON FIRSAT

Ayla, orta gelirli bir devlet memurunun kızıydı. Kendini bildi bileli ailesi ancak kıt kanaat boğazlarını doyurabiliyorlardı. Ayla çocukluğunda istediklerine kavuşamamış, bir sürü olumsuzluğun etkisiyle ait olduğu sosyal tabakanın ve grubun düşünce yapısına ters düşen birtakım saplantılara gömülüp kalmıştı. Hiçbir şeyden memnun kalmıyor, başkalarında gördüğü her şeye sahip olmak istiyor, arada bir elde ettiği maddi ve manevi kazançlarınsa kıymetini bilmiyordu. Çok arzu ettiği bir elbiseye kavuştuğu zaman, onu elde etmenin boşluğunu hissediyor ve yaşaması gereken sevincin tadına bile varamıyordu. Bazen de şartlar istediklerini yapmasına engel oluyordu. O zaman daha çok kırılıyor, üzülüyor ve mutsuz oluyordu.

Günün birinde oldukça güzel, yetişkin bir kız olmuştu. Görünüşte oldukça neşeliydi, gerçek tam tersi olsa da. Arkadaşlarının bazıları onu kıskanıyordu, ama o da onlara karşı aynı duyguyu yaşıyordu. Çünkü arkadaşlarının çoğunluğu zengin, varlıklı aile kızlarıydı ve Ayla’nın onlarla yarışabilmesi mümkün değildi.

Ayla, herkesin gıpta ettiği, hayranlık duyduğu bir yaşantı düzeyi hayal ediyordu. Kat kat elbiseleri, pabuçları, incileri, kolyeleri olmalı; dilediği yere altındaki arabasıyla gidip gelmeliydi. Onu kendi deyimiyle bu “fare deliği”nden kurtaracak yakışıklı bir prens bekliyordu. Hayalindeki adam, arabanın kapısını açıyor, saygıyla Ayla’yı arabaya oturtuyor, kapısını kapatıyor ve bilinmeyen güzelliklere, mutluluklara doğru götürüyordu. Hayalleri, düşleri hep böyleydi…

Bu yaşantının böyle sürüp gideceğini, kötü kaderinin değişmeyeceğini düşündükçe çıldırır gibi oluyordu. Bir gün annesi erkek kardeşinin pantolonunu yamarken Ayla da masada ders çalışır gibi yapıp onu seyrediyordu.

-Anne, dedi.

-Efendim kızım.

-Daha ne kadar sürecek?

-Ne, ne kadar sürecek kızım?

-Bu durum… Hangi gün bitecek çilemiz ve yoksulluğumuz? Ne zaman biz de başkaları gibi rahat yaşayabileceğiz? Dün fakirdik, bu gün fakiriz, yarın da fakir olarak öleceğiz.

-Fakir değiliz ki yavrum. Allaha şükür, geçinip gidiyoruz işte! Yiyecek aşımız, başımızı sokacak bir evimiz var.

-Sen bu gecekonduya, bu leş kokulu ine ev mi diyorsun? Elalemin evinin bir tek tuvaleti bile senin evinin toplamından büyük. Yediğimiz aşa gelince… Dün bulgur pilavı, bu gün nohut, yarın tarhana çorbası. Ya başkaları neler yiyor, başkalarının neler yediğini biliyor musun?

-Başkaları beni ilgilendirmez kızım. Kanaatkâr olmak lazım, yoksa bunu da bulamayız. Bizden daha kötü durumda olanlar da var. Onlara bakıp teselli bulmalıyız.

-Bundan daha kötüsü olur mu anne? Niçin beni anlamıyorsun? Bıktım böyle yaşamaktan… Allah, ya benim canımı alsın, ya da beni bu fare deliğinden kurtarsın!

 

**

Aylanın lise sona geçtiği yıl, bir gün bahçede Aynur, Leman ve Sabiha hem gülüşüyorlar hem de konuşuyorlardı. Ayla da yanlarına gitti. Aynur:

-Bir göreceksin şekerim, dersin ki Ömer Şerif!... O değilse bile onun ikiz kardeşi…

-Hiç de diil! Ömer Şerife değil, Alain Delon’a benziyor daha çok.

- Ben de görmek isterdim, o zaman hanginizin haklı olduğu anlaşılırdı.

-Yoo, öyle yağma yok! Önce ben gördüm, onu size kaptırmam!

-Canım, senin beğendiğin illâ ki senin olacak diye bir kural mı var? Bakalım o da seni beğenecek mi? Çocuk kimi isterse onu seçer.

-Ben bu çocukla ilişki kurmak için bir kere şansımı deneyeceğim.

-Ha, ha, ha… Lemancığım ötekileri bilmem ama senin şansın şimdiden sıfır.

-Alay etmeyi çocuğu tavladığım zaman görürsünüz!

-Var mısın iddiasına? Haydi kızlar, isterseniz hep birlikte iddiaya girelim. Ayla sen de var mısın? Kim kazanırsa herkes ona bir hediye alacak.

Hepsi birden “oldu!” dediler. Okul çıkışı, biraz ileriye açık sarı renkli Mercedes arabasını park etmiş etrafı gözetleyen yakışıklı genci görmeye gittiler. Gülüşerek yanından geçtiler ve az ötedeki durakta dolmuş bekliyormuş gibi yapıp sağa sola bakmaya başladılar. Biraz sonra Mercedes geldi ve önlerinde durdu. Genç, ön ve arka kapıları uzanıp açtı, kızları içeri davet etti.

Bir saat kadar sonra, dördü de hararetli hararetli konuşuyorlardı:

-Ne kadar kibar çocuk, di mi?

-Ayyy, doğrusu kibarlığına ben de bayıldım. Yakışıklılığına da söyleyecek laf yok doğrusu.

-Bana kalırsa en çok Ayla ile ilgilendi.

-Bence Leman’la daha çok konuştu.

-Bana göre de Ayla’yı beğendi.

-İyisi mi yarın, dolmuş yolunda hepimiz aralıklarla duralım. Bakalım hangimizi arabasına alacak?

Ertesi gün, okuldan çıktıklarında dördü de onar metre aralıklarla yola sıralandılar. Mercedes’in köşeyi dönüp onlara doğru geldiğini görünce hepsinin heyecanı zirveye çıktı. Araba geldi ve Ayla’nın yanında durdu.

**

Bu olaydan bir hafta sonra Ayla annesiyle konuşuyordu:

-Anne, senden rica ediyorum, söylediklerimi babam bilmesin. Ben birisini seviyorum. Tam hayal ettiğim ve istediğim gibi birisi.

-Ne zamandan beri seviyorsun? Kimin nesi, kimin fesi bu adam?

-Bir haftadan fazla bir zamandır ilişkimiz var. Mesleği de mühendis. Hemen şimdi benimle evlenmek istiyor. Ailesi güneydeymiş. Oraya gidip evleneceğiz.

-Kızım bir hafta önce tanıdığın birisiyle evlenilir mi? Diyelim ki tamam. O zaman bu işte bizim de tuzumuz bulunmalı. Senin mürüvvetini görmek hakkımız değil mi? Gelsin, önce seni babandan istesin.

-Anneee, ne diyorsun sen! Öyle kibar bir insanı nerede ağırlayacaksın, ona hangi takımlarınla ikramda bulunacaksın? Bu yıkıntıyı ona nasıl gösteririm? Rezil etmek mi istiyorsun beni!

-Bak kızım, dünyanın her türlü hali var. Gene de senin iyiliğin için bir kere de biz görelim, derim.

-Asla göremeyeceksiniz… Onu sizinle bir saniye bile konuşturmam. Bu benim son şansım anne, anlıyor musun son şansım! Bunu mutlaka değerlendireceğim. Hepiniz bana vız gelirsiniz! deyip, kapıyı çekti ve gitti. Annesinin arkasından bağırmasını duymadı bile.

**

Mercedes Toros dağlarının kıvrımlı yollarını hızla yutuyordu. Ayla arabanın arkasında hem etrafı biraz da hayretle seyrediyor hem de konuşuyordu sevdiği gençle. Buraları ilk defa görüyordu. Gülek Boğazı’ndan geçerken bir kapan gibi kapanmış olan dağların kendisini kıstıracağından korktu, hatta hafif bir çığlık da attı, ama bu çığlığı gülerek sevgilisine fark ettirmeden kapatmayı da bildi. Genç:

-Şurada mola verip, bir şeyler atıştıralım, dedi ve arabayı etrafı çam ağaçları ile dolu bir lokantanın önüne çekti.

Tekrar yola çıktıklarında Ayla:

-Biraz başım dönüyor, galiba şaraptan olacak. Şimdiye kadar hiç içmedim de. Başım dönse de her şey çok güzel. Ahh, ne kadar mutluyum bir bilsen!

-Sevgilim, başının dönmesi biraz içkidense biraz da mutluluktandır. Göreceksin bütün hayatımız mutluluklar içinde geçecek. Bak ne diyeceğim: Annemlere yani Adana’ya gitmeden önce Mersin’de teyzemler var. Onlara bir uğrayalım. Teyzeme telefonla her şeyi anlattım. Erkek çocuğu olmadığı için beni oğlu gibi sever. İllaki beni çiğneyip giderseniz darılırım, diyor. Yaşlı bir kadını sevindirelim istersen! O da seni görsün. Bu bize fazla zaman da kaybettirmez, çünkü Adana Mersin arası sadece kırk beş dakikalık bir yol.

Mersin’e girdiklerinde, ufak ama sevimli tren garı Ayla’nın dikkatini çekti. Pozcu semtindeki lüks binalara imrenerek baktı. Mersin’in az ötesindeki Mezitli kasabasında deniz kenarında evden çok motele ya da pansiyona benzeyen bir binanın yanında durdular. Yaşlı bir bayan arabayı görünce yaşından beklenmeyen bir çabuklukla aşağıya indi, bahçe kapısını açtı, arabayı içeri sokmalarını söyledi.

Genç, ikinci kattaki bir odaya girip oturduklarında:

-Teyzeciğim, işte sana telefonda bahsettiğim nişanlım Ayla, dedi.

-Seni tebrik ederim oğlum, doğrusu çok güzel bir hanımmış kızımız.

-Teyze, biz fazla oyalanmadan Adana’ya gitmek istiyoruz. Merak eder annemler sonra.

-Dur canım, daha ayağının tozu duruyor, sen gitmekten söz ediyorsun. Kırk yılda bir teyzene geleceksin de bir akşam yemeği bile yemeden gideceksin, öyle mi? Vallahi bırakmam sizi, billahi bırakmam sizi…

Neşe içinde bir akşam yemeği yediler. Çok kibardı ve güzel konuşmayı da bilen bir kadındı teyze. Ayla dahil, yemekte hepsi bol bol içki tüketmişlerdi. Yemekten sonra kahvelerini içerlerken Ayla:

-Ben kendimi hiç iyi hissetmiyorum, dedi.

-İçkidendir kızım. Biraz uzanıp dinlenirsen bir şeyciğin kalmaz. Haydi oğlum, nişanlını yandaki odaya götür de azıcık dinlensin!

Az sonra Ayla derin bir uykuya dalmıştı. Bir kadın içeri girdi, Ayla’nın üzerindeki giysileri çıkartıp, incecik bir örtü ile örttü. Yan tarafa geçtiğinde beklenen konuğun geldiğini gördü, sarı Mercedes de geldiği yere gitmek üzere hareket etmişti, çünkü motor sesi duyuluyordu. Konuğa:

-Hoş geldiniz, dedi.

-Hoş bulmuşaz.

-Fiyatı konuşalım önce. Yedi bin istiyorum.

-Yedi çoktur.

-Sen bilirsin, ama böylesi her zaman ele geçmez! Bu mal, kız oğlan kız. Yani Ahmet Ağa ilk sen… Anlıyor musun ilk sen…

Bu “ilk sen” ifadesi adamı razı etmeye yetmişti. Ayağındaki siyah şalvarın cebine elini soktu ve bir tomar para çıkarıp saymaya başladı. Yedi bine ulaşınca da paraları masanın üzerine attı:

-Haden, odayı gösteren bakim…

-Şöyle buyur ağa, yan taraf.

Adam odaya girince önce şalvarını, sonra da diğer giysilerini çıkardı. Ayla’nın yattığı yere doğru ilerledi ve vahşi bir hayvan gibi körpecik vücuda saldırdı…

 

**

Ayla, sabahleyin uyandığında yataktan kalkmak istedi, fakat her zamanki gibi birden fırlayamadı. Bacaklarından kasıklarına, kasıklarından beline doğru çıkan şiddetli bir ağrı onu yatağa bağlıyordu. Biraz gayretle ayaklarını karyoladan aşağıya sarkıttı, yere bastı ve yürümeye başladı. Duvarda bir ayna vardı. Aynaya baktığında dudağının yan tarafındaki kan pıhtısını görünce içi fenalaştı, bayılacakmış zannetti, ama kendini toparladı. Giyinip, yan taraftaki salona geçtiğinde teyze rolündeki kadınla bir başka kadın konuşuyorlardı:

-Hadi şekerim, seni bekliyoruz. Ne kadar da nazlıymışsın? Araba bir saat oldu geleli, seni bekliyor. İskenderun Soğukoluk’ta bekleyenler de cabası. Ha, ha, ha…

-Ben evime gitmek istiyorum, sizinle hiçbir yere gelemem.

-Biz de önce senin gibi evimize gitmek istemiştik, ama ne mümkün… Göndermezler kızım, hele senin gibileri hiç göndermezler.

-Ne olursa olsun, ben evime döneceğim. Alçakça aldatılıp, kirletildim.

-Öldürürler ama evine döndürmezler. Çünkü sende daha çok iş var. Belki ileriki yıllarda evet, ama o zaman da sen dönmek istemezsin. Senin için şu anda başka seçenek yok!

Kadının son cümlesi Ayla’nın zihninde yankılanıyordu: ”Başka seçenek yok! Başka seçenek yok!..”, tıpkı annesinin zihninde yankılanan “Son fırsat! Son fırsat!” sözleri gibi…

Ayla, çaresizlik içinde bilinmeyen, belki de dönüşü olmayan bir yaşamın diğer perdesini de yaşamak için dışarıda bekleyen arabaya binmek üzere bitkin adımlarla kapıya doğru ilerledi…

 

  ●   ●   ●    

 

RUH HEKİMİ FEHMİ

Beyoğlu’nda Bahar sokağındaki üç, en fazla dört katlı evlerin bir kısmı ahşap, bir kısmı da betonarme olarak inşa edilmiş. Bir kaç da bakkal dükkânı göze çarpıyor. Ayrıca bazı firmalar adlarını gösteren kocaman levhalar da asmışlar, herhalde oralar da onların işyerleri. Sokak oldukça dar olmasına karşılık sağlı sollu park etmiş arabalar, yayalara geçecek yer bırakmamışlar. Sokağın tam başında üç katlı ahşap bir binanın en üst katındaki pencereden çıkartılmış bir demire tutturulmuş tabelanın kancalarından biri düştüğü için “gıcırt, gıcırrrt” sesleri duyuluyor. Tabelada şunlar yazıyor: ASABİYE MÜTEHASSISI FEHMİ AKILSATAR.

Ruh Hekimi Fehmi, uyku mahmurluğunu henüz üzerinden atamadığı için bir yandan esnemekte, diğer yandan elleriyle gözlerini ovuşturmaktadır. Bu arada gözlerinden gömleğinin üst kısmına düşen bir iki çapağı üfleyerek def etti. Önüne dumanları çıkan çayı koyan, hastabakıcısını bile fark etmemişti.

Fehmi Beyin odasında eski ama gösterişli bir ceviz masa, masanın arkasında bir döner koltuk -ki kahramanımızın zamanının çoğu bunun üzerinde geçmekte- koltuğun arkasında çeşitli kâğıtlar iliştirilmiş, yeşil çuha kaplı bir pano vardı. Masanın sağında ve solunda büyük ve hantal -öyle ki bunları iki kişi bile zor taşır- iki koltuk göze çarpıyordu. Köşede bir iskemle, onun yanında bir paravan, bu paravanın arkasında da hastaları muayene ederken oturttuğu, bazen de yatırdığı; yerden biraz yüksekçe hatta iki tane de basamağı bulunan bir karyolamsı ranza…

Tavandan aşağıya doğru sarkan uzunca bir kablonun ucunda 200 mumluk bir ampül yer almakta, boyaları döküldüğü için alttan tahtaları sırıtan kapının hemen yanında ise ufacık bir kütüphane bulunmakta ve cilt cilt tozlu tıp kitapları bu kütüphanenin raflarını süslemekte….

Fehmi Beyin masasının üzerinde neler yok ki! Kül tablaları üç tane -ve hepsi dolu-, kitaplar, dergiler üst üste yığılmışlar. Lastik bir çekiç, kola sarılan kısmı yıpranmış bir tansiyon ölçme aleti, bir iğne kaynatma kabı ve ondan ayrı duran şırıngası, bir cetvel, bir masa takvimi, bir not defteri, bardak içine konmuş kurşun, tükenmez ve dolmakalemler… Biri renkli, diğeri beyaz camlı iki tane gözlüğü de bunlara ekleyelim. Eşyalar birbirine karışmışlar, ama pek de rahatsız edici bir görüntüleri yok masada, sanki oranın doğal aksesuarları gibiler!

Girişte yani ufacık kütüphanenin yaslandığı duvarın üst tarafında asılı iki çerçeveden birinde: ”VİZİTE: 100 LİRA”, diğerinde ise “Fehmi Ulu Bir Veli, Akıllanır 100 lirayı Veren Deli” yazmaktadır. İkinci çerçevenin toz kaplı üzerine birisi parmakla “Beni sil!” yazmış.

Fehmi Beyin portresine gelince: En azından 1,85 boy, en fazlasından 55 kilo. Tabii ki bu şartlarda bacaklar ve kollar ince, uzun. Yaşı 40-45 civarında gösteriyor. Saçları kumral, fakat top sakalı nedense sapsarı… Biraz uzunca ama gene de normal sayılabilecek bir kafa, ufacık kulaklar, buna karşılık hafif şehla kocaman gözler. Gözlük takmaktan oluştuğu anlaşılan burnunun üzerinde yarayı andıran bir iz… Giydiği elbise zayıf vücudunu saramamakta, adeta emanetmiş gibi durmakta; belki de “İleride kilo alırsam, birkaç sene dayansın bari” düşüncesiyle alınmış.

Fehmi Bey, kim bilir kaçıncı kez esnedi ve şöyle bir gerindi, koltuktan hafif çatırtı sesleri duyuldu, sonra önünde duran çayı gördü. Bardağı ağzına götürürken hastabakıcı kadına da seslendi:

-Yaşar Hanım, gazete gelmedi mi?

-Geldi, geldi. Getireyim mi?

-Evet.

Yaşar Hanım gazeteyi getirdi, ama vermedi de sanki fırlattı önüne doğru. Belli ki o da uykusuna doyamamıştı, baksana bu gün gene aksiliği üzerinde.

Yaşar Hanım, kısa boylu, oldukça şişman, ablak suratlı Arap-Türk karışımı esmer bir melez. Sırtında allı güllü bir entari ile dolaşıp dururdu.

Fehmi Bey, Yaşar Hanımla konuşmaya başladı:

-Yaşar Hanım, uyuyup edip de müşterileri kaçırma sakın! Bak sabahtan akşama kadar burada pinekliyoruz, günde bir hasta ya geliyor ya gelmiyor. Bari onu da sen kaçırtma, hem artık eskisi gibi “Hastaları dışarıda bekleteyim, yok randevunuz var mıydı, içerideki hastanın çıkmasını bekleyin!” gibi numaraları yapmanı da istemiyorum, dedi.

-Olur, olur. Sen hiiiç meraklanma! Hastalara artık kahve bile yaparım valla!

-Kafan gene işlemez oldu Yaşar bacı! Aldığımız 100 lira, bir de akraba-i taallukat gelen hastalara kahve ikram et. Bir fincan kahvenin hesabını yaptın mı, kaç lira eder biliyor musun? Niyetin beni batırmak mı? Batır, batır; sonra da kendine bir iş ara… Bakalım bu zamanda nerede iş bulacaksın?

-Kötü mü dedim doktor bey?

-Git başımdan, beni kızdırma! İnsan sinirlenince kaybolan sinir hücrelerinin bir daha yerine gelmediğini bilmiyor musun, be cahil kadın?

**

Bir saat sonra Yaşar Hanım heyecanla kapıyı açar:

-Geldi, geldiii, doktor bey!

-Senin kafanda biraz var mı? Seni görünce “Yanındaki deliyi akıllandıramayan doktordan ne hayır gelir” der müşteriler.. Ne geldiyse, ortalığı yaygaraya vermeden söyle!

-Müşteri geldi, müşteri; hem de en iyisinden...

-Tez ol, bir saniye bile bekletmeden al içeri velinimetlerimi!

Biraz sonra odaya çoluk çocuk tam beş kişi doluştu. Bunlardan birisi 18 yaşlarında, başı örtülü, ayağında şalvar olan genç bir kız, diğeri kızın babası Kayserili Celep Mehmet Ağa. Mehmet Ağa’nın kafasında bir kasketi var. O bunu -içerisi dışarısı fark etmez- hiç çıkarmaz başından. Diğeri kızın anası, onun da başı beyaz bir tülbentle örtülüdür ve ayağında da şalvar vardır. Diğerleri ise Mehmet Ağanın biri yedi, diğeri dokuz yaşlarındaki iki oğlu.

-Selamünaleyküm! Doğtur Fegmi beğinen mi muşarrif oluyom?

-Buyursunlar efendim, buyursunlar. Hoş geldiniz, şöyle oturun efendim, siz de şöyle buyurun. Siz şuraya, çocuklar da buraya ve buraya. Ehe, ehe herkesi de bir yere yerleştirdik.

Ufak çocuklar doktor yer göstermesine rağmen ayaktadırlar, çünkü sizli konuşmayı pek anlayamamışlardı. Başlarlar bağırmaya:

-Ana gıı, biz nire oturacak?

-Bubaaa biz ayakta mı duracak?

-Elinizin körü, ulan ayakta dursanız gebereceniz mi? Yere çömün ulan eşekler, çömün yere.

-Urbalarım pis olursa anam düver, çömmem ben!

-Ben de çömmüyom…

-Bana inat ha! Patlaturum kafanızı valla! Aha orada kerevet gibi bişi va, çıkın ora. Us-puk olun, bida da gonuşmayın!

Ufacık oda nadiren böyle dolardı. Bu, doktoru biraz şaşırttı biraz da endişelendirdi, çünkü çocuklar sağı solu karıştırmaya başlamışlardı bile. İçinden “Bunlar İstanbul dışından geliyor olmalılar. İçlerinden birden fazla hasta çıkabilir, belki de ailece tedaviye gelmişlerdir. İyisi mi tatlı tatlı muamele edip, tatlı tatlı paralarını alalım.” diye düşündü.

-Efendim ne alırsınız acaba?

-Bendeniz buradan heç bişi almam, emme Kayseri’de inek, öküz gibi her türlü gocabaş hayvan alurum.

-Onu demek istemedim efendim. Çay, kahve ne içersiniz?

Celep Mehmet “Bölesini heç sevmem. Bu şeherin adamı gancıktır. Yüzüne güler, arkandan basar kalayı. Hemencecik bi şey sımarladığına göre bişiyler, hinoğlu hinlikler düşünüyo olmalı!” diye geçirdi içinden. Buna rağmen, yüksek bir sesle:

-Ben, bi de cıgara verisen, bi dene gayfe alurum. Karı meyveli içer, gız da eyle içsin…

-Bubaa, biz gola içerük gola…

-Zehir için emi! Çucuklar da gola içermiş. Size zahmet vermiş olmayalım.

“İşe bak, en azı kahve içiyor. Köylü dersin de beğenmezsin. Hay dilim tutulsaydı da sormasaydım. Bir kahve, iki meyve suyu, iki de kola, az mı tutar?” diye düşünüyordu doktor ama yapacak fazla bir şey de yoktu. O nedenle seslendi:

-Yaşar Hanım, bize iyisinden bir kahve, iki meyveli ya da meyve suyu, iki de kola getir.

-Nee!.. Kim içecek onca şeyi?

-Kimi mimi boş ver, duydun işte, getir bunları! Oldu olacak bana da bir kahve getir bari. Yani kahveler iki oldu.

**

İkramlar içilirken Fehmi Bey sorar:

-Hasta olan kim, hangi şikâyetleri var?

-Anamadım, doğtur beğ!

-İçinizde hasta olan kim diye sordum.

-Allah görsetmesin, öle bişi derdimiz yoğ. Şükür Allaha ki sıhatımız afiyettedir, der Celep ve kahvesinden bir yudum çeker, ”fauirrt” diye bir ses çıkar. Konuşmasına devam eder.

-Biz gayseriden Istanbola bi hısımı aramak için geldik. Bendeniz bilmem söyledim mi, celebim yani Celep Mehmet dirler bana…

-Hasta nerede, hasta yok mu?

-Endişeye magal yok, hasta masta yok. Bizim köylüklü Caferaga seni çok methitti ve “Eğer gidersen mutlak uğrayıp bir selamımı söyleyin!” didi. Onun için ırahatsızlık virdik.

-Yani içinizde hiç hasta olan yok mu?

-Yook! Ziyede olsun, gayfe de cıgara da çok datlıymış.

-Peki, içinizde hasta olacak adam da yok mu?

-Yoook, emme gene de orasın Allah bilür.

Bunun üzerine doktor ayağa fırladı, tir tir titriyordu sinirden. Celep Mehmet Ağa’nın yakasına yapıştı ve:

-Benim de bildiğim bir şey var: Hemencecik defolmazsanız bir dakika sonra içinizden birisi geberecek. Çünkü az sonra burada bir cinayet işlenecek. Defoluuun…

Mehmet Ağa yakasını doktorun elinden kurtarınca:

-Yörüyün ulan garılar, çucuklar… Bu deli dogturu kendisi fıttırmış. Biz üzerimize vazifa olan Tanrı selamını iletek didik, başımıza gelmedik galmadı. Tövbe, tövbe… Herif önce eyi davrandı da sonadan neye böle oldu acep?

Hepsi birden odayı terk ederken, doktor Fehmi Bey kafasını duvarlara vuruyor, hemen odaya dalan Yaşar hanım da arta kalan kahve ve meşrubatların dibindekileri mideye indiriyordu. Bir yandan da:

-Bunların iyi müşteri olduklarını, kibar müşteri olduklarını ne de bilmişim ya! İçeceklerini bile bitirmemişler, Yaşarcığa da kalsın demişler, diye konuşuyordu.

 

  ●   ●   ●

 

BAHARI BEKLERKEN

Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nin üçüncü katından aşağıdaki yemekhaneye gitmek için pelerinimi omuzlarıma attım, merdivenleri yavaş yavaş inmeye başladım. Diğer hastalar da yemek zilini duymuş olacaklardı ki ben daha bir-iki basamak inmeden birkaç hanımın yanımdan hızla geçtiklerini fark ettim. Öyle ki bir tanesi az kalsın aşağıya yuvarlanmama neden olacaktı.

Hastaneye geleli henüz bir ay olmuştu. Bu geçen zaman zarfında buraya bir türlü alışamadım. Her şey o kadar sıkıcı ve hatta soğuk ki! Bazı zamanlar ne yapacağımı bilemiyor, yattığım yerden gözlerimi tavana dikiyor ve zamanın bir an önce geçmesi için Tanrı’ya yalvarıyordum. Boş gözlerle taradığım tavanın dökülen sıva yerlerinin sayısını bile biliyordum. Çünkü vakit geçirmek için defalarca onları saymıştım.

Burada hemen hemen hiç arkadaşım da yok sayılırdı. Aynı odayı üç kişiyle paylaşıyordum. Bunlardan biri altmış yaşlarında bir ev hanımı, diğeri on üç yaşında bir kız, öteki ise geveze bir kadın. Onları sevmeyi gerçekten isterdim; onlarla konuşmayı da. Bunu başaramadığımı görmek beni üzüyordu. Ya onlarda ya da bende bunu engelleyen bir şey vardı. O nedenle pek birbirimize ısındığımız söylenemez.

Önümdeki tabakları ileriye itip dirseğimi masanın üzerine koydum ve yemekhanenin içerisini incelemeye başladım. Karşı masalarda beyler oturuyordu. Yerler cinsiyete göre ayrılmış olmamasına rağmen, bayanların ve erkeklerin oturdukları yerler ayrı ayrıydı. Bir arada oturdukları sadece arada sırada görülebilirdi. Erkekler otuz-kırk kişi kadar vardılar. Kimi yemeğini yerken, kimi de yemek yemeyi bitirmiş sohbet ediyordu. Aşçı elinde kepçesi “Daha yemek isteyen var mı?” diye bağırıyordu.

Hep aynı şeyler. Masalar, sandalyeler, tabaklar, kaşıklar, bardaklar sürahiler… İlgimi çeken pek bir şey bulamadığım için pencereden dışarıya bakmaya başladım. Dışarıda yağmur yağıyordu hafif hafif. Gökyüzü kara bulutlarla kaplanmıştı. Zaten, oturduğum yerden başka bir şey de görünmüyordu.

Biraz sonra bir sesle irkildim, ama hemen toparlanıp kendime geldim:

-Hanımefendi, yemeğinizi bitirmemişsiniz, biraz daha yeseniz!

Afallamıştım.”Size ne?” diyecektim ki bir türlü diyemedim.

-Ama… dedim. O konuşmasını sürdürdü:

-Yemelisiniz ki iyileşesiniz. Evet, hastanenin yemekleri evdekiler gibi lezzetli değil, ama sağlığımıza kavuşmamız için zorla da olsa yemeliyiz.

-Davranışınıza bir anlam veremedim.

-Bu şekilde davranmamı hoş görün, yanlış anlamamanızı rica edeceğim.

Bu beyin görüntüsü kırk yaşlarında olduğunu gösteriyordu. Sempatik bir yüzü ve güzel bir ifade tarzı vardı. Sırtındaki mavi pijamanın kenarlarında biyeler bulunuyordu. Saçları muntazam bir şekilde ayrılmış ve taranmıştı. Pırıl pırıl parlayan siyah saçlarının arasındaki beyazların sayısı da az değildi. Ufak tefek bir vücuda ve tam aksine pençe gibi kıllı ve büyük ellere sahipti.

İlk tanışmamız böyle olmuştu. Konuşmalarına kızmış olmama rağmen bir yandan da memnun olmuştum. Çünkü buraya geldim geleli ilk defa birisi benimle böyle candan ilgileniyordu.

Soğuk bir şekilde “İlginize teşekkür ederim.” dedim, o yine özürler diledi ve sessizce kalktı. Yemekhanenin kapısından çıkarken arkasına dönüp baktı. Tam o sırada önümdeki pilavdan bir kaşık almış ağzıma atıyordum. Bunu görmüştü, yüzünde hafif bir gülümseme belirdi ve çıkıp gitti.

Gece uyku tutmadı. Diğer zamanlarda da pek uyuduğum söylenemezdi ama bugün hepsinden beterdi. Düşünüyordum. Bir ara zihnime o adam da takıldı. Ona karşı kaba ve kırıcı davrandığıma inanmaya başlamıştım. Belki de hiçbir kötü niyeti yoktu. Onca insan varken, onun dikkatini çekmiş olmam şaşırtıyordu beni. Defalarca,benimle ilgilenmek gereğini neden hissettiğini kendime sordum durdum.

Sabah kahvaltısında gene yanıma geldi. Öyle sırnaşık, terbiyesiz bir hali yoktu. İzin istedi, evet anlamında başımı sallayınca oturdu.

-Hava ne kadar berbat, değil mi? dedi. Böyle havaları hiç sevmem. İnsan kendi evinde olsa hadi neyse, ama hastanede bu havalar hiç çekilmiyor. Saatlerdir yağıyor yağmur, ne zaman dinecek acaba? Bağışlayın saçma sapan sorular soruyorum. Çok sıkıntılı günlerim oldu burada. Bir tane bile samimiyet kurabileceğim arkadaş bulamadım. Hoş bulsan da ne olacak sanki? Bir kaç gün sonra hastaneden çıkıp gidecek. Ben bir senedir buradayım. Siz daha çok yeni sayılırsınız bana göre. Nasıl, burada canınız sıkılıyor mu, arkadaşlarınız var mı?

-Hayır, hiç canım sıkılmıyor, dedim. Oysa gerçekte can sıkıntısından patlayacak gibi oluyordum.

-Ne güzel, hem yalnızlığı seviyorsunuz hem de canınız sıkılmıyor!...

-Yalnızlığı sevdiğimi de nereden çıkardınız?

-Bu güne kadar kimseyle konuştuğunuzu görmedim de.

-Fazla konuşkan bir tip değilimdir, düşünmeyi severim.

-Daha çok ne türdeki konuları düşünürsünüz?

-Çok çeşitli konular…

Herkes kahvaltısını bitirip yemekhaneyi terk etmişti. Aşçının o gür sesiyle kendime geldim:

-Biraz acele ederseniz iyi olur, çünkü daha temizlik yapılacak.

Aşçı, hem bunları söylüyor hem de bir yandan alay ve merak dolu bakışlarla bizi inceliyordu. Elimde olmadan kıpkırmızı kesilmiştim. Ortada bir şey yoktu, ama ben kendimi suçlu gibi hissetmiştim. Bu bana utanç verdi. Önümdeki sütü bir kerede dikip içtim, zaten tamamen soğumuştu. Masadan kalktım, o da peşimden geliyordu. Dışarı çıkar çıkmaz onu tersleyip gönderirim, diye düşündüm. Koridorda:

-Sizinle… diye başlamıştım ki o sözümü keserek:

-Sizi yeterince meşgul ettim, müsaadenizle…deyip gitti.

Daha sonraki günlerde de bu görüşmeler devam etti. Aşçının o sözleri ve bakışları bizi bir suçu paylaşan iki arkadaş durumuna getirmişti. Yemekhanede başlayan sohbetler, merdivenlerde sürüyor ve koğuşların önünde bitiyordu. Biz sadece iki arkadaş olarak dertleşiyorduk. Zaten daha ilerisi olamazdı, bu imkansızdı. Buna rağmen bizim duygularımızı bilmeyen diğer insanlardan yanlış anlarlar diye çekiniyordum. Ama şunu itiraf etmeliyim ki hastane artık eskisi gibi gözüme can sıkıcı bir yer olarak görünmüyordu.

Bu konuşmalar bir ayı aşkın bir zaman devam etti. Her yemekhaneye inişimde gözlerim karşı masalarda onu arıyordu. Genellikle erken inmezdi yemekhaneye, neredeyse en son gelen oydu. Kibarca kapıyı açar, gürültüye meydan vermeden dikkatlice kapatır ve sessizce yerine otururdu. Daha sonra da yemek ya da kahvaltısını bitirip benim yanımdaki iskemlenin boşalmasını beklerdi.

Bir gün gene aynı zamanında gelecek diye bekliyordum ki o, bütün beklemelerime rağmen gelmedi. Odama girip yatağıma uzandığım zaman ilk defa olarak onun varlığının benim yaşamımda ne kadar büyük bir boşluğu doldurduğunu hayretle ve biraz da korkarak gördüm. Kafamın içinde çeşitli sorular ve ihtimaller dolaşıyordu birbirlerine çarparak. Acaba çok mu hastaydı da yemeğe gelememişti, yoksa taburcu oldu da benim haberim mi yoktu? Ne olduğunu nasıl öğrenebilirdim? Kimseye bir şey soramazdım. Ne diyecektim, kim diye soracaktım?

Sabah kahvaltısında onu görünce yerimde duramadım. Kahvaltıyı aceleyle bitirip kalktım, yanına gittim. Ne olduğunu sordum. Çok duygulanmıştı, memnundu.

-İlginizden dolayı çok mütehassis oldum. Memnuniyetimi anlatamam. Önemli değil, ufak bir rahatsızlık, hepsi o kadar…dedi.

O gün, her günkünden daha uzun konuştuk. Belki de saatlerce koridorda dolaştık. Tüm hikâyesini o gün öğrendim: İnşaat mühendisiymiş. Okulu bitirince evlenmiş. Kısa bir süre sonra devletteki işini bırakarak müteahhitliğe başlamış. Bu işten oldukça iyi para kazanmış; zengin ve mutlu imiş. Birçok ahbap ve dost edinmiş. Altı yıl mutlu bir evlilik yaşamı sürmüş. Sonra bir gün karısıyla aralarında çıkan bir münakaşa işi ayrılığa kadar vardırmış. Şöyle devam ediyordu:

-Bu ayrılığın gerçek nedeni hâlâ benim için meçhuldür. O kadar basit ve sıradan bir münakaşaydı ki… Bir yuva bunun yüzünden nasıl yıkılır, anlayamadım gitti. Anlamasam da bir gerçek vardı ki her şey bitmişti, sona ermişti. Bir gün eve geldiğimde kapının zilini çaldım uzun uzun. Açılmayınca anahtarımla içeri girdim. Girince bomboş bir ev buldum karşımda. Şoke olmuştum, bayılacak gibiydim. Elimle duvara tutundum. Neden sonra kendime geldiğimde evi dolaşmaya başladım. Bir odada rasgele atılmış birkaç gazete sayfası, yerlerde çeşitli çöpler; salonda eski küçük bir halı, köşede bir divan, diğer odada ise üst üste atılmış giyeceklerim ve birkaç tane de kitabım vardı. Divana çöktüm ve ağlamaya başladım. Taşınırken çıkarılan toz şimdi bile genzimi yakıyordu.

Biraz durdu, sonra acelesi varmış gibi anlatmasını sürdürdü:

-Gece olduğunda salonun ışığını yaktım, ama perdeler de sökülüp götürüldüğünden dışarıdan içerisi bir bir görülüyordu. Yerdeki gazeteleri toplayıp salonun penceresine bir bantla yapıştırdım. Bu olaydan sonra da zaten iflah olmadım. O zamana kadar sadece bazı toplantılarda bir-iki kadeh ancak içerken, artık iyice kendimi içkiye vermiştim. Gece gündüz içmeye başladım. Derdimi unutmak için içtim, içtikçe dertlendim. İşimi gücümü bırakmış avare avare geziyor ve içiyordum. Bir gün iflas ettim, icra memurları ofisimdeki özel eşyalarıma bile el koydular. Çevremde ne bir dostum ne de bir arkadaşım kalmıştı. Ailem bile benden utanıyordu. Bu sefil yaşantı tam on bir sene sürdü. İçki ve sefalet yüzünden kan tükürmeye başlayınca hemen tedavi olmadım. Üç sene daha o yaşamı sürdürdüm ve sonunda geçen sene kendiliğimden gelip buraya yattım, dedi, yarım dakika kadar sustu ve devam etti:

-İlk günler içkisizlikten etrafa saldırıyor, onunla bununla kavga ediyordum. Arada sırada dışarı kaçıp bir şişe aldığım ve bunu tuvalette gizlice içtiğim de oluyordu. Hiçbir şey bulamazsam arkadaşların kolonyalarını başıma dikiyordum. Aradan geçen zaman bu alışkanlığımı yenmemi sağladı, nasıl oldu bilmiyorum. Çünkü ben bundan kurtulmak için bir çaba da harcamadım ama içki ile ilgili her şey kendiliğinden ve aniden bitiverdi. Artık içmiyorum, ama kendimi gerek fizik ve gerekse ruh olarak bitmiş olarak hissediyordum. Tâ ki sizin hastaneye ilk geldiğiniz güne kadar bu kaderin benim yüzümü güldürmeyeceğini düşünüyordum… dedi, tepkimi ölçmek için yüzüme baktı, herhangi bir belirti göremeyince konuşmasını sürdürdü:

-Ama, o gün bir başka gündü. Dalgın dalgın merdivenleri çıkarken bir kadın gördüm. Eline aldığı krem renkli pardösüsü yerde sürünüyordu. Ayağında siyah bir çizme, sırtında çiçekli bir elbise vardı. Sarı uzun saçları, ela gözleri, kıvrık kirpikleri, incecik kaşları…

-İsterseniz, şimdi bunları bırakalım da başka konulardan bahsedelim, dedim.

-Duyduklarımı, hissettiklerimi bir yazar bir şair gibi ifade etmeyi çok isterdim. Buna tabii ki imkan yok, ama dilim döndüğünce o günün benim ruhumda yarattığı yeniliği anlatmaya çalışıyorum. Belki de bu duyduklarım gerçek aşktı, çok farklı bir duyguydu ve bu güne kadar böylesini ilk defa tadıyordum.

-Aramızda böyle duyguların varlığını ben kabul etmiyorum. Hele aşk asla olamaz…Ne olur aramızdaki arkadaşlığı, dilerseniz dostluğu lütfen bu düşünce ve duygularla yıkmayalım!

-Benim sizden bir karşılık beklediğimi zannetmeyin, buna zaten hakkım yok. Tek taraflı da olsa bunları yaşamak beni mutlu ediyor. Lütfen bana kızmayın ve kırılmayın! Mademki dostuz, bu duygularımı dostumla paylaşmayacağım da kiminle paylaşacağım?

-Bir daha bu tür konuşmalar yaparsanız, sizinle görüşmemeye kararlıyım. Galiba birçok toplumsal kuralla kuşatıldığımızı unutuyorsunuz!

-Toplum kurallarının varlığını inkâr etmiyorum, ama duygusal yaşamıma o kuralların etki etmediğini görüyorum. Bazı şeyler insanın kendi elinde değil. Mantığımın yanlış diye emrettiğini duygularım reddediyor. İnsan da mantıkla değil daha çok duygularla sarmaş dolaş olarak yaşamayı seviyor.

-Yeter!... diye, bağırdım ve koşarak merdivenleri çıktım.

Gözyaşlarım yastığı sırılsıklam yapmıştı. İçimde derinlemesine bir acı vardı. Hem kendime hem de ona acı çektiriyordum. Lanetler yağdırdım kendime, varlığımdan tiksindim, nefret ettim. Böyle bir ilişkinin başlamasına izin verdiğim için kendimi suçladım. Hayatı zaten mahvolmuş, yıkılmış bir insana bir darbe daha vurmanın ne anlamı vardı!

Evet, onun aşkını itirafı, güzel sözleri gururumu okşuyor, bana haz ve mutluluk veriyordu. Ancak böylesine ümitsiz bir aşkı onun yaralı kalbi ve zayıf vücudu çekemezdi. Yıkılır, perişan olur, yaşamı biterdi. Ona nasıl gerçeği anlatacaktım? Ona evli olduğumu, iki tane çocuğum bulunduğunu, pek mutlu olmasam da çocuklarımın hatırına sürüklediğim bu evliliği yıkamayacağımı nasıl söyleyebilirdim, nasıl? Sonra ahlâk kuralları, toplumsal yargılar karşısında gösterdiğim hassasiyet de vardı. Bütün bunların hepsini ona zor da olsa anlatmalı ve bu ilişkiyi sonlandırmalıydım.

Ertesi gün korkarak yanıma yaklaştı, çekinerek gözlerimin içine bakıyordu. Bir şeyler söylememi ama bir an önce söylememi bekler gibiydi. Ellerini ovuşturuyor, boynunu kaşıyor, masanın etrafında dört dönüyordu. Ağlamaklı bir sesle:

-Sizi kırdım ve üzdüm, dedi.

-Kabahat bende… Size başından her şeyi anlatmam gerekirdi. Sizin nasıl bir yaşam öykünüz varsa benim de var. İşte bu nedenle sizinle aramda duygusal bir yakınlaşma olamaz, kurallar maalesef buna engel. Ben…

-N’olur anlatmayın, yalvarırım anlatmayın. Ben sizin yaşam öykünüzü öğrenmek istemiyorum.

-Niçin istemiyorsunuz, yoksa sizi ilgilendirmiyor mu?

-Hayır, yanlış anlamayın. İstemeyişimin nedeni hayallerimin yıkılmaması içindir. Ben sizin yaşam öykünüzü kendi zihnimde yarattım. Bilinen en katı gerçekten daha gerçek benim için bu hayali öykü. Rica ediyorum, bundan bana söz etmeyin.

-Peki, ama o zaman benim de bir şartım var: Siz de bana aşktan, sevgiden söz etmeyeceksiniz. Sadece bir dostuz biz, anlıyor musunuz dostuz biz… İki samimi dost!

-Zorunlulukların yarattığı dostuz biz, evet biz dostuz!

-Eğer bu dostluğu sürdürecek gücünüz yoksa bitirelim gitsin!

-Başaracağım, göreceksiniz…

Bir daha aramızda bu tür konuşmalar hiç olmadı. Eskisi gibi havadan sudan bahsediyorduk. Çok tedbirli hareket ediyor, beni büsbütün kaybetmekten korkuyordu. Günler öylesine çabuk geçti ki! Bir gün kalkıp da pencereden dışarı baktığımda ağaçların çiçek açtığını ve baharın ilk günlerinin geldiğini gördüm.

Havaların ısınmasıyla birlikte bahçede dolaşmamız için arada izin vermeye başladılar. Bu bizim için bulunmaz bir fırsattı. Çünkü meraklı gözlerden uzakta rahatça dolaşabiliyor ve konuşabiliyorduk. Issız bir köşeye çekiliyor, orada bulduğumuz bir ağacın altındaki çimenlere uzanıyor, kuş seslerini dinliyorduk. Bazen belki dakikalarca susuyorduk ama gene de gizli gizli birtakım mesajlar aramızda gidip geliyordu. Kimi zaman bir bakış, o kadar çok şey anlatıyordu ki…

O gün yalnız başıma bahçeye çıkmıştım. Onun beni nerede bulacağını biliyordum. Ağaçlara, çiçeklere, kuşlara, gökyüzüne bakarak yürüdüm. Her taraf mis gibi taze ot kokuyordu. Yere uzandım, güneşin tatlı sıcaklığına bıraktım kendimi. Ayak sesleri duyduğumda onun geldiğini anladım. Her zamanki gibi yavaşça oturdu yanıma. Elindeki beyaz bahar çiçekleriyle dolu dalı bana uzattı. Aldım, kokladım.

-Bahar hiç bitmese, dedi. Sesimi çıkarmadığımı görünce devam etti:

-İlkbahar bence mevsimlerin en güzeli; hele bu sene bir başka güzel… Bana göre her şey baharla başlar ve baharla biter. Bu bahar da ya bir başlangıç ya da bir son mutlaka olacaktır. Hep bu günü yani baharı bekledim…

-Bu son ve başlangıcı da nereden çıkardınız?

-Hissediyorum.

Ayağa kalktım, o da fırladı yerinden, ama kalkarken sanki daha öncekine göre biraz zorlandı gibi geldi bana.

Yan yana yürümeye başladık. İçimde bir sevinç vardı, hafiflemiş hissediyordum kendimi. Sebebini bilmediğim bir mutluluk sarmıştı etrafımı. Durdum, o da durdu. Ama benim aniden duruşum onun sendelemesine neden oldu. Bana doğru düşecekmiş gibi sallandı. Elimde olmadan omuzlarından tuttum düşmesin diye. Başı yanağıma öylesine yakındı ki…Sıcacık nefesini duyuyordum. Bu, yakıcı, iç gıcıklayıcı bir şeydi. Çünkü bütün vücudumda tatlı bir gevşeklik yaratmıştı.

Birden ellerimi tutu, ciltlerimizin teması ne kadar da hoştu! Ellerimi hafifçe sıktı, dileyen gözlerle yüzüme bakıyordu. Bu gözlerdeki çaresizlik ve ihtirası bir arada gördüm. Aslında benim de tüm benliğim, tüm bedenim ve ruhum aynı isteyiş içerisindeydi. Belki de ikimiz de aşk denen o duyguya esir düşmüş, onun kölesiydik artık. Aşk bize prangalarını vurmuştu, dilediği yere bizi sürükleyebilirdi. Ne ahlâk kuralları, ne toplumsal yargılar ne de insan iradesi ona karşı koyabilirdi. O duygu âleminin tek hakimiydi…

Asfalt yolda yürürken hiç konuşmadık. Merdivenin başına geldiğimizde:

-Baharın getirdiklerini her ne olursa olsun yaşayın… dedi.

Bu onun ağzından işittiğim son sözler oldu. O günün gecesi sabaha kadar hiç uyumadım. O küçücük zaman parçası içinde sanki birkaç hayatı birden yaşadım. O güzel ve mutlu anı düşündüm saatlerce…

Sabahleyin kahvaltıda yoktu. Öğlen ve akşam da gelmedi. Daha sonraki üç günde de onu göremedim. Beşinci sabah kahvaltısında karşı masalara bakıp onu aranırken oradaki erkeklerin hepsinin de suratlarının asık olduğunu gördüm. Moralleri bozulmuşa benziyordu. Doğru dürüst kahvaltılarını etmeden kalktılar. Bir bayan yanındakine:

-Bu gün birisi ölmüş, dedi.

Bu birisi O’ydu. Başkası olamazdı, evet evet O’ydu. Boğazıma düğümlenen hıçkırıkları zaptetmek için ne kadar çabaladıysam da bu mümkün değildi. Gözyaşlarım fışkırırcasına akıyordu. Herkesin hayret dolu bakışları arasında ağlayarak kaçtım oradan.

Günlerce ağladım, acı çektim, üzüldüm. Hayatımda böylesine bir acı tatmamıştım. Onu kaybetmenin verdiği acı ne yazık ki sağlığımı kazanmama yol açtı. Oysa tersi olması gerekmez miydi? Bir hafta sonra kendimi toplamış ve üç hafta sonra da hastaneden taburcu olmuştum.

Hastaneyi terk etmeden önce gezdiğimiz yerleri bir kere daha ama bu sefer onun ruhu için dualar ederek dolaştım. Her şey yerli yerinde ve eskisi gibiydi, bir tek eksik olan O’ydu.

**

Hastanenin demir kapısı gürültüyle arkamdan kapandı. Evime giderken otobüsün içinde “Evet dostum, baharın getirdiklerini yaşayacağım!” diyordum. Bahar neler getirmişti? Neler getirmemişti ki? Mutluluk, sağlık, acı, aşk ve ÖLÜM…

 

 

  ●   ●   ●

   

 

GÜLÜN SONU

Ne zaman bir gül görsem, geçmişteki o güzel ânı hatırlarım. Mutluluk, aşk, sevgi ve hayat anlayışımın değiştiği, genç kızlık günlerimin unutulmaz anısını… Bir yaşamdan başka bir yaşama, madde dünyasından sezgi dünyasına, sonluluktan sonsuzluğa geçtiğim, hazzı doyasıya tattığım o kutsal anıyı ilk günkü tazeliğiyle saklayabildiğim için kendimi kutlamalıyım.

On sekiz, on dokuz yaşlarındayken oldukça delişmen, hareketli, muzip bir kızdım. Her şeye karşı dayanılmaz bir alay etme isteği duyardım içimde. Kendimi beğenir, başkalarını eleştirir; yaşamı parmağımın ucunda döndürebilirim sanırdım. Bu aşırı kendine güven hissiyle gönül maceralarında da oldukça hercai mizaçlı birisi oluvermiştim. Benimle ilgilenen genç-yaşlı erkekler vardı etrafımda. İstediğime yüz verir, istemediğimi reddederdim. Arkadaşlık kurduğum gençlerin duygularıyla, hayalleriyle oynamaktan, onları önce umutlandırıp sonra da en kısa zamanda terk etmekten hoşlanırdım. Peşimden yalvaranlar; ağlayanlar olurdu da dönüp arkama bakmazdım.

Ben, kaybetmek nedir bilmezdim; ben terk edilen değil daima terk edendim, ben unutulan değil unutandım. Benimle ilgilenmeyecek, bana bakmayacak bir erkek tasavvur edemiyordum. Benim elde etmek için gayret sarf ettiğim bir erkek hiç yoktu. Tabii o hariç…

O’nunla ilişki kuruşum bile zalimlikle, acımasızlıkla doludur. O, en çok sevdiğim bir arkadaşımın sevgilisiydi. Ama nedense bu güne kadar hiç birbirimizin dikkatimizi çekmemiştik.

Arkadaşım bir gün, ne kadar mutlu olduğundan, nasıl sevip sevildiğinden bahsederken içime aniden bir kıskançlık düştü. Saf saf konuşan, gözleri sevgilisinin hayalinden başka bir şey görmeyen arkadaşımın yüzüne haince bakarak “O’nu da koleksiyonuma dahil edeceğim, o da bir gün bir paçavradan başka bir şey olmadığını anlayacak.” diyordum içimden. Coşkulu anlatışına tahammül etmek, onun çocukça bulduğum aşk hikâyelerini dinlemek bana oldukça zor geliyordu. Ellerimi tutmuş:

-Ah bir görsen, bir bilsen… diyen arkadaşıma:

-Yeter, saçmalıyorsun artık, dedim ve onun şaşkın bakışları arasında oradan uzaklaştım.

Ertesi gün, onları bir pastanede birlikte gördüm. Benim etrafımda gene birkaç kişi vardı. Oturduğum yerden O’nu iyice inceledim. Orta boylu, kumral saçlı, mavi gözlü, oldukça pürüzsüz bir cilde sahip, vasat giyimli bir gençti. En çekici tarafı sesiydi. Monotonluktan uzak, güven verici, yumuşak, kulağa hoş gelen bir sesi ve güzel bir telaffuzu vardı. Yerimden kalktım, hemen bitişiğimizdeki masadaydılar, yanlarına gittim. Tanıştık. Yaklaşık iki saat masalarında oturduğum halde ancak üç-dört kere baktı bana. Anlaşılan arkadaşım gibi onun da gözü hiç bir şeyi görmüyordu. İlişkinin yakınlaşmadan doğduğunu bildiğim için onu sık sık görmeye karar verdim ve öyle de yaptım. Çeşitli bahaneler yaratarak onunla beraber oldum; kısacası onu da elde ettim.

O’nu da elde ettim, derken galiba biraz abartıyorum; çünkü ben onu değil, o beni avuçlarının içine aldı. O’nun her şeyini mükemmel olarak görmeye başladığım gün ise artık ben eski ben değildim. O sihir, o büyü, o rüya nasıl da sarmıştı tüm benliğimi… Sersem bir kuş misali, aşkın öksesine yakalanıvermiştim işte!

“O mabedin kapısını açacak anahtarı bulduk artık biz. Kutsal tapınağın bekçisi benim, ben senin yolunda sana ulaşmak için çabalamaktan başka hiçbir özelliği olmayan bir zavallıyım. Ruhumu azaplara da sürüklese, benliğimi ateşlerde de yaksa, şu günahkâra o sevgi şarabından bir kadeh ver ne olur!” diyen inleyişlerinin samimiyetine, göz pınarlarından elime düşen yaşların sıcaklığına nasıl dayanmıştım? Niçin mutluluktan o an ölmüyordum, niçin yaşamımın en şahane anında yok olup gitmiyordum, niçin o aşkın ateşi bedenimi buharlaştırıp uçurmuyordu ve niçin o anlar ebediyete kadar devam edip gitmiyordu?

“Seni sonsuzluğa dek seveceğim. Bizim aşkımız, sevgimiz zamanla ve mekanla sınırlı değil. Biz birbirimizi milyarlarca sene önce seviyorduk, milyarlarca sene sonra gene seveceğiz.” diyordu; ama gerçek dünyada her varlık sürekli bir değişim içersindeydi. İşte bahar mevsimi, ağaçlar rengarenk çiçeklere bürünmüş, çimenler şarkılarını söylemeye başlamış, kuşlarsa pür neşe… Ya sonra?... Sıcak yaz, alabildiğince bir hareketlilik-sanki doğanın acelesi var gibi-, ayçiçekleri siyah, ekinler sarı başlarını bükmüşler, ağaçlarda olgun meyveler… Yani toprak ana aldığını vermeye başlamış. Sonra sonbahar, sonra da kış… Kısır döngü sürmüş milyarlarca sene ve sürecek milyar kere milyar sene…

Neyi kurtarabilmiş insanoğlu zamanın elinden? Hangi aşk, hangi sevgi kalmış geçmişten günümüze? Kimin aşkı, kimin sevgisi bizimkinden azdı? İnsanların büyük bir çoğunluğu sevmiş ve sevilmişti; hepsi o kadar… Herkes birbirine ölünceye kadar seveceğine dair binlerce yemin ettiği halde bu yeminlerin kaçı tutulabilmişti?

O uğursuz “son” bir gün mutlaka gelecekti ve belki de ben, o zaman şimdiki kadar güçlü ve dayanıklı olmayacaktım. Bu düşünceler aklıma geldikçe huzurum büsbütün kaçıyor, tüm çabalarıma rağmen kendimi rahatlatıcı bir çözüm yolu bulamıyordum.

O’nun neyi istediğini, neyi sevdiğini, varlıklara nasıl baktığını çok iyi biliyordum. ”Güzel”e ve güzelliklere düşkündü. Estetik değeri bulunan her şeye hayrandı; ama çirkinliklere, kabalıklara, kötülüklere tahammülü yoktu. Bu konuda eksikti; yaşamı olduğu gibi değil düşlerinde yarattığı gibi kabulleniyordu. Çirkin bir yüz, çamurlu bir sokak, yaralı bir parmak, kirli bir elbise ona tiksinti veriyor; yüzünü buruşturmasına yol açıyordu.

Peki, ben… Ya ben, ömrümün sonuna kadar ona güzel görünecek miyim? Bu günkü halim, daha kaç sene devam edebilir? Zaman yüzümde derin çizgiler, vücudumda buruşukluklar yaratmayacak mıydı? Evlendiğimizde sabahleyin yataktan en güzel giysilerini giymiş, saçlarını düzeltmiş, parfümünü sürmüş olarak mı, yoksa gözleri şişmiş, saçı başı dağılmış olarak mı kalkacaktım? Hamile kaldığımda, gün geçtikçe büyüyen karnımla dokuz ay boyunca bana bakmaya tahammül edecek ve beni şimdikinden daha çok sevdiğini samimi olarak söyleyecek miydi?

Münakaşalarımız, kavgalarımız olmayacak; birbirimizin şahsına karşı hakaretler savurmayacak mıydık? Yaşamın yükü, geçim derdi, güncel sorunlar onun düşüncelerini değiştirmeyecek, belini iki büklüm yapmayacak mıydı? İşlerine, yorgunluğuna rağmen bütün zamanını benim için ayıracak; beni memnun ve mutlu kılmak için mi uğraşacaktı? Ve biz,”her şeye rağmen” mutluyuz, birbirimizi seviyoruz diyebilecek ve bu yalanlarla ne kadar kendimizi kandırabilecektik?

Kötümser, bedbin, olumsuz düşüncelerdi bunlar, biliyorum; ama gerçeğe de çok yakındılar. Ortaya çıkacak olumsuzluklardan dolayı ikimizin de karşımızdakini vefasızlıkla suçlamaya hakkı olmayacaktı. Zaman denilen canavarın yeyip tükettiklerinin sorumlusunu aramak da aslında aptallık değil miydi? ”Son”dan, yaprak dökümünden sevgimizi, gelecekte kurtarabilme şansımız yoktu; o şans belki bu gün, ama başka bir şekilde vardı.

Kararımı vermek çok zor oldu, acısı şimdi bile yüreğimi dağlıyor; ancak kazanılacakların yanında bu ıstırap çekilmeye değerdi. Temiz bir aşkın hatırası, sonsuz bir sevginin öyküsü kalacaktı elimizde, bu yetmez miydi?

Olaylar her yönden bana yardımcı oldu. O sıralarda babamın bulunduğumuz şehirden başka bir yere tayini çıkmıştı. Evdeki telâş oldukça fazlaydı. Eşyalar toplanıyor, kolilere yerleştiriliyor, ambalajları yapılıyor ve bir köşeye diziliyordu. Bu meşguliyet günlerin geçmesini de çabuklaştırdı. Bu arada evimize kiracı da bulduk.

O’nun olup bitenlerden hiç haberi olmadı. Son gecemize kadar bir şey sezinlediğini sanmıyorum. O gece ise her şeyi bilmesine, anlamasına rağmen öylesine güçlü göründü ki gözümde… Nerdeyse fikrimi değiştirip onunla kalmaya karar verecektim. Ezilmeden, başını önüne eğmeden yürüyordu, işte arkasına bakmadan gidebiliyordu; evet o belki bir meydan savaşı kazanmamıştı, belki de ölümlerden dönmemişti; ama O, yine de benim için büyük bir kahramandı. Çünkü ölümlerin sözü olamazdı ayrılıkların yanında…

**

O gece son defa bahçedeki erik ağacının altında buluşacaktık. Yarın yola çıkılacağı için herkes erkenden yatıp uyumuştu. Odamda düşünüyordum: ”Bu gece muhteşem olmalı ve ben ölünceye kadar bu geceyi unutmayayım. O’na yüreğimi, ruhumu, duygularımı verdim; neden vücudumu da vermeyeyim? O’nun bunu herkesten çok hak ettiğine inanıyorum. Her şeyim O’nundur.” diyordum.

 

Önce banyoya sıcak suyun içine girdim, küvete bol miktarda parfüm döktüm. Banyodan çıkıp makineyle saçlarımı kuruturken bir yandan da aynada çıplak vücuduma bakıyordum. Bacaklarım muntazam, belim incecikti. Kalçalarım tahrik edici, göğüslerim ufaktı. Sırtım, omuzlarım çekici, gözlerim yeşildi. İnce dudaklı ve hafif kalkık burunluydum. Aynada kendime güldüm, bu incelemeden hoşlandığım için… Kendimi bir Kleopatra’dan, bir Katerina’dan çok üstün görüyordum ve en az onlar kadar baştan çıkarıcı buluyordum. Üstelik benim farklı bir yanım da vardı bu gün: Herkesi değil, sadece O’nu etkilemek, ona güzel görünmek ve onun olmak istiyordum.

Saçlarımı iyice dağıttım. Üzerimde sadece mavi bir elbise vardı. Südyensiz göğüslerim diri ve istek vericiydi. Ayaklarıma bile bir şey giymeden indim bahçeye. Utanmasam bu elbiseyi de giymezdim. Sanki doğal halde O’nu daha çok memnun, kendimi de daha fazla mutlu kılacaktım.

Ağacın altındaki çimenlerin üzerine oturmuş, bekliyordu. Ay ışığı altında esrarengiz bir görünüşü vardı. Belki de bana öyle geliyordu. Dalgındı. Yanına gelince ancak beni fark edebildi. Ayağa kalktı, ellerimi tuttu. Bu arada bir şey düşürdüğünü gördüm, eğilip aldı. Bu bana getirdiği bir tek güldü.

Elleri tatlı sert, bakışları karanlığa rağmen delici ve ışıklıydı. Yere oturunca bir şeyler konuştuk ama galiba sıradan şeylerdi ki şu an ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Bir kedi gibi göğsüne sürtünmeye başladım, anladı ve saçlarımı okşadı. Başımı hafifçe kaldırdı ve dudaklarını dudaklarımla birleştirdi. Dudaklarımı kurtardığımda ikimiz de nefes nefese kalmıştık. Elbisemi çıkarıp yan tarafa koydum. Gözlerine baktığımda en ufak bir şaşkınlık ifadesine rastlamadım. Yeşil çimenlerin üzerine çırılçıplak uzandım, çimenlerdeki hafif ıslaklığı vücudum hissediyordu. O gece, benim zifaf gecemde yeşil çimenlerden yatağım beni cömertçe sardı, örttü, hatta biraz gizledi de…

**

Bir bulut ayı kapatıyor, sonra açıyor; ama bu uzun sürmüyor bir diğeri bu sefer kapatıyordu, ateş böcekleri ışıklarını yakıp söndürüyor, deredeki kurbağaların çığırtkan sesleri ta buraya kadar ulaşıyordu. Gece birden yarıldı; hatta belki de güneş doğdu ve battı. Sızım sızım, dalga dalga, kucak kucak, sıcak sıcak bir şeyler hissettim içimde. Hissettiklerim geldi gitti, geldi gitti; ne zamana kadar bilemiyorum. Zelzeleler oldu, fırtınalar koptu, gök yarıldı, yıldırımlar düştü, seller geldi, köprüler çöktü, dolu yağdı, yangınlar kasıp kavurdu her yanı… Papatyalar ağlıyor, menekşeler gülüyor, kırmızı güller öpüşüyordu. Bir kuzu meledi kulağımın hemen yanında, bir kısrak dolanıyordu ilerdeki tepenin yamacında…

Tan yeri ağarıyordu, isteksiz… Boynuna ellerimi doladım, sabahın ilk taze havasını ciğerlerime çektim, O’nun teninin kokusu otların ve çiçeklerin kokusuyla karıştı. Sonra, yerdeki gülü gördüm, elime aldım. O:

-En kısa zamanda evlenelim, seni mutlu etmek istiyorum. Daima yanımda, her anını her dakikanı bana vermeni arzu ediyorum, diyordu. O’na:

-Her şey çok güzeldi, güzel olarak da kalmalı. Seni anlamadığımı düşünme sakın. Daha fazlasını istemek de hakkın. Yalnız daha fazlası için çabalarken eldekini de kaybetme ihtimali vardır.

-Biz dilersek, daima kaybımız değil kazancımız olacaktır. Şu an ne hissediyorsak sonsuza değin aynı şeyleri hissedip yaşayacağız.

-Güzellikleri kalıcı yapmak mümkün, ancak gerçek yaşamda değil; düşte, duyguda, ruhta…

-Seni anlayamadığım için beni bağışla!

-Güzeli ve güzelliği seversin değil mi? Tereddüt etmeden cevap ver soruma!

-Evet.

-Şu elimdeki gül, hâlâ güzel görünüyor mu sana?

-Evet.

-Peki, şimdiki hali, şu avuçlarımın içindeki parçalanmış hali de güzel mi? Samimi olarak cevap ver ama…

-Hayır.

-Öyleyse geçici değil, kalıcı güzelliklerin peşinde koşmalıyız. Bu sevgiden, aşktan, kısacası yaşadıklarımızdan başka fazlasını istemiyorum ben! Bunlar benim için ömrümün sonuna kadar yeterlidir. Biz’e saygılı olmak, bizim vefa borcumuzdur. Gölge ve kir düşmemiş olan beraberliğimiz, anılarımızdaki aşkımızı yaşatacaktır. Beni anlıyorsan şu yatağımız olan çimenlerin üzerine uzanıp o güzel anı tekrar tekrar düşleyip yaşarken, sen…

-Cümlenin sonunu getirme, anladım… Sen uzan oraya, ben gözlerini ellerimle kapatayım. Daha sonra da hiç yaşamına girmemiş gibi kaybolacağım…

Giderek uzaklaşan ayak sesleri düşlerimi bölüyordu; sonra, artık onlar da duyulmaz olmuştu.

**

Ben o şehirden ayrıldıktan sonra sözünde durmadığını, benim nereye gittiğimi öğrenmek için günlerce araştırdığını öğrendim. Çocuklarımın babası öldükten sonra yaşamımın en önemli bir parçası olan bu baba evine yine döndüm. Daha doğrusu maddi sıkıntılar nedeniyle dönmek zorunda kaldım.

Şimdi bu evin balkonundan o erik ağacına bakıyorum, ama artık orada ağacımız, çimenlerden yatağımız yok. Çünkü onların yerinde sefer tası gibi bir apartman yükselmiş….

 

Bir de son günlerde yaşlı bir adamın yoldan geçerken o apartmana doğru dikkatlice baktığını fark ettim. Her gün aynı saatte geçen, aksi birisine benzeyen bu ihtiyar, sanki oradaki anılardan haberliymiş gibi bakıyor… Yoksa diyorum, evet yoksa…

Hayır, hiç öyle şey olur mu canım? O, o ; BEN de , ben değilim….

 

 

  ●   ●   ●    

 

 

 

YAĞMURDAN KAÇARKEN

 

Mevsim sonbahardı. Yeşeren yaprakların sararıp tek tek düşme zamanı olarak tanıtılmıştı ta küçüklüğümüzden beri bu mevsim. Oysa düşen yapraklardan çok omuzlara binen yükle anılmalıydı… Yakan güneşin yüzü, gökyüzünün maviliği artık görünmüyordu. Bazen, hiç durmaksızın günlerce yağıyordu yağmur. Bulutların tüm ihtirasları ile öpüştüklerine sık sık tanıklık ediyorduk.

Caddelerdeki biriken yağmur suları ayakkabılarının içine doluyordu. Geçen arabaların sıçrattıkları sular da kalan kuru yerlerini yılışarak ıslatıyordu. Yağmur önce durur gibi oldu, sonra vazgeçip bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı. Elinde şemsiye var zannetti bir an ve ıslanmamak için elini havaya kaldırdı. Şemsiyesi olmadığını anlayınca, ”Şuraya bir sığınabilsem” diye düşündü ve birkaç metre ötedeki kapalı bir dükkânın camekânının önüne attı kendini.

Önündeki bulanık suya bir baktı. Bunun üzerinden atlayabilir miyim, diye sordu kendine. Bir ağacın altına saklanmış olan bir çingene kızı oradan çıkıp ona doğru yaklaştı. Elindeki ıslak çiçekleri uzattı:

-Çiçek verelim bey, diyerek önüne dikildi.

”Allah, allah, bu allahın belası çingene de nereden çıktı” diye içinden söylendi.

-Çekil önümden de karşıya geçeyim, dedi. Anlamadı çingene kızı, üsteledi:

-Çok güzel çiçeklerdir beyim, ucuza da veririm.

-Aman be, çekil! Çiçeğin batsın emi…

Saf saf baktı kız, kararlıydı, muhakkak satacaktı. Burnuna doğru uzattı çiçekleri:

-Bir kere kokla bakalım.

-Tühh! Allah belanı versin, mendebur şey! Defol yolumdan!

Çingene yana çekildi, su birikintisinin üzerinden atladı. Gitmek istediği yere oldukça yaklaşmıştı. Yağmur hafiflemiş, hatta dinmek üzereydi.

Üşüdüğünü fark etti, ısınmak için hızlı hızlı yürümeye başladı. Biraz sonra koştuğunu anladı. Etrafına bakındı, hayretle kendisine bakanlar olduğunu gördü. Aldırmadı, hem koştu hem yürüdü. Ana caddeye çıkmıştı.

Caddenin sağ tarafından yürüdü, sağa döndü bir ara sokağa girdi. Sokakla caddenin kesiştiği yerde oturan birini gördü. Bu ufacık bir kızdı. Yanına gitti. Bir şeyler yapıyordu, ama ne olduğunu anlayamamıştı. Dikkatlice baktı. Kız altı, bilemedin yedi yaşlarındaydı. Önünde yağmurdan ıslanmış bir mendil, mendilin üzerinde de bir 10 bir de 25 kuruşluk paralar vardı. Ayağına giydiği basmadan yapılmış pantolona benzeyen giysinin sol paçasını dizine kadar çekmişti. Bu bacağına kirli bir bez parçası bağlanmıştı, ancak bez çözülmüş, kızcağız onu eski haline getirmek için uğraşıyordu.

Bu konuda öylesine acemiydi ki çabaları boşa gidiyor, bezi bir türlü yerine bağlayamıyordu. Bu sahte yaralı çocuğa karşı içinde bir acıma hissi uyandı. Elini cebine soktu ve bir avuç bozuk para çıkararak mendilin üzerine attı.

Küçük dilenci heyecanlandı birden, bu kadar çok bozuk parayı görünce. Başını kaldırıp adama baktı, gülümsedi, yarasını sarmasına gerek kalmadığını düşünmüş olmalı ki kıvırmış olduğu pantolonunun paçasını düzeltti, mendilini dikkatlice topladı ve hiç arkasına bakmadan koşmaya başladı.

Artık yağmur yağmıyordu, ama önceden kalan sular ahenkli sesler çıkararak evlerin çatılarından aşağıya damlıyordu…

 

  ●   ●   ●    

 

BEN SENİM; SEN DE BEN

 

Çalar saate düşmanca baktı Etem, istemeye istemeye yataktan kalktı. Öfkeyle lavaboda kan kırmızı gözlerini yıkadı.

Hiç uyumamış gibiydi; o nedenle kendisini dinlenmiş hissetmiyordu. Başında ağrı, vücudunda gerginlik vardı. İşe yetişmek için sokakta koştururken, durakta otobüse binmek için birkaç kişiyi iteleyip öne geçerken hep aynı kızgınlık üzerindeydi. Birisi sataşsa hemen belâ çıkaracaktı.

Aradığını ancak işyerine geldiği zaman bulabildi. Yaşlı bir adama çalıştığı veznenin camından çıkıştı:

-Sırana girsene beybaba!

-Sıramdayım evlâdım.

- Ne! Sıranda mısın? En az on beş kişinin önüne geçmedin mi?

-Evlâdım, ben sabahleyin en erken gelenlerden birisiyim, ama ayakta fazla duramadığım için sıramı belleyip bir kenarcığa oturup bekledim. Bunu sıradakilerin hepsi biliyor. Şimdi de sıra bana geldiğinden vergimi yatırmak için…

-Almıyorum senin paranı! Sıranı beklersin, ancak o zaman vergini yatırabilirsin.

-Ama, evlâdım.....

 

**

Mete ellerini, kollarını, bacaklarını neşeyle salladı, yataktan kalktı ve işe gitmek üzere otobüse bindi. Sabahın alaca karanlığını çok seviyordu, hafiften bir şarkı mırıldandı yol boyunca.

Daireden içeri girince, vergilerini yatırmak için bir hayli mükellef olduğunu gördü. Güler yüzle onları selamlayıp veznesini açtı. Kalabalığa bir de oturduğu yerden dikkatlice baktı. Orta sıralarda bir ninecik bastonuna dayanmış, ama ha düştü ha düşecek...

-Teyzeciğim, sen gel, buraya otur. Sıran gelince ben alırım senin paranı, dedi.

-Sağ ol oğlum, ben bekleyebilirim.

-Olur mu öyle şey teyze! Hem bunun kimseye de bir zararı yok, dedi ve kendi iskemlesini nineye uzattı.

-Evladım, şimdi de sen ayakta kaldın.

-Fark etmez teyze, biz daha çok genciz.

**

Etem, işten eve dönerken alışveriş etmek için sebze haline uğradı. Kandırılmamak, bozuk ve çürük sebze almamak için çok dikkatli davranması gerektiğini düşünüyordu. Bir satıcının domateslerini ellemeye başladı. Satıcı:

-Abi, domatesleri sıkıp durma, turşusunu çıkaracaksın!

-Zaten hepsinin turşusu çıkmış, ben ellesem ne ellemesem ne!

-Her gelen senin gibi elini tezgâha atarsa suyu da çıkar, canı da.

-Seçmece değil mi yani?

-Değil ya, işine gelirse alırsın!

Bıraktı, gitti karşıdaki satıcıya:

-Bir kilo domates, ama şu öndekilerden ver!

Satıcı poşeti doldurdu, tarttı ve Etem’e verdi. O da başladı poşetteki domatesleri kontrole... Sonra da hepsini boşalttı tezgâhın üzerine.

-Bunların içerisinde bir tane bile sağlam yok.

-Nee! Beğenemedin mi? diye kükredi satıcı ve birbirlerinin boğazlarına sarıldılar...

**

Mete, tezgâhını düzelten satıcıya yaklaştı:

-Kolay gelsin.

-Sağ ol, buyur abi. Bi emrin mi var?

-Biberden, kabaktan ve soğandan birer kilo, ha bir de iki kilo domates ver.

-Abi, domates yemeklik mi salatalık mı olsun?

-Salatalık olsun.

-Biberin büyüğünü mü küçüğünü mü istersin?

-Fark etmez.

Sebze dolu poşetleri eline aldı, parasını verdi , ”hayırlı işler” diledi ve diğer ihtiyaçları için halin iç taraflarına doğru yürüdü.

**

Müdür Etem’i karşısına almış konuşuyordu:

-Bakınız Etem Bey, arkadaşınız Kani Beyle ilgili bir soruşturma var. Bu konuda sizin de bazı bildikleriniz olabilir. Bunları müfettişe anlatmadan önce sizinle görüşmek istedim. Ben Kani Beyin tutumunu hiç beğenmiyorum.

-Evet efendim, anladım, diyebildi sadece.

İçindeki sevincin gözlerine yansıdığını sandı, her şeye rağmen müdürün bunu fark etmesini istemiyordu. Müdür devam etti:

-İşi için gelen mükelleflere pekiyi davranmadığı söyleniyor.

-Doğrudur efendim, ben de birkaç kere bu tür olaylara tanık oldum.

-Geçimsizmiş de...

-Evet efendim.

-Onun hakkında bazı ağır suçlamalar var. Meslek onurumuzla bağdaşmayan bu iddialar soruşturulacak sanırım. Siz de bildiklerinizi yetkililere anlatırsanız iyi olur.

-Baş üstüne efendim, deyip müdürün odasından çıkarken çok memnun görünüyordu.

Zaten Kani Bey’i hiç sevmezdi ve onun kendisine dost olmadığına inanıyordu. Bu tip insanların, her türlü olumsuz davranışı yapabileceklerine dair bir saplantısı da vardı.

 

**

Müfettiş, Mete’ye sordu:

-Kani Bey hakkında bazı suçlamalar var. Bunlar çok ciddi ithamlar. Bu konudaki bildiklerinizi anlatır mısınız?

-Efendim, Kani Bey’i tanıyalı çok uzun bir zaman olmadı, ancak bildiğim kadarıyla görevine bağlı ve çalışkan bir arkadaş.

-Aile durumuyla ilgili söylentiler var.

-Mazbut bir aile reisi görünümünde… Bir kızı ve bir oğlu varmış ve ikisi de üniversitede okuyormuş. Bu nedenle ekonomik yönden zorlanıyor olabilir.

-İfade tutanağına başka eklemek istediğiniz bir şey var mı?

-Kani Bey, arkadaşlarının çoğunluğu tarafından sevilen birisidir. Belki sevmeyenleri de vardır, ama kimler olduğunu bilemem. Kani bey meslekte deneyim sahibidir ve deneyimini herkesle cömertçe paylaşır. Yıllarını bu kurum için harcamıştır.

**

Mete uyumadan önce yatağında Kani Beyin başına gelenleri düşünüyor, uğradığı haksızlıktan bir an önce kurtulmasını diliyordu.

Bir ara gözlerinin önünde Etem’in hayali canlandı, daha doğrusu bu hayal, aynadaki kendi yüzünün yansımasıydı.

Sinsi sinsi gülen, insanların açıklarını arayan, zayıflara karşı kaba ama güçlülerin karşısında çok nazik, başkalarının hakkını gasp eden, acımasız bir tip...

Bu tip geldi Mete’nin kişiliğini gölgeledi.

Benliğinin derinliklerinde bir sızı hissetti, tekrar Mete olma çabasındaydı.

Gecenin karanlığı şimdi daha da koyulaşmıştı.

Acı acı inledi Etem olarak; gözlerinden yaşlar akıttığında ise artık Mete’ydi.

Rahatladığını hissetti.

Etem kişiliğini yok etmeye karar verdi ve derin bir uykuya daldı gönlü rahatlamış olarak....

 

 

  ●   ●   ●    

 

ROMANTİZM Mİ REALİZM Mİ?

 

Avuçlarının içinde tuttuğu ellere dikkatle bakmaya başladı: Ufacık parmaklar, yeşil oje sürülmüş tırnaklar, ince ince çizgiler, deriye yakın damarlar... Yaşam ve canlılık belirtileri, kıpırdanış, hareketlilik, ellerden kalbe uzanan bir heyecan... Bu ellerle kalbi arasında uzak, uzak olduğu kadar da yakın bir yol vardı. Elektrik akımına kapılmış gibi tüm bedenini titreten bu duygu ne idi ve nasıl oluşuyordu? Yoksa bu bir doğal etkileşim miydi?

”Neydi bu ?” sorusunu defalarca sordu boşu boşuna. Neden kalbi bu kadar hızlı çarpıyor ve neden bütün vücudu titriyordu? Beynindeki uyuşukluk belki de sarhoşluk hangi nedene dayanıyordu? Cevapsız sorularla daha fazla uğraşmamaya karar verdi.

Mutluluk denilen şey bu muydu? Bu ise ne kadar sürerdi? İşte şu anda çok mutluydu ve bunu bozabilecek bir etken yoktu. Sanki dış dünyanın tüm uyarıcıları bu özelliklerini yitirmişlerdi. Hatta o uyarıcıların olup olmadığından bile haberdar değildi. Çayhanedeki müşteriler, konuşmalar, araba gürültüleri, karşıda sessizce süzülen deniz, kısacası tüm varlıklar sanki onun için hiç var olmamışlardı. O sarhoştu, o mest olmuştu. Yaşadığı anın tadını yudum yudum çıkarmak ister gibiydi.

Gözlerini sevgilisinin ellerine, ellerinden gözlerine, gözlerinden saçlarına, kaşlarına, göğüslerine, beline, tekrar ellerine ve gözlerine dolaştırıp duruyordu. Kimi zaman dudaklarında duraklıyor, onları öpmeyi, benliğinde eritmeyi arzuluyor; bazen göğüslerinde hayale dalıyor ve tenini onların yumuşaklığı ile temas ettirmek istiyordu. Sonra zor da olsa ihtirasını, şehvetini bastırıyor, erotizmden romantizme geçiyordu. Yine gözler, kaşlar, saçlar ve artık nemlenmiş olan eller...

Dış dünyanın realizmi aniden çarpıyordu tüm korkunçluğuyla hülyalarına. Gerçekçilik her mesut anın bir süre sonra biteceğini kabul ettirmek istiyordu. Simitçinin sattığı şey gibi “gevrek” sesi onu kendisine getirmeye yetebilirdi. Birazdan saat akşamı gösterecek, sevgilisi gitmek için ayağa kalkacak, biraz yürüyüp arkasına bakacak, bir-iki duraklar gibi yapacak ve kararlı adımlarla oradan uzaklaşacaktı.

Sonra, bir haftalık bir bekleyiş başlayacaktı. Tam yedi çarpı yirmi dört saat sonra, tekrar buluşabileceklerdi. Çok uzun geliyordu yedi çarpı yirmi dört saatlik zaman parçası. Nasıl geçecek onca zaman diye düşündü. Ona şimdi hiç geçmezmiş gibi geliyordu, ama gündelik yaşamın uğraşılarına kendini kaptırınca çabucak geçecek; öyle ki sevgilisiyle buluşma saatine geç bile kalabilecekti.

Sonra! Sonra mı? Tekrar buluşma, tekrar romantizm ve erotizm ve korkunç katı realizm. Geçen saatler, onların akıp gitmesine üzülen âşıklar, birbirlerine doyamadıklarına inanan sevgililer... Sonra? Buluşmalara son verip, yaşam boyu birlikte olmayı isteme. ”Benimle evlenir misin?” teklifi, yavaşça “evet” deyiş. Düğün hazırlıkları, koşuşturmalar, geleneklerin zorunlulukları, nihayet kurulan bir yuva, maddi ve manevi birleşme... Vuslata eriş... Tatlı ve mutlu birkaç gün... Evi neşeye boğan çocuklar, gelecek için kurulan hayaller, beraberlikten beslenen ümitler, aranılan idealler, yuva için eş için verilen savaşlar...

Sonra; yaşamın sadistçe törpülediği mutluluk, yaşam mücadelesinin yorduğu ve bazen de kırdığı kalpler, yok olan iyi niyetler. Sevginin yerini alan kızgınlıklar, kim bilir belki de bir gün nefretler, nefretler ve gene nefretler... Birbirinin varlığından sıkılmalar, karşılıklı kişilik yok etme savaşları, onur kırıcı ve saygıyı yitirten sözler...

Bir an içinde hem sonsuz bir mutluluk, hem de sonsuz bir acı yaşadı. Sevgilisinin de aynı şeyleri hissettiğini düşündü. Sessizce, ortak ama gizli bir karar vermişlerdi bile...

Akşam oldu, sokak lambaları tek tek yanmaya başladı. Yoldan geçen arabaların farları, denizdeki gemilerin projektörleri gözlerine vuruyor, sinirlerini bozuyordu.

Genç kız ayağa kalkınca, delikanlı da yerinden fırladı. Bir an gözleri karşılaştı. Gözler birbirine “anladım!” diyordu. Genç kız önündeki bardağı ters çevirdi, diğer bardağa aynı hareketi genç de yaptı.

Masanın yanından ayrılmadan önce düello eden silahşörler gibi aksi istikametlere doğru sırt sırta döndüler ve aynı anda serseri adımlarla biraz da telâşla oradan uzaklaştılar. Sonra, evet sonra ikisi de koşarak karanlığın içine daldılar.

Realizm, ölümden de korkunçtu!... Ya, romantizm?

 

 

● ● ●

 

ACI BİR DÜŞ

Son yaşadığım ayrılık, kaderimin değişmeyeceğine olan inancımı iyice artırmıştı. Seval ile olan ilişkimiz bir sene gibi bir süre sonunda yerini acılara ve kırgınlıklara bırakmıştı. Günün birinde anladık ki, ne o benim hayal ettiğim kadın tipiydi, ne de ben onun arzuladığı erkek tipiydim.

Ayrılığımız çok zor günler geçirmemize neden olmuştu, ama gene de durumu kabullenmek zorundaydık. Önceleri karşılıklı suçlamalar yapılmış, daha sonra bu, yerini bir kayıtsızlığa bırakmıştı. Dolmuş durağındaki beraberliğimizin noktalanış anında sadece birbirimize “İyi günler” dileyebilmiştik. Sonra da arkamızı dönerek iki yabancı gibi oradan uzaklaşmıştık.

Galata köprüsü’nün üzerinde yürürken, bir yandan heyecan içinde avlarını bekleyen amatör balıkçılara bakıyor, bir yandan mavi denizin kubbesini karartan vapurun dumanlarını seyrediyor, bir yandan da bunları düşünüyorum.

Bazen Tanrı’ya yalvarıyor, bazen de isyan ediyordum. İçimi kavuran, adeta beni mahveden bir acı, bu gibi dengesizlikleri zaman zaman bana yaptırıyordu. Düşüncelerimin net olduğu söylenemezdi, kafamın içinde sürekli bir uğultu vardı. Bu bir mutsuzluk değil, ondan da ileri bir şeydi. İkide bir:

-Kahpe felek, lanetlenmiş kader... deyip duruyordum.

Seval ile yaşadığım mutluluk ve sevinç dolu anılar yer yer zihnimi işgal etmiyor değildi. Onları zihnimden kovuncaya kadar çektiğim azabı Tanrı’dan başkası bilemezdi. O anılar sanki beni ömrümün sonuna kadar kovalayacaktı. Galiba affı olmayan bir suç işlemiştim. Hayır, hayır suç değil, günahtı bu yaşantı parçacıkları... Nefret, iğrenme ve utanç duyuyordum. Bu duygu karmaşası daha ne kadar sürecekti? Bundan tam anlamıyla kurtulmam mümkün müydü? Hiç sanmıyordum, ama gene de denemek gerekti.

Farkında olmadan Karaköy’deki turnikeden geçmiştim bile. Önce vapurun üst tarafına çıktım; tıklım tıklım doluydu burası. Alt kata indim. Orası da doluydu. Lüks mevkii ise bomboştu, oraya girdim. Sırtımdaki paltoyu çıkarıp kucağıma aldım, çantayı da ayaklarımın arasına sıkıştırdım. Oturduğum koltuktan bir müddet dışarısını seyrettim. Galata köprüsüne baktım, koşuşan insanlar ufacık görünüyorlardı. Bir insan seli vardı. Kafaları, ruhları, davranışları değişik değişik insanlar... Tek bir ortak yanları olmalı diye düşündüm, o da: hepsinin gözlerinin, zihinlerinin arkasına gizlenmiş olan “amaca ulaşma” isteğiydi.

Biraz sonra vapurun motorlarının sesi duyuldu, mavideniz köpüklerle birleşerek yeşillendi. Tatlı bir yeşillik sardı vapurun etrafını, sonra ise ahenkli sesler çıkararak gitmeye başladı.

Görevli memur lüks mevki farkını almak için yanıma geldi. Parayı verdim. O gidince ellerimi önümdeki masanın üzerine koydum, başımı iki elimin arasına sıkıştırdım ve düşünmeye başladım. Aslında bilinçli olarak ne düşündüğümü de bilmiyordum. Düşünmek için düşünmek gibi bir zihin fukaralığı ile karşı karşıya olduğumu anladım.

Etraftaki insanları incelemeyi neden sonra akıl edebildim. Bir masanın etrafında üç kişi oturmuştu. Bunların birbirleriyle fiziksel bir yakınlıktan başka bir bağları olmadığı anlaşılıyordu. Masadakilerden bir bayan süslü püslü bir şeydi, elindeki hakiki deri çantasının kulpuyla oynuyordu. 17-18 yaşlarında bir genç bir mizah dergisini okuyordu, arada bir gülümsemesi bundan hoşlandığını anlatıyordu. Orta yaşlardaki bir adam ise ağızlığına sigara yerleştirmeye uğraşıyordu.

Kafamı yukarıdaki can yeleklerinin bulunduğu yere kaldırdım. Bir kaç dakika “Can yelekleri tavandadır. Adedi:204” yazısına bakakalmıştım. İçin için bozuk bir plak gibi bu yazıyı tekrarladım. Bundan kendimi kurtardığımda çıkış kapısının yanındaki masada oturan bir genç kıza takıldı gözlerim. Şu ana kadar onu fark etmeyişime şaşırdım.

Kızı belki de önce iş olsun diye incelemeye başladım. Ayağında kahverengi bir pantolon vardı. Pantolonun üzerine fıstık yeşili, boyunlu bir kazak giymişti. Saçları kısacık mı kısacık kesilmişti. Arkasındaki askılığa asılmış manto onun olmalıydı. Ufacık, narin elleri vardı. Hiç mi hiç iş görmemiş, yıpranmamış sanısını veriyordu insana.

Saçları siyahtı, göz kapaklarının üzerine yeşil far çekmiş, tırnaklarındaki oje de uzaktan kahverengi yeşil karışımı bir renk görüntüsü veriyordu. Muntazam bir burnu, incecik dudakları vardı. Belli belirsiz bir ruj sürmüştü dudaklarına.

Parça parça incelemeyi tamamlayıp, bir bütün halinde baktım bir kez de kıza. Bu bakış beni heyecanlandırdı, garip duygular hissetmeye başladım içimde. Ona bakarken vücudumun her tarafını tatlı bir sarhoşluk sardı. Bir an bakışlarımız çarpıştı. Şaşkındım, bakışlarımı nereye saklayacağımı bilemiyordum. Yüzüm kızarıyor, ellerim titriyor, zihnimde deliler tepişiyordu sanki. Bu ruhsal atmosferde aciz olduğumu hissettim. Acizliğim, utanmama rağmen bakışlarımı onun üzerinden alamamamdan da belliydi. Bir ara bana gülümsedi gibi geldi. Sanki anlamlı gözlerinin içinde bir ışık parlıyordu. Aslında güldüğünden emin değildim, zaten bunun için bir neden de yoktu.

İrademi zorlayarak gözlerimi ondan ayırdım ve dışarıya bakmaya başladım. Kız Kulesi’nin yanından geçiyorduk. Aklım oradaydı hep, o güzel kıza takılıp kalmıştı. Benliğimi sihirli bir şekilde kendine çekmiş ve kendi benliğinde hapsetmişti.

Adı mutlaka Hülya idi... Hayır, hayır Neşe olmalı, yok, belki de Betül’dür. Ama en güzeli Hülya... Bu güzel yaratığın bana ait olmasını isterdim, bunun için neler vermezdim! Evet, belki de hayatımı bile ortaya koyabilirdim. Dört dakika önce gördüğüm, adını bilmediğim, hiç tanımadığım bir kız için hayatımı ortaya koyabileceğimi söylemek mantıklı olmayabilir, saçma gelebilir; ama burada “yıldırım aşkı” denilen ölümcül duygunun anlatılamaz gücü vardı.

Arkadaşlığı, dostluğu samimidir, diye düşündüm. Dudaklarının arasından çıkan kelimeler şiir gibi olmalıydı, şırıl şırıl akan bir dere gibi insanın içine huzur ve mutluluk doldurmalıydı.

Her meziyetini güzellik ve büyüleyicilik ölçütlerine göre yapacak olursak, bir erkeği her yönden doldurabilecek ve tatmin edebilecek bir kadındı o. Sevdiğine ruhsal, bedensel, cinsel her türlü doyumu verebilirdi.

İşte, yıldırım aşkı dediklerinin bu olduğuna iyice inanmaya başlamıştım. Şu anda kabul etse ona evlenme bile teklif ederdim ve ömrümün sonuna kadar bundan asla pişmanlık duymazdım. Onunla kötülüklerden, çirkinliklerden uzak, sadece ama sadece sevgi ve mutluluğun egemen olduğu bir yaşam sürdürmeyi çok isterdim. Herkesin imrendiği bir yuvada onunla birlikte yaşamanın tarifi imkansız bir zevki olmalıydı.

Saf, berrak, temiz,sevecen bakışları vardı ve keşke bu bakışlar tüm yaşam boyunca benimle beraber olsaydı! Yaşamak, mutlu olmak, haz duymak bu muydu acaba?

Bakışları üzerimdeydi. Gözünü bile kırpmadan, cesurca bakıyordu. Benim korkaklığım onda yoktu. Bu bakışlar bir değil çok şey anlatıyordu. Bir an, belki de saniyeden bile kısa bir süre devam eden bıçak gibi keskin bir acı bakış, bu gözlerden gözlerime çarptı. Olamazdı, olmamalıydı, o bakışlara en ufak bir gölge dahi düşmemeliydi. Neyse ki kısa sürmüş ve geçmişti. İşte tekrar aynı yani tatlı bakışlar vardı.

Bu anın hiç bitmemesini diliyordum. Şunu da biliyordum ki güzel olan şeyler, çirkinlik ve kötülüklerden daha kısa ömürlüydü. Fakat bu sefer tersi olacağına inanıyordum. Yanılmıştım çünkü vapur Kadıköy iskelesine yanaşıyordu. İskelenin kenarındaki lastiklere sürtünen vapurun çıkardığı ses oldukça rahatsız ediciydi. İnsanlar inme hazırlığına başladılar. Bir kaç kişi oradan ayrıldı. Genç kız da ayağa kalkmış ve mantosunu almıştı askıdan. Telaşlı bir şekilde mantoyu omzuna attı, çıkışa doğru yürüdü.

Ne pahasına olursa olsun onunla konuşacaktım. Burada her şey bitemezdi. Aramızda kurulan bu telepatik köprü yerini kalıcı, sürekli bir ilişkiye, beraberliğe bırakmalıydı. Kararım kesindi, ancak ne diyeceğimi, nasıl diyeceğimi, söze nasıl başlamam gerektiğini bir türlü kestiremiyordum.

Vapurdan çıkarken hemen önümdeydi, iskeleden sağa döndü evlendirme dairesinin bulunduğu tarafa doğru yöneldi. Bu sırada bana olan uzaklığı on metreyi bulmuştu. Parkın içinden geçti, oradaki çayhaneye girecekmiş gibi yaptı, girmeyip yönünü Moda’ya doğru çevirdi. Arkasına hiç bakmamıştı, ama bir yüz metre daha yürüyünce durdu ve geriye dönüp baktı. Gülümsüyordu. Tekrar yürümeye başladı, artık çok yavaş gidiyordu.

Bu bakış beni cesaretlendirmişti. Adımlarımı hızlandırdım ve ona yetiştim. Yan yana yürümeye başladığımızda da bir şey söyleyemedim. O ise arada bir yüzüme gülen, biraz da mahcup bir ifade ile bakıyordu. Neden sonra bir gayretle:

-Sizi rahatsız etmek istemiyorum, böyle anladı iseniz sizden özür dilerim. Niyetim kötü değil. O nedenle beni bir sokak serserisi gibi değerlendirmeyin lütfen! dedim. Daha bir sürü şeyler söyledim, belki de saçmaladım.

Sözümü “Beni anladınız mı?” diye bitirdiğim zaman sadece başını salladı. O zaman bana kızmadığını anladım ve rahatladım. Biraz daha birlikte yürüdük. Bu sırada ne ben ne de o konuştu. Moda’ya çıkan yokuşun yarısından fazlasını yürümüştük. Orada yolun kenarındaki bankların üzerine oturmayı teklif ettim, elimle işaret ederek. Kabul etti, oturduk.

Biraz sonra “Denizi, dalgaları sever misiniz?” diye sordum, sormuş olmak için. Ağzını açtı, bir şeyler söyler gibi oldu, ama ne dediğini anlamadığımdan sorumu tekrarladım. Yine dudaklarını oynattı, ancak konuşma değil de acayip bir ses çıkıyordu dudaklarından. Bir kez daha, bir kez daha sordum ve her defasında aynı sesleri duydum. Kulaklarıma inanmak istemiyordum, fakat ortada bir gerçek vardı, o da bu güzel kızcağız maalesef dilsizdi...

Gözleri fal taşı gibi açılmış, bir şeyler anlatmak ve belki de söylemek için çabalıyordu. Ama bütün çabası boşunaydı...

Vurulmuşa döndüm, şaşkındım. Yüzüne bir kez daha baktım, sapsarı kesilmişti. Dudakları titriyordu.

Aklıma gelen ilk şey oradan kaçmak ve uzaklaşmak oldu. Koşar adımlarla yokuş aşağı sanki uçarak gidiyordum. Yokuşun bitiminde nefes nefese kalmıştım. Birden durdum, derin bir nefes aldım, arkama dönüp baktığımda onu hâlâ o bankın üzerinde otururken gördüm.

Başını ellerinin arasına almış hıçkıra hıçkıra ağlıyordu... Çok uzak olmasına rağmen hıçkırıklarını sanki hemen yanı başımdaymış gibi duyabiliyordum.

 

 

  ●   ●   ●    

 

YIRTIK KEFEN

Kirli yorganı biraz daha yukarıya, ta başını örtünceye kadar çekti. Üşümüştü. Hiç olmazsa böylece nefesiyle ısınmaya çalışacaktı. Kaç gündür yakmamışlardı şu ördek sobasını da! Sahi yatağa düşeli kaç gün olmuştu? Öfff, bu döşek de ne pis kokuyordu böyle; leş gibi. Yattı yatalı döşeği bir kez bile havalandırmamışlar, tüm yalvarmalarına rağmen yorganın üzerine bir çul bile atmamışlardı.

Unutmuş görünüyordu geçen günlerin sayısını. Ama şimdi merak ediyordu geçen günlerin ne kadar olduğunu. Saymaya başladı: Cumartesiden Cumartesiye sekiz, yedi daha on beş, beş daha yirmi. Evet tam yirmi gün, koca yirmi gün...

Sonrası mı? Belli değil! ”Adam sen de, boş ver sonrasını düşünmeyi. Ne bilecem ben, Allah bilir orasını. Eyisi mi hiç aklımı kurcalamayayım. Bir kere daha sesleneyim şu karıya da sobayı yaksın.” diye düşünüyordu:

-Gız Fadi, gız Fadi! Gel de şu sobayı yak, donacam nerdeyse!

-Her dakka soba mı yanarmış herif! Odun var mı diye hiç sormazsın ama.

-Odun neden olmasın? Ben hasta düşmeden önce 4-5 araba meşe odunu getirdimdi. Bitti mi onların hepsi? Hem de çocuklara da söyle, bana bi doktur getirsinler kasabadan.

-Aboov! Bi doktur kaç para biliyon mu?

-Biliyom, biliyom. Bi can kaç para sen onu biliyon mu? Hem benim doktur param var.

-Ben de onu biliyom, senin canın benim paramla beş para etmez.

-Nedenmiş o?

-Etmez de ondan.

-Neden derim sana!

-Çünküm, canının gitmesi kayıp değil her bakımdan kârdır da ondan. Allahım kurtar şu belâdan beni! Bıktım yıkamaktan, paklamaktan, bakmaktan...

-Kalkarsam görürsün sen! Ah bir kalksam, ah bir kalksam... Dokturu mutlak isterim ha...

Sekiz gün sonra doktor geldi. Kapının eşiğinden adımını atar atmaz yüzüne çarpan pis havayı engellemek istercesine elini yüzüne tuttu. Hastayı evirdi, çevirdi, dinledi ve bir reçete yazdı. Hasta adam koynundan bir bez içine sardığı paraları çıkardı, içinden kaç paraysa ücreti almasını istedi. Doktor parasını aldı ve gitti.

“Ümit olmasa doktur garanti bi şeyler derdi. Yüzünden de adamın bi şey anlaşılmıyor ki! Bir ara güldü mü ne? He ya güldü, güldü... Ölümcül bir hastaya doktur gülmez, kaşlarını çatıp somurtur. Öyleyse iyileşeceğim demektir bu...” diyordu içinden.

-Gız Fadi, Fadi gız!

-Ne var gene?

-Doktur dışarıda ne söyledi sana? Eyi miymiş durumum?

-Eyiymiş, eyi. Bir haftaya kalmaz gidermişsin öbür dünyaya.

-Ağzını hayıra aç!

-Hayırı mayırı mı kaldı bunun? Altından pisliğini ben alıyorum. Bana yaptıklarından sonra, Allahtan korkmasam pisliğinle yan yana yatırırım seni ya, şunun şurasında zaten bir hafta kalmış...

-Allah büyüktür, elbet iyileşeceğim bir gün. O zaman sen de görürsün gününü...

-Sen öyle zannet!

Yorganı hırsla çekti gene başından yukarı. Artık bu kadının sesini duymak istemiyordu. En düşkün zamanında yaptıklarına bakarak üzülmüyor değildi, ama bütün bu olanlar yaşama isteğini daha da kamçılıyordu ve kendi kendine “Hayır ben ölmem, hastalık beni yenemez. Yaşamak istiyorum ve bunun için de tüm gücümle direneceğim.” diyordu.

Biraz sonra yan odadan kulağına sesler geldi. Dinlemek için yorganı başından aşağıya indirdi, pür dikkat kesildi:

-Ana, ilacı alacak mıyız?

-Oğlum, bir hafta ömür için masrafa ne lüzum var? Hem belki ilaç olmazsa, bir haftadan da az yaşar.

-Sen bilirsin ana.

-İkinize de bir şey söyleyeyim mi? Babamın ilaçlarını siz almasanız bile, ben alırım. Yazıktır, günahtır. İlaçlar ömrünü uzatmasa bile, belki acılarını azaltır. Ver ana, reçeteyi bana!

-Reçete meçete yok, ben onu yaktım bile.

-Yufka yürekliliği bırak kardeşim! Çoluğunla çocuğunla sen sürünürken bu adam sana, al şu tarlayı da sen ek diye bir dönüm yer gösterdi mi? Söyle bana gösterdi mi? Onun ölümü sana da yarar bana da...

-O ayrı, bu ayrı. Sizinle tartışılmaz. Ben gidiyorum, ne haliniz varsa görün!

O gece sabaha kadar “Yaşayacağım, ölmeyeceğim!” diye kendine telkinde bulundu. Hocanın “Allahüekber, Allahüekber” diyen sesini duyunca ömründe hiç tatmadığı güzellikteki derin bir uykuya daldı.

Rüyasında yedi rengin gökkuşağı oluşturduğu bir yerde kendisini gördü. Buranın bir yanı orta yükseklikte bir tepe, diğer yanı ise yemyeşil ağaçların üzerini süslediği yüksekçe bir dağdı. İkisinin tam ortasından temiz, berrak sulu bir dere şırıl şırıl akıyordu. Bir taşın üzerine oturup dört bir yanını seyrediyordu ki gökkuşağından kopan kırmızı rengin suyun içine düştüğünü gördü. Su şimdi daha bir değişikti...

Arkasından bir elin kendisine dokunduğunu hissedince korkuyla ürperdi. Döndü, baktı. Oldukça uzun boylu, uzun sakallı, güleç yüzlü bir ihtiyar duruyordu karşısında. İhtiyarın üzerinde boynundan yere kadar uzanan beyaz bir elbise vardı ki bu bir kefeni andırıyordu. Şaşkındı, ama bir şeyler söylemesi gerektiğini de düşünüyordu. En evvel “Azrail Aleyhesselam mısın?” diye soracaktı ki ihtiyar parmağını dudaklarına götürdü “sus!” dedi ve sonra devam etti:

-Hastasın, biliyorum. Önce şu aşağıdaki derecikte yani o şifalı suda yıkan, göreceksin bütün dertlerin sona erecek. İyileşince de köyünde artık durma, burayı arayıp bul ve gel...

Konuşması bitince aniden kayboldu, fakat silüeti çok hafif bir ışık parıltısı olarak görünüyor gibiydi. Birazdan o ışık da kaybolmuştu.

 

**

Yaklaşık kırk saat aralıksız uyumuştu. Nefes alışı belli belirsizdi, kıpırdamadan yatıyor daha doğrusu uyuyordu. Karısı ve oğulları öldü sanıp hocayı ve bazı akrabalarını çağırmışlardı. Oda insan doluydu. Kimileri ağlıyor, kimileri de onunla geçmişte yaşadıkları bazı anılarını anlatıyorlardı. Bu gürültü içinde hoca da dualar okuyor, bazen “susun” anlamı vermek için sesini yükseltiyordu.

O, önce elleriyle gözlerini ovuşturdu, yatağın içinde sağlıklı bir insan gibi gerindi, yorganı üzerinden attı, herkesin şaşkın bakışları arasında yattığı sedir gibi yerden aşağıya indi, kapı arkasında asılı duran elbiselerini giydi ve çekip gitti.

Bir müddet hiç kimseden ses çıkmadı. Şaşkınlıkları geçince gördüklerinin gerçek olup olmadığını anlamak için yatağa baktıklarında bir kez daha şaşırdılar. Bu birincisinden de şaşırtıcıydı. Çünkü yatağın içerisinde uzun beyaz sakallı, uzun boylu bir ihtiyar ölüsü kefene sarılmış yatıyordu.

Bu görüntü de fazla sürmedi. Bir kaç saniye sonra ihtiyarın ölüsü parlak bir ışık olup kayboldu. Tekrar yatağın içerisine baktıklarında orada, sadece yırtık bir kefenin var olduğunu gördüler...

 

  ●   ●   ●

 

SICAK BİR GECE

O gece yaşamın bir başka kuralı ile karşılaştım…

Sıcak bir temmuz gecesiydi, havada rüzgârın zerresi bile hissedilmiyordu. Gündüz de çok sıcaktı, ama geceki hali havanın bir başkaydı. Gerçi plajda suyun içinde yüzerken insan, bunu pek fark etmiyordu, ama kızgın kumlara yatıp da güneşlenmek isteyince beş dakikaya kalmadan tekrar kendini denize atmak istiyordu.

Bütün gün plajda sağa sola koşuşturmuş, denize girmiş, suyun içinde oyunlar oynamış ve tabii ki yorulmuştum. Akşam eve gelip yemek yedikten sonra duyduğum halsizlik bundan olmalıydı. Hemen odama gidip yatağa uzanmak istiyordum. Annemden yatmak için izin istediğimde, o:

-Kızım, kardeşlerinin de uykuları gelmiştir, yataklarını aç da onlar da yatsınlar, dedi.

Sesi çok sevecendi nedense. Sesinde anlam veremediğim bir acayiplik de vardı, ancak pek üzerinde durmadım. Önce Çetin’le Ümit’i yataklarına götürdüm, sonra da Suna’yı. Çocuklar bundan hoşlanmışa benzemiyorlardı, televizyonda izlemek istedikleri program olduğunu söylüyorlar ve:

-Hep, senin yüzünden bunlar, diye beni suçluyorlardı. Hatta daha da ileri giderek Suna ağlamaya başlamıştı bile. Annemin duymasını engellemek için açık olan kapıyı kapatmak istediysem de o, her şeyi duymuştu içeriden:

-Ööösstt sığırlar, geliyorum ha! diye bağırdı.

Bir kadından, hele hele kibar olduğu izlenimini vermeye çalışan bir kadından böylesine bet bir ses nasıl oluyor da çıkabiliyordu? Tanrım! İğrenç, kaba ve işitenleri kendisinden tiksindiren bir ses...

-Lütfen susun çocuklar, gelirse ben karışmam, dedim.

Kardeşlerim korkudan sus pus olmuşlardı. Kapılarını çekip giderken, bana da sataşmasından korktum ve hızla odama girdim. Yatağa soyunmadan uzandım. Zihnime güzel düşünceler ve duygular getirmeye çalıştım. Olaylara hakim olma, onları yönlendirebilme gücünün bende olmadığını, aksine onların bizi biçimlendirdiğini hissediyordum. ”Benim elimde ne var ki?” diyerek tüm olumsuzluklardan kurtulmayı denedim.

Gözlerimin önünde sevgili babamın hayali belirdi birdenbire. Tüm içtenliğiyle bana bakıyordu. İnce, uzun parmaklarıyla yüzümü okşuyor sandım, nasırlı elinin sertliğini duyuyordum sanki. Babam firmanın arabasıyla gideli bir haftadan fazla olmuştu. Her zamanki gibi kim bilir ne zaman eve dönecekti? Burası böyle sıcakken onun gittiği güney bölgesi cehennem gibi olmalıydı.

Babam giderken bana:

-Bak kızım, sen büyüklerisin, sizden ricam annenizi sakın üzmeyin. Ona ev işlerinde yardımcı olun, sözlerinden de dışarı çıkmayın, demişti.

Babamın anneme olan sevgisi her geçen gün artıyordu. Altmışını geçmiş olan bir erkek nasıl olurda bu kadar romantik duygular besleyebilir ve dört çocuklu karısına karşı hâlâ aşk duyabilir, diye sorduğum çok olmuştur. Bir keresinde eve geldiğinde annemi Çetin’e bağırırken görmüş ve sinirli bir şekilde titreyen elleriyle Çetin’in ufacık kulağına yapışarak:

-Ben onu gözümden bile esirgerken, siz ona ne hakla kıyıyorsunuz? demiş ve akşam yemeğinde biz çocuklara olan dargınlığını hiç konuşmayarak belli etmişti.

Daha geçen yaz, Ümit’in tanık olduğu olay gerçekten çok ilginçti: Bir gece en küçüğümüz olduğu için Ümit’i yanlarına alarak gezmeye gitmişlerdi. Boğazda bir lokantada yemek yiyip, bir miktar da alkol almışlar. Ertesi gün Ümit, ısrarla bana soruyordu:

-Abla, babam bizi istediği zaman öpebildiği halde, neden annemi istediğinde öpemiyor?

-Ne sormak istediğini pek anlayamadım.

-Gezmeye gittiğimizde babam annemi öpebilmek için yalvarıyordu da... demişti.

Cevap vermeyip olayı geçiştirmek istediysem de o, bu sefer başka bir soru yöneltti:

-Mehtapta duygular daha coşkulu olurmuş, öyle mi?

-Bunu da o gece babamdan mı duydun? Deyip, bir kahkaha attım. Ne olduğunu anlamadan aval aval yüzüme bakan Ümit’in yanından gülerek uzaklaştım.

 

**

Ben bunları düşünürken ne kadar zaman geçti bilemiyorum. Yalnız, dışarıdan gelen araba seslerinin azalmasından vaktin bir hayli geç olduğunu tahmin ediyordum. Düşüncelerimden kurtulup uyumak için soyunmaya karar verdim. Tam o sırada bizim apartmanın önünde duran bir arabanın fren sesini duydum. Bundan bir dakika sonra da evimizin kapısı kapandı. Annem dışarı çıkmıştı, ama niçin? Işığı söndürüp, camdan dışarı baktım. Sokak lambaları ortalığı aydınlatıyordu. El ayak çekilmiş, sokak bomboştu. Sadece bizim apartmanın önünde farları açık bir araba duruyordu. Derken bir kadın arabaya doğru yaklaştı, içinden bir adam dışarı çıkıp arabanın kapısını açtı. Birlikte arabaya bindiler ve gittiler.

Gidenin annem olduğundan yüzde yüz emindim. Buna rağmen odasına gidip bakmaktan kendimi alamadım. Annem yatağında yoktu. Yatak odasındaki komidinin üzerindeki fotoğrafa baktım. Annemle babamın evlendikleri gün çekilmişti. Annemi gözüm görmemeye başladı, ama babam bu fotoğrafta şekilden şekle giriyordu. Bir bakıyorum bir arenada boğa güreşçisi olmuş “oley, oley” sesleri arasında azgın boğaya korkusuzca kılıcını saplıyor, sonra hayal değişiyor: Padişah sarayında belindeki kuşağıyla, kafasındaki sarığıyla yarı eziklik içerisinde bir harem ağası, bir cami önünde ayağı pansumanlı bir dilenci, bir uzay aracında astronot şekillerine dönüşüyordu. Şuuraltımdan geçen bu imajlar nedeniyle bir an çıldıracağımı sandım.

**

Bunu belki de fazla abartıyordum. Hiçbir şeyden emin olmadan, cüretkâr ve insafsız bir mantıkla annemi suçlamam hiç de hoş değildi. Gelen adam pekâlâ hastalanan bir arkadaşının kocası veya akrabalarımızdan birisi olabilirdi.

Uyuyamıyordum. Binlerce ihtimal geliyordu aklıma. Bunların hepsi de bir facia ile sonuçlanıyordu. Bir sürü hikâye yazmıştım zihnimde. Çoğu hikâyenin sonu da tavanda sallanan bir adamla bitiyordu. Gözlerim acıyor, başım çatlıyordu. Babamın canına kıyabileceği düşüncesi beni çıldırtıyordu. Bu düşüncelerimi kafamdan kovmaya çalıştım, olmadı, olmadı, olmadı...

İki-üç saat sonra tekrar bir arabanın sesini duydum, durmuştu. Pencereden baktığımda arabadan inenlerin dört kişi olduklarını gördüm. İşte yanılmıştım, baksana annem geri geldi. Arkadaşına kadar gitmiş olmalı. Şimdi de eve getiriyorlardı.

 

**

Gelenler kapıdan geri dönmediler. Annem onları salona aldı. Konuşmalar, kahkahalar ve müzik sesi birazdan duyulmaya başladı. Kulağıma gelen seslerden annemden başka kadın olmadığını anlıyordum.

Yarım saat geçtiği halde giden yoktu. Dayanamadım, odamın kapısını yavaşça açıp hole çıktım. Holden geçip salona doğru yürüdüm. Bir kenarda durdum. Buradan, salonun kapısı açık olduğu için içerisi çok rahat görülebiliyordu. Sigara dumanları arasında, önce otuz-otuz beş yaşlarında, uzun suratlı, sarışın, takım elbise giymiş bir adamla, kırkının üzerinde olduğu dökülmüş saçlarından belli olan, kısa kollu bir gömlek giymiş bir başka adamın kadeh tokuşturup güldüklerini gördüm.

Cam kenarındaki kanepede ise annemle öteki adam oturuyorlardı. O adam da en fazla otuzunda gösteriyordu. Oldukça uzun boylu olduğunu hemen fark ettim. Kareli bir elbise vardı üzerinde. Annemle ikisi fazla samimi gibi geldi bana. Nitekim yanılmamışım. Çünkü adamın bir eli annemin omzuna atılmış dururken, diğer eliyle de annemin orasını burasını okşuyordu. Eli önce annemin göğüslerinde dolaştı, sonra hayasızca beline, belinin altına, oradan da elbisesinin içine girdi. Açılan eteğinin altından annemin beyaz teni görünüyordu.

Adama tüm bunlar yetmemiş ve adam annemin üzerine abanmıştı. Annem bir taraftan adamın elini iteliyor, bir yandan da gülüyordu. Az kalsın adam kanepeden yuvarlanacaktı, bunda içkinin de rolü vardı mutlaka. Diğer iki adam bunu görünce bastılar kahkahayı. Kahkaha bitince birisi ötekine anlatmaya başladı:

-Sami Bey kardeşim, kadınlar konusunda daima kanıtlayabileceğim bir tezim vardır ileri sürdüğüm: Kadın ne aşk, ne sevgi ne de para peşindedir. Para istemez demek istemiyorum, ama para birinci sırada yer almaz onların dünyasında. Kadın için en önemli şey sekstir. Seksin de kadından kadına değişen anlamları olduğunu söyleyenlere ben katılmam. Anlamı filan boş ver! Kadını doyurabiliyor musun sen ona bak! Kadını okşamayı biliyor musun arkadaş? Al kadını eline, kitap gibi oku da göreyim senin erkekliğini... diyordu.

 

 

● ● ●

 

ELEMAN ARANIYOR

 

Rafet, 3 Kasım 1972 tarihli gazetedeki tüm ilanlara bakmaya kararlıydı, çünkü hemen bir iş bulması gerekiyordu. Dikkatini çekenleri bir kâğıda not etti. İçindeki iş bulma umudunu yitirmemişti henüz, oysa günlerdir arayış içindeydi. Belki bu gün şans onun da yüzüne gülerdi! Beş tane kendisince uygun bulduğu iş belirlemişti. Şimdi sıra onları sabırla tek tek dolaşmaya gelmişti.

İlk önce, Karaköydeki tünelin yakınında bir sokak içinde asansör satan bir firmaya gitti. Kapıyı vurup girdiği zaman 45 yaşlarında olduğunu tahmin ettiği, esmer, bıyıklı bir adamın kendisi gibi iş için içeride beklediğini gördü. İçeriye şöyle bir göz attı. İki tane kırık sandalye, eskimiş bir koltuk, üzeri çiziklerle dolu bir masa, duvarda da en az on beş gün sonrası bile koparılmış olan bir takvim vardı. Masanın arkasında genç sayılabilecek bir adam, hareket ettikçe gıcırdayan bir koltuğa oturmuştu. Masaya fazla yaklaşmadan sordu:

-Gazetedeki iş ilanı için rahatsız etmiştim. Doğru yere geldim değil mi?

-Evet, ilanı biz verdik. Buyurun oturun, beyefendi ile konuştuktan sonra işimizi size de açıklarım. Beyefendi sizin en son göreviniz ne idi?

-Emekli subayım.

-Tamam, size işi anlatayım. Biz asansör satışı yapıyoruz, kabul ederseniz sizler de bu işte çalışacaksınız.

-Nasıl?

-Gideceksiniz bir inşaata asansör satacaksınız ve biz de size ona göre para vereceğiz. Bir kaç yöntem belirledik. Ya satış üzerinden binde üç prim alırsınız, ya da 500 lira maaşla çalışırsınız. Tercihi siz yapacaksınız. İş çok kolay…

-Ben kabul edemeyeceğim, izninizi rica edeceğim.

-Güle güle efendim. Siz de duydunuz değil mi şartlarımızı? Biz çok iyi ve sağlam bir firmayız. Burası aslında amcamın, bugün gelemedi. Onun için bugünlük ben bakıyorum. Kabul ettiyseniz size bir form doldurtalım. Adaylar arasından seçim yapınca biz daha sonra sizi arayacağız. Şu listeye de adresinizi eklerseniz.

Formu doldurdu. Yaklaşık yirmi kadar adresin bulunduğu listeye kendi adresini yazdı ve oradan ayrıldı.

İkinci olarak İstiklâl Caddesi üzerindeki bir yayınevinin kapısındaydı. İçeri girdi:

-İyi günler efendim.

-Buyurun, iş için mi?

-Evet.

-Konuşalım. Bir hayli başvuru var. Biz bunların içinden bir kişi üzerinde karar vermek için uğraşıyoruz. Yayın işlerinden hoşlanır mısınız?

-Evet de, ne tür bir iş olduğunu açıklar mısınız?

-Bakın şu yanımdaki masa sizin olacak. Yerine göre içeride, yerine göre dışarıda çalışacaksınız. Yalnız bizim bir de işe girerken 5000 liralık bir teminat şartımız var. Onu verebilecek misiniz?

-Maalesef veremem.

-Öyleyse konuşmaya gerek de yok!

-Peki, bu teminata neden gerek görüyorsunuz? Bu kadar param hiç olmadı ki benim. Zaten param olsa iş neden arayayım?

-Kardeşim, şimdi bunu size izah edemem. Burası işyeri, boş laflarla zaman geçirecek değiliz! Hadi kardeşim, güle güle...

Bu kabaca kovulma moralini bozmuştu. Yine de kendisine yılmaması için telkinde bulunuyordu. Tünelle Karaköy’e geçti. Oradan bir dolmuşa binerek Bayazıt’a gitti. PTT’nin üstünde dergi satışı yapan bir binaya girdi. Burada daha önce bir yerlerden gördüğünü zannettiği orta yaşlarda şişmanca bir adam vardı. Nereden görmüş olabileceğini, kendisini zorladıysa da çıkaramadı. Kendisine karşı çok nazik davranan bu adamın işini de kabul etmedi, çünkü siyasi nitelikli bir dergi pazarlıyorlardı ve satılabileceğinden de kuşkuluydu.

Diğer adreslere gitmeyi artık canı istemiyordu. Hiçbir işin tutulur bir yanı yoktu. Üzüntü içinde eve döndüğünde, posta kutusunda kendisine gelen bir mektup buldu. Birden heyecanlandı, zarfı yırtarcasına açtı. On beş gün önce yazılı olarak başvurduğu “Ayda 5000 lira kazanmak ister misiniz” başlıklı ilanı veren firmadan geliyordu. İlan çıktığı gün adres olarak sadece posta kutusu numarası belirten firma mektupta:

“Sayın....

Başvurunuz olumlu karşılanmıştır. Bizim sizi, sizin de firmamızı daha iyi tanıyabilmeniz ve anlaşabilmemiz için aşağıdaki tarih ve saatte Hilton Oteli’ndeki temsilcimiz bay Okan Bayeri ile görüşmek üzere teşrifinizi rica ederiz.

Not: Okan Bayeri’nin oda numarası 789’dur.” yazıyordu.

Sevindi. Hayaller kurup yorumlar yapmaya başladı. Bu firma yabancı olmalıydı. Yetkili elemanları Hilton’da kaldığına göre kesin yabancıydı. Herhalde büyük bir yabancı firma yetenekli genç elemanlar arıyordu.

Ertesi gün Karaköy’e geldi, dolmuş kâhyasına hangi arabaların Hilton’un önünden geçtiklerini sordu. O da Kurtuluş’a gidenlerin geçtiğini söyledi. Hemen atladı dolmuşa, yolda birkaç kez inmek istediği yeri şoföre hatırlattı. Geldiklerinde şoför:

-Tamam ağabey, in! Hilton işte burası, dedi.

Ürkek adımlarla otelin bahçesinde ilerledi. Gözüne bir levha ilişti: ”Otelde kalmayanların bahçede gezmesi ve içeri girmesi yasaktır.” yazıyordu. Bu, korkusunu artırdı.

Düşünüyordu: “Ya kendisini içeri sokmazlarsa! ”Üstüm başım iyi sayılır ama necisin, ne işin var burada diye sormazlar mı adama? Arabalara bak, çoğu Mercedes. İnen adamlar ellerini kollarını sallayarak içeriye giriyorlar. Bazı görevliler de onların eşyalarını taşıyorlar. Kapıdaki adam özel bir giysi giymiş. Eşya meşya taşımıyor, sadece orada dikiliyor, bir de müşteriler önünden geçerken hafifçe eğiliyor. Oğlum, hiç çaktırmadan ve de bozuntuya vermeden gir içeri. Tam sırası, adam bakmıyor da. Kapıya bak, dönüyor mu ne? Nasıl gireceğiz buradan, yavaşça iteleyeyim bakalım. Oldu işte. O da ne her tarafı halı döşeli içerisinin. Bu kadar büyük halılar nerede dokunmuş olmalı? Hiç çamurlanmaz mı bu güzelim halılar? Kirlenirse nasıl yıkanırlar acaba? Şurada “reception” yazıyor, yok yok şimdi sormayayım. Önce şurada biraz oturup heyecanımı yatıştırayım, boşuna endişelenmişim, baksana başı örtülü kadınlar bile var burada. O garson kılıklı adam niye zil çalıyor, elinde de bir yazı tahtası var. Üzerinde Mr. Smith yazıyor. Ben şunu tanıyorum galiba. Ohoo, o bizim artist Muhterem Nur değil mi? Tam da benim karşıma oturmuş. Ya şu gelen? O da Yılmaz Köksal’a benziyor. Evet, evet o. Sakal bırakmış, ama eminim o. Tokalaşıp, öpüştüler. Konuşmaları duyuluyor:

-Beklettim mi şekerim?

-Zararı yok hayatım. Gidelim mi?

-Hayhay, emredersiniz.

Manzara enfes doğrusu! Burada insanın içi açılıyor. Bir hayli yabancı da var. Artık “reception” yazan yere gidip sormalı, çünkü verdikleri randevu saati gelmek üzere. Ceketimizin düğmelerini ilikleyelim ve kibarca soralım:

-Affedersiniz, Okan Bayeri Bey’le görüşmek istiyorum.

-Mektubunuzu görebilir miyim?

Demek mektubu da biliyor.

-Buyurun.

-Hımm. Yedinci kat.

-Nereden gideceğim oraya, yani merdiven nerede?

-Sağda asansör var.”

Çekine çekine asansörün yanına kadar geldi. Bir türlü ne yapacağını kestiremiyordu. Üç yabancı geldi, bir düğmeye basıp bir müddet beklediler. Sonra kapı açılınca da asansöre bindiler. Bir an girip girmemede tereddüt etti, sonra kendini içeri attı. İçeridekiler ona bir şeyler soruyorlardı, çıkacağı katı sorduklarını tahmin etti. Eliyle yediyi gösterince onlar dört numaralı tuşa bastılar. Hareket ettiğinde asansör, ayaklarının yerden kesildiğini zannetti. Sanki uçarcasına yukarıya çıkıyordu. Yabancılar inince, yedi nolu tuşa bastı ve biraz sonra da kendini ineceği katta buldu. İleride bir kadın temizlik yapıyordu. Ona sordu:

-789 nolu oda neresi?

-Sol tarafta. Orada toplantı var galiba? Dün ve bu gün bir sürü gelen oldu.

Kapıyı vurup içeri girdiğinde içerisinin kalabalık olduğunu gördü. Genç bir görevli onu güler yüzle karşıladı, bir form doldurmasını istedi ve sırası gelince de Okan Bey’le görüştüreceğini söyledi.

Okan Bey çok etkileyici ve ikna yeteneği güçlü bir adamdı. Konuşması ve hareketleriyle insanı kendisine hayran bırakıyordu. İşi anlattı. Hayat sigortası pazarlıyorlardı. Genç elemanları bu amaçla seçip on beş gün seminerde eğitip piyasaya süreceklerdi. Anlattıklarına bakılırsa mektupta sözü edilen miktar parayı kazanmak işten bile değildi. Çünkü sigorta ettiği kişilerin yatırdıkları paralardan yıllarca prim alabilecekti sigorta danışmanı. Hemen kabul etti.

Ertesi gün seminer başladı. On beş gün hiç aksatmadan seminere gitti ve orada anlatılanları dikkatlice dinleyip, notlar aldı.

Seminer bittikten sonra Şişli’deki şirketin merkez binasından ilk görevine giderken sanıyordu ki yüzlerce insan hayat sigortası yaptırmak için kendisini bekliyordu.

Gittiği bazı işyerlerinin sahipleri “sigorta” sözcüğünü duyunca ilk başta çok iyi davranıyorlardı. Çünkü çoğu işveren oldukları için gelen kişiyi SSK görevlisi sanıyorlardı. İşin aslını öğrenince ise hemen dirsek gösteriyorlardı. Bazılarına:

-Yatırdığınız primler birkaç sene sonra emekli maaşı almanızı sağlayacak, isterseniz bunu istemeyip toplu olarak paranızı faizi ile birlikte çekebilirsiniz. Eğer ölürseniz poliçede gösterdiğiniz kişiye, ya da eş ve çocuklarınıza yüklüce bir para sigortamız tarafından ödenecektir, dediğinde:

-Bunları boş ver kardeşim, ben öldükten sonra tufan, tufan... Para alan olsa ne, olmasa ne? cevabıyla da karşılaşıyordu.

Üç ay koşuşturmasına rağmen tek bir kişiyi bile sigorta etmeyi başaramadan işi bıraktı. Tekrar aynı yöntemle yani gazete ilanları yoluyla iş aramaya başladı. Bir gün bir ilan gördü: ”Gazetemizde müsahhih olarak çalışacak milliyetçi gençler aranıyor.” yazıyordu.

“Herkes kadar biraz ben de milliyetçiyim” diye düşündü ve verilen adrese gitmeye karar verdi. Karaköy’deki Bankalar caddesinden yukarı çıktı, Şişli yokuşunun ortalarında verilen adresi buldu. Burası bir gazete binasından çok bir apartmana benzeyen, eski ama sağlam bir yapıydı. Dış kapısının üzerinde Gerçek İstanbul Gazetesi yazan, fazla da dikkat çekmeyen bir tabela vardı. Ağır kapıyı zorladı, içeri girdi, girer girmez gazete basım makinelerini gördü.

Merdivenleri inen üzeri boya içinde bir çocuğa ilanı gösterdi, o da merdivenlerin hemen başındaki bir odayı parmağıyla işaret etti. Odada gözleri hafifi şaşı-ki sonradan öğrendiğine göre gazete sahibinin kardeşiymiş- Orhan Bey, bu fikirde gerçekten samimi ise işe hemen başlayabileceğini söyledi. Çekik gözlü, top sakallı, kalkık burunlu bir adamı çağırdı. Adam kendisini müsahhihlerin şefi olarak tanıttı ve onu takip etmesini istedi.

Kapısında “Mürettiphane” yazan, alışık olmayan kişiyi rahatsız edebilecek kadar gürültülü bir salona geçtiler. Dizgi işlerinin yapıldığı yerdi burası. Beş adam daktilo yazar gibi kocaman makinelerin tuşlarına basıp duruyorlardı. Şef köşede cam kenarına konmuş bir masayı işaret etti, camdan Şişhane yokuşu görülüyordu:

-Çalışma yeriniz burası. Sizin gibi yeni başlayan bir arkadaş ve eskiden beri burada olan bir müsaahhih arkadaş olmak üzere üç kişi çalışacaksınız. Nöbetleşe görev yaparsınız ve bunu da kendi aranızda halledersiniz. Sormak istediğiniz bir şey var mı?

-Tam olarak ne yapacağımı bilmiyorum. İş ve kurum hakkında biraz bilgi...

-Operatörler yazıyı makinelerde yazar, kalıpları çırak alır kopyasını çıkarıp orijinal metinle birlikte size getirir. Varsa yanlışları düzeltip tekrar çırağa verirsiniz. Detayı buradaki arkadaş size anlatır. Yaptığınız işten sadece bana karşı sorumlusunuz. Ben bunun dışında tefrika edilecek yazıların seçilmesi, magazin ve fal gibi bazı işleri de ayarlarım. Kısa zamanda aklınıza gelen diğer sorulara da yaşadıkça cevap bulacağınızı sanıyorum. Hayırlı olsun işiniz!

 

**

Müsahhihlerin üçü de üniversite öğrencisiydi. Gece bölümlerinde okuyorlar, gündüzleri de burada çalışıyorlardı. Gazete en geç 17.00’de satışa hazır hale geldiğinden okula rahatlıkla yetişebiliyorlardı. Basılan gazeteleri, birkaç çocuk alıp Karaköy, Eminönü ve Sirkeci Gar’da “yarınki gazete” olarak satıyor, diğerleri de dağıtım firmalarınca çeşitli yerlere götürülüyordu.

Nuri de Rafet gibi yeni işe başlamış olan, uysal ve gayretli bir gençti. Nuri ile kısa sürede kaynaşmış, ama gerçek adı Ahmet olduğu halde kendisine Başak Acun dedirten deneyimli müsaahhihe bir türlü ısınamamıştı.

Başak burada çalışmasının yanı sıra başka bir gazetede de sinema eleştirmenliği yapıyordu. O gazete ise ideolojik bakımdan bunun tam zıttı idi. Başak işe istediği zaman geliyor, istediği zaman da gidiyordu. Ona bu konuda karışan yoktu. O yüzden işin önemli bir kısmı diğerlerinin üzerine kalmıştı.

Başak fazla konuşmazdı, konuştuğu zaman onun iyi bir insan olduğu sadece ideolojisi konusunda taviz vermediği görülürdü. Bazen:

-Hakkımı versinler dersen çok beklersin, kendin mücadele ederek alacaksın! Bu patronlar bizi sömürüyor. Masonluk ve Gerçekler diye bir kitap basıp okuyuculara ücretsiz dağıtmakla milliyetçi olduklarını sanıyorlar. Bunlar benim ne olduğumu da çok iyi biliyorlar, ama bana gereksinimleri olduğu için beni burada tutuyorlar. Çıkarları ne emrederse onu yaparlar, yani bunlar karanlığın arkadaşlarından başka bir şey değiller. Bir gün biz bu karanlığı boğacağız... diyordu.

Bazen makinelerin çıkardığı madeni seslerden dolayı konuşmalar bile duyulmuyordu. Gürültüden başka bir de makinelerde eriyen kurşunun rahatsız edici dumanı vardı. İlk başlarda bu, alışık olmayan bir insanda istifra ve baş dönmesine neden olabiliyordu.

Bu makinelerin operatörleri tuşlara dokunduklarında makinenin yukarısından harf ve işaretler aşağıya düşüyor, bir kolu kaldırdığında bunların üzerine erimiş kurşun dökülüyor, bir başka hareketle kurşun kalıbı makinenin çıkışına gönderilirken, kullanılan harfler de yerlerine gidiyordu. İşte birkaç kelimelik bir satırın işi tamamdı.

Operatörlerin hepsi bu makinenin en ilginç yanının kullanılan harfleri eski yerlerine gönderme işlemi olduğunu söylüyorlardı. Birisi:

-Bunu keşfeden adam sonunda çıldırmış, derken sözlerinde bir övünme ve bir gurur vardı. Bir harfi eline alıp:

-Bak, bu kenardaki oyuklar, yukarıdaki dönen demire geçer. O demirde de bunun gibi oyuklar vardır. Her harf kasadaki yerini bu oyuklar sayesinde bulur. Nasıl ilginç değil mi? Geçende bir arkadaş Almanya’dan geldi. Orada birçok makine görmüş. Buna baktı baktı ve bunun gibi karışık bir makine görmediğini söyledi.

Diğer bir operatör, makinenin maddi değerini belirtmek için hemen atılır:

-Bunun bir tanesi tam yarım milyon lira. Bu makineye dokunmak cesaret işidir. Ben on senelik operatörüm, gene de girdisini çıktısını tam olarak bilmem bunun.

Aslında makinelerden daha ilginç olan bu operatörlerin kendileriydi. Önceleri onları hiç konuşmayan, kendini beğenmiş, asık suratlı kişiler sanırsınız, ama yakınlaşınca farklı bir dünyaları olduğunu anlarsınız. Nedense hepsi çalışmayı çok severler, saatlerce makinenin başında otururlar. Hoş, başka çareleri de yoktur ya!

Esmer, kısa boylu Apo lakaplı operatör kendi hikâyesini şöyle anlatıyordu:

-Beş-altı, hatta iyice hesaplarsam yedi sene çıraklık yaptım matbaada. Yani şu bizim Hüseyin gibi, dizilen yazıları alıyor, kopyalarını çıkarıp müsahhihe götürüyordum ve ne kadar ayak işi varsa onları da yapıyordum. Ustam bana söz vermişti: ”Eğer sözümü dinlersen askerden gelince seni 1200 lira maaşlı operatör yapacağım.” demişti. Ben onun sözünü dinlemedim ve askere gitmeden iki sene önce oradan ayrılıp başka bir yerde operatör oldum. Çünkü ustam yokken gizlice oturuyordum makinenin başına. Orası ansiklopedi çıkaran bir yerdi. Benden iki sene önce çıraklığa başlayan arkadaşım ustanın sözünü dinlediği için hâlâ çırak. O dedi 1200 ben şimdi alıyorum 2200!

 

Yarım saatlik öğle yemeği paydosu verildiğinde hepsi müsaahhih masasının yanındaki cama doğru koşarlardı ciğerlerini temiz hava ile doldurmak için. Bir yandan da sefer tasları ya da poşetler açılırdı öğlen yemekleri için. Sohbetleri, dertleşmeleri, temiz hava almayı, yemek yemeyi bu yarım saate sıkıştırmak zorundaydılar.

İçlerinde en yaşlısı olduğundan ona Salih amca derlerdi. Salih amca dişlerinin dibindeki yeşil lekeleri göstererek:

-Bak Rafet, bu yeşiller hep bu kurşun zehrinden. Allah göstermesin bu zehir vücuda bir girdi mi, kurtul kurtulabilirsen. Duvardaki şu delikleri görüyor musun? Onlar boru yerleridir. Bu makinelere boru takıp kurşunun buharını dışarıya vermek lazım! Adam deliği açmış, ama üç kuruşluk birkaç metre boruyu senelerdir nedense almamış. Sonra bu gibi işyerlerinde çalışanlara her gün yoğurt ya da süt verilmeli. Bize bir gün verilirse beş gün verilmiyor. Eh, bu da insafsızlık artık!

Hepsi de uysal insanlardı, biraz da çekiniyorlardı. O yüzden fazla konuşamazlardı. Mürettiphanenin duvarlarını aşamayacağı düşünülen konuşmaları, nasılsa patronların kulağına gidebiliyordu. Giderse ne mi olur? Hemen kapının önüne konur! Gerçi iş bulma konusunda korkuları yoktur. Ellerinde zanaatları vardır, nereye gitseler geçerli; ama ha deyince iş vermezler adama. Hem, çoluk çocuklarını da düşünmek zorundadırlar.

Aynı yerde çalışan, mürettipler de vardır. Bu iş statü olarak, operatörlükten biraz üsttedir. Ama sayfa hazırlayan mürettip üsttür, yoksa başlık dizen mürettip, operatörden aşağıdadır.

Mürettipler yazı işlerinden gelen sayfa planına göre yazıları yerleştirirler; fazla gelirse yazının bir kısmını çıkarırlar, az gelirse de yazıyı şişirip sayfayı tamamlamaya çalışırlar. Tabii yazı dediğimiz gerçekte bir kâğıtta bulunan yazı değil, operatörlerin kurşunla yazdıkları kalıplardır. Mürettiplerin önüne gelen bu yazılı kurşun kalıpları, onlar tarafından tersten okunmak zorundadır ve gerçekten de onlar bu ters okumada oldukça beceriklidirler.

Çıraklar mürettiphanenin en ağır işçileriydiler. Kurşun kalıplara dizilen yazıları operatörün makinesinden alıp, kopyasını çıkarıp orijinali ile birlikte müsahhihe götürürler, o düzelttikten sonra kopyadaki düzeltmeleri yeniden yazması için operatöre verirlerdi. Operatör hata olan satırları yeniden yazar, çırak yanlışları çıkarıp doğruları onların yerine yerleştirmesi için bunları mürettibe verirdi. Bundan başka makinenin potasına kurşun atmak, makine tutukluk yaptığında operatöre yardım etmek, çay getirmek ve her türlü dışarı işlerini yapmak çırakların göreviydi.

Çırakların yaşı 11-15 arasında değişiyordu. Bu çocukların başlıca zevki mürettip görmeden başlık dizmek ya da operatörler gittikten sonra makineye oturup yazı dizmekti. Gizliden yaptıkları bu işleri görenler de sadece müsahhihler olduğu için kimseye söylememeleri için onlara adeta yalvarırlardı.

Bu çocuklar yaşları ve yaptıkları iş gereği ispiyoncu da olmak zorundaydılar. Patronlar gibi herkes birçok konuda onlardan bilgi alabilirdi. Bazen yaranmak amacıyla patronlara kendiliğinden bilgi aktardıkları da olmuyor değildi. Kısacası onlar gazetenin gazetesiydi...

Yaşları küçüktü ama gururları büyüktü çırakların. Kırıcı bir sözden hemen incinirlerdi. Öyle ya onlar geleceğin operatörü ya da mürettibiydiler. Herkesin onlara o gözle bakmasını isterlerdi. Gelecekte operatör ya da mürettip olmak ne tatlı bir hayaldi onlar için...

 

**

Bin dokuz yüz yetmiş üç yılının sıcak bir Mayıs günü Rafet, tek başına düzeltmeleri yapıyordu.”Burada işe başlayalı altı ay olmuş bile, zaman çok çabuk geçti.” diye düşündü. Masasının hemen yanında kirli çay bardaklarının kenarında durduğu camdan dışarıya baktı. Sefil bir hipi başını sallayarak, o güzelim(!) saçlarını savurarak yokuşu tırmanıyordu. Perişan olmuş elbisesinin ceketinin cepleri çıkmış, pantolonunun paçası yırtılmış sallanıyordu. Bu sıcakta ceketle nasıl dolaşabildiğine hayret etti. Onun hemen arkasından giden çok şişman bir adam gördü. Necdet Tosun’a benzetti. O olma ihtimali çok yüksekti, çünkü geçende bir operatör aşağıdaki vergi dairesine gidip gelen artistleri bu pencereden bazen gördüklerini söylüyordu.

Caddeden vızır vızır geçen daha doğrusu geçmeye çalışan arabalardan kendini sakınmak için yaşlı bir adam dikkatli bir şekilde en kenardan yürüyordu. Arabaların bazıları yokuşu çıkmakta zorlanıyordu. Binenlerin inip yokuşu çıkması için arabayı iteledikleri de oluyordu.

Geldi geleli yazı işleri müdürünü sadece birkaç kere görmüştü. Mürettiphaneye pek inmezdi. Şefleri ise sık sık oradaydı. Eskiden yayınlanmış pehlivan tefrikalarını ya da o günün falını getirirdi dizilmek üzere. Bir gün yeni fal yazmaktan da bıkmış ve eski gazetelerden falları keserek getirmeye başlamıştı. Rafet, dizerken bazı fallarda satırın tam dolmadığını söylediğinde:

-Onun kolayı var. Uğurlu sayınız şu, ya da uğurlu renginiz bu, diye ekle ve boşluğu kapat gitsin, demişti.

Kopyalardan eline bulaşan mürekkebi samanlı bir kâğıda silerken şef içeri girdi:

-Rafet, bugün yazı işleri müdürü erken çıkacak, benim de bir işim var. Birazdan gideceğim. Patronlar yukarıda, ama onlar bu işten anlamazlar. Yani işler senin sorumluluğunda. Mürettip sayfaların kopyasını aldıktan sonra, bir göz atıp baskıyı yaptır, dedi ve gitti.

Gazetenin basılmasına yarım saat kala on tam sayfa kopyayı Rafet’e getirdiler. Diğerlerini üstün körü ama baş sayfayı dikkatlice inceledi. Manşet habere baktı: ”Mecliste masonlar tartışıldı” diye büyük puntolarla bir başlık atılmıştı. Devamında da bir milletvekilinin masonlara “sülük” dediğinden bahsediliyordu. Sayfaları tek tek imzalayıp basılmak üzere gönderdi. Saat tam 17.00’de baskı makineleri gürültü çıkararak gazeteyi basmaya başladılar.

Yarım saat ya geçmiş ya da geçmemişti ki patronun kardeşi Orhan Bey ve birkaç kişi Rafet’in yanına geldiler. Ellerinde yeni çıkan gazete vardı, heyecanlı görünüyorlardı. Masanın etrafını sardılar. Orhan Bey:

-Rafet bu kocaman haberi görmedin mi? Gördüysen bizi neden uyarmadın? Masonlara hakaret ediliyor bak burada! Üstelik adamlara sülük bile deniyor.

-Efendim onu söyleyen biz değiliz, bir milletvekili. Hem ben haberin kendisini değil, o haberdeki dilbilgisi yanlışlarını düzeltmekle görevliyim. Ayrıca basın ve ahlâk yasasına aykırı bir şey varsa, o zaman ilgili birimi uyarırım. Haberlerin seçimi sorumluluğu tamamıyla yazı işlerine aittir.

-Ama ortada alenen bir hakaret var.

-Az önce de belirttim, hakaret varsa onu yapan biz değiliz ki...

-Peki, o zaman aynı haberde sözü edilen şu iki firmadan bizim reklam aldığımızı biliyor musun?

-Bilmiyorum, çünkü benim reklam servisiyle de bir ilgim yok. Hem masonların daha önce aleyhinde basılmış kitabı da var gazetemizin. Topluma zararı olmayan bir haber gibi göründü bana. Gene de siz bilirsiniz.

-Neyi nasıl yapmamız gerektiğine biz karar veririz. Baskıyı durdurdum. Mürettip hemen o haberi çıkarsın, basılan gazeteler imha edilsin ve o haberin yerine şu haber konsun. Operatörler gitmiş ama dizgi makinesinde bunu mürettip de dizebilir. Sen de hemen okuyup düzeltmeleri yap, fazla gecikmeden gazeteyi çıkaralım.

-Peki

-Ha unutmadan söyleyeyim, yarın da beni gör, dedi ve gitti. Tabii yanındakiler de onunla beraber.

Manşetten verilecek olan yeni haberin başlığı şöyleydi:.....Partisi Başkanı: ”Biz milliyetçiyiz” dedi.

**

Ertesi gün Rafet onun yanına gitmedi. Çağırmasını bekledi, ama çağıran olmadı. Bu olaydan on gün sonra artan sigorta primleri nedeniyle gazeteden çok sayıda eleman çıkarılacağı söylentileri yayıldı. Bu söylentiler bir gün sonra gerçek oldu.

Patronun odasına Nuri ve Rafet birlikte çağırıldılar. Görevlerine son verildiğine dair zarf içinde bir yazı ve on beş günlük de tazminat parası ellerine tutuşturuldu. Başak Acun bundan sonra gazetede tashih işlerini tek başına yürütecekti. Kendisiyle vedalaşan arkadaşlarına bu nedenle dert yanıyordu...

 

  ●   ●   ●    

 

 

HIRSIZ KİM?

Avni, Kadıköy vapur iskelesinin önünde dolanıp duruyordu. Birini bekler gibiydi, ama aslında öyle biri de yoktu.

İskelenin çıkışındaki büfeden gelen döner kokuları açlığını daha da artırıyordu.”Tavuk mu, et mi? Tavuk döner olmalı, yok değil bu kadar nefis kokan et dönerdir. Belki de tavuktur! Ne fark eder? Bak şu amca nasıl da avurtlarını şişire şişire yiyor döner lokmalarını. Boğulacak. O kadar kocaman da ısırılmaz ya… Çekti ayranı, ama zor yuttu gene de lokmayı.” Diye düşünüyordu.

Vakit ikindiye yaklaşmıştı. Gökyüzü kara bulutlarla doluydu, ama yağmur yağmıyordu. Birkaç adım ötesinde bir köpek, kuyruğunu sallıyarak bir şeyler verecek umuduyla ona yaklaştı.

-Hadi işine, be köpek! Benden ne umarsın? Ben senden de açım.

Dedi ve elini sallayarak köpeği başından savdı.

Tiyatro binasının önüne doğru geldi. Karşıda ondan elli-altmış metre uzakta bir genç kızı fark etti. Demir parmaklıklara tutunup Haydarpaşa Garı’na doğru bakıyordu. Adı Aysel olan bu kız, ufak tefek bir şeydi. Marmara Üniversitesi’nde öğrenciydi. Arkadaşlarıyla buluşacaktı, ancak biraz erken geldiği için oyalanmaya çalışıyordu.

Kızın sağ omuzuna asılı çantasını gören Avni, kararını verdi. O çantayı zorla alacaktı. Herhalde içinden karnını doyuracak kadar bir şeyler çıkardı.

Kıza doğru yaklaşırken, etrafı da kolluyordu. Ortalık normalden kalabalıktı. Ama olsun. Onun işi zaten bir dakikalıktı.

Aradaki mesafe giderek daraldı ve Avni içinde bir kâğıt on lira ve üçbuçuk lira da bozuk para bulunan çantaya asıldı. Bütün gücüyle kendine doğru çantayı çekti. Kız çığlığı bastı ve kendisinden beklenmeyen bir dirençle demir parmaklıklara asıldı. Avni çekiyordu, kız hem bağırıyor hem de direnmesini sürdürüyordu. Çantanın kayışı kopar diye daha şiddetle asıldıysa da umduğu olmadı.

Çok geçmeden beş kişi Avni ile kızın etrafına toplandı. Tekmeler, yumruklar, kafa atmalar, tükürmeler ve

-Alçak!

-Namussuz hırsız!

-Güpegündüz ne cesaretle gasp yaparsın?

-Edepsiz!

-Şerefsiz!

Hakaretleri kapladı ortalığı.

Avni’ye ilk yumruğu atan ve böylesi bir hırsıza kendince bir ceza veren Hüseyin Bey, küçük bir işletmenin sahibiydi ve daha üç gün önce muhasebecisine “Aman bir şeyler yap gözünü seveyim, bir formül bul da fazla vergi çıkmasın bizden.” demişti.

Kafayı Avniye yapıştıran Hasan Bey, iki yüz on bin liraya aldığı evini tapuda elli üç bin lira olarak göstermişti.

En az iki kere tüküren Şükrü Bey ise, bir saat önce aldığı elbiseyi ucuza getirmenin formulünü “fiş almasam da KDV’yi düşsek” diye bulmuştu.

“Edepsiz” naralarıyla ortalığı inleten Canan Hanım, babasından kalan maaşı alabilmek için onlarca yıldır birlikte yaşadığı kocasıyla resmi nikâh yapmamıştı.

Avni’ye sağlam üç yumruk çakan ve onu yere düşüren Nazım Beye gelince, o emlak işleriyle uğraşıyordu ve çevirdiği fırıldaklar saymakla bitmezdi.

Avni yere düşünce etrafındakiler duraladı. Öğrenci kız Aysel, çok korkmuştu, kaçarak olay yerinden uzaklaştı. Çantasına şimdi daha sıkı sarılıyordu. Çünkü çaldırsaydı on üç buçuk liradan daha çok üzüleceği ders notları, kimliği, pasosu ve valiz anahtarı da vardı çantasının içinde.

Bağırışları duyan çok sayıda insan toplandı Avni’nin etrafında. Bu insanlar dört-beş halka oluşturmuşlardı. Tabii en meraklılar ilk halkadaydılar ve soranlara da açıklamalarda bulunuyorlardı.

Kalabalığı gören bir polis, koşarak olay mahalline geldi. Durum ona da anlatıldı.

-Gasp edilmek istenen bayan nerede, davacı mı?

Diye sordu. Kızın gittiği söylenince, ağzının kenarında hafif bir kanama ve yüzünde morluk oluşmuş olan yerdeki Avni’nin karnına bir tekme salladı.

Yargısız infaz da böylece gerçekleştirilmiş oldu ve suçlu cezasını çekti. Polis:

-Lütfen herkes dağılsın. Dedi ve kendisi de oradan ayrıldı.

 

**

Avni, yerden kalktı, otobüs duraklarının bulunduğu tarafa doğru ilerledi. Akbil satış gişelerini geçti. O sırada uzun boylu bir delikanlı yolunu kesti ve:

-Abi be seksen kuruşun var mı? Dedi.

-Köpek bir sen iki… Git işine be! Ben kendim açlıktan ölüyorum, dedi. Genç bu bağırmadan korktu ve hızla uzaklaştı. Avni’nin tepesi atmıştı. Öfkeli bir şekilde gencin arkasından baktı. Aynı kişi bir başka adamdan da para istiyordu ve hayrettir ki adam cebinden çıkarıp veriyordu.

Bu gözlem Avni’ye yol gösterdi ve aynı yöntemle para toplamaya başladı. Elli-altmış kişiden para istedi iki saat içinde. Bunlardan sekiz-on tanesi verdi. O seksen kuruş istiyordu, ama kimisi bir lira, kimisi daha fazla, kimisi daha az, kimisi ise tedavülden kalkan yeni lira ve kuruşlardan veriyordu. Neden seksen kuruş, diye sormadı kendi kendine, zaten sorsa da cevap bulamazdı ki…

Yeterli para toplandığına kanaat getirince, birkaç saat önce dönerlerinin kokusunu aldığı büfenin önüne geldi.

-Bana bir ekmek arası döner yapsana usta, dedi.

-Tavuk mu, et mi? diye sordu dönerci.

-Fark etmez. Ha, bir de ayran olsun.

Dedi ve elini cebine atıp, az önce topladığı madeni paralardan bir avuç uzattı dönerciye, ücreti alması için.

Dönerci, geçmeyen paraları itina ile ayırıp bir tavuk döner ve bir de ayran parasını aldı.

İki dakikada döner-ekmek hazırdı. Avni yiyecek ve içeceği elinde bir müddet ne yapacağına karar veremedi. Sonunda bir boş masanın yanındaki sandalyeye ilişti ve aceleyle ekmeğinden ısırmaya başladı.

Kovaladığı köpek gözlerini Avni’ye dikmiş, on-onbeş metre öteden onu gözetliyordu….

 

  ●   ●   ●    

 

COŞKUN IRMAK

 

Hayrettin, kendi öksürüğüne uyandı. Yatakta doğruldu, birkaç kere daha öksürdü. Üzerindeki yorgan aşağıya kaymıştı. Eğildi, aldı ve yorganı üzerine çekti.

     “Az kaldı, seni yakında bırakacağım lanet şey!” dedi sigaraya. Bu kaçıncı deyişiydi, o da bilmiyordu. Sigaradan kaynaklanan öksürük, artık gece uykularını bölmeye başlamıştı.

     Gece sabaha dönüşmeye çalışıyordu. Karanlıkla aydınlık arasıydı. O nedenle daha erken olduğunu anladı. Tekrar yatağa uzandı, yorganı başına çekti. Üç-beş dakika uyuma umuduyla bekledi. Boşuna beklemişti. Uyuyamayacaktı. Kalktı, odadan salona geçti. Oradan da balkona çıktı.

     Sokağa baktı. İn cin top oynuyordu. Sokakta ne bir araba ne bir insan vardı. Hatta son zamanlarda sayıları artmış olan sokak köpekleri bile yoktu. Baktığı yerde sanki hayat donup kalmıştı; tıpkı kopan bir filmin son karesi gibi. Sadece, -eğer buna da hareketlilik denirse- rüzgârın hafifçe oynattığı birkaç yaprak kıpırdıyordu. Tekrar  içeri girdi.

     Üşümüştü. Mutfaktaki kombiyi çalıştırdı. Birkaç dakika sonra evin içi ısınırdı. Bu doğalgaz ve dolayısıyla kombi doğrusu büyük rahatlıktı. Kovalı sobalarla, kuzinelerle ısınmak için az mı uğraşırlardı. Sabahleyin kalkınca sobanın külünü temizleyeceksin, alta tahta parçası ve biraz ince odun, onların üzerine de kömür koyacaksın. Bir kâğıt parçası ile alttan bunları tutuşturacaksın. Öyle bir kerede yakmak marifet isterdi. Münevver yakardı, ama Hayrettin için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Bu tür işlerde beceriksizdi. Sobayı temizlerken etrafa külleri döker, defalarca kâğıt yakıp sobayı tutuşturmaya uğraşırdı. Çoğunlukla Münevver imdadına yetişirdi. Gerçi o da evin içine dökülen küller nedeniyle biraz söylenirdi, ama olsun.

     Hayrettin 55 yaşındaydı. Beş sene önce karısı Münevver’i kaybettiği için yalnız başına yaşıyordu. Münevver öldükten sonra evde hemen hemen hiç değişiklik yapmamıştı. Her şey onun bıraktığı gibiydi. Tabii evin toz içinde olması hariç.

     Salondaki masaya oturdu. Masanın üzerinde bir paket sigara, çakmak, kül tablası, iki tane kirli çay bardağı, akşam yemeğinden kalmış ekmek kırıntıları, katlanmış bir gazete, tuzluk, kullanılmış bir çatal, hatta bir de boş ilâç kutusu vardı. Eli sigaraya gitti. “Kahvaltı etmeden içme şu mereti!” dedi kendine. Kalktı mutfağa gidip ocağı yaktı, çaydanlığı üzerine yerleştirdi. En az beş-altı dakika sürerdi suyun kaynaması. Demlemek için de birkaç dakika isterdi. Demek ki on dakika kadar beklemesi gerekecekti.

     Salona dönüp, vitrindeki nişanlıyken çektirdikleri fotoğraftaki Münevver’le konuşmaya başladı. Bunu son günlerde sıkça yapar olmuştu: “Hani birbirimizi hiç terk etmeyecektik? Beni bıraktın gittin Münevver. Senden bir gün bile ayrı kalamayacağımı sanıyordum. Oysa tam beş sene, evet beş koca sene geçmiş sensiz.”

     Hayrettin liseyi bitirdikten sonra iki sene orada burada çalışmış, sonra da askere gitmişti. Askerlik dönüşü de vergi dairesinde bir işe girmişti. Bir gün işten eve dönerken evlerinden bir sokak ötedeki iki katlı bir evin önünde komşularının yedi yaşındaki oğlu Kenan’ın bir genç kız ile konuştuğunu gördü. Önce dikkatini çeken Kenan’dı. Buralarda ne işi var, diye düşünmüştü. Sonra kıza da dikkatlice baktı. Çok, ama çok güzel olduğunu görünce adeta heyecandan dizlerinin bağı çözüldü. Adımlarını yavaşlattı. Yanlış anlaşılır diye korkudan baktığını belli etmemeye çalışıyordu. Bir ara kız ile göz göze geldi. Bu sadece bir anlıktı. Kız başını önüne eğip evinin kapısına doğru yönelmişti bile…

     Münevver’le olan ilişkisi böyle başlamıştı. Eve geldiğinde gözlerinin önünden uzaklaştırmaya çalıştığı bu güzel kızın hayali, daha sonraki günlerde de onunla beraber olacaktı. Artık işe giderken ve gelirken o evin önünden çok yavaş adımlarla geçiyordu. Belki gene görürüm umudu vardı içinde. Nedense bu umut hiç gerçeğe dönüşmüyordu! Çünkü bir hafta olduğu halde, bu güzel kızı bir daha görememişti. Bir yol aradı ve buldu. Kenan ile konuşacaktı.

     Yolda Kenan’a ilk rastladığında küçük çocuğun başını okşadı ve:

     -Kenan, sana bir şey soracağım, ama bu sorumdan kimseye bahsetme.

     -Tamam.

     -Şu aşağıdaki sokakta bir kızla konuşuyordun. Kimdi o?

     -Hangi kız Hayrettin abi?

     -Hani iki katlı evleri var.

     -Münevver abla mı?

     Böylece adını da öğrenmişti. Bu konuşmadan üç gün sonra, iş dönüşü Münevver’i evlerinin camını silerken gördü. O da Hayrettin’i görmüştü. Ancak, kaçamak bir bakıştan sonra camı kapatması ve tülü çekivermesi, Hayrettin’in açısından biraz üzücüydü.

     Bir kısa mektup yazdı. Yanlış anlaşılmamasını, niyetinin ciddi olduğunu, görüşmek istediğini, Pazar günü öğlenden akşama kadar parkta onu bekleyeceğini mektupta belirtti. Şimdi yapılacak iş, Kenan’ı bulup bu mektubu Münevver’e vermesini sağlamaktı. Kenan’ı bulması uzun sürmedi; çocuğun eline biraz para sıkıştırdı ve mektubu Münevver’den başkasına vermemesi için de sıkı sıkı tembihledi. Kenan mektubu cebine koyup gitti.

     Heyecanlı bir bekleyiş başlamıştı. Acaba mektubu almış mıydı? Tepkisi ne olmuştu? Bunları soracaktı, ama Kenan’ı da iki gündür görememişti. Gördüğünde sorularını Kenan’a yöneltti. Küçük çocuk omuzlarını silkip cevap verdi:

     -Bir şey demedi Hayrettin abi. Mektubu verdim, geldim.

Pazar günü öğlen demişti, ancak o, sabahtan parka gitti. Defalarca parkın etrafını dolaştı. Bırakın akşamı, öğlen bile bir türlü olmuyordu. Zamanın geçmesini hem istiyor hem de istemiyordu. İstiyordu, çünkü belki Münevver’i bir an önce görebilecekti. İstemiyordu, çünkü Münevver’in cevabı olumsuzsa büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaktı. Oysa şimdi hiç olmazsa bir umudu vardı. O zaman bu umudu da bulamayabilirdi.

     Parkta oynayan çocukları izledi. Parkın kapısındaki büfeden bir gazete aldı. Şöyle bir baktı gazeteye okumak için. Sonra vazgeçti. Ya o gazete okumaya daldığı sırada Münevver geçer giderse!

     Öğlen oldu. İkindi oldu. Derken hava yavaş yavaş kararmaya başladı. Parktaki insan sayısı da iyice azalmıştı. İki tane çocuktan başka kimseler görünmüyordu. Bu saatten sonra Münevver’in gelmeme ihtimali daha kuvvetliydi. Gitmeliydi artık. Ama gidemiyordu, ayakları yere çakılmış gibiydi. Umutsuzca bekliyordu. Gelmeyecekti. O kadar kolay mıydı bu işler? Kendine kızıyor, kızmakla kalmayıp yaptığından utanç da duyuyordu. Kafası karışıktı. Banka oturdu. Az önceki gördüğü çocuklar da gitmişti.

     Ayağa kalktı, etrafa bakındı. Parkın ışıkları yanmıştı. Giriş kapısının yanındaki lambanın altında bir gölge fark etti. Birisi geliyordu. Gelen bir bayandı. İyice yaklaştı. Evet bu Münevver’di.

     -Merhaba, hoş geldin. Benim adım Hayrettin, dedi.

     Münevver tek kelime bile etmedi. Sadece gülümsedi ve Hayrettin’in şaşkın bakışları arasında orayı terk etti.

     Hayrettin, geçmişteki bu anıları yaşarken ocaktaki çaydanlığı çoktan unutmuştu. Aklına gelince yerinden fırladı, mutfağa doğru koştu. Çaydanlığın kulpundan tutmasıyla bırakması bir oldu. Çünkü çaydanlığın ısınan kulpu elini yakmıştı. Bu yanma tabii ki ilk değildi, daha önce de defalarca olmuştu. Münevver, onu pek mutfağa sokmazdı, zira girerse mutlaka bir sakarlık yapardı.

     Bir elbezi alıp çaydanlığı tuttu, demliğin içine su döküp çayı demledi. Suyu azalan çaydanlığa tekrar su doldurup ocağın üzerine koydu. İçeri giderken dolaptan kahvaltılık bir şeyler de aldı.

     Münevver’in parkta olumsuz bir tepki vermeyip gülümsemesi, onun için büyük bir sevinç kaynağı idi. Bu nedenle daha cesur olmaya karar verdi. Bir mektup daha yazdı. Gene Kenan’ı yakalaması lazımdı. Kenan’ı bulduğunda çocuğun biraz nazlandığını gördü. Verdiği para miktarını artırdı, demir değil kâğıt para sıkıştırdı eline. Yaşı ufaktı, ama paraya aklı eriyordu Kenan’ın.

     Kenan cebindeki mektup ve parayla birlikte koşturdu Münevver’in evine doğru. Hayrettin mektupta yarın için aynı yerde, aynı saatte gene buluşmayı teklif ediyordu. Yarım saat sonra Kenan geldi. Hayrettin, zaten bir köşede onu beklemişti.

     -Hayrettin abi, gel şu tenha yere gidelim. Bu çok gizliymiş, dedi.

     Çocuğu takip etti. Kendince tenha olduğuna karar verdiği bir yerde, Kenan cebinden çıkardığı bir mektubu ona verdi. Önce kendi gönderdiği mektubun Münevver tarafından iade edildiğini zannettiğinden canı sıkıldı. Ama bu mektup onun gönderdiğinden daha küçüktü. Aldı, avucunu sıkı sıkıya kapatıp evine yöneldi. Heyecandan kalbi yerinden çıkacakmış zannetti, bir an nefes almakta bile zorlandı. Telaşla eve girdiğini gören annesi, ne olduğunu sorduğu halde onu duymadı bile. Odasına geçti, mektubu avucunun içinden yatağın üzerine bıraktı.

     Bir türlü mektubu açıp okumaya cesaret edemiyordu. Öylece mektuba bakıp durdu bir müddet. En sonunda bütün cesaretini toplayıp mektubu açtı ve okumaya başladı. Mektubun uzunluğu sadece iki satırdı. Münevver parkta buluşmak istemediğini, yarın tam saat 12’de evlerinin arkasındaki bahçeye gelmesini istiyordu.

     İki satırlık mektubu defalarca okudu. Kalbinin üzerine koydu. Gözlerini kapatıp Münevver’i hayal etti. Ondan, Münevver’den aldığı, Münevver’e ait olan ilk şeydi bu mektup. Mektubu öpmek istedi, ayıp olur diye bunu yapmadı. Belki de böyle bir davranış, saygısızlık olarak bile değerlendirilebilinirdi.

     Yemek odasının vitrinindeki siyah beyaz nişan fotoğrafına gene baktı. Bu da onların beraber çektirdikleri ilk fotoğraflarıydı.

     -Münevver, hayatım; o ilk buluşmalarımızı hatırlıyor musun? Nişanlanmadan önce topu topu üç kere buluşmuştuk.

     Demlenen çayı masaya getirdi. Kahvaltı için masada eksik olanları gözden geçirip mutfaktan almaya gitti.

     İkinci buluşmaları için saat tam 12’de Hayrettin, Münevverler’in tel bahçe çitlerinin yanındaydı. Bir dakika sonra da bahçede Münevver göründü. Münevver bahçedeki sebzelerden birkaç tane koparırken bir yandan da etrafı kolaçan ediyordu. Kimsenin olmadığına karar verdikten sonra, tel çitlere doğru yaklaştı.

     İkisi de ne diyeceklerini, söze nasıl başlayacaklarını bilemiyorlardı. Neden sonra Münevver söze başladı. Bir şeyler konuştular, ancak ne konuştuklarını daha sonra ikisi de unutacaklardı. Bu heyecan dolu konuşma en fazla on dakika sürmüştü. Eve gitmek için arkasını dönen Münevver’e şaşkın şaşkın bakakalmıştı Hayrettin. Eve yaklaştığında Münevver, arkasına dönüp baktı ve Hayrettin’in yüzündeki şaşkınlığa gülmeden edemedi. Bu gülüş alay değil; sevgi doluydu.

     Geçmişteki anılara dalan Hayrettin, kahvaltının dozunu da kaçırmıştı. Ne kadar yediğinin ve ne kadar çay içtiğinin farkında değildi. Masadan kalkıp kahvaltılıkları mutfağa götürürken şişen karnından bu açıkça belli oluyordu.

Sigarasını yaktı ve:

     -Münevver, hatırlıyor musun, nişanımızdan önceki son buluşmamızda bizi nasıl da cereyan çarpmıştı? dedi.

     O gün gene parkta buluşmuşlardı. En uzun görüşmeleri de bu olmuştu evlenmeye karar vermeden önce. Ama gene de tüm görüşmeleri ancak yarım saati bulurdu. Önce bir bankta biraz oturmuşlar, sonra yürümeye başlamışlardı. Yan yana yürürken birbirlerinden uzakta durmaya gayret ediyorlardı. Olur ya bir tanıdığa rastlayabilirler, yanlış anlaşılır; sonra da bir sürü dedikoduya neden olabilirdi fazla samimi davranmak.

     Onlar birbirinden uzak durmaya çalıştıkça gizli bir güç aksine yaklaşmaları için iteliyordu. Direnmek zorunda kaldıklarından bu mücadele onları yoruyordu. Bir ara nasıl olduysa oldu, elleri birbirine hafifçe temas etti. Ve anında ikisi de ellerini geri çekti. Adeta elektrik akımına tutulmuş gibi bir duygu hissettiler. Belki de vücutlarındaki elektrik yükü boşalmıştı. Daha sonra bu olayı defalarca hatırlayıp gülmüşlerdi.

     Münevver gitme zamanı geldiğini söylediğinde Hayrettin:

     -Annemleri seni istemeleri için göndereceğim. Ne dersin Münevver? diye sorduğunda Münevver’in beyaz yüzü kızardı ve kısık bir sesle:

     -Sen bilirsin, dedi.

     Hayrettin meseleyi annesine açtı. Görüşmüş olmasalar da ailesi Münevverleri tanıyordu. Kendi halinde, onlar gibi kıt kanaat geçinen bir aileydi. Münevver ailenin tek çocuğuydu, Hayrettin de öyle.

     Dünür gidildiği gün Hayrettin de gelmek istemiş; ama ailesi uygun olmayacağını söylediğinden evde beklemek zorunda kalmıştı. Birkaç saat süren merak ve heyecan dolu bekleyiş annesinin sokaktan gelen sesini duyuncaya kadar devam etmişti.

     Cevap olumsuz gibiydi. Daha doğrusu muğlaktı, ama Hayrettin daha ziyada olumsuz tarafını düşünüyordu. Kızın ailesi doğrudan “hayır” dememiş, “Bir düşünelim; kıza da soralım.” diyerek dünürleri uğurlamıştı.

     Sigarasını sinirli bir şekilde söndüren Hayrettin, o anları hatırladıkça aynı tepkileri vermekten geri kalmıyordu. Gözü salondan koridora açılan kapının üzerindeki örümcek ağına takıldı. Sonra yan duvara yapışmış sivrisinek ölüsüne, oradan da içeri vuran güneş ışığında uçuşan toz zerreciklerine… Bunlar Hayrettin’i rahatsız eden şeyler değildi. Yıllardır bu eve bir kadın eli değmemişti. Hayrettin elinden geldiği kadar derli toplu ve temiz olmaya çalışıyordu; ama yapabildiği işte bu kadardı. Münevver görseydi bunları kesin çıldırırdı.

     Münevver’in çiçeklerine su vermeliydi. Onlara “Münevver’in çiçekleri” diyordu; çünkü Münevver onları çok severdi, hepsi ile tek tek konuşurdu. 8-9 tane idiler, kala kala iki tane kalmıştı. Münevver’in ardından birer birer solmuştu diğerleri. Ne yapsa kâr etmedi. Sanki sırayla intihar ediyor gibiydiler. Kurtarabildikleri işte bu ikisiydi.

     Annesini iki gün sonra tekrar dünürlüğe gitmeleri için sıkıştırmaya başladı. Babasına bir şey söyleyemezdi. Nazı annesine geçiyordu. Kadıncağız her defasında “Oğlum, hemencecik tekrar gitmek olmaz. İnsanları sıkboğaz etmeyelim. Bırakalım rahat rahat düşünsünler.” diyordu. Bir hafta sonra annesi bu ısrarlar karşısında daha fazla dayanamadı ve kocasına durumu anlattı. Babası “Oğlan haklı hanım. Olacaksa bu iş, bir an evvel olsun. Olmayacaksa da olmasın; ama biz de işimizi bilelim. Yarın gece gene gideceğiz. Gider söylersin, haber verirsin.” demez mi?

     Bu defa gelen cevap olumluydu. Kız ile konuşulmuş ve kız açıkça gönlünün Hayrettin’den yana olduğunu annesine söylemişti.

     Aileler, işi uzatmak niyetinde değildi. İki gün sonra ayrıntıları konuşmak için bir araya geldiler ve söz-nişan devresinin kısa tutulmasına bir ay içinde de düğün yapılmasına karar verdiler.

     Ve evlendiler. Aynı mahalleden iki oda bir ev tutulmuştu yeni evlilere; birkaç parça da eşya alınmıştı. Yani yeni yaka, yeni paça… Ailelerin güçleri ancak bu kadarına yetiyordu. Zaten ikisinin de eşyada, malda gözleri de yoktu. Yemeklerini tel dolapta saklıyorlar, yıkanmış tabaklarını teleğe diziyorlardı. Bulaşık ve çamaşır Münevver’in ellerine bakıyordu. Seyredebilecekleri bir televizyonları da yoktu. Olsun. Onlar eksiklerini yavaş yavaş giderebilirlerdi. Nitekim evlendikten iki ay sonra Münevver’in annesine miras yoluyla biraz para düşmüştü. Bu parayı hemen kızına verdi. O da Hayrettin’le konuşup, o yıllarda piyasaya yeni çıkmış olan renkli bir televizyona peşinat olarak yatırdı. Bundan sonra hesabı iyi tutmak gerekecekti, çünkü her ay ödemek zorunda oldukları bir taksitleri vardı.

     Onların oldukça ciddi bir sorunu daha evlendikleri ilk gün başlamıştı. Gençler çok istedikleri halde bir türlü birbirlerine yaklaşamıyorlardı. Zihinleri bedenlerini baskı altına almıştı. Yani ikisi de cinsel konularda çok cahildiler. Bu konuda bütün bildikleri sağdan soldan duydukları doğru-yanlış birkaç bilgiydi.

     Hayrettin bu sorunu aşmak için bir doktora danışmalarını teklif edince Münevver, “Olmaz öyle şey. Ben doktora gitmem, utanırım.” diyerek karşı çıkmıştı. Bunun üzerine Hayrettin kitapçıları dolaşarak doğru bilgileri öğreneceklerini zannettiği bir doktorun cinsel konularla ilgili bir kitabını alıp eve getirdi.

     Münevver’in buna da bir itirazı olacak değildi ya? Kitabı birlikte okumaya başladılar. Sonra vazgeçtiler. Çünkü birisi okurken diğeri ya gülüyor ya da bazı sorular soruyordu. Böyle olunca da okuduklarından pek bir şey anlamıyorlardı. Bunun üzerine kitabı gündüzleri Münevver, akşamları işten gelince de Hayrettin’in okumasına karar verdiler. Birkaç gün içinde kitabı bitirdiler ve önlerindeki bu engeli de öğrendikleri bilgiler sayesinde aştılar.

Hayrettin dışarıdan gelen araba kornalarının ve insanların seslerinden sokaktaki canlılığın arttığını fark etmişti. Biraz sonra da üst kattaki komşularının küçük çocuklarının çığlığı duyulurdu. Çocuğun annesi çalışıyordu ve her sabah bu yüzden ağlıyordu. Nitekim “Anne, anne!” diye ağlayan çocuğun sesi gelmeye başlamıştı. Bu ağlamaları kapanan bir kapı sesi takip etti. Çünkü anne işe gitmek için evden çıkmıştı.

     Televizyonu açtı. Yarım saat kadar seyretti, kanallara baktı. Seyretmeye değer bir şey olmadığına karar verip, kapattı. Kitaplıktan bir kitap aldı. Çekyatın üzerine uzanıp okumaya başladı. Dışarıdan gelen gürültüler artınca kitabın okuduğu sayfasını katlayıp çekyatın üzerine bırakıp pencereden sokağa baktı. Her zamanki görüntüydü, değişen pek bir şey yoktu aslında. Öğrenci servisleri, özel arabalar, koşturarak işe ya da okuluna yetişmeye çalışanlar. İlerilerden çakan bir şimşek dikkatini çekti. “Yağmur yağacak galiba!” diye düşündü. Yerlere baktığında hafif ıslak olduğunu gördü. Demek ki  daha önceden biraz yağmur atıştırmıştı.

     Hayrettin, bazen “Evet, hayat bir oyun. Ama kendi kendine, yani tek başına oynamaya kalkarsan çok kötü bir oyun.” diye düşünürken, bazen de yalnızlıktan hoşlanıyordu. Belki de yalnızlıktan hoşlandığını düşünerek kendini aldatmaya çalışıyordu. Çünkü Münevver’in yanında olmasını hiçbir şeye değişmezdi…

     Şimdiki televizyonları da hâlâ o ilk televizyondu. Çok sağlam çıkmıştı. Bir kere arıza vermişti, o da basit bir şeydi. Münevver’in kenarlarını tığla işlediği o küçük örtü de, eve getirildiği  ilk günden beri üzerindeydi. O örtüyü yaparken Münevver, ne kadar da sevinçliydi!

     Televizyon taksiti aile bütçesini zorlayacaktı. Üstelik bu zorluk tam on iki ay sürecekti. Çünkü peşinatı verdikten sonra kalan borcu bir seneden önce ödeyemeyeceklerini hesapladıklarından, taksit sayısını satıcıya bu şekilde ayarlatmışlardı. Harcamalardan kısmaları ve ucuz olan yerlerden alışveriş etmeleri gerekiyordu. O nedenle Münevver, aile bütçesini yönetme işini üzerine aldı. Hayrettin maaşının içinden yol parasını ve küçük bir harçlığı ayırıp kalan parayı Münevver’in eline teslim ediyordu.  Doğrusu bu yöntem Hayrettin’in çok işine yaramıştı. “Parayı nasıl denkleştireceğim, ne nerede daha ucuza satılır?” diye düşünmek zorunda kalmayacaktı. Bu ağır yükü Münevver gönüllü omuzlamıştı. Omuzlamıştı da her ay maaş gününün gelmesini de adeta iple çekmişti.

     Bir yıl geçti, televizyonun taksiti de bitti. Bitti bitmesine de onlar taksitle de olsa 5-6 sene hiçbir yeni eşya alamadılar. Olanla idare etmek zorundaydılar. Ta ki Hayrettin Müdür Yardımcısı oluncaya kadar.

     Çalıştığı kurumun açtığı sınavı başarı ile geçen Hayrettin, o gün, marketten bir şeyler alarak eve her zamankinden bir saat erken geldi. Hayrettin’i gören Münevver şaşırdı. İşten eve erken gelmesine de, elinde bir şeyler getirmesine de hiç alışık değildi. Hayrettin müjdeyi verince ona sarıldı. Gözlerinden iki damla yaş aktı, tabii mutluluktan. Hayrettin’e fark ettirmeden bu yaşları sildi. Hayrettin bu güne kadar onu ağlarken hiç görmemişti, bundan sonra da görmemeliydi.

     Münevver’le Hayrettin’in kavga sayısı bütün evlilik süresi içinde onu bulmazdı. Her kavgadan sonra Hayrettin, bir köşeye çekilir, somurturdu. Yarım saati geçmeyen bu tatsız manzarayı değiştiren hep Münevver olurdu. Gider kocasından özür diler ve ona sarılırdı. Hayrettin de bu davranış karşısında kendini naza çekmez, Münevver’e sarılarak cevap verirdi. Çünkü o, barışmaya dünden razıydı.

     Münevver, Hayrettin’in bu somurtmalarına bazen “İyi ki bir çocuğum daha yok. Olsaydı ben ikisine birden nasıl bakacaktım?” diyerek yarı şaka, yarı ciddi söylenirdi.

     Çocukları olmamıştı. Doktorlar, tahliller derken çocuklarının olmama nedeninin Hayrettin’den kaynaklandığını öğrenmişler; ama bunu hiç sorun etmemişlerdi. Çocukları olmasa da onlar birbirlerine yetiyorlardı.

     Yeni görevi ile birlikte maaşı da artan Hayrettin, evlerine bir çamaşır makinesi alma düşüncesini Münevver’e açtı. Münevver, çamaşırları şimdilik elle yıkayabileceğini, buzdolabına daha fazla ihtiyaçları olduğunu söyledi.

     Buzdolabı alınmasına karar verilmişti, ama peşinatı ödemek için aybaşını beklemek gerekecekti. Bu bekleme süresini Münevver buzdolabının da örtüsünü hazırlayarak geçirmişti. Buzdolabının eve getirildiği gün, adeta bayram yapmışlardı.

     Hayrettin Münevver’in resmine bakarak “Ne günlerdi, değil mi karıcığım?” dedi ve yatak odasına gitmek için yerinden kalktı. Gitti yatağını düzeltti. Mutfağa geldi birkaç parça bulaşık yıkadı. Bu işleri pek beceremezdi, ama yapmak zorundaydı. Arkadaşları Hayrettin’in ev işleri ile ilgili beceriksizliğinden haberdar oldukları için, Münevver öldükten kısa bir müddet sonra, onu buldukları adaylarla evlendirmeye kalktılar. Hayrettin gelen bütün teklifleri geri çevirdi. Münevver’den sonra böyle bir şey yapması asla mümkün değildi. Bunu Münevver’e ihanet olarak kabul ediyordu.

     Evlenme tekliflerini kabul etmeyen Hayrettin, ailece görüştükleri arkadaşlarını bir bir kaybetti. Sayıları azdı evliyken de görüştüklerinin; fakat şimdi tam bir yalnızlığa gömülmüştü. Yeni arkadaş arama-bulma gibi bir niyeti de yoktu. Evde Münevver’in resimleriyle konuşuyordu canı sıkıldıkça. Bazen dışarıya çıkıyor, biraz dolaşıp tekrar evine geliyordu. Bir süre sonra evdeki konuşmalarını dışarıdayken de yapmaya başlamıştı. Onun bu kendi kendine konuşmalarını gören mahalledeki insanlar “Vah, vah! Zavallı karısını kaybettikten sonra her geçen gün biraz daha aklını kaçırıyor.” diyorlardı. Bu tür konuşmaların bazılarını duymuş olmasına rağmen Hayrettin, bunları pek umursamıyordu. Kime ne? Canı istediği zaman, istediği yerde Münevver’le konuşmasına kimse karışamazdı!

     Kötü sonun başlangıcı olan o gün, sık sık aklına geliyordu. “Kanatlarım olsaydı, uçsaydım ve Münevverimi o arabanın önünden alıp kaçırsaydım. Ya da o araba onunla birlikte beni de çiğneseydi!” dedi ve yumruğunu bütün gücüyle masaya indirdi. Eli çarpmış olmalı ki kül tablası yere düştü. Kırılmamıştı, ama halının üzeri  sigara izmariti ve kül içerisindeydi. Aslında bu yumruk öfkesinden dolayı değildi. Çaresizliğine atılmıştı…


 

Kapı zilinin sesi Hayrettin’i anılarından uzaklaştırdı. Onu evde ziyarete gelen pek olmazdı. Bu, sabah servisine çıkmış olan kapıcı olmalıydı. Saatine baktı, 10’u biraz geçiyordu. Kapıcı genellikle bu saatlerde gelirdi. Kapıyı açtı, bir tane ekmek aldı.

     Giyinip dışarıya çıkmaya karar verdi. Çıkarken şemsiye almayı unuttuğu için tekrar geri döndü.

     Yağmur yağıyordu. Biraz yürüdükten sonra dindi. Şemsiyeyi kapatıp etrafına bakarak yoluna devam etti. Havanın yağışlı olması, çalışanların işe, öğrencilerin de  okullarına gitmiş olmaları nedeniyle ortalıkta fazla insan yoktu. Yürüdüğü kaldırımda karşısından önde bir dişi köpek, arkasında da bir erkek köpek geliyordu. Ona yaklaşınca arkadakini tanıdı. Arada sırada yiyecek verdiği köpekti… Yanından geçerlerken:

     -N’aber Çomar? dedi. Fakat Çomar’ın tepkisi dostça olmadı. Dişlerini göstererek hırladı ve sırtını biraz dikleştirerek dişi köpeği takibe devam etti.

     Yanından geçen bir arabaya söylendi; üzerine su sıçrattığı için. Kaldırımın yol tarafından iyice uzaklaşarak yürümeliydi. Böylece sıçrayan sulardan daha az etkilenirdi. Öyle yaptı.

     Ana caddeye çıkan sokağın tam köşesinde sık sık gittiği bir çay ocağı vardı. Oraya gelince dışarıdaki taburelerden birine oturdu. Yağmur yağma ihtimaline karşılık oturacak yeri bir şemsiye altından seçmişti. Çaycı gelince bir orta kahve söyledi.

     Biraz sonra bir bardak su ile birlikte kahvesini getiren çaycıya laf olsun diye sordu:

     -İşler nasıl?

     -Nasıl olacak Hayrettin abi? Gördüğün gibi. İşler kesat, anlayacağın sinek avlıyoruz.

     -Vatandaşın çay, kahve içmeye de mi parası yok?

     -Yok ki gelmiyor. Olsa gelecek.

     -Kafe mafe gibi lüks yerler ağzına kadar dolu ama.

     -Onların müşterileri zengin, bizimkiler gibi gariban değil. Onların müşterilerinde her zaman para vardır. Sermaye bulup da açamadım öyle bir yer. Valla karnımızı doyuramıyoruz buradan kazandığımızla…

     -Buna da şükretmeli. Daha da beteri olabilirdi.

     -Daha da beteri mi kaldı be Hayrettin abi? Bir adım ötesi perdeyi indirip sinemayı kapatmak…

     Çaycı oldukça dertliydi bu konuda. Konuşmasını uzattıkça uzattı. Hayrettin sorduğuna da, soracağına da pişman olmuştu. Çünkü bu dertlenmelerin çoğunu daha önce de ondan dinlemişti.

     Yan masaya bir müşteri gelmişti, ama çaycının arkasında kaldığı için görmemişti. Müşteri elindeki simidi yemeye çalışıyordu. Neden sonra adam daha fazla beklemeye dayanamadı. Çaycıya seslendi:

     -Metin simit boğazımda kaldı. Kuru kuruya gitmiyor bu mübarek. Konuşmanı da kestim, ama bir çay versen diyecektim.

     -Kusura bakma.  Hayrettin  abi ile sohbete dalmışım, dedi ve çayı getirmek için koşarak ocağa gitti.

     Gidişine Hayrettin de memnun olmuştu. Küçük ve alçak masanın üzerindeki kahve fincanını eline aldı. Önce, kahvenin o nefis kokusunu, ciğerlerine doldurdu. Sonra da fincandan bir yudum içti. Başkaları önce suyu içer, sonra kahveyi; Hayrettin ise tam tersini yapardı.

     Gökyüzündeki yağmur bulutları dağılmış, güneş yüzünü göstermişti. Tatlı bir sıcaklık yayılmıştı ortalığa. Yoldan gelen geçen sayısı da artmıştı. Bu arada çaycının hissesine de üç müşteri daha düşmüştü.

     Fincanda kalan son yudum kahveyi bitirdikten sonra suyunu da içti ve bir sigara yaktı. Sabahın köründe onu uyandıran sigaraya karşı duyduğu öfkeyi unutmuş gibi görünüyordu.

     Boşları almaya gelince çaycıya kahve ücretini de ödedi. Kahveci:

     -Bir de çay vereyim mi Hayretti abi? Dedi.

     -Yok, sağol.

     -İkramımız olsun.

     -Hayır, teşekkür ederim. Evde fazlasıyla içtim.

     Deyince çaycı yanından uzaklaştı. Biraz daha oturup, marketten alışveriş ettikten sonra eve dönecekti. Marketten almayı düşündüğü şeyleri cebinden çıkardığı bir kâğıda yazmak aklına geldi. Çünkü markete girdiğinde ne alacağını bazen unutuyordu. Böyle yaparsa, ihtiyacı olan şeylerin dışındakileri alıp da boşu boşuna para ödemek zorunda kalmayacaktı. Tabii bu Hayrettin’in bir buluşu değildi. Münevver’den öğrenmişti. Münevver market market, pazar pazar dolaşır en ucuzunu almaya çalışırdı. Bir maaş ile geçinmek zorunda kalışları onu bazı çareler üretmek zorunda bırakmıştı.

     Camları dahil, her tarafı siyah, oldukça lüks bir arabanın yolun kenarına park ettiğini gördü. İçinden koca göbekli, iyi giyimli bir adamın çıkacağını düşündü. Bir-iki dakika geçmesine rağmen arabadan inen olmayınca birisini beklediği sonucuna vardı. Derken arabanın kapısı açıldı. Üzerindeki bulüzü ve ayağındaki pantolonu siyah renkli genç bir kadın indi.

     Hayrettin bu bayana bakmadan edemedi. Uzun boylu, balıketinde, beyaz tenli, siyah saçlı ve yeşil gözlü bir kadın! Gözlerinin rengi bile fark ediliyordu. Vücudu ve  organları arasında mükemmel bir orantı vardı. Bir şey ne eksikti, ne de fazla… Bu kadına çok güzel” demek bile yetmezdi, çok çok güzeldi…

     Hayrettin beş senedir ilk defa içinde bir şeylerin kıpırdandığını hissetti. Ilık ılık bir şeyler akıyordu. Bu hissettikleri karşısında utandı ve kendi duyabileceği bir sesle “Allah sahibine bağışlasın.” dedi, ancak bunda pek samimi değildi. Durumu geçiştirmeye çalışıyordu.

     Kadın yandaki tekel bayiine girdi. Biraz sonra elinde bir poşetle çıktı ve arabasına doğru yürüdü. Hayrettin arkasından bakmamak için öteki tarafa dönmek istedi, başaramadı. Kadını arabasına bininceye kadar seyretti. Araba, hareket etti. Hayrettin de markete gitmek için yerinden kalktı.

     Alışverişi de yapıp eve geldikten sonra, Münevver’in fotoğrafına bakmaktan bir müddet kaçındı. Kendisini suçlu hissediyordu. Utanıyordu da.

     Neden sonra Münevver’in fotoğrafına baktığında suratının asık olduğunu, ona pek de iyi bakmadığını gördü. Hemen savunmaya geçti:

     -Münevver, vallahi kötü bir şey yapmadım. Sadece baktım. Gözlerimi mi kapasaydım? Kadın tam önümden geçti.

Ortalık bir aydınlanıyor, bir kararıyordu. Güneş, bulutlarla saklambaç oynuyordu. Hayrettin saate baktı. Birazdan hava iyice kararacaktı. Nitekim isteksiz ve yorgun bir gece başlamakta gecikmedi. Işıkları yaktı. Yukarıdaki daireden gelen gürültüler dikkatini çekti. Ufak yaramaz, evin içinde top oynuyordu. Gürültü giderek arttı. Hayrettin yaramazın gürültüsünü dinlerken kızmıyor, aksine gülümsüyordu.

     Çocuğun babası birkaç kere gelip Hayrettin’den verilen rahatsızlık nedeniyle özür dilemişti. O da, rahatsız olmadığını söylemiş; hatta çocuğa yaptıkları için bağırmamalarını rica etmişti. “Ben, bazı geceler onun ayak seslerinden hangi odada olduğunu takip ediyorum. Bırakın rahatsız olmayı, beni oyaladığı için memnun bile oluyorum.” demişti. Hayrettin’i rahatsız eden, çocuğun gürültüsü değil de, ona bağıran annesinin cankurtaran sirenine benzeyen sesiydi. Üstelik bu kadının bağırmaları çocuğu sakinleştirmiyor, daha da azgınlaştırıyordu.

     Bir gün, bu küçük yaramazla merdivenlerde karşılaştı. Annesi elinden tutmuş yukarıya doğru merdivenleri çıkıyorlardı. Kadın, Hayrettin’i görünce çocuğa: ”Bak, senin rahatsız ettiğin amca bu! Şimdi sana kızsın mı, kulaklarını çeksin mi?” deyince :

     -Hanımefendi, lütfen çocuğa beni kötü bir insan olarak tanıtmayın. Benim ondan yana herhangi bir şikâyetim yok, demiş ve korkudan annesine iyice yaklaşmış olan çocuğun başını okşamıştı.

     Hayrettin, günlerdir birikmiş olan çamaşırları makineye atmaya üşeniyordu. Bugün, yarın derken birikmişti işte… Banyoya gitti ve çamaşırları makineye doldurup, çalıştırdı. Bu çamaşır makinesine de yıllar sonra kavuşmuşlardı. Galiba Münevver’in sahip olduğu için en çok sevindiği bir eşya da buydu. Emekliliğine birkaç sene kala bulaşık makinesi de almışlardı. “Müdür hanımı bulaşıkları elde mi yıkayacak?” deyip Hayrettin makineyi Münevver’e danışmadan alıvermişti. Evet, Hayrettin dokuz sene yaptığı müdür yardımcılığından müdürlüğe terfi etmişti. Dairenin müdürünün başka bir ile tayini çıkınca Hayrettin, müdürlüğe vekaleten atanmış, bu, altı ay sonra da asalete dönüşmüştü.

     Bu arada Münevver önce babasını, ondan yirmi gün sonra da annesini kaybetmişti. Birkaç sene sonra da benzeri acıyla Hayrettin karşı karşıya kalmış; anne ve babası vefat etmişti. Kısacası öyle bir gün gelmişti ki, candan hiç yakınları kalmamıştı. Bu durum Hayrettin ve Münevver’i birbirlerine daha da yaklaştırmıştı. Öyle ya, şu ölümlü dünyada birbirlerinden başka kimleri vardı ki…

     Anne ya da babası ile ilgili bir anıyı anlatırken Münevver bazen:

     -Ben ölürsem… Diye söze başlar; Hayrettin de her defasında lafını hemen keser, bu ifadeye kızdığını açıkça belli eder ve:

     -Ölümden bahsetme! Sen ölmeyeceksin. Eğer bir gün ölüm gelirse, ben eminim ki ikimizi de aynı anda alıp götürecektir. Ben, senden sonra bir dakika bile yaşamak istemiyorum. Derdi.

     Hayrettin böyle derdi demesine de, hayatın gerçeği maalesef bambaşkaydı. İşte o gün, -günlerden Cumartesiydi- Hayrettin televizyondan maç izlerken, Münevver mahallelerinde kurulan pazara gitmek için giyinmişti bile. Hayrettin maçı bırakıp onunla birlikte pazara gitmeyi teklif ettiyse de Münevver “Pazardan bir şey alacağım ve sana sürpriz yapacağım. Sen gelirsen sürpriz olmaktan çıkar.” diyerek bu teklifi reddetmiş ve tek başına yola çıkmıştı.

     O giderken Hayrettin balkondan onu izliyordu. Münevver, Hayrettin’in balkondan bakacağını tahmin ettiği için biraz yürüyünce arkasına dönüp el sallamış ve yoluna devam etmişti. Münevver, bir müddet soldaki kaldırımı kullanmış, ama sonra karşı kaldırıma geçmeye karar vermişti. Bunun için yolun kenarına park etmiş olan bir kamyonetin arkasından dolanması gerekiyordu. Kamyonetin arkasından yola adımını atınca yoldan hızla geçmekte olan bir minibüsün altında kalmıştı. Hayrettin olacağı tahmin etmiş, “Münevver, geçme!” diye arkasından bağırmıştı, ama uzak olduğu için sesini duyuramamıştı.

     Münevver’in çığlığı her aklına geldikçe gözleri yaşarır ve ağlardı. O çığlığı duyup, kaza anını görünce, önce, Hayrettin’in dizlerinin bağı çözülmüş, balkonda olduğu yere yığılmıştı. Sonra kısa sürede kendine toparlamış ve dışarıya koşturmuştu.

     Sonrası… Kaza mahalline biriken insanlar, polisler, cankurtaran, hastane ve doktorlar… Münevver ölmemişti, ama durumu oldukça ağırdı.

     “Bana sürpriz yapacaktı. Benim yüzümden oldu. Ona sesimi duyuramadım, kazayı engelleyemedim. Yaralandıktan sonra onu iyileştiremedim. Onu neden tek başına gönderdim? İstemese de onunla birlikte gitmeliydim.“ Deyip kendini suçluyordu, kendine kızıyordu. Bu öfke onu boğacak gibiydi…

     Hayrettin bunları düşünürken salondaki çekyatın üzerinde kendinden geçmişti. Uyandığında  gece yarısıydı, uykuya devam etmek için yatağına gitti.

     Sonbaharı, kış; kışı da yaz izlemişti. Yazın ilk günleriydi. Çok tatlı bir sıcaklık vardı havada. Bu güzel günü değerlendirmek için dışarıya çıkan Hayrettin, en az iki saat yürüdükten sonra acıktığını hissetti. İhtiyacını karşılayabilecek en yakın yere gitmeye karar verdi. Biraz ötede bir kebapçı ve onun yanında bir börekçi gördü. Kebap yemek bu saatte rahatsız eder, diye düşündüğünden börekçiye girdi. İçerideki yiyeceklere baktı. Börek çeşitlerinin dışında pohaça, açma, simit, kır pidesi de vardı. Önce içeride oturmaya karar vermişken sonra bundan vazgeçti, dışarıdaki bir masaya oturup siparişini verdi.

     Açmanın son lokmasını ağzına attı, çayından bir yudum aldı. Sonra da sigarasını yaktı. Börekçinin önüne bir araba park etti. Tanımıştı. Bu, aylar önce gördüğü siyah renkli  lüks arabaydı. İçinden inen de “çok çok güzel” diye tanımladığı kadındı. Kadının üzerinde gene pantolon ve bluz vardı. Ama rengi öncekinden farklıydı. Bu seferkiler siyah değil, kırmızıydı. Doğrusu siyah ve kırmızı göze çok hoş görünüyordu…

     Kadın da dışarıdaki masalardan birine oturdu. Hayrettin şaşkındı. Ne yapacağını bilemiyordu. Bakmasa olmuyordu, baksa çekiniyordu. Bu mücadelenin galibi belliydi ve gene Hayrettin, hayranlıkla bu kadını seyretmeye başlamıştı.

     Kadın, ısmarladıklarını bitirdikten sonra çantasından bir sigara ve çakmak çıkardı. Birkaç kere çakmasına rağmen çakmağı yanmayınca etrafına sigara içen var mı, diye bakındı ve Hayrettin’le göz göze geldiler. Hayrettin, bu sessiz mesajı alınca yerinden kalkıp kadının sigarasını yaktı.

     Sigarası biten kadın, hesabı ödeyip hiç oyalanmadan oradan ayrıldı. Hayrettin oturmalı mıydı, yoksa gitmeli miydi? Adeta aptallaşmıştı. “Kendine gel!” uyarısını yaptıysa da faydasızdı. Beş dakika kadar öylece kararsız bir şekilde oturdu kaldı.

Daha sonraki günlerde, ne zaman dışarıya çıksa, ayakları onu, doğru börekçiye götürüyordu. Neredeyse gün aşırı oraya gitmeye başlamıştı. Garsonlar da artık onu tanıyor ve ismiyle hitap edip, ne istediğini soruyorlardı. Bu sık sık gitmeleri Hayrettin, “Malları çok kaliteli ve temiz. Üstelik su böreğini bu kadar nefis yapan başka bir yer de yok.” diyerek açıklamaya çalışıyordu.

     O gün,  geç saatlere kadar evde oyalandı. Akşama yakın dışarıya çıkmaya karar verdi. Tabii gene soluğu börekçide aldı. Bu saatte börekçi kalabalık oluyordu. Dışarıda bir masanın iki bayan müşterisi Hayrettin oraya geldiğinde çantalarını toplayıp kalktılar. Hayrettin, hemen boşalan masayı kaptı ve :

     -Hayrettin bey, ne emredersiniz? diyen garsona siparişini verdi.

     Beş dakika sonra, yolun karşısındaki kaldırıma biriken insanları fark etti. Bir şey olmuştu; ama ne? Anlayabilmek için ayağa kalkıp baktı. Yolun ortasında kuryelerin kullandığı bir motosiklet ve yanında da sarı renkli bir taksi vardı. Börekçideki garsonlardan biri de oraya doğru koşturunca, kazayı yapanın orada çalışan biri olduğunu zannetti. Çalışanların hemen hemen hepsini tanıdığı için bu olaydan dolayı canı sıkıldı.

     Neyse ki geriye dönen garson, kazayı yapanın oranın elemanı olmadığını, gencin yarasının hafif olduğunu söyleyince içi rahatladı. “Artık kalkayım, hava birazdan iyice kararır. Evde, televizyondaki tartışma programını izlerim.” diye aklından geçirirken “çok çok güzel” dediği kadının börekçinin bahçesine girdiğini gördü. Arabasını nasıl fark etmediğine şaşırdı. Yola doğru baktı, araba yoktu. Ya arabasız gelmişti, ya da başka bir yere park etmiş olmalıydı.

     Dışarıdaki oturma yerlerinin hepsi doluydu; Hayrettin’in masasının yanındaki sandalye hariç. İçeride yer bulabilirdi, ama kadın dışarıda oturmaya karar vermiş olmalı ki Hayrettin’den tarafa yöneldi. Hayrettin onu görmemezlikten geliyordu, ancak bunda pek başarılı sayılmazdı. Çünkü öyle ki, kalbinin heyecandan atışını etraftakilerin duymasından korkuyordu. Kadın:

     -Oturabilir miyim, müsaade eder misiniz? diye sorunca.

     -Rica ederim, buyurun, dedi.

     Kadın oturdu. Sipariş vermeden bir sigara çıkardı. Hayrettin, zaten masa üzerinde duran çakmağını alıp kadının sigarasını yaktı. Kadının yüzünden bugün oldukça sinirli olduğu anlaşılıyordu. Tırmalamaya hazır sevimli bir kedi gibiydi.

     Hayrettin, onu bu kadar yakından görünce uzaktaki görüntüsünden daha da güzel olduğu sonucuna vardı. Kadından gelen kaliteli, hoş  bir parfüm kokusu sigaranın kokusunu bile bastırıyordu. Koku, insanı sarhoş gibi yapar mıydı? Ama Hayrettin’i yapmıştı işte.

     -Sizi rahatsız etmiş olmayayım, diye söze başlayan kadın oldu.

     Hayrettin de buna uygun bir cevap verince tatlı bir muhabbet başladı. Çünkü aslında ikisi de konuşmaya hasretti. Birkaç dakika sonra, yıllardır tanışan samimi iki kişi gibi konuşuyorlardı.

     Şuradan, buradan derken Hayrettin, lâfı döndürdü dolaştırdı Münevver’e getirdi. Münevver’e olan aşkından, onunla nasıl tanıştığından, nasıl evlenme teklif ettiğinden bahsetti. Anlattıkları aslında kadını ilgilendiren konular değildi; ancak Hayrettin’i hayranlıkla dinliyordu. Böyle bir aşka, sevgiye şaşıyor, bir yandan da saygı duyuyordu. Bu düşüncelerini Hayrettin’e söyleyince, o da, sıkıntı vermediğine sevinmiş ve Münevver ile olan hatıralarının detayına girmeye başlamıştı.

     Münevver’in geçirdiği kazayı anlatırken gözlerinin dolması, o anı bir kez daha yaşaması kadını da üzmüştü. Bilhassa Hayrettin’in kendisini suçlamasına katılamıyordu ve bunu açıkça da söyledi:

     -Bu olayda sizin suçunuz olduğuna inanmıyorum. Olaylar üzerinde kişinin denetimi sınırlıdır. Bazen  ne yaparsak yapalım, istemediğimiz bir olay gerçekleşebilir. İnsan olarak biz, her şeyin üstesinden geleceğimizi sanırız; ancak gücümüz, imkanlarımız aslında o kadar sınırlı ki…

     Kadın ısmarladığı yiyecek ve içeceklerden çok azını tüketmiş olmasına rağmen, kalkma hazırlığı yapıyordu. Hayrettin’i dinlerken sigara üstüne sigara yakmayı akıl etmiş olmasına rağmen; yiyip içmeyi aklına getirememişti.

     -Sizinle tanıştığıma çok sevindim. Şimdi gitmek zorundayım; oysa anılarınızın devamını dinlemeyi de çok istiyorum. İki gün sonra gene bu saatlerde geleceğim. Siz de burada olursanız beni sevindirirsiniz, diyerek elini Hayrettin’e uzattı.

     Hayrettin, tuttuğu bu eli hiç bırakamayacağını zannetti. Sanki saatlerdir tutuyormuş hissine kapıldı. Halbuki sadece bir-iki saniye sürmüştü. Kendini toparladı, oldukça yavaş bir sesle:

     -Güle, güle. Ben de çok memnun oldum. Dedi ve giden kadının arkasından o kayboluncaya kadar baktı.

     Hemen eve gitmeyecekti, gidemeyecekti. Korkuyordu. Kimden mi? Münevver’den… Sanki Münevver evde, elinde oklava hesap sormak için onu bekliyordu. Bunun saçma olduğunu, Münevver’in artık yaşamadığını  biliyordu bilmesine de, kafasındaki kişiye bunu kabul ettiremiyordu.

     Kendisinden başka zihninde iki kişi daha vardı. Bunlar birbirleriyle münakaşa ediyor, amansız bir mücadeleye girişiyorlardı. Birisi Münevver’in öldüğünü, onu bırakıp gittiğini, bir erkeğin bu kadar sene kadınsız yaşayamayacağını söylerken, diğeri aşka, sevgiye sadık kalınması gerektiğini, cinsel dürtülerin esiri olup düşüncede bile olsa başka kadınlara yönelmenin ihanet sayılacağını savunuyordu.

     Bu iki kişiden hangisine hak vereceğini bilemiyordu. Kararsızdı. İkisi de haklı olabilirlerdi. Bu düşünceler, Hayrettin’de sadece kaygılara yol açmakla kalmıyor, telafisi zor bir çöküntü de yaratıyordu.

     Kafasının içini düzenlemeliydi. Yürürken sakin bir şekilde olaylara bakmaya karar verdi. Çözüm ancak böyle bulunabilirdi.

     Aşk, sevgi, namus, sadakat, dürüstlük gibi değerleri  bir renk  grubu; ihtiras, cinsellik, arzu ve hazzı da ayrı bir renk grubu olarak düşündü. Bunlar arasında bir seçime gitmeliydi. Tam, seçimini yapabileceği bir noktaya ulaştığını hissetmişti ki, bütün renkler aniden birbirine karıştı ve ortaya tek bir renk çıktı: Siyah. Siyahı da eşittir: İhanet, olarak kabul etmişti.

     Evet, onun bu davranışını açıklayacak tek bir kavram vardı, ihanet. Bu sonuca varınca derin bir acı bütün bedenini yakmaya başladı. Başı önüne eğildi, beli adeta iki büklüm oldu… “İki gün sonra börekçiye gitmeyiveririm, bir daha o kadını görmem. Sonra da Münevver’den özür dileyerek kendimi affettiririm.” diye düşünerek biraz rahatlamaya çalıştı.

     Evin kapısından içeriye kendini atınca, yatmak için doğrudan yatak odasına yöneldi. Bu gece Münevver’le konuşmaya cesareti, daha doğrusu yüzü yoktu…

     Yatağına yattı yatmasına da, uyumak ne mümkün! Sağa döndü olmadı, sola döndü olmadı, yüzükoyun ve sırtüstü uyumayı denedi gene olmadı. İki saat sonra kendinden geçti, uyumuştu. Ancak bu uyuma uzun sürmedi. Rahatsızlık veren, kâbus dolu bir uykudan sonra gözlerini açtığında ortalığın zifiri karanlık olduğunu anladı. Gözleri uykusuzluktan nerdeyse kapanacak gibiydi, ama Hayrettin uyumak istemiyordu, direniyordu. Gözlerini açık tutmak için dakikalarca uğraşınca, karanlığa uyum sağladığını hayal meyal de olsa odadaki eşyaları seçebildiğini fark etti.

     Uyumak istemeyişinin nedeni gördüğü rüyaydı. Gözlerini kapattığı anda bu rüyanın devam edeceğini sanıyordu. Rüyasında Münevver’i görmüştü. Çok sevdiği bu kadını tekrar görmekten kaçınmasının nedeni ondan işittiği hakaretlerdi. Münevver gerçek yaşamda bu hakaretlerin bir tek tanesini bile Hayrettin’e söylememişti.

     Münevver ağza alınmayacak sözler kullanmış, o da sadece dinlemek zorunda kalmıştı. Kendini savunabileceği tek bir kelime bile aklına gelmemişti. Münevver konuşuyor, bağırıyor, hakaret ediyor; o ise sadece susuyor ve dinliyordu. Bir türlü bu suçluluk kompleksinden kurtulup, masum olduğunu kanıtlayamamıştı.

     Zihnindeki kişilerden biri “Evet, suçlusun Hayrettin bey! Kendini savunmak için söyleyecek sözünün olmaması bu yüzden çok doğal. Söyleyeceklerinin hepsi zaten yalandan ibaret olacaktı. Hiç olmazsa bu yalanları söylemeyerek biraz dürüst davranmış oldun.” derken, diğeri:

     “Kendini suçlama. Yaşadığın olay her insanın başına gelebilirdi. Burada bir fizyolojik güdü ile bir sosyal güdü çatışıyor. Bunlardan biri diğerine baskın çıkabilir. Tabii hangisinin baskın çıkacağı da kişiye göre değişebilir. Sende baskın çıkan, yıllardır yoksun kaldığın fizyolojik özellikteki cinsiyet dürtüsüdür. Aç kalmak ile çalmak arasında bocalayan bir insanın durumu ne ise, seninki de odur. Kimi insan ahlâkî değerlere olan kuvvetli bağı nedeniyle çalmayı reddeder; ama kimisi de fizyolojik dürtüsü açlığın etkisiyle karnını doyurmak için çalabilir.”

     Bu iki kişi, daha başka görüşler de ortaya attılar kendi tezlerini kanıtlamak için. Hayrettin bir kez daha ikisinin arasında kalmıştı. Hangisi doğru söylüyordu, hangisine inanmalıydı? Bu soru bile, başka bir kararsızlığa neden oluyordu. Kafasının içi düğüm düğüm olmuştu. Beyni acıyor, yüreği ağrıyor, başı ağrıdan zonkluyordu. Sonunda sinirli bir şekilde:

     -Öf be öff! Bıktım sizden. Çıkın gidin kafamdan. Hanginizin  haklı olduğu beni ilgilendirmiyor. Ben kötü hiçbir şey yapmadım. Kendimi savunamayışım masum olmadığımı göstermez. Evet, o kadınla karşılıklı oturup konuştuk. Hepsi bu! Kadın iki gün sonra tekrar geleceğini ve benim anılarımı dinlemek istediğini söyledi; ama bence gelmeyecek. Çünkü konuşmamı kesmek zorunda kalışı nedeniyle söyledi bunları. Ben iki gün sonra bu iddiamı kanıtlamak için oraya gideceğim ve siz de gelmediğini göreceksiniz. Böylece bu tartışma da burada sona erecek, dedi.

     İki gün sonra Hayrettin, börekçideki aynı yerine oturmuş, sözüm ona elindeki gazeteyi okuyor gibi yapıyordu. Aslında gazeteden bir tek cümle bile okumuş değildi. Çünkü biraz aşağıya indirdiği gazetenin üzerinden etrafı gözlüyordu.

     Kadın öncekinden daha erken bir vakitte girdi börekçinin bahçesine. Hayrettin heyecanlandı. “Geldi, ama beni unutmuştur bile. Zaten buraya değil, başka tarafa bakıyor. İşte birazdan geçip gidecek.” diye düşünüyordu. Kadının başka tarafa baktığı doğruydu. Çünkü yandaki masada üç yaşlarında yaramaz bir çocuk hem bağırıyor, hem de ağlıyordu. Çıkardığı gürültü o kadar fazlaydı ki bu ufaklığın, dikkat çekmemesi mümkün değildi.

     Hayrettin, kadın başına dikilince gazeteyi masanın üzerine bırakıp ayağa fırladı. Hoş geldin, hoş bulduk ifadelerinden sonra sohbete başlamışlardı bile.

     -Sizi üzmek istemem, ama rahmetli eşiniz Münevver hanımefendinin öyküsünün tamamını dinlemek isterim, dedi.

     Kadının Münevver’in adını bile hatırlaması Hayrettin’i şaşırttı. Oysa Hayrettin, kadının kendisini bile unuttuğunu düşünüyordu.

     -Ben o acıları her gün zaten yaşıyorum. Bir fazla olsa bundan ne çıkar? Kazadan sonra Münevver tam yirmi üç gün hastanede yattı. Ben de yirmi üç gün başında bekledim. Durumu ağırdı, çok az konuşabiliyordu. İyileşeceğine dair umudumu hep içimde yaşattım. Ancak durumu, her geçen gün daha kötüye gidiyordu. Yirminci günde “Evime gitmek istiyorum. N’olur doktorlarla konuşup beni taburcu etmelerini sağla.” dedi. İsteğini doktorlara söylediğimde bana biraz kızdılar ve böyle bir şeyin cinayet olacağını belirttiler. Bunu Münevver’e anlatamadım, anlatamazdım. Yalan söyledim. İleriki günlerde bunun olabileceğini, durumunun iyiye doğru gittiğini, biraz daha sabretmemiz gerektiğini söylediler, dedim. Bana inandı mı, bilmiyorum. Sanırım inanmadı. Çünkü cevap olarak sadece, boş boş  yüzüme bakmakla yetindi.

     -Keşke son günlerini evinde geçirebilseydi. Belki o moralle iyileşebilirdi.

     -Keşke. Ama doktorlar böyle bir şeye izin vermeyince de yapacak bir şey kalmıyordu. Son gününde Münevver’in yüzünün güldüğünü gördüm. Umutlandım. Kaza geçirdiği günden beri benimle hiç bu kadar uzun konuşmamıştı. İyileşecek diye öyle seviniyordum ki… Nazar değer diye bu sevincimi Münevver dahil herkesten gizlemeye çalışıyordum. Yanılmışım. Hani derler ya ölecek insanın ölmeden kısa bir süre önce son bir iyi hali olurmuş. Demek ki öyle bir şeymiş. Sağ elini o gün, hep ellerimin arasında tuttum. Bir ara bütün gücüyle elimi sıkmaya başladı. Bu kadar kuvveti nereden bulduğuna şaşırdım. Bu davranışı iyileşeceğine dair bir işaret olarak kabul ettim. Yüzüne baktığımda yaramaz bir çocuk gülümsemesi gördüm. Gözlerinin içinden ışık saçıyordu. Derken gözlerindeki ışık yavaş yavaş sönen bir ampul gibi kayboldu. Gözleri kapandı, eli gevşedi. Ölmüştü.

     Hayrettin o anı yaşarken gene gözyaşlarına hakim olamamıştı. Kadın çantasından çıkardığı bir mendili uzattı ve:

     -Benim yüzümden oldu. Sizi anlatmanız için zorlamamalıydım, dedi.

     -Hayır, hayır! Lütfen kendinizi suçlamayın. Her zaman aynısı oluyor. Duygularıma bir türlü hakim olamıyorum. Çünkü umutlarımın zirve yaptığı bir anda, birdenbire  her şey  kesin bir umutsuzluğa dönüşmüştü. Münevver’in ölebileceğine kendimi alıştırsaydım, inandırsaydım belki de bu kadar etkilenmezdim. Oysa ben hep aksini düşündüm.

     Garson yanlarına geldiğinde konuşmayı kesip siparişlerini verdiler. Hayrettin:

     -İşte benimle Münevver’in öyküsü bu hanımefendi. Hanımefendi diyorum sadece, çünkü adınızı sormayı ve kendiminkini söylemeyi de bu zamana kadar akıl edemedim. Benim adım…

     -Lütfen adınızı söylemeyin ve benimkini de sormayın. Ama illâki bir ad gerekiyorsa diyelim ki benimki Irmak, sizinki de Coşkun olsun.

     -Coşkun Irmak, diye mırıldandı Hayrettin. Kadın da tam üç kere:

     -Coşkun Irmak, diye tekrarladı.

     Bir saat kadar daha oturup sohbet ettiler. Ayrılmadan önce bir hafta sonra bir lokantada buluşmayı kararlaştırdılar. Giderken kadın,

     -Hoşça kal Coşkun, dedi. Hayrettin de:

     -Güle güle Irmak, diyerek karşılık verdi.

**

     Artık sizli-bizli konuşmayı bir yana atmışlar; senli benli konuşmaya başlamışlar ve lokantanın teras katında sohbeti iyice koyulaştırmışlardı.

     Hava biraz rüzgârlı olduğu için lokantanın teras katını onlardan başka tercih eden yoktu. Garson da devamlı orada durmuyor, arada bir uğruyordu. Bu Coşkun ve Irmak’ın işine geliyordu. Çünkü konuşurken seslerini kısmak zorunda kalmıyorlar, duygu ve düşüncelerini doğal bir şekilde ifade edebiliyorlardı. Bir ara Coşkun:

     -Irmak, ben de seni tanımak ve tabii geçmişte yaşadığın olayları bilmek istiyorum. Bana kendinden o kadar az bahsettin ki… Hep ben anlattım, belki de sana kendini anlatma fırsatı vermedim, dedi.

     -Buna sebep sen değilsin. Bilmek istediklerini sana anlatacağım. Biz, bir dostluk ilişkisinin başlangıcındayız. Birbirimizi ne kadar iyi tanırsak bu ilişkiyi o kadar geliştirebiliriz. Ben üç ay önce eşimden ayrıldım. Ayrılıncaya kadar yaşadığım acılar ve bilhassa kararsızlıklar farkında olmadan beni yeni bir yaşam biçimine yönlendirdi. Mutlu olmak, farklı insanlarla bir arada bulunmak, hayatı pek fazla ciddiye almamak  gibi…

     -Benimle olan ilişkin de böyle mi?

     -Evet. Sen birçok insandan farklısın. İçinde yaşattığın sevgiyi görmemek için kör olmak lazım. Bu denli saygı duyulacak bir sevgiye sahip bir insanı daha önce tanımamıştım. Birisine anlatsam bana inanmaz, inanmamakta haklıdır da. Çünkü bana böyle bir sevginin varlığından söz edilseydi, bir öykü, roman ya da en azından şiirden bahsettiğini düşünürdüm. Münevver, gerçekten şanslı bir kadınmış. Şu kısacık ömürde gerçekten sevilmiş ve sevmiş.

     -Ona verebileceğim tek şey sevgimdi. Maddi bir şeyler de vermek isterdim, ama olmadı. Birlikte bir tatile bile gidememiştik. Onu kaybettiğim sene emekli olmuştum. İkramiyeyi alıp bankaya yatırdım. Şöyle güzel bir tatil yapabilirdik artık. Ben hemen gidelim istedim, Münevver yazı beklememizin daha uygun olacağı görüşündeydi. Onun dediği oldu. Ama bir yandan da tatil planları yapmaya başlamıştık. Turlar ve tatil yerlerini araştırıyorduk. Bu araştırmaları yaparken ikimiz de çok heyecanlıydık. Sanki gerçekmiş gibiydi… Görmek istediğimiz üç yer belirledik: Karadeniz, Kapadokya ve Kıbrıs. Ben üçüne de gitmeyi teklif edince Münevver “Batakçılık yok! Böyle yaparsak paramızı kısa sürede tüketiriz. Zamanın ne getireceği belli olmaz. Daha bu işin yaşlılığı var, hastalığı var ve o günlerde de para her zamankinden daha fazla gerekli.” diyerek  beni susturmuştu. Kısacası o kötü kazayı yaşamasaydık biz Münevver’le şu anda bile belki tatildeydik.

     -Maalesef hayat istenmedik olaylarla dolu.

     -Evet öyle. Gene ben anlatıyorum, oysa seni dinleyecektim.

     -Boşandığımı söylemiştim. Bu olayın birkaç sene öncesinden başlayayım: Üniversite son sınıfta iken onunla tanıştım. O, okulunu bitirmişti. Eczacılık mezunuydu, ama  bitirdiği okulla ilgili bir iş yapmıyordu. Çok miktarda nakite sahip olduğu için döviz, borsa ve faiz gibi yatırım araçlarında parasını değerlendiriyordu. Oldukça da iyi kazanıyordu. Varlıklı bir ailenin çocuğuydu. Benim ailemin durumu da onunkinden geri kalmazdı. Bulunduğumuz çevre, hayat görüşlerimiz birbirine çok yakındı. Ben ondan, o da benden etkilenmişti. Çok yakışıklı bir gençti. Çevremdeki erkeklerden üstün yanları vardı. Neyse… Okulum bitince nişanlandık. Birkaç ay sonra da evlendik. Bu durum ailelerimizi de memnun etmişti. Çünkü her iki taraf da iyi bir geline ve iyi bir damada sahip olduklarını düşünüyordu. Bir sene evliliğimiz çok iyi gitti. İkimiz de çok mutluyduk ve birbirimizi seviyorduk.

     -Böyle bir ilişkinin bitmesini doğrusu aklım almıyor. Belki yeniden…

     -Hayır hayır. Bu mümkün değil. Çünkü o, kendisine karşı hissettiğim bütün güzel duygularımı öldürdü. Bugün belki tıbbi imkanlarla ölen bir insan yeniden diriltilebilir; ama ölen duyguları canlandıracak  bir tıp bilimi olduğunu sanmıyorum. Üstelik bu bitiş, birden olmadı. Tam üç sene bu ilişki can çekişti. Belki kurtarabilirim diye çok çabaladım, ama başaramadım.

     -Sanki bir cadı, sihirli değneğini güzelliklere dokunduruyor ve birden her şey felakete dönüşüyor.

     -Aynen öyle. Önce uyuşturucu, sonra da kumar… Bütün güzellikleri mahvetti. Eve geç gelmelerinden bir şeyler olduğunu anlamıştım, ama ayrıntıyı bilmiyordum. Bazen çok neşeli, bazen de çok karamsar bir tablo çiziyordu. Gerekli gereksiz ağlama ve gülmeleri oluyordu. Tedaviyi kabul ettirmek zor oldu. Tam iyileşti derken bu sefer de kumara alıştı. Geceleri  gene çok geç geliyordu. Bazen de günlerce eve uğramıyordu. Konuşmayı denediğimde ise saçma sapan gerekçeler üretiyordu. Bir defasında bana “Ben kumarı her şeyden daha çok seviyorum. Kazanmak ve kaybetmek umurumda değil. Bana verdiği heyecan önemli olan. Kumardan aldığım zevki hiçbir şeyden alamıyorum.” dedi. Bu konuşmasından sonra meselenin vehametini anlamıştım. Vazgeçmeyecekti. Buna rağmen denedim. “Ben mi, kumar mı?” diye sordum. Cevap vermedi. Aslında bu susma bile cevabın ne olduğunu anlatıyordu. Buna rağmen bir altı ay daha sabrettim. Son bir kez daha sordum:” Evliliğimiz mi, kumar mı?” dedim. Hiç düşünmeden cevapladı: ”Kumar…”  Bu cevaptan sonra benim için boşanmanın dışında başka bir seçenek kalmamıştı.

     -Bazı insanların kumara karşı olan düşkünlüklerini duymuştum. Bu kadar aşırısını ise şimdi senin anlattıklarından öğrendim.

     -İşte benim hikâyem de böyle sevgili Coşkun. Yani, seninkinin yanında kısacık bir şey… İstersen şimdilik kalkalım, çünkü vakit geç oldu. Eğer zamanın varsa yarın da buluşabiliriz.

      Bu teklif karşısında Coşkun gülmeden edemedi.

      -Neden güldün? Öğrenmek istiyorum.

      -“Bende zamandan bol ne var ki!” diye içimden geçirdim de…

     **

        Ertesi gün, kalabalıkları yararak yan yana yürümeye çalışıyorlarken Coşkun sordu:

        -Bir yerde oturmak ister misin? Öğlen oldu, acıkmadın mı?

      -Evet, acıktım. Canım mantı istiyor.

      -Buralarda bildiğin bir mantıcı var mı?

      -Yok, ama sorup bulabiliriz.

      4-5 kişiye sorduktan sonra bir mantıcı bulabilmişlerdi. Asma katı da olan bir dükkândı. Oraya çıktılar. Temiz bir görüntüsü vardı. Garsonlar müşterilere karşı ilgili ve saygılıydı.  

     Mantısını yerken Irmak’ı seyrediyordu. Mutlu görünüyordu. Irmak izlendiğini fark edince Coşkun’a gülümsedi ve mantısından tatmasını teklif etti. Coşkun, teşekkür edip reddedince de ısrar etti ve sonunda razı etti. Coşkun da ona çiğ böreğinden verdi. Coşkun:

     -Irmak, mutluyken ve gülerken daha da güzel görünüyorsun, dedi.

     -Ayy, teşekkür ederim. Umarım bu bir kompliman değildir.

     -Tabii ki değil canım.

     -Öyleyse artık hep yüzümde bir gülücükle dolaşacağım. Bak ne diyeceğim Coşkun, buradan çıktıktan sonra bir sinemaya gidelim mi?

     -Olur. Ben sinemaya gitmeyeli yıllar olmuştur. Peki, bildiğin bir sinema var mı?

     -Şu ileride vardı. Olmazsa, burayı bulduğumuz gibi sinemayı da sora sora buluruz.

     Sinema salonu ufacık bir yerdi. İçeride 8-9 kişi vardı. Yerlerine oturur oturmaz ışıklar söndü. Film başlamıştı. Sıradan bir konusu vardı filmin. İki çocuk kavga ediyor, birisi diğerini dövüyor. Dövülen çocuğun anne ve babası, şikâyetçi olmak için dövenin evine gidiyor. O evde karşılıklı konuşmalarla film devam edip bitiyor.

     Filmin konusu Coşkun’un umurunda bile değildi. Irmak’la birarada olmak, onu yanında hissetmek yetiyordu. Koltuğun kenarına dayadığı eli bir ara Irmak’ın eline değer gibi oldu. Hemen çekti, çünkü çekmese o eli tutmaktan kendisini alıkoyamayacaktı. Filmin ortalarına doğru elinin hafifçe Irmak’ın vücuduna dokunduğunu fark etti. Öylece bıraktı birkaç dakika.

     Film çabuk bitmişti. Ya da onlara öyle gelmişti.

     Ayrılırken bir hafta sonra buluşmayı kararlaştırmışlardı.

     Hayrettin, eve geldiğinde Münevver ile konuşmayı denedi. Becerebilmişti. Hiç çekinmeden eskisi gibi sohbet edebiliyordu. Herhangi bir vicdanî  rahatsızlık da hissetmiyordu. Coşkun’un yaptıklarından ve düşündüklerinden o sorumlu tutulamazdı. Çünkü Hayrettin, Münevver’e hâlâ sadıktı.

     Galiba bundan sonra dışarıda Coşkun, evde ise Hayrettin olmaya devam edecekti.   

**

Hayrettin, o gün her zamanki gibi erken uyandı. Kalkar kalkmaz salona gitti, oradaki kapının arkasına baktı. Neden baktığını, ne aradığını kendisi de bilmiyordu. Son zamanlarda böyle garip bazı hareketler yapar olmuştu. Yerdeki karoların çizgilerine basmadan yürümeye çalışmak, perdedeki çizgileri saymak gibi…  Yalnızlığın getirdiği sorunlar psikolojik bozukluğa yol açmış olmalıydı.

     Bir yandan kahvaltı ederken diğer yandan da televizyonu izledi. Mutfakta biraz iş yaptı. Tıraş oldu. Randevu saatine kadar oyalanabileceği meşgaleler bulmaya çalıştı.

     Buluştuklarında Irmak, önce sahilde biraz yürümeyi, yorulunca da oturmayı teklif etti. Hava güzeldi. Yan taraftaki park kuşlarla doluydu. Hepsi de siyah güvercindi. Yerdeki yiyecekler için oraya toplanmışlardı. Nitekim bir kadın, içinde ufalanmış ekmek parçaları olan bir poşeti parkın çimleri üzerine boşaltıp, arkasına bile bakmadan oradan uzaklaştı. Kuşların hepsi oraya hücum etti. Demek ki insanların bazı hareketlerinin ne anlama geldiğini öğrenmişlerdi.

     Yüzlerce kuş vardı. Küçük bir erkek çocuk kuşların bu hücumunu görünce heyecanlandı ve annesinin yanından koşarak uzaklaştı, kuşların arasına daldı. Kuşların içinde adeta kayboldu. Kuşlar çocuğu görünce havalandılar, ama fazla değil. Aynı yerde, çocuğun etrafında oldukça alçaktan uçuyorlardı. Kanat çırpışları metrelerce uzaktan duyulabiliyordu. Küçük çocuğun annesinin de dikkatini çekti bu hareketlilik ve kuşların  çocuğuna zarar verebileceği düşüncesiyle yerinden kalktı. Çocuk, ellerini açmış bir yandan kuşları tutmaya çalışırken, diğer yandan da sevinç çığlıkları atıyordu. Elini tutan annesine önce direndi, ancak sonunda onunla birlikte gitmek zorunda kaldı. Kuşların hepsi tekrar ekmek kırıntılarının olduğu yere yığıldı.

     Yoldan geçen bir itfaiye aracının sesi konuşmalarının duyulmasını engelliyordu. Rahatsız edici bir ses çıkardığı için kuşlar bile yiyeceklerini bırakıp kaçmak zorunda kalmışlardı.

     Etraf satıcı ile doluydu.

     Yarım saatlik yürüyüşten sonra Irmak, deniz kenarında bir çay bahçesine oturmayı teklif edince, oraya doğru yöneldiler. Mis gibi bir simit kokusu geliyordu. Coşkun sordu:

     -Simit yer misin? Çayla güzel olur.

     -Evet, çok severim. Bana iki tane. Biri benim, diğeri de martıların.

     Coşkun,

     -Ben de martılar için bir tane isterim, dedi ve dört tane simit aldı.

     Seçtikleri masa ile deniz arasında bir-iki metre kadar mesafe vardı. Martılar ise onlardan oldukça uzakta uçuyorlardı. İki martının onlara doğru yaklaştığını gören Coşkun, simitten büyük bir parça koparıp ayağa kalkıp fırlattı. Martılar havadaki simidi görmedi, ama suya düşünce dikkatlerini çektiği için balıklama atladılar. Onların bu hareketlerini gören diğer martılar da sinyali almış olmalılar ki Irmak ve Coşkun’a doğru gelmeye başladılar.

     Martıların simit parçacıklarını havada kapışları çok hoşlarına gitmişti.  Öyle ki Irmak, kuşlara ayırdığı simit bitince kendisininkinin de yarısını bu eğlencede harcadı.

     Irmak:

     -Elini benimkinin yanına koyar mısın; ama değdirme., dedi. Maksadını anlamamış olmasına rağmen Coşkun, dediğini yaptı. Irmak:

     -Şimdi zihnini elinin üzerinde yoğunlaştır. Yani sadece elini düşün.

     -Tamam.

     -Ne hissediyorsun?

     -Elimde sanki bir karıncalanma var gibi.

     -Evet, ben de aynısını hissediyorum. İşte bizi birbirimize yakınlaştıran bedenlerimizdeki bu enerjinin çekim gücüdür. Aynı şeyi birçok insana karşı hissetmeyiz. Hatta çok yakınımızda olmalarına rağmen varlıklarından haberdar bile olmayabiliriz. Biz bir rastlantı sonucunda birbirimizi bulduğumuzu sanıyoruz, ancak gerçek öyle değil. O gün olmasa bile bir başka gün bedenlerimizdeki bu çekim gücü gene bizi karşılaştıracaktı.

     -Çok ilginç bir yaklaşım! Doğru olabilir söylediklerin. Başlamış olan güzel bir ilişkimiz var. Ben bundan dolayı çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Hem mutluyum da.

     -İlişkimiz coşkun bir ırmak gibi akıp gidiyor. Hayatın kendisi de böyle. Takma isimlerimizi bulmamız da bir tesadüf gibi görünse de değil. Aslında isimlerimiz ilişkimizin yönünü de belirlemiş.

     -Nasıl yani? Her şey bizim irademizin dışında mı gerçekleşiyor?

     -Orasını bilemem. Yön derken şunu anlatmaya çalışıyorum: Her ırmak denizden doğar ve sonunda mutlaka denize kavuşur. Doğum ve ölüm aynı yerdedir. Deniz suyu buharlaşır bulut olur; bulut yağmur olarak yağar; yağmur suları ırmağa dönüşür ve ırmak da denize kavuşur, orada kaybolur gider. Kaybolur gider diyorum, ancak bu kaybolma gerçek kaybolma değildir. Çünkü döngü devam edecek ve deniz, yeniden ırmaklar yaratacaktır.

     -O zaman bizim ilişkimizin de ölümü, yani sonu söz konusu. Bu sonu engellemek için bir şeyler yapamaz mıyız?

     -Maalesef yapamayız. Bu gerçeği kabullenmeli ve o an gelinceye kadar her şeyi dolu dolu yaşamalıyız.

     Konuşma Coşkun’un canını sıkmıştı. Kaşlarını çattı. Irmak bu halini hemen fark etti.

     -Suratını asma. Anlamaya çalış.

     -Elimde değil, moralim bozuldu. Seni de kaybedebileceğim korkusu kapladı tüm benliğimi. Bu ilişkinin bitmemesi için her çareyi deneyebilirim. Sana ve ilişkimize duyduğum saygı nedeniyle senin izin verdiğin kadar sana yaklaşıyorum. Böyle de yapmaya devam edeceğim.

     -Biliyorum. Daha açık konuşayım Coşkun: Ben sana âşık değilim, ancak içimde sana karşı yaşattığım büyük bir sevgi var. Aslında sen de bana âşık değilsin. Çünkü aşk bir kere yaşanıyor. Tekrarı yok. Sen Münevver’le bunu yaşamışsın. Ne mutlu sana!

     -Öyle de, peki sana karşı hissettiklerimi nasıl açıklayacağız?

     -İnsan duygusal bir yaratıktır. Yoğun duygular bazen aşk gibi algılanabilir. Tabii bu arada dürtülerin gücünü ve rolünü de inkar etmemek lazım.

     Masalarına elindeki mendilleri satmak amacıyla yaklaşan küçük bir kızın:

     -Mendil ister misiniz? diyen sesi konuşmalarını bölmüştü. Coşkun, bir paket mendil alıp Irmak’a uzattı. Kız teşekkür ederek yanlarından ayrıldı.

     Bir müddet ikisi de sessiz kaldılar. Sessizliği bitiren Irmak oldu.

     -Bu konuşmayı unutalım. Önümüzdeki güzellikleri yaşayalım.

     Dedi ve Coşkun’un elini tuttu. Bu hareketi Coşkun’un her şeyi unutmasına yetmişti. Diğer eliyle elinin üzerindeki Irmak’ın elini sıkı sıkıya kavradı. Sanki kaçıp gitmesini engellemek ister gibiydi.

     O gün ayrılıncaya kadar el ele dolaştılar. Bedenlerinden birbirlerine akıp giden o sihirli enerjiyi saatlerce hissettiler…

     **

     Irmak ile Coşkun’un ilişkileri beş ay kadar böyle sürdü gitti. Bir gün Irmak:

     -Yarın sana bir sürprizim, daha doğrusu bir teklifim olacak, deyince Coşkun, hemen söylemesini istedi. Ne kadar ısrar ettiyse de bu sürprizi öğrenemedi. Her defasında;

     -Sabretmesini, beklemesini bilmelisin sevgili Coşkun, cevabını aldı.

Coşkun, geçen her dakikanın onu, istemediği bu sona doğru biraz daha yaklaştırdığını biliyordu. Bunu engellemek için çareler düşünüyorsa da bir çözüm yolu bulamıyordu. Galiba kabullenmekten başka bir çaresi yoktu! Irmak’ın varlığını düşünerek, onunla geçirdiği mutlu anları hatırlayarak teselli bulmaya çalışıyordu. Fakat birden bu mutlu anlar kayboluyor ve tekrar zihnini Irmak’ın olmadığı acımasız bir hayat görüntüsü kaplıyordu. Hazdan eleme, elemden hazza geçiş yapıp duruyordu.

**

     Yarın Irmak’la buluşacaklardı ve büyük bir ihtimalle her şey o zaman belli olacaktı. İçindeki sıkıntıyı atmak için biraz dolaşmaya karar verdi. Dışarıda yağmurun yağdığını gördüğü halde şemsiye almadan evden çıktı. Islanmak istiyordu. Islanırsa belki biraz kendisine gelirdi.

     Kaldırımda yürürken farkında olmadan buradan ayrıldı ve yandaki boş araziye doğru yöneldi. Arazinin bir kısmı çimenle kaplıydı, çoğu yer ise çamurdu. Çimenli tarafı değil de çamur olan tarafı tercih etmişti. Ayakkabılarının üstü ve altı çamur kaplandı. Öyle ki ayakkabılarının giderek ağırlaştığını hissetmeye başlamıştı. Bu nedenle bir müddet, çimenlerin üzerine ayaklarını sürterek, ayakkabılarını temizlemeye çalıştı. Beş dakikalık bir uğraştan sonra, ayakkabılarındaki çamuru biraz azaltabilmişti.

     Pantolonunun paçaları da çamur içindeydi. Sular her tarafından süzülüyordu. Onun bu halini görenler mutlaka aklından zoru var diye düşünürlerdi.

     Hava soğuk değildi, ancak o kadar çok ıslanmıştı ki üşümeye de başlamıştı. Tekrar eve dönmeye karar verdi. Giderken fırından ekmek ve manavdan domates aldı.

     Evde ıslak giysilerini çıkardı, havlu ile bütün vücudunu kuruladı. Yemeğini hazırlayıp yedi ve erkenden yatıp uyudu.

     Ertesi gün, öğlene kadar yataktan çıkmadı. Irmak’la akşamüstü Börekçide buluşacaklardı. Buluşma saatine kadar televizyon izledi; ama gözü ekrana bakarken aklı hep o günkü buluşmadaydı. Kendince Irmak’ın ileri sürebileceği görüşlere karşı birtakım savunmalar hazırlıyordu. Hoş, Irmak’ın ne diyeceğini bilmiyordu, ama gene de hazırlıklı olmak istiyordu.

     Irmak geldiğinde hemen asıl konuya girmedi. Yarım saat kadar şundan bundan bahsetti. Coşkun meraktan çatlamak üzere olmasına rağmen, gene de asıl konu ile ilgili hiçbir şey sormuyor, sadece onu dinlemekle yetiniyordu.

     Irmak, kurnazca bir gülücük attıktan sonra sordu:

     -Sana yapacağım sürprizin ya da teklifin ne olduğunu merak etmiyor musun?

      -Etmez miyim?

     -Öyleyse neden sormuyorsun?

     -Senin anlatmanı bekliyorum.

     -Sana her yönden birlikte olacağımız on günlük bir tatil teklif ediyorum. Ancak bir şartım var.

     -Şartın nedir?

     -Bu süre bizim birlikteliğimizin de son on günü olacak. Daha sonra, iki olgun ve doyuma ulaşmış insan olarak ilişkimizi noktalayacağız. Beni aramayacaksın, bulmaya çalışmayacaksın. Hatta birlikte bulunduğumuz yerlere de gitmeyeceksin. Ne dersin?

     -Seçimini yap diyorsun, ama bana tek bir seçenek sunuyorsun.

     -Bilmem. Öyle mi?

     -Neden böyle bir sona gerek olduğunu öğrenmek istiyorum.

     -Bak Coşkun, anlamaya çalışmalısın. Bu coşkun ırmak, önüne çıkan bentleri yıktı, dağları aştı ve artık denize kavuşmak istiyor. Yani vuslat zamanı geldi…

     -Başka bir yol yok mu?

     -Yok. Yaşadıklarımızı ve yaşayacaklarımızı ömrümüzün sonuna kadar tatlı bir anı olarak saklayabilmeyi istemez misin? İkimizin de bu ilişkiden aldığı haz küçümsenecek bir şey değil. Beni çok mutlu ettin, sanırım sen de çok mutlu oldun. Gel, bu güzellikleri saklayıp yaşatabilmek için, bu ilişkimize bir şans verelim. Teklifimi lütfen kabul et. Şu anda her şey bitmiş değil. Önümüzde bizi bekleyen tam on günümüz var.

     -Tamam Irmak. Her şey senin dediğin gibi olsun.

      -Yarın yola çıkıyoruz. Hazırlığını yap, seni sabahleyin buradan alırım.

     ***

     Akşam yemeği için bir kır lokantasında mola verdiklerinde yaklaşık iki saatlik yolları kalmıştı. Coşkun adeta sarhoş gibiydi. Buna sebep, yemek yedikleri yerdeki çam kokusu mu yoksa Irmak’ın güzelliği miydi, ya da  ikisi birden miydi? Irmak, etrafına adeta sihirli bir hava yayıyordu. Bu güne kadar gördüklerinden çok daha güzeldi. Neşeliydi. Konuşuyor, gülüyor, Coşkun’u mutlu etmeye çalışıyordu. Coşkun da çok mutluydu. On günün sonunda olacakları unutmuştu bile. Bu anların tadını doyasıya çıkarmaya çalışıyordu.

     Güney sahillerinde bir sitenin bahçesinden içeri girdiler ve üç katlı bir villanın önünde durup arabadan indiler. Irmak, çantasından çıkardığı anahtarla villanın kapısını açtı…

**

     On gün sonra…

     Dönüş yolculuğu da bitmiş ve artık vedalaşma anı gelmişti. Coşkun:

     -Sevgili Irmak, karanlığıma bir ışık gibi girdin. Ama bu öyle sıradan değil, büyüleyici bir ışıktı. Çoğu zaman, senin belki de bir melek olduğunu düşünmüşümdür. Belki değil, sen mutlaka, evet mutlaka bir melektin. Seninle geçen her anım mutluluk doluydu. Her şey için ne demeliyim bilemiyorum. Teşekkür mü etmeliyim, minnettar mı olmalıyım? Yoksa başka bir şey mi?

     -Bırak bunları Coşkun. Söylemeye kalksam bende de o kadar çok birikmiş güzel düşünce var ki…  Anlatmakla bitmez. O nedenle konuşmayalım ve sadece birbirimize son defa sarılalım.

     Dakikalarca birbirlerine sarılı kaldılar. Coşkun’un onu bırakmaya niyeti yoktu, sarılmayı bitiren Irmak oldu ve:

     -Senden ricam, git artık! Ama ne olur gitmeye başladıktan sonra, geriye dönüp, bakma. Böylelikle bana çok büyük bir yardımda bulunacağını bilmelisin. Lütfen asla geriye bakma.

     Coşkun istenileni yaptı. Yavaş yavaş yürümeye başladı. Sonra durdu, bir an dönüp bakma konusunda bir kararsızlık yaşadığı belliydi. Ama Irmak’ın sözlerini hatırlayıp yoluna devam etti.

     Irmak, gözden kayboluncaya kadar Coşkun’un arkasından baktı. “Yardım” derken bu sözcüğü boşuna kullanmamıştı. Çünkü o da kendisinden çok emin değildi. Coşkun döndüğü anda dayanamayıp ona doğru koşabilir, onun kollarına atılabilirdi.  

**

     Coşkun, eve geldiğinde hiçbir şey düşünecek durumda değildi. Saatlerce başı ellerinin arasında oturdu, durdu. Adeta beyni olmayan bir canlı gibiydi.

     Evin içindeki bütün odaları dolaştı, mutfağa ve balkona gitti. Bir şey mi arıyordu? Hayır. Belki de kendisini bulmaya çalışıyordu. Kanepenin üzerine uzanıp gözlerini tavan doğru dikti…

**

     Ertesi gün Hayrettin, ancak kendisine gelebilmiş, hatta vitrindeki Münevver’in fotoğrafına bakmayı bile akıl edebilmişti. Fotoğraf yerinde değildi. Dikkat edince ters yüz kapaklandığını gördü. Demek ki Münevver de kendisini artık istemiyordu. Baksana ondan kaçmak için neler yapıyordu. O böyle yorumladı, ama gerçek farklıydı. Çünkü Irmak’la tatile gidecekleri gün evden çıkmak için acele ederken, bir ara ayağı vitrine takılmış ve Münevver’in fotoğrafı da bu nedenle ters dönmüştü. Ama o bunu bilmiyordu.

     Irmak’la birlikte geçirdiği son günlerin hayali onu iki hafta teselli etti. Yaşadıklarını hayal edip avunuyordu. Ancak öyle bir gün geldi ki, hayaller yetmez olmuştu. Irmak’ı bulmak ve yeniden Coşkun olmak istiyordu. Yani Irmak’a verdiği sözü tutamayacaktı.

     Belki rastlarım umuduyla, Irmak’la gittikleri her yeri dolaştı. Hatta şehirlerarası bir otobüse binip, son günlerini geçirdikleri villaya bile gitti. Villanın boşaltıldığını ve camında bir emlakçının kiralık ilanını görünce, hiç vakit kaybetmeden tekrar otobüse binip geri döndü.

     Hemen her gün Börekçiye uğruyor, günün birkaç saatini orada geçiriyordu. Irmak’a rastlayamamıştı, ama bir gün börekçide otururken garson elinde bir zarfla ona doğru yaklaştı ve:

     -Hayrettin bey, bir bayan bu zarfı size vermemi söyledi, dedi.

     Zarfı aldı ve hemen açtı. İçindeki bir satırlık notu okudu:

     “Sevgili Coşkun, sözünde durmadığını görüyorum. Lütfen sana karşı duyduğum güveni sarsma…

Irmak”

     Notu okuyunca yüzü kızardı, başını öne eğdi. Çok utanmıştı. Yerinden kalktı ve bir daha gelmemek üzere börekçiyi terk etti.


 

 ●   ●   ●    

 

YANLIŞ ADRESE MEKTUP

 

Merhaba.

Dört gündür aklımdaki düşünceler yüzünden gözüme uyku girmiyor desem yalan söylememiş olurum. Yani seninle olan son görüşmemizden sonra şöyle yatağa yatıp da kesintisiz bir saat uyuyamadım. Yatıyorum, gözlerimi kapatıyorum. “Uyuyacağım, uyumalıyım” diye kendime telkinde bulunuyorum. Tabii boşuna. Derken neden sonra bir ara dalar gibi oluyorum, ama sadece birkaç dakika… Ve gözlerimi tavana dikip saatleri tüketmeye çalışıyorum.

Aklıma gelen düşüncelerin içinde neler yok ki? Çözüm gibi görünen çözümsüzlükler, ayrılıklar, tekrar denemeler ve sorular, sorular…

İlişkimizden söz ettiğimi anladığını sanıyorum. İlişkimiz şimdi bir sınavdan geçiyor. Kabul etsek de etmesek de bir dönemece gelmiş bulunuyoruz. Dikkat edersen ilişkimizin bittiğini söylemiyorum. Çünkü bitmiş ilişkiler bir daha okunmamak düşüncesiyle kitaplık rafına kaldırılmış tozlu kitaplar gibidir. Bazen elimize alırız sonra olduğu gibi gene yerine koyarız, bazen elimize alırız üzerindeki tozu üfleriz, bazen de elimize alıp sayfalarını karıştırırız ama nedense bir türlü okuyamayız… Oysa bizim kitabımız şimdilik okunuyor.

“Neden böyle oldu? Nasıl bu günlere geldik? Önceleri senin yanında kendimi havalarda uçuyormuş gibi hissederken, neden şimdi bana sıkıntı verir oldun? Bu ilişkiyi hâlâ kurtarabilme şansımız var mı?” Sorularını defalarca kendime sordum. Doyurucu bir cevap bulamadım maalesef. O nedenle şimdi bir kere de sana soruyorum. Belki cevapları sen biliyorsundur.

Suçlu aradığımı zannetme. Suçlu; ne ya da kim olursa olsun hiç önemli değil. Suçlu bulmak sonucu değiştiremez ki… Diyelim ki suçlu sensin veya benim… Suçluyu bulmuş olmamız sorunu çözecek mi? Hayır.

Kader mi diyelim? Ona da hayır. Seçimi biz yapalım, sonra da bir olumsuzluk yaşadığımızda suçu kadere atalım. Yok öyle bir şey!

Seni kaybetmek istemiyorum, fakat her ne pahasına olursa olsun bu ilişkiyi devam ettirmek de istemiyorum. Buna rağmen sonuç gene de olumsuz olursa diye kendime şu telkini veriyorum: “Dayandığın duvarlar yıkılsa da, tuttuğun el bıraksa da, güvendiğin dağlara kar yağsa da gene başarabilirsin; yeter ki kendine olan güvenini kaybetme.”

Mektupla düşüncelerimi daha iyi anlatabileceğimi sanıyordum. Ancak bunu da beceremedim. İyisi mi en kısa zamanda bir araya gelip yüz yüze bu meseleyi konuşalım.

Hoşça kal…

Nilay

**

Nilay Hanımefendi Merhaba.

Söze nereden ve nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Kâğıt önümde, kalem elimde bir saatten fazla bir süredir tek bir kelime bile yazamadım. Bu süre içinde ne yaptım biliyor musunuz? Sadece bekledim. Neyi mi? Bana yol gösterecek sihirli bir cümleyi veya hiç olmazsa bir kelimeyi. O cümle veya kelime bir türlü gelmedi, gelmedi… Anladım ki geleceği de yoktu! Bu yüzden böyle bir başlangıç yaptım.

Utanç içindeyim. Şu anda bir aynaya bakmıyor olsam da yüzümün kıpkırmızı kesildiğini biliyorum. Galiba en iyisi öncelikle sizden özür dilemem ve sonra da ne olduğunu anlatmamdır.

Zarfın içinde iki tane mektup olduğunu görmüşsünüzdür. Mektuplardan birinin sizin tarafınızdan yazılmış olduğunu bakar bakmaz anlayacaksınız. O nedenle mektubunuz benim elime nasıl geçti, onu söyleyeyim:

Bizim apartmanın kapıcısı Abbas Efendi oldukça dalgın ve savruk bir insan. Hemen hemen her ay gelen su ve elektrik faturalarını karıştırır ve biz apartman sakinleri de kendi faturalarımızı bulmak için katları dolaşarak zorlu bir mücadele veririz. Aynı kişi, benzeri hatayı maalesef bu sefer sizin mektubunuzu iletirken yapmış.

Geçen gün akşamüstü kapıyı çaldı, elindeki bir kitap ve bir mektubu bana uzatırken “Çetin bey kusura bakmayın. Bunlar öğlen geldi, ama ben size getirmeyi unuttum.” Dedi. Önemli olmadığını söyleyerek elindekileri aldım.

Bana arada sırada bazı okurlarımdan mektuplar gelir. Yoksa öyle sık sık mektup alan biri değilim. Bu mektubun da bir okurdan geldiğini düşünüp zarfın üzerine bakmadan açıp okumaya başladım. İlk paragrafta bir okur mektubu olmadığını anladım. Bir bayan arkadaşım var. Öyleyse mektup ondan olmalıydı. Zira son görüşmemizde tatsız bir şekilde ayrılmıştık. Kısacası ilişkimiz sallantıdaydı ve zaten mektuptaki ifadeden de bu anlaşılıyordu.

Mektubun sonuna kadar bir başkasına ait olabileceği ihtimali aklıma gelmedi. Mektubun sonundaki “Nilay” adı beni uyandırdı ve hemen zarfın üzerine baktım. Alıcı adresinde bizim apartmanda oturan Metin Beyin adı yazılıydı. Sevindim mi, üzüldüm mü? Bilemiyorum, ama çok şaşırdığım bir gerçek! Belki de şaşırmanın da ötesinde bir şeydi yaşadığım.

Demek ki Abbas Efendi “Metin”i “Çetin” olarak hatırlamış, mektubu bana getirmiş ve benim dikkatsizliğim de böyle büyük bir yanlışa yol açmıştı. Bu tespitten sonra, ne yapmam gerektiği konusunda bir karara varmalıydım. Mektubu Metin Beye vermeli miydim? İyi de verirken ne diyecektim? “Metin Bey, kusura bakmayın mektubunuz yanlışlıkla bana gelmiş ve ben de bilmeden okudum!” diyebilir miydim? Bunu yapamazdım. Bir seçenek daha kalıyordu: Mektubu size göndermek. Acaba zarfın üzerinde gönderici adresi var mıydı? Hemen zarfa bir göz attım. Ön yüzünde yoktu, fakat sevinerek gördüm ki arka yüzünde adresiniz vardı.

Olay maalesef anlattığım şekilde gerçekleşti! Sizden tekrar özür diliyorum ve beni bağışlamanızı rica ediyorum. Özrümü kabul ettiğinizi bilirsem, inanın hem vicdanen rahatlayacağım hem de çok sevineceğim.

Hoşça kalın. Selamlar.

Çetin

**

Çetin Bey,

Aslında hiç gerek yoktu, ama gene de sizi rahatlatacaksa söyleyeyim: Özrünüzü kabul ettim… Oldu mu?

Siz bilerek bir hata yapmış değilsiniz. Üstelik sizi üzen bu durum, benim açımdan sevindirici bir sonuca yol açtı. Yani siz, farkında olmadan bana iyilik etmiş oldunuz. Galiba benim size teşekkür etmem gerekiyor!

Evde bulaşıkları yıkarken bir yandan da yazdığım mektubun Metin’in eline geçtiğini düşünüyor ve nasıl bir tepki verebileceğini hayal etmeye çalışıyordum. Tam o sırada telefon çaldı. “Kalp kalbe karşıdır, derlermiş.” Diye aklımdan geçirdim ve telefona koştum. İşte, Metin ya benden af dileyecekti ya da buluşma teklif edip beraberliğimizi kalıcı kılmanın yollarını birlikte arayacaktık.

Evet, telefondaki Metin’di. Merhaba bile demeden, hal hatır sormadan soğuk bir sesle “Ben, bu ilişkiyi burada bitiriyorum. Haberin olsun!” Dedi. O zaman yanıldığımı anladım. Acaba mektuptaki bazı sözlerime mi kızmıştı da böyle konuşuyordu? Bunu sordum. “Saçmalama, ne mektubu? Bitti diyorum, anlasana bittiiii… Bundan sonraki hayatında sana mutluluklar dilerim.” Diye sorumu cevapladı. “Sen bugün sinirlisin, istersen bu konuyu daha sonra konuşarak halledelim.” Diyecektim ki, cümlem yarım kaldı, telefonu “çat” diye yüzüme kapattı.

Telefonun “çat” sesi adeta yüzümde patlayan şamarın sesiydi. Üstelik yanaklarım da acıyordu. Ellerim, ayaklarım titremeye başladı. Bu titreme bütün vücuduma yayılınca telaşla mutfaktan balkona çıktım. Derin derin nefes aldım. Faydasızdı. Banyoya girdim elimi yüzümü yıkadım. Biraz rahatlamıştım.

Kendime geldiğimde yazdığım mektup için pişmanlık duymaya başladım. Ben ilişkimizi kurtarmanın yollarını ararken o bir çırpıda her şeyi bitirivermişti.

Gururum kırılmıştı. O geceyi balkonda oturarak geçirdim. Çünkü ne zaman yatağa uzansam “Haberin olsun! Bittiiii…” sözcükleri beynime üşüşüyordu. Yüzlerce, belki de binlerce defa aynı sözcükler zihnimde yankılandı durdu.

Gecenin ilerleyen saatlerinde ortalıkta hiç kimse kalmamıştı, birbirlerine hırlayan iki köpekten başka… Rüzgâr önceleri hafif hafif esiyordu, daha sonra şiddetini artırdı. Sonbaharda kuruyan yapraklar kucak dolusu yerlere düşmeye başladı. Rüzgârın sürüklediği yerdeki sarhoş yapraklar bazen birbirlerine bazen de kaldırıma çarparak oraya buraya savruluyordu. Kendimi bu sarhoş yapraklara benzettim. Benim bu halimin onlardan ne farkı vardı ki?

Ve… Bu olaydan iki gün sonra sizden gelen mektup… Nasıl sevindim bu yanlışlığa biliyor musunuz? Eğer Abbas Efendi’yi, o dalgın kapıcınızı tanımış olsaydım mutlaka boynuna sarılırdım. Bunu yapmaktan yanlış anlaşılır diye belki çekinirdim, ama en azından ona teşekkür ederdim. Çünkü Abbas Efendi’nin unutkanlığı sayesinde incinen gururum biraz tamir olmuştu.

Sanırım neden özür dilemenize gerek olmadığı şimdi daha iyi anlaşılmıştır.

Metin’le altı yıllık bir beraberliğimiz var. Metin’e karşı hissettiğim aşkı, sevgiyi bundan sonra bir başkasına duyup duyamayacağım şüpheli. Onunla birlikte yaşadığımız o kadar çok güzel anı var ki… Kurduğumuz hayaller, sanki hayal değil de gerçekmiş, hemen oluverecekmiş gibi gelirdi bana. Metin ile olan birlikteliğimizde mutluluk duyduğum çok anlarım oldu. Ya bundan sonra? Bazen Metinsiz hiç mutlu olamayacakmışım gibi bir hisse kapılıyorum. Bu his doğruysa, geriye kalan üzüntü dolu bir hayata nasıl katlanacağım?

Metin’in maddi durumu iyi değildi. Aylarca işsiz dolaştığı zamanlar olurdu. Bırakın lüks mekanlara gitmeyi, bir çayhanede bile oturabilecek durumda değildik. Parklarla idare etmek zorundaydık. Olsun. Birlikte olmaktan mutluyduk ya, bu bize yeterdi.

Metin bir gün benim kahramanım da oldu. Benim yüzümden aylarca hapiste yattı. Çıktıktan sonra yaptığından en ufak bir pişmanlık duymadı, dört duvar arasında aylarını geçirdiği için hiç yakınmadı. Bu olay bizi birbirimize daha sıkı bağladı. Neden hapse girdiğini ileride anlatırım.

Anlatacak o kadar çok şey var ki! Ben bugüne kadar bunları çok az kişi ile paylaştım. Oysa şimdi size anlatmak için adeta can atıyorum. Ama bir yandan da rahatsız edeceğim diye çekiniyorum. Bir süre size yazmama izin verir misiniz? Siz sıkıldığınız, istemediğiniz anda da hemen yazmaya son vereceğimden emin olabilirsiniz.

Okurlarınızdan söz etmişsiniz. Öyleyse siz bir yazar olmalısınız. Kitaplarınız varsa okumak isterim. Ben de arada sırada yazıyorum. Sanırım yazdıklarım bir kitap oldu bile.

Ben size daha çok bilgeliği yakıştırdım. Yazdığınız mektubu defalarca okudum. Her okuduğumda da başka anlamlar çıkardım.

Hoşça kalın.

Nilay

***

Nilay Hanımefendi,

Yanlış adrese yani bana gelen mektubunuzla ilgili anlattıklarınıza çok sevindim. Böylece üzerimden ağır bir yük kalkmış oldu. Bunu söylerken bencillik yaptığımın da farkındayım. Çünkü ortada sizin açınızdan üzücü bir olay varken, ben sevinmekten söz ediyorum. Evet, ben gerçekten bencil bir insanım. Çünkü yalnızlıktan hoşlanıyorum ve şurası da bir gerçek ki bencil insanlar gönüllü yalnızlık mahkûmlarıdır.

Bana bilgeliği yakıştırmışsınız. Teşekkür ederim, ama değilim. Keşke olabilsem! Bilge kişi, bilge olduğunun farkında değildir. O nedenle de “Ben bilgeyim.” Diyen bir bilgeye hiç rastlamadım. Oysa bilge olduğunu düşündüğüm insanlar da karşıma çıktı. Hatta bunların bazıları tahsilsiz kişilerdi. Bu da bana öğretti ki, bilgeliğin tahsille pek bir ilişkisi yokmuş.

Yazarlığa gelince, bu sıfatı da hak ettiğimi sanmıyorum. Birkaç kitap yazmış olmam beni yazar yapmaz. Yani, yazarlık ve şairlikte de aynı durum söz konusu. Adam, “Ben yazarım.” Diyor. Yazar olduğunu nasıl anladın, diye sorduğumda, “Çünkü yazıyorum.” Diye cevap veriyor. Her yazan yazar olsaydı dünya yazardan geçilmezdi. Kimileri de birkaç kelimeyi bir araya getirdiği için adının önüne “şair” etiketini ekliyor. Her yazılan şiir olmadığı gibi şair olmak da öyle sıradan bir iş değildir. Kendimden örnek vereyim: Ben, şiir yazmayı denedim, başaramadım, vazgeçtim. Ve anladım ki şiir kalemle değil, yürekle yazılıyor.

Bana yazabilirsiniz. Rahatsız olmam. Ben de size yazarım. Zaten karşılıklı yazışmalarda kişilerin birbirlerinden alabilecekleri biterse rahatsızlık o zaman ortaya çıkar ve yazışma da sonlanır. Yazma aynı zamanda terapi yerine de geçer. Çünkü yazan insan, yaşadığı olaylar üzerine bazen duygusal bazen de mantıklı düşünceler üretir. Bu da gerçekleri daha kolay kabullenmesini sağlayabilir.

Mektubunuzda mutluluktan bahsediyorsunuz. Mutluluk nedir? Maddi imkânlara sahip olmak mı, şans oyunlarından ikramiye kazanmak mı, bir makam elde etmek mi, insanlara hükmetmek mi? Gerçek mutluluk insan yaşamı boyunca geçen her andır. Durup da bir düşünelim: Bir nefes alışta, bir yaprağın nazlı nazlı düşüşünde, bir bitkinin tek bir çiçeğinde ne kadar çok mutluluk duyulacak güzellikler var... Nitekim gecenin ilerleyen saatinde, çok acı çektiğiniz bir anda rüzgârın sürüklediği sarhoş yapraklardan söz ediyorsunuz. Belki farkında değildiniz o sıra, ama bu yaşadığınız anın içinde mutluluk vardı.

Mutluluk belki de bir denizdir ve mutluluk denizinde boğulanlar da vardır. Ama kimse bu boğulmadan şikâyetçi değildir.

İnsanlar kavramları, değerleri maalesef erozyona uğrattılar. Birçok şeyi ve bu arada kendilerini de hiçleştirdiler. O yüzden hiçleşen bireylerin saçmalıklarıyla dolu bu dünyada, mutlu insanlar artık parmakla gösterilir oldu!

Geçen gün elimdeki poşetlerle marketin kapısından çıkar çıkmaz ayaklarıma bir kedi dolandı. Normalden büyük olmasına rağmen ezmekten çekindiğim için kendimden uzaklaştırmak istedim. Kedi önce uzaklaşır gibi olduysa da, sonra miyavlayarak gene yanıma geldi. Benden yiyecek bir şeyler istiyor olmalıydı. “Sana göre yiyecek bir şey yok bende sevgili kedicik.” Dedim. O, istemeye devam etti. Bir poşetin içindeki ekmek gözüme ilişti. “Bunu yiyeceğini pek zannetmiyorum, ama biraz koparıp şu köşeye koyayım.” Dedim. Yanılmıştım. Ekmeği öyle bir iştahla yedi ki… Daha büyük bir parça koparıp verdim ve oradan ayrıldım. Bu olaydan şu dersi çıkardım: Hayvanlar isteklerini, sevgilerini ve kızgınlıklarını bir şekilde biz insanlara anlatıyorlar.

Bu yaşadığım basit bir olaydı. Buna rağmen bu olayın etkisiyle o gün yüzümde bir gülümseme ile dolaştığım muhakkak. İşte küçük bir mutluluk örneği…

Metin Bey ile aranızda geçenler konusunda yorum yapmak istemiyorum. “Karı koca arasına girilmez.” Diye bir sözden hareketle diyorum ki; sevgililer arasına hiç girilmez. Bugün küserler yarın konuşabilirler, bugün kavga ederler yarın barışabilirler, bugün ayrılırlar yarın birleşebilirler…

Yalnız Metin Bey’le ilgili anlattıklarınızın şurasına bir açıklama getiremedim: Maddi durumunun iyi olmadığını hatta aylarca işsiz dolaştığını söylüyorsunuz. Oysa benim tanıdığım, komşumuz Metin Bey’in ekonomik durumu oldukça iyi. Sonradan işleri çok iyi gitmiş olmalı, yoksa bu kadar servet kolay kolay elde edilemez.

Bayan arkadaşım, son zamanlarda sık sık benden sevgiden başka bir şey beklemediğini, buna karşılık benim beklentisini karşılayamadığımı söyler oldu. Tartışmalarımız bu yüzden giderek arttı. Ona bir gün, “Yasemin, sence sevgi nedir? Bana bir tek örnek verebilir misin?” diye sordum. “Senin benim kalbime, benim de senin kalbine girmiş olmamız.” Diye cevap verdi.

Yasemin’e “Ben kalbi bir dergâh olarak kabul ediyorum. Bu dergâha; yalnız gönlünde sevgi olanlar girebilirler. Çünkü dergâhın kapısını açan anahtar sevgiden yapılmıştır. Birileri kör, sağır ve dilsiz bir yürekle yola çıkmış, sevgi ve sevgili arıyor. Komik, hem de çok komik!” deyince kıyamet koptu. Ya ben ne demek istediğimi anlatamamıştım, ya da o anlayamamıştı! Daha doğrusu anlatmama fırsat vermemişti ki… Çünkü “birileri” derken, o öyle anlamış olmasına rağmen ben onu kastetmemiştim. Savunma yapma hakkı elinden alınmış bir mahkûm gibi kala kalmıştım.

Teselli bulmak için kendime dedim ki: Düşündüğünü söylemek istediğin şeyi söyleyemedin mi? Boş ver! Söyleseydin de zaten belki gene anlamayacaklardı.

Selamlar…

Çetin

**

Çetin Bey Merhaba,

Size yazmama izin verdiğiniz için teşekkür ederim. Mektubunuzda “Yazma aynı zamanda terapi yerine de geçer.” Demişsiniz. Umarım haklı çıkarsınız. Çünkü şimdi benim gerçekten de terapiye ihtiyacım var. Saçma sapan işler yapıyorum ve her şeyi birbirine karıştırıyorum. Bütün bunları yaparken belki de bilinçli davranmıyorum. Nasıl davranırsam davranayım sonuç hiç de hoş değil.

Metin’den ayrılalı tam otuz dört gün olmuştu. Görüyorsunuz değil mi, bir yandan Metin’den ayrılmakla iyi ettiğini söyleyen öte yandan da ayrılık günlerinin çetelesini tutan bir Nilay… Gururlu bir genç kız! Ne gururu? Metin’in ayağına barışmak umuduyla giden, gururunu ayaklar altına almayı bile önemsemeyen bir Nilay.

Gitmek için bir sebep bulmalıydım. Zor da olmadı bulmak: Bana almış olduğu hediyeleri götürüp kafasına atacaktım! Gittim ve onu zamanının çoğunu geçirdiği kafede otururken buldum. Beni görünce yerinden kıpırdamadı bile. Sadece tuhaf tuhaf bakmakla yetindi. “Bana aldığın hediyeleri getirdim.” dedim. Başıyla masayı işaret ederek “Koy oraya!” dedi. Başka bir şey söyler diye biraz oyalandım. Hatta gözlerinin içine baktım. Baktım ama o gözlerde artık ben yoktum. Sadece küçümseyerek alaycı bir ifade ile bana bakan iki yabancı göz vardı!

Elimdekileri bırakıp hızlı adımlarla oradan uzaklaşmayı denedim. Biraz sonra adımlarımı yavaşlattım. Olur ya, belki peşimden koşabilir veya seslenebilirdi. Bunların hiç biri olmadı.

Bir kere daha yıkılmıştım. Eve gelip saatlerce ağladım. Bir zamanlar benim kahramanım olan Metin bu muydu? Evet, o benim kahramanımdı. Çünkü bana doğum günü hediyesi alabilmek için hırsızlık bile yapmıştı. Biliyorum, yaptığı çok kötü bir şeydi. Ancak benim için yapmış olması davranışının kötü tarafını bana unutturmuştu.

Metin özel günlerde bana hediye alamazdı, çünkü parası yoktu. Bundan dolayı çok üzülürdü. İki sene önceki doğum günümde metin elinde bir demet güzel çiçekle karşıladı beni. Çiçeklere sevinirken “Daha bitmedi.” Deyip cebinden çıkardığı pahalı bir kolyeyi de boynuma taktı. Parayı nereden bulduğu sorusu aklıma geldiyse de soramadım.

Parayı nereden bulduğu birkaç gün sonra anlaşıldı. Çünkü Metin bana hediye alabilmek için bir evi soymuştu. Evden çıkarken görenler olmuş ve onların verdikleri eşkal üzerine de yakalanmıştı. Ve hapiste geçen dört ay.

O günleri de tek tek saymıştım. Sonunda hapisten çıkmış ve çektiklerimiz unutulmuştu. Metin hapisten çıktıktan sonra maddi durumu hızla düzelmeye başladı. Çayhanelere bile gidemezken en lüks mekanlara gitmeye başladık. Aldığı hediyelerin ise haddi hesabı yoktu. Kavga edersek önce gelip özür diliyor, sonra bir hediye veriyordu. Ayrıca barışmamızı kutlamak için beni, lüks bir lokantaya veya bir gece kulübüne davet ediyordu.

Sizin de bildiğiniz gibi şimdi oldukça varlıklı bir insan. Kendisine piyango çıkmadığını ya da miras kalmadığını biliyorum. Buna rağmen nasıl kısa zamanda bu kadar kazanç elde ettiğini ise bilmiyorum. Bildiğim şu: Parası bollaştıktan sonra, benim tanıdığım Metin’in konuşmasından tutun da, bakışlarına varıncaya kadar çok değişmiş olmasıdır. Yürüyüşü, konuşması çoğunlukla bir sarhoşu andırmaya başlamıştı. Bir keresinde telefonla konuşurken “Zehirde çok büyük para var. Sen beni dinle ve bana takıl!” dediğini duymuştum. Yine de böyle pis bir işi ona yakıştıramamıştım. Şimdi de bu konudaki düşüncem değişmiş sayılmaz, ona karşı içim nefret dolu olsa bile… Bir keresinde de belinde tabanca görmüştüm. Düşmanı yoktu, aksine çok sayıda arkadaşı, dostu vardı. Buna rağmen tabanca taşımış olmasına bir anlam verememiştim.

Metin’den nefret ettiğim için kendimden utanıyorum. Yazdıklarıma şöyle bir göz attım. Şiirlerimin çoğu onunla ilgili, hikâyelerimdeki kahramanım da o. Böylesine değer verdiğim bir insandan nasıl olmuştu da nefret etmiştim, nasıl?

Bir yazar “Aşk imkânsızı silen en kuvvetli silgidir.” Diyor. Katılıyorum bu görüşe. Ancak, acaba biten bir aşkın acısını silecek bir silgi var mı? Çünkü şu an bana en çok gereken bu.

Geçen gün uzun bir süredir alış verişe gitmediğim aklıma geldi. Belki biraz açılırım, acılarımı unuturum umuduyla pazara gittim. Tezgâhların arasında dolandım durdum. Kalabalıktı.

Ben de aslında oradakiler gibi sıradan bir insandım, ama nedense herkesin bana baktığını, acıdığını zannettim. Belki de insanlar benim varlığımdan bile haberdar değillerdi, ancak ben yüzümden her şeyi okuduklarını sanıyordum.

Pazardan çıktım, eve dönmek istemiyordum. Oradan tren garına gittim. Garda üzerinde TCDD yazan banklardan birine oturdum. Az sonra yanıma yaşlı bir kadın geldi, bir şeyler mırıldandı ve oturdu. Oturmak için izin istemiş olabilirdi. Az sonra kadın kendi kendine konuşmaya başladı. Belki de ben öyle zannettim. Galiba kadıncağız bana bir şey soruyor ya da anlatıyordu. Oysa, ben onu duymuyordum ki… Trenin istasyona girerken öttürdüğü düdük sesiyle birlikte kalktı perona doğru ilerledi. Demek ki yolcuymuş.

Upuzun bir yolcu treni istasyonda durdu. Binmek için acele eden insanlar çoğunluktaydı. O nedenle kısa sürede perondakiler trendeki yerlerini almışlardı. Tren, binecek yolcu olmamasına rağmen beş dakika kadar daha bekledi. Sonra, son yolcuların da trene bindiğinden emin olan kondüktör, makiniste işaret vermek için düdüğünü ağzına götürmüştü ki kılığı kıyafeti hiç de iyi olmayan bir adamın koşarak geldiğini gördü. Yolcu olma ihtimali zayıftı, ancak gene de düdüğü öttürmek için bekledi. Adam nefes nefese kalmıştı, o nedenle trene binerken zorlandı. Tren hareket ettiğinde aynı adam pencereden dışarıya sarkıp hiç uğurlayanı olmamasına rağmen el sallamaya başladı. Bir şeylere “Allaha ısmarladık!” diyordu. Belki yaşadığı yerlere, belki anılarına, belki de kaçtığını/kaçabileceğini zannettiği kadere…

Tren gözden kayboluncaya kadar arkasından baktım. Keşke ben de bu trene binip gitseydim. Nereye mi? Hiç önemli değil; neresi olursa olsun fark etmez. Ben de trenin camından sarkıp o yoksul adam gibi el sallasaydım acılarıma!

Selamlar.

Nilay

**

Nilay Hanımefendi,

Hayat hikâyelerimizin her geçen gün birbirine daha çok benzemeye başladığını görüyorum. Neden böyle söylüyorum? Çünkü ben de Yasemin’den ayrıldım. Zaten Yasemin, hep benden umduğunu bulamadığını söyleyip duruyordu. Şimdi buna bir de sevdiği başka bir adam eklenmiş. Uzun uzadıya bunları bana anlattı. Aslında gerek yoktu bu kadar uzatmasına. “Senden ayrılmak istiyorum” deyip bitirebilirdi. Belki de yaptıklarına haklı bir gerekçe bulmaya çalışıyordu.

Tabii ki bu ilişkinin noktalanmasından, sizin kadar olmasa bile, ben de üzüntü duydum, acı çektim. Sizden daha az etkilenmemde tecrübenin rolü mutlaka vardır. Her tecrübeden bir ders çıkıyor aslında. O nedenle acılardan da ders çıkaramayanların yanına kâr kalan, sadece çektikleri acılardır.

Hikâyelerimizin benzeşmesini bir tesadüf olarak düşünmüş olabilirsiniz. Oysa ben tesadüflere pek inanmam. Ne doğada ne de kendi yaşantımda… İnsanoğlu evrende bilemediği, anlayamadığı, açıklayamadığı bazı olaylara “tesadüf” diyerek en kolay yolu seçmektedir.

Hayat oyuncusuna göre ya bir trajedi ya da bir komedidir. Her insan, hayat tiyatrosunun son perdesini tek kişilik bir oyun olarak oynamak zorundadır. Hayatımıza girenler ve çıkanlar olacak, bunlar o kadar önemli değil. Önemli olan hayatımızda kalanlardır.

Her tanıdığımı bir kalem olarak düşünürüm. Beni hayal kırıklığına uğratan kalemlerden kırmaya başlarım. Kalan kalemler bana yeter. Onlarla birlikte hayat oyununun geriye kalan bölümünü yazabilirim. İşte o nedenle üzerinde “Yasemin” yazan kalemi de kırıp çöpe attım.

Yasemin ile olan ilişkimizi özetlersem: Yalnızlığımı azaltmak amacıyla bana yaklaştığını söylemişti; ama artırmaktan başka bir şey yapmadı/yapamadı. Sonra ne mi oldu? Çekti, gitti…

Sık sık kendime şu telkini veririm: “Hayat bazen fırtınalıdır, bulutludur, yağmurludur, karanlıktır. Ama üzülme, hep böyle devam etmez. Bazen de ortalık aydınlanır ve güneş tatlı yüzünü gösteriverir. Unutma: Her gün son günümüzdür, çünkü hayat sadece bir gündür!”

Hayat; inişli, çıkışlı ve birazı da dümdüz bir yoldur. İnsan da bu yolun yolcusudur. Yolculuk sırasında sevinçlerimiz olabildiği gibi kederle de karşılaşırız. Başarı-başarısızlık, zorluk-kolaylık, iyilik-kötülük, güzellik-çirkinlik, vuslat-ayrılık, hatta kayıplarımız yolumuz üzerindedir ve her an biri karşımıza çıkabilir. Olumsuz bir durumla karşılaştığımızda ilk tepki olarak “Bu da geçer!” dersek; çözüme, iyiliğe doğru bir ilerleme kaydetmeye başlarız. Bir süre sonra bu sözün ne kadar doğru olduğunu da anlarız. Çünkü yaşamımızdaki birçok üzüntünün, sorunun, olumsuzluğun geride kaldığını yani geçtiğini görürüz.

Çok bunaldığım günlerde hemen kendimi doğanın kucağına atarım. Oturduğum yere arabayla yarım saatlik mesafede ormanın içinde şirin bir köy var. Orada soluklanırım. Köylülerle selamlaşır, fazla uzun olmayan sohbetler yaparım. Geriye kalan zamanımı da oradaki ağaçları, çiçekleri, çimenleri seyrederek ve kuş seslerini dinleyerek geçiririm. Çok büyük bir çınar ağacı var orada. Gözüm sık sık ona takılır. Heybetli, suskun, bilge bir ağaç… Çok da yaşlıymış. Bir köylü amcanın söylediğine göre 200-300 yaşında varmış. Gerçi azami ve asgari yaş aralığı biraz fazla, ama köylü vatandaşlarımızın pek çok konuşmasında benzeri durumlarla karşılaşabiliriz.

Yeşilliğe, tomurcuğa, meyveye, çiçeğe hayranlığımızı hiç bitirmemeliyiz. Onların her birinde yaratılışın sırrı saklı! Düzenleyen öyle güzel düzenlemiş, planlayan öyle detaylı planlamış ki, en ufak bir tesadüfe bile yer bırakmamış. Doğa kanunlarını bildiğini sananlar hem kendilerini hem de bizi kandırmış yıllardır, çünkü bunlardan bir tanesine bile aslında vâkıf olamamışlar. Onun için yaratılışın sırrını çözmeye uğraşmak yerine yaratılanlara hayranlık duymak insanoğlunun sahip olabileceği en büyük erdem ve bilgi demektir.

Doğayı her zamankinden daha çok sevmeye başladım. Doğa bizim onu bilmemize muhtaç değil, ama biz doğayı bilmeye muhtacız. Tüm insanlara seslenmek istiyorum: Haydi gelin hatamızdan vazgeçelim, dönelim. Nereye mi? Doğaya…

İnsan, doğanın öğretmen olduğu hayat okulunda okuyan bir talebedir. Sen doğanın umurunda olmayabilirsin; fakat bu doğanın da senin umurunda olmamasını gerektirmez. Çünkü doğayı umursamamanın bedeli çok ağırdır.

Bir gün ağaçların bana baktığını, gülümsediğini ve sonra da selam verdiğini gördüm. Önce hayret ettim, sonra hayret etmemin yanlış olduğunu çünkü onların da canlı olduklarını ve duygusal tepkilerinin olabileceğini fark ettim. Şimdi ise artık her gördüğüm ağacı selamlıyorum. Doğrusu selamlarımı diğer insanlar görür diye de çekiniyorum. Çünkü gördüğünde biliyorum ki hemen “kaçık” yaftasını yapıştıracak çok kişi çıkacaktır.

Metin Beyden nefret ettiğinizi söylüyorsunuz. Nefretinizin ona değil kendinize zararı olduğunu bilmeli ve bir an önce de bu kötü duygudan kendinizi arındırmalısınız. Bunu başarmak kolay olmayacak biliyorum. Maalesef insan çoğunlukla duygularına yenilebiliyor. Benim de nefret ettiklerim olmadı mı, oldu. Utanarak hatırlıyor ve utanarak itiraf ediyorum.

Size âcizane ısrarla tavsiyem, yazmaya devam etmenizdir. Şiir, hikâye, anı, mektup… Aklınıza ne gelirse yazın. İçinde bulunduğunuz olumsuz atmosferden çıkmanızda yazdıklarınızın yararı mutlaka olacaktır.

Selamlar.

Çetin

**

Çetin Bey Merhaba.

Buraya geleli üç haftadan daha fazla bir zaman oldu. Teyzemin yazlığındayım. Kafamdakilere dağıtmak istiyordum, teyzemden de davet gelince hemen kabul ettim. Çok da iyi yapmışım.

Deniz yazlığa 300-400 metre mesafede, arka tarafında da orman var. Tenha sayılabilecek bir yer. 30-40 tane yazlık ya var ya yok. Sabah denize giriyorum, öğlenden sonra da ormanda yürüyüş yapıyorum. Kalan zamanımda ise ya okuyorum ya da bir şeyler yazıyorum.

Mektuplarınızı yanımda getirdim. Kaç kere okuduğumu söylesem inanmazsınız. O nedenle bu konuyu geçiyorum. Doğa hakkında söylediklerinizden etkilendim; etkilenmekle de kalmadım ders çıkardım. Ormandaki yürüyüşlerim beni kendime getirdi. Sizin gibi ağaçlarla konuşmaya çalıştım. Henüz tam bir diyalog kuramadım. Burada asıl sorun karşı tarafın bana güven duymamasından kaynaklanıyor olabilir. Bunu da aşacağım ve kendimi ağaçlara sevdireceğim.

Geçenlerde ormanda yürürken bir yandan derin derin nefes alıyordum, bir yandan etrafı seyrediyordum, bir yandan da gördüğüm güzel çiçekleri okşuyordum. Bir ara adını bilmediğim cılız saplı, renkli bir çiçeği koparmak için tam eğilmiştim ki ağaçların bana kötü kötü baktıklarını fark edip vazgeçtim. Bu olay, onların bana neden güvenmedikleri konusunda bir ipucu vermiş oldu.

Hiç bu kadar ormanda ilerlememiştim. Yolumu kaybedebilirdim. Buna rağmen daha ileriye gitmek istiyordum. Hem korkuyordum hem de ormanın iç kısımlarını merak ediyordum. “Dönmeliyim.” Diye düşündüğüm sırada bir ağacın gövdesinden aşağıya doğru inen bir sincap gördüm. İlk defa canlı bir sincapla karşılaşmıştım. Resimlerinden tanıyordum. Ama kendisi resimlerden çok farklı göründü bana. Aşağıya indiğinde o da beni gördü. Çimenlerin arasına saklandı. Sonra çıkıp bana bakmaya başladı. Merak etmiş olmalıydı. Cin gibi bir şey! Ürkek ve benim gibi heyecanlıydı. Ona gülümsedim, benden bir zarar gelmeyeceğini anlatmak için bir şeyler mırıldandım. Bu dostluk mesajıma sadece kafasını sallamakla yetindi. Ve arkasını dönüp hızla uzaklaştı. Bir müddet sonra da gür otların arasında kaybolup gitti.

Benim olan bir şeyi kaybetmiş gibi üzüldüm. O sevimli yaratık nereden benim oluyordu ki… İnsanoğlu her şeyi sahiplenme isteğinden nedense bir türlü vazgeçemiyor.

Dönmekten vazgeçtim ve ilerlemeye devam ettim. Bir hışırtı duyunca korkudan titremeye başlamama rağmen yola devam etmekte kararlıydım. Ormandaki ağaçlar giderek sıklaşıyordu. O nedenle yürümekte zorlanıyordum. Biraz ileride köpeğe benzeyen bir hayvan gördüm. Köpekten daha iriydi ve duruşu heybetliydi. Evet bu bir kurttu. Ne yapmalıyım diye düşündüm. Kaçsam mı? Kaçarsam dikkatini çekeceğimden bana saldırabilirdi. Donmuş kalmıştım adeta. Başka bir çare de aklıma gelmiyordu. Bereket versin ki o beni görmüyordu. Kımıldamadan durmak en iyisiydi galiba. Bu duruş ne kadar sürdü bilemem. Belki birkaç dakika belki de birkaç saat… İşte gidiyordu, nihayet gidiyordu! Derin bir “Ohh!” çektim.

Geriye dönüp yürümeye başladım. Koşmuyordum, normal adımlarla yürüyordum. Olabildiğince de sessiz bir yürüyüş…

Teyzeme yaşadıklarımı anlatınca işitmediğim azar kalmadı. Haklıydı. Bir daha oralara kadar gitmeyeceğime söz verip meseleyi kapatmak istedim. Teyzem çıldırmış gibiydi, beni dinlemiyordu. Olabilecek en kötü ihtimalleri sıralayıp duruyordu. Bunlar arasında ormanda kaybolmam, kurt tarafından parçalanmam, yılan sokması, ayağım kayıp düşmem ve düşerken başımı bir ağaca ya da kayaya çarpıp bayılmam başlıca senaryo örnekleriydi.

Yaşadığım bu tehlikeye rağmen ormandaki yürüyüşlerime devam ettim. Tabii eskisine göre bu yürüyüşler çok kısa sürüyordu. Sizin gibi ben de artık oradaki ağaçlara selam veriyorum. Umarım selamımı alıyorlardır.

Burada bazı insanlarla arkadaş oldum. Bunlardan birini daha doğrusu bir aileyi anlatmadan geçemeyeceğim: İbrahim amca ve Hayriye Teyze. Kırk dört senelik evliymişler. Yaşlanmışlar tabii ki. Ancak bu yaşlılık onlarda o kadar güzel duruyor ki… Neredeyse hep gülüyorlar. Aslında gülmek için bahane yaratıyorlar. Birbirlerine karşı sevgi dolu ve saygılı davranıyorlar. Merak ettim ve bugüne kadar hiç kavga edip etmediklerini sordum. İbrahim Amca, gülerek alnının tam ortasındaki izi gösterdi. Kırk sene önce kavgaları sırasında Hayriye Teyze o kadar kızmış ki İbrahim Amcaya bir şey fırlatmış ve tam isabet kaydetmiş. Fırlatılan şeyin ne olduğunu ikisi de hatırlamıyor. Bu son kavgaları olmuş. İbrahim Amcanın alnından fışkıran kanı görünce öyle korkmuşlar ki bir daha kavga etmeyeceklerine dair yemin etmişler.

İbrahim Amcanın ve Hayriye Teyzenin denizle araları pekiyi değil. Yazlıklarından çıkıp ormanda yürüyüş yapmayı seviyorlar. Zaten orada tanıştık. Birlikte yürümüyorduk, çünkü onların temposu ile benimki farklıydı. Beni yazlıklarına davet ettiler. Bana ikram etmek için İbrahim Amcanın demlediği o çayın lezzeti bir başkaydı. İbrahim Amca, çaydanlıkta suyu kaynattıktan sonra biraz dinlenmeye bırakıyor. Sonra bu suyu içini bolca çayla doldurduğu demliğe döküyor. Demliği çaydanlığın üzerine koyup, havlu ile iyice sarıyor. On beş, yirmi dakika bu şekilde çay demlendikten sonra, bardaklara dolduruyor. Nefis bir çay; insan içmeye doyamıyor.

Ormandaki maceramı onlara da anlattım. O hep gülen yüzleri öyle bir asıldı ki… Demek ki çok büyük bir hata yapmıştım. Tabii onlardan da biraz nasihat dinlemek zorunda kaldım. Nasihat verirken bile beni kırmamaya çok dikkat ediyorlardı.

Metin aradı. Barışmak istiyormuş. Telefonu onun yaptığı gibi yüzüne kapattım. Sonraki onlarca aramasına ise cevap vermedim. Metin ile olan ilişkimi artık kafamda da bitirdim. Benden uzak dursun, başka bir isteğim yok. Ne kadar yüzsüz bir adammış! Bir şey olmamış gibi benimle konuşmaya çalışıyor. Kararlıyım, artık dönüş yok!

Anladım ki yaşantıların bize vereceği dersi öğrenebileceğimiz başka bir öğretici yok. Karşımıza bir kuyu çıksa, aklımıza suyunun tatlı mı acı mı olduğu sorusu gelir. Oysa kuyudaki suyun acı mı tatlı mı olduğunu anlamak için kova ile kuyudan su çekmek ve tatmak gerekir.

Çok sayıda arkadaşım, hatta “dostum” dediğim insanlar olmasına rağmen yaşadıklarımı onlarla paylaşamıyorum. Zor günler geçirdim ve genellikle bu gibi durumlarda dostlara ihtiyaç duyulur, onlardan yardım beklenir. Ama ben zorda kaldığımda, dostlarımdan bana yardım etmelerini istemiyorum, yeter ki sevinmesinler ve üzülüyormuşlar gibi yapmasınlar. Her ne kadar umutlarım kırıldıysa da bu kötü günleri de atlatacağıma inanıyorum. Kötülük iyiliğin, dolayısıyla iyilik de kötülüğün hemen yanı başındaymış. Hangisini tercih edeceğine kişi kendi karar verirmiş. Ben tercihimi yaptım. Belli olmuyor mu?

Yakında döneceğim. Az kaldı. Döndüğümde posta kutusunda beni bekleyen mektubunuzu görürsem çok sevineceğim. Bir de sizinle görüşme arzum var. Çok şey mi istiyorum?

Nasıl bir insan olduğunuzu çok merak ediyorum. Benim hayalimde canlandırdığım gibi mi, yoksa çok mu farklı? Bu sorunun cevabını öğrendiğimde aynı zamanda sezgilerimi de test etmiş olacağım. Uygun bir zamanınızda bana randevu verirseniz memnun olurum.

Selamlar.

Nilay

**

Nilay Hanımefendi Merhaba.

Yazmaya sizi ilgilendirecek bir haber ile başlamak istiyorum: Metin Bey, bizim apartmandan taşınmış. Abbas Efendi’nin anlattıklarına göre, hem de bir gece vakti apar topar kaçarcasına gitmiş buradan. Kiraladığı evden eve nakliyat şirketi iki araçla gelmiş. Bunlardan birine ev eşyaları diğerine ise düzgün ambalajlanmış çok sayıda koli yüklenmiş. Abbas Efendi “O kadar çok koliyi ne yapacak? Bunları ne zaman eve doldurmuş?” Diye bana soruyor. Tabii bu soruların cevabını benim bilmem imkansız.

Metin Bey taşındıktan iki gün sonra da eve bir kiracı yerleşmiş. Bitmedi. Dün de bir polis aracından inen biri resmi diğeri sivil iki görevli Metin Beyle ilgili olarak Abbas Efendi’den bilgi almak istemişler. Ne biliyorsa söylemiş. Aslında pek fazla bir şey bildiğini de zannetmiyorum ya…

Doğaya yönelmenize sevindim. Yararını mutlaka göreceksiniz. Bir de doğanın tam içinde olacağım diye kendinizi tehlikeye atacak davranışlardan kaçınsanız sanırım daha iyi olurdu! Teyzeniz belki tepkilerinde aşırıya kaçmış, hatta kırıcı davranmış olabilir; fakat haklı olduğu taraflar da var.

Mutlu olduğunuzu ve olumsuzlukların çoğunu geride bıraktığınızı görüyorum. Ayrıca kendinize olan güveniniz de artmış. O nedenle artık kendi hikâyenizi kendiniz yazınız. Başkalarının yazmasını beklemeyiniz. Herkesin bir hikâyesi var: Senin, benim, onun… Hikâyeler her ne kadar biraz benzerlik gösterseler de aslında herkesinki diğerlerinden farklıdır, çünkü orijinaldir.

Hayatta her şey istediğimiz gibi olmaz. Yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu mu fark ettiniz? Önce kendinize bir bakın; sonra da etrafa.

Evet, bazen yaşam anlamsızdır; onu anlamlı kılacak olan kişinin kendisidir. Kişi önce kendini sevmeli, tanımalı, dürüst olmalı. Kendine karşı dürüstsen, yaşamayı da biliyorsun demektir.

Bir adam meydanın ortasında “Kendimi yendim!” diye bağırıyordu. Etraftakilerin bazıları adama acıyarak bazıları da gülerek bakıyorlardı. Bu duruma hemen müdahale ettim ve kalabalığa dedim ki: “Gülmeyi kesin, acımayı da bırakın. Bu adamı alkışlayın. Çünkü o, gerçekten de büyük bir iş başarmıştır.” Bu başarı bence bir düşmanı yenmekten daha önemliydi.

Düşmanlarla uğraşmaktan ve onları düşünmekten hiç hoşlanmıyorum. O yüzden, düşmanlarımı affederim, ama yaptıklarını da akıl defterimin bir köşesine kaydederim.

Kötü ve kötülüklerden kendimizi arındırmanın yollarını bir şekilde bulmak zorundayız. Bunun yolu da bana göre sevgiden geçiyor. Kötülük rüzgâr gibi hızla girer insanın içine. Kendini gönüllü olarak oraya hapseder. Hapisten çıkmak için uğraşmaz, af beklemez. Ta ki sevgi onu kuşatıp yaşam alanını darıltınca kaçmak zorunda kalır.

Bunları söylüyorum diye beni sürekli öğüt vermekten hoşlanan biri zannetmeyiniz. Yanlışlarımın bana öğrettiği doğruları paylaşmaya çalışıyorum.

Birçok kişiye dedim ki: Öğretmek benim işim değil. Ben gösteririm, anlatırım. Gerisine karışmam. Öğrenmek senin işin. Yani sen ister öğren, ister öğrenme!

Karmaşık gibi görünmesine rağmen hayatın aslında çok basit kuralları var. Üstelik bunları öğrenmek ve uygulamak çok da kolay! Mesela geçen gün okumuştum; Karen Homey, kaygıdan yakınan hastalarına “Tehlike ne?” diye soruyormuş. Bu soruyu illâki hastalara sormamız gerekmiyor, kendimize de sorabiliriz. Siz de deneyin, bulduğunuz cevaplardan sonra kaygılarınızın azaldığını göreceksiniz. Prof. Dr. Engin Geçtan da aynı soruyu hastalarına sorduğunu bir röportajında söylüyor.

Bakın şimdi aklıma ne geldi? Çoğunlukla bende böyle oluyor işte… Zihnim bir düşünceden diğerine atlayıveriyor. Bu sadece benzer konularda olsa mesele yok ama bazen şimdi olduğu gibi birbiriyle ilgisiz konularda da olabiliyor.

Aradan uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen bugün olmuş gibi hatırladığım bir anım var. Bir kız arkadaşım tartışmamızdan sonra giderken bana “Sakın peşimden gelme!” dedi. Ben de gitmedim. Sonra geriye döndü ve “Neden gelmiyorsun? Sen bir aptalsın. Çünkü bir kadını anlamıyorsun.” Dedi. O gün kendi kendime dedim ki; evet, ben bir aptalım çünkü hâlâ onun ne istediğini anlamış değilim.

Hoşça kalın.

Çetin

**

Çetin Bey Merhaba.

Evime döndüm. Teyzem biraz daha kalmam için çok ısrar ettiyse de beni dönme fikrimden caydıramadı. Evimi, annemi, babamı, eşyalarımı, sokağımızı kısacası her şeyi çok özlemiştim. Geldiğimde çok mutluydum. Onlardan bu kadar süre nasıl ayrı kaldığıma şaşırmıştım. Çok güzel bir-iki günü kavuşmanın verdiği sevinçle geçirdim.

Sonradan “Keşke, teyzemin sözünü dinleseydim de dönmeseydim.” Diyeceğim aklıma bile gelmezdi. Ama demiştim. Çünkü ilk dışarıya çıktığım gün Metin’le karşılaştım. Daha doğrusu yoluma çıktı. Benimle barışmak istediğini söyledi ve özür diledi. Ben ona hiçbir cevap vermeden yoluma devam ettim.

Daha önce yani benimle ilişkisi devam ederken başka kızlarla çıktığını ortak arkadaşlarımızdan bazıları bana söylemişlerdi; ben inanmamıştım. Benden ayrıldığını söylediği günlerde bu kızlardan biri ile samimiyeti ilerletmiş. Şimdi ise o kız, Metin’i terk etmiş. Demek ki boşta kalınca da tekrar benimle birlikte olmaya karar vermiş.

İki gün sonra gene karşıma çıktı. Aynı istekler, özür v.s… Ve tabii benim yine “hayır” cevabım… Üçüncü karşılaşmamızda ise sözleri biraz tehdit içeriyordu.

Evden çıktıktan üç beş dakika sonra Metin’i karşımda buluveriyordum. Galiba sürekli beni takip ettiriyor ve dışarıda olduğum haberini alınca da hemen geliveriyor.

En son gördüğümde “Pişman olacaksın! Benden günah gitti! İstersem seni kaçırtırım. İyi düşün!” dedi.

Gerçekten bunu yapar mı? Yapabilir. Çünkü bu, o benim tanıdığım Metin değil. Dengesiz, saldırgan hatta edepsiz bir adam… Artık bana bir kötülük yapabileceğine de inanmaya başladım. Bu durumu kimseye anlatamıyorum. Hele anneme ve babama hiç söyleyemem.

Bir tedbir düşünmem gerekiyordu. Ne yapabileceğimi kendime sordum. Kaçırılırsam polise ve aileme nasıl haber verebilirdim? Telefonum vardı, ancak kaçıranlar öncelikle telefonuma el koyarlardı. O nedenle bir tane daha telefon aldım. Yeni telefon çok küçük bir şey. Dışarı çıktığımda diğeri çantamda dururken, bunu üzerimde saklayacaktım. Başka da aklıma herhangi bir tedbir gelmiyordu.

Teyzemin yazlığında ve ilk döndüğüm günlerde burada ne kadar mutluydum, sevinçliydim. Bu hep böyle devam edecek zannettim. Oysa şimdi? Korkuyorum, bu bir gerçek. Ancak beni asıl kahreden korkudan ziyade çaresizliğim… İşte bunu, yani çaresizliği bir türlü kabul edemiyorum.

Git geller hayatımın bir parçası oldu sanki. Mutluluk, sevinç, güzellikler, iyilikler; derken mutsuzluk, üzüntü, çirkinlikler ve kötülükler… Sanırım Nilay’ı en iyi şu satırlar anlatabilir:

“Rüzgârın önüne kattığı bir kâğıt parçası gibiyim. Bazen yerlerde sürünüyorum, bazen de göklerde uçuyorum. Delicesine savruluyorum, yalnızlık dünyasının sınırsızlığında. Düşüyorum, düşüyorum bataklığın tam ortasına, ah, diyorum işte şimdi sona erecek her şey; fakat ne mümkün, zalim rüzgâr yükseltiyor tekrar göklere. Yükseliyorum, yükseliyorum, öyle ki değmek üzereyim mavi gökün kubbesine... Ah, diyorum eriştim gerçek cennete; ama gene o hain rüzgâr her şeyi mahvediyor. Başlıyor indirmeye aşağılara... Bir çıkarıyor, bir indiriyor, sonra tekrar çıkarıyor... Ya düşüklük, ya da yücelik... Ortası bulunamaz mıydı sanki!... Zıtlıklar üzerine mi kuruluydu yaşam?...”

Bu konunun dışına çıkmak istiyorum. Çünkü fasit bir dairenin etrafında dönüp durduğumu anladım. Hem kendi sorunlarımla sizi de meşgul etmemem gerekiyor.

Mektubunuzun posta kutusunda beni beklediğini tahmin ediyordum. Yanılmamışım. Teşekkür ederim. Mektubunuzu alınca elimle zarfın üzerini yokladım. Niçin mi? Gülmezseniz söylerim. Mektubun kaç sayfa olduğunu tahmin etmeye çalışıyordum.

Aslında satırlarınız arasında, benim şimdiki sorunumun çözümü ile ilgili ipucu da vermişsiniz. Uygulayacağım ve “Tehlike ne?” diye sorup, cevap bulmaya çalışacağım. Belki de bulacağım cevap, kaygımı yenmeme yardımcı olacak.

Ayrıca “Hayatta her şey istediğimiz gibi olmaz.” Sözünüze de katılıyorum. O nedenle tavsiyenize uyup önce kendime bakacağım; sonra da etrafa.

Acaba yaşadıklarım bana yazgımın bir oyunu mu? Çünkü yazgım bana “Seninle bir çocuğun hamurla oynadığı gibi oynarım. Sana istediğim şekli veririm.” Dedi. Hiç sesimi çıkarmadım, çünkü benimle oynadığını anlamıştım.

Sizinle görüşme isteğime olumlu ya da olumsuz bir cevap vermemişsiniz. İsteğimi kabul ederseniz, inanın sizi bu konuda asla zorlamam. Siz ne zaman ve ne kadar isterseniz o kadar görüşürüz.

Hoşça kalın.

Nilay

**

Nilay Hanımefendi Merhaba,

Mektubunuzda bahsettiklerinizin en sonundan başlayarak cevaplandırayım:

Ben de sizinle yüz yüze görüşmek isterim. Çünkü mektupla ifade edilemeyen birçok şey karşılıklı konuşarak anlatılabilir. Mektupta yaşanılan olaylara, sorunlara detaylı bir şekilde yaklaşma imkanı maalesef yok.

Bugünlerde işlerim biraz fazla. Çok yakında kolaylaşacağını sanıyorum. İlk fırsatta size buluşabileceğimiz gün konusunda bilgi vereceğim.

Yazgınızın size oyun oynadığını söylüyorsunuz. Yazgı, yazgı dedikleri nedir ki! İnsanoğlunun yıllardır başına gelen kötü olayların sorumluluğunu yıktıkları, olur olmaz suçladıkları bu yazgı denen şey ne ola ki! Değiştirememekten, iyileştirememekten söz ederiz yazgımızı... Doğru. Bunu yapabilme güç ya da yeteneğimiz maalesef yok.

Biz zavallı yaratıklar ancak yazgımızın izin verdiği sınırlar çerçevesinde hareket edebilir, bir şeyler yapabiliriz. Çoğu yazar bu sınırı demir bir çemberin belirlediğini söylese de, bu bana göre çember değil bir kementtir. Boynumuza takılı kemendin ucu da meçhul bir uzaklığa bağlanmıştır. Aslında bu mesafe bize çok uzak olduğu kadar, çok da yakındır. Kişi bunu yakınlaştırabilir veya uzaklaştırabilir. Ayrıca yazgımız, diğer insanlarla da ilgilidir.

Tüm yazgılar iç içe geçmiş daireler oluştururlar. Yalnız çapları birbirinden farklıdır. İsyan edip yazgımızı, dairesel dünyamızı değiştirmek istediğimizde boynumuzdaki kement de daralmaya başlar. ”Bu yazgıyı ben istemedim, ben doğmadan evvel yazılmış. Onu değiştirmek için savaşacağım.” gibi savunmalar da durumu zorlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Acaba yazgı, rast gele çizilmiş midir, insan da acımasızca karalanmış mıdır?

Kısacası, yazgı konusunda çok fazla söyleyeceğim olduğunu sanmıyorum. Evrende ve yaşamımızda cevabını asla veremeyeceğimiz çok sayıda soru vardır. Buna rağmen bu soruları sormaktan ve cevaplarını aramaya çalışmaktan vazgeçmemeliyiz. Yazgı da bunlardan biri işte…

Metin Bey ile ilgili olarak anlattıklarınız şaşırtıcı değil. O ruh haline sahip insanlardan beklenenleri yapmış. Daha da cüretkâr davranıp size zarar verecek davranışlarda bulunabilir. Moralinizi bozmayın, korkunun esiri de olmayın, ama kendinizi korumak için gereken tedbirleri de mutlaka alın.

Yaşadığınız bu olumsuzluklara bakıp sakın umutsuzluğa kapılmayın. Umutlarınızı hep taze tutun. Fırsat buldukça ruhunuza umut tohumları ekin. Ektiğiniz “umut” tohumlarının yeşermediğini görürseniz bir kez daha ekin, eğer yine yeşermezse tekrar ekin. Gene mi yeşermedi, vazgeçmek yok: Bir kez daha ekin...

Sol tarafına felç indiğini zannettiğim bir adam var. Birkaç kere onu uzaktan gördüm ve iki kere de karşılaştık. Sol ayağı diğerinden kısa, o nedenle sol tarafına aksayarak yürüyor ve sol eli vücuduna yapışık gibi sabit duruyor. Yürürken sağ elini ise normalden fazla açıyor. Yirmi, otuz adım atıp biraz durup dinleniyor; sonra yürümeye devam ediyor. Kırk yaşlarında olduğunu tahmin ediyorum. İçinde bulunduğu zor şartlara rağmen yaşam mücadelesi veren bu adamı, takdir etmemek mümkün değil. O nedenle onu her gördüğümde hem üzülüyorum hem de hayranlıkla izliyorum.

Bu adamın giysileri yeni değil, ama temiz. Bir işte çalışabiliyor mu, bilemem. Ekonomik durumu iyi olmamalı ki bazen çöp konteynerlerini karıştırırken de gördüm. Sağlam olan sağ elini çöp yığınlarına daldırıp birkaç dakika aranıyor. Buradan bir şey bulup da aldığını ise hiç görmedim. Demek ki işine yarayacak bir şey bulamıyor!

Yolda bu adam ilk karşıma çıktığında, ona yardım etmek istedim; yapamadım. Beni tersleyeceğinden korktum. Daha sonra pişman oldum ve terslenme riskini göze almadığım için kendime kızdım. Neyse ki birkaç gün sonra yine karşılaştık. Selam verip yolunu kestim. Cebimden para çıkarıp vermeye kalktığımda geri kaçmaya çalıştı. Parayı eline sıkıştırdım. “Sağ ol!” dedi. Bu sözü beni o kadar rahatlattı ki, anlatamam.

Söz umuttan açıldı ya, işte o yüzden bu olayı anlattım. İçinde bulunduğu zor şartlara rağmen bu adamın mücadele gücünün kaynağı umut değil midir? Umudunu yitirmeyen kişi aynı zamanda iyimser bir insandır. Tabii umudunu yitiren de kötümser… İyimserin ömrünün çoğu belki umutlarının hayali ile geçer, ama kötümser de koskoca bir ömrü hayıflanarak geçirmek zorunda kalır.

Teyzenizin yazlığından evinize döndüğünüzde duyduğunuz sevinci çok iyi anlıyorum. Ben, evinden mutluluk alamayanlara acıyorum. Orası öylesine tahkim edilmiş bir sığınaktır ki, ne bir olumsuzluk ne de bir kötülük içine girebilir. Kapısını açınca insanı saran sıcaklık, her yanında gezinen huzur ve mutluluk; yaşanan güncel sıkıntıları bir anda unutturuverir insana...

Mektubumu şu soru ile bitirmek istiyorum: “Geçmiş sizi engelliyor, gelecek korkutuyor mu? İyi de bunda şimdinin ne günahı var?”

Hoşça kalın.

Çetin

**

 

Çetin Bey Merhaba.

Mektubumu çok geciktirdiğimi biliyorum. İki ay kadar oldu galiba! Nedenini anlatırsam, beni bağışlayacağınızı umuyorum:

Çok zor günler geçirdim. Kendimi toparladıktan sonra size yazmaya karar verdim. Kâbustu yaşadıklarım, belki de işkence… Bu cümlem tam olarak anlatabilir mi o kötü günleri, bilemiyorum! Sadece bildiğim, şu an kendimi eskiye göre çok daha iyi hissetmiş olmam.

Hatırlarsanız, Metin’in beni kaçırmakla tehdit ettiğini anlatmıştım. Dediğini yaptı.

Çok önemli bir işim olmadıkça dışarıya pek fazla çıkmamaya çalışıyordum. O gün, evde öyle sıkıldım ki kendimi dışarıya atmazsam patlayacağım zannettim. Çıktıktan birkaç dakika sonra yanımda bir otomobil durdu. İçinden iki kişi indi. Biri on sekiz, diğeri yirmi beş yaşlarında iki delikanlı. Yaşça büyük olan; “Yenge, bize zorluk çıkarmadan arabaya bin! Sana bir zarar vermek istemiyoruz. Seni Metin abi istiyor, onun yanına götüreceğiz.” Dedi. Direnmemin bir faydası olmayacağını düşündüğüm için dediklerini yaptım.

Ben arabanın arka tarafına binince biri yanıma oturdu, diğeri de direksiyona geçti. Hareket edince yanımdaki ilk iş olarak çantamı istedi ve içini karıştırmaya başladı. Ne aradığını sordum, cevap vermedi. Telefonumu bulunca alıp cebine koydu, sonra da çantamı iade etti. Böylece ne aradığı da anlaşılmış oldu.

Araba çok hızlı gidiyordu, ama gene de geçtiğimiz yerleri görebiliyordum. Buraları biliyordum. Bu hızla gidersek mutlaka bir kaza yaparız diye aklımdan geçiriyordum ki yola bir köpek çıktı. Sürücü frene bastı, ben çığlık attım. Köpeğe çarptığı halde durmadı, aynı hızla devam etti. Birkaç yüz metre gittikten sonra bir sokağa saptı, bir ilkokulun yanından geçtik. İlkokulun adını okuyup hafızama yerleştirdim. İyi ki öyle yapmışım. Çünkü bu okulun az ilerisindeki depo gibi bir yerde durduk. Beni içeri soktular, kapıyı da üzerimden kilitlediler. Ben içeride yalnız başıma kaldım. Onlar dışarıda bekliyorlar mıydı, yoksa gittiler mi, bilmiyorum.

Tir tir titriyordum. Korkudan mı, soğuktan mı? İçerisi karanlıktı. Birkaç dakika yani gözüm karanlığa alışıncaya kadar hiçbir şey göremedim. Sonra yavaş yavaş içerideki eşyaları fark etmeye başladım. Bir masa, birkaç tane kalas, plastik bidonlar ve boya kutuları vardı. Ellerime ve yüzüme yapışan şeyler de örümcek ağı olmalıydı. Kalasların üzerine oturup heyecanımın daha doğrusu titremelerimin sona ermesini bekledim.

Kendimi iyi hissedince de bir şeylere çarpmamaya dikkat ederek kapıya doğru yürüdüm. Dışarıdan sesler gelip gelmediğini anlamak için kulağımı kapıya dayayıp dinledim. Araba sesleri vardı, insan sesi duymamıştım. Geri döndüm. Tekrar kalasların üzerine oturdum ve üzerimde sakladığım ikinci telefonumu çıkardım. Önce polisi mi yoksa annemi mi arayayım, diye tereddüt yaşadım. Annemin çok heyecanlanacağını, beni soru yağmuruna tutacağını ve dolayısıyla zaman kaybetmeme neden olacağını düşündüğümden önce polisi aradım. Kaçırıldığımı söyledim, bulunduğum yeri tarif ettim. Tabii gelirken yanından geçtiğimiz okulun adını da verdim. Sanırım okulun adını vermiş olmam polisin işini bir hayli kolaylaştıracaktı.

Annemi aradığımda önce bir çığlık attı, sonra ağlamaya başladı ve kendi kendine söylendi. Onu sakinleştirmem çok zor oldu. Nihayet ne yapması gerektiğini anlatabildiğimde ise en az on dakika geçmişti. En yakın karakola gidip durumu anlatmasını ve verdiğim adresi söylemesini istedim. Bu arada olayı babama şimdi söylememesi konusunda da sıkı sıkıya tembihledim. Babamda kalp rahatsızlığı var, aniden böyle bir olayı duyarsa ciddi sorunlar yaşayabilirdi.

İçerideki rutubet kokusu genzimi yakıyordu. Penceresiz, havalandırmasız bir yer… Şükür ki çok fazla beklemedim. Polis çok çabuk yetişti. Kapıyı vurarak korkmamam gerektiğini, gelenlerin polis olduğunu, kapıyı kıracaklarını, o nedenle kapıdan uzaklaşmamı bana söylediler. Kapıyı kırıp içeri girmeleri neredeyse bir dakika bile sürmedi.

Beni kaçıranları da polis daha sonra yakalamış, ama kaçırtanı yani Metin’i bulamamış. O gün beni önce hastaneye, oradan karakola ve savcılığa götürdüler. Bu hastane, karakol, savcılık üçgeninde daha sonraki günlerde de gidip gelmelerim olacaktı.

Bu olayın bir de eş-dost, arkadaş, akraba, mahalle tarafı var ki beni esas bezdiren de bu… Her sorana anlatmak zorundasın. Seni dinleyenler ya “ah, vah, tüh” diyorlar, ya da inanmayan gözlerle sana bakıyorlar. Hatta için için sevinenler bile olduğunu tahmin ediyorum. Neyse fazla kötümser olmamak için diyeyim ki bana öyle geliyor…

Böyle zamanlarda insan yanında dertlerini paylaşabileceği gerçek bir dost istiyor, hem de çok istiyor. Bir de bakıyorsunuz etrafınızda dost bildiklerinizden hemen hemen hiç kimse kalmamış. Tanıdıklarımın çoğu ise bana adeta bir cüzzamlı muamelesi uyguladılar. Çünkü benden uzak durmaya çalışıyorlardı.

İnsanların yaptıkları beni üzdü, ancak bir yerde okuduğum şu ifadede teselli buldum: “Tutunacak bir dalın, derdini paylaşacak bir dostun mu yok? Üzülme! Nasıl olsa gün gelecek o dal kırılacaktı ve o dost seni bırakacaktı.”

Keşke bu sözle daha önce karşılaşmış olsaydım. O zaman şimdi yaşadıklarıma karşı daha hazırlıklı olurdum. Böyle diyorum, ama o sırada başıma gelen bu felaket olmayacağı için belki de bu sözü çok abartılmış bile bulabilirdim.

Bir masaldaki Serçe diyor ki: “Konduğum dal kırılsa ne yazar? Yeter ki kanadım kırılmasın.” Evet, nasıl ki serçeye asıl fayda kanadından varsa, bana da asıl fayda kendimden olacaktı.

Tabii güzel şeyler de oldu bu aralar. Mesela yüzlerce sayfa yazı yazdım. Çoğu ölüm, aşk ve korku üzerine… Bu konuları seçmiş olmam elbette ki tesadüf değil. İşin doğrusu galiba konular kendilerini seçtirdi!

Sizin “Yazma aynı zamanda terapi yerine de geçer.” Sözünüz hep aklımda. Üstelik son yaşadığım olaylarla da sözünüzün doğruluğu bir kez daha kanıtlanmış oldu.

Deneme türündeki yazılarımı gözden geçirdim, düzeltmeler yaptım. Gördüm ki bir kitap olacak kadar materyal var elimde. Kitap bastırmak için ne yapmam lazım? Bu konuda bana bilgi verirseniz, yol gösterirseniz çok sevinirim. Çünkü benim kitap bastırma konusunda sahip olduğum bilgi, yok denebilecek kadar az.

Aklıma takılan bir soru var. Cevabını bir türlü bulamadım. Size de sormak istiyorum:

”Kusurla sev!” Diyor bir yazar. Düşünüyorum, düşünüyorum bu nasıl mümkün olacak bilmiyorum. Çünkü ufak tefek kusurlar mı, büyük kusurlar mı kastediliyor, diye kendime soruyorum. Ya kişi baştan aşağı kusursa ne olacak? Buna rağmen yine de sevilmeyi hak edecek mi?

Hoşça kalın…

Nilay

**

Nilay Hanımefendi Merhaba!

Geçmiş olsun. Bir bayanın başına gelebilecek en kötü olaylardan birini yaşamışsınız. Her şeye rağmen ayakta kalmanız hatta dimdik duruyor olmanız nedeniyle övgüyü de hak ediyorsunuz. O nedenle sizi kutluyorum.

Hayatta iyi insanlar olduğu gibi doğal olarak kötü insanlar da vardır. Kötü insanların varlığını inkâr edip polyannacılık oynamaya kalkan aşırı iyimserler, bu iddiaya karşı çıkabilirler. Tabii karşı çıkışları gerçeği değiştirmez; sadece onların yanılgılarını sürdürmelerini sağlar.

Zaman zaman kötüler başarılı olabilirler, hatta zafer bile kazanabilirler. Ancak tarih bize gösteriyor ki hiçbir kötünün zaferi kalıcı olmamıştır. Sonuçta kazanan yine iyiler olacaktır.

Nasıl ki kötü ahlâkın yolu, önünde sonunda bataklığa çıkarsa; kötü insanı bekleyen de aynı sondur.

Bir dostum hayatın önüne çıkardığı sürprizlerden yakınıyordu. Hazırlıklı olmadan bunlarla karşılaşmış olması canını çok sıkıyordu. Ona dedim ki:

“Hayat sana sürpriz yaptı diye şaşırma sakın; işi o. Eğer hayatın bir sürprizi ile uzun süre karşılaşmadıysan, asıl o zaman şaşır, hatta yaşayıp yaşamadığını kontrol etmek için bir de kendini çimdikle. “

Kitap bastırmayı düşünmüş olmanız beni sevindirdi. Bu konuda yayımlanmış iki tane yazımı özetleyerek size yardımcı olmaya çalışacağım:

Bu günlerde çok sayıda dosttan kitap yazdıktan sonra “Eyvah kitap yazdım!” diyen yakınmalar duydum. Belki siz de aynı durumdasınız ve belki de bir çığlık da siz atmak üzeresiniz.

Yazmaya hevesiniz ve yeteneğiniz var. Yazdıklarınız birikip de bir kitap hacmine ulaştığında “Şu ölümlü dünyadan geçip gideceğiz. Hiç olmazsa arkamızda bir şeyler bırakalım.” Diye düşünüyorsunuz ve bir kitap bastırmaya karar veriyorsunuz. Bunu nasıl yapabileceğinizin yollarını araştırdığınızda, belli başlı iki seçenek olduğunu görüyorsunuz:

1-Eserinizi bir yayınevine göndererek basılmasını sağlamak.

2-Eserinizi kendi imkanlarınızla bastırmak.

Birinci yolda karar kıldıysanız işiniz oldukça zor demektir. Kitabınızın kopyalarını gönderdiğiniz yayınevlerinin hepsinden olumsuz cevap alma ihtimaliniz çok yüksek. Belki de çoğu sizin eserinizi okuma zahmetine bile katlanmadan reddetmiş de olabilir. O nedenle reddedilen eserinize bakıp da değeri hakkında bir hüküm vermeyiniz.

Türkiye’de tanınmış birkaç yazarın dışında yayınevlerinin eserini yayımladığı ismi bilinmeyen kişi, ya hiç yoktur ya da çok azdır. Çünkü yayınevi de kendini koruma güdüsüyle hareket ediyor. Öyle ya satıp satmayacağını bilmediği bir kitaba neden yatırım yapsın ki? Kısacası bu yol size KAPALI…

Nilay Hanımefendi, böyle konuşuyorum diye sakın moralinizi bozmayın ve asla yazmaktan da vazgeçmeyin. Mücadele etme azminizi hiç kaybetmeyin. Ama gerçekleri de bilin!

Ben kendi yaşadığım olaylardan hareketle sizi bilgilendirmeye çalışıyorum. Amacım sizin hevesinizi kırmak değildir. Hani meşhur fıkradır: Hocamız damdaki karları kürerken, aşağıya düşmüş ve bayılmış. Herkes başına üşüşmüş. Kimi doktora götürmeyi, kimi çıkıkçı çağırmayı teklif ediyormuş. Kendine gelen hoca seslenmiş: “Bana öncelikle damdan düşen birini bulup getirin!” Yani, damdan düşenin halini, ancak damdan düşen anlayabilir. İşte bir damdan düşen de benim…

Gelelim ikinci yola. Kendi imkanlarınızla kitabınızı bastırmaya karar verdiyseniz önce bir maliyet araştırması yapmanız gerekecektir. Yayınevleri istedikleri ücreti verirseniz eserinizin niteliğine bakmadan yayımlamayı kabul edecektir. O nedenle önce bu işi en ucuza yapanı bulmaya çalışmalısınız. Kitabınızın sayfa sayısı ve baskı adedi ödeyeceğiniz ücrette rol oynayacaktır. Yayınevlerinin size yapacakları fiyat tekliflerinde de farklılıklar görürseniz hiç şaşırmayın. Mesela 160 sahifelik bir kitaptan 1000 adet bastırmaya karar verirseniz yayınevlerinin size teklif edecekleri fiyat 3000 ilâ 5000 lira arasında değişecektir.

Ekonomik durumunuz bu rakamı karşılamaya yetmedi mi? O zaman ikinci yolda bir başka seçeneğiniz daha var: Bir matbaacı ile anlaşarak kitabınızı bastırmak. Maliyet öncekinin yarısı kadar olacaktır. Eh, fena bir kazanç sayılmaz. Ama…

Evet, ama diyorum çünkü kendinizi bir maratoncu gibi bu yeni uğraşıya hazırlamanız şart. Önce bir matbaacı bulacaksınız. Onunla sıkı bir pazarlık yapacaksınız. Sonra kitabınızın kapağını hazırlayacak ya da hazırlatacaksınız. Dizgi işini yapacak bir editör bulacaksınız. Bu arada Kültür Bakanlığının sitesine girip oradaki formları doldurup kitap basımı için başvuruda bulunacaksınız ve eserinize bir ISBN numarası alacaksınız.

Sonra da matbaacıya “Basabilirsiniz.” Diyeceksiniz. Tabii matbaacıyla olan mücadelenizde de biraz sabırlı olacaksınız. Kitapları teslim edeceği tarihte bunun gerçekleşmeme ihtimali oldukça kuvvetlidir. Defalarca kitabınızın son halini görmek için matbaaya gidip gelmek zorunda kalabilirsiniz. O nedenle sabır diyorum.

Sonunda kitabınız basıldı… Bir araba tutup kitapları evinize getireceksiniz. Şayet birkaç kitap bastırdıysanız evinizin bir kitap mezarlığına dönüşme ihtimali de vardır. Öyle ya binlerce kitabı nereye sığdıracaksınız?

Bitti mi? Hayır. Kültür Bakanlığından kitabınız için bandrol de almanız gerekiyor. Önce yine bakanlığın sitesine girip bandrol başvurusu yapıyorsunuz, sonra da Ziraat Bankasına 20 lira yatırıp Kültür Bakanlığı bürolarından 1000 adet bandrol alıyorsunuz. Tabii bu bandrolleri evdeki kitaplarınıza tek tek yapıştırıyorsunuz. Çok şükür bitti değil mi?

Hayır, gene bitmedi… Belki de en zoru sona kaldı. İyi güzel de siz bu kitapları kime ve nasıl satacaksınız? Okura nasıl ulaştırmayı düşünüyorsunuz? İnternetten sağa sola duyursanız, kitap fuarlarına katılsanız belki kitaplarınızı okurlara sınırlı sayıda ulaştırabilirsiniz. (Kitap fuarlarına katılan yayınevlerinin çoğunun zararla döndüğünü biliyor musunuz? Fuarlarda günü bir-iki kitap satışıyla kapatan yazar da maalesef çok… )

Bedava mı vereceksiniz kitabınızı? Güzel fikir de kime? İnanın bedava verdiğinizde bile almak istemeyen çok sayıda kişi ile karşılaşacaksınız. İsteyenlerin adreslerine gönderseniz… O zaman da posta ya da kargo parasını da sizin ödemenizi isteyenler bile olacaktır. Bu kadar masrafı karşılayabilecek misiniz?

Az kalsın unutuyordum: Basılan her kitaptan savcılığa ve milli kütüphaneye de belli sayıda göndermek gerekiyor. (Bu yasal bir zorunluluk.) Gerçi bunu yapmak matbaacının işi, ama genelde onlar bu işi savsaklattıklarından durmadan mail adresinize yasal uyarılar gelir, rahatsız olursunuz ve sonunda siz göndermek mecburiyetinde kalırsınız.

Öyleyse bir dağıtım şirketine veririm kitapları, diye bir çare ürettiğinizi duyar gibiyim. Vermeden önce iyice düşünün derim. Zira bu yolu seçip de bir kuruş bile para alamayan dostlarım var…

Bu konuda daha söyleyeceklerim var. Sadece problemi ortaya koymak yetmez, çözüm önerilerinde de bulunmak gerekir. Sıkılmadıysanız onları da daha sonra anlatırım.

Mektubunuzun sonundaki sorunuza gelince: ”Kusurla sev!” diyen yazar sevginin yüceliğine, bağışlayıcılığına işaret etmek istiyor olabilir. Aslında seven kişi sevdiğinde kolay kolay bir kusur görmez. Görse de önemsemez. Sevmediğimiz bir kişideki en ufak kusur bize batarken, sevdiğimizdekini fark bile etmeyebiliriz.

Yaşamak için sevgi şart mı? Yaşamak için sevgi şart değil. Sevgisiz de yaşanır, ancak tıpkı bir ot gibi…

Az önce yazmaya ara verip balkona çıktım. Gece siyah elbisesini giymiş, çapkın yıldızlar göz kırpmaya başlamış, ortalığı rahatlatıcı bir sessizlik kaplamış… Gökyüzüne hayranlıkla baktım, baktım… Bu güzel duygular bana vefasız eski bir sevgiliye aşağıdaki sitemimi yazdırdı:

“Yıldızların öpüştüğü, güneşlerin tek tek söndüğü, ayın gözyaşlarını saklamak için buluttan gözlük taktığı o geceyi, evet o geceyi hatırlıyor musun? Sen neşe saçarken, ben hüzün doluydum; sen kahkaha atarken ben kan ağlıyordum. Takdir-i ilâhi her şeyde olduğu gibi bunda da nasıl dengeyi sağlamıştı: Zira o gece, ben mesut olmayı isterken, sen mutsuzluktan söz ediyordun...”

Ayrıca kendime nasihatlerde de bulundum. Çünkü biliyorum ki nasihatlerime başkalarının değil, en çok benim ihtiyacım var. İşte kendime bu geceki nasihatim:

“Zor bir işe başlayacaksan cesur ol, başaramadığın işlerde sabırlı ol ve tekrar dene, elin ayağın tutuyorsa gözlerin görüyorsa şükreden ol, sahip oldukların varsa mutlu ol, dost edindiysen vefalı ol, cahille karşılaşırsan sessiz ol, bilgili insanların dinleyicisi ol, haksızlık karşısında adaletten yana ol, yoksullara ve hastalara yardımcı ol, kötülere karşı affedici ol, iyilikleri unutan değil hatırlayan ol, hayvanlara karşı en az insanlara olduğun kadar merhametli ol, doğayı seven ve koruyan ol, aklını zararlı değil yararlı işlerde kullanan ol, ol,ol… Evet, ol ki insanım diye etrafta dolaşabilesin.”

Hoşça kalın.

Çetin

**

Çetin Bey Merhaba!

Kendime karşı içim öfke hatta nefret dolu… Kendimi bu pislikten arıttıktan sonra size yazmayı düşünüyordum. Ancak bunu başaramadım. Aylardır benden bir haber alamayışınızın nedeni verdiğim bu zorlu mücadeledir.

Çok kötü olaylar oldu. Yaşadıklarımı anlatmakta çok zorlanıyorum. Bir türlü kendime gelemiyorum. O nedenle korkuyorum, hem de çok korkuyorum. Ellerim, ayaklarım titriyor; bazen de kasılıp kalıyorum. Vücudumdaki hiçbir organımı hissetmediğim anlar çok oluyor, buna beynim de dahil. Buna rağmen bugün size yazmak için kendimi zorlamam gerekiyor; hem de çok…

İyisi mi olayları en başından anlatmaya başlayayım. Öğrenince siz de bana hak verecek, beni anlayacak ve bağışlayacaksınız.

O gün sabah erkenden uyandım. Diğer günlerden bir farkı yoktu. Yatağımı düzeltirken bir şarkı mırıldanıyordum. Annemin içeriden kahvaltıya çağıran sesini duyunca şarkıyı kestim, acele ederek yatağı düzeltme işini bitirdim. Kahvaltıdan sonra odama çekilip birkaç sayfa kitap okudum. Okuduğum kitap sıkıcı gelince bıraktım, camın yanına giderek etrafı seyretmeye başladım.

Her zamanki manzaranın aynıydı camın arkasından görünen. İşe yetişmek için büyük adımlarla yürüyen insanlar, okula giden öğrenciler, başının üstündeki tablayı tek eliyle tutan simitçi, yuvaya gitmemek için annesine direnen küçük bir çocuk ve tabii yoldan geçen araçlar… Farklı olan sadece durmadan çalan rahatsız edici cankurtaran sirenleriydi. Bu siren sesleri dakikalarca, belki de saatlerce sürdü. Cankurtaranların çıkardığı bu tiz ses, insanın bütün varlığını etkiliyordu. Ayrıca bu sesin yarattığı çağrışımlar da can sıkıcıydı. Öyle ya bu cankurtaranlar ya bir hastayı ya da bir yaralıyı götürüyordu. Belki de içindekilerden bazıları ölmüştü bile…

Mevsim kış olmasına rağmen hava günlük güneşlikti. Ama soğuk olmalıydı, çünkü insanları çoğunun boyunlarında atkıları ve başlarında bereleri vardı. Camdan içeri giren güneş az da olsa ısıtıcıydı. Güneşin sıcaklığı ısıtmakla kalmıyor aynı zamanda tatlı bir haz da veriyordu. O nedenle pencere kenarından daha uzun süre ayrılmaya hiç niyetim yoktu.

Güneşin önünü beyaz kalın bir bulut kapatınca “Kışın güneşi bu kadar olur.” Diye düşündüm. Oysa biraz sonra bulut güneşin önünden ayrıldı. Tekrar o tatlı sıcaklığa kavuşmuş olmama sevindim. Sevincim kısa sürecekti, zira önce gri, sonra da kara kara bulutlar sadece güneşi kapatmakla kalmadı bütün gökyüzünü kapladı. Ortalık kararmıştı. Gece karanlığı kadar olmasa bile ona yakındı. Rüzgârın estiğini sallanan ağaç dallarından anlamakta gecikmedim. Önce yavaş olan rüzgâr giderek hızını artırmaya başladı.

Havadaki bu anormal durumun farkına önce kuşlar vardı. Hızla uçup ağaçların arkasında yüzlercesi kayboldu. Kuşları kedi ve köpekler izledi. Bu hayvanlar da koşarak kendilerine bir barınak bulma telaşındaydılar. İnsanların ise davranışlarında henüz bir değişiklik yoktu. Cama iri iri birkaç yağmur damlasının vurduğunu gördüm. Yoldaki insanlar da bunu fark etmiş olmalılar ki aniden telaşa kapıldılar. Derken karanlık biraz daha arttı, rüzgâr hızını iyice artırdı, bazı kişilerin şemsiyeleri ters döndü. Düzeltmek için uğraşanlar oldu. Kimi de rüzgârla başa çıkamayacağını anlamış olmalı ki şemsiyeyi kapatmaktan başka bir çare bulamadı.

Yağmur yağmaya başlamıştı. Sokaktaki insan sayısı da azalmıştı. Yağmurun hızı da biraz sonra arttı. Bardaktan dökülürcesine yağmaya başladığında, elindeki poşeti kafasına koyup ıslanmaktan korunmaya çalışan bakkal çırağından başka kimse kalmamıştı sokakta. Yoldaki biriken sular giderek artıyordu. Derken su birikintisi kısa sürede kaldırıma kadar ulaştı. Arabalar ilerlemekte zorlanıyor, kornalara sürücüler öfkeyle daha uzun süre basıyordu. Bazı arabalar sağa yanaşıp dörtlülerini yakmışlar, demek ki artık ilerleyemiyorlardı. Tabii bunlar aynı zamanda trafiğin akışını da engellemekteydiler ki sürücüler iyice çileden çıkmaya başlamışlardı.

Hem bizim sokaktan hem de biraz ilerideki caddeden gelen korna seslerine cankurtaran sirenleri de katıldı. Caddeden gitme imkanı bulamadığı için bir cankurtaran bizim sokağa sapmış olmalı ki suyu yara yara ilerlemeye çalışıyordu. Tam bizim binanın önünde durmak zorunda kaldı. Çünkü trafik kilitlenmişti. Birkaç dakika bekledikten sonra ancak ilerleyebildi. Gözden kaybolduktan sonra da siren seslerini duyduğumdan pek hızla yol alamadığı belli oluyordu.

Yağmur hiç hızını kesmeden bir saatten fazla bir zaman yağdı. Sonra aniden durdu ve biraz sonra da gökyüzündeki bulutlar dağılmaya başladı. Güneş eskisine göre sanki daha parlakmış gibi geldi bana. Sular aktı gitti, geride ağır cisimlerin oluşturduğu çöpler kaldı. Dörtlülerini yakıp duran araçlar bile yavaş yavaş yola koyuldular.

Oyalandığımı ve asıl konuya bir türlü giriş yapamadığımı sanırım fark etmişsinizdir. Anlatmak, tekrar o olayları yaşamak benim için gerçekten çok zor. Belki de yazmaktan vazgeçerim. Yazacak gücü kendimde bulamıyorum çünkü.

İyisi mi yazmaya ara vereyim. Dinlenmek istiyorum. Bu sürenin sonunda belki mektubuma devam edebilirim.

Tam iki gün sonra ancak kalemi elime alabildim. Az önce ağladım, sonra aynaya baktım. Karşımda gözlerinden yaş değil, irin akan iğrenç bir varlık gördüm. Yamulmuş ağzından da bu varlığın kusmuk akıyordu… Elime ne geçirirsem bu lanete fırlatmak, onu yok etmek istiyordum. Bir parfüm şişesiyle aynayı kırmaktan son anda vazgeçtim. Üşümeye ve titremeye başladım. Korkuyorum, hem de çok korkuyorum. Neden mi? Kendimden…

Tekrar o güne dönüyorum: Yağmur dindikten sonra sokakta her şey normale dönmüştü. Bende ise aksine bir anormallik başlamıştı. Göğsümü daraltan bir sıkıntı vardı. Aynı sıkıntı daha sonra sırtımı ve midemi de sarmıştı. Yatağa uzanıp dinlenmenin iyi geleceğini düşündüm. O sırada başımı yastığa koyup hemen uyumayı o kadar çok isterdim ki! Başım yastıkta gözlerim tavanda birkaç dakika bekledim. Daha önce hiç görmediğim tavandaki, bir parmak kadar uzunluğundaki siyah leke canımı sıktı. Odanın başka tarafına bakmak için başımı çevirdiysem de dönüp dolaşıp hep aynı yere yani o siyahlığa bakmaktan kendimi alamıyordum.

Birinin kapıya hızlı hızlı vurmasıyla yattığım yerden sıçradım. Gelen zili çalacağına kapıyı yumruklamayı tercih etmişti. Kapıyı açmak için odamdan çıktığımda annemin de telaşla kapıya doğru gittiğini gördüm. Elbisesinden tutarak gitmesini engelledim ve kapıyı ben açtım. İki adam vardı karşımda. Biri polis üniformalıydı. “Nilay hanım siz misiniz?” diye sordu sivil olan ve polis kimliğini gösterdi. Başımı evet anlamında sallayınca konuşmasını sürdürdü: “Sizi bir teşhiste bulunmanız için götürme emri aldık. Bir an önce hazırlanıp aşağıdaki arabaya gelin. Biz sizi orada bekleyeceğiz.” Dedi.

Çabucak giyinip aşağıya indim. Polis arabasında ayrıca bir de sürücü vardı. Araba ben biner binmez hızla hareket etti. Ara sokaklardan bazen de caddelerden gidiyorduk. Trafiğin sıkışık olduğu yerlerde polisler megafonla sürücüleri uyararak bize yol vermelerini sağlıyorlardı. Gittiğimiz yerin karakol olduğunu düşünüyordum. Yanılmışım. Çünkü bir hastane bahçesinden içeri giriyorduk. “Morg” yazan yerde araba durdu ve biz indik.

Üzerinde beyaz giysiler ayağında plastik terlikler olan bir morg görevlisi bizi karşıladı. İçeride sabun deterjan karışımı ağır bir koku vardı. Ölülerin soğukluğuna bir de ortamın soğukluğu eklendiğinden titremeye başlamıştım. Ama asıl rahatsız eden içerideki o kokuydu… Öyle ağırdı ki nefes almamı bile güçleştiriyordu. Polislerden biri görevliye bir işaret yapınca o da içinde cesetlerin bulunduğu çekmecelerden birini çekti. İşareti veren polis eğilip çekmecenin içindeki cesede baktı ve kafasını “Bu değil!” anlamında sallayınca görevli öncekini iteleyip altındaki çekmeceyi çekti. Polis kolumdan tutarak beni çekmecenin içindeki cesedin yanına adeta sürükledi ve ekledi:”İyice bak… Tanıyabildin mi? Kim o?” Cesede baktım. Yüzü ve göğsü pıhtılaşmış kan doluydu. Hatta saçlarının bir kısmı bile kan rengindeydi. Sarı hafif siyah karışımı bir beniz, uzunca bir boy… İçerideki koku ve bu görüntü başımı döndürdü, içimi bulandırdı. Yığılıp kalacaktım oraya. Polis anlamış olmalı ki düşmemem için hemen koluma girdi ve beni morgdan dışarı çıkardı.

Dışarı çıkınca içimdeki bulantı daha da arttı ve bir ağaç köküne midemde ne varsa hepsini çıkarmak zorunda kaldım. Gelip geçen insanlar benim bu halimi görmemek için başlarını çevirip adımlarını hızlandırıyorlardı. Bir kadının yanındaki çocuğa “Oğlum biraz acele et. Buradan hemen uzaklaşalım.” Dediğini de duydum. Polis ağzımı, elimi, yüzümü yıkamam için bir şişe su getirdi. Biraz kendime gelince sordu: “Tanıdın mı cesedi?” “Hayır, tanımıyorum.” Deyince beni tekrar morgun içine sokup ölünün yanına götürdü. Cesedin sağ elini çıkardı. Buradaki dövmeyi bana gösterdi. “Nilay” yazıyordu. “Hâlâ tanımadığını mı iddia edeceksin?” diye sert bir şekilde sordu. Bu uyarı cesede daha dikkatli bakmamı sağladı. Evet bu Metin’di. Kesinlikle Metin’di. Dikkatli bakınca sol dudağının üzerindeki beni de görünce “Evet, tanıdım. Bu Metin.” Dedim.

Polislerden öğrendiğime göre, yüklü miktarda bir uyuşturucu kaçakçılığı yapılacağı ihbarı alınmış. Çok sayıda görevli kaçakçıları kıstırmış. Teslim ol, çağrısına uymayan kaçakçılara ateş edilmiş. Tabii kaçakçılar da buna karşılık vermiş. Kuşatmayı yarmak için çalışan kaçakçılar az kalsın bunda muvaffak olacaklarmış. Ancak gelen takviye polis güçleri kaçmalarını engellemiş. Çatışmanın sonunda Metin ve bir kaçakçı ölü ele geçirilirken biri yaralı üç kaçakçı da sağ olarak yakalanmış.

Oradan ayrıldıktan sonra, gene hastane-karakol-savcılık üçgeninde dolaştırılmaya başladım. Polis ve savcı benim tedirgin halimi gördükçe hakkımdaki şüphelerinden bir türlü vazgeçemiyorlardı. Yaklaşık bir hafta boyunca her gün saatlerce ifade vermek zorunda kaldım. Ne biliyorsam her şeyi anlattım. Metin’le aramızda geçen sadece ikimizi ilgilendirecek olan anılarımı bile anlattım. Buna rağmen benim suçsuz olduğuma bir türlü inanamıyorlardı. Onların gözünde ben de uyuşturucu işine bulaşmış yalan söyleyen bir suçludan başka biri değildim.

Ne olduysa oldu, orasını bilemiyorum; ama savcı bir gün “Kızım, sen daha nelerin uyuşturucu madde olduğunu bile bilmiyorsun. Hem kendimizin hem de senin zamanını boş yere aldık. Kusura bakma. Böyle davranmak, gerçeği ortaya çıkarmak zorundaydık. Artık gidebilirsin.” Dedi. Gerçekten de ben uyuşturuculardan habersizdim, hayatımda bir kere bile uyuşturucu madde görmemiştim. Sorgulama sırasında verdiğim cevaplardan bu sonucu çıkaran savcı beni serbest bırakmıştı.

Aileme, komşulara, akrabalara, arkadaşlarıma hatta mahallemizdeki tanımadığım insanlara karşı bile mahcubiyet içerisindeydim. Suçsuzdum, ancak bunu insanlara nasıl anlatabilirdim. Anlatsam bana inanırlar mıydı? Müstehzi, şüpheci bakışlar her an üzerimdeydi. Ailem bile aynı bakışlarla beni izliyordu. Vebalı bir hasta ya da kuduz bir köpek gibi herkesin bana karşı belli bir mesafeyi korumaya çalıştığını görüyordum. Yalnız, tek başıma kalmıştım. Şu koskocaman dünyada, kalabalıklar arasında yalnız, tek başınaydım…

Bütün bunlardan daha kötüsü de vardı: Ruhsal durumum… Bazen ağlıyordum bazen gülüyordum, bazen bir köşeye çekilip sessizce oturuyor bazen birden hareketlenip her şeyi kırmak, dökmek, parçalamak istiyordum. Bu gelgitler beni perişan ediyordu. Öyle ki Metin’in ölmesine sevinmeli miydim, üzülmeli miydim bilemiyordum. Metin’den sonra onsuz bir yaşam sürdürebilir miydim? Ondan kurtulmuş muydum, yoksa ona daha çok bağlanmış mıydım?

Günlerce dışarı çıkmadım. Tam olarak kaç gün olduğunu bilemem ama bir aya yakın bir süre olabilir bu mahpusluğum. Bir gün kendimi zorladım, sokağa çıktım. Ayaklarım beni mezarlığa doğru sürüklemeye başladığında içimdeki ses de geri dönmemi telkin ediyordu. Sesin isteğine uymamak için koşmaya başladım. Mezarlığa geldiğimde nefes nefeseydim. Duvarın üzerine oturup biraz dinlendim. Etrafa bakındım. Kimseler yoktu. Bırakın insanları benden başka bir tane bile canlı yoktu. Ne bir kuş, ne bir kedi, ne de bir köpek… Ortalık sessizdi. Sadece çok derinden gelen bir rüzgâr sesi duyuyordum. Soğuktu, ama üşümüyordum.

Metin’in mezarını bulmakta zorluk çekmedim. Mezarın yanına gelince üzerine kapandım ve ağlamaya başladım. Elimle toprağı okşadım. Metin’le konuşmayı denedim. Onu sevdiğimi, beni affetmesini söyledim. Beni duyduğunu, anladığını biliyordum; sesini duymamış olmam bu inancımı değiştiremezdi. Toprak yaş ve soğuktu. Bu yaş ve soğuk toprağın altında o gencecik bedenin yattığını düşündükçe önce kendime, sonra da onu öldüren polislere ve hatta tüm insanlara karşı olan öfkem kabarıyordu. Mezarın üzerinden kalkıp eve dönmeye karar verdim. Bu kararımı gerçekleştiremedim. Çünkü mezarın üzerinden ayağa kalkmış olmama rağmen bir türlü yürüyemiyordum. Ayaklarıma sanki pranga vurulmuştu. Ne kadar denersem deneyeyim yürümeyi bir türlü başaramadım. Tekrar mezarın üzerine kapaklanıp öylece kaldım. Rüzgârın sesi daha çok duyulmaya başlamıştı ve hava da artık kararmak üzereydi. Kulağıma ezan sesi geliyordu. Bildiğim bütün duaları defalarca okudum, okudum, okudum. Sonrasını hiç hatırlamıyorum.

Kendime geldiğimde bir hastanedeydim ve başucumdaki annem yaşlı gözlerini siliyordu. Eve dönmeyince beni aramaya çıkmışlar, bakmadık yer bırakmamışlar. En sonunda akıllarına mezarlık gelmiş. Neredeyse soğuktan donarak ölmek üzereyken yetişmişler ve hemen hastaneye getirmişler.

Hastanede üç gün kaldıktan sonra taburcu edildim. Hastanede kaldığım günlerde doktorlar, hemşireler ve annem birbirleriyle sözleşmiş gibi bana hep aynı nasihatleri verdiler. Ne söyledikleri benim umurumda bile değildi. Hepsine anlamış ve nasihatlerini tutacakmışım gibi başımı sallayarak cevap veriyordum.

Şimdi ise vicdan muhasebesi yapıyorum ve bu yüzden de çok rahatsızım. Yani vicdan azabı çekiyorum. Metin benim yüzümden öldü, benim yüzümden o gencecik beden soğuk toprağın altına girdi. Eğer bana hediye almak için hırsızlık yapmak zorunda kalmasaydı, hapishaneye düşmezdi ve uyuşturucu işine de bulaşmazdı. Tabii benden ayrılmak, ilişkimize son vermek de istemezdi. Yoksul ama mutlu bir yaşamı birlikte yürütür geleceğe dair hayaller kurardık. Belki de bir gün evlenir ve birlikte yaşlanırdık. Ya şimdi?

Evet, ben iğrenç bir varlığım. Sevdiğim insanın hayatını mahvettim, onun ölümüne neden oldum. Başkaları hatta Metin bile beni affetse de ben kendimi asla affetmeyeceğim. Kendimden iğreniyorum. Bir hayvan leşi bile benden daha temizdir. Ne yaparsam yapayım arınamayacağım. Yediklerim, içtiklerim ve hatta soluduğum hava bile benim yüzümden kirli…

Toprağa karışmak, Metin’in toprağına karışmak, onunla toprakta buluşmak istiyorum. İçimdeki zehri, topraktan başka yok edecek bir panzehir olduğunu zannetmiyorum. Huzura ancak böyle kavuşabileceğime inanıyorum.

Bunun bir veda mektubu olduğunu hemen anlamışsınızdır. İstedim ki sizinle helalleşeyim. Çünkü beni hiç tanımadığınız halde bana yazdınız, yazdıklarınızla doğruları göstermeye çalıştınız. Doğrusu çok da faydalı oldunuz. Mektuplarınızı sabırsızlıkla bekledim, geldiğinde de heyecanlandım. Hepsini defalarca okudum, öyle ki ezberlediklerim bile oldu.

Sizi tanımak istiyordum. Nasıl bir insan olduğunuzu çok merak ediyordum. Gülüşünüzü, öfkenizi merak ediyordum. Konuşmalarınızı dinlemek için can atıyordum. Bir gün buluşacağımızı ve sizinle ilgili aklımdaki soruları cevaplandıracağımı umuyordum.

Yazdıklarımı size okuyacaktım. Belki de yazdıklarımı beğenmeyecek, dudak bükecek ya da hepsini derhal çöpe atmamı tavsiye edecektiniz. O zaman ben de nasıl daha iyi yazabileceğimi, bu konuda neler yapmam gerektiğini size soracaktım. Bastırmayı düşündüğüm kitabımı onca meşguliyetinizin arasında bir şekilde size okutturmanın yollarını arayacak, bunda muvaffak da olacaktım. Kitap bastırma ile ilgili sorunlardan anlatmadıklarınızı bana anlatacaktınız. Ben de bu zorlukları nasıl göğüsleyebileceğimin yollarını araştıracaktım.

Size Metin’i, onunla olan ilişkimi anlatacak, nerede yanlış yaptığımı soracaktım. Belki de bu ilişkideki hatalarımı tek tek yüzüme vuracak, bana gitmem gereken yolu gösterecektiniz. Yanınızda ağlayacak, gülecek, kızacak, susacak ama sonuçta sizinle beraber olmaktan haz duyacaktım.

Bunların hepsi artık geride gerçekleşmemiş bir hayal olarak kaldı. Size fazlasıyla haksızlık ettim. Hep acılarımı, mutsuzluklarımı, yaşadığım kötü olayları paylaştım sizinle. İyi ve güzel şeylerden pek bahsedemedim. Gösterdiğiniz sabır için teşekkür ederim.

Mektubun bazı yerlerinde yazılar karışmış, ama okunabiliyor. Kusura bakmayın. Gözyaşlarım buna sebep oldu…

Bu mektubuma cevap beklemiyorum. Yazarsanız da ben o mektubu okuyamayacağım.

Yanlış bir adrese mektubum gitmişti. Şimdi ise belki de gene yanlış bir adrese bedenim gidecek; tabii ruhum da…

Birkaç gün içinde şöyle bir gazete haberi görürseniz lütfen şaşırmayın ve üzülmeyin: Mezarlıkta donarak ölmüş bir genç kız cesedi bulundu.

Elveda.

Nilay

 

 

Nilay Hanımefendi merhaba.

Mektubunuz geleli on sekiz gün geçti. Bu süre zarfında size yazmadım. Çünkü hep “Son gönderdiğim mektubumdaki bazı düşünceler gerçekte beni yansıtmıyor. Onlar bir bunalım anında ortaya çıkmış olan birtakım hezeyanlardır.” demenizi bekledim. Mektubun sonunu “-BİTTİ-” diye kapatmanıza rağmen, bugün yarın diye bekleyişimi sürdürdüm.

Sizinle olan mektup arkadaşlığımızı, tabii ki taraflardan biri dilediği anda bitirebilir. Bunun için herhangi bir açıklama yapmaya da gerek yoktur. Bunu rağmen ben, “yanlış adrese mektup”la başlayan bu yazışmayı; büyük bir ihtimalle “sahibi tarafından okunmayan mektuplar”la sürdüreceğim. Dilerim yanılıyorumdur.

Size yardımcı olamadığım için bir eziklik hissediyorum. Huzursuzum. Sizin için, arkadaşım için bir şeyler yapamamış olmak canımı acıtıyor. Belki acılarınızı sonlandıramazdım, belki gözyaşlarınızı dindiremezdim; ama hiç olmazsa dikkatinizi başka bir noktaya çekebilir, o sağlıksız ortamdan biraz uzaklaşmanızı sağlayabilirdim. Bunu deneme şansım olmadı; çünkü siz bana fırsat vermediniz.

Toplumumuzda genellikle, kendini savunma imkanı olmadığı için, ölünün arkasından konuşmak hoş karşılanmaz. Ben buna rağmen konuşacağım. Evet, Metin Bey hakkındaki görüşlerimi açıklayacağım: En başta şunu ifade edeyim ki, onun bu acıklı sonunda sizin hiçbir suçunuz yok. Onu, hırsızlık yapması için siz teşvik etmediniz, hapishaneye düştüğü zaman orada birtakım yasa dışı işler yapan insanlarla işbirliğine girmesini siz söylemediniz. Bu tamamıyla onun kendi tercihiydi. Nitekim hapisten çıktıktan sonra da uyuşturucu kaçakçılığı yapması, polisle çatışmaya girmesi onun tercihinin bu yönde olduğunu gösteriyor. Maalesef kişiliğiyle ilgili bu hoş olmayan eğilimler, onun sonunun kötü bitmesine neden oldu.

Metin Bey'in kaybına tabii ki üzüleceksiniz. Hiç tanımamış olduğum halde, ben de üzüldüm. Keşke bunların hiçbiri yaşanmasaydı!

Birkaç kere mezarlığa gittim, belki size rastlarım umuduyla. Metin Bey'in kabrini de buldum. Mezarın üzeri ilk gittiğimde taze çiçek doluydu, son gittiğimde ise çiçeklerin hepsi solmuştu. Metin Bey'in ruhunun huzur bulması için dua ettim. Saatlerce mezarlıkta, o sessiz canların arasında kaldım. Oradan ayrılırken üzerimdeki yükleri atmış gibi hissettim kendimi; rahatlamıştım.

Hayat ve ölüm iki ayrı yolculuktur. Biri kısadır ve biter; diğeri ise sonsuza kadar devam eder. Metin Bey, sonsuza kadar devam edecek olan yolculuğa çıktı. Sizin ise şimdilik böyle bir yolculuk yapmayı haklı gösterecek bir gerekçeniz yok.

Can kaçıyor, ölüm onu kovalıyor. Can yorulduğunda yakalanacak yani ölüme teslim olacak. Ömür denilen şey, işte bu kısacık kovalamacadan ibaret. Her doğan canlı, doğumla birlikte ölüme karşı büyük bir zafer kazandığını zanneder. Bu bir aldatmacadır. Daha doğrusu ölümün, canlılara oynadığı bir oyundan başka bir şey değildir.

Hayat bize acı vermez; biziz hayatı acıtan. Hayat bize engel koymaz; bizim kendimiz bir engeliz. Hayat belki de bir tiyatrodur. Evet evet hayat bir tiyatrodur; ama bu tiyatroya her gelen aynı oyunu seyretmez. Kiminin seyrettiği komedidir, kiminin trajedidir, kiminin ise dramdır. Bir de opera, operet gibi müzikli oyunları seyredenler vardır; ama bunların sayısı çok azdır. Hayat tiyatrosunda ne olacağımıza karar vermeliyiz. Oyuncu mu, seyirci mi, yoksa yönetmen mi?

İnsanın hayatında bazı günler, olumsuzluklar birbirinin peşi sıra geliyor. İşte bugün öyle oldu. Kahvaltıdan sonra, gazeteleri üzüntü ve öfke ile yere fırlatıp sakinleşmek için balkona çıktım. Çok kızgındım. Neden? Çünkü, gazeteler kazalarla, ölen insanlarla, öldürülen insanlarla, tecavüze uğrayanlarla, soygunlarla doluydu. Tabanca, bomba, füze, tank, top, savaş uçağı fotoğrafları işgal etmişti sayfaları.

Balkondaki temiz hava biraz iyi geldiyse de henüz sinirlerim yatışmamıştı. Onun için kendimi evden dışarı attım. İyi mi ettim böyle yapmakla? Sanmıyorum. Çünkü sokaklarda, caddelerde tam bir curcuna yaşanıyor. Her tarafta insanlar ve arabalar. Bağırışlar, motor ve fren sesleri, durmadan çalan kornalar. Bir ara bu insanların çıldırmış olduklarına karar verdim. Hatta dedim ki “Bu şehirde yaşayan insanların hepsi mazoşist. Çünkü kendilerine eziyet edilmesinden zevk almasalar, dakikalarca bir metre bile gitmeden arabalarının içinde beklemezlerdi. O nedenle, bundan sonra psikiyatristler, trafiğin yarattığı yeni bir ruhsal bozukluk tanısı koymalı.”

Egzos gazı, balata, döner, yemek, parfüm kokuları birbirine karışmış; elindeki parayla müşterilerin dikkatini çekmek için tezgaha vuran simitçi, bunlardan farklı bir koku duymama yol açıyor. Gene en iyisi bu susamlı gevrek kokusu galiba!

Lüks bir lokantanın önünden geçiyorum. 7-8 yaşlarında bir kız çocuğu, elindeki iki paket mendili cam kenarındaki masada oturan bir erkekle bir bayana uzatıyor. Bayanın kolları ve boynu takılarla dolu. Sanki seyyyar bir kuyumcu. Yapılı saçları kuaförden çıkalı fazla bir zaman olmadığını gösteriyor. Erkek şık giyimli. Kaliteli giysileri hemen dikkat çekiyor. Masalarının üzerinde kebaplar, salata ve içecekler var. Masanın görüntüsü beni özendiriyor. Kız çocuğu ısrarla yalvarıyor. Kadının suratı asılıyor, çünkü keyfi kaçtı. Nasıl kaçmasın? Karşısında başka birine ait olduğu hemen anlaşılan, etekleri yerde sürünen bir elbise giymiş, kirden saçları birbirine yapışmış, yüzü kalın bir kir tabakasıyla kaplı bir canlı var! Erkek bayan arkadaşının yüzündeki memnuniyetsizliği görünce, sinirlenerek bir şeyler söyleyip eliyle de işaretler yapıp kızı kovalıyor. Kız ağızları bollaşmış, yırtık ayakkabılı ayaklarını sürükleyerek ve önüne bakarak oradan uzaklaşıyor. Kadın sağ eline bıçağı, sol eline çatalı alıp kebabını yemeye başlarken, adam bir bardak suyu bir dikişte içiyor; zavallı kıza bağırırken boğazı kurumuş olmalı...

Mendil satan kızın peşinden koşuyorum. Omzuna dokununca duruyor. Elimi cebime atıp bir kâğıt para çıkarıyorum ve kıza veriyorum. Paraya bakıyor, elbisesinin önündeki cebinden bütün bozuk paraları çıkarıp, verdiğim paranın üstünü almam için bana uzatıyor. “Hayır” anlamında kafamı sallayınca bu sefer mendilleri vermeye çalışıyor. Gene aynı hareketi yapıp yanından ayrılırken şaşkın bir bakış atıyor yüzüme. Bundan sonra bu kız gibi mendil, sakız v.s satan bir çocuk görürsem ondan mutlaka bir şeyler alacağım.

Bu tanık olduğum olaydan sonra bir kez daha “Yoksulluğun, değerleri yiyerek beslenen bir canavar olduğu” kanaatine vardım.. O kızcağız bugün mutlaka birçok kişi tarafından terslenmiş ve kovulmuştur. Bundan sonra da kim bilir daha ne gurur kırıcı olaylar yaşayacak? Bütün bunlara rağmen o, gene de kendinin, belki de ailesinin karnını doyurabilmek için incinen gururunu umursamayıp mendil satmaya çalışacak.

Yüzyıllardır yoksulların da zengin olacağı masalı anlatılır ve insanların çoğu bu masalı hem dinler hem de inanır.

Dünyamızdan bir manzara canlanıyor gözlerimin önünde: Zengin çöpe atıyor, yoksul çöpten topluyor; zenginin kasasına milyonlar giriyor, az kazandığını düşünüyor, yoksulun cebine birkaç lira girince şükrediyor; zengin villada yaşıyor ama geceleri uyku tutmuyor, yoksul barakada yaşıyor kafasını yastığa koyar koymaz uykuya dalıyor; zengin en son model arabasıyla dolaşıyor gene de yoruluyor, yoksul yürüyerek gidiyor, yorulursa biraz dinleniyor sonra gene yoluna devam ediyor; zengin masasını çeşit çeşit yemekle dolduruyor yediklerinden tat alamıyor, yoksul bir tas çorbaya kuru ekmeği doğrayıp iştahla karnını doyuruyor. Bu şartlarda gerçekten kim daha mutlu? Zengin mi, yoksul mu? Bu manzara tabii ki sonsuza kadar devam etmiyor ve bir gün tüm eşitsizlikler eşitleniyor. O nedenle zengin bugüne bakarak sevinmesin ve yoksul da üzülmesin. Çünkü toprağın altına her insan sadece birkaç metre bez götürebiliyor. Al sana eşitlik!

En iyisi, tekrar odama dönmek. Yoksa burada kaldığım sürece kötümser düşüncelerden kurtulamayacağım.

Döndüm ve mektubumu yazmaya devam ettim. Yazarken fark etmemişim, karanlık sinsice süzülmüş odamın içine. Gözlerimi ovuşturunca, yazılar karışık görünmeye başladı ve o zaman karanlık olduğunu anladım. Lambayı yakmalıyım.

Bir karar verdim: Bundan sonra “Nilay Hanımefendi” demeyeceğim. Benim için artık sadece “Nilay” var. Çünkü bu resmi ve soğuk hitap şekli samimi bir dostluğun ortaya çıkmasını engelliyor. İlişkimizin doğal hale gelmemiş olması belki de senin bana tam olarak açılmanın önünde bir engeldi. Sen de bana sadece “Çetin” dersen sevinirim. Tabii yazarsan ya da görüşürsek!

Hoşça kal sevgili Nilay

Çetin

-BİTTİ-

 

MAKİNELEŞMEK VE ANADOLU'YA KAÇIŞ

Buralardan gitmek için verdiği, bu kaçıncı karardı? Saymamıştı, sadece çok olduğunu biliyordu. Her defasında vazgeçmiş ve her vazgeçisinden sonra da içindeki boşluk giderek büyümüştü. Sonunda boşluğun büyümesi durmuş, bu sefer de devasa boşluğun içi zehir dolmuştu. Zehir, her geçen gün etkisini artırıyor hayatı çekilmez bir hale getiriyordu. Zehri içinden atmak için yollar aramaya başladı. Bulamadı, bulamayacaktı.

İçinden çıkılmaz bir durumdu. Tahammülsüzlüğü had safhaya ulaşmış; her şeyden herkesten hatta kendinden nefret eder hale gelmişti. Yapaylaşan bir dünyanın yapay insanları ve olayları ile birlikte bir ömrü nasıl geçirecekti? Otomatiğe bağlanmış bir iş hayatı, çıkara dayanan insanlar arası ilişkiler, doğallığını hızla yitiren bir doğa...

Aslında birçok insan, onun yerinde olmak için neler yapmazdı? Büyük bir şirketin sahibiydi, şirketi adeta para basıyordu, onlarca emri altında çalışanı vardı. Haftanın yarıdan fazlasını yurt dışında geçiriyordu. Canı istedi mi atlıyor uçağa ver elini Paris, oradan Amsterdam, oradan da belki Londra... Dünyada dolaşmadığı yer çok azdı. Her gittiği yere içindeki zehri de götürdüğü için, bu gezmeler onun için bir anlam ifade etmiyordu.

Yaşı kaç mı bu adamın? Yuvarlak bir hesapla diyelim ki; kırklı yaşlarda. Evli ve bir tane de çocuğu var. Karısı ve çocuğu ile arasında herhangi bir problem yok, ama ilişkileri samimiyetten uzak, yani sıradan.

Uçağın penceresinden etrafı seyrederken gökdelenlere, kulelere, otoyollara, köprülere, barajlara tiksinerek bakıyor; ıssız ve karla kaplı dağları, ormanları, hatta çölleri gördüğünde biraz rahatlıyordu. Uçak inişe geçtiğinde ise havaalanında gördüğü yüzlerce kanatlı makine içini kaldırıyor, midesini bulandırıyordu. Hatta bir keresinde kusmak zorunda bile kalmıştı da hostes bayandan ve yanındaki beyden çok utanmıştı.

Huzuru arayacaktı, bulacağına dair içinde bir umut vardı. Onun için, bu defaki kararının kesin olduğu anlaşılıyordu. Şirketinin müdürüne, karısına, çocuğuna ve birkaç arkadaşına uzun bir süre buralarda olmayacağını söyledi. Hepsi onu dinledi ama hiç biri nereye gideceğini, neden gideceğini sormadı. Neden sorsunlardı ki...

Anadolu'ya gidecekti, onu oraya çeken sihirli bir güç vardı. Arabasına binip saatlerce gitti. Ormanlık bir alanda arabadan indi. Çok ileride, ormanın arka tarafında kilometrelerce uzakta yüksek bir dağ gördü. İçinde dağa, dağın tepesine tırmanmak isteği duydu. Bu isteği gerçekleştirmek için, önce ormanı aşması gerekiyordu. Sık ağaçlarla ve uzun otlarla kaplı ormanda yürümek oldukça zordu. Karanlık bastırdığında, o daha henüz yolun başında sayılırdı. Yorulmuştu. Elleriyle, ayaklarıyla otları düzeltip yattı. Hemen uyudu. Sabah olduğunu ortalığın aydınlanmasından anladı; güneşin doğup doğmadığını bilmiyordu. Çünkü ağaçların dalları, güneşi göstermemek için ne gerekiyorsa yapıyordu.

Ormanda kayboldu. Günlerce. Ormandan çıktığında ise burası ne ilk girdiği yerdi ne de ulaşmak istediği dağın etekleriydi... Üzerindeki elbise buruş buruş olmuş, sakalları uzamıştı.

Dar bir toprak yol gördü. Bunu takip edecekti. Belli ki daha önce buradan insanlar ve arabalar geçmişti. Yolun iki tarafı yeşil otlarla, yabani çiçeklerle doluydu. Baktıkça içini tuhaf bir sevinç dolduruyordu. Ama öte yandan da karnı iyice acıkmış ve susamıştı. Ormanda iken meyvelerle karnını doyurmuş, fakat burada meyve de bulamamıştı. Uzun bir yolculuktan sonra, küçük bir köy çıktı karşısına. Gördüğü ilk köylüden su ve yiyecek istedi. Hemen bir tas ayran getirdiler, ardından da ekmek ve peynir. Köylülere para vermek istedi, kabul etmediler. Bir yabancının köylerine geldiğini duyanlar, görmek için oraya koştular. Kim olduğunu, buralarda ne aradığını sormadılar. Sadece meraklı gözlerle ona baktılar, hoş geldin dediler.

Geceyi köyde geçirip, sabahleyin köylülere teşekkür edip yola koyuldu. Karşısına büyük bir ırmak çıkıncaya kadar yürüdü. Irmağı görünce bir ağacın altına oturup dinlendi ve bu ırmağı nasıl geçebileceğini düşünmeye başladı. Dinlenme süresi bir saat kadar sürdü. Irmak boyunca yürüyüp bir köprü arayacaktı. Aradı, aradı... Ama köprüyü değil de ırmağın en dar yerini buldu, buradan atlayarak karşıya geçerim, diye düşündü. Geri geri bir kaç adım gittikten sonra ırmağa doğru hızla koşmaya başladı. Biraz ıslak görünen zemine ayağını basıp havaya doğru sıçradığında, aksine yere doğru çekildiğini farketti. Bir bataklığa düşmüştü. Önce ayak bilekleri gömüldü bataklığın çamuruna, kurtulmak için çabaladı, daha çok battı. Dizlerine kadar gömülünce çabalamayı bıraktı, şimdi daha yavaş batıyordu. Etrafta tutunacak bir şeyler arandı. Bir ağaç vardı. Dallarına bir tutunabilse kurtulabilirdi. Ellerini uzattı. Olmadı. Batmaya devam ediyordu. Galiba sonu gelmişti, bütün hayatı gözünün önünden geçti. Hayat hikayesini bir film gibi görünce, bu hayatın sonlanmasından o kadar da üzüntü duymayacağını anladı. O bunları düşünürken şiddetli bir rüzgâr çıktı. Ağacın dalları ona doğru eğilmeye başladı. İlk iki denemesinde eğilen dalları tutamadı sayılır; çünkü ellerinde sadece birkaç yaprak vardı. Üçüncüde başardı. Kendine doğru uzanan dalı yavaş yavaş çekmeye başladı. Batması durmuş, hatta bedeni birkaç santim yukarı bile çıkmıştı. Yarım saat süren mücadeleden sonra, kurtarıcısı ağacın altında uzanıp yatıyordu. Çok yorulmuştu, dinlenmeliydi.

Kendini dinlenmiş hissedince ayağa kalktı, üzerindeki çamurla kaplı giysilerini çıkardı. Ayağında sadece külotu kalmıştı. Elbiselerinin ceplerini boşalttı. Paraları birbirine yapışmış, vıcık vıcık çamur içindeydi. Bunlar artık işine yaramazdı. Sadece paralar değil, ceplerinde ne varsa hiçbiri işine yaramazdı. Hepsini çıkardı ve ırmağa doğru fırlattı.

Giysilerini yıkayıp ağacın dallarına astı. Güneş iyi ısıtıyordu. Kurumaları fazla sürmezdi. Ayağındaki külotu da bazen yüzükoyun bazen de sırt üstü yatarak üzerinde kurutacaktı. Elbiseleri kuruyunca, giyinip yola devam etti. Birkaç yüz metre yürüyünce o kadar aradığı köprüyü gördü, sevindi.

Bir şehre geldiğinde beş parasızdı ve açtı. Fırınlardaki ekmekleri, lokantalardaki yemekleri, pastanelerin vitrinlerini seyretti. Seyir açlığını daha da artırdı. Gördüğü bir çöp konteynerini karıştırdıysa da yiyecek bulamadı. Konteynerin yanına oturdu. Çok geçmeden bir genç, onu dilenci zannedip önüne para attı. Zaten görüntü olarak dilenciden pek farkı da yoktu. Paraya baktı, almadı/alamadı. Gelip geçenler onun bu halini görünce kimi acıyor, kimi görmemezlikten geliyor, kimi kızıyor, kimi de ona “Çalış, çalış!” diye akıl veriyordu.

Önündeki parayı gören birkaç kişi daha, ona sadaka verince, bu paralarla karnını doyurmaktan başka çaresi kalmamıştı. Fırından bir ekmek, marketten de beyaz peynir ve bir şişe su aldı. Bunları yiyebileceği bir yer aradı, şehir parkını buldu. Orada karnını doyurdu. Gece bastırınca da üzerinde oturduğu bankta uyudu. Ertesi günü ve daha sonraki üç günü dilenerek ve aynı yerde yiyeceklerini yeyip uyuyarak geçirdi.

Geldiğinin dördüncü günü hem şehri dolaştı hem de dilendi. Hava karardığında ise gecelediği parktan çok uzakta olduğunu anladı. Kenar mahallelerden birindeydi. Yollar bozuk, evler gecekonduydu. Terkedilmiş bir ev aradı gece kalmak için. Yarısı yıkılmış, diğer yarısı da yıkıldı yıkılacak olan ahşap bir ev gördü. Kapısı açık küçük bir bahçesi de vardı bu evin. Çünkü menteşeleri koptuğu için kapı bir kenara konulmuştu, paslı bahçe kapısının yanından moloz ve tahtaların üzerinden atlayarak evin sağlam tarafına dığru yöneldiğinde içeriden cılız bir ışığın titrediğini fark etti. Işığa doğru yürüdü. Kapısı olmayan bir odaya girdi. Yerde bir sahanın içinde yanan mumun ışığının arkasında, görünüşü kendinden de kötü olan bir adam vardı. Bu, burayı mekan tutmuş olan bir ayyaştı.

Adam uzanmış yatıyor muydu yoksa oturuyor muydu, belli değildi. Adamın el salladığını, onu yanına çağırdığını gördü. Gitti. Oturdu. Hiç konuşmadılar. Konuşacak neleri vardı ki... Böylesi daha iyiydi.

Ayyaş, bir ara eliyle bir yerleri karıştırıp kocaman bir şişe şarap çıkardı. Üzerindeki tapayı attı, şişeyi kafasına dikti. Ona da ikram etmeden yapamadı. O da içti. Şişe bitinceye kadar bir fırt adam, bir fırt da o çektiler. Yattılar. Ayyaş, bu gece her zamankindan daha dar bir alanda uyumak zorunda kalmıştı. Çünkü misafire de yer açması gerekmişti. O nedenle söndürmeyi akıl edemediği muma oldukça yakınlaşmıştı. Üstelik sabaha yakın bir zamanda, sağa sola dönerken ayağı muma çarpıp devirmişti.

Sabaha karşı bu gecekondu mahallesi, itfaiye araçlarının siren sesiyle inledi. Mahalledeki yarısı yıkılmış ahşap bir ev yanıyordu. Söndürmek için yalnız itfaiye değil bütün mahalleli seferber olduysa da ev tamamen yandı, geriye sadece bir kül yığını kaldı. Polis ekipleri de olay yerindeydi ve vatandaşlardan içeride insan olup olmadığını öğrenmeye çalışıyorlardı. Kimi vardı, kimi yoktu diyordu...

İfadeler polisi tatmin etmemiş olmalı ki, külleri karıştırmaya başladılar. Mahalleli bir yandan yangını kolay atlattıklarına seviniyor, bir yandan da küller arasından bir şey çıkacak mi diye merak ediyordu. Meraklarının giderilmesi fazla zaman almadı; çünkü bir polis çığlık atarak kendisini birkaç adım geri atınca, ıslak küller arasından bir gövdenin ayağa kalktığı görüldü. Bu gövde elleriyle üzerini silkelemeye çalışıyordu, her tarafından simsiyah sular süzülüyordu.

Daha sonra, ayyaşın yanmış cesedi de bulundu.

Polisler adamı karakola götürüp ifadesini aldılar, üzerinden kimlik çıkmayınca onun kim olduğunu araştırmaya gerek görmediler. Garibanın, dilencinin biri işte. Şanslıymış, mucizevi bir şekilde kurtulmuştu. İtfaiyenin hep aynı yere, onun üzerine doğru su sıkmış olması bu mucizeyi yaratmıştı. Ona yeni giyecekler verip, cebine biraz para koyup, karakoldan gönderdiler.

Adam, karakoldan çıkar çıkmaz yoldan geçen bir otobüse bindi. Nasıl olsa yol masrafını karşılayacak parası vardı. Otobüsün son durağında indiğinde, kendini bir başka şehirde buldu. Burası öncekinden daha büyüktü. Cebinde sadece bugünkü yemek ihtiyacını karşılayacak kadar parası kalmıştı.

Bu şehirde de bir talihsiz olay daha yaşadı: Kanalizasyona düştü. Kapağı olmayan bir kanalizasyona düştü. Daha doğrusu kanalizasyonun kapağı önceden tabii ki varmış ama çalınmış. Kelimenin tam anlamıyla bir “Bok adam” oldu. Bereket versin kanalizasyon fazla derin değilmiş de boğulmaktan kurtuldu. Boğazına kadar battı, ama düşme sırasında etrafa saçılan pis su yüzünü ve kafasını da kirletti. Kendi çabasıyla bu pis yerden kurtuldu, kanalizasyonun içinden çıktı. Keşke çıkmasaydı, çıkamasaydı. Çünkü çıkar çıkmaz insanlar tarafından horlandı. Onun bu halini görenler burunlarını kapattılar, yüzlerini ekşittiler, başlarını yan tarafa çevirdiler.

Üzerindeki pislik kokusu, metrelerce öteden duyuluyordu. İnsanların ondan kaçmalarını, tiksinmelerini o nedenle doğru buluyordu. Kendi bile kendine karşı o insanların besledikleri duyguların aynısını besliyordu. Yani iğrenç bir varlık olmuştu.

İnsan olmayan bir yer aramalıydı. Neresi olabilirdi insansız bir yer? Şehrin dışına çıktı yürüyerek. Hava çok sıcaktı. O yüzden kısa sürede üzeri kurudu. Islaklık gitmişti ama koku aynı kalmıştı. Tekrar şehre döndü, yiyecek ya da para dilenecekti. Bırakın yiyecek ya da para vermeyi, hiç kimse onu yanına bile yaklaştırmıyordu. Sadece tek bir kişi açık olan avucunun içine bir kâğıt para bırakıp, yanından hızla uzaklaşmıştı. Bu da ona yeterdi. Hiç olmazsa bu para ile yiyecek alabilirdi. Bir büfeye yanaştı, elindeki parayı uzatıp sandviç istedi. Büfedeki adam küfür ederek onu kovdu ve:

-Boklu paran sende kalsın pislik şey. Diyerek bir köpeğe verir gibi uzaktan bir sandviç attı önüne. Sandviçin içindeki peynir ve domates etrafa saçıldı. Yerden bunları toplayıp sandviçin içine koydu ve yedi.

Burada barınamayacağını anlamıştı, tekrar şehrin dışına çıkmak için yürümeye başladı. Daha önceki gidişinde gözünden kaçan mezarlık, bu sefer dikkatini çekti. Geceyi orada geçirip ertesi gün erkenden yayan olarak yola koyuldu.

***

Vakit öğlen olmuştu bile. Yoruldu ve susadı. Seyrekleşen evlerin önünden geçen bir yoldan giderken gördüğü insanlardan su istedi, bunlardan biri eliyle burnunu kapatarak, elli metre ileride bir mahalle çeşmesi olduğunu söyledi. Oraya varınca kana kana su içti, elini yüzünü yıkayıp ferahladı.

Az sonra da kendini tahtadan iki kanatlı büyük bir kapısı olan bir dergâhın önünde buldu. O, buranın ne olduğunu bilmiyordu; açık olan kapıdan içeriye bakınca yerleri taş döşeli geniş bir avlu gördü. Avluda çiçekler, ağaçlar vardı, kulağına kuş cıvıltıları geliyordu. Sağ tarafta kesme taşlardan yapılmış bir türbe, onun hemen yanıbaşında sekiz mezartaşının yer aldığı bakımlı bir mezarlık, mescit ve şadırvan bulunuyordu. Avlunun etrafında sıralanmış çeşitli amaçlar için kullanılan odaları da gördü. Bu odaların aşevi, çilehane, misafirhane, derviş hücreleri, erzak deposu, tilavet odası, çamaşırhane ve hamam olduğunu daha sonra öğrenecekti.

Çekinerek içeriye girdi, burada da horlanmaktan, kovulmaktan korkuyordu. İnsanların kendisine tiksinerek bakacaklarını, yanlarına yaklaştırmayacaklarını sanıyordu. Kendisine doğru güler yüzle bir adamın yaklaştığını görünce, bir yanlışlık olduğunu düşündü ve hemen geri dönüp oradan kaçmak istedi. Ama adam yanına gelmişti bile...

-Hoş geldiniz. Buyrun, sizi ağırlayalım.

-Kapı açıktı da... Onun için içeri girdim.

-Dergâhımızın kapısı hiç kapanmaz, hep açıktır. Düşman saldırısı olduğunda bir kez kapanmış sadece. Gelenler kapıyı kapalı görürlerse girmeye çekinebilirler, geri dönebilirler diye hep açık tutarız.

-Ama ben, üstüm başım... Diye kekeledi.

-Çekinmeyin buyrun. Burası Haydar Baba Dergâhı, burada misafirlerin üstüne başına bakılmaz.

-Pislik içerisindeyim. Böyle nasıl gelirim dergâhınıza?

-Dıştaki pislikler önemli değildir. Çünkü yıkanıp, temizleyince bu pisliklerin hepsi yok olur gider. Gelin, ben önce sizi hamama götürüp bu sıkıntıdan kurtarayım.

Derviş, onun önüne düştü, hamama götürdü. Vücudunu yıkamasına yardım etti. Ona yeni ve temiz giysiler verdi. Karnını doyurdu, bir süre sohbet edip, kısaca hayat hikâyesini öğrendi. Yorgun olduğunu anladığından biraz uyuması için bir yatak gösterdi.

Adam uyurken Derviş, ilginç bulduğu için bu hikâyeyi gidip Pirine anlattı. Pir, dergâha gelen her kişi ile görüşmezdi. Daha doğrusu görüşme talebi Pir'den değil, diğer kişilerden gelirdi. Ama bu sefer tersi oldu ve Pir bu adamla görüşmek istediğini söyledi.

Adam uyanıncaya kadar derviş onun başında bekledi. Uykusundaki sayıklamaları dinledi, bir tarafından öteki tarafına dönerken yaptığı ani hareketleri, çırpınışları, yüzündeki acı dolu ifadeleri seyretti.

Adam, uyanınca biraz şaşkınlık yaşadı. Burası neresi, diye sordu kendine. Burnuna pis kokular gelmiyordu, ellerini başına sürdü, saçlarında pislik yoktu. Şaşkınlığı fazla sürmedi, anladı nerede olduğunu ve kendisine tebessüm eden dervişe aynı şekilde cevap verdi.

Derviş, Pir'in onunla görüşmek istediğini söyleyince heyecanlandı. Gene aklına kötümser düşünceler geldi: Ya buradan gitmesini isterse?

Derviş, onu Pir'in odasına götürüp geri döndü. Pir, gözüne oldukça yaşlı ama saygı uyandıran biri olarak göründü. Uzun bir sedirin üzerinde oturuyordu. Ona, yanına oturması için işaret etti. O, oturup oturmamakta tereddüt etti, çekiniyordu. Pir tekrar oturma işareti yapınca gitti elini öptü, sedire oturdu, ellerini dizlerinin üzerine koyup sessizce Pir'in konuşmasını bekledi.

Pir, ondan yaşadıklarını ve neden buraya geldiğini anlatmasını istedi.

Anlattı. Geçmişte hangi şartlarda yaşadığını, nelere sahip olduğunu, nasıl bunalıma girdiğini, sıkıntılarının onu huzur aramaya sevkettiğini; ama bu arayış sırasında başına birçok olay geldiğini; ormanda kaybolduğunu, bataklığa saplandığını, yanmış bir evin külleri arasından nasıl çıktığını, kanalizasyona nasıl düştüğünü ve insanların ondan nasıl tiksindiğini, bu halinden büyük bir utanç duyduğunu anlattı ve izin verirse dergâhta birkaç gün kalmak istediğini söyledi.

Pir, onun anlattıklarını hiç sözünü kesmeden sonuna kadar dinledi. Anlattıkları bitince de bir müddet konuşmadı. Zaten konuşurken biraz zorlanıyordu. Yaşlılıktan olmalı. Nihayet konuşmaya başladı.

-Burada birkaç gün değil, istediğin kadar kalabilirsin. Dergâhta dervişler, misafirler, hastalar ve hastaların yakınları vardır. Yiyeceğimiz, yatacak yerimiz hepimize yeter. Kıtlık zamanı bile biz sıkıntı çekmedik; misafirlerimizi ve hastalarımızı o yokluk günlerinde de ağırlayabildik. Bunu hayırsever insanlarımız sayesinde başardık. Erzak deposunun arka tarafa açılan bir kapısı vardır. Hayırseverler getirdiklerini oraya bırakıp, kimselere görünmeden giderler. Yani degâhımıza yardım edenlerin kim olduğunu biz bilmeyiz. Belki şifa bulmuş olan bir hasta yakınıdır, belki varlıklı bir insanımızdır, belki de başka biri...

Pir, konuşurken yorulmuştu. Biraz dinlenip sordu:

-Huzuru nasıl bulacağına inanıyordun?

-İçimdeki zehri akıtarak.

-İnsanın içindeki zehir dışarı akmaz, ne yaparsa yapsın gene içinde kalır. Zaten dışarı akıtılabilseydi bile bunu yapmamak gerekirdi. Çünkü zehir, senin içinde iken yalnız seni zehirliyor, ama dışarı akıtırsan başka insanları da zehirleyecektir. Onun için akıtılamaması bu açıdan yararlıdır. İçimizdeki zehri akıtamazsak da etkisiz hale getirebiliriz.

-Nasıl?

-Dil, sükût ve sessizlik ile. İnsan dilini ne zaman, nerede ve nasıl kullanacağını bilirse, gerektiğinde susmasını yani sükût etmesini bilirse; ruhunu ve bedenini derin bir sessizliğe alıştırırsa huzur da kendiliğinden gelir ve onu bulur. Affedici ol, böylece huzurunu pekiştir. Kusur arama. Başkalarında kusur bulduğunda, büyük bir iş yapmış gibi sevinme. Her insanda -ararsan- mutlaka en az bir kusur bulmak o kadar zor bir şey değildir. Sende de öyle... Edepli ol.

-Edepsize karşı da mı?

-Evet. Edepsize karşı bile edepli olmak gerekir. Edepli insan aynı zamanda şefkatli ve cömerttir. Bunlar bizim dergâhımızdaki derslerimizin ana konularıdır.

Pir, tekrar bir dinlenme molası verdi. Adam, onu yorduğunu anladı ve üzüldü; ama öğrenmek istediği daha çok şey vardı. O nedenle sormadan edemedi:

-Derviş nasıl olunur? Dedi.

Pir'in bu soru karşısında yüzünün asılır gibi olduğunu sandı. Hayır kızmamıştı; O'na öyle geldi.

-İyi ki “Ben derviş olabilir miyim?” diye sormadın. Çünkü böyle bir sorunun cevabını veremezdim. Dervişlik, gönül zenginliğidir, dervişin gönlü sevgi doludur. Gönlünü sevgi ile doldurmamış olanlar ve gönlü fakir olanlar boşu boşuna bu işe soyunmasınlar. Dervişlikte aza kanaat, yaradılanlara sevgi ve saygı, alçakgönüllülük, hoşgörü ve fedakârlık esastır. Derviş bilir ki kimse kimseden üstün değildir. O nedenle insanları eşit olarak görür. Derviş ayıpı görmez, yalanı duymaz, haramı tatmaz. Son söz olarak da şunu diyeyim: Derviş maşuku arayan bir âşıktır.

Sustu. Bu susuşu kısaydı:

-Bir gün buradan ayrılmak isteyebilirsin. İşte o zaman geldiğinde bize haber vermeden git; haber vermeden git ki biz senin yokluğunu hissettiğimizde gittiğini anlayalım. Bunun farkına ne kadar geç varırsak bizim için o kadar iyi olur. Burada istirahat et, kendini dinle, düşün; iş yapmak istediğinde dervişlere söyle, onlar sana uygun bir iş hemen bulurlar.

-Boş durmak istemiyorum. İş yaparak da istirahat etmiş olabilirim. Burada bir işe yaramalıyım.

-Ne zaman iş yapmak istiyorsun?

-Hemen şimdi.

-Öyleyse, ilk işini sana ben veriyorum: Bu akşamki yemeğimi sen getireceksin. Malûm, artık çok yaşlı bir insan oldum. Yürümekte güçlük çekiyorum. Yoksa toplu halde yemek yeme bana büyük bir haz veriyordu.

Pir'in yanından ayrıldığında kendini kuş gibi hafiflemiş hissediyordu.

Bundan sonra, sadece o günkü akşam yemeğini değil, her gün tüm yemeklerini Pir'e o götürecekti. Her yemeğini götürüp, boşlara almaya gittiğinde Pir, hiç konuşmuyordu, ama mutlaka onun başını eliyle birkaç saniye okşuyordu. Bu da onu memnun ve mutlu ediyordu.

Kısa sürede dergâhtaki yaşama alıştı, uyum sağladı. Onun adını bilen olmasa da herkes ona Tez-Can diyordu. Çok tez canlı olması, herkesten önce uyanması, her işe atılması, bilmediği işleri öğrenmek için çaba harcaması ona verilen adın ne kadar uygun olduğunu gösteriyordu.

Sabahleyin erkenden kalkar avluyu süpürür, gelen misafirleri karşılar, hastalara kalacakları yerleri gösterirdi. Dergâh, daha çok hastalarının ruhsal sorunlarına çare arayanlar tarafından ziyaret edilirdi. Şifahaneye yatırılan hastalara günün yirmi dört saati su sesi ve neyden üflenen müzik sesi dinletilirdi. Hastaların çoğu şifahanede bir ya da iki gün kalırdı. Daha fazla gün kalanlara çok az rastlanırdı. Hasta, götürülmeden önce üzerindeki eski giysilerin tamamı çıkartılır, yenileri giydirilirdi. Böylece kirli olan her şeyden ve hastalıktan kurtulunduğuna inanılırdı. Erkek hastaların soyunma ve giyinmelerine de Tez-Can yardım ederdi. Hasta sahiplerinin rızasını aldıktan sonra, kirli ve eski elbiseleri alır, ocağın içine atıp yakardı.

Dergâhta bağıran ya da yüksek sesle konuşan hiç kimseye rastlanmazdı. En yüksek ses bile neyin sesinden daha yüksek değildi. Her tarafta rahatlatıcı bir sakinlik ve huzur vardı. Dileyen ney sesini dinleyerek derin bir sessizliğe günün her saati kendini bırakabilirdi. Tez-Can sonunda aradığı huzuru bulmuştu. Burada dedikodu yoktu, kavga yoktu, huzursuzluk yoktu, hasetlik yoktu, kötülük yoktu, düşmanlık ise hiç yoktu. Kardeşlerin, canların birlikte yarattığı huzur, mutluluk ve sevgi vardı.

Tez-Can burada geçen günlerin, ayların, yılların farkında bile değildi.

Tez-Can bir gün Pir'in yemeklerini götürme işinde başkalarına haksızlık yaptığını düşündü. Bu bencillikti. Başkalarının hakkını gasbetmiş gibi suçluluk duyuyordu. Çünkü diğer insanların da Pir'in sevgi ve şevkatine ihtiyaçları olabilirdi. O bunu engellemiş, onları mağrum etmişti. Ağlamaya başladı. Sustuktan sonra Pir'in yanına gidip, yaptığı hatayı anlatmaya karar verdi.

İçeri girdiğinde Pir, şiş olan gözlerinden onun halini anlamıştı. Yanına oturması için işaret etti. Oturdu ve anlatmaya başladı. Anlatırken gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Pir, dinliyordu ve bir elini Tez-Can'ın çenesi altına koymuş akan gözyaşlarını avucunda topluyordu. Tez-Can susunca Pir konuştu:

-Üzülme, kendini böyle helak etme. Gerçeği bilmediğin için böyle düşünüp boş yere kendini suçluyorsun. Bu işte bir suç varsa, ben de suçluyum yani senin suç oratağınım. Çünkü aradığın huzuru buluncaya kadar bu işi senin sürdürmeni ben söyledim. Seni her gün görmek, ilerleme kaydedip kaydetmediğini anlamak ve içimdeki sevgiden sana vermek istiyordum. Şimdi görüyorum ki, sen aradığın huzuru bulmuşsun, mutlusun. Onun için bundan sonra benim yemeklerimi getirme işi, eskisi gibi yapılsın, yani sırayla olsun.

***

Tez-Can buraya geleli kaç gün, kaç ay ya da kaç yıl olmuştu? Bilemezdi. Bırakın bunu bilmeyi o gün günlerden ne olduğunu sorsanız, bunun bile cevabını veremezdi. Buradaki zaman anlayışı çok farklıydı, belki de tuhaftı. Kimse zamanla ilgilenmiyordu, zamansa bildiği gibi akıp gidiyordu. Yoo belki de akmıyordu, gitmiyordu; duruyordu olduğu yerde. Ya da o aslında yoktu, bir aldatmacaydı; değişimin kurnazca kurguladığı bir aldatmaca...

Tez-Can mutlu olduğunun, huzuru bulduğunun farkındaydı. Onun için zaman problemini de kurcalamaya başlamıştı. Geçmişe gitmek istedi. Ama ne kadar geçmişe gidecekti? İçinde bulunduğu zaman hakkında bilgisi olmadığından, kronolojiye uygun bir zaman sıralaması da yapamıyordu. Galiba en uygunu dergâhta yaşadıklarından başlayıp yavaş yavaş geriye doğru gidip düşünmekti. Öyle yaptı. Dergâhta yaşadıklarını düşünmeyi bitiremeden uykuya daldı. Sabahleyin uyandığında, zamanı düşünecek durumda değildi; hemen kalkıp avluyu süpürecekti. Sonra da diğer işler yapılacaktı.

Gece yattığında ancak, tekrar döndü zaman problemine ve geçmişe... Bu gece de aynı oldu, yani fazla bir ilerleme kaydedemedi. Böyle günler, geceler geçti. Nihayet bir gün, karısını, çocuklarını, arkadaşlarını düşündü; onlarla yaşadığı anılar canlandı belleğinde. Onları özlemişti. Onları çok ama çok sevdiğini hissetti. Onlara sevgisini vermek isteği duydu.

Onların yanına, ait olduğu yere gitmeliydi. Yaşadıklarından, öğrendiklerinden onları faydalandırmalıydı. Kararını verdi; dergâhtan ayrılacaktı.

Akşam olduğunda Pir'in yemeğini götürmek istediğini dervişlere söyledi. Sıra onda olmamasına rağmen bir itiraz gelmedi. Götürdü. Pir'in gözlerinin içine bakamıyordu, onu gözlediğini hissediyor, ağzını açıp tek kelime konuşamıyordu. Yemekleri bırakıp odadan çıktı. Yarım saat sonra, boşları almak için tekrar odaya girdiğinde Pir, yanına oturması için işaret etti. Suçlu bir çocuk gibi çekinerek oturdu. Pir, konuşmaya başladı:

-Gitmeye karar verdin değil mi? Hani gideceğini haber vermeyecektin? Konuşmuştuk bunu.

Pir'in sözleri onu utandırmıştı, yer yarılsa da yerin içine girebilseydi. Kısık bir sesle hata ettiğini söyledi ve defalarca bağışlanmasını istedi.

Pir, eliyle Tez-Can'ın başını okşayıp dedi ki:

-Suç işlemedin ki bağışlanma diliyorsun. Aslında gideceğini haber vermekle bir açıdan da iyi yaptın. Çünkü ben de seni görmek ve bir daha bu dünyada yüz yüze gelemeyeceğimiz için senden helallik dilemek istiyordum. Huzuru buldun ve iyileştin; özlemini çektiğin insanların arasına dönme zamanı geldi. Onlardan alabileceğin ama bundan çok daha fazla onlara verebileceğin şeyler var. Bana söyledin fakat dergâhtaki diğer insanların haberi olmasın senin gittiğinden. Yokluğunu hissederler ama inzivaya çekildiğini, çilehanede olduğunu sanırlar.

Karşılıklı helalleştikten sonra Pir'in elini öptü; Pir eliyle saçlarını her zamankinden daha fazla okşadı ve:

-Haydi, git artık! Dedi.

İçinde boşalan yemek sahanlarının olduğu tepsiyi aldı ve odadan çıktı.

Tez-Can o gece gizlice dergâhtan ayrıldı. Gittiğini Pir'den başka kimse bilmiyordu. Ta ki bir hafta sonra Pir, dünyasını değiştirince gittiğini herkes anladı. Çünkü cenazede Tez-Can'ı arayan gözler, onu bulamadı.

***

Tez-Can, eski hayatına döndü. Tabii bu hayatta onun adının Tez-Can olduğunu bilen yoktu. O, şimdi karşılaştığı olaylara, yaşadıklarına, etrafındaki insanlara başka bir gözle bakıyor; tahammül ve anlayış gösteriyordu. Dergâhta yaşadığı anılarını ve bilhassa Pir'in nasihatlerini sık sık hatırlıyordu. İki-üç ayda bir, bir kamyon dolusu yiyecek, içecek, giyecek malzemesini marketlerden kendi seçiyor, bunların araca yüklenmesine yardım ediyor; şoföre dergâhın erzak deposunun arka kapısına bunları kimseye görünmeden bırakıp gelmesini söylüyor; bir gören olur da kim gönderdi diye sorarsa cevap vermemesini sıkı sıkıya tembih ediyordu.

Aradan uzun bir zaman süresi böyle geçti. Bir gün, gönderdiği malzemeler geri geldi. Şoför:

-Beyim, dergâh mergâh bir şey kalmamış orada. Sordum, nereye gittiğini bilen yok, diyordu.

-Sen şaşırdın mı be adam? Önceki gönderilenler gitti de bu neden geri geldi? Dergâh, nereye gidecek? Kocaman dergâh nereye gider? Dedi kızgın bir ses tonuyla.

-Valla beyim, ben de şaşırdım. Üstelik benim defalarca gittiğim bir yer orası. Şimdi orada her taraf kazılmış, galiba oradan otoban geçecekmiş.

Bu sözleri duyunca hemen arabasına atladı. Saatlerce süren bir yolculuktan sonra dergâhın bulunduğu yere geldi. Aradan geçen yıllar oraları çok değiştirmişti. Yeni ve çok katlı konutlar, parklar, alış-veriş yerleri yapılmıştı. O yüzden dergâhın yerini bulmakta biraz zorlandı. Bulduğunda ise çalışmaları devam eden simsiyah bir asfalt, gidip gelen kamyonlar, silindirler, kepçeler görünce âdeta şok geçirdi. Arabasından inip düşe kalka kazık yerlerden geçti. Makineleri durdurup dergâhı kurtarmak ister gibiydi, ama aslında dergâhtan geriye bir tek tuğla bile kalmamıştı. Az kalsın önüne atladığı bir kamyonun altında kalacaktı. Neyse ki şoför onu farketmiş ve zamanında frene basmıştı. Kamyon dururken öylesine acı bir fren sesi çıkardı ki duymayan kalmadı. Bütün makineler sustu, herkes ne olduğunu öğrenmek için oraya koştu. İçlerinde iyi giyimli, olay mahalline koşarken bile sağa sola emirler veren bir adam da vardı. Belli ki o, bu işin yetkilisiydi.

Bu adam fren yapan kamyon şoföründen olayla ilgili bilgiyi aldıktan sonra Tez-Can'ın yanına gelip ona bağırmaya başladı. Tez-Can da bu adamın yakasına yapışıp bağırıyordu:

-Dergâh nerede? Pir'e ne oldu, dervişlere ne oldu? Türbe nerede türbe?

Adam yakasını kurtarıp cevap verdi:

-Türbeyi de yanındaki mezarları da şu karşıdaki tepenin arkasına naklettik.

-Ya Pir, ye dergâh, ya dervişler...

-Git işine be adam! Bize vakit kaybettirme! Bu devirde dergâh, Pir, derviş mi olurmuş? Diyerek Tez-Can'ı itekleyip yere düşürdü, arkasını dönüp giderken tekrar çalıştırmaları için makineleri kullananlara işaret verdi. Makineler çalışmaya başladı.

Tez-Can, yere kapaklandı. Alnı çizildi, burnu kanadı, ellerinin içi soyuldu. Düştüğü yerden kalktı, başı dönüyordu. Onun için gördüğü bir taşın üzerine oturdu, başını ellerinin arasına alıp yüksek sesle beddua okumaya başladı.

Ama, makine gürültüsünden onun sesini duyan hiç olmadı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Giriş Formu

Dost Siteler

Destan Romanlar

KÜÇÜK AVCI
Altay Türklerinin Mağday Kara destanı, 111 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün5355
mod_vvisit_counterDün11158
mod_vvisit_counterBu Hafta16513
mod_vvisit_counterGeçen Hafta78665
mod_vvisit_counterBu Ay200387
mod_vvisit_counterGeçen Ay457334
mod_vvisit_counterToplam16058141

Şimdi: 126 misafir, 1 üye, 116 bots var.
IP: 54.167.29.208