Beethoven Diyor ki :

Hayatı sevmiyor musunuz..? Öyleyse zamanı israf etmeyiniz, çünkü hayat ondan yapılmıştır.


BEN DE DENEDİM

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

 

 

 

BEN DE DENEDİM...

(Deneme)

 

Ömer Faruk HÜSMÜLLÜ

 

1952 yılında Tekirdağ ilinin Çerkezköy ilçesinin Kızılpınar köyünde doğdu. İlkokulu Kırşehir’de,  Ortaokul’u Ürgüp’te ve Liseyi Adana’da (Devlet hesabına Parasız Yatılı olarak) okudu.  1974 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünü bitirdi. 13 yıl devlette felsefe öğretmenliği, müdür yardımcılığı, müdür başyardımcılığı ve okul müdürlüğü görevlerinde bulunduktan sonra istifa ederek özel sektöre geçip dershanelerde öğretmenlik, bölüm başkanlığı ve müdürlük yaptı.

Devlet okullarında ve özel sektörde toplam 36 yıl görev yaptıktan sonra emekliye ayrıldı. Emeklilik yaşamı sırasında Oruç Yıldırım adını kullanarak çeşitli forumlarda ve sitelerde çok sayıda yazı yazdı.

Halen İstanbul’da yaşamaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Basılı Eserleri:

  1. Mağaranın Kamburu (Roman P-Kitap tarafından basıldı)

  2. Memleketimin Delileri (Roman)

  3. Nifak (Roman)

  4. Oruç Baba’dan Aforizmalar (Deneme P-Kitap tarafından basıldı)

  5. Sokrat İle Meraklı Eşek Arısı (Diyalog P-Kitap tarafından basıldı)

  6. Bir Anı Defteri Buldum (Roman P-Kitap tarafından basıldı)

Daha çok deneme türü eser yazmaktan hoşlanmakta ve çalışmalarını bu doğrultuda sürdürmektedir. Bütün hayatı boyunca, “Sorgulamayan insan cahildir; sorgulatmayan ise zalim!” ilkesini benimsedi.

 

**


 

İLETİŞİM:

Mail:  Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Cep Tel: 0535 723 35 79

Ev Tel: 0216 466 42 28

 

İNSANLA BAŞLAMAK

Evet, Ben de Denedim’e insanla başlamak istiyorum. Evrende bilinen en zeki yaratık insanla… Tabii şimdilik, bilinen en zeki yaratık! Neden şimdilik? Çünkü insandan daha zeki canlıların olma ihtimali de var. Hem de bu ihtimal bana göre oldukça yüksek. Gel, bunu kanıtla derseniz, yapamam. Ama mantığım, evren dediğimiz bu devasa yapının içinde aklımıza, hayalimize bile gelmeyecek olan çok şaşırtıcı varlık ve olaylar bulunabileceğini bana söylüyor.

Gerçi yüz yıllar önce birçok insan, evrende başka zeki varlıkların olabileceği fikrine karşı çıkmış hatta bu konuda ısrar edenleri ölümle cezalandırmıştır; ama bir galakside yüz milyar (bazı kaynaklara göre bir trilyon) yıldız bulunmakta ve evrende de böyle yüz milyar galaksi bulunduğu bilinmekte iken, sadece bizim gezegenimizde bu özelliğin olduğunu iddia etmek, bir büyüklük kompleksine kapılmaktan başka nedir? Ben daha da ileri giderek diyorum ki: İnsanoğlu; önce başka bir gezegenden kovuldu, sonra da bu dünyaya atıldı.

Bu düşüncenin gerisinde yatan böbürlenmekten başka bir şey değildir. İnsanoğlu fazla böbürlenme yani övünerek kabarma, kurumlanma!. En basidinden şunu gör ki, bu küçücük dünyada bile senden hızlı koşan, senden daha güçlü, senin duyamadığını duyan göremediğini gören, senden çok daha fazla yaşayan hayvanlar var. Neden bu kocaman evrende senin kadar ya da senden daha zeki yaratıklar olmasın?

Şunu da kabul edelim: Ne yaparsak yapalım gaflet uykusundan uyandıramayacağımız o kadar çok insan var ki! Köhne inanışların kölesi olmuş insanlardan akla uygun düşünceler beklemek iyimserliğin çok ötesindedir. Onlar akıllarını kullanıp, eleştiri yapabilselerdi zaten bu köhne düşüncelere saplanıp kalmazlardı. O nedenle insanı iyi tanımak gerektiğini söyleyenler olacaktır. Evet, tanıyalım ama bütün insanları tanımak gibi zahmetli bir yol seçeceğimize önce kendimizi tanımaya çalışalım. Kendimizi tanırsak zaten bütün insanları da tanımış oluruz.

Bugün geçmişteki mağara devrinden yani tarih öncesi bir devirden de bahsediyoruz. Bilgi artık öylesine hızla çoğalıyor ki, belki de gün gelecek insanlar bugünü de “mağara dönemi” olarak değerlendirecek.

Biz asırlardır insan dürüsttür, insan ahlâklıdır, insan fedakârdır, insan yardımseverdir, insan yaratıcıdır gibi insanın ne olması gerektiği ile; ya da insan yalan söylemez, insan çalmaz, insan hak yemez, insan cinayet işlemez gibi insanın ne olmaması gerektiği konularıyla uğraşıp durmuşuz. Oysa insanın ne olduğu sorusu, aklımıza bile gelmemiş.

Gelin birlikte “İnsan nedir?” sorusunu soralım ve bu soruyu şöyle cevaplayalım: İnsan ahlâksızdır-ahlâklıdır, insan iyidir-kötüdür, insan yalancıdır-dürüsttür, insan açgözlüdür-kanaatkârdır, insan vicdanlıdır-acımasızdır… gibi birbirinin zıttı özelliklere sahip bir varlıktır.

Ya da şöyle diyelim: İnsan çamurdur. Paçalarına bulaşabileceği gibi ondan değerli eserler de yapabilirsin. Yani, insanlar aslında ne büyüktür ne de küçüktür, ne iyidir ne kötüdür... Durduğun, baktığın yere göre ya büyüktür ya da küçüktür; ya iyidir ya da kötüdür.

 

● ● ●

 

 

 

L Â N E T

 

Zaman öylesine sonsuza uzanmış ki… Ruhların sohbetinin anlamsızlığını bize iletemeyecek kadar! Boşluğun başlangıç ve bitiş noktalarını aramak ve merak etmek neden? Var olandan gayrısı yalan değil mi bu dünyada? Hep yokluk, hep yokluk, arayış, arayış, bulamamak, ümitsizlik zevk veren yegâne işkence oldu artık.

Ilık ve sessiz bir rüzgârı severiz. Otun, çiçeğin, ağacın ilettiği kokuyu duymak isteriz. Sevmek sevilmek isteriz. Ölesiye sever, öldüresiye seviliriz. Kanımız akmadan bilemeyiz tatlı hayatın kıymetini, biz nedense hep saçmalıklarla uğraşır, saçmalayanları tutarız. Sanki tek kurtuluş yolu o saçmalıkmış gibi, kaçmak isteriz her gerçek olandan. Yalan da olsa hoşlanırız güzel ve sahte sözden. Okşar adeta bir anne sevgisiyle bizi bu yalanlar… İftiradır en çok korktuğumuz, ama aslında biliriz ki odur gerçeğe en yakın olan. O kadar kirli ve bulaşıksızdır ki, atılan çamur bile kirletemez bizi.

Sapıkça emellerimizi yönelttiğimiz dünün sevgilisi, bugünün oyuncağı olan tapılan tanrıçalar da yoktur artık. Biraz biz, biraz o yemiş bitirmişizdir onu… İyiye doğru yürürken aklımızda, daha önceleri olmayan kötülükler vardır. Başka türlü olamaz, çünkü değişmez kaderimizdir bu davranışın çizgisinde oynayan…

Ohhh... Ne güzel... Silinsin dünya uzaydan, yok olsun tüm insanlar yeryüzünden. Onları, o iğrenç varlıkları düşünmeyelim artık. Biz ayrıyız onlardan, başka başka dünyalarda yaşıyoruz çünkü. Giremezler oraya hiçbir zaman, yaklaşamazlar bize tanrı korkusuyla.

Ah sevgili dünyamız, sana basacak o çirkin ve kirli ayaklardan seni koruyabildiğimiz için ne kadar mutluyuz bilemezsin! Senin yaratıkların seninle kaynaşmış, seninle bütünleşmiş… Bu yaşantı öylesine mutlu ediyor ki onları… Sana hayal diyorlar, çirkef diyorlar, yok olmuşların dünyası diyorlar, zevklerin fuhuş evi diyorlar, anormallerin yuvası diyorlar, diyorlar, diyorlar, diyorlar… Varsın canları ne isterse desinler, bizimsin ya, beraberiz ya, sende yok olmamız bile yeniden var olmak ya....,

Yolunu kaybeden yabancı yolcu!.. Buraya ayak basma! Çek git buradan! Biz kaybolmuşları aramak çabası boşuna! O kadar derindeyiz ki çıkmamız imkânsız. Siz insanoğlunun bize yapabileceği tek şey var: Bizi daha da derine gömmek... Acaba bu iyiliği de bizden esirgeyecek misiniz?

Düşmek isteyeni tutmamalı, yuvarlanışını zevkle seyretmeli. Bu düşüş verecektir ona tadamadığı mutluluğun kendisini.

……….

Yerin mavi, gökyüzünün yeşil olduğu bir gün buluştular, bir deniz kenarında… O kadar mutluydular ki yaşayıp yaşamadıklarından şüpheye düşüyorlardı zaman zaman. Artık dünyanın ters döndüğünü biliyorlardı. Ters dönen dünyanın altında sürdükleri yaşantı sarmıştı tüm benliklerini. Kırmızılı, morlu, sarılı şekiller geçiyordu gözlerinin önünden rengârenk. Ters uçan bir kelebek, ters yürüyen bir karınca ve yine ters düşen bir ağaç yaprağının çıkardığı ses korkutmuyordu onları. Büyülü anı bozmamak için saatlerce susarak zaman denen meşumu unutmak istiyorlardı adeta. Katı ve zalim zamanı "bir lâhza " durdurmak için yalvaran şairin sesi olmasaydı kulaklarında, belki de inanacaklardı durduğuna. Boş bir yalvarışın sahibi olmak isterdi onlar da. Hatta haykırmak da isterlerdi, ama bu uğraşı neyi değiştirirdi ki? Geçecekti ister istemez inadına eskisinden daha hızlı! Korkunç iskeletlerin yaratıcısı kime acımıştı ki onlara da acısındı? Buruş buruş yüzler, derilerini atmış kemik yığınları, doğanın önce verdiği sonra da aldığı güzellikler... Aldatış, aldatış, bilerek aldatılış...

……….

 

Ruhumun aynasında yıllarca taradığın şu salkım saçak saçlarına bir bak neler göreceksin? Unutturup, hatırlatmaktan korktuğun her şey onların arasına gizlenmiş yatıyor. Korkmadan bakabilecek gücü bulabiliyor musun kendinde? Korkman için bir sebep yok değil mi? Evet hiç bir sebep yok, ama yine de korkuyorsun! Yakışmıyor sana korkmak, cesaretindi hayranlığımı kazanan. Alenen yaptıklarındı seni bana sevdiren ve bağlayan. Oysa sen şimdi yaptıklarından korkuyor ve hatta onlara bakmak cesaretini bile gösteremiyorsun. Benim hayatımı sana vermediğim için kızardın bana. Özgür olmak istediğini söylerdin daima. Sıkıldığın, bunaldığın bu yaşantının artık bitmesini arzuluyordun. Bak işte bitti! Dilediğin her şey senin oldu. Mezara götürülen kötülüklerden kurtuldun ve hatta "alçak" damgasını vurduğun mezar taşının dibinde, ağlayıp ağlamama özgürlüğünü de elde ettin. Anlayamadım bir türlü daha önceki davranışlarına ters düşen hareketlerde neden ısrar ettiğini…

Zannetme ki seni alkışlayan, seni takdir eden var. Affetmiştim halbuki ben seni toprağın altına girmeden çok önce! Sana minnettardım yaptıklarından ötürü. Bir kötülüğün dokunmadı bana, aksine çok büyük iyiliklerin oldu. Sen olmasan bu yok oluşu bile kabul edemezdim. Sayende öğrendiklerimi de hiçbir kitap öğretemezdi bana. Hem biliyor musun seni çok da seviyordum? Simdi ise korkarak gelmeni istemiyorum bana…

 

● ● ●

 

YAŞAMA SEVİNCİ

İçimizi sımsıcak saran o güzel duygu, bizi bir kuş gibi havalarda uçuran serin rüzgâr, ruhumuzu kucaklayıp hislerimize giren tertemiz bir rüya, bir masal, bir şiir gibi çepeçevre etrafımızı kuşatan; kısacası dünyada bize zevk veren o sevinci daima anımsarım. Nerede buluruz çoğunlukla onu? Zira öyle çok ararız ki, kendimiz de inanmayız biraz sonra ona kavuşacağımıza… Bazen bir içki kadehinin içindedir, bazen zarif bir el hareketinin arkaya attığı saçların dalgasında, bazen ağaç yapraklarının hışırtısında, bazen de çiçeklerin toprağı öpen gölgesinde.

Bazı ağaçlar çiçek açar, bazıları güzel kokar bu çiçeklerin. İçercesine doldurduğumuz ciğerlerimiz sarhoşluktan isyan edebilirler. Karamsarlığın piçi, bedbinliğin üvey oğlu, bedbahtlığın öz evladı, ta bizi bulana kadar mutluyuzdur yaşama sevincini tadarak...

Ama biz, yakıştıramadık kendimize mutlu olmayı, mutlu yaşantıyı. Daima kötümser ve mutsuz kişi olmak şerefini kimseye bırakmayalım, diye düşündük. Ancak o zaman gerçek değerimize kavuşabilir, açılan kucaklara kendimizi atabiliriz. Enginlerde dinlenmek istersek sokmazlar bizi oraya, kalleşler topluluğu sarar etrafımızı. Esir olmuşuz bir kere ne yaparsınız?

 

Süslerinden, takılarından arınmış hatta giysilerinden soyunmuş yaşam, gerçek yaşamın ta kendisi değil midir? Sevgili yazar ve şairler, lütfen yaşama eklediğiniz yapaylıkları geri alır mısınız?

 

● ● ●

 

BİRAZ DA İYİMSERLİK

 

Çoğu kez, birçok hadisenin etkisinden kendimizi kurtaramayarak, mutsuz olduğumuz zehabına kapılırız. Oysa, belki de o anımız pek o kadar kötümser düşünmeyi gerektirecek ciddiliği taşımamaktadır. Mesela, işlerimizin kontrolünü elimizden kaçırmak bizi bu yola sürükleyebilir; ya da başka etkenler… Başta kendimiz olmak üzere birçok kişiyi bu bedbin havaya sürükleriz ister istemez. Bu gibi durumlardan kurtulmak için bir kurtarıcı ararız, halbuki bilmeyiz ki insanın en iyi ve en güçlü kurtarıcısı yine kendisidir.

……….

Bunu anlamak biraz da tecrübeyi gerektirmektedir, fakat her tecrübenin bize neye mal olduğunu düşündünüz mü? Şüphesiz ki tecrübeler insana çok şey kazandırır, hayat uğraşında onu güçlü kılar; fakat bunun yanı sıra birçok şeyi de beraberinde götürür. O yüzden biz, yaşadığımız çeşitli tehlikeli, üzücü durumlar karşısında, olayların üstüne çıkabilmeliyiz. Bunu yapabilmenin ilk koşulu da onların gerçek olduğunu kabul etmektir. Daha sonra ise en uygun çözüm yolunu aramalıyız. Unutmayalım ki kaybettiğimiz her an hayatımızın güzel bir parçasıdır, mutluluğumuzun yiten ve bir daha geri dönmeyecek olan bir kısmıdır.

……….

İnsanlar dünyaya geldikleri zaman her türlü ıstırabı peşinen kabul etmiş demektirler. Uğraşılarını yaparken, hedeflerini belirlerken mümkün olduğu kadar az üzülmeyi ve mümkün olduğu kadar çok mesut anlar geçirmeyi kendilerine gaye edinmelidirler. Arkalarına dönüp baktıkları zaman, bu güzel yaşamdan hâlâ bıkmadıklarını hissetmelidirler. Arzumuz yeniden birkaç defa daha doğup yaşamak olmalıdır. Tüm güzellikleri içinde saklayan evrende, bir eşi daha bulunmayan bu şirin dünyadaki yaşantıya doyulur mu? Hatıralarımızı sakladığımız, saadetimizi içtiğimiz, ruhumuzu sonsuzluklarında sarhoşçasına dolaştırdığımız bu dünyanın değerini bilmemiz gerekmez mi?

……….

Hani şarkılarımızı dalga dalga yayan bir deniz, rüyalarımızı renklendiren bir bahar, nefeslerimizi tutarak seyrettiğimiz ve kokladığımız çiçekler vardı. Hafif hissederdik onların kucağında kendimizi, sevgiyle örerdik tüm anlarımızı. Bir ılıklık yayılırdı benliğimize, her şey çok güzel görünürdü gözümüze, affediciydik, yağmur bulutları kadar sırılsıklamdık sevgimizden. Bir kaya parçası bile ne kadar etkileyici gelirdi bize; ya çiçek açmış bir ilkbahar dalı, nice hislerle oldururdu ruhumuzu.

……….

 

Bacasından dumanlar çıkan, okyanuslara açılmak üzere limandan demir alan vapurun arkasından el sallayan yine biz değil miydik?

Her şeyin haram olduğu söylenir bu dünyada, oysa tanrı kullarına öylesine helal etmiş ki nimetlerini... Mukaddes kılmış yaşamayı ve yaşatmasını bilenleri...

 

● ● ●

 

HER ŞEYİN İHTİYAÇTAN FAZLASI YÜKTÜR, DERTTİR

 

Garip bir dünyada yaşıyoruz.

Bir yanda fakir, sefil, evsiz-barksız, açlıktan ölen yoksul insanlar; öte yanda aşırı kilolu, şişman, obez, çok yemekten ölen insanlar... Tabii bu görüntü sadece günümüze özgü değil; dün de böyleydi yani asırlardır böyle!

Neden böyle? Dünyanın kaynakları mı kıt da bazı insanlar bundan yeterince faydalanamıyor? Ekonomistler insan ihtiyaçlarının yani gereksinimlerinin sınırsız, bunların karşılandığı kaynakların ise sınırlı olduğunu kabul ederler. Dünyadaki kaynakların sonsuz olmadığını biliyoruz ama asıl neden bu değil. Bölüşümdeki adaletsizlik giderilse, şimdilik dünyamızdaki bu kaynaklar, üzerinde yaşayan tüm insanlara bol bol yeter.

Her insan gereksinimlerini karşılamak için uğraşır. Çünkü gereksinimlerin karşılanması insana haz verir, karşılanmaması ise acı ve hüzün... Bunlar karşılandıkça şiddetini kaybeder ve zamanla bir alışkanlığa dönüşürler.

Gereksinimlerin bir kısmı tüm insanlarda aynı iken, bir kısmı kişiye, topluma ve zamana göre değişebilir. Örneğin bizim toplumumuzda bundan 40-50 sene önce orta gelirli bir aile için lüks olarak kabul edilen televizyon ya da telefon, bugün hemen her ailenin zorunlu ihtiyacı hâline gelmiştir.

Bu konuda Maslow'un gereksinimleri nasıl kategorize ettiğine bakalım;

1-Fizyolojik gereksinimler (nefes alma , beslenme, su, cinsellik, uyku, denge, boşaltım)

2-Güvenlik gereksinimi (vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)

3-Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)

4-Saygınlık gereksinimi (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)

5-Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)

Abraham Maslow, bu gereksinimleri bir piramit şeklinde düşünür. Piramidin altında biyolojik güdüler üst katında ise psikolojik güdüler yer alır. Maslow’a göre temeldeki bir güdünün gereksinmeleri karşılanmadan, birey üst düzeydeki güdülerden etkilenmez. Alt düzeydeki güdüler doyuma ulaşınca birey, üst düzeydeki güdülere hazır hale gelir.

Bazı Psikologlara göre; üst düzeydeki bir güdüye gidebilmek için alt düzeydeki bütün güdülerin doyuma ulaşması gerekmiyor; bunların belirli bir derecede doyurulması kişiyi öbür düzeye getirebilir. Ayrıca bireylerden bireye düzeyler arasında farklılık olabilir; bazı kimseler için sosyal ilişkiler kurarak insanlarla yakınlaşma güdüsü, emniyet ve korunma düzeyinden daha önce gelebilir, fakat bir başkası için bu doğru olmayabilir. İnsanların ait oldukları toplum, içinde büyüdüğü aile ortamı ve kültürün değerleri, hangi düzeydeki güdülerin daha belirgin ve baskın bir rol oynayacağını saptar. Çünkü gereksinimlerin şiddeti kişilerin ekonomik durumuna, kültür düzeylerine, çevre faktörüne, alışanlıklarına ve zamana göre değişiklik göstermektedir.

 

 

Hikâye bu ya!

Beş kişiye önlerine konulanlardan hangisine geresinimi varsa alması söylenmiş. Bunlardan biri, saygın bir insan olduğu için, seçme hakkının önce Bilge'ye verilmesini istemiş. Bilge, bu teklife şiddetle karşı çıkmış, herkes istediğini aldıktan sonra, en sona kalan neyse ona razı olduğunu söylemiş.

İlk seçimi gönül yarası henüz tam geçmemiş bir genç yapmış ve “Aşk”ı almış,

Sonra, çocuklarını evde aç bırakıp bir şeyler aramaya çıkan anne, “Yiyecek Torbası”nı almış,

Daha sonra, anasız babasız büyümüş ve hep horlanmış bir genç kız “Sevgi”yi almış,

Genç kızdan sonra, sağa sola olan borcundan dolayı sokağa bile çıkamayan bir baba “Para”yı almış,

En sonunda, Bilge'ye kalan ise “Bilgi”ymiş.

Bunun üzerine biri, bu işte bir haksızlık olduğunu, çünkü herkesin gerçekten gereksinimi olan şeyi aldığını ama Bilge'nin zaten onda var olan şeye razı olmak zorunda kaldığını söyleyerek paylaşmaya itiraz etmiş. Bunun üzerine Bilge:

-”Paylaşımda herhangi bir adaletsizlk yok. Aksine adil oldu. Bana bilginin kalmasından memnunum. Çünkü insanın bilgisi arttıkça, ne kadar çok bilmediğinin bulunduğunu görür ve o nedenle de bilgiye daha fazla gereksinim duyar.” Demiş.

 

Diyojen, ihtiyaçlarını en aza indirerek yaşamayı amaçladığından; bir gün çeşme kenarında dinlenirken küçük bir çocuğun, avucu ile su içtiğini görür ve "Bu çocuk bana, bir şeye daha ihtiyacım olmadığını öğretti." deyip, su tasını çıkarıp kırar.

 

Yazıyı birkaç sözle bitirelim:

*Gereksinimlerini sıfırlayamazsın, belki sınırlandırabilirsin.

*Gereksinimlerin artması özgürlüğün azalmasıdır. Gereksinimlerini en aza indirerek yaşamayı beceren kişi, en özgür insandır.

*Dünyamızdan bir manzara: Zengin çöpe atıyor, yoksul çöpten topluyor; zenginin kasasına milyonlar giriyor, az kazandığını düşünüyor, yoksulun cebine birkaç lira girince şükrediyor; zengin villada yaşıyor ama geceleri uyku tutmuyor, yoksul barakada yaşıyor kafasını yastığa koyar koymaz uykuya dalıyor; zengin en son model arabasıyla dolaşıyor gene de yoruluyor, yoksul yürüyerek gidiyor yorulursa biraz dinleniyor sonra gene yoluna devam ediyor; zengin masasını çeşit çeşit yemekle dolduruyor yediklerinden tat alamıyor, yoksul bir tas çorbaya kuru ekmeği doğrayıp iştahla karnını doyuruyor. Bu manzara tabii ki sonsuza böyle kadar devam etmiyor ve bir gün tüm eşitsizlikler eşitleniyor. O nedenle zengin bugüne bakarak sevinmesin ve yoksul da üzülmesin. Çünkü toprağın altına her insan sadece birkaç metre bez götürebiliyor. Al sana eşitlik!

 

● ● ●

 

BİR AHLÂKSIZ VAAAR…

Namussuzun, hırsızın, huysuzun, akılsızın, hayasızın, sahtekârın, düzenbazın, üçkağıtçının, dolandırıcının, karaborsacının, tefecinin bol olduğu; buna karşılık ahlâklının, akıllının, namuslunun, doğrunun, dürüstün hiç ama hiç bulunmadığı bir memleket varmış. Karışıklık, anarşi her şeye hakimmiş. ”Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” sözü bile bu memlekette değişmiş ve doğru söyleyeni dokuz köyden kovmak yerine doksan dokuz yerinden bıçaklamaya başlamışlar. Bu yüzden öldürülen doğrucuların sayısı, gün be gün artıyormuş.

Bu memleketin idarecileri de her türlü iltiması, torpili, rüşveti, kayırmayı vazgeçilmez bir prensip olarak kabul ediyorlarmış. O nedenle dayısı olmayan vatandaşlara “Bu gün git, ama bir daha hiç gelme!” diyorlarmış. Kurdukları bu rejimi yaşatabilmek için böylesine yılmadan çalışan idareciler gariban halka “Hakkın verilmeyeceğini ve zorla da alınamayacağını “ telkin ediyorlarmış. Bir yanda mutlu bir azınlık, diğer yanda da bunlara benzemek için çabalayan mutsuz çoğunluk varmış.

Bu ülkenin bir istasyonunda, banliyö treni düdüğünü çaldıktan sonra kapılarını kapatır ve harekete geçer. Trenin içi tıklım tıklım doludur. Yazın kavurucu sıcağı, trendekileri sırılsıklam ter içinde bırakmıştır. Ayakta bulunan yolcuların hepsi “şu oturanlardan birisi kalksa da başkaları kapmadan oraya otursam!” diye düşünmekteler ve bu yüzden de aşırı dikkat sarf etmektedirler. Yerinden kalkan hiç olmaz, bazı istasyonlarda ayaktakilerden bir-ikisi inerken, onlarcası da biner.

Bu yolcuların arasında yetmişin üzerinde bir ninecik, iki elinde dolu poşetler olduğu halde ayakta durmaya çalışmaktadır. Çalınır korkusuyla poşetleri yere koymaktan çekindiği için işi çok daha zorlaşmaktadır. Tren yeni bir istasyona girdiğinde durmak için fren yapınca; yaşlı ninecik bir adamın üzerine düşer, poşetlerin içindekiler etrafa saçılır. Dökülenleri aşırmak için atılanlar olur, fakat hiç kimse kadıncağıza yardım edip de kaldırmayı düşünmez.

Bütün yolcuların hayret dolu bakışları arasında karşı koltukta oturan orta yaşlı bir adam ayağa kalkar, yerde sürünen kadını koltuklarının altından tutarak ayağa kaldırır ve yavaşça kendi yerine oturtur. Herkes şaşkındır. Onun bu davranışını akıllarınca yorumlamak isterler ama bir sonuç çıkaramazlar. Bazı gençler aralarında şöyle konuşmaya başlarlar:

-Şu adamın yaptığına bak! Sana mı kaldı moruğu ayağa kaldırmak? Üstelik bir de yerini veriyorsun.

-Gençleri eleştirenler önce kendilerine baksınlar. Ahlâksız bunlar dostum, ahlâksız…

 

 

● ● ●

 

 

TANIDIĞIM SEN

Henüz bir çocuktun seni ilk gördüğüm zaman, kısacık kesilmişti saçların. Kız mısın erkek misin belli değildi. Hâlâ bir türlü terk edemediğin emziğin bile ağzında duruyordu. Adi plastikten bir şeydi, ama senin için çok değerli olmalıydı. Onu çıkarmak istediğin zaman elinle çıkarmıyor, tükürür gibi atıyordun ağzından. Sonra, tekrar emmek isteyince şöyle bir bakıyordun etrafına, belki bir gözleyen vardır, diye. Gören olmadığından emin olunca eğiliyordun yere sıkı sıkı kavrıyordun emziğini, sözde temizlensin diye elbisene siliyor ve götürüyordun ağzına. ……….

Dedim ya, çok küçüktün sen o zamanlar; kırılacak, ağlayacak, küsüp konuşmayacak, evden kaçmaya kalkacak kadar. Elini tutturmazdın kimseye, kim bilir teslimiyetten korkuyordun belki de. O küçücük aklınla farkına varabildiğin tek bir şey vardı: Güvensizlik… Herkesi kötü sanıyor, seni kucaklamak, öpmek isteyenlere korkunç gözlerle âdeta tiksinircesine bakıyordun. Olur olmaz şeylerden alınıyor, her fırsatta hiç de hoşuna gitmeyen bu ortamı terk etmek için bahaneler arıyordun. Kendi kendine de kızardın çoğunlukla; çünkü buna sebep biraz da senin cesaretsizliğindi. Azıcık cesaretin olsaydı, hiç durur muydun buralarda? ……….

Bugün sen büyüdün artık. Toplumun içine karıştın bir birey olarak. Kendinle birlikte düşüncelerini de soktun toplumun içine, ama kimse seni tanımıyor ve kimse senin düşüncelerini bilmiyor ki… Çünkü sen kendini saklamayı ve korumayı inatla sürdürdün. Halbuki şimdiki sen, eski sen değilsin; ama bunu sana nasıl anlatsam ki… Patikleri elinde tepinerek ağlayan, sevmediği insanlar tarafından bile sempati duyulan o minnacık yavru değilsin!

Benliğini aramaya başladığın andan itibaren büyüdüğünü hissettin. Kaybolan benliğini bulmak için boşuna uğraşma; ama arayacağın yeri sor da söylesinler sana. Söyleyebileceklerini sanmıyor musun? Bir ağaç altında, okyanusa açılan bir geminin güvertesinde, gökyüzünde süzülerek uçan bir kuşun kanatlarının altında, kim bilir belki de çok daha yakında, mesela düşüncelerinin içinde…

……….

İzini kaybettirdin, tanınamayacak bir kılığa büründün değil mi? Ah dostum, çok yanılıyorsun çok! Elinden bir türlü kurtulamadığın, gölge gibi seni izleyen o musibet var ya, işte onu yenemiyorsun değil mi? Onu bir yenebilsen, bütün geleceğin kurtulacak sanıyorsun, ama ne yaparsın gene cesaretsizliğin nedeniyle âciz kalıyorsun.

İsterdin değil mi o musibeti ayaklarının altında çiğnemek, en ağır işkenceyi yapmak; sonunda da gururlanarak kendi kendini kutlamak… İnan ki o musibet dediğin şey de belki farkında değilsin ama toplumun sana telkini. Aslında “vicdan” denilen bir şey yok.

Biliyorum, şu an buna inanmak istiyorsun, ama inanmaktan da çok korkuyorsun. Yenemediğimiz tek şey korkudur, onu yenmemize engel de yine korkunun kendisidir.

……….

Cesaret dostum, cesaret. Bak, tüm insanlık senin arkandan bakıyor…

 

 

● ● ●

 

Bir filozofa demişler ki:

-İnsanlar seni anlamıyor.

O da demiş ki:

-Olsun, bu o kadar önemli bir şey değil, çünkü ben de onları anlamıyorum.

 

 

● ● ●

 

GÖLGELER

 

Gece oldukça sessiz ve tenhaydı, ama gene de hafiften esen rüzgârın oynattığı yaprakların çıkardığı hışırtı, kulaklara ulaşamıyordu. Bir şey doğuyordu, lakin daha kimsecikler doğduğunu anlamadan o yok oluyordu. Diğerlerini de aynı son bekliyor olmalıydı. Bu var oluş ve yok oluş savaşının taraftarları sonsuz bir mücadelenin kansız; fakat korkunç neticesini alabilmek için yaptıkları uğraşın yararını görebilme umudunu hâlâ yitirmemişlerdi. Bu isteksiz, ihtirassız, gayretsiz ve belki de umutsuz, kendilerini anlatamıyormuş gibi görünen varlıklar arası savaşın nedenleri ne olabilirdi?

Gökyüzünde bir yıldız kayıyordu, daha doğrusu serseri bir gök taşı intihar etmeye karar vermişti dünyanın atmosferinde. Bilinmeyen bir diyardan bilinmeyen bir diyara yorgun bir yolcu son sefer hazırlıklarını isteksizce de olsa tamamlamışa benziyordu. Gidecekti, gitmesi gerekti. Bu yolculuğun dönüşü olmadığını bilse de gene gidecekti. Kader bir yol çizmişti kendisine, ama galiba biraz isteksizdi!

Karanlık güzeldi, serin ve temiz bir hava sarmıştı etrafı. Bitkin insanlar gündüzün verdiği yorgunluğu gecenin sırtına yüklemek amacındaydılar. Tümünü yutmak istercesine bırakıyorlardı kendilerini gecenin koynuna.

Çılgınca bir dönüş ve alabildiğine korkunç bir bekleyiş başlamıştı. Niçindi bu dönüş, niçindi bu bekleyiş? Normale ulaşmak, iyi ile kucaklaşmak, zamanın akış seyrini izlemek var iken; dönüş ve bekleyiş mefhumlarının esiri olmak; ıstırap, korku, umutsuzluk veren bir âlemin bekçisi olmak niye? Ey, ruhun kötü emelleri yeter artık; bırak yakamızı, senin çirkinliklerine, senin anlamsızlıklarına alet etme bizi! İstemiyoruz aşkı, istemiyoruz güzellikleri, istemiyoruz umudu, yani bahşettiğin o yaşamı istemiyoruz. Senin iğrenç aşkının “günah çocuğu” olduğumuz için senden gelecek olan hiçbir şeyi istemiyoruz. Bize “bizi” ver, yeter!

Ağlayan çocuğum, niçin bedbaht ettin kendini bir hiç, bir boşluk uğruna? Bak, sana gülen, seni kucaklayan, seni yeniden canlandıracak olan; sana tertemiz bir ruh, tertemiz bir aşk verecek olan yitik ümitlerin tanrısı seni bekliyor. Haydi, durma, ona doğru koş! Göreceksin, aradığın her şey var onda. Sana sunulan bu son kurtuluşu tepme, onunla bütünleş, onunla “bir” ol! ……….

“Belki” diyordu bir gölge. Bu “belki” ye katıldı diğer bir gölgenin “belki” si; onu takip etti tüm gölgelerin “belki” korosu…

Zavallı çocuğum, öylesine inanmaya susamıştı ki! Bu susamışlıkla öylesine inandı ki… Bilemezdi böylesine adi bir oyunun aktörü olarak tayin edileceğini. Saftı, temizdi bitmeyen oyunun başlangıcında bile. Yitik ümitlerin tanrısı onu değil; o, yitik ümitlerin tanrısını kurtaracaktı. ……….

Gölgeler’den kurulu yeni bir “belki” korosu geliyordu. Bu kez bir ekleme yaptılar şarkılarına: Zavallı çocuğumun ölüm şarkısı çalıyordu şimdi. Alabildiğine boğucu bir ses yükseldi ansızın, koro sustu: “Yalnız başına kurtuluş yolunu bulanlar zafer kazanmıştır; yardım bekleyenler ise sonsuzluğa kavuşmuştur.”

Gecenin karanlığında kaybolan koronun arkasından bağırıyordu tüm ümitsizler: ”Kurtulduk…” diye; lâkin bu kurtuluş yok oluşa giden yolun birinci kilometre taşıydı….

 

 

● ● ●

 

 

KIYAMETİ BEKLERKEN

Bir şarkı söyleniyor gönül üzerine, gözler koklaşıyor, kalpler öpüşüyor.

Titriyor alem, göz kapaklarında. Kırlarda kanat çırpıyor rengarenk bir kelebek; gazel olmuş yapraklar belli ki sonbahar gelecek.

Çocuklar, kuzular çayırda koşuyor, kar yağıyor damların üzerine sinsice. Böcekler bir bir ölüyor, kaderine isyan etmeden.

Bir ayak sekiyor kızgın kum üstünde, leylekler taşınıyor ovalara ümitle.

Zaman dönmüş tersine, dört mevsim olmuş bir mevsim. Rüyalar gerçek; gerçeklerse artık rüya… Belki doğru yalana dönecek, yalan da doğruya.

Sevgi olmuş bir tutam mutluluk arzusu, aşk olmuş bir salkım gönül bağı…

Gözler hem gökte hem yerde, sevenler sevilenler hani nerede?

Ver elini sev kardeşini, bak bir şarkı söyleniyor kıyamet üzerine!

Gelsin mi illâ Mesih; yoksa tutulsun mu güneş?...

Harmanlanmadan sema ile toprak, başını kaldır da insanlığa şöyle bir bak!...

 

● ● ●

 

KÜÇÜKÇEKMECE'DE BİR SABAH...

 

(1980’li yıllar)

Sabah olmuş, kuşların cıvıltılarından anlıyorum bunu. Tatlı tatlı cıvıldaşıyor serçeler… İleriden bir uğultu geliyor kulaklarıma, bunu bir arabanın kornası takip ediyor. Yırtıyor ortalığı, dağıtıyor cıvıltıyı bu mekanik ses. Hava tazelenmiş, mis gibi toprak kokuyor; ileride çimenlerin üzerinde bir koyun yatıyor, ağaçlar hafif hafif yapraklarını değdiriyor birbirine… Rüzgar kendinden oldukça emin, esiyor sakin sakin. Motor sesleri karışıyor doğaya zorbaca…

……….

Toprak yolu görüyorum; basık ve gariban; hemen yanındaki asfalt yol ise heybetli ve ukalâ, simsiyah, sanki kendini beğenmiş bir zebani…

Yolun bir tarafında yaşam yolunun sonunu gösteren Cenaze İşleri Müdürlüğü; kapısının önüne park etmiş üç araba; hepsinin de içinde boş tabutlar. Arabaların yanındaki binadan su sesleri geliyor, belli ki bir ölü yıkanıyor. Bir adam orta uzunlukta kesilmiş tahtaları koyuyor tabutların yanına.

Yolun öbür yanında ise yaşamın başka bir işareti var: Evlendirme Dairesi. Beyazlar içinde, alkışlar arasında siyah takım elbise giymiş damatların kolunda gelinler, bir yukarıya çıkıyorlar bir aşağıya iniyorlar; görmeden, fark etmeden cenaze arabalarını. Belki de cenazeler de o beyaz gelinliklerin ve siyah takım elbiselerin farkında değiller.

 

……….

 

Evlendirme dairesinin hemen yanında iki katlı bir bina, üst katında bir lokanta. Kadehler kaldırılıyor durmadan, ama belli değil ölüme mi, düğüne mi? Lokantanın tam karşısı çocuk bahçesi. Rengarenk menekşeler, sardunyalar bu bahçede…

Çocuklar, çiçekler, ölüler, gelinler ve damatlar… Dönüşüm, kendiliğinden kendini gösteriyor, belki tesadüfen bir araya gelmişler; ama anlayan kim?...

……….

Gölün üzerine incecik bir sis tabakası sanki postu sermiş gibi. Gitmeye hiç niyetli görünmüyor. Firuzköy alacalı bulacalı görünüyor gölün ardında. Evler göle doğru eğilmiş, ağaçlar ise tersine. Köprünün kıyısı boyunca ufacık kaya balıkları koşuşturup duruyor, yedi-sekiz yaşlarında bir çocuk onları yakalamak için oltasını atıyor. Küçükçekmece gölünde bir balıkçı yarı uykulu ağlarını topluyor; arada bir ağa takılan turnalar çırpınıyor...

Bir martı, geçmiş beş tane ördeğin başına birlikte yüzüyorlar. Ördekler kahverengi, martı ise kirli beyaz. Önceleri onu da ördek sanıyorsun, ama havalanınca anlıyorsun olmadığını. Bir kaç tur atıyor havada, gene geçiyor ördeklerin başına. Altısı birden başlıyorlar kafalarını suya daldırmaya. Av mı, banyo mu?

İleride bir kefal sıçrıyor suyun üstüne; orada giderek büyüyen halkalar oluşuyor önce, sonra da kayboluyor yavaş yavaş. Kefal bir kere daha atlıyor, bir kere daha… Belli ki gösteri yapıyor. Umutlanıyor ellerinde çırpma adını verdikleri oltalarıyla kefal avına çıkmış gençler. Köprünün üzerinden alttaki suya savuruyor hepsi et çengeline benzeyen oltalarını.

Hadi rast gele….

 

 

 

● ● ●

 

 

MERSİN GARI’NDA BİR SABAH

 

(1975 Yılı)

“..........nolu tren saat 06,20’de sekiz dingille hareket etti. Mersin hareket memuru Ceylan...”

Lokomotifin kulakları tırmalayan tiz çığlığı ile birlikte, istasyonda yeni bir günün ilk hareketi gerçekleşmiş oluyordu. Pistonların çuf çufları arasında kara tren arkasına bakmadan her günkü gibi giderken, Gar Lokali’nin kırılmaya yüz tutmuş iskemlelerini gıcırdata gıcırdata akşamdan kalmış bir yersiz yurtsuzu uyandırmaya çalışıyordu garson Neco.

Adam, sallantının etkisiyle biraz uyanır gibi oldu, ama o tatlı uyku onu yine kendi kucağına çekti ve horlayarak sürdürdü uyumasını. Neco, birkaç kere daha iskemleleri gıcırdattı hatta itelediyse de fayda etmedi. O yüzden iki eliyle garibanın omuzlarından tutup sarsmaya başladı. Bir yandan da bağırıyordu:

-Ey, hemşerim, dayı, emmi uyan artık! Birazdan müşteriler gelmeye başlarlar. Benim de patronla başımı belaya sokma, kalk bir an evvel!

Adam, yavaşça ayaklarını belinin hizasına doğru çekti, sonra da gövdesini yukarıya doğru kaldırırken ayaklarını aşağıya saldı. İyice uykusu açılmıştı. Yatarken ayağından düşen lastik ayakkabılarını aramaya koyuldu. Leş gibi ayak kokusu sigara kokusuna karışmıştı. Çünkü neredeyse sabaha kadar süren kumar partilerinde çokça sigara tüketiliyordu. Kumarda kaybeden sinirden, kazanan sevinçten hemen bir sigara yakıyordu. Bir tane daha, bir tane daha...

Gariban ayakkabılarını buldu ve ayağına geçirdi. Neco’ya:

-Bi çay versene abi, dedi. Oysa Neco ondan çok küçüktü.

-Çay yok, yani daha demlenmedi. Birazdan hazır olur. Sen de ancak o zamana kadar kendine gelirsin. Diye adamı cevapladı.

Yaşı altmıştan biraz fazla gösteren, saçı sakalı birbirine karışmış, avurtları çökük, gözleri aramakla zor bulunan, bulunduğunda da parlaklığı nedeniyle bakılamayan, sırtı kambur, kılığı perişan bir deli adam, açtığı lokalin kapısında önce biraz dikili durdu. Girip girmemek arasında bocalıyordu. Sonra ileriye doğru bir hamle yaptı ve nefes nefese kapıyı kapatarak hemen kapının arkasındaki iskemleye oturdu. Sanki bu işi bir an önce yapmazsa, o hakkından yani lokalde oturma hakkından, yoksun bırakılacakmış gibi bir korku içerisindeydi.

İskemleye oturduktan sonra terbiye edilmiş bir hayvan uysallığına büründü. İskemlenin ucuna ilişmiş, ayakları bitişik, yırtık ceketinin iliklemeye düğmeleri olmamasına rağmen önünü eliyle kapatmış, diğer elini de dizinin üzerine koymuş sessizce bekliyordu.

Ürkek bakışlarla etrafı kontrol ettikten sonra, yeni uyanan adama baktı. Tam o sırada ikisinin bakışları karşılaştı. Sanki birbirlerine:

-Senin ne işin var burada? Bir kapıya bir köpek yeter, diyorlardı.

Delinin bakışlarına dayanılacak gibi değildi, nitekim diğeri pes etmişti. Huzursuz bir şekilde ayağa kalktı, lokali terk etti. Acelesi varmış gibi hızlı hızlı gidiyordu.

……….

Toto, kısacık boyuna bakmadan bir kabadayı edasıyla lokalin kapısını sertçe açtı, içeri girdi, oturmadan önce:

-Neco yeğenim, çay oldu mu? diye sordu.

-Ellen Toto abim, şimdi çıkıyor.

-Etraf sigara izmaritiyle dolu, içerisi de çok pis kokuyor. Neco yeğenim niye bunları temizlemedin, içerisini neden havalandırmadın?

-Abim be, valla gece üçe kadar sürdü kumar partileri. Adamlara hadi çekin gidin kapatacağım diyemiyorsun. Sonra Şevket’e şikâyet ederler. Anlarsın ya bizim de ekmek kapımız. Mano dalgalarını ayarlamak lazım!

-Anladım, anladım. Geçen akşam Piç Recep, Salih, Salak Sami üçü bir olup okeyde beni makasa aldılar. Tam 350 liramı kertti namussuzlar. Pazar günü acısını başkalarından çıkarttım, tam 860 lira kârdaydım.

-Akşam da o üçü bir garibanı kıstırmışlardı. Adam çok acemi olmalı, üç kere masadan kalktı, bir yerlere gidip para bulup geldi. En sonunda ağlayacak vaziyetteydi. Çünkü abi, okeyi bıraktı kaybettiklerimi birden kazanırım diye yirmi bire başladı, onu bıraktı kılıç oynadı, ama onda iyice battı. Yalan olmasın ama galiba dörde yakın zararı varmış. Büyük para be Toto abim, neredeyse benim on aylık maaşım. Bir kaç saat içinde uçup gitti.

-Çocuk değil ya, oynamasın kerata. Baktı kaz gibi yolunuyor, bıraksın oyunu.

-Bilmez gibi söyleme Toto abi! Kaybeden hiç kolay kolay oyunu bırakabilir mi? Geçen yolunduğunda anladın da sen neden bırakmadın?

-Öyle, öyle... Neyse ver bi çay da içelim.

-Bana da bi çay hemşerim, demli olsun, dedi deli.

-Sabah sabah aç karınla herif demli çay içecekmiş, diye söylene söylene çayları doldurmaya başladı Neco.

-Bana bi şeker fazla koy hemşerim, yani şeker üç olsun.

Neco iyice sinirlendi bu işe:

-Abi be, bu ne biçim keyiftir, hem demli olsun diyorsun hem de çayı üç şekerli içmeye kalkıyorsun? Bu ne perhiz bu ne lahana....

Sözünü tamamlayamadan kapı açıldı, lafı kesip o tarafa baktı Neco. Gelen Makinist Mehmet’ti:

-Selâmünaleyküm!

-Vealeykümselâm. Yeğenim Neco, Mehmet beyimize iyi bir çay ver bakalım benden. Tavşan kanı olsun! dedi Toto.

……….

Makinist Mehmet’i Bekçi Mustafa, Kondoktör Kazım, Başmanevracı Nevzat, Hareket Memur Yardımcısı Ali, Gişe Memuru Hüdaverdi, Bagaj Memuru Murat, Bekçi Hasan, Lokal sahibinin kardeşi Kel Saboş, Odacı Abdullah sırayla takip etti. Herkes yerini biliyordu ve oturan bağırıyordu:

-Neco, demli bir çay...

Neco herkesin çaylarını verdikten sonra boşalan bardakları bile toplamadan eline süpürgeyi aldı, sanki orada hiç kimse yokmuş gibi bir tutum takınarak tozattıra tozattıra akşamın pisliğini süpürmeye başladı. Gişe memuru söyleniyordu:

-Tam iş yapacak zamanı buldun! Hiç olmazsa şu kapıyı aç be adam! Çayın içi toz doldu. Terbiye ne gezer bu adamlarda!

Neco, bu konuşmadan sadece “kapı” kelimesini duymuştu. Kayıtsızca cevap verdi:

-Kapıyı açınca da üşüyoruz diyor herkes. İşimizi şimdi yapmayıp da ne zaman yapacağız yani? dedi ve süpürmesine devam etti.

……….

"......nolu tren saat 07,32’de on dört dingille hareket etti. Mersin hareket memuru Taşpınar” diyordu nöbeti devir alan görevli dispecerden.

 

 

● ● ●

 

GERÇEĞİN AYNASI

 

Başlamadan biten bir oyunun rüyasını görürken uyandık. Çevremizi kaplamıştı gerçeğin aynası. Yoktu artık riya, yoktu artık korku. Dedik ki “Söylemeyelim bazı şeyleri, duyurmak istemiyoruz bütün güzellemeleri.”

“Olamaz!” deniliyordu sertçe bize, zira verecekmiş hesap herkes gerçeğin aynasına. Kurtuluş yokmuş, kimse geçemezmiş esas yüzünü belli etmeden; ama biz görmüştük dökülen sırların arasından gizlice süzülen. Gururumuza yediremedik, söyleyemedik yalan. Son bir ümitle haykırdık bir kenardan: ”Kalsın bir sır olarak söylediklerimiz, örtülsün ağır bir örtü ile şikâyetlerimiz.”

Denmemeliydi bu; güya yoktu ayırım, yoktu kayırım böylesi bir sınavda. Naçar ilettik deyişlerimizi:

“Biziz anası kötülüklerin, biziz yaratıcısı çirkinliklerin. Karşıyız her iyiye, taraftarız her kötüye; sevemeyiz kimseyi, kirletiriz her yeri. Yoktur hakkımız yaşamaya; ama yine de sığınırız güçlü gölgelere.”

Tevazu gösterip de çok azını söylemişiz meğer. Bize layıkmış neler neler! Bulunmuştu asıl suçlu gerçeğin aynası sayesinde, gülüyordu aynanın köşesinden bir kırpıntı, bize diyordu ki:

“Suçlusun! Terk et çabuk bu dünyayı, kirletme pisliğinle burayı!...”

Gidişin sonunu aramak kimin aklına gelirdi ki...

 

● ● ●

 

BİR MEKTUP

 

Yazmayalı çok oldu sevgili dostum! Daha doğrusu buna “yazmayalı” değil de yazamayalı demeli; çünkü elim ne kaleme ne de daktiloya varıyor. Aklımdaki düşünceleri sanki bir rüzgâr uçuruveriyor. Ne oldu bana, neden bu kadar uzun süredir tek bir kelime bile yazamadım? Kişinin geçen zaman süresi içinde yeteneklerini olumlu yönde geliştirip, mükemmelliğe doğru gitmesi gerekmez miydi? Gerekirse niçin tersi oldu? Kafamın içinde binlerce düşünce oluşmuş beklerken, zihnimin birtakım obsesyonlarla boğuşmasını anlayamıyorum. Pineklemek doğrusu bana hiç yakışmıyor.

Altından kalkılamayacakmış gibi görünen birçok sorun kendiliğinden çözüme kavuşurken, muhayyilem yenilerini yaratmaktan bir türlü geri kalmıyor. Takılıp kaldığım, etkisinden kendimi kurtaramadığım, âdeta esiri olduğum bazı düşünceler de yok değil. Bunları rasyonel yönden, muhakeme yoluyla bertaraf edip zihnimi temizlemeliyim. Bilhassa sevgiye, aşka, duygusal yakınlaşmalara uzun bir süre ara vermeliyim.

Böyle diyorum, ama nasıl başaracağım bunu? Bilemiyorum. Belki de hepsi sözde kalacak. Çünkü daha bu gün heyecandan kalbimin duracağını zannettim. Gerçekte bir insanın heyecandan ölebileceğini düşünemezdim bile. Bu konudaki söylemlerin sadece romanlarda bulunduğunu sanırdım. Ama bugün buna inandım.

……….

Pencereden dışarı bakarken hayal meyal gördüğüm mavi renkli bir silüet sanki O’nun beni görmeye geldiği izlenimini yarattı bende. Kalbim tüm gücüyle çırpınmaya başladı bu boş hayal karşısında. ”Ya gerçek olsaydı sanki, ne olurdu!” diye hayıflandım.

Bütün hayallerimi, rüyalarımı O’nunla doldurmuştum. O, benliğimin içine ikinci bir “ben” olarak yerleşmiş. Yaklaşık on beş gündür, hep onu görebilme umudunu içimde yaşatıyorum. Geleceği umudumun boşa çıkması ise, her saatimi, her dakikamı ölümden beter ediyor. İnanılacak gibi değil ama günün çok önemli bir kısmını pencere kenarında oturarak, O’nu bekleyerek geçiriyorum. Bu bir tutku, bir sapkınlık, bir çılgınlık değildir de nedir?

O’nu seviyor muyum, sorusuna cevap arama gereğini bile hissetmiyorum, ancak gene de söyleyeyim: Onu istediğimi kesin olarak biliyorum. İstemek, arzulamak sevmekse; evet O’nu seviyorum. Yok, eğer sevmenin başka bir anlamı ve ölçüsü var ise o zaman O’nu sevip sevmediğimi bilmiyorum. Gözlerim O’nu istiyor, ellerim O’nu arıyor, tenim O’nu arzuluyor, kalbim O’nu diliyor.

Dikkat ettim ve anladım ki ben ne zaman O’na yakınlaşsam, O benden uzaklaşıyor, ben ondan uzaklaşmak istediğimde ise O yaklaşıyor. Böyle karmaşık bir yolu niçin seçtiğini bir türlü anlamıyorum. Sonra, O’nun beni veya bir başkasını sevdiğini de hiç sanmıyorum. Hareketleri mantık ölçüleriyle açıklanamıyor, çünkü neyi ne zaman, nasıl yapacağı bilinemiyor. Galiba ne istediğinin bilincinde değil.

Gülüyor, suratını asıyor, gözleri manasız manasız bakıyor, hiç kımıldamadan dakikalarca duruyor, bir ara canlanıyor, neşeleniyor, hareketleniyor. Bazen söylenenlerden, yapılanlardan kırılmış gibi davranıyor ve nadiren iki damlayı geçmemek şartıyla gözlerinden yaş akıtıyor.

Ben onun bazen, acımasız ve vicdansız, intikam peşinde koşan bir yaratık olduğunu da düşünüyorum. Acı çektirmek, ağlatmak, sızlatmak, hiç birisini yapamazsa saatlerce, günlerce bekletmek ve bundan haz duymak ister gibi. Çengelini attığı erkeklere yaşamı zehir etmeyi çok kolay başarıyor. İşin ilginç yanı seçtiği kurbanları genellikle duygusal yanları ağır basan sevmeye ve sevilmeye susamış kişiler oluyor. Kalplerinin tüm gücüyle O’nu seven bu insanların acıları ve ıstırapları karşısında “Ben ne yapabilirim ki!” diyerek kendini kolaylıkla vicdanî yükten kurtarabilecek kadar da bencil...

Bu geçen günleri, kaybolmuş saydığım için aynı hataya bir kere daha düşmemek niyetindeyim. O’nunla olan ilişkimi dostça kesmezsem ileride onarılması mümkün olmayan durumların ortaya çıkması kaçınılmazdır. O’nu unutmak, oyunlarına son verdirmek yapılacak en akıllıca iş olacaktır.

Evet, bunları aklım, mantığım böyle emrediyor, ama doğrusu nasıl başaracağımı bilemiyorum.

Bana bunun yolunu gösterebilir misin sevgili dostum?

Hoşça kal...

● ● ●

 

 

SEN, BEN, BİZ VE DOĞA

 

Bir çığlık koparıyorum bağrımdan, yankısı bile ürpertici. Bir ateş yanıyor içimde, külü bile kavurucu. İlâhlar göklerde ve yerlerde vuruşurken aşk için, insanlar toprağa gömülüyordu, bilmem niçin?

Sapanının çatalından fırlatıyor taşını bir çocuk, sanıyor ki güneşi vuracak; bir sarhoş masaya kinle yumruğunu indiriyor sanki dünya yıkılacak. Göz göz olmuş bulutlar, bakıyorlar alayla; yırtınsan da paralansan da ey insanoğlu, ölüm sırayla! Geçmiş bir anı geri getirmek mümkün olsaydı parayla, verirdik servetlerimizi minnet ve ricayla.

……….

Seni yüceltmek için gayret sarf etmedim, alçaklığım ondandır biliyorum. Kökte aynıydık hepimiz, ortak olmalıydı her şeyimiz. Paylaşmalıydık güzellikleri, malı-mülkü, acıyı ve neşeyi. Duraklar bitince anladım sana ettiklerimi, al işte şimdi veriyorum sana vermediklerimi. Dargınsın, kırgınsın, biraz da ezik; bunu biliyorum. Çevirme yüzünü benden iki paralık şeyler için. Bak, artık sıram geldi, bu dünyadan ben de gidiyorum.

……….

Bereketli ovaları, susuz çölleri, ağaçları, otları yağmur olup ıslatan benim; ciğerlerindeki hava, damarlarındaki kan; bir doğup bir batan güneş, yine benim. Kanun benim, düzen benim. Doğa da benim. Ve her şey ben olduğum kadar aynı zamanda da her şey sensin. Sonsuz büyük ve sonsuz küçük madde biziz, evrenin özü de esası da biziz. Biz hem bütünüz hem de bütünün parçaları...

……….

Bak bir yıldız sönüyor gökyüzünde, “bana ne!” diyebilir misin? Bak bir böcek ölüyor bir köşede, başını çevirebilir misin? Bak bir çiçek daha soluyor bir vazoda, hayat verebilir misin?

……….

Artık biliyorum, ben yanmadım o yaktı beni, hicran ateşi sadece yıktı beni. Hıçkırık düğüm düğüm boğazımda, hüsran mahvetti beni. Hep karanlığa düğüm attım düğüm üstüne, söyleşim nedense hep ölüm üstüne.

Rüyalar gördüm, uyandım, uyudum. İnsanlar yıkılmıştı birbirinin üstüne. Yapraklar hâlâ direniyorlardı rüzgârlara; oysa kökler çoktan terk etmişlerdi yerlerini. Galiba evrendeki kaos mutlak düzen sağlanıncaya kadar sürecek...

 

● ● ●

 

BUNALIM KAPIYI ÇALINCA

 

Kimsesizlerin çeşmesinden avuç avuç suyu, kana kana içerken hiç düşündün mü ruhunun derinliklerinde durmadan kanayan; yaşamın doğal bir parçası olmuş o derin yarayı, o onulmaz ıstırabı? Hiç düşündün mü başlangıç noktasının bir bitiş, bitişin de bir başlangıç olabileceğini? Hiç aklına gelir miydi umutsuzların, yitiklerin bağından üzüm koparacağın? Salkım salkım, ışıl ışıl, yemyeşil… Ağzına tat veren, ciğerlerini ise dağlayan üzümler...

……….

Var olmak ne ki... İş yok olabilmekte... Hissetmek ne ki, iş hissetmemekte... Ağlayan bir çiçek bahşediyor sana en nefis kokuyu, duyabiliyor musun, yoksa içinde bulunduğun dar çemberi kıramamaktan mı yakınıyorsun?

……….

İnek gibi sarıldılar birbirlerine, koca gövdeleri debeleniyordu. Sonra ne mi oldu? Ne olacak, inek öldü; ”yalnız seni” palavraları arasında... İnekçe bön bir bakış, artık o nedenle mi moda oldu dersin?

● ● ●

 

BİTİRİLEMEYEN BİR MEKTUP

 

Bu duyguyu anlamanı isterdim. Sanki bir uçurumun başındayım ve kendimi bırakacağım uçurumun dibindeki sivri kayalıkları görebiliyor gibiyim. Kurtuluş acaba burada mı? Bu bir çare ise kurtuluş yakın demektir o zaman... Sevmek anlamını yitirdi artık, o nedenle belki de ümitsiz ve bedbahtım! Hayır, seni hiçbir zaman böylesine sevmemiştim, demek geliyor içimden, ama bunu söyledikten sonra benliğimden ve senden kaybedeceğim şeyleri de hesaplamak zorundayım.

Ufak bir çocuk gördüm dün, boş bir arsada tek başına oynuyordu. Olsa olsa üç, hadi bilemedin dört yaşında. Yanından geçerken sağlıklı yüzü gülümsüyordu. Toz içindeki ellerini mahcubiyetini örtmek için yüzüne kapadı. O an, çocukluk masumiyetinin ve yabanilik duygusunun birlikteliğini fark ettim. Demek ki bazı duygularım daha ölmemişti. Buna sevindim. Yaşamın, dünyanın haz alınacak yanları hâlâ var demekti bu.

Sevgili dostum, umutların ve yarınların ürpertisi bazen sarıyor beni, zifiri karanlığı yırtan ışıklardan korkuyorum. Oysa aydınlığın bir yaşayış, bir kurtuluş simgesi olduğuna inanmıştır herkes.

Bilirsin, bir ara roman yazardım. Eserlerimin hemen hepsi tozlu ve örümcek ağlarından geçilmeyen raflarda, farelere ziyafet çeken kağıt parçaları olarak hüzünle bakıyorlar bana. Onlar için yıllarımı verdim, istedim ki ardımdan bir şeyler bırakayım. Binlerce sayfa yazı için verdiğim saatlerin karşılığı olarak yeteneksiz görülme ödülüne eriştim, şiş göbekli patronların alaycı bakışları altında ezile ezile yere yapıştım.

 

● ● ●

 

DAR KAPI

Defalarca denedim ve bir o kadar da vazgeçtim. Sonra tekrar gelmeye karar verdim. Ama sana gelemedim. ”Gel, kapı açık!” diyorsun, ancak o dar kapıdan sana gelemiyorum.

Açık dediğin kapıdan girebilmem için bir köpek, belki de bir kedi olmam gerekiyor. Sahibine sadık bir köpek mi yoksa nankör bir kedi mi? Hangisi olmam gerektiğini söyle hiç olmazsa…

Bunun bir sınav olduğunu da düşünmüyor değilim. Bıktım sınavlardan, hatta nefret ediyorum hiç durmadan sınanmaktan.

İlahlar kurban isterlermiş, ama sadece kutsal günlerde… Ya sen?... Anladım: Kapı genişlemeyecek, bunun olması mümkün değil.

Öyleyse benim incelmem gerekecek o “dar kapı”dan girebilmek için.

 

● ● ●

 

OYUNU KİM BOZDU?

 

Bana demiştin ki:

“Hayat, süresi önceden belli olmayan bir oyundur. Dileyen istediği zaman bu oyunu terk edebilir.”

Ben de sana:

-İyi de bu oyunbozanlık olmaz mı? Oyuncu eksik olursa bunun sonu nasıl gelir?

Diye sormuştum.

Dedin ki:

“Her boşluk bir şekilde dolar. Oyunu bırakan oyuncunun/oyuncuların yerini başkaları alıverir.”

Ve şimdi sen oyunu bırakıp gittin. Ve de dediğin gibi yerini dolduran ya da daha doğrusu doldurduğunu sananlar da oldu.

Ben de, onlar da belli ki zoraki oynuyoruz bu sensiz oyunu!

Düşünüyorum da galiba benim için de artık bu oyunu terk etme zamanı geldi.

Yeni oyuncular haberiniz olsun; ona göre hazırlığınızı yapın!

 

● ● ●

 

ORUÇ BABA'NIN KISSADAN HİSSELERİ

 

“Bugün geçsin yarın yaparım. İleride ben bu sorunu çözerim. Beklediğim fırsat henüz doğmadı. Hele o gün bir gelsin…” diye diye ömrünün çoğunu tamamlamış birisi.

Oruç Baba der ki: Harekete geçmenin en uygun zamanı nedir? Böyle bir zaman yok. Beklemeden hemen şimdi…

……….

Hep kötü bir olay olacak korkusu ile yaşıyordu. Hiç kimseye güvenmiyordu. O yüzden dostlukları, arkadaşlıkları çok kısa ömürlüydü. Güç beğeniyordu, hatta hiç beğenmiyordu. Kendi mutsuzdu, istiyordu ki başkaları da mutsuz olsun. Gülen, etrafına neşe saçan, olaylara olumlu bir açıdan yaklaşan insanlardan nefret ediyordu.

Oruç Baba der ki: İyimser kişiliğini biçimlendiren bir heykeltıraş ise, kötümser de kişiliğini parçalayan bir balyozdur.

……….

 

Çok samimi iki arkadaştılar. Daha doğrusu dosttular. Birbirlerinin sırlarını paylaşıyorlar, dertlerini dinliyorlardı. Sık sık bir araya gelme arzusu bu iki gencin zamanlarının çoğunu birlikte geçirmelerine neden oluyordu.

Bu ilişki uzun yıllar sürdü; ama bir gün ikisinin de yaşamlarını alt üst eden bir olay meydana geldi: Gençler âşık olmuşlardı. İçlerinde yanmaya başlayan sevdanın ateşi önce ortak zamanlarını azalttı, sonra da yollarını ayırmalarına neden oldu. Çünkü birbirlerinden habersiz aynı kıza tutulmuşlardı.

”Bu da bende kalsın!” düşüncesiyle aşklarını birbirlerine anlatmamışlardı. Anlatırlarsa bu sihrin bozulacağını sanıyorlardı. Gerçeği öğrendiklerinde ise önce şaşkınlık, sonra da kızgınlık hâkim oldu davranışlarına. Konu ile ilgili olarak karşılıklı hiçbir şey konuşmadılar.

Bıçak gibi kesildi ilişkileri. Uzaktan birbirlerini gördüklerinde yollarını değiştirmeye, tesadüfen karşılaşırlarsa görmemezlikten gelmek için başlarını çevirmeye başladılar.

Oruç Baba der ki: Dostlukların çoğu, kuma yazılan yazılar gibidir. Bir dalga gelir ve her şey silinir gider.

 

……….

-Önce marketten bir testere aldım, eve geldim. Az sonra o da geldi. Bir ara telefonuna baktım ve bir erkekle mesajlaştığını gördüm. Öfkeyle bıçağı sapladım. Testereyi alıp kafasını kestim….

-Durakta bekliyordu. Yanına yaklaştım, tehdit ederek bir bahçeye götürdüm. Tecavüz etmek istedim, direnince ağzını kapattım, boğazını sıktım. Ölünce..

-Bir başkasıyla kaçarak namusumuzu lekeledi. Önce bir çukur kazdık. Suçunu itiraf edince ellerini ayaklarını bağlayıp bıçakladık. Can çekişirken kazdığımız çukura gömdük.

-Çocuğum ölmüştü iki sene önce. Başkalarının çocukları ile mutlu olmalarını kıskanıyordum. Bakkaldan şeker alıp eve götürdüm. Boğdum ve cesedini yansın diye sobaya attım.

-Babamdan para istedim. Vermeyince bıçakladım. Ölmüş…

-Ayrıldığım karımla ilişkisi olduğunu öğrendim. Pusu kurup tabanca ile öldürdüm.

Oruç Baba der ki: Öldürülenler bir kere ölerek sıralarını savmışlardır; ama öldürenler ömürlerinin sonuna kadar her gün ölümün korkusunu yaşayacaklardır.

……….

 

 

-Bir trafik kazası: Araba üç takla attıktan sonra paramparça oluyor. İçindeki iki kişiden biri anında ölüyor, diğeri can çekişiyor. Pek fazla işlek bir yol değil. On dakika kadar sonra bir araba oradan geçiyor, ancak kazayı görmesine rağmen durma niyeti yok. Biraz sonra iki kişi enkazın yanında beliriyor. Yardım edeceğe benziyorlar. Ölü ve yaralıya yöneliyorlar. O da ne? Kazazedelerin ceplerini karıştırıp bir şeyler alıyorlar. Etraftaki dağılan eşyalardan da bazılarını alıp hızla oradan uzaklaşıyorlar.

-Bir başka kaza şehrin en işlek caddesinde meydana gelmiş. Yaralı bir kişi var. Kafasından kanlar akıyor. Acı içerisinde kıvranıyor, bağırıyor. Sesi yürekleri dağlıyor. Birçok kişi yardıma koşmuş. Cankurtaran fazla gecikmiyor. Sedyeye koymaya çalışıyor onlarca kişi. Bu arada bir tanesi yaralının yere düşen telefonunu kimseye fark ettirmeden alıyor ve cebine atıyor.

Oruç Baba der ki: Bencillik ve çıkarcılık merhameti, ahlakı, dürüstlüğü, iyiliği kısacası insanı insan yapan tüm değerleri bir anda yok edip, bazı kişilerin insanlık elbisesini çıkarır ve çırılçıplak bırakır. Artık o insan değildir. Ona ne dersen de: İster iblis, ister zebani…

 

……….

 

-Ömrünü veriyor resimlere. Açlıkla, hastalıklarla mücadele ederek geçiriyor son günlerini. Öldükten yıllar sonra ise tablolarının bir tanesi bile servet değerinde satılıyor.

-Ciltler dolusu roman yazıyor. Çoğunu okuyucuyla buluşturabilecek imkânlara sahip değil. Zaten böyle bir çabası da yok. Öldüğünün farkına bile varmıyor birçok insan. Bugün ise eserleri edebiyat dünyasının en değerlileri arasında…

Oruç Baba der ki: Sanatçılara gerçekten hayranım. Çünkü bizler zevk peşinde koşarken, miskinlik yaparken; onlar, ya düşünmekle ya da bir şeyler yapmakla ömürlerini tüketirler.


 

● ● ●

 

GİDENLERDEN SON KARELER

 

Son”ların çokça olduğu “sonsuz” bir evrende yaşıyoruz.

……….

Hiç düşündünüz mü, beyninizde tanıdığınız/tanımadığınız insanlara, hayvanlara, nesnelere, doğaya ait, ne kadar çok kaydedilmiş son kare var? Hatırlamaya çalışın bakalım beyninizdeki son fotoğraf karelerini!..

Ben zaman zaman tanıdığım insanlarla ilgili olarak bunu yaparım. Mesela bazılarını sizinle de paylaşmak isterim:

-Yaşım fazla değildi. 12 veya 13. Ninem başında beyaz tülbendi, ayağında şalvarı ile evimizin önünden babamın yardımıyla bir faytona bindi. Solgun yüzüyle bize gülümsemeye çalışıyordu, ama bu yüz hareketi hiç de gülümsemeye benzemiyordu. El sallamak istedi, takati olmadığından bunu beceremedi; o nedenle elinin havaya kalkıp kalkmadığını anlayamadım. Ve on altı gün sonra vefat haberi geldi. Ninemden kalan son kare bu idi!

-İki buçuk yaşındaki yeğenim annesinin kucağında, kapı önünde gülerek beni uğurluyordu. Yanacıkları elma gibi kırmızı kırmızıydı. Bir ay sonra bu ufacık bedeni toprağın altına sakladık.

-Çok samimi değildik, ama Cengiz’le liseyi aynı yıl bitirmiştik. Pansiyonun kapısından elinde siyah valiziyle gidiyordu. Bir sene sonra KTÜ’ni kazandığını ve denizde boğularak öldüğünü duydum.

-Niyazi Bey, dershaneden öğretmen arkadaşımdı. Son zamanlarda bitkin görünüyordu. Yaşı biraz fazlaydı. ”Hocam nasılsınız, rahatsız gibi duruyorsunuz?” dedim. ”Fazla bir şeyim yok, ama bazen başım dönüyor. Herhalde dersler ağır geliyor artık.” dedi. ”Bırak da dinlen be hocam. Maddi yönden sıkıntın yoksa otur evde keyfine bak. Bu dünyaya bir defa geliniyor” dedim. ”Haklısın. Maddi hiçbir sıkıntım yok. Çocukları yetiştirdim, emekli maaşım var. Biraz da birikmişim bir köşede duruyor.” dedi. Zil çaldı, çantasını eline aldı, beyaz önlüğünün yakasını diğer eliyle düzeltti, kapıya yöneldi derse gitmek için. Sonradan duydum ki dershaneyi bırakmasına bırakmış ama özel bir okulla da anlaşmış. Ve göreve başladıktan bir buçuk ay sonra da Trakya Üniversitesi’nin hastanesinde kan kanserinden ölmüş.

-Haydarpaşa Numune hastanesinin bir odası: Orada hasta yatağında yatan anacığım, o zaman dört yaşında olan oğlumu ve dokuz yaşındaki kızımı uzun uzun koklayıp öptü. ”Gene getir bana onları!” diye seslendi arkamızdan. Üç gün sonra anamı da sakladık.

-Düzce Devlet hastanesinin bir odasında babamı gördüğümde ne yapacağımı şaşırdım. Gözleri kapalıydı. Gürültülü bir hırıltı çıkıyordu ağzından. Yanına oturdum, elini tuttum. Soğuktu. Tepki vermiyordu. Upuzun yatmasını ve ıstıraplı nefes alışını sürdürüyordu. Dakikalar geçti aynı. Kulağına doğru yaklaştım ve “Baba ben geldim, duyuyor musun?” dedim. Sanki göz kapakları biraz aralandı gibi geldi bana. Ertesi gün ölmüştü.

-Delikanlılık dönemlerimde gönül ilişkimiz vardı onunla. Sonra ayrıldık. Uzun hikâye, çeşitli nedenlerden dolayı diyelim… Banliyö treninde kapı kenarında duruyorum. Oturacak yer var, fakat ayakta gitmeyi tercih ettim. Vagonun en sonunda onu gördüm. Yanında bir adam vardı. Eşi olmalıydı. O da beni gördü. Bakışlarımız kesişti. Gülümsedi. Ben ise nasıl bir tepki vermem gerektiğini bilemiyordum. Bir ara yerinden kalkacakmış gibi yaptı, bir sağına bir soluna bakıp vazgeçti. Oturduğu koltuğun kenarına sıkıca sarıldı. Bir defa daha baktı, mahcup bir şekilde başını önüne eğdi. Gene gülümsüyor gibi geldi bana… Sekiz sene sonra öldüğü haberini aldım. Bir zamanlar sevdiğim bu kızın son karesi de işte o gülümsemesiydi…

-Bayram ziyaretinden ayrılırken kayınpederin elini öptüm. Yüzüme baktı “Hakkını helal et, bir daha görüşemeyiz.” dedi. Yüzü çok ciddiydi ve gözleri buğuluydu. ”Olur mu öyle şey, Allah korusun.” dedim. ”Olur, olur.” dedi. Yerinden zorlanarak kalktı. Evin kapısının yanına kadar geldi, bir eli belindeydi ve hem öne doğru eğik hem de yamuk duruyordu. Sessizce bize baktı, baktı… Söyledikleri beni etkilemişti, ama ciddiye almak istemedim. ”Daha önceleri de benzeri türden şeyler söylemişti” dedim kendi kendime. Aramızdaki bu konuşmadan da kimseye bahsetmedim. On sekiz gün sonra kayınpederi bir kalp krizi aldı aramızdan.

Daha var tabii ki. Bu liste uzar gider… Okuyucunun sıkılmasından korktuğum için burada kesmeliyim.

Düşünüyorum da ne kadar çok tanıdığım insanı kaybetmişim, ne kadar çok insana ait son kareleri saklıyorum

Tabii benimle/bizimle de ilgili son kareler birçok insanın belleklerinin bir köşesinde belli bir süre saklı kalacak. Kareleri tekrar tekrar izleyenler olacağı gibi, hiç hatırlamayanlar da olacak.

……….

Sonsuz evrenin, sonlarından bazılarını anlatmaya ve aynı zamanda anlamaya çalıştım işte!

 

● ● ●


 

SEVGİLİ ÖLÜM DOST MUYUZ?

 

Önceleri sana kızıyordum, senden nefret ediyordum. Çünkü her şeyin müsebbibi olarak seni görüyordum.

Kendimce “ölüme ölüm!” diye bir slogan da ortaya atmıştım. Ne demekse!

Anamı almıştın, babamı almıştın; sevdiklerimden, tanıdıklarımdan birçok insanı da… Nasıl kızmam? Nasıl kin duymam?

Çok önemli şeyler yapıyormuşsun gibi kasılmana da çok bozuluyordum. Kasılmalarını gördükçe hakaretlerimin ardı arkası kesilmiyordu.

Kimi zaman saldırıyı bırakıyor, sana yaranmaya çalışıyordum. Oysa sen ne ondan ne de bundan anlıyordun. Bu umursamazlığın ise en çok çıldırtıyordu beni.

“Niye kasılıyor ki, niye kendini bir şey sanıyor ki. Doğada doğum olmasaydı o da olamazdı. Yani varlığı doğuma bağlı. O sonraki, doğum ise öncekidir. Tabii önceki asıldır ve de değerlidir. Sonrakinin önceki yanında esamisi bile okunmaz. Hem istediği kadar kıyımlarına devam etsin; o kıydıkça ha bire doğuruyor canlılar. Baksana en basitinden bir örnek, somon balıkları kilometrelerce mesafeleri aşarak, ırmakların ters akıntılarına göğüs gererek ilk doğdukları dere yatağında yumurtalarını bıraktıktan sonra ölmek için nasıl yarışıyorlar. Yani bir somon ölüyor ama binlercesi de hayat buluyor.” diye düşünüyor ve seni küçük düşüren bir çıkarım ortaya atıyordum aklımca.

……….

Etrafımdaki insanların konuşmalarında, okuduğum yazılarda hep suçlanan o idi. Bir ölüm olayında feryatlar gözyaşlarına dönüşüyor, dövünmeler hıçkırıklara… Giden gitmesine gitmişti de kalanların acısına yürek mi dayanırdı. O yüzden baktım ki herkes ölümü taşlıyor. ”Bir taş da ben atayım.” dedim ve öyle de yaptım her seferinde…

İlk uyanışım, fark edişim gerçeği, bir filozofun “Ey ölüm, senden korkmuyorum. Çünkü sen varken ben yokum; ben varken de sen yoksun.” mealindeki sözü ile başladı. Mantıken doğru bir akıl yürütmeydi bu söz. Bu ifadeyi doğru kabul ettiğime göre, onun bana bir zarar verebilmesi de söz konusu olamazdı. Öyleyse ona karşı bu düşmanlığım nedendi? Haksızlık yapıyor olmalıydım.

Sonra bir yazarın “Her insan ölüme karşı kendini hazırlamalı” ifadesi ufkumu biraz daha genişletti. Nasıl hazırlamalı diye sorgulamaya başladım. Burada kastedilen neydi? Tevekkül mü, kendi kendine telkin mi, kaçınılmaz sonun kabullenilmesi mi?

Doğaya baktım. Bir koyun hemen yanı başında bir başka koyun kesilirken biraz sonra o da kesilecek olmasına rağmen kaçmayı düşünmüyor, önündeki samanları yemesini sürdürüyor. Belgesellerde bir yırtıcının yakaladığı bir hayvan eğer kurtuluş ümidi yoksa adeta “pes” dercesine teslim oluyor, kendini ölüme bırakıveriyordu. Tabii kurtulmak için amansız bir mücadele verenler de yok değildi. Hatta tam “artık işi bitti” denilebilecek bir noktada iken kendini kurtaranlar da vardı.

……….

Ve sonunda gördüm ki bir canlının yaşamını sona erdiren ölüm değil. Ölümün dışında sayısız neden… Ölüm bunlardan bir veya birkaçının sonucu… Mesela kişi intihar etmeye karar vermiş: Diyelim ki boğaz köprüsünden atlıyor ve hayatını kaybediyor. Bunda ölümün suçu ne? Ya da bir hastalığa yakalanıyor, kurşun yarası alıyor, yanıyor, zehirleniyor, trafik kazası geçiriyor… Bunların sonucunda yaşamını kaybederse neden ölüm sorumlu olsundu ki?

……….

Hatalı olan benim. Yanlışımdan dönmek istiyorum.

Özür dilerim.

Ama lütfen söyle: Sevgili ölüm dost muyuz?


 

● ● ●

 

İNSANOĞLU BU DÜNYADA MİSAFİRDİR

 

Bundan insanın “ölümlü” olduğu anlamını çıkarmayın! Çünkü insanoğlu bu dünyaya misafir olarak gelmiş, ama yüzsüzlük edip asırlardır oturmuştur.

Bakın anlatayım:

Bundan on binlerce yıl önce dünyanın muhtelif noktalarına kocaman kocaman uzay araçlarının biri inerken diğeri kalkıyormuş. Bu araçlar dünyamıza bilmem kaç milyon ışık yılı uzaktaki bir gezegenden insanlar getiriyormuş. Buna getirmek değil de başından atmak desek belki daha doğru olurdu.

Tabii bu gelenleri “Sevgili insanoğlu dünyaya hoş geldin. Yeni yuvanda, güzel gezegeninde mutlu bir yaşam dileriz” yazılı pankartlarla karşılayan yokmuş. Sadece olayı fark eden dünyanın asıl sahipleri hayvanlardan, bazıları homurdanmış, fakat bazıları da korkup oradan kaçmayı tercih etmiş. Homurdananlar sanki binlerce yıl mücadele edecekleri bu yeni canlıların kendilerine zarar vereceklerini sezer gibiymişler.

Bu insansız topraklara insan getirmenin sebebi ne olabilir ki?

Dünyadan bilmem kaç milyon ışık yılı uzaktaki bu gezegende on binlerce yıl önce bile çok çok ileri bir teknik, medeniyet varmış. Öyle olmasa o kadar mesafeyi kat edip buraya ulaşabilirler miydi? Ne var ki böylesine ileri bir toplumda bile insandan kaynaklanan çeşitli sorunlar söz konusuymuş. Gezegenin akil adamları oturup düşünmüşler ve sorunsuz bir toplum oluşturmanın yollarını aramışlar.

Bulunan çözüm: “Sorun yaratanların başka bir gezegene gönderilmesi” olmuş. Sakın “sorun” dediğimizde ufak tefek kusurları anlamayın. Sorun olarak niteledikleri cinayetler, sapıklıklar, bağımlılıklar, ağır akıl hastalıkları, geri zekâlılık… gibi ciddi şeylermiş.

Bu amaçla uzun bir süre, sorunlu insanların nereye gönderilmesinin uygun olacağını araştırmışlar. Uzaydaki birçok gezegeni bu amaçla incelemişler ve sonunda dünyamızda karar kılmışlar.

……….

Dünyaya getirilen insanların ihtiyaçlarını belli bir süre karşılayacak yiyecek, içecek, giyecek v.s de bırakılmış.

Dünyaya atılan atalarımız, birkaç gün şaşkın şaşkın dolaşmışlar. Şaşkınlıklarını üzerlerinden atınca, bulundukları yeri keşfetmeye çalışmışlar. Doğadaki olaylar ve yırtıcı hayvanlar nedeniyle barınacak yerler aramışlar. Ağaçlar ve mağaralar bu amaçla kullanılmış. Tabii ilk günden itibaren bazıları maalesef yırtıcı hayvanlar tarafından öldürülmüşler.

Yeterince yiyecek, içecek, giyecek varken aralarında hır gür olmamış, ama bitmeye yakın kavgalar başlamış. Derken birbirlerini boğazlamalar…

Bir gün, tüm ihtiyaçlarını kendileri karşılamak, üretim araçlarını kendileri yapmak durumunda kalmışlar. Toplayıcılığı, avcılığı ve sonunda da tarımı öğrenmişler. Bu öğrenmeler bizim yazdığımız üç-beş kelime gibi kısa bir sürede değil binlerce yılda gerçekleşmiş. Bu serüven tarih ve arkeoloji gibi bilimlerde anlatıldığı için biz burada işin detayına girmiyoruz.

……….

İnsanları dünyaya bırakanlar direkt ilişki kurmasalar da, herhangi bir müdahalede bulunmasalar da; ilk günden itibaren onları sürekli izlemişler. Uzay araçları binlerce yıldır bu amaçla dünyamızı ziyaret etmektedirler. İlkçağ’da mağara duvarlarına çizilmiş uzay aracına benzeyen resimler, günümüzdeki UFO olayları bunun kanıtıdır.

Bazıları insanın başka bir gezegenden dünyamıza atıldığını savunan bu teze karşı çıkacaklardır. Boşuna zahmet etmesinler. Yok karbon yöntemi, evrim teorisi, binlerce yıl önce bulunan insan kafatası kemikleri gibi kanıtları göstermeye kalkmasınlar. Çünkü ben bu senaryoya inanıyorum!

Bu senaryo bana “neden her insanda bir suç işleme eğilimi var?” sorusunun da cevabına ulaşmamı sağladı. O yüzden kalıtım yoluyla atalarımızdan geçtiğini, ”suç”un bizim genlerimizde bulunduğunu artık rahatlıkla söyleyebiliyorum.

Benim görüşümü destekleyen bir söz de buldum. O nedenle sevinçliyim: bir yazar diyor ki: “Belki de bu dünya başka bir gezegenin cehennemidir.”


 

● ● ●

FELSEFE KIRINTILARI-ŞÜPHE

 

Çok mu şüphecisiniz. Her şeyden, herkesten şüphe eder misiniz? Haksız yere bir insandan şüphelendiğinizde sonradan pişmanlık duyar mısınız? Şüphenin bazen dostlukları bozduğunu, yuvaları dağıttığını; kavgalara, yaralanmalara hatta ölümlere yol açtığını biliyor musunuz? Paranoyak dediğimiz akıl hastalığının en başta gelen özelliklerinden birinin “aşırı şüpheci”lik olduğunu söylesem şaşar mısınız?

Peki, nedir bu şüphe? Şüphe hayal kurma, rüya, akıl yürütme gibi bir düşünme biçimidir ve dört çeşittir.

Bizim yukarıda verdiğimiz örnekler sıradan(adi) şüphedir. Sıradan(adi) şüphe bireylerin gündelik yaşamdaki olaylarla ilgili olarak duydukları şüphedir. Kocasının eve geç kalmasından şüphelenen bir bayanın düşüncesi, bir arkadaşımızın hakkımızda dedikodu yaptığını zannetmemiz, bir şeyimiz çalındığında bazı insanlardan kuşku duymamız gibi birçok örneği daha bu şüphe çeşidi ile ilgili olarak gösterebiliriz.

İkincisi İlkçağ’da birer felsefi akım olarak ortaya çıkan Sofistler’de ve Septikler’de görülen şüphedir. Doğmatizm’e bir tepki olarak doğmuşlardır. Bunlardan bilhassa Septikler’deki, insan bilgisi ve hakikatle ilgili olarak ortaya konulmuş olan kesin bir şüphenin ifadesidir. Mesela Septik filozof Pyrron’a göre “Gerçekte hiçbir şey, ne güzeldir ne de çirkindir. Ne doğrudur, ne de yanlıştır. Her şey insanların kabullerine ve törelere dayanır. Bu nedenle nesnelerin ne olduğunu bilemeyiz.” Fazla felsefi terimlerle sizi yormadan şunu da ekleyelim: Septikler bu aşırı şüphecilikleri sonunda “insanların yargı vermekten bile kaçınmaları gerektiğini” söylemişlerdir.

Üçüncüsü bilimsel şüphedir. Sofist ve Septiklerin Doğmatizm’e karşı insan zihnini uyarması bilimsel şüpheyi hazırlamıştır. Bilimsel şüphe, bilimle uğraşan bir insanın hakikati bulmasını, hataya düşmemesini sağlar. Bilim adamı araştırmasını yaparken ortaya attığı açıklamalardan ve hipotezden şüphe eder. Ama deney bunları doğrularsa, bu açıklamalar kanun halini alır ve şüphe ortadan kalkar. Bilimsel şüphe, hakikate ulaşmak için bilim adamı tarafından bir “araç” olarak görülürken İlkçağ şüphecilerinde bir “amaç”tır. Çünkü onlar “şüphe etmek için “ şüphe etmişlerdir.

Dördüncü ve son olarak da Descartes(Dekart) ve Hume(Yum)’da görülen metotlu şüphe vardır. Descartes ve Hume şüpheden faydalanarak akıl yürütme yoluyla birtakım doğrulara, hakikatlere ulaşmışlardır ki onların başvurdukları bu yola metotlu şüphe denilmektedir. Gene fazla detaya girmeden kısaca şunu da söyleyelim: Mesela birçoğunuzun duyduğunu zannettiğim Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözü bu metotla varılan bir sonuçtur.

Şüphelerimizin bize, çevremize ve insanlığa zarar vermemesi dileğiyle….


 

● ● ●

 

BİRDE ÇOKLUK, YA DA ÇOKTA BİRLİK

 

Son görüşmemizde demiştin ki “Ben gidiyorum, benim için asla “öldü” deme! Evet, ben gidiyorum, ama sen şimdilik sakın gelme! Çünkü ben gene sana döneceğim. Biraz bekle göreceksin. Belki ulu bir çınar olmayacağım, ancak küçücük bir tepede titrek bir çama rastlarsan bil ki o benim. Dağlarda kekik kokusu duyarsan ciğerlerini doldur ki içine iyice gireyim. Sana yaltaklanan bir sokak köpeğini sakın kovalama, peşinde olduğumu düşün. Rengârenk bir kelebek çıkarsa karşına onu yakalamak için koş, yoruldum deyip de vazgeçme; sana cilve yapıyor olabilirim.”

Ve gene demiştin ki “Yağan yağmurun damlaları arasında, içtiğin suda, yediğin bir meyvede çıkacağım karşına. Sinekleri öldürme sakın, bırak karıncalar işgal etsinler evini, fareler tiksindirmesin seni, yılandan-çıyandan korkma, yiyecek vermen için miyavlayarak yalvaran bir kediye kızma ne olur, biraz okşa sev onu, çünkü buna çok ihtiyacım var çook!”

Sevgili çam ağacım, mis kokulu kekiğim, güzel köpeğim, narin kelebeğim, tatlı sineğim, sevimli farem, nazlı kedim… Seni hep “tek” zannetmiştim, meğerse sen ne kadar “çok”muşsun!

Birde çokluk; ya da çokta birlik, öyle mi?


 

● ● ●

 

FELSEFE KIRINTILARI-SKOLASTİK

 

Birkaç skolastik düşünceye yer vererek konuya giriş yapalım:

-Doğrular kutsal kitaplarda gösterilmiştir. Çeşitli yollarla doğruları aramaktan vaz geçip, kutsal kitaplarda bildirilenleri yorumlamalı. Gerçeklere ancak bu yolla ulaşılabilir.

-Filanca bilim adamı, fizik (ya da başka bir bilim) konusunda bilinmesi gerekenlerin hepsini bulmuştur. Fizikle (ya da başka bir bilimle) ilgili konulara onun bilgileri ışığında bakmalı.

-Filanca savaşı askerler değil, evliyalar kazanmıştır. Nitekim düşman askerleri “bizi yenen Türk askeri değil, atlar üzerinde gelen, kılıçları çekili beyaz sarıklı, beyaz sakallı metrelerce boyları olan dedelerdir.” demektedirler.

-Aristo’nun tümdengelim yöntemi akıl yürütmelerimizde temel olarak alınmalıdır.

-Kilisenin gücü mutlaktır, bildirdikleri kesindir ve doğrudur. Tartışmasız kabul edilmelidir.

-Şunu şunu yaparsan dinden çıkarsın, cehenneme gidersin.

-Bunu yaparsan çarpılırsın.

-İbn-i Sina bütün hastalıkların tanı ve tedavisini bildirmiştir. Onun eserlerinden yararlanarak hastalıklara çare bulabiliriz.

……….

Skolastik düşünceye okuyucuyu sıkmadan felsefi anlayışla da yaklaşalım ve birkaç tanım verelim:

-Skolastik genel anlamda kiliseye bağlı olan okullarda ve kilisenin otoritesini tanıyan üniversitelerde okutulan konular, uygulanan yöntem ve hakim olan zihniyet demektir.

-Herhangi bir felsefe okuluna sımsıkı bağlanıp kendini her tür eleştiriye kapamış olan bir otoriteye bağlanma zihniyetine de skolastik denir.

-Skolastik felsefe tam anlamıyla Anselmus’un felsefesidir. Bu düşünür Hristiyan dininin temel inançlarıyla yani dogmalarıyla Helen Felsefesi’ni uzlaştırmak için, eskilerin metinlerini kıyas yapa yapa genelleştirmekten ve tartışmaktan ibaret bir yöntem uygulamıştır. Bu yönteme de skolastik denir. (Bu yöntemi kullananların imdadına Aristo’nun mantığı yetişmiş ve bilhassa bu mantıktaki tümdengelim yöntemine başvurmuşlardır.)

-Bilimde Skolastisizm ise, eskiden her şeyi bilen bilim adamlarının bulunduğunu kabul ederek onların kitaplarını okuyup öğrenerek tüm bilim konularını bu doğrultuda değerlendirmektir.

……….

Skolastik anlayışların ortak taraflarını da şöyle özetleyebiliriz:

1-Her skolastik anlayış bir otoriteye dayanır. Bu otorite;

-Bazen bir dindir

-Bazen kilisedir

-Bazen bir din adamıdır.

-Bazen bir filozoftur

-Bazen de bir bilim adamıdır.

2-Skolastik anlayış asla eleştiriye yer vermez. Çünkü buna izin verirse otorite eleştirilecektir ve bu eleştiriler de otoritenin gücünün azalmasına hatta ortadan kalkmasına yol açabilecektir. Tabii böyle bir sonuç da, o skolastik anlayışın sonu demektir.

3-Skolastik anlayışlar dogmatiktir. Yani hepsi bir düşünceyi tenkit süzgecinden, aklın tam kontrolünden geçirmeden olduğu gibi kabul ederler. Mesela otorite kabul edilen bir bilim adamının ortaya koyduğu düşünceleri tenkit etmek bu zihniyet için mümkün değildir. Hele hele dinsel dogmaları oldukları gibi kabul etmenin dışında başka hiçbir seçenek yoktur.

……….

Sonuca gelirsek:

Günümüz Türkiyesi’ndeki olaylara, kısaca açıklamaya çalıştığımız Skolastik düşünüş açısından bir bakar mısınız?

Skolastik anlayış bazılarının zannettiği gibi sadece Ortaçağ’da görülmemiştir. İlkçağ’da da vardı, günümüzde de var. Tabii en yaygın görüldüğü dönem Ortaçağ olmuştur.

Bu anlayışın hakkını yememek için şunu da söyleyelim: Skolastik felsefe, insan zihnine “kılı kırk yaran” bir düşünme şeklini de kazandırmıştır.


 

● ● ●


 

SEN GİTTİKTEN SONRA


 

“Nasıl, eskisi gibi mi?” diye sormuşsun.

Nasıl olabilirim, ya da nasıl olmamı bekliyordun? Nasıl olursam sevinirdin veya nasıl olursam üzülürdün? Bu soruların cevabını bilip de söylemek isterdim nasıl olduğumu. Ama şu kadarını bil ki; eskisi gibi asla değilim! Olmak da istemem. Çünkü geç de olsa anladım ki zincirsiz kölelik zincirliden daha da zormuş meğerse…

……….

“Yeniden başlayabilir!” demişsin.

Tabii yeniden başlamak mümkündür bazen; eğer varsa önceden kalan bir şeyler. Ya kalmadıysa? Yeniden nasıl olabilir her şey?

İflas eden işadamının geride üç-beş kuruşu yoksa nasıl yeniden başlar? İçindeki makineleri sökülmüş olan bir fabrika nasıl yeniden üretime geçebilir?

Ben, bendeki tüm birikimleri verdim; bana hiç bir şey kalmadı ki yeniden başlayabileyim:

Hasretimi tren raylarına, otobanlara verdim. Onun için ayrılanları çabucak kavuşturur oldular.

Gözyaşlarımı denizlere döktüm. Koskoca su birikintisi susamışcasına içti benim birkaç damla gözyaşımı.

Umutlarımı şans oyunları müptelası birine yolladım. Duydum ki ilk çekilişte büyük ikramiyeye konmuş.

Şansımı bir kumarbaza armağan ettim. Deste deste para kazanıyormuş.

Işığımı sönmek üzere olan bir yıldıza gönderdim, sönmesi birkaç milyar yıl gecikmiş.

Sevgimi alması için Mevlana’ya arz ettim. O sevgi abidesi bu kırıntıyı memnuniyetle ve binlerce defa teşekkür ederek kabul etmiş.

Ateşimi güneşle birleştirdim. Konuşmadı ama gülümsedi, belli ki memnundu.

Hikâyemi acemi bir yazarın romanına ekledim. Romanı bastırmış, sevinçten ağzı kulaklarına varıyormuş; çünkü eseri yok satıyormuş.

Günahlarımı bir fahişenin sırtına yükledim. Zavallının beli iki büklüm olduğundan işini bırakmak zorunda kalmış.

Kinimi, nefretimi bir katile hediye ettim. Tabancasına kılıf yapmış.

Özgürlüğümü kanadı kırık bir leylek kaptı. Şimdilerde kıtalararası uçuyormuş.

Aşkımı bir film yapımcısı aldı. Filminin gişe rekorları kıracağını iddia ediyormuş.

Üzüntülerimi, dertlerimi “bana bir şey olmaz” diyerek aldı izbandut gibi birisi. Zavallı artık yerlerde sürünüyormuş.

Korkularımı “onlar da nasıl şeylermiş” diyerek merak eden gerçek bir kabadayı aldı, sonrasında ise adı “ödlek”e çıkmış.

Sevaplarımı ise kimseye veremedim. Kime teklif etti isem sadakaya ihtiyacı olmadığını söyleyerek reddetti. Demek ki ne kadar azmış! Ben de onları gizlice bir hayır kurumunun bahçesine gömüverdim. Başkasının işine yaramayan benim ne işime yarayacak, diye.

Bende ise artık, kala kala bir tek yalnızlığım kaldı. Ona yaslanarak devam ettiriyorum yaşamımı ve sensizliğimi.

……….

En sonunda da demişsin ki: ”Benimle görüşür mü? Acaba benimle tekrar birleşebilir mi?”

Neden olmasın. Tabii ki görüşeceğiz ve birleşeceğiz.

Nerede ve ne zaman mı?

Toprağın kara bağrında ve o bizi almayı kabul ettiği zaman.


 

● ● ●

 

YALNIZLIĞI “YALNIZ” YAŞAMAK


 

Yalnızlık nedir?

Yanımızda hiç kimsenin olmaması, tek başına kalmamız mıdır?

Bu şekilde kabul edenler olabilir. Bu kabule itirazım yok.

Ama kalabalıklar içinde de yalnız kalamaz mı insan?

Mesela şehirlerdeki apartman hayatı bu kalabalıklar arasındaki yalnızlığın kanıtı olarak kabul edilemez mi?

Yaşadığımız apartman ya da sitede çoğunlukla bitişiğimizdeki, altımızdaki veya üstümüzdeki komşumuzu bile tanımadığımız olmuyor mu? Apartmana girerken ya da çıkarken insanlarla karşılaştığımızda selam verme, selam alma her defasında gerçekleşiyor mu?

Gazetelerden okuyoruz, bir apartmanda tek başına yaşayan bazı kişilerin cesetleri öldüklerinden haftalarca hatta aylarca sonra fark edilebiliyor. O da cesetleri kokup etrafa rahatsız edici kokular yaydığı için. Koku da olmasa, belki de yıllarca anlaşılmayacak öldükleri.

……….

Yalnızlık deyince bir de evlerimizde, hayvanat bahçelerimizde beslediğimiz hayvanlar aklıma gelir nedense.

Sevdiğimizi söyleyip de kendi cinslerinden ayırdığımız hayvanlarımız. Yani yalnızlaştırdığımız hayvanlarımız. 50-60 santimetrekareden 30-40 metrekareye varıncaya kadar çeşitli kafeslerde tuttuğumuz hayvanlarımız…

Onlara yaptığımız bu haksızlığı düşündükçe evde, hayvanat bahçesinde hayvan bakmaya/beslemeye şiddetle karşı çıkıyorum.

Bırakalım onları doğaya, yaşasınlar gönüllerince doya doya…

Onları gerçekten çok seviyorsak doğal yaşam alanlarını işgal etmekten vaz geçelim.

……….

Yalnızlık korku da verir kimi zaman.

Bazıları yalnızlıktan dış dünyadan gelecek tehlikeler nedeniyle korkarlar.

Bazıları hortlak, cin gibi hayali varlıklar nedeniyle korkarlar.

Bazıları ise vicdanları ile baş başa kalacakları için korkarlar.

……….

Yalnızlığın güzel yanları da vardır.

Kendinle hesaplaşırsın.

Hatalarını görürsün.

Kendini tanırsın.

Dingin bir kafaya kavuşursun.

Ruhun özgürleşir.

Düşünce dünyan değişir.

……….

Ben yalnızlığı severim.

Ama yalnızlığı yalnız yaşamayı severim.

……….

Yattığımda oynadığım hayali bir oyunum var. Bakın anlatayım:

Yalnızlığımı yalnız yaşarken, bazen uzay aracıma bir düşünce sinyali gönderip onu çağırırım. Anında gelir. Kocaman bir uzay gemisidir bu araç. Bir büyük uçak kadar vardır. Hiç tükenmeyen kullanıldıkça yenilenen cep telefonu büyüklüğünde bir enerji kaynağına ve bir evdeki her türlü konfora sahiptir.

Onunla uzayda dolaşmak bana zevk verir. Aya ve Marsa gittim. Güneşe çok yaklaştım. Güneşteki patlamaları izlemek istiyorum, ama bir türlü kısmet olmadı. Ne zaman güneşe en yakın noktaya ulaşsam hemencecik uykuya dalıyorum.

Güneşi iyice gördükten sonra Samanyolu’nu da izlemek istiyorum.

……….

Uzay aracımdan çıkıp uzayda tek başıma dolaşmayı merak etmiyor değilim, ama yapamıyorum. Neden mi? Çünkü itiraf etmek gerekirse: Korkuyorum.

Belki de kendimle de çelişiyorum; çünkü hani ben , “yalnızlığı, yalnız yaşamayı” seviyordum!...


 

● ● ●

 

VARLIK ÜZERİNE DÜŞÜNCE KIRINTILARI

 

 

Bu konuda bizim ortaya koyacağımız düşünceler olsa olsa “kırıntı”dır. Çünkü gerçekten sistem kurmuş olan çok sayıda değerli filozofun varlık hakkında oldukça önemli görüşleri söz konusudur.

Biz herhangi bir felsefi sisteme tamamiyle bağlı kalmadan, ancak buralardaki bilgilerden de yeri geldiğinde yararlanarak, kendi aklımız ve mantığımızın elverdiği ölçüde “varlık” konusunu irdelemeye çalışacağız.

Öncelikle “varlık”ın bir kavram olma özelliğinden söz edelim. Edelim de “kavram nedir?” sorusunun cevabını da vermeden geçmeyelim: Kavram, eskilerin “mefhum” diye ifade ettikleri, yani herhangi bir şeyin zihindeki tasarımıdır. Somut ve soyut kavramlar vardır. Somut kavram, dış dünyada var olan yani nesnel yanı bulunan şeylerle ilgilidir; soyut kavram ise dış dünyada bireyleri bulunmayan, sadece zihinde var olanlardır.

Varlık, en genel yani kaplamı en geniş olan kavramdır. Kavramları kaplam (kapsadıkları şeyler) bakımından sınıflandırsak bu şemanın en üstünde “varlık” yer alır. Çünkü varlık, evrende bulunan her şeyi kapsar, içine alır.

Varlık iki çeşittir:

1-Gerçek (reel) varlık: Duyu organları vasıtasıyla algıladığımız, belli bir zaman ve mekan içinde yer alan varlık. Örneğin her türlü eşya, ağaçlar, denizler v.s.

2-Düşünsel (idea) varlık: Duyu organları vasıtasıyla kavrayamadığımız, sadece zihnimizde yer alan varlık. Örneğin soyutlamalar yaparak elde ettiğimiz her türlü zihinsel ürün.

Varlık nedir?

Biz bir dünyada ve dolayısıyla onun da içinde yer aldığı bir evrende yaşıyoruz. Yaşantımız sırasında duyu organlarımız vasıtasıyla birçok cismi algılıyoruz. Örneğin şu anda bir masa, onun üzerinde bir monitör görüyorum. Oturduğum bir sandalye var. Ayağa kalkıp pencereden dışarıya bakıyorum, gökyüzündeki yıldızları seyrediyorum. Yerime dönerken ayağım sert bir cisme çarpıyor. Canımı acıtan bu cismin masa olduğunu anlıyorum. Kısacası birçok şeyin varlığından haberdarım. İşte varlık bu “var olan her şeydir.”

Varlık var mıdır, yok mudur?

Bilime göre varlık tartışmasız vardır. Bilim bu var olan varlığı neden sonuç ilişkisi içinde ve deneysel yöntemle inceler. Ancak felsefenin varlığa yaklaşımı bilimden farklıdır. Çünkü felsefe varlığı, bilim gibi parçalara ayırarak değil de bir bütün halinde açıklamayı amaçlar. O nedenle “varlık var mıdır, yok mudur?” sorusu felsefede uzun bir süre tartışılmıştır.

Parmenides varlığın “var” olduğunu savunurken, nihilizm (hiççilik) varlığın “var olmadığı” iddiasındadır. Mesela bunlardan aynı zamanda bir sofist filozof da olan Gorgias’a göre:

1-Hiçbir şey yoktur.

2-Olsa bile bilinemez.

3-Bilinse bile başkasına anlatılamaz.

Gorgias –septikler kadar olmasa da- aynı zamanda şüpheci bir filozoftur. Örneğin septik filozoflardan Pyrrhon “Varlıkların ne olduğuna ilişkin yargılar ne doğrudur, ne de yanlıştır.” demektedir. Buradan hareketle şüpheciliğini daha da aşırı bir noktaya götürmekte ve “yargı vermekten bile kaçınmak gerektiğini” iddia etmektedir. 

Diğer yandan Descartes şüpheyi kullanarak akıl yürütme yoluyla kendi varlığını, Tanrı’nın varlığını ve dış dünyadaki nesnelerin varlığını kanıtlamıştır.

Dilerseniz bu soruda daha fazla felsefi görüşe yer vermeyip, kendimiz bir cevap arayalım: Kendimi düşünüyorum. Ben bir varlık mıyım? Evet. Ben kendimin farkında mıyım? Evet. Kendimin farkında olduğuma göre “ben varım” ve ben var olduğuma göre de “varlık da vardır” mantıksal çıkarımına ulaşıyorum.

Tabii bu arada akıl yürütme yoluyla benim ulaştığım çıkarımın tam tersine ulaşanlar olabileceği ihtimalini de düşünmüyor değilim.

Varlık’ın Ne Olduğu Problemi?

Ya da varlığın ilk ana maddesi (arkhe-ilk biçim-ilk olan) nedir, sorusu da filozoflar arasında uzunca bir süre tartışılmış ve farklı savlar ortaya atılmıştır. Örneğin:

İlkçağ düşünürlerinden Thales’e göre varlığın ilk ana maddesi su’dur. Her şey sudan meydana gelmiştir ve en sonunda yine suya dönüşecektir.

Herakleitos’a (M.Ö. 540-480) göre, evrenin ve varlığın ana maddesi (arkhe), kendisi de sürekli değişme içinde olan ateştir. Herakleitos; evreni karşıtlıkların zıtlığı ve birlikteliği ile açıklamaktadır.

Demokritos’a göre atom’dur. (Uyarı: Demokritos’un yaşadığı dönemde atom ile ilgili bilginin olması mümkün değildir. Burada kastedilen şimdiki bilgilerimizle “molekül” karşılığıdır. Yani o dönemde atom, kavram olarak var, ama bilgi olarak yoktu.)

Mitoslu fizik ve doğa bilimcisi Anaksimandros (M.Ö. 610-574) , ise her şeyin kaynağını belirli bir maddeye bağlamayıp “sonsuzluk ve sınırsızlık”tan söz etmiştir. (Aperion denilen soyut bir kavramla varlığın ilk ana maddesini açıklamak istemiştir.)

Miletoslu filozof Anaksimenes (M.Ö. 550-480), Anaksimandros’un öğrencisidir ve her şeyin havadan geldiğini ve havaya döndüğünü, ruhun ise solunan hava olduğunu öne sürmüştür. (Buradaki hava, bildiğimiz havadan farklıdır, sıcak bir nefes olarak da ifade edilmektedir.)

İdealistler (Platon, Aristo, Hegel) varlığı “idea (düşünce) ” olarak kabul ederler. İdealist filozof Berkeley : “Var olmak, algılanmış olmaktır. “ der.

Burada okuyucunun daha iyi anlaması için, kısaca algı konusuna bir açıklama getirelim: Dış dünyadan gelen uyarıcılar bir duyu organını etkilediğinde buna “duyum” denir. Duyumun ne olduğunu tanımaya, bilmeye, ona bir anlam vermeye ise algı denir. Örneğin burnumuza çeşitli koku uyarıcıları gelir, onların burnumuzu etkilemesi duyumdur, bunların ne kokusu (çiçek, parfüm v.b) olduğunu bilmeye ise algı diyoruz. Tabii bu tanıma, bilme, anlamlandırma işini yapan organ da şüphesiz ki beyindir. Bazen uyarıcı vardır, fakat duyum olmasına rağmen algı ortaya çıkmayabilir. “Bakmak, görmek değildir”, “bakar kör” , “fark etmedim”, “görmedim, duymadım” gibi ifadeler kullanmamızın nedeni bir algılamanın ortaya çıkmamasıdır.

Materyalistler (Marks, Hobbes, İlkçağda da Demokritos) varlığı “madde” olarak kabul ederler. Karl Marks’a göre “ madde bilincin dışında ve bilinçten bağımsız bir gerçeklik olarak vardır. Maddenin var oluş biçimi de harekettir.” 

Bedia Akarsu Materyalist anlayışı şöyle özetliyor: “ İdealizm’e karşı çıkan materyalistlere göre, ”Gerçek olan şey gözleyebileceğimiz şeydir. Bizim için önemli olan ölçebilmek ve tartabilmektir. Ama bu ölçü ve tartı da ancak maddesel olan şeylere uygulanabilir. Öyleyse asıl gerçek bu uzay ve zaman içinde bulunan cisimler dünyasıdır. Bu maddesel olan şeyler arkasında bir gerçek aramaya kalkmamalıdır. Tek gerçek maddedir.” 

Descartes’e göre Varlıkta iki töz vardır: Biri “ruh”, öteki de “madde”. Ruh düşünen, madde de yer kaplayan bir tözdür. Bunlar arasında hiçbir birleşme noktası yoktur. Yalnızca insanda bir araya gelirler.”

Husserl, var olanın yalnızca fenomenler olduğunu söyler. Bu fenomenin insan bilinci tarafından bilinebileceğini savunur. İnsan onların özünün bilgisini edinebilir. Bu düşünüre göre biz, varlığı bilincimizin sınırları içerisinde bilebiliriz. Bunun dışında varlığın bir özelliği varsa bile bunu bilme imkânına sahip değiliz.

 

Varlık yok olur mu?

İlkokul sıralarından beri sıkça tekrarlanan Hiçbir şey yoktan var olmaz; var olan bir şey de yok olmaz” bilimsel önermesi çerçevesinde düşünürsek, varlık yok olmamaktadır. Sadece şekil değiştirmektedir.

Biz insanları varlığın yok olup olmaması meselesi bilhassa “ölüm” konusunda yakından ilgilendirmektedir. Hatta ölümden korkmamızın temelinde bu yok olma ihtimalinin yattığını da söyleyebiliriz. İşte bu bilimsel veriden hareketle öldükten sonra bedenimizin asla yok olmayacağını, ama şekil değiştireceğini söyleyebiliriz.

Söyleyebiliriz de bu gerçek gene de biz insanları teselli etmez. Çünkü biz sadece bedenden ibaret değiliz, bizim bir de ruhumuz var ve asıl yok olup olamadığını merak ettiğimiz de o’dur. Ruh ile ilgili konularda ne yazık ki bilimde olduğu gibi kesin konuşamıyoruz. Bu konuda bireysel bazı iddialar ve dinsel dogmalardan başka verilere sahip değiliz. Ruhun yok olmadığı iddialarını doğrulayabilmemiz için her tekrarladığımızda aynı verileri ortaya koyacak deney ürünlerine sahip olmamız gerekiyor.

Ruh ile ilgili teorilerden animist görüşe göre, “Ruh gelmiş ve bedeni işgal etmiştir. Beden öldükten sonra da oradan uçup gidecektir. Yani beden ölse de ruh yaşamaya devam edecektir.”

Oysa diğer teoriye yani mekanist anlayışa göre ise “Ruhsal olaylar, beynin bir fonksiyonudur ve beden öldükten sonra da yok olacaktır.” Mekanist teori materyalist bir görüştür ve bilim tarafından desteklenen de budur.

Bu teorilerin hangisi doğrudur, diye bir soru aklınıza gelebilir. Bu konuda karar vermek mümkün değildir. Adı üzerinde, bunlar birer teoridir. Yani doğrulukları ya da yanlışlıkları kanıtlanabilmiş değildir.

Gündelik yaşamda animist teoriyi benimseyen çok sayıda insana rastlayabilirsiniz. Örneğin reenkarnasyona (ruhun beden öldükten sonra başka bir bedende tekrar dünyaya gelmesi) inanan insanların olması bu yok oluştan bir çıkış olarak değerlendirilebilinir.

Varlık’ın miktarı ne kadardır?

Yani varlığın miktarını tane olarak ya da ağırlık olarak ifade edebilir miyiz? Yoksa varlık sonsuz miktarda mıdır?

Bana göre evrende varlık diye nitelendirebileceğimiz nesnelerin sayısı bellidir. Kaç tane, diye sormayın sakın. Çünkü cevabım şu olur: Havsalamızın alamayacağı kadar sayıda, ama sonuçta gene de adet olarak belli miktarda. Peki kaç gram, kilo ya da ton? Gene cevabım aynı…

Varlık 1’dir.

Evrende yalnızca 1(bir) var. 1’in dışındaki rakamlar yaşamı kolaylaştırmak için insan aklının ürettikleridir. Ne kadar varlık varsa hepsi 1’dir. Ama benim iki tane elim var demeyin sakın. 1 eliniz ve bir eliniz var. Yan yana getirdiğinizde de gene 1 var. Milyarlarca mısır tanesi var, diye de düşünebilirsiniz. Hayır, buraya sığdıramayacağım 1’ler var. Hepsini bir arada düşündüğünüzde ise 1 mısır yığını var. Yaşadığım şehir 1, ülke 1, dünya 1, güneş sistemi1 ve tabii ki evren 1… Varlık1.

Varlık olarak ben

Üzerinde yaşadığım dünyada ve dolayısıyla evrende bir varlık olarak bulunduğumu idrak ediyorum. Bundan milyarlarca yıl önce de bir varlık olarak vardım, milyarlarca yıl sonra da var olacağım. Bu beni mutlu ediyor. Dünyanın bir parçası, evrenin bir parçası ya da dünyanın ve evrenin kendisi olmam bana büyük bir haz veriyor.

Ben sayısız ihtimalin bir araya gelmesinin sonucunda şu anki bedenime ve ruhuma sahibim. Bunu doğal bir oluşum olarak da kabul edebilirim; bir şans olarak da düşünebilirim.

Varlık olarak diğerleri

Benim dışımda da çok sayıda varlık var. Benim için geçerli olan sayısız ihtimal onlar için de söz konusu. Bu nedenle her varlığa hayranlıkla yaklaşıyorum ve her varlığın bir mucize olduğunu düşünüyorum. Bazılarının ağızlarından çıkan mucize öykülerini hayranlıkla izleyenlere diyorum ki; gerçek mucize için şöyle bir etrafına bak. Ne kadar da çok olduğunu göreceksin. Bu sana zor geliyorsa kendine bak. Çünkü sen de bir mucizesin…

Varlığı sev ve saygı duy

Bilhassa canlı her varlığa karşı saygı duy ve sev. Sen nasıl ki bir mucize isen ve sayısız ihtimalin bir araya gelmesi sonucunda oluştu isen, aynı şey o canlılar için de geçerlidir.

Canlı varlıkların bu şansını yok edici davranışlardan mümkünse kaçın. O nedenle, bir canlıyı öldürmek için :

- Tabancanın tetiğini çekmeden önce,

-Bombayı atmadan önce,

-Bıçağını saplamadan önce,

-Zehri atmadan önce,

-Ayağınla ezmeden önce,

Lütfen dur ve düşün…

 

● ● ●

 

 

 

 

YÜREĞİN İLÂCI: SEVGİ

 

Adam, önce yüreğini şöyle bir yokladı, sonra dinlemeye başladı: Boştu, yalnızdı, kırıktı, yorgun ve yaşlıydı. “Bu haliyle benim işime yaramaz; birilerine vereyim.” Dedi.

Yüreğini bir güzele vermek istedi. Güzel:

“-Benim yüreğim zaten dolu.” deyip reddetti.

……….

Yıllardır dost bildiği birine teklif etti.

-Bu teklifini kabul edebilecek kadar dost olduğumuzu zannetmiyorum, dedi dost bildiği.

……….

Sokaktan geçen bir eskiciye bedava vermek istedi:

-Evet, ben eskiler alıyorum; ama bu kadar eskisini değil! Cevabı ile karşılaştı.

……….

 

Yıllardır beslediği, yanından hiç ayırmadığı, kendine sadık olduğunu düşündüğü köpeğine teklif etti:

-Taze dana etini tercih ederim. Cevabını aldı.

……….

Bir Derviş gördü. Umudu yoktu, ama gene de teklif etti:

-Memnuniyetle kabul ederim. Deyince şaşırdı.

-Böyle bir yüreği kabul eden çıkmazken, sen neden alıcı oluyorsun? Diye sordu.

Derviş:

-Benim yüreğimde yer var da ondan! Ha bir ha bin… Ne fark eder?

Deyince, çıkardı yüreğini verdi Derviş’e.

Derviş’in yüzüne baktı. Huzur saçıyordu etrafa. Birden dervişe karşı bir sevgi hissetti.

Akabinde dervişin elindeki yüreğinin kıpırdadığını gördü. Şaşkınlığı iyice arttı. “Yüreğimi vermekle iyi mi ettim, kötü mü?” sorusu aklına geldi.

Derviş, adamın pişman olduğunu anlamıştı. Adama sordu:

-Yüreğini geri almak ister misin? Pişman olmuşa benziyorsun!

-İsterim de, olanları anlayabilmiş değilim.

Derviş:

-Yüreğinin boş, yalnız, kırık, yorgun ve yaşlı olduğunu görüp senin işine yaramadığını düşündün; ondan kurtulmak istedin. Halbuki yüreğinde asıl eksik olan sevgiydi. Sevgi yüreğe girince boşluk dolar, yalnızlık biter, kırıklıklar onarılır, yorgunluk geçer. Evet, belki sevgi bile yaşlılığa bir çare olamaz; ama beden ölünceye kadar yüreğin orada atmasını sağlar. Sevgi pınarlarını ara, kötümserliğe düştüğünde o pınarlarda yüreğini yıka.

Dedi ve kayboldu. Adam sağına, soluna, arkasına baktı. Derviş yoktu.

Dervişin az önceki durduğu yerde, yani birkaç adım ötesinde bir pınar gördü.

“İşte Sevgi Pınarı!” diye bir sevinç çığlığı attı ve pınara doğru koşmaya başladı…

 

 

 

 

Son Güncelleme: Pazar, 21 Ocak 2018 21:20

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Giriş Formu

Dost Siteler

Destan Romanlar

YA BEN İSTANBUL’U ALACAĞIM
Türkiye Türklerinin İstanbul’un Fethi Destanı, 125 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün5578
mod_vvisit_counterDün11158
mod_vvisit_counterBu Hafta16736
mod_vvisit_counterGeçen Hafta78665
mod_vvisit_counterBu Ay200610
mod_vvisit_counterGeçen Ay457334
mod_vvisit_counterToplam16058364

Şimdi: 128 misafir, 1 üye, 267 bots var.
IP: 54.167.29.208