Albert Einstein Diyor ki:
 
Genelde insanlığın kaderi, hak ettiği olacaktır.

 

 


GÖÇE GÖÇE ROMANININ TAMAMI

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

Ömer Faruk HÜSMÜLLÜ 

1952   yılında Tekirdağ ilinin Çerkezköy ilçesinin Kızılpınar köyünde doğdu. İlkokulu Kırşehir’de,  Ortaokul’u Ürgüp’te ve Liseyi Adana’da (Devlet hesabına Parasız Yatılı olarak) okudu. 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünü bitirdi. 13 yıl devlette felsefe öğretmenliği, müdür yardımcılığı, müdür başyardımcılığı ve okul müdürlüğü görevlerinde bulunduktan sonra istifa ederek özel sektöre geçip dershanelerde öğretmenlik, bölüm başkanlığı ve müdürlük yaptı. Devlet okullarında ve özel sektörde toplam 36 yıl görev yaptıktan sonra emekliye ayrıldı. Emeklilik yaşamı sırasında  çeşitli forumlarda ve sitelerde çok sayıda yazı yazdı. Aynı zamanda fikiryolu.net sitesini kurdu ve halen yönetmektedir. Dört tanesi P-Kitap Yayımcılık tarafından olmak üzere altı adet basılı kitabı vardır. Halen İstanbul’da yaşamaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.
 

GÖÇE GÖÇE

 

“Biz, göçe göçe millet olduk. Bizi biz yapan göçtür. Göç hayat verir, göç bilgi kazandırır, göç tanıtır, göç hem sevincin hem de hüznün kaynağıdır, göç hayvanlarımızın verimini artırır, göç fazlalıklardan kurtulmaktır, göç ruhu dinlendirir; göç yeniliktir ve göç biraz da zora katlanmaktır. Biz binlerce sene birçok kez büyük göç yapmışız, sayısını bilemeyeceğim kadar da küçük göç. Büyük göçlerde kıtalardan kıtalara, küçük göçlerde ise dağlardan ovalara, ovalardan dağlara gidip gelmişiz. Dili olsa da yaşadıklarımızı anlatsa; dağların, tepelerin, yaylaların ve eteklerdeki ovaların!”

Dedem sesinin tonunu değiştirerek konuşuyordu, sanki birini taklit etmek ister gibiydi. Acaba kimi? Sabırlı olursam öğrenecektim, nitekim öyle oldu.

“Nereden gelip nereye gittiğimizi, geride bıraktığımız zamanda neler yaptığımızı, nasıl yaptığımızı, başarı ve başarısızlıklarımızı; kısacası tarihimizi çok iyi bilmeliyiz.” Dedem biraz soluklanıp devam etti: “Benim sana anlattıklarımı sen de torunlarına anlat, daha sonra onlar da diğer kuşaklara aktarsınlar. Gerçi birçok bilgi tarih kitaplarında yer alacaktır, ancak yaşayan insanların ağızlarından bunları duymanın ayrı bir önemi ve bilhassa lezzeti vardır.” Dedemle bu konuşmayı yaptığımızda ben, aşağı yukarı senin yaşındaydım. (O yıllarda benim yaşım, tam on bir.)

Son cümleden sonra anladım ki; bu sözler dedemim dedesine aitmiş, o da dedesinin konuşma şeklini taklit etmeye uğraşıyormuş.

 

● ● ●

 

Dedemin anneannemle yani ninemle bize, Kırşehir'deki evimize bu ilk ve maalesef aynı zamanda da son gelişiydi. Kızılpınar köyünden ta buralara kadar, bu kış gününde bizi görmek için gelmişlerdi. Dedem anneanneme “Hanım, gel gidip bir Kırşehir'deki kızımızı ve torunlarımızı görelim, ölümlü dünyada yarın olur mu olmaz mı bilemeyiz. Nasıl olsa iki güne kadar torunlar karne tatiline girecekler. Onlarla biraz hasret gideririz.” demiş. Bir göçebe Türkmene, yörüğe yakışanı yapıp; hemen ertesi gün dayıma eşek arabasını koşup, onları trene yetiştirmesini söylemiş.

Tren istasyonu köye 4-5 kilometre uzaklıkta. Yürüyerek gitmeleri biraz zor. Sabah olunca, eşekler arabaya koşulmuş ve tıngır mıngır yola koyulmuşlar.

Dedem “Ah, o huysuz kara eşek yok mu? İnadı tuttu mu başlar yan çekmeye. O zaman da bütün yük boz eşeğe biner. Bu hareketinden dolayı kara eşeğe yol boyunca söylendim durdum. Nasıl söylenmem; onun inadı, hızımızı da azaltıyordu. Bir de tozu dumana katarak gelen askerye cemseleri beni korkuttu; çünkü eşekler bunlardan ürküyorlar. Yoldan çıkıp bir çatağın içine atıverirler arabayı. Atlar da cemselerden korkar ve atlar eşeklere göre daha güçlü olduklarından zaptetmesi çok zordur. İstediğin kadar dizginleri çek, deviriverirler arabayı. Bizim köyden kaç kişinin başına geldi böyle kaza... İstasyona bir-iki kilometre kala Edirne'den gelip İstanbul'a giden motorlu trenin geçtiğini görünce, dayın daha hızlı aydemeye başladı eşekleri. Biz istasyona girdiğimizde ise tren hareket ediyordu. Tabii binmemiz mümkün değildi. Gişe memuru iki saat kadar sonra İstanbul'a bir kara trenin gideceğini söyleyince, biletimizi alıp beklemeye başladık. Dışarıda hava soğuktu, rüzgâr da vardı. Bazen rüzgâr şiddetlenip ıslık çalarak esmeye başlıyordu. Ama bekleme yeri sıcacıktı, bir görevli sık sık kocaman sobanın içine kürek kürek kömür atıyordu. Bir ara sobanın kıpkırmızı kesildiğini bile gördüm. İki saat dendi bize, ama beklediğimiz süre eminim daha fazlaydı. Sonunda bir tren düdüğü duyduk ve çuflaya çuflaya kara tren gara yanaştı. Bizim gibi tren bekleyen üç kişi daha vardı. Hepimiz birden kapıya hücum ettik. Trene bindikten beş dakika sonra da, hareket memurunun düdüğünü duyduk. Kara tren, ortalığı kömür dumanına boğarak gitmeye başladı. Altı-yedi saat sürdü İstanbul'a varmak. Yolda çok durduk, bazı istasyonlarda; karşıdan gelen treni beklermiş. İstanbul'a geldiğimizde hava kararmıştı, Sirkeci'de inip hemen Kırşehir'e bilet almak için bir yazıhaneye girdik, ama “Bizde Kırşehir'e kalkan araba yok.” cevabıyla birlikte nereye başvurmam gerektiğini söylediler, tarif ettiler. Oraya gittik, ama o günkü otobüs kalkmış, mecburen ertesi güne aldım biletimizi. Sirkeci'den bir belediye otobüsüne atlayıp, Şehremini'ndeki kızıma gittik. Bizi görünce onlar da şaşırdı. Söyledik Kırşehir'e yolculuk yapacağımızı. Teyzen hem özendi hem de kıskandı. “Keşke ben de sizinle gelebilseydim.” dedi.

Ertesi gün erkenden Sirkeci'deydik. Otobüsün kalkmasına en az bir saat kala yazıhaneye gelmiştik. Olsun, orada oturup beklerdik. Dışarıdan gelip geçen, koşuşturan, birbiriyle konuşan, bazen de münakaşa eden insanları seyrettik. Yazıhanede bize çay da verdiler, içimiz ısındı. Az sonra, bir simitçi yazıhanenin kapısından başını uzattı. Bir simit aldım, çünkü ninen istemedi. O böyle elalem içinde bir şey yeyip içmekten çekinir. Az önceki çayı bile nasıl içtiğine şaşırmıştım. Simit aldığımı gören bilet kesen genç, hemen bir çay daha ısmarladı. Otobüs yazıhanenin önüne yanaşınca binmek için hamle yaptık. Muavin olduğunu öğrendiğimiz genç bir çocuk, bize yerlerimizi gösterdi. Şoförün iki koltuk arkasındaydık. Sevindim. Etrafı seyrede seyrede gidecektik.

Biraz da otobüs içinde bekledik. Sonunda otobüs hareket etti. Arabalı Vapura bindi, burada bizim otobüse bir satıcı geldi, o gitti, bir başkası geldi, daha sonra bir diğeri... Bunlardan pişmaniyeci ve kumaş satıcısı çok gevezeydi. Mallarını satmak için ne yapacaklarını şaşırıyorlardı. Simitçi de geldi ama o, bunlar gibi yaygaracı değildi. Simitçi, ön kapıdan biniyor yavaş adımlarla otobüsün içinde yürüyor ve arka kapıdan inip gidiyordu. Konuşmasına, bağırmasına gerek kalmıyor, çünkü karnı acıkan elindeki simitleri görüp alıyordu. Arabamız karşıda Harem'de vapurdan indi, gara girdi. Buradan yolcu aldı. Tabii Harem'de de satıcılar bizi yalnız bırakmadı. Ankara'ya kadar en az 6-7 yerde durduk. Ya yolcu aldık ya da mola verdik. Yol boyunca hep kar yağdı. O yüzden yavaş gitmek zorunda kaldık. Ankara'ya varmamız 13-14 saat sürdü. Ankara'daki otogarda bir saatten fazla bekledik; buradan da Kırşehir'e gidecek yolcular varmış, onları alıp hareket ettik.

Ankara-Kırşehir yolu, bozuk ve virajlı. İnsanın içi dışına çıkıyor. Yolun yarıdan fazlasını kar yağışı altında yaptık. Bu yolda muavin midesi bulananlara naylon torba dağıttı. Alanlardan biri de ninendi. Nitekim fazla dayanamayıp daha yolu yarılamadan kustu. İlk mola yerinde indik; elini, ağzını, yüzünü yıkadı. Ne kadar ısrar ettiysem de, sonra gene kusacağı korkusuyla hiçbir şey yemedi. Belki de kusma korkusu bahaneydi, esas sebep utanması olabilirdi. Kadıncağız sadece kusmaktan korkmuyor, aynı zamanda diğer yolculara karşı ayıp oldu diye de dertleniyordu. Yol boyunca suratı asık bir şekilde hiç konuşmadan öylece oturdu durdu. Sonunda çok şükür Kırşehir'e geldik de yüzü biraz güldü.” dedi.

Anneannem biz dört kardeşin dördüne de elcik(eldiven) örmüş. Gelince verdi. Ben hemen elcikleri ellerime takıp dışarı çıktım. Bu elcikler annemin ördüklerinden farklıydı. Çünkü giyildiğinde sadece başparmak bağımsızdı, diğer dört parmak birarada olmak zorundaydı. Elciklerimle kartopu yapıp sokakta tanıdığım çocuk varsa onlara atacaktım. Fakat bu elciklerle daha karı yerden almaya başladığımda bir aksilik olduğunu anladım. Karı istediğim gibi avucumun içine alamıyordum ve aldığım karı iyi yuvarlayamıyordum. Kartopu yapmaya çalıştığım kar parçası yamru yumru bir şey olmuştu. Bu şeyi atmayı denedim, sadece bir-iki metre uzağa atabildim. Moralim bozuldu, hemen eve döndüm. Tabii bunları aneanneme söylemedim. Kadıncağız üzülürdü. O kadar emek harcamış, göz nuru dökmüştü bu elcikler için...

 

● ● ●

 

Buradaki gerçek hayat hikâyeleri tam beş kuşakla ilgili. Ben, annem-babam, dedelerim-ninelerim, dedemin babası ve dedemin dedesi. Bunları birbirine karıştırmamak için öncelikle dedemin adını söylemeliyim: Osman. Osman Dedemin, dedesinin adını bilmiyorum, sadece ona Yörük Dede denildiğini duymuştum.

Yörük Dede bilgili, tahsilli biri. Hatta gençliğinde uzun yıllar İstanbul'da bulunmuş. Orada bazı medreselerde hocalık bile yapmış. İstanbul'un havası sağlığını bozduğu için, Dobromirka'ya bir çuval kitapla geri dönmüş. Gelir gelmez babasının tarlalarında çalışarak, hayvanlarını otlatarak ailenin geçimine katkıda bulunmuş. Bir müddet sonra da evlenmiş. Bu evlilikten bir kızı ve bir de oğlu olmuş. Yörük Dede bilimle, bilgiyle olan ilişkisini hiç kesmemiş. İstanbul'da iken yazmaya başladığı tarih kitabıyla ilgili çalışmalarına çiftçilikten arta kalan zamanlarda da devam etmiş. Ne yazık ki en az 5-6 cilt olabilecek bu kitabını Dobromirka'dan (eskilerin deyimiyle) Türkiya'ya göç sırasında meydana gelen bir kargaşada kaybetmiş. Yörük Dede, bozuk bir Türkçe ile konuşan Balkan Türklerinin aksine İstanbul Türkçesiyle konuşurmuş. Türkçeden başka Bulgarca ve Yunanca da bilirmiş.

Osman Dede, ona hayran. Düzgün konuşmayı ve okuma-yazmayı ondan öğrenmiş.

 

● ● ●

 

Yörük Dede anlatıyor:

Bizim ilk anayurdumuz Orta Asya'dır. Oğuz Türklerinin Avşar boyundanız. Orta Asya'dan ayrıldıktan sonra Avşarlar, birçok farklı bölgelere göç etmişlerdir. Bizim atalarımız, bu büyük göçte Azerbaycan'a yerleşmişler. Burada Moğol istilasına kadar kalmışlar. Moğol baskısı ve zulmü onların Azerbaycan'dan Sivas-Kars civarına gitmelerine neden olmuş. 13.yy'da da Anadolu'ya geçmişiz. Burada Karaman, Niğde, Kayseri, Nevşehir, Ankara ve Konya'ya kadar olan geniş bir alana yerleşip Karamanoğulları Beyliğini kurmuşuz. Bu, Anadolu'da kurulan en yaman beyliktir.

Biz Karamanoğulları ölümden korkmayız. Savaşçı bir milletiz. Çünkü biz Çiçi Yabgu'nun, Tannrıkut Mete'nin, Atila'nın, Kür Şad'ın, Kül Tegin'in, Çağrı Beğ'in, Oruç Reis'in askerleriyiz, torunlarıyız. Başka bir milletin egemenliği altında yaşayamayız. Böyle bir hayat, bizim ağrımıza gider. Nitekim beylik döneminde Anadolu Selçukluları, Mıoğollar, Ermeniler ve hatta Osmanlı ile savaşmışız. Beyliğimiz hükümranlığını iki yüz seneden fazla sürdürmüş ve sonunda Osmanlı tarafından yıkılarak toprakları imparatorluğa katılmış.

Karamanoğulları, Osmanlı'yı en çok rahatsız edenlerden biri olduğu için ve problem çıkaracağından çekinildiğinden padişah Birinci Murat zamanında, Balkanlar'a-Bulgaristan'a göç ettirilmişler. İşin doğrusu zorla sürgün edilmişler. Aylarca süren bu meşekkatli göç sırasında, maalesef çok sayıda insanımız kırılmış. Karaman'dan yola çıkanların yarısı bile ulaşamamış Balkanlar'a. Biz bu yüzden Osmanlı'yı pek sevmeyiz, Osmanlı da bizi sevmez ya! Buna rağmen biz, her seferberlik ilan edildiğinde devlete hep asker vermişiz, ayrıca birçok savaşa da gönüllü olarak gitmişiz, vergilerimizi ödeme konusunda da devlete hiç zorluk çıkarmamışız.

Bizi Deliorman bölgesindeki Dobromirka köyüne yerleştirmişler. Biz daha önceden Bulgar Çarlığına ait olan, ama sonradan Osmanlı tarafından yıkılan bu devletin topraklarını kendimize yurt bellemişiz. Köye geldiğimizde burada çok az miktarda Bulgar da varmış; bunlar bizimkilerin korkusuna burayı kısa zamanda terketmişler. Etrafı ormanlarla çevrili bu köyün nüfusu o tarihte bile binlere ulaşmış.

Biz buraya geldiğimizde, Balkanlar Osmanlı topraklarına daha yeni katılıyormuş. Buraların Türkleşmesi için çok çaba harcamak gerekliymiş. Nitekim atalarımız, Balkanlar'da sık sık akınlar yapmışlar ve çok da başarılı olmuşlar.

Zaman zaman Bulgarlarla ve diğer müslüman olmayan milletlerle savaşmışız. Savaşlarda verdiğimiz şehitler, balkanların tapusu olmuş. Çünkü defnedilen şehitlerimizin olduğu yerlere türbeler, zaviyeler, tekkeler yapmışız. Dergâhlar kurmuşuz. Dergâhlarda ayinlerin yanı sıra yoksullara, yolculara yatacak yer ve yemek vermişiz. Buralara gelen insanların dini, mezhebi, ırkı sorulmazmış; insan olmaları onlara hizmet vermek için yeterli bir nedenmiş.

Dobromirka'da ilk karşımıza çıkan problem ev ve su olmuş. İnşaat işinden anlayan ustalarımız olduğu için, biraz da devletin yardımıyla ormandan da yararlanarak ev sorununu çözmüşüz. Kuyu açmak bizi zorlamış, ama sonunda bunu da hallederek suya kavuşmuşuz.

 

● ● ●

 

Durmadan esnediği için Osman Dedemin son söylediği birkaç cümleyi anlamadım. O da fark etmiş olacak ki gülümseyerek yüzüme baktı ve:

-Ben biraz uzanayım, dedi.

Üzerine örtmek için örtü getirmeyi teklif ettim, odanın sıcak olduğunu söyleyip sobanın arkasındaki minderin üzerine yattı, hemen de uyudu. Horlamaya başladı.

Pencereden dışarı baktım. Dışarıda yol kenarlarında bir-iki santim kar vardı, hava kapalıydı. Kar taneleri isteksiz isteksiz düşüyordu; bunları biraz seyrettim. İçerisi dedemin de söylediği gibi sıcacıktı. Kuzine(peçka) soba içeriyi çok iyi ısıtmıştı. Bu sobalar oldukça kullanışlı. Üzerinde suyunu kaynat, çayını kaynat, istersen yemeğini pişir taşır. Üstelik fırını da var ve burada nefis ekmek ya da börek pişirebilirsin.

Uyuyan sadece dedem değildi, sobanın altlığı üzerine kıvrılmış olan kedimiz Minik de uyuyordu. Hem de öyle bir uyuması vardı ki insan özeniyordu. İyice yayılmış, sol ön ve arka bacakları hafif kalkık, kapalı gözlerinden bile uykudan zevk aldığı belliydi. Minik dedim diye küçücük bir şey zannedilmesin. Artık kocaman bir kedi oldu. İlk aldığımızda yeni yürümeye başlamış, el kadar küçücük bir şeydi. O yüzden ona “Minik” adını vermiştik.

Minik, kış günlerini soba yanında geçirir. Tuvalet ihtiyacı gelince kapının yanına gidip orayı tırmalamaya başlar. Ne istediğini anlar ve kapıyı açarız. Dışarıda fazla oyalanmadan gene kapıyı tırmalayarak geldiğini bize haber verir. Kapıyı açınca da hemen sobanın altındaki yerine gider, kıvrılıp yatar. Yani şekerlemeye devam... Bütün kışı böyle geçirir. Havalar ısındığında ise, Minik'i evin içinde tut tutabilirsen!

Sobanın kapağını açıp içine baktım. Odunlar yanmış, bitmiş, hepsi kor olmuş. Kıpkırmızı içi. Sıcaklık yüzümü acıtmadan yakıyor, tatlı bir sıcaklık olduğundan hoşuma gidiyor. Yanımdaki tenekenin içinden bir odun alıp sobaya atmak istiyorum, atamıyorum. Kalın geldi, içine girmiyor. Daha incesini alıyorum ve korların üzerine koyup kapağı kapatıyorum. Bir de kapağın üzerinde sağa doğru açılan sola doğru kapanan küçük bir kapak var. Onu da kapatıyorum ki soba yavaş yavaş yansın. Oradan hava girdiği için, açılırsa içindeki odunların yanması daha hızlı oluyor.

Ben bu işleri yaparken biraz gürültü de çıkardım. Sobanın kapağını tıngırtmadan kapatmak mümkün değil. Ne kadar uğraşırsan uğraş, gene de ses çıkarıyor. Dedemde bir hareketlenme var. Uyandı sandım. Hayır uyanmamış, bir tarafından diğer tarafına dönüyormuş. Rahatladım. Dedem uyanmamıştı ama başka biri uyanmıştı: Minik. Şaşkın, biraz da kızgın gözlerle bana bakışlarını gönderiyor. Sinirli sinirli sol arka ayağı ile karnını kaşıdı. Sol ön ayağını kafasına sürttükten sonra boynunu hafifçe kaldırıp kafasını biraz dikleştirdi; sonra da ağzını açıp, soluk pembe diliyle patilerini yaladı. Biraz sonra yalamayı bıraktı, bir kere daha bana baktı ve tekrar uzanıp gözlerini kapadı. Bir dakika bile geçmeden mır mır sesler çıkarmaya başladı. Uyumuştu.

Birazdan ben de uyuyabilirim. Dedem ve Minik'ten uyku bana da bulaştı galiba! Esnemeye başladım bile. Uykumu kaçırmak için odanın içinde daha önce defalarca gördüğüm eşyalara bakıyorum. Yerde tahta zeminin üzerine farklı motiflere sahip, el dokuması dört kilim yanyana serilmiş. Bunları ninem dokumuş. Kilimlerde hakim olan renk koyu kırmızı ve koyu mavi. Duvar kenarlarında yastıklar var. Bunların ön tarafları kilim gibi dokuma. İçleri sap ile doldurulmuş olduğundan oldukça sertler. Ama yıllardır kullanıldığı halde ne bir esneme ne de bir yıpranma var. Annemin çeyizi ile gelmiş. Bir kenarda büyük bir minderin -ninemin deyişiyle şiltenin- üzerinde benim bir kitap ve defterim duruyor. Odadaki minder sayısı sekiz. İki tane de pösteki var.

Sobanın ayakları, tenekeden yapılmış bir altlığın üzerine oturtulmuş. Teneke altlık, aynı zamanda istenmeyen yangın olaylarını önlemede de önemli bir rol oynuyor. Çünkü bazen sobanın küçük kapağı açıkken, içine odun atarken ya da kürekle mangala ateş alırken dışarı ateş sıçrayabiliyor. Duvardaki bacanın ağzına kalın bir kâğıt yapıştırılmış. O nedenle boru, bacadan değil de pencerenin üst kısmından açılmış bir delikten çıkıyor. Bunun nedeni, bacanın iyi çekmiyor olmasıdır. Sıcaklıktan azami ölçüde faydalanmak için, boru oldukça uzun tutulmuş. Üç metreden fazla. Sobanın hemen yanında bir teneke içinde odunlar var. Bunlar buraya getirildiklerinde yaş olabiliyor, sıcak ortamda durunca zamanla kuruyorlar ve daha iyi yanıyorlar. Odun tenekesinin yanında ondan daha küçük bir tenekenin içinde kürek ve maşa var. Kürek ateş ve kül almada, maşa ise ateşi karıştırmada kullanılıyor. Diğer odalarda oturanlar olduğunda, içinde kül olan bakır mangala kürekle korlaşmış ateş konup, bir müddet açık havada bekletilip, zehirli gazların çıkması sağlanıyor ve ihtiyaç duyulan odaya götürülüyor.

Kapının yanındaki duvarda, çok sayıda asma yeri bulunan tahta bir askılık bulunuyor. Üzerinde bir hayli giysi var. Kapıdan girişin sol tarafındaki duvarda yerden yarım metre yüksekte, iki adet metal ayak üstündeki rafta da ahşap kaplı, çift hoparlörlü Philips marka bir radyo yer alıyor. Bu radyo evimize geleli sadece birkaç ay oldu. O günkü sevincimizi anlatamam. Hepimiz radyonun ilk açılışında nefeslerimizi tutup heyecanla beklemiştik. Gözlerimizi bir an olsun radyodan ayırmamıştık. Radyonun açma düğmesini çevirince önce bir cızırtı duyuluyordu; sesin gelmesi on-onbeş saniye kadar sürüyordu. Meğerse radyonun içindeki lâmbalar ısınmalıymış ki ses gelebilsin. . Annem, daha o gün radyomuzun üzerine örtmek üzere tığ işi bir dantel örmeye başlamıştı bile.. Eşyaların hepsi bu kadar. Doğrusu daha da var, ama hepsini yazmak zor geliyor.

Esnemem arttı, bazen başım düşüyor, sonra aniden fırlayıp uyanıyorum, biraz sonra gene aynı... Başımın düşmesi yetmedi, bir de belim bükülüp yere kapaklandım. Kalkıp yürüsem belki açılırım. Denedim. Fayda etmedi. Direnmek boşuna, kendimi bıraktım. Uyumuşum.

Uyanıp gözümü açtığımda üzerimde bir örtünün olduğunu fark ettim. Oysa yatarken örtü filan örtmemiştim üzerime. Demek ki dedem uyanıp da beni öylece uyurken görünce, üşümeyeyim diye bu örtüyü üzerime atmış. Gözlerimi ovuşturdum, dedem bana gülümsüyordu.

 

● ● ●

 

Yörük Dede anlatıyor:

Balkanlarda sadece gavurlarla değil, tabiatla da mücadele etmek zorundasın. Buranın karı, soğuğu ve yağmuru boldur. Kışın birçok yer metrelerce karla kaplanır, sık sık sel gelir, arazi engebelidir, bir yerden bir yere gitmek müşkülat doludur.

Biz tabiatla olan mücadelemizde de gavurla olan mücadelemizde de, yaklaşık beş yüz sene başarılı olmuşuz. Bir gün bu vatanı terk edeceğimiz, buradan kaçacağımız kimsenin aklına gelmezdi. Dobromırka'dan bizi kaçırtan ne gavurdur ne de tabiattır; bizim devletimizin kurumsal yapısında meydana gelen çürümedir. Üç kıtaya yayılmış olan milyonlarca kilometrekarelik toprağa sahip bu koca devletin çöküş yılları ne yazık ki bizim dünyada yaşadığımız döneme denk geldi. Kötü talihimiz...

Osmanlı bu kadar toprağı sadece kılıç gücüyle almadı. Devletin liyakat sahibi insanlar tarafından yönetilmesi, adil ve hoşgörülü olması Osmanlı'nın birçok yeri hiç savaşmadan ele geçirmesini sağladı. Mesela bizim köyümüzün adı neden Dobromirka? Çünkü bu köy, Bulgar İkinci Çarlık Döneminde Dobromir adındaki Çar tarafından kurulmuş. Osmanlı, bu köyün adını diğer milletlerin değerlerine duyduğu saygı nedeniyle değiştirmemiş. Gene Osmanlı, zaptettiği topraklardaki halkın inançlarına da karışmamış, herkesi istediği dini seçmekte serbest bırakmış.

Aynı Osmanlı, sonradan liyakatsiz yöneticilerin işbaşına getirilmesi nedeniyle haktan, adaletten ayrılmış. Rüşvet almış başını yürümüş. ilime önem verilmemeye başlanmış, dini istismar eden kendilerine “alim” sıfatını yakıştırmış olan kişiler ülkeyi teknikten, üretimden uzaklaştırmış. Avrupa'nın çoktan geride bıraktığı Ortaçağ zihniyeti, sanki büyük bir başarıymış gibi Osmanlı'da benimsenmiş. Devletin gelir-gider dengesi bozulmuş. Devletin gideri gelirinden fazla olunca açığı kapatmak için dışarıdan, daha sonra nasıl ödeneceği düşünülmeden borç para alınmış. Alınan borç üretim araçlarına değil, şaşalı saray yaptırmak gibi lüks ihtiyaçlara harcanmış. Borç verenler bir gün, borcumuzu ödememizi istemişler. Ödeyemeyince de zaten az olan gelir kaynaklarımıza el koymuşlar.

Derken, girilen savaşlar birer birer kaybedilmeye başlanmış. Her mağlûp çıkılan savaştan sonra, hem toprak terkedilmiş hem de galip tarafa savaş tazminatı ödenmiş. Buna rağmen birçok gereksiz savaş ilan edilmekten de geri durulmamış.

Balkanlarda beş yüz sene atalarımız, Osmanlı tebaası gayrimüslimlerle, yani müslüman olmayan Rum, Ermeni, Yahudi, Sırp, Bulgar gibi halklarla barış ve huzur içinde yaşadı. Kimsenin örfüne, adetine, inancına, ırkına karışmadık. Fakat Osmanlı'nın zayıflamasından sonra bu halklar, yabancı devletlerin de kışkırtmasıyla ayaklanmaya başladılar. Bilhassa Rusya, Balkanlardaki Bulgarları kışkırtarak onların bize karşı düşmanca tavır almasını sağladı.

Rusya, bununla da kalmadı ve bir bahane uydurarak Osmanlı topraklarına, Tuna vilayetine girdi. Böylece 93 Harbi yani Osmanlı-Rus Savaşı (1877-1878) başlamış oldu. Bu savaş sırasında Dobromirka da ateş çemberinin içinde kaldı. Biz köy halkı olarak, bir araya gelip ortak bir karar aldık: Rus gavuruna karşı savaşacaktık, yurdumuzu asla terk etmeyecektik. Bizden daha savaş başlamadan göçenleri ve savaş sırasında kaçanları hesapladığımızda, bu karara uymayanların sayısının 7-8 civarında olduğunu söyleyebilirim. Güçlü Rus ordusunu Osmanlı, birkaç kere püskürtmüş olmasına rağmen, takviye güçlerinin yardıma gelmemesi; mühimmat, erzak ve giyecek ikmallerinin yapılamaması ve bilhassa savaşı idare eden komutanlarımızın sık sık karar değiştirmeleri hatta birbirlerine düşmeleri nedeniyle, Balkanlarda üst üste yenilgiler almaya başladık.

Ruslar, Gazi Osman Paşa kumandasındaki Plevne'yi kuşattılar. Türk askeri ve komutanı burada gerçekten bir destan yazdı. Onların kahramanca mücadeleleri köyde, ağızdan ağıza dolaşıyor, hatta bu savaştan zaferle çıkacağımıza inanılıyordu. Evlerde, tarlalarda, yollarda, kahvelerde anlatılan hep Gazi Osman Paşa'ydı. Aylar süren Plevne müdafaası, Gazi Osman Paşa'nın vurulmasıyla sona erdi. Paşa ölmemişti ama yaralıydı. Aslında buradaki askerimizin teslim olmasının asıl nedeni, Paşanın yaralanması değil; gene mühimmat ve yiyecek yokluğuydu.

Plevne düşünce, Rus ordusu Edirne'yi ele geçirdi. Hatta sonradan duyduğumuza göre Ruslar, Yeşilköy'e kadar ilerleyerek İstanbul'un sınırlarına kadar dayanmışlar.

Rusların himayesindeki Bulgarlar, Türk köylerini yaktılar, yıktılar, talan ettiler. Çok sayıda soydaşımızı acımasızca katlettiler. Bu soykırımında ölen Türklerin sayısı yüz binlercedir.

Biz güçlüyken gayrimüslimlere ne kadar iyi davrandıysak, onlar güçlü olduğunda tam aksine bize o kadar zulmettiler. Belki de bu davranışlarının gerisinde, azınlıkların yüz yıllardır bize karşı duydukları ezikliğin yarattığı, bir intikam duygusu yatıyordu. Sebep ne olursa olsun Bulgarlar'ın Balkanlar'da Türkler'e yaptıkları mazur görülemez. Yıllardır yanyana yaşadığımız, gerektiğinde ekmeğimizi bölüştüğümüz, acılarımızı paylaştığımız bu insanlar bize karşı nasıl bu kadar zalim olabildiler? Bizim köyümüzde Bulgar yoktu, ama civar Türk köylerinde vardı. Bunlarla sohbet ediyor, ticaret yapıyorduk, düğünlerine, cenazelerine gidiyorduk. Biz millet olarak, devlet olarak herkese kucağımızı açmıştık. Hatta Dobromirka'ya bir Şaman bile gelip yerleşmişti. Onu da kimse yadırgamamıştı, hor görüp dışlamamıştı.

Köyün en dışında yaşayan, kimsesiz yaşlı bir kadın vardı. O ölünce evi yıllardır boş kalmıştı. Bu Şaman gelip oraya yerleşti. Ev iki göz odadan ibaretken Şaman, buna kapısı ayrı olan bir oda yani indirme ilave etti. Kendisini ziyarete gelenleri bu ilave ettiği yerde misafir ederdi. Diğer iki odaya girip de içeride ne olduğunu bilen, gören yoktu. Bazıları Şaman'ın kapıyı aralık unuttuğu bir sırada içerisini gördüklerini, burada çok sayıda öldürülmüş hayvan bulunduğunu söylese de buna inanan pek olmamıştı.

Şaman'ın evinden, sık sık sesler gelirmiş, ama köye uzak kaldığı için bu sesler, bizim evlerimize ulaşmazdı. Yakınından geçtiğinizde duyardınız. İnsan sesi ve davul sesi, çoğunlukla birarada olurdu. Rengarenk giysileri vardı. Saçları uzundu, neredeyse beline kadar geliyordu. Yüzü çok çirkindi. Gerçekte mi böyleydi yoksa yüzüne sürdüğü boyalar mı onu çirkin gösteriyordu?

Bahçesinin tam ortasında, kurumuş bir erik ağacı vardı. Bu ağacın kuru dalları bağlanmış olan çaputlarla doluydu. Bizim köyden ve civar köylerden gelen çoğu genç olan insanlar, bu ağaca bir bez/çaput bağlar bir dilekte bulunurdu. Dileği tutanların bazıları, yanlarında getirdikleri yiyecekleri Şaman'ın evinin kapısının önüne bırakıp giderdi. Kimsenin kapıyı açıp da içine bakmak aklına gelmezdi. Belki gelirdi de korkudan bunu yapamazdı.

Şaman'a ufak tefek rahatsızlıkları olup da başvuranlar da oluyordu. Onları eklediği odaya yani indirmeye alır, bir süre sesler çıkararak etraflarında döner, ağrıyan yerlerine ne olduğunu bilmediğimiz bir sıvı sürerdi. Bu insanların çoğu, iyileştiklerini söylese de rahatsızlıklarının devam ettiğini söyleyenlerin sayısı da az değildi.

Yalnız, bir keresinde gerçekten de Şaman bir mucize yarattı. Eli ayağı tutmayan Canbay Ağayı iyileştirdi. Canbay Ağa, akşam yemeğini çok kaçırmış, yedikçe yemiş. Çekindiğinden kimse de “Yediğin yeter artık!” diyememiş. Yemekten sonra Canbay Ağayı bir ağırlık bastırmış ve gidip yatmış. Yatış o yatış! Sabah olduğunda yataktan kalkamamış, bırakın kalkmayı elini ayağını bile oynatamıyormuş. Ailesindeki herkes şaşırmış. Sağa sola haber salınıp çare aranmış. Halk arasında bilinen her türlü tedavi şekli uygulanmış. Değişen bir şey olmamış. Hekimler getirtilmiş, gene aynı... Sonunda bazıları ailesine Şaman'a götürmelerini söylemiş, çaresiz denileni yapmışlar. Şaman hastayı odaya almış, diğer insanları göndermiş. “Ben çağırıncaya kadar da kimse gelmesin!” diye de tembihlemiş.

Aradan sekiz-dokuz gün geçtikten sonra, hastanın ailesine Şaman'ın çağırdığı haberi gelmiş. Sevinmişler. Koşarak gitmişler, ancak umutları boşa çıkmış. Çünkü Canbay Ağa, aynı şekilde yatıyormuş. Şaman'a tam bir şey söyleyeceklermiş ki o, konuşmaya başlamış: “Ayini seyredebilirsiniz; ama ayin sırasında odadan ayrılmak yok. Çıkmak isteyenler şimdiden odayı terk etsinler.” Demiş. Çıkan olur diye biraz beklemiş; odadakilerin hiçbirinin yerinden kıpırdamadığını görünce, küçük bir ateş ve etrafa hoş kokular yayan birkaç tütsü yakmış. Şaman'ın sırtında, üzerinde çeşitli semboller bulunan rengarenk bir elbise, başında başlık, ayaklarında çizme varmış. Hastanın etrafında dans ederken, sesi çıktığı kadar da bağırıyormuş. Bir ara kendinden geçer gibi olmuş, bir yudum su içmiş ama bunu yutmayıp odanın köşelerine tükürmüş. Sonra davul çalmaya başlamış, kulağa çok hoş gelen ezgiler söylemiş. Böylece ruhlarla irtibata geçerek onlardan yardım istemiş. Ve ayin biitmiş, Şaman trans halinden çıkmış.

Bu ayin, izleyenlere biraz uzun bir süre gibi gelmiş, ama ne kadar sürdüğünü kimse bilmiyormuş. Ayin bitince Şaman, önce Canbay Ağanın iki omuzunu elleriyle tutup, vücudunun üst kısmını dikleştirmiş; sonra belinden tutarak ayağa kaldırmış. Ve hasta herkesin şaşkın bakışları arasında yürümeye başlamış.

Bu iyileşmenin sırrını bilen tabii ki yok. Canbay Ağaya, o birlikte geçirdiği günlerde Şaman'ın ne yaptığı sorulduğunda, bugünkü gibi her gün ayin yaptığını ve sabah-akşam yarım şapşak kırmızı bir su içirdiğini ve bu kırmızı suyun muhtemelen hayvan kanı olduğunu söylemiş.

Bu iyiliğine karşılık Canbay Ağa'nın ailesi, Şaman'a altın, para ve hediyeler vermek istemişlerse de kabul etmemiş. Tabii bu olay, çok kısa sürede etrafa yayılmıştı ve Şaman'ın ziyaretçileri giderek artmıştı.

 

 

 

● ● ●

 

Yörük Dede anlatmaya devam ediyor;

93 Harbi sırasında Dobromirka'ya fazla yanaşamayan ve o yüzden de giderek kinleri artan Bulgarlar, savaştan sonra etrafımızdaki Türk köylerine acımasızca saldırmaya başladılar. Evleri yaktılar, köylünün hayvanlarını ve eşyalarını gasp ettiler, kadın ve kızlara tecavüz ettiler, insanları hunharca öldürdüler. Dün bizimle sıkı fıkı dost olan Bulgarların bile çoğu, bu katillerin yanında yer aldı. Çünkü onlar da biz buradan gidersek kalacak olan tarla ve mallarımıza göz dikmişlerdi. Tek tük de olsa bu yapılan zulümlere karşı çıkan, onaylamayan Bulgarlar da vardı. Daha sonra kendilerine de yöneltilen tehdit dolayısıyla, onlar da seslerini kısmak zorunda kaldılar.

Bulgar çeteleri Dobromirka'ya saldırıp üç evi ateşe verince, ciddi ciddi buraları terk etmeyi düşünmeye başladık. Konuyu görüşmek üzere bir gece, her ailenin reisini camiiye davet ettik. Çağrılanlar arasında Şaman da vardı.

O gece sabaha kadar, ne yapacağımızı uzun uzun tartıştık. Genel kanaat, bir an önce buradan ayrılmak yönündeydi. Gitme taraftarı olmayan kişilerin sayısı çok azdı. Bunlardan biri de Şamandı. Hatta Şaman çok da ağır bir konuşma yaptı. “Türkün topraklarını terk etme hakkı bulunmadığını, her ne pahasına olursa olsun yurdunu savunması gerektiğini, ölümden kaçış olmadığını; o yüzden de bu kutsal topraklarda ölmenın bir şeref sayılacağını, ölülerimizin bu topraklara sahip çıkacağını ve bir gün mutlaka gene Türkün bayrağının bu topraklarda dalganacağını, böyle bir kaçışı Gök'ün yüce ruhu olan Tengri'nin de istemediğini” söyledi. Oylama yapılıp göç kararı alınınca da, öfkeyle yerinden kalktı ve hemen orayı terketti.

Oylamadan sonra, göç tarihi tespit edildi: Bir hafta sonra sabah namazı kılınıp yola çıkılacaktı. Yolculuk sırasında en çok gerekecek olan eşyaların alınması tavsiye edildi. En başta yiyecek, giyecek ve çatışma anında kullanılmak üzere silah, pala, kama, bıçak, orak, demir diren gibi aletler geliyordu. Bilhassa bu silah türü aletlerin, çok kolay ulaşılabilecek bir yerde saklanması uyarısı da yapıldı. Çünkü çıkılacak olan yolculuk, tehlikelerle doluydu. Gereksiz yük alıp hayvanları yormanın zararından bahsedildi, yolculuğun çok uzun sürebileceği, o nedenle hayvan kaybının büyük zararlara yol açacağı anlatıldı. Varsa para ve altınlar da çok gizli bir yerde saklanacaktı. Alınacak yiyeceklerin çok uzun süre dayanması gerektiği, çünkü göçün aylarca sürebileceği tekrar tekrar hatırlatıldı.

Bir hafta sonra yola çıkılacak olmasına, sürenin azlığı nedeniyle karşı çıkan biri oldu. Ona göre bir haftada hazırlanmak imkansızdı. Orta sıralardan bir ses yükseldi:

-Göç, yolda düzelir, diye. Bunu birkaç kişi daha tekrarlayınca, itirazı olan da, sesini kesmek zorunda kaldı.

Bir hafta hayvanların bakımı, arabaların onarımı ve yiyecek hazırlamakla geçti. Giysiler elden geçirildi, varsa yırtık ve sökükleri dikildi, en iyileri götürülmek üzere ayırıldı. Birçok kişi, geride bırakacağı malını mülkünü yok pahasına Bulgarlara sattı. Bazıları mallarını öküzle takas ederken, bazıları da alıcı bulamadığı için öylece bıraktı.

O kadar konuştuk, tartıştık ama hiç kimse “Biz nereye gideceğiz, nereye göç edeceğiz?” sorusunu sormadı. Çünkü herkesin zihninde bu soru çoktan cevap bulmuştu: Türkiya.

Beni göç öncesi kaygılandıran, bu işi beceremeyeceğimiz endişesiydi. Beş yüz yıldır göç etmemiş olan bu toplum, acaba şimdi işin içinden nasıl çıkacaktı? Bu kadar uzun bir zaman geçtiğine göre, göç etme yeteneğinimizi kaybetmiş olabilirdik. Aklıma korkunç görüntüler geliyordu. Yollarda çoluk çocuk hepimiz, ölüp gidebilirdik. Sonra kendimi biraz topluyor ve “Hayır, biz bunu başarabiliriz. Bizim özümüzde bu yetenek zaten var. Beş yüz değil bin yıl da geçse, bu yeteneğimiz bizi kurtuluşa götürecektir.” diyordum.

Özümüze güvenmek bana moral veriyordu. Bunun doğru olup olmadığını, bu uzun yolculuk sırasında görecektik.

Bizim evde de, göç öncesi hummalı bir faaliyet vardı. Ayrıca bir de ciddi bir problemle karşı karşıyaydık. Annem, bu göç olayına şiddetle karşı çıkıyor ve biz gitsek bile kendisinin gelmeyeceğini, burada kalacağını ısrarla söylüyordu. Eskiden sakin, uyumlu bir kadın olan annem, geçen sene babamı kaybettikten sonra huysuz ve inatçı bir insan olmuştu. “Ben gitmem, ölürüm gitmem. Giden gitsin, ben burada kalırım.” Diyordu. Beni aldı bir düşünce. Biz gittikten sonra annem burada tek başına kalırsa ne yapacaktı? Hayatını nasıl devam ettirecekti? Bulgarlar ve Ruslar onu sağ bırakacaklar mıydı?

Önce karım, ikna etmek için onunla konuştu, kararından vazgeçmedi. Ben konuştum, gene aynı. Yeşil güzel gözlerini kısarak bana eliyle mezarlık tarafını işaret etti ve “Benim yerim, tee ora. Babanın yanı. Başka bi yere gitmem!” Dedi. Son çare olarak torunları, yani kızım ve oğlum annemi iknaya çalıştılar. Boynuna sarıldılar, buruşmuş yanaklarından öptüler, apak saçlarını okşadılar. Onları kıramayacağını tahmin ediyordum. Sonuç beklediğim gibi oldu. Torunlarını çok seven bu nine, sonunda onların ısrarı ile ikna oldu ve bizimle birlikte gelmeye karar verdi.

Hepimiz annemin bizimle gelmeye razı olmasından dolayı çok sevinmiştik. Hazırlıklarımızı bu sevinçle sürdüyorduk ki, çok acı bir olayla karşılaştık: Göçe üç gün kala annemi yatağında ölmüş olarak bulduk. Neden öldü, nasıl öldü? Bizim bildiğimiz herhangi bir hastalığı yoktu. Güpür güpürdü, sağlıklı bir insandı. Üzüntümüz anlatılır gibi değildi. Annemin ölümüne sadece biz değil, bütün köy şaşırdı ve üzüldü. Babamın yanına defnettik. Bana kalırsa annem, inadından vazgeçmedi ve bilerek öldü. Gerçi bu çok saçma bir görüş olabilir; çünkü hiç kimse intihar etmeden bile bile ölme diye bir seçeneği kabul etmez. Ancak ben, gene de annemin bu olayı kendi isteği doğrultusunda gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Böylece aynı zamanda bizi de zorda bırakmamış oldu.

Göçün başlayacağı sabahın öncesindeki gece, tekrar toplanıldı ve ne yapılması gerektiği konusunda son uyarılarda bulunuldu. Dobromirka'dan göçe katılım çok olacak gibiydi. Öyle ki göçe katılan araba sayısının yüzü geçeceği, binlerce metre uzunluğunda bir kafile oluşacağı tahmin ediliyordu. Bu kafilenin belli bir plan ve disiplin içerisinde hareket etmesi, sağ salim hedefe varmayı sağlayacaktı. Aksi halde hepimizin cesetleri yollara serilebilirdi. Bunun için öncelikle konvoydaki arabalar, aralarındaki mesafeyi çok fazla açmamaya azami dikkat göstereceklerdi. Yolculuk boyunca sadece önümüzdeki araba değil, arkamızdaki araba da gözetlenecek ve ara çok açılırsa yavaşlayarak bize yetişmesi sağlanacaktı. Küçük parçalar halinde gitmemiz, bir saldırıya uğradığımızda kendimizi savunmamızı güçleştirecektir. Diğer önemli bir konu, öncülerden ve koruculardan gelecek uyarılara aynen uyulmasıydı. Öncü ve korucular at üzerinde yolculuk yapacaklar, gerektiğinde hızlı bir şekilde bilgileri tüm konvoya aktaracaklardı. Bu görevi üstlenmiş olanların hepsi de genç, cesur ve bilgili delikanlılardı. Ayrıca öncüler arasında Balkanlar'ı avucunun içi gibi bilen orta yaşlarda üç kişi daha vardı. Onlar uzun yıllar ticaretle uğraşmışlar, buralarda ayak basmadık yer bırakmamışlardı. Göç sırasında izleyeceğimiz yolu, o yüzden bu üç kişi belirleyecekti.

Arabalara öncelikle yaşlılar, hastalar, sakatlar, hamile kadınlar ve çocuklar bindirilecek; diğerleri yayan olarak yola devam edecekti. Yokuş olan yerlerde gerekirse bunların içindeki yürüyebilecek olanlar da indirilecek ve araba itelenecekti. Öküzlerin, mandaların, atların, eşeklerin iyi bakılmaları, enerjilerini boş yere harcamalarının önlenmesi önemliydi. Yoksa kısa sürede bu hayvanların telef olması söz konusuydu. Bu da göçün önündeki en büyük engel demekti.

Bu toplantıda bir de, yolda saldırıya uğradığımız takdirde kadınları ve çocukları koruma, ayrıca savaşacak durumda olan kadınları yönlendirme işini Atice Ana'nın yapması kararlaştırıldı. Bu görevini ona imam, evine gidip anlatacaktı. Kabul edeceğinden herkes emindi. Çünkü o hepimizin Atice Anasıydı.

Atice Ana kırk yaşlarında olmasına rağmen ona, yedisinde bir çocuk da yetmişinde bir ihtiyar da “Atice Ana” derdi. Atice Ana daha yirmili yaşlarında iken bir çocukla dul kalmıştı. Akça bir yüzü, yeşil gözleri vardı. Boyu, endamı yerinde bir taze idi. Bakıp da vurulmayacak erkek olamazdı. Köyün bekarları evlenmek için onun peşindeydi. Durmadan dünür gelirdi dul kaldığı ilk yıllarda. Ama o her gelene aynı cevabı verirdi: “Aslanımın yatağına bir başkasını alamam; bizim sevdamız mezara kadardır. Aslanımdan önce ben ölseydim, o da benden başka birini yatağına koymazdı. Dünür gelenler başka yerlerde şanslarını denesinler.” Bu sözleri defalarca söyledikten sonra, yavaş yavaş dünürlerin ayakları kesilmiş ve Atice Ana aslanının emaneti oğlunu büyütmek için var gücüyle çalışmaktan başka bir şey düşünmez olmuştu. Zorlu bir mücadeleye girmişti; hem insanlarla hem de doğayla. Cesurdu, silah kullanmayı çok iyi bilirdi. “Bunu bana Aslanım öğretti.” derdi soranlara gururla.

Göç sırasında alınacak olan önemli kararlarda, akıl danışılacak bir heyet de oluşturuldu. İmam, ben ve köyün en yaşlısı olmasına rağmen isabetli kararları olan Sabri Amca heyette yer alacaktı. Bu heyet hazır herkes orada iken bir teklifte bulundu: Mola sırasında (gece-gündüz) kafilenin etrafında nöbet tutulmalı, nöbetçiler oluşabilecek bir tehlike durumunda öncü, korucu ve halkı haberdar etmeliydi. Teklif kabul edildi.

Toplantı bitti, son gecemizi geçirmek için evlerimize gittik. O gece çocuklar hariç, hiç kimsenin uyuduğunu zannetmiyorum. Çünkü ortalık daha ağarmadan, sabah olmadan, ezan okunmadan camiiye gittiğimde, hemen hemen bütün erkeklerin orada olduğunu gördüm. Kalabalığın içine girip kendime zor da olsa bir yer açıp beklemeye başladım. Konuşan yoktu, herkes dalgın ve düşünceliydi. Öylece bekledik, bekledik...

Ezan okunduktan sonra namaza durduk. Bitince insanlar yavaş adımlarla camiiyi terk ettiler. Ben en geride kaldım. Hoca camii içindeki gaz lâmbalarını söndürüp, itinayla kapıyı çekip kapattı. Camii avlusunda sadece ikimiz vardık. Avlunun ortasında durdu, geri dönüp camiiye bir dakika kadar baktı. Sonra bahçe kapısına yöneldi. Ben de peşinden... Dışarı çıkınca benim de çıkmamı bekledi. Ve sonra da bahçe kapısını sessizce kapattı.

Ben camiiden eve geldiğimde, eşyalar arabaya yüklenmişti. Evin içine girdim, odaları gezdim. Bırakılan eşyaların hepsi derli topluydu, ortalık tertemizdi. Sanki tarlaya çalışmaya ya da bir yere gezmeye gidiyorduk ve kısa bir süre sonra dönecektik, o yüzden evimizi her zamanki gibi derli toplu bırakmıştık.

Öküzleri arabaya koşmak için saya(ahır)dan çıkardım. Birine boyunduruğu ve zelveyi taktım. Diğer öküzün boynuna boyunduruğu geçirdim ama zelveyi bulamadım. Aksilik olacak ya! Sağa sola bakındım, ta arabanın arkasında buldum zelveyi. Oraya neden konduğunu da anlamış değilim. Dışarıdan:

-Dii ba, adi bakalım, dii!

-Yuları yedene al, vur da gitsin şuna ba!

Şeklinde konuşmalar geliyordu. Demek ki yola çıkmalar başlamıştı. Hanım ve çocuklar arabaya binince öküzlerin yularlarından çekerek, avlu kapısından sokağa çıkarıp durdum. Kapıyı kapatacaktım.

Köy içindeki konvoya dahil olunca, önümüzün ve arkamızın arabayla dolu olduğunu gördüm. Bunların çoğu öküzlerin ve mandaların çektiği üzerleri çadır beziyle kaplı, kağnı arabalarıydı. Az sayıda da at arabası ve eşek arabası vardı. Öküzler ve mandalar güçlü kuvvetli, dayanıklı hayvanlardır. Bu yolculukla başedebilirler, atlar da yolun sonuna kadar gidebilirlerdi; ama eşekler için durum biraz şüpheliydi. Ayrıca arabaların arkasına bağlanmış inek, öküz ve atlar da gördüm.

Acaba dönüşü ve varışı olmayan bir yola mı girmiştik? Belki de ölüp gidecektik, hem de bir mezarımız bile olmayacaktı. Köyümüzde kalsaydık, hiç olmazsa Balkanlar'da bir mezarımız olurdu.

Köyden göçe katılmayanlar da oldu. Bunlardan biri çok yaşlı karı kocaydı. “Kaderde ne yazılıysa o olur, sonumuzu burada beklemek isteriz.” demişlerdi. Diğer aile ise askere giden ama şehit haberi gelmediği için, geri döneceğinden umutlarını yitirmedikleri oğullarını bekleyeceklerdi. Büyük bir ihtimalle çocukları, asker kaçağı olabilirdi ve bir gün mutlaka dönecekti. Döndüğü zaman ailesini burada bulamayacağından ve nereye gittiklerini de bilmediğinden kavuşamayacaklardı. Bekleyerek şanslarını denemek istiyorlardı. Umut işte! Bir de Şaman köyde kalmıştı. Zaten onun, başından beri göçe karşı olduğunu bilmeyen yoktu. Köyde kalan insanlarımızdan, ileriki yıllarda bir haber alamadık; akıbetlerini hiçbir zaman öğrenemedik.

Köyün çıkışında rengarenk cübbesi sırtında, davulu boynunda Şaman, bir heykel gibi dikilmiş; giden konvoyu seyrediyordu. “Allahaısmarladık, hoşça kal” gibi veda sözcüklerine bile cevap vermeden öylece duruyordu. Arabaların tümü köyden ayrıldıktan sonra, Şaman'ın davulunun sesi duyulmaya başladı. Aradan yaklaşık yarım saat geçinceye kadar davul sesi hep duyuldu. Balkanların içinde Şaman'ın davulunun sesi ve kağnı gıcırtıları arasında, hiç konuşmadan önümüze bakarak gittik. Davul ve kağnı gıcırtısı adeta acıklı bir ezgiydi.

Kedilerimiz ve köpeklerimiz de Dobromirka'da kaldı. Köpeklerimizden birkaçı uzun bir süre arkamızdan geldi. Oysa biz yola çıkarken bu sadık dostlarımıza gideceğimizi hiç belli etmemeye çalışmıştık. Köy içinde peşimize düşenleri kovalamamıza rağmen, kilometrelerce gittikten sonra dilleri dışarda peşimizden gelen birkaç köpeği görünce içim sızladı. Onları yanımızda götürmek, beslenme gibi bazı sorunlar yaratabilirdi. Daha önemlisi, sessiz kalınması gereken yerlerde havlayarak güvenliğimizi tehlikeye atabilirlerdi. O yüzden, yol boyunca bu köpekleri defalarca dönmeleri için kovaladık. Sonunda pes ettiler, peşimizi bıraktılar.

 

 

● ● ●

Dedem eliyle radyoyu işaret ederek:

-Evlat, aç şunu da ajansı dinleyelim, dedi.

Radyoyu açtım. Gene önce cızırtı duyuldu, ses gelsin diye bekledik; biraz gecikmiş olmalı ki dedem sabredemedi:

-N'oldu buna; yoksa bozuldu mu? Dedi.

-Bozulmamıştır dede. Bazen böyle oluyor, lambaları geç ısınıyor, ses de geç geliyor, dedim.

Nitekim birkaç saniye sonra radyodan gelen bir hafif müzik sesi duyulmaya başlandı. İki program arasında kalan zaman boşluğunu doldurmak için bu tür müzik çalınıyordu. Az sonra da müzik kesildi ve gong vurdu. Bayan sipiker:

-Saat on üç. Burası Ankara Radyosu, şimdi haber merkezinin hazırladığı haberleri sunacağız. Önce özetler, dedi:

-Cumurbaşkanı Cemal Gürsel, Başbakan İnönü'yü kabul etti.

-Milli Savunma Bakanı İlhami Sancar, Kıbrıs'ta yaşanan kanlı olayların oradaki soydaşlarımıza yönelik bir katliam olduğunu ve Türkiye ile birlikte diğer garantör devletler İngiltere ve Yunanistan'ın bu katliama dur demesi gerektiğini söyledi

-Türk savaş uçakları ihtar amacıyla Lefkoşe üzerinde uçuş yaptı.

-Petrol ürünlerine zam geldi.

-Yurdun pek çok yerinde çetin kış şartları normal hayatı etkiliyor. Yoğun kar yağışının bilhassa doğu illerimizde etkisini daha birkaç gün sürdüreceği tahmin ediliyor.

Osman Dedem, yarım saat kadar haberleri dinledikten sonra radyoyu kapatmamı söyledi ve üst kattaki sofada bulunan valizini getirmemi istedi. Hemen yerimden kalkıp önce radyoyu kapattım sonra da yukarı kata çıktım. Minik de peşimden geldi. Valizi alıp geri döndüğümde ise, Minik yanımda yoktu. Nasıl olsa birazdan gelir diye tahmin ettiğimden, üzerinde durmadım.

Osman Dedem, önüne koyduğum valizin fermuarını açıp, elini dibine daldırıp kahverengi, siyah, gri karışımı bir renge bürünmüş, yıpranmış yüzü olan bir defter çıkarıp bana verdi.

-Bu defterde, Yörük Dedenin göç sırasında yazdığı notlar var. Senin olsun, iyi sakla, dedi. O sırada hemen, Osman Dedemin bu değerli hatıranın varisi olarak neden beni uygun bulduğu sorusu aklıma geldi. Öyle ya, kızına yani anneme ya da ağabeylerime, ablama neden vermemişti? Sevinmeli miydim?

Defterin kapağını kaldırıp açtığımda, burnuma daha önce hiç duymadığım bir koku geldi. Sararmış, kapağı gibi yıpranmış, mürekkepleri solmuş sayfalarına baktığımda yüzüm asılmış olmalı ki Osman Dedem sordu:

-Ne o, yoksa beğenmedin mi, istemiyor musun?

-İstiyorum, ama dede ben bu yazıyı okuyamam ki... Çünkü burada eski Türkçe yazıyor, dedim.

-Ben orasını düşünememişim. Ver bana! Sen de git kalem kâğıt al gel, ben sana buradakilerin Türkçesini yazdıracağım. Hem notlardaki senin bilmediğin eski kelimelerin de bugünkü anlamını söylerim. dedi.

İki döşeme ötedeki defter ve kalemimi alıp, söyleyeceklerini yazmak için dedemin yanına oturdum. Sokak kapısının kapanma sesi duyuldu. Osman Dedem:

-Yazma işi galiba yarına kaldı, dedi.

Çünkü annemle ninem pazardan dönmüşlerdi ve biraz sonra da yemek vaktiydi.

 

● ● ●

 

Burası Kırşehir'de iki sene içinde taşındığımız, üçüncü evimizdi. Yani göç etme alışkanlığımız hâlâ devam ediyordu. Kırşehir'de taşındığımız her evde ilk hafta hiç yemek pişirmedik. Sağ olsun komşularımız. Onlar, bu süre içinde durmadan bize yemek getirdiler. Taşınan insanın işi çoktur, yemek pişirmeye zaman bulamaz, diye düşündüklerinden böyle yemek getirme gibi bir âdetleri varmış. Ölü çıkan eve yemek taşıma süresi, bundan da uzunmuş.

Yenice Mahallesi'nde, Tolu Hoca'nın cadde üzerindeki iki katlı evinde oturuyorduk Osman Dedemler bize misafir geldiğinde. Ev sahibimiz Tolu Hoca da bitişiğimizdeki iki katlı, bizimkinin benzeri evinde karısıyla birlikte yaşıyordu. Onların yanında ise Vali Konağı vardı. Bazen caddede oynarken topumuzu Vali Konağının bahçesine kaçırdığımız oluyordu. Duvarı fazla yüksek olmadığı için, top oraya kolayca kaçıyordu. Kapıda bekleyen görevli polis amcalara, yalvara yalvara topu geri alıyorduk. Arada polis amcaların “Bir daha kaçırırsanız topunuzu keserim. Ona göre!” tehditine “Söz polis amca, kaçırmayacağız.” cevabını veriyorduk. Ama daha birkaç gün geçmeden hatta bazen söz verdikten bir saat kadar sonra, topumuz tekrar Vali Konağının bahçesine kaçıyordu. Gene bizden aynı yalvarma ve polis amcalardan bunun karşılığında aynı tehdit...

Tolu Hoca'yı ben sadece bir kere gördüm. Çok yaşlıydı. Biz taşındıktan birkaç ay sonra da öldü. Karısı da yaşlıydı ama Tolu Hoca'ya göre genç sayılırdı.

Evimizin karşısında, yani caddenin öteki tarafında, Şaziye Abla ve kocası Muhtar Amca oturuyordu. Bir çocukları vardı: Talat abi. O İstanbul'da bir üniversitede okuyordu ve çok seyrek Kırşehir'e geliyordu. Şaziye Ablanın kocasına neden Muhtar Amca dediğimizi bilmiyorum. Adı mı Muhtar'dı, yoksa bir zamanlar muhtarlık mı yapmıştı? Şaziye abla, meşhur Kırşehirli sanatçı Şemsi Yastıman'ın ablasıydı. Şemsi Yastıman'ı ablasına ziyarete gelirken hiç görmedim. Bazen babam Şaziye Abla'dan turşu istemek için beni gönderirdi. Çok lezzetli turşu yapardı. Elime bir kase alıp kapılarını çalardım. Hiç yüksünmeden o kaseyi turşu ile doldurup iade ederdi. Şaziye ablanın babası sağdı. Çarşıda bir bakkal dükkanı vardı. Çok nefis çemen yapardı, birkaç kere gidip almış ve sıcak ekmeğin üzerine sürerek zevkle yemiştim. Bu bakkal amca çok yaşlıydı, belki de seksen yaşındaydı. Ama yaşına rağmen oldukça hareketli bir insandı. Çöp gibi zayıftı ve beli hafif kamburdu.

Şaziye ablalardan üç ev ötede de, Kırşehirli siyaset adamı Osman Bölükbaşı'nın babasının evi vardı. Galiba Bölükbaşı'nın annesi üveymiş, öyle duymuştum. Yaz tatillerinde birkaç kere Bölükbaşı'nın oğlu Deniz'in dedesini ziyarete geldiğini görmüştüm. Deniz, bizim akranımız olmasına rağmen bizimle konuşmazdı, mahalleden arkadaşı da yoktu. Bazen caddeye çıkıp tek başına oyalanır ya da oynardı. Biz uzaktan bakardık ona; yanına gidip de arkadaşlık teklif etmekten çekinirdik.

Şaziye Ablanın evinin bitişiğinde, büyük bahçesi olan iki katlı ahşap bir konakta Konyalılar diye anılan bir aile otururdu. Çok gürültücü bir aileydi. Konuşmaları, kahkahaları, kavgaları bütün mahalleden duyulurdu. Onlarla herhangi bir irtibarımız yoktu, sadece kahkahalarını, bağırıp çağırmalarını, kavgalarını uzaktan izlemekle yetinirdik.

Oturduğumuz mahallede, üzüm bağları boldu ve bu bağların kenarına ekilmiş ceviz ağaçları vardı. Biz çocuklar, mal sahibi topladıktan sonra bahçesine girip, geri kalan cevizleri toplayabilirdik. Buna “başaklama” denilirdi. Çok olmasa bile başaklama yaptığımız, yani topladığımız cevizler bize yeterdi. Biz bu cevizleri kırıp yeme yerine, oyun oynamada kullanırdık. Oyun oynadığımız arkadaşlar, bu konuda çok iyi oldukları için ben, hep ütülürdüm. En sonunda anladım ki, bu ceviz ütme oyunu bana göre değilmiş ve ne kadar ısrar ederlerse etsinler bir daha oynamadım.

Birçok çocuğun elinde, bir ağaç çatalın uçlarına bağlanmış lastikleri ve lastiklerin ucuna bağlı meşini olan, taş atmada kullanılan kuşlastikleri yani sapanlar vardı. Kuşlastiği kullanma konusunda da beceriksizdim. Bununla taşlar kuşlara atılır, bazen de evlerin camları kazayla kırılırdı. Bir keresinde ağabeyim kuşlastiği ile bir ibibik kuşu vurmuştu. Kuşun yere düşüşünü görmüştüm. Koştuk, ağabeyim ölü kuşu yerden aldı. Güzel bir kuştu, uzun bir gagası vardı ve tüyleri rengarenkti. Daha yakından bakmak için ağabeyimden isteyip elime aldım. Ama biraz sonra kuştan çok pis bir koku geldi burnuma. Kuşu bu yüzden attık; elime sinen kokusu ise, ne kadar yıkarsam yıkayayım üç-dört gün geçmedi. O günden sonra elimi kuşlastiğine sürmedim.

Evimizin boyasız ve eski çift kanatlı bir sokak kapısı vardı. Kapının üzerinde dışarıdan gelenlerin içerdekilere haber vermek için kullandıkları, dökme demirden bir tokmak bulunuyordu. Öyle ki sesi, evin en uzak yerinden bile rahatlıkla duyulabilirdi.

Yer yer çürümüş tahta kapı eşiğinden adım atılınca, eve girilirdi. Girişte yerleri toprak, geniş bir hol vardı. Holün sol tarafında bir oda, sağda ise rutubet içerisinde eski püskü, birkaç rafı kırılmış iki tahta dolabı, siyaha yakın bir renk almış olan bulaşıkların üzerinde yıkandığı bir tezgahı olan mutfak bulunuyordu.

Bu holden bahçeye açılan bir kapı vardı. Bahçe 250-300 metrekare civarındaydı. Bahçenin sağ tarafında her gittiğimde içine düşeceğim diye korktuğum, kocaman hela taşı olan, kapısız bir kenef vardı. Öyle ki kenefe gidecek kişi, yaklaşınca öksürerek içerde kimse olup olmadığını kontrol etmek zorundaydı. Cevap gelmezse, ihtiyacını görmek üzere girerdi. Bahçede birkaç tane gül fidanı ve meyve vermeyen biçimsiz bir dut ağacı vardı. Bahçede ayrıca eskiden ahır olarak kullanıldığı içindeki kurumuş dışkılardan ve çürümüş samanlardan belli olan, kapısı paramparça olmuş bir yapı da bulunuyordu. Bu yapı yıkıldı yıkılacak izlenimi yaratıyordu. Bir keresinde yolda başıboş gezen bir kotik bulmuştum. Bulduğum yerde sahibi gelecek mi diye saatlerce bekledim. Gelen giden olmayınca aldım bu ahıra getirdim. Annem bundan hiç memnun olmadı. Hemen götürüp sahibine vermemi söyledi. Sahibi yoktu ki kime vereyim!... Kotik bizde sadece iki gün misafir kalabildi. Baskılara dayanamayıp, hayvanı bulduğum yere götürüp bıraktım. Çok üzülmüştüm, ama başka çarem de yoktu. Bir saat sonra, bu eşek yavrusunu bıraktığım yere gidip baktığımda, orada olmadığını gördüm. Biri almış götürmüş.

Girişteki holden, tahta merdivenle yukarı kattaki sofaya çıkılıyor. Sofadaki cumbada bir sedir vardır. Buraya oturup caddeden gelip geçenler rahatlıklar izlenebilir. Sofaya biri sağda ve diğeri solda olmak üzere iki odanın kapısı açılırdı. Ayrıca sofaya çıkılan merdivenin başında, bahçeye bakan balkonun kapısı vardı. Bu balkon oldukça genişti ve tahtadandı. Ancak buraya çıkıp oturmak biraz cesaret gerektirirdi. Çünkü tahta balkonun korkulukları yoktu ve zemindeki tahtaların da bir kısmı kırılmıştı.

İşte biz Osman Dedemle, bu evin alt kattındaki, çok iyi ısınan odasında bugün de kaldığımız yerden konuşmamıza devam edecektik. Daha doğrusu Yörük Dede'nin göç notlarını yazacaktım:

 

 

● ● ●

 

3 Nisan 1878 (30 Rebiülevvel 1295) Göçün Birinci Günü;

 

Fırtınanın topraktan köküyle söktüğü bir ağaç gibiyiz. Havada savrulup duruyoruz. Fırtına bu ağacı bırakacak mı, bırakırsa nerede bırakacak? Diyelim ki fırtına dindi ve bir yere bıraktı; acaba o ağaç oraya dikilecek mi? Dikilse bile, tekrar toprağa kök salıp tutanabilecek mi? Bu göç işte böyle bir şey!

Buna rağmen gene de hepimizin gözü önünde bir Türkiya hayali var. “Türkiya'ya kendimizi bir atabilsek! Biz oraya da kök salarız, orayı da yurt ediniriz,” diye kendime teselli veriyorum. Karaman'dan Dobromirka'ya doğru yola çıkan atalarımız da, yolculuklarının başında mutlaka böyle düşünmüşlerdir. Ama onlar, Balkanlar'a kök saldılar. Onlar buraları yurt edinip, vatan yaptılar. Üstelik, Balkanların birçok yeri o zaman Türk toprağı değildi. Oysa şimdi, gittiğimiz yer Türkiya, bir Türk toprağı, Türk yurdu. Aslında bizim işimiz atalarımıza göre daha kolay. Yeter ki oraya varabilelim!

Burada bıraktıklarımızı düşündükçe, içimi bir hüzün kaplıyor. Tarlalarımızı, hayvanlarımızı, çiftimizi-çubuğumuzu, evimizi barkımızı, şehitlerimizi, ölülerimizi, hanlarımızı, kervansaraylarımızı, köprülerimizi, dergâhlarımızı, camiilerimizi, medreselerimizi, çeşmelerimizi... kısacası buradaki tüm kazanımlarımızı bırakıp gitmek ne kadar acı! Yoksa Şaman söylediklerinde haklı mıydı? İşin sonunda ölüm bile olsa, asla Balkanları terk etmemeli miydik? Korktuk mu? Can kaygusuna mı kapıldık? Ve o nedenle biz kaçıyor muyduk? Bu soruların hepsine birden “Hayır!” demek istesem de, aklımdaki çelişkiyi bir türlü halledemiyorum. Sessizce ve suçluluk duygusu içerisinde terk ettik Dobromirka'yı. O anlar aklıma geldikçe hep utanacağım. Başım önümde, birilerinden saklanmak ister gibiydim; oysa etrafta beni/bizi gözetleyen hiç kimse yoktu. Çıkışta bekleyen Şaman hariç...

Her iki yanında bağların, bahçelerin, çayırların, bereketli toprakların yer aldığı bir yolda gidiyoruz. Önce önümüze bir Türk köyü olan Balvan çıkıyor. Bu köyün yanından geçerken etrafa ne kadar bakmamaya çalışsak da, ister istemez yıkıntılar içindeki manzara gözümüze takılıyor. İnsanlarının hemen hemen tamamı katledilen bu köyde, sağlam bir ev de bırakılmamış. Bir öncü ve bir korucu köyün içine girip bakmaya karar verdiler. Onlarla birlikte gitmek isteyenler de oldu. Bu talepler reddedildi. Kafile yola devam edecekti. Daha sonra korculardan aldığım bilgiye göre, köyün içi ceset doluymuş. Yakılmadık, yıkılmadık ev yokmuş. Ağaçlara asılı insanlar varmış. Eşyaların tamamı ya talan edilmiş ya da yakılmış. Köyde canlı olarak sadece iki tane tavuk görmüşler. Koruculardan birinin ağlayarak anlattığına göre; tecavüz edildikten sonra öldürülmüş olan bir genç kızın çırılçıplak vücudunu yerde yatarken görünce, yıkık bir evin enkazının içinden bir parça bez bulup cesedin üzerine örtmüşler. Bütün yapabildikleri ne yazık ki sadece buymuş...

Buranın üzümünün, pekmezinin, şırasının, hatta ipeğinin çok kaliteli olduğunu biliyorduk. Hayvancılık ve buğday üretimi de oldukça yaygın olan zengin bir köydü. Etrafında çok sayıda un değirmeni de vardı. Şimdi ise iki tane ancak bulabildik ve çoğumuz buradan bir çuval un aldık.

Bugün, akşam hava kararıncaya kadar yürüdük. Etrafı kolaçan eden öncülerden ve koruculardan gelen müspet bilgiler, şimdilik herhangi bir tehlikenin olmadığı yönündeydi. O yüzden gidebildiğimiz kadar gitmeliydik. Yol da, yolculuk açısından fena sayılmazdı. Kırık taş, çakıl ve kum döşeli şose yolda hiç mola vermeden akşamı ettik. Küçük çocukların;

-Aney karnım acıktı. Ekmek yemeycez mi?

-Aney kakam geldi!

Diye sızlanmalarını ve analarının da onlara;

-Sık dişini abe kızanım, az kaldı! Demelerini sık sık duyduk.

Çocuklar daha fazla dayanamazlardı. Ayrıca hayvanların da beslenmesi, sulanması ve dinlenmesi gerekliydi. O yüzden bugünlük bu kadarla yetinecektik.

Mola sırasında, ileri gelenler küçük bir toplantı yaptık. Bu toplantıda bir kez daha birbirimizden kopmamamız gerektiğini vurguladık, tehlikeli yerleşim yerlerinin içinden geçmemeye çalışacaktık, varsa yan yolları kullanacaktık. Bize herhangi bir sözlü sataşma olduğunda karşılık vermeyecektik. Fiili saldırı olursa da kendimizi savunacaktık. Öncüler, konvoyun birkaç kilometre önünde giderek, geçeceğimiz yolları ve çevreyi kontrol edecek, gerekli uyarılarla bizi yönlendireceklerdi.

İlk aksilik, göçün ilk gününde oldu: Bir korucunun atının ayağı kırıldı. Bir çataktan geçerken tökezleyip kırmış ayağını hayvancağız. Tedavi edilebilecek gibi değilmiş kırık; o nedenle başına bir kurşun sıkılarak uyutuldu. Aksi takdirde ya acı içinde kıvranarak ölecekti ya da vahşi hayvanlar tarafından canlı canlı yenilecekti. Ne kadar da güzel, genç bir hayvandı! Yazık oldu, ama yapacak bir şey yok!

Korucuya başka bir at bulmak zor olmadı. Birçok kişinin yedeğinde vardı zaten. Bunların içinden en güçlü olanı seçilip korucuya verildi.

Köyden ayrılırken Şaman'ın bize merhamet ve istihza karışımı bakışları, gözümün önünden hiç gitmiyor. Kızgın değildi, küs değildi. Neden? Acaba onun nazarında biz kızılmaya veya küsülmeye bile değmeyecek yaratıklar mıydık? Başkalarını bilmem, ama ben Şaman'ın bu bakışlarından sonra kendimi aşağılanmış hissediyorum.

Yola çıktığımız andan itibaren tam tepemizde kurşun renginde bir bulut, bizi takip etti. Gökyüzünün sadece bir bölümünü kaplıyordu, yani aslında gökyüzü açıktı. Ben bu bulutu, kara bir gözün kindar bakışına benzettim. Öfke doluydu, intikam almak istiyordu, fırsatını bulduğunda emeline erişecekti... Hava karardığında da gene tepemizdeydi; çünkü başımı havaya kaldırdığımda yıldızlar görünmüyordu, oysa yan taraflardakiler parıl parıldı...

 

● ● ●

 

4 Nisan 1878 (1 Rebiülahir 1295) Göçün İkinci Günü;

 

Sabahleyin uyandığımda ilk işim gökyüzüne bakmak oldu. Beni rahatsız eden bulutu göremedim. Ondan kurtulduğuma sevindim.

Dünün yorgunluğuna bugünkü de eklenince sakat ayağım ağrımaya başladı. Önce nasıl olsa geçer deyip, aldırmadıysam da, giderek ağrı şiddetlendi. Çektiğim acıyı, yüzümdeki ifadeden anlamış olan hanımım, arabadan inip yuları elimden aldı, öküzlerin önüne geçti. Arabaya binince ağrım hafifledi.

Göçmenlere bir can daha eklendi: Bir bebek doğdu. Konvoy aniden durunca olağanüstü bir durum olduğunu anlamıştım. Öğrendim ki genç bir kadının doğum sancıları tutmuş. Bir saat içinde doğum oldu. Bir erkek çocuğu dünyaya geldi. Adını Alaz koydular. Güzel bir çocukmuş, merak edip gidip baktım. Ufacık bir şey ama çok sevimli göründü gözüme.

Bir artmıştık ama gece mola verildiğinde bir eksildiğimizi de öğrendik. Ölen Alaz'ın anasıymış. Kadıncağızın durumu doğumdan sonra kötüleşmiş. Çok kan kaybetmiş. Bu haliyle bebeğini defalarca emzirmiş. Acıdan kıvrandığı halde sesini çıkarmamış ve sessizce bu dünyadan göç etmiş. Alaz bebeği sımsıkı göğsüne sardığı kaskatı kesilmiş kollarından almak çok zor olmuş. Alaz'ın anası, göç yolunda kaybettiğimiz ilk candı. Aynı gün hem doğumu hem de ölümü gördük. Ölüm de doğumla, hayat bulmuyor mu?

Sabaha karşı Alaz bebek, ağlamaya başladı. Sesini benden başka duyanlar da vardı ki:

-Acıktı kızancağız. Anacığı da öldü. Şimdi onu kim emzirecek? Ana sütünden başka bir şey de verilmez bu yaştaki kızana. Diye konuşulduğunu duydum.

Güneş doğup herkes uyandığında, korucular Alaz bebek için seferber oldular, konvoydaki her arabaya bebeği olan anne olup olmadığını sordular. Bir kadının dört aylık bebeği olduğunu öğrenince, Alaz bebek adına çok sevindik. Kadın Alaz bebeği de emzirecekti. O nedenle Alaz bebeğin ailesi ile, sütananın içinde bulunduğu arabalar, konvoyda birbirinin peşinde gideceklerdi. Böylece emzirme dışında, Alaz bebekle ninesi ilgilenebilecekti.

Alaz bebeğin geleceğini düşündüm: Acaba Türkiya'ya sağ salim ulaşabilecek miydi? Ulaşırsa anasız nasıl büyüyecekti? Bayramlarda herkes anasının elini öperken o, kimin eline “anam” deyip de sarılacaktı? Onun yazgısı da demek ki böyleymiş. Acaba hayat, yazgımızın bize çizdiği bir yol muydu? Eğer öyleyse Alaz bebek için bu yolu kabullenmekte zorlanıyordum.

Sonra kendime telkin vermeye başladım. Dedim ki: “ Hayatı olduğu gibi kabullenmelisin, çünkü olmasını istediğin gibi bir hayata hiç ulaşamayabilirsin. Hayat yorucudur, hayat sürprizlerle doludur, hayat acıdır, hayat zordur, dersin ama gene de ondan ayrılacaksın diye korkarsın! Evet hayat acımasız, korkutucu, bezdirici, adaletsiz ve tehlike dolu… Ama gene de hayata merhamet, sevinç, mutluluk, hak-adalet, güven ekleyerek yaşanmaya değer hale getirebilirsin. “

Bir yandan bunları söylerken, diğer yandan aynı ben, şöyle diyordum: “Ben hayatın umrunda mıyım? Beni ciddiye almıyor. Beni ciddiye almayan hayatı, ben neden ciddiye alacakmışım?”

En sonunda gene aklıselim galip geliyor ve diyor ki: “Kaç yaşında olursan ol, hayat hep öğretmendir sen de öğrencisin. Hayat önce uyaran, sonra öğreten; buna rağmen hâlâ öğrenemediysen, en sonunda da cezalandıran bir öğretmendir. En büyük ceza da ölümdür. Ama sakın korkma, çünkü hayat ve ölüm, sadece iki ayrı yolculuktur. Biri kısadır ve biter; diğeri ise sonsuza kadar devam eder.”

Ledenik köyünü de geride bıraktık.

 

 

● ● ●

 

15 Nisan 1878 ( 12 Rebiülahir 1295) Göçün On Üçüncü Günü;

 

Kaç tane dağ, kaç tane köy, kaç tane orman geçtik saymadım. İşte bugün de saatlerdir çalı çırpı, ağaç dolu bir ormandan geçiyoruz. Etrafa bakarken içime bir ürküntü geliyor. Buranın coğrafyası sarp ve ormanla kaplı. Buralara boşuna “balkan” dememiş atalarımız! Çok kısa molalar vererek yol kenarındaki yenebilecek otları topladık. Yiyeceklerimiz çok azalmıştı, yenilerini bulamazsak ya aç duracaktık ya da bulabildiğimiz otları yiyecektik.

Daha önümüzde aylarca sürebilecek bir yol var. Oysa bazıları, birkaç gün sonra Türkiya'da olacağımızı sanıyor. Bunlar yolun uzunluğu konusunda bilgisi olmayan kişiler. Daha katetmemiz gereken çok uzun bir yolun olduğunu, bunlara moralleri bozulmasın diye söylemiyordum; ne kadar yolumuz kaldığını soranlara, sadece kafamı sallayarak cevap veriyordum ki hem dinlemediğimi zannetmesinler hem de bundan istedikleri anlamı çıkarsınlar diye.

Aslında bu gittiğimiz yolu, ben de bilmiyorum. Çünkü benim seyahat ettiğim güzergah bu değildi. Dobromirka, Veliko, Sofya üzerinden Selanik'e; oradan da vapurla İstanbul'a gitmiştim. Dönüşte de aynı güzergahı izlemiştim. O yüzden daha kaç günlük yolumuz kaldığını tam olarak bilmem mümkün değildi. Sadece yolu çok uzattığımızı biliyor ve tahminde bulunmaya çalışıyordum. Benim tahminime göre, biz daha yolun başında sayılırdık.

Kimseye söylemesem de belli etmesem de köyümü özlüyorum. Öyle bir özlem ki, köyüm aklıma geldikçe daha önce hiç dikkat etmediğim ya da beğenmediğim yerleri bile burnumda tütüyor. Oradaki hatıralarım gözümün önünde canlanıyor bir bir. Anamı ve babamı sakladığım Dobromirka'nın mübarek toprağının kokusunu duyuyorum, çağıldayan deresindeki kurbağalarının sesini işitiyorum. Hatıralar geçmişte kalan yaşantılar değil mi? Evet öyle!. Ama nedense biz insanlar acı da olsa tatlı da olsa hatıraları hep bugüne taşımaya çalışıyoruz.

Rüyalarım da Dobromirka ile dolu. Birkaç gecedir hep aynı rüyadan uyanıyorum: Önce duvarları is kaplı, büyük bir mağaranın içinde yanan bir ocak görüyorum. Ocaktaki korlar etrafı aydınlatıyor. İri yapılı iki kişi kocaman bir örsün üzerinde kızgın demiri dövüyorlar, etrafa kıvılcımlar sıçrıyor. İkisinin de belden yukarıları çıplak, alınlarından siyah ter süzülüyor. Rüyam, buradan günlerdir gittiğimiz göç yoluna geçiyor. Öküzleri yedeğime almış yürüyorum. Önümde onlarca öküz arabası var, hepsi ağır ağır ilerliyor. Bu yavaşlık canımı sıkıyor, hızlanmadıkları için kızıyorum. Acelem var. Bir an önce gideceğim yere varmak istiyorum. Benim aceleciliğim önümdeki arabaları hiç etkilemiyor. Bazen onlara çabuk olmaları için bağırıyorum. Tabii değişen bir şey olmuyor. Bir ara geri dönüp bakıyorum, köyüm Dobromirka'nın ve Balkan dağlarının arkamda olduğunu görüyorum. Ben onlardan kaçarken, onlar benim peşimden geliyor... Dağ yürür mü? Evet yürür! Balkan dağları yürür... Ben ve kağnı arabamız birden uçmaya başlıyoruz. Önümdeki arabaların hepsinin üzerinden uçarak gidiyoruz, dereleri ve dağları aşıyoruz. Uçuş bitip de yere bastığımızda, tekrar geriye bakıyorum ve yine köyüm Dobromirka ile Balkan dağlarının benim arkamda olduğunu görüyorum. Peşimi bırakmaya niyetleri yok, belki de tüm yaşamım boyunca devam edecek bu takip! Tekrar önüme döndüğümde ise hayal kırıklığı yaşıyorum. Çünkü uçmadan önceki aynı yerimdeyim. Ve uyanıyorum...

Bir küçük çocuk öldü. Anasının feryatları hâlâ kulaklarımda.

 

● ● ●

 

21 Nisan 1878 ( 18 Rebiülahir 1295) Göçün On Dokuzuncu Günü;

 

Üzücü ve şaşırtıcı bir gün geride kaldı. Öyle ki hepimiz gözyaşlarımıza boğulduk. Dolunayımızın kaybı yüreğimizi yaktı, kavurdu, dağladı.

Dolunay kızımız benim gözlerimin önünde vuruldu, yere düştü. Birçok kişinin “Keşke o kahpe kurşun ona değil de, bana gelseydi!” Diye düşündüğünü biliyorum. O güzelliği yok eden kahpe kurşuna, herkes lanet ediyordu.

Rahat bir yolculuk olmuştu ve hep böyle devam edeceğini sanıyordum. Vakit ikindiyi biraz geçiyordu. Sol tarafımızda yedi-sekiz tane atlı göründü. Ne olduklarını, kim olduklarını tahmin etmeye çalışırken, ellerindeki silahları ateşleyiverdiler. Bu ilk ateş sırasında önümüzdeki arabanın yanında yürümekte olan Dolunay'ın yere düştüğünü gördüm; ama sesi hiç çıkmadı. Sesini duymamamı iyiye işaret olarak yorumladım. Vurulsaydı, mutlaka acıdan dolayı sesi çıkardı diye düşündüm. Hemen arabaları durdurup, kendimizi bulabildiğimiz toprak tümseklerinin arkasına attık. Bizim silahlı adamlarımız bunlara karşılık vermekte gecikmedi, ayrıca palalar, kamalar, bıçaklar, oraklar, demir direnler yakın bir dövüş olursa kullanılmak üzere saklandıkları yerlerden çıkarıldı.

Silahlı çatışma yarım saat kadar sürdü. Saldırganlar yakın dövüşe cesaret edemediler. Uzaktan ateş etmeyi tercih ettiler. Karşı taraftan üç kişiyi vurduk. Bunlardan ikisi ölü biri yaralıydı. Bizden Dolunay ile birlikte vurulan sayısı altıydı. Saldırganlar ölülerini bırakıp yaralılarını alıp gittikten sonra, ölülerine bakarak Bulgar çetecileri olduğunu anladık. Bizim vurulan insanlarımızdan Dolunay'ın göğsünde bir kurşun yarası vardı ve ölmüştü. Diğer beş kişinin durumu hafifti ve hemen orada yaralarını sardık.

Dolunay, Semerci Hasan'ın kızıydı. Hasan kızını çok sever, adeta üzerine titrerdi. Ona bir şey olacak, zarar gelecek diye ödü kopardı. Belki de bunda, Dolunay'ın o evde tek çocuk olmasının da rolü vardı. Dolunay, on yedi yaşına gelince bizim köyden Sakaların Hüseyin'in oğlu Aytun'a sevdalanmış, genç yüreğine aşk ateşi düşmüştü. İki genç, önceleri gizlice buluşup görüşmüşler, aylar sonra böyle sürdüremeyeceklerini anlayınca durumu ailelerine anlatmışlar. Daha doğrusu Aytun anasına Dolunay'ı istemelerini söylemiş. Anası da babasına haberi vermiş. Oğlu tam evlenecek bir yaşta yani on dokuzunda olduğu için, bu babasına çok doğal bir istek olarak gelmiş. Zaten oğlundan, böyle bir istek ne zaman gelecek diye merak içindeymiş.

Hemen Semerci Hasan'ın evinin kapısını çalmış ve kızlarına dünür olduklarını söylemiş. Aldığı cevap “Hayır!” olunca, “Kız evi naz evidir. Biraz nazlanır ama sonunda verir.” diye düşünüp birkaç defa daha dünür gitmişlerse de cevap hep aynı olmuş. Araya hatırı sayılır kişiler koymuş, değişen bir şey olmamış. Aradan aylar geçtiği halde, iki genç umutla gelecek olumlu cevabı bekliyormuş. Her geçen gün, umutları biraz daha azalırken sevdaları aksine artıyormuş.

Semerci Hasan'ın bu inadına, köyde bir mana veren olmamıştı; çünkü Aytun gibi bir damadı istemeyecek kaynata olamazdı. Aytun bir seksen boyunda, kara kaşlı, ela gözlü yakışıklı bir genç. Üstelik de elinden her iş gelir. Kimseyle kavgası, küskünlüğü olmayan tüm köylü tarafından sevilen bir genç. Böyle bir gencin anasını babasını kapısından çeviren, adeta kovan bir kaynata adayı olmasına herkes şaşırmıştı.

Bu inadın sebebini ben öğrendim, hem de -adını söylemeyeceğim- Semerci Hasan'ın çok yakın bir arkadaşından. Çok uzun yıllar önce Hasan, sırrını bu arkadaşına anlatmış. Meğerse gençliğinde Hasan, Aytun'un anasına âşıkmış. Bu aşkını kendi içinde saklayıp, kimseye söyleyemiyormuş. Şartların en uygun olduğu bir zamanda bu konuyu ailesine açacakmış. İşte, o böyle düşünürken Sakaların Hüseyinin anası babası bu kıza dünür gitmiş ve teklifleri kabul görmüş. Hasan durumu öğrenince çok üzülmüş ve hemen köyü terk edip buraya üç sene hiç uğramamış. Üç senenin sonunda geldiğinde, anası babası onu hemen başgöz etmek için güzelce bir kız bulmuşlar. Hasan güzel mi çirkin mi olduğuna bakmadan, onunla evlenmiş. Çünkü Hasan için artık fark eden bir şey yokmuş. İşin aslı evlendiği bu kız, birçok kişiye göre, diğerinden çok daha güzelmiş. Ama ne denir, bu gönül işte...

Ne olduysa olmuş ve Hasan, kızına ilk dünür gelindiği tarihten altı ay sonra bu inadından vazgeçmiş. Sanırım bunda günden güne dalından koparılmış bir gül misali solup giden Dolunay'ın perişan hali rol oynamış. Büyük bir ihtimalle “Benim çektiğim acıda kızımın günahı ne, o delikanlının günahı ne? Onlar da benim gibi yıllarını üzüntü içinde mi geçirsin? Onların mutluluğunu engellemek bana yakışmaz.” Diye düşünmüş ve el altından birileriyle karşı tarafa haber yollamış.

Aytun'un evinde, adeta bayram var gibi herkes sevinçliymiş bu haberi alınca. Aytun o sevinçle dışarı fırlamış, bir an önce Dolunay'ı görüp sevincini paylaşmak istiyormuş. Ama Dolunayların evinin yanından defalarca geçmesine rağmen bir türlü onu görememiş. Oysa Dolunay o sırada, pencerenin yanına oturmuş, perdenin arkasından dışarıyı seyrediyormuş. Aytun'u çok sevinçli görünce şaşırmış. “Ben acı içinde kıvranırken, o sevinçten yerinde duramıyor. Belki de anası babası ona yeni bir kız bulmuşlardır. Sevinci o yüzdendir.” diye içinden sitem ediyormuş.

Aytun'un ısrarıyla hemen o gece, tekrar dünürlüğe gidilmiş. Dünürlerin geldiğini gören Dolunay, bir kez daha eli boş döneceklerini düşünüyormuş. Bir saat kadar sonra anası gelip:

-Kızım, senin bu çocukta gönlün var mı? Onu isteyen mi? Baban bana, sor dedi. Demiş.

-Kimde gönlüm var mı ana? Kimin çocuğu.

-Canım içerde dünür gelenlerin işte.

-Benimle eğleşme ana!

-Eğleşir miyim kızım? Ben ciddiyim.

-Evet var ana. Olmaz olur mu!

Aytun'un günahını aldığını düşünmüş, ama nasıl olsa ona bir şekilde kendini affettirebileceği için bunun üzerinde fazla durmamış.

Kısa sürede söz kesilip, on beş gün içinde nişan yapılmış. Nişanlı oldukları için köşe bucak saklanıp gizlice görüşmek zorunda kalmadıklarından, ikisi de hayatlarından çok memnunmuş. Düğünleri de yazın olacakmış.

Düğün yaza olacaktı, olmadı. Sonraki yaz mı? O zaman da olmadı, hiç olmadı! Çünkü 93 Harbi nedeniyle asker alımı başladı. Aytun ilk silah altına alınanlardandı. Ben de gitmek istedim ama beni almadılar. Çünkü savaştan bir sene önce, ormanda kestiğim ağaç ayağımın üzerine düştü. Kemik kırıldı. Kırıkçı çıkıkçının beceriksizliği yüzünden sağ ayağımdaki kemik, yanlış kaynadı ve topallamaya başladım. Topal ayağımla fayda değil, yük olacağım gerekçesiyle askere alınmadım.

Asker uğurlaması sırasında Dolunay'ı izledim. Gözleri hep nişanlısındaydı. O koskoca meydanda yüzlerce insan yoktu ve sanki sadece Aytun vardı. Ne çalan davulu ne oynayanları ne de havaya ateş edenleri fark ettiğini sanmıyorum.

Asker gitti. Arkalarından sular döküldü, hayırlısıyla gidip gelsinler diye. Sonraki günlerde ise, gözümüz kulağımız cepheden gelecek haberler için hep açıktı. Osman Paşa'nın başarılarını duydukça seviniyor ve umutlanıyorduk. Her konuşmada Osman Paşa vardı. Tabii koca Osmanlıyı kurtarmaya bir tek Osman Paşa yetmezdi ve öyle de oldu. Bizim mağlûbiyetimizle savaş bitti.

Sağ kalanların çoğu köye yaralı olarak geri döndü. Şehit olanlar da belli oldu. Ancak Aytun ne sağ olarak köye döndü ne de şehit olduğu haberi geldi. Uzun bir zaman geçtikten sonra ancak biz, onun şehit olduğunu öğrendik. Babası herkesi şehit haberini Dolunay'a söylememesi için tembihledi. Çünkü kızının kendine bir zarar vereceğinden korkuyordu. Hayret ki hiç kimse, Dolunay'ın yanında Aytun'un şehit olduğundan bahsetmedi. Bu büyük sır, ondan saklandı. Köyde bir tek kişi yani Dolunay hariç herkes bu acı gerçeği biliyordu.

Bana kalırsa Dolunay da gerçeği biliyordu; daha doğrusu sezgileri ona bu konuda bir şeyler anlatıyordu. Dalgın, düşünceli, çoğu zaman umursamaz tavırlarına bakarak bildiğini söylüyorum. Hiç kimseyle konuşmayan Dolunay, alıp başını evden gidiyor ta hava kararınca geri dönüyordu. Tuhaf bir kız olmuştu. Hiç gülmüyordu, ama hiç de ağlamıyordu. Bakışları anlamsız, dikkati dağınıktı. Sürekli bir tehlikeyi bekleyen insanların gerginliği vardı üzerinde.

İşte ismiyle müsemma, ay gibi güzel bu kızın cansız bedeni az ötede yatarken, biz de ona bir mezar hazırlıyorduk. Anası babası perişan bir vaziyetteydiler. Sadece onlar mı? Hepimiz. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da kazıyorduk.

Güneş, alev alev yanan ateşten kızıl dilini son bir defa daha gösterip kaybolduğunda, uyuyormuş gibi görünen o masum, güzel yüzlü kızın bedenini mezarın içine koyduk. Sonra bir baktım ki, mezara toprak atmak için kimse davranmıyor. Eller küreklere gitmiyor, gidemiyor. Toprağın altına Dolunay'ı saklamak herkese zor gelmişti. Anası babası neredeyse mezarın içine düşüp kızlarıyla birlikte gömülmeyi isteyeceklerdi. Bu dramatik sahneyi sonlandırmak gerekiyordu, elime küreği alıp mezara toprak atmaya başladım. Beni birkaç kişi daha izledi. Ayrıca, seslerini çıkarmasalar da, bana kötü kötü bakanlar da oldu. Olsun. Evet toprak atıyordum ama nereye attığıma bakamıyordum. Belki birkaç kürek toprağı mezarın dışına atmış bile olabilirdim.

Defin işlemi bittikten sonra, başımı kaldırıp ufka baktım. Ay yavaş yavaş çıkmaya başlamıştı, ucunu gördüm. Hipnotize olmuş gibi ayı seyrediyordum. Giderek büyüdü, büyüdü ve sonunda yuvarlak gümüş bir tabak gibi ışığını dünyamıza yaymaya başladı. Şimdi gökyüzünde bir Dolunay vardı. Yani bir Dolunayımızı toprağın altına saklamıştık, ama Tanrı bize şimdi gökyüzünde bir başka Dolunay vermişti. Belki de toprak altındaki Dolunayımızdı gökyüzüne çıkan!

Gözlerimi gökyüzünden yeryüzündeki mezara indirdim. Mezarın üzeri gündüz gibi aydınlıktı. Her taraf öyle mi diye etrafa bakındım. Değildi.

Anası babası Dolunay'ın mezarına kapanmış öylece duruyorlardı. Ağlamaları bitmemişti, ama gözyaşları tükenmişti. Bağırmak istiyorlar, sesleri çıkmıyordu. Çırpınmaya başladılar. Onları da kaybedeceğimizden korktum. Yanlarına gidip, ikisini de mezarın üzerinden ayağa kaldırdım. Aslında burada daha kalabilirdik, hatta sabaha kadar mola verebilirdik; ama bu ana babanın durumunu daha da kötüleştirecekti. Öncü ve koruculara haber saldım gitmek için. Ana baba biraz daha kalalım diyorlardı gözleriyle. Buna rağmen kollarına birkaç kişi girip arabalarına bindirdik.

Konvoy ağır ağır hareket etti. Yarım saat sonra, güzel bir genç kız sesi hüzünlü bir Rumeli türküsü söylemeye başladı. Konvoydaki arabaların tümü bu türküyü dinlemek için durdu. Gözlerimizden yaşlar süzülüyordu:

 

Aliş'imin kaşları kare

Sen açtın sineme yare

Bulamadım derdime çare

 

Görmedin mi ah civan Aliş'imi Tuna boyunda

Sarmadın mı ah aslan Aliş'imi Tuna boyunda

 

Evleri var hane hane

Benleri var tane tane

Saramadım kane kane

 

Görmedin mi ah civan Aliş'imi Tuna boyunda

Sarmadın mı ah aslan Aliş'imi Tuna boyunda

 

Rivayete göre bu türküde, Zeynep ile Aliş'in büyük aşkı anlatılmakta. Zeynep'in babasının inadı yüzünden bu gençler bir türlü evlenemezler. Aliş çaresizdir, alır başını gider oralardan. Ama her türlü güçlüğe karşın gene de Zeynep'i unutmaz, ona bağlı kalır. Zeynep de Aliş'i temiz bir aşkla sevmekte ama babasının sözüne karşı duramamaktadır. Aradan hasret, acı dolu yıllar geçer. Zeynep sonunda dayanamaz, babasına isyan ederek evden kaçar, Aliş'i aramaya gider. Günlerce süren aramalarının sonucunda, artık şans mı desek tesadüf mü desek bilemem, Aliş'i bulur. Ve hasret vuslatla sona erer.

Bu türkü bitince aynı ses bir yeni türküye başladı. Bunun hikayesi de şöyle:

Birbirlerini çok seven Yusuf ile Feride'nin aileleri bu gençlerin evlenmelerine bir türlü izin vermezler. Yusuf, Feride ile birlikte kaçma planları yapar. Böylece izlerini kaybettirip, mutlu bir hayat süreceklerdir. Bunun için Arda nehrini geçmeleri gerekmektedir. Yusuf, bir kayık bulur ve düşüncesini Feride'ye açar.. Feride, “Bizim kayıklar Arda'nın dalgalarına dayanamaz.” derse de, Yusuf ısrarla başka çarelerinin olmadığını söyler. Sonunda Feride ısrarlara dayanamaz ve bu planı kabul eder. Kayığa binerler. Şans onlardan yana değildir. Arda'nın güçlü dalgalarına dayanamayan kayık devrilir ve batar. Feride kurtulur, Yusuf ölür. Feride çok üzgündür, acısı anlatılabilecek gibi değildir. Durmadan bu türküyü söyler:

 

Aman bre deryalar kanlıca deryalar ,

Biz nişanlıyız ,

İkimiz de bir boydayız ,

Biz delikanlıyız ,

 

Çıkar aba poturunu

Dalgalar artacak

Demedim mi ben sana?

Kayığımız batacak

 

Aman bre deryalar kanlıca deryalar

Biz nişanlıyız

İkimiz de bir boydayız

Biz delikanlıyız

 

Kırcali'yle Arda boylarında

Kimler gidecek

Garip Yusuf’un annesine

Kim haber verecek?

 

Aman bre deryalar kanlıca deryalar

Biz nişanlıyız

İkimiz de bir boydayız

Biz delikanlıyız

 

Hazır durmuşken mola da verdik. Sabah tekrar yola koyulacaktık. Bu benim için iyi oldu, çünkü dolunayın aydınlığında bugüne dair notlarımı yazabilecektim.

Bu olay beni bu gece aşk üzerine düşünmeye sevketti. Bir ozan bana demişti ki:

-“Aşkın bir dili vardır; onu da yalnız âşıklar bilir.” Ben de ona sormuştum:

-Aşk konusunda farklı düşünen insanlar var. Mesela bazıları aşkın varlığını kabul etmiyor, bazıları kabul etse de küçümsüyor. Acaba aşkı küçümseyenlerin bu davranışlarının nedeni, hiç âşık olmamaları mıdır?

-”Olabilir. Aşk hisseder, görür, duyar, dokunur, koklar ve tadar. Çünkü o da ölümlü bir candır. Aşk kalbin bekçisidir. Sevilmeyenlerin oraya giremeyişinin nedeni budur.”

-Bütün aşklar aynı mıdır?

-”Bence değil. Mesela bunlar birbirinden çok farklıdır: Düşüncelerdeki aşk, kitaplardaki aşk, çılgınlardaki aşk. Ama hangi tür aşk olursa olsun her aşkın matematiğinde 1’den başka rakam yoktur. “

-Ya güzelliğin aşktaki yeri?

-”Güzellik aşkı değil, aşk güzelliği yaratır.”

Uykusuz geçen bir gece bitmek üzereydi. Az sonra tan yeri ağaracaktı. Gözkapaklarım kendiliğinden kapanıvermiş, uyumuşum. Uyandığımda güneşin bir hayli yükselmiş olduğunu gördüm. Kafile yola çıkmış, karım beni uyandırmadan hayvanları arabaya koşup yola koyulmuş.

 

 

● ● ●

 

Yazmaktan kollarım ağrımıştı. Yazım da yorgunluk arttıkça çirkinleşiyordu. Yüzümdeki memnuniyetsizliği gören Osman dedem:

-Yoruldun galiba! Burada bırakalım; kalanı daha sonra yazarız, dedi.

-Yoo, yorulmadım, dedim yalandan; dedem üzülmesin diye.

-Yoruldun, yoruldun. Kaç saattir yazıyorsun. Ben de kendimi kaptırmış gidiyorum, senin yorulacağın hiç aklıma gelmiyor. Tamam, burada keselim; yarın devam ederiz.

 

 

● ● ●

 

Ertesi gün devam edemedik; çünkü sabahleyin güneş çıkmış, sağdaki soldaki azıcık karı erittiği gibi öğleden sonra yerleri de kurutmuştu. Pencereden dışarı baktım. Havanın güzel olmasını fırsat bilen mahalle çocukları, kendilerini sokağa atmış, çekirdek ütmece oynuyorlardı. Onları seyretmek için iyice giyinip ben de dışarı çıktım. Güneşin verdiği tatlı sıcaklığı çıkar çıkmaz hissettim. Az sonra da giydiklerim fazla bile gelmeye başlamıştı.

Çocuklar büyük bir daire çizmişler, bunun içine eşit sayıda zerdali çekirdeği dizip, on adım ötedeki bir çizgiye el büyüklüğünde lastik parçaları ile atış yapıyorlar. Çizgiye en yakın olan, daire içindeki çekirdeklere ilk atış hakkını elde ediyor. Oradan nişan alıp, dairenin içinden çekirdekler çıkarılmaya çalışılıyordu. Çıkan onun oluyor. Çıkaramazsa sıra ötekine geçiyor. Dairenin içinde çekirdek kalmayınca, oyun bitiyor. Yeni oyun için, tekrar eşit sayıda çekirdek koymaları gerekiyor.

Çocuklardan birinin, iki cebi de kazandığı çekirdeklerle doluydu; şişmişlerdi . Gururla dolaşıyor, her atışında iki-üç çekirdeği dışarı çıkarıyordu. Bir ara:

-Ben artık oynamıyorum, eve gideceğim, deyince çocukların hepsi birden:

-Ütüp ütüp kaçmak yok! Oynamak zorundasın, deyip üzerine hücum ettiler. O da koşarak oradan uzaklaştı. Tabii arkasından yediği küfürler, buradan Kayseri'ye yol olur...

Kırşehir'deki evlerin bahçelerinde, ceviz ağacından başka bolca kayısı ve zerdali ağacı da vardır. Kayısı ve zerdalinin meyveleri birbirine çok benzer. Farkları, kayısı tatlıdır, zerdali ise biraz ekşidir. Aynı benzerlik çekirdeklerinde de görülür. Çıplak gözle hangisi kayısı, hangisi zerdali çekirdeği kolay kolay ayırt edilemez. Yenirse fark anlaşılır; kayısının çekirdeği tatlıdır, zerdalinin ise acıdır. Öyle ki zerdali çekirdeğini yeyince ağzınızda, boğazınızda bir acılık, bir burukluk hissedersiniz. Bu çekirdeğin içinden çok yerseniz, ölüm tehlikesi bile olabilirmiş. Zerdali çekirdeği ayakkabı boyası ve ilâç yapımında kullanılıyormuş. O nedenle çocuklar, çeşitli yollarla bunları toplayıp kalenin eteğindeki Buğday Pazarı'ndaki dükkanlara satarlardı. Bir ara ben de biriktirmiş ve götürüp satmıştım. Dükkan sahibinin verdiği parayı elimde tutarak eve dönerken, çarşının hemen bitiminde, bizim eve giden yolun üzerindeki leblebiciden gelen nefis kokuyu duyunca, birazını harcamaya karar vermiştim. Leblebiciye elimdeki paradan yirmi beş kuruş uzatıp, kırık leblebiden istediğimi söylemiştim. Kırık leblebiyi seçmemin nedeni, en ucuzu olmasıydı. Leblebici yüzüme bile bakmadan elindeki kürekle biraz kırık leblebi almış, terazide tartmış ve verdiğim para o kadar az olmalı ki kağıt harcamayı bile gereksiz gördüğünden “Aç cebini bakayım!” deyip kürekteki leblebiyi oraya boşaltmıştı. Dükkandan çıkıp birkaç adım atınca, cebimdeki leblebinin sıcaklığını bacağımda hissetmiş ve azıcık alıp yemiştim.

Eve döndüm. Dedem de bu güzel havadan etkilenmiş olmalı ki:

-Bana Kırşehir'i tanıtır mısın? Hava güzele benziyor. Dedeni biraz gezdirecen mi? Diye sordu. Ben de seve seve kabul ettim.

Yenice Mahallesinden çarşıya giden yolda ağır ağır yürümeye başladık. Dedem yaşlı olduğu için hızlı yürüyemiyordu. Onu önce, çarşıya gelmeden yan bir yoldan, bizim geçen sene oturduğumuz Medrese mahallesine götürdüm. Orada caddedeki bir dükkanı gösterip:

-Bak dede, burası abimin yaz tatilinde çalıştığı gazoz imalathanesi. Şişeye gaz basarken patlamış, kırılan cam yüzünü kesmişti. Bu kazadan sonra da bir daha işe gitmedi, dedim. Dedem gülerek gazoz imalathanesine baktı.

Az sonra yolumuza Lale Camii çıktı. Dedem bahçesinin ve camiin içini dolaşıp çıktıktan sonra onu, buradan elli metre ötdeki Melik Gazi Türbesi'ne götürdüm. Ben bu türbeye defalarca gelmiş, üst katına çıkmış, burada oyunlar oynamış ve arkadaşlarla konuşmuştum. Bu çıktığımız yerin yüksekliği bir buçuk metreden fazlaydı ve biz türbenin duvarlarındaki kırılmış taşların arasına basarak buraya tırmanıyorduk. O çıktığımız yer aslında çok pisti. İçerisi çöp doluydu, yanmış kağıt ve odun külleri, sigara izmaritleri vardı. Hatta kurumuş insan dışkısı bile görmüştüm burada. Türbenin piramit şeklinde, benim füzeye benzettiğim bir külahı vardı. Bir de en altta, daracık bir kapıdan girilen içinde mezar olan bir yer bulunuyordu. Buranın kapısı o kadar alçaktı ki, ben çocuk olmama rağmen, eğilerek girmek zorundaydım.

Dedeme türbe ile ilgili bildiklerimi anlattım ve birlikte mezarın olduğu yere girdik. Daha önce ben buraya sadece bir kere girmiştim. Çünkü orası ile ilgili anlatılanlardan korkuyordum. İçerisi karanlıktı, sadece küçücük kapıdan giren ışık biraz aydınlatıyordu. Dedem yanımda olduğu halde korkum devam ediyordu. Farkına varmadan dedemin elini tutmuşum. Dedem durumu anlamış olmalı ki cesaret vermek için elimi sıktı.

-Dede, bu mezardaki adam sabah ezanında kalkıp, abdest alıyor ve namaz kılıyormuş. Bak, şu yandaki içi su dolu testi abdest alması için buraya konmuş. İki günde bir su bitermiş ve bazıları testiyi yeniden doldururmuş. Ya bu ölü şimdi de kalkarsa, onun için çok korkuyorum. Çıkalım buradan! Dedim. Dedem güldü:

-Oğlum, inanma bunlara. Ölüden diriye hiçbir zarar gelmez.

-Olur mu dede? Bu ölüyü abdest alırken görenler varmış!

-Birileri, insanları etkilemek için bir şeyler uyduruyor. Boş inançların, hurafelerin bizim dinimizde yeri yoktur, ama gene de bazıları bu tür batıl inançlardan medet umuyorlar.

Dedemin açıklamalarına rağmen içim rahat değildi. Oradan çıkmak için can atıyordum. Dedem ellerini açıp bir dua okuduktan sonra türbeden çıktık.

Yolumuzun üzerinde Cıncıklı Camii vardı. Bazıları buraya Cacabey Camii de diyorlardı. Gerçek adı hangisidir bilmiyorum. Dedem camiin dışını dolaştı, içine girip birkaç rekat namaz kıldı. Camiin dışında tahta iskeleler vardı, ama hiç çalışan görünmüyordu. Dedem buraya hayran kaldı, birkaç defa bunu “Çok güzel, değerli bir eser.” sözleriyle belirtti.

Bu camii şehir merkezinin hemen yanındaydı ve az ilerideki Kırşehir Kalesi de görünüyordu. Kalenin yanına gittik. Kale hakkında duyduklarımı dedeme anlattım.

-Dede, bu kale binlerce yıl önce bir bey tarafından yığma toprakla yapılmış. Burası ilk zamanlar bataklıkmış ve o beyin oğlu bu bataklıkta boğularak ölmüş. Bey de başkaları da aynı acıyı yaşamasın diye, bu bataklığı toprakla doldurmaya karar vermiş. Her köylüye eşit sayıda kağnı dolusu toprak getirmeyi mecbur etmiş. Binlerce araba toprak buraya yığılmış ve bataklık kuruduğu gibi, bir de kale kazanılmış. Kaleden bütün Kırşehir görülebiliyor. Ramazanda iftar vakti buradan atılan top her yerden duyuluyor.

Dedem hem beni dinliyor hem de kaleye çıkan merdivenlere bakıyordu. Ben:

-Kaleye çıkmak ister misin dede? Diye sordum.

-Yok istemem oğlum. Az önce merdivenlere baktım, ama çıkmayı gözüm yemedi. Kalenin yukarısında bir şey var mı?

-Bir camii var. Adı Alaaddin Camii. Bir de ablamın ve abilerimin okulu yani Kırşehir Lisesi var.

-Sen ne zaman gideceksin bu okula?

-Daha çok var gitmeme, dedim ve hemen gözlerimin önüne ilkokul önlüğünü çıkarıp, ortaokul ve lise için giyilen ceket, gömlek ve kıravat geldi. Bir de kafamda üzerinde ay yıldız bulunan bir şapka. Hayali bile heyecan vericiydi.

Oradan ayrıldık. Az ötedeki okul ihtiyaçlarımızı karşıladığımız kırtasiye dükkanını, sanat okulunu ve vilayet binasını dedeme gösterdim. Sonra Ahi Evran Camii ve Türbesi'ne gittik. Dedem türbede dua okudu, camiide de birkaç rekat namaz kıldı. Burayı da çok beğendi.

Dedeme Kırşehir’in ortasında akan Kılıçözü çayını ve hemen yanındaki top sahasını da gösterdim.

-Dede, burada hem maç yapılıyor hem de bazı bayramlarda tören düzenleniyor. Paralı maçları biz kaleye çıkıp bedava izliyoruz. Bütün stad ayaklarımızın altında. Gerçi oyuncular ve top biraz küçük görünüyor, ama olsun. Dedim.

Buğday Pazarından geçip, kalenin etrafını dolaşıp Atatürk heykelinin bulunduğu yere yani gene çarşıya geldik. Biraz yürüyüp çarşının az ilerisindeki hapishaneyi ve şaraphaneyi de dedeme gösterdim. Dedemin bağı olduğu için ilgileneceğini bildiğim bir konudan ona bahsettim.

-Dede burada yaz kış yaş üzüm yeniyor. Misafirliğe gittiğiniz her ev size ceviz, peksimet ve yaş üzüm ikram ediyor. Kış ortasında yaş üzüm olur mu, oluyor işte!

-Bizde Eylülden sonra yaş üzüm kalmaz. Onlar bunu nasıl saklıyorlar da kışın bile yiyebiliyorlar?

-Üzümü topladıktan sonra, salkımları bir iple bağlayıp hevenk yapıyorlarmış ve bu hevenkleri evlerinin kuytu ve serin bir yerine asıyorlarmış. Bunu yaparken hevenklerin birbirine dokunmamasına dikkat ediyorlarmış. Böylece aylar sonrasına üzümlerini taze taze saklıyorlarmış.

-Galiba anladım. Buranın üzümleri buna müsait olduğu gibi, iklim şartları da uygunmuş. Bizim Trakya'nın üzümü ve iklimi ile bunun olması imkansız.

Dedem iyice yorulmuştu. Buna rağmen sordum:

-Dede, burada bir de Âşık Paşa Türbesi var, ama çok uzakta, ta Kayseri yolu üzerinde. Orayı da görmek ister misin? Sahi, bir de şu tarafta Terme Kaplıcası var. Oraya baston değnekleriyle gelen hastalar, on-on beş gün kaldıktan sonra değnekleri atıp yürüyerek evlerine dönüyorlarmış. Suyu çok şifalı bir kaplıcaymış.

-Yok oğlum, belki başka bir zaman. Bugünlük bu kadar yetti, biraz şuradaki banka oturup dinlenelim, sonra da yavaş yavaş eve gidelim, dedi.

 

 

● ● ●

 

 

30 Nisan 1878 ( 27 Rebiülahir 1295) Göçün Yirmi Sekizinci Günü;

 

Sabahleyin hava sisli ve soğuktu. Rutubet âdeta iliklerimize kadar işlemişti. Birkaç saat sonra sis dağıldı, güneş göründü. Ortalık tam ısınmıştı ki, havada dolaşan büyük beyaz bulutları gördük, tabii güneş de kayboldu. Beyaz bulutların ardından koyu gri renkli bulutlar geldi ve yağmur başladı. Akşama kadar yağmur yağdı. Arabalarımızın üzerindeki çadır bezi bu kadar yağmura dayanamadı ve içeriye su sızdırmaya başladı. Üşüyorduk. Üzerimize bir-iki giysi daha giymek zorunda kaldık. Buna rağmen üşümemiz bitmediği gibi öksürmeye de başladık. Önümüzdeki ve arkamızdaki arabalardan gelen öksürük seslerini duyuyordum. Bizim arabada da durum onlardan farklı değildi.

Vücudlarımız ıslaktı. Bu ıslaklık ter miydi? Bilemem, ama bildiğim şu ki; bu ıslaklık yüzünden hepimiz ekşi ekşi kokuyorduk. Bugüne kadar tozun toprağın içinde kalmış, ama vücudumuzu yıkama imkanımız hiç olmamıştı. Üstelik bundan sonra da olmayacaktı. Mola verilen yerlerde elimizi, yüzümüzü, bazen de ayaklarımızı yıkayabiliyorduk sadece. Bir de bu yetmezmiş gibi hepimiz bitlendik. Fırsat buldukça kendimizdeki ve yakınımızdaki kişilerin üzerlerinde ve başlarındaki bitleri kırıyorduk. “Çıt, çıt,çıt..” diye bit kırma sesleri, yolda giderken kağnı gıcırtılarına karışsa da durduğumuzda duyuluyordu.

Mola verdik; biraz sonra da yağmur dindi. Toprak kokusu her zaman çok hoşuma giderdi; onun için derin derin nefes alırdım bu kokuyu ciğerlerime doldurmak için. Oysa şimdi rahatsız ediyordu beni. Güneş karşımızdaki dağların üzerinden son ışıklarını gönderip kayboldu. Hava karardı ve soğudu. Öksürüğüm arttı. Ciğerlerim sökülüyor sanki her öksürdüğümde. Üzerimde bir halsizlik var. Elim kalemi bile zor tutuyor. Yazmaya ara verip yatacağım. Çünkü problem sadece elimde değil, kafamın içi de uğultulu ve karışık. Zaten karanlıkta ne yazdığımı da göremiyorum.

Son on gün içinde iki yaşlı erkek, bir yaşlı kadın ve bir de on üç yaşında bir çocuk öldü.

 

● ● ●

 

2 Mayıs 1878 ( 29 Rebiülahir 1295) Göçün Otuzuncu Günü;

 

Bugün biraz daha iyi gibiyim. İki gündür ateşler içinde yandım kavruldum. Devamlı öksürdüm ve soğuk soğuk terler döktüm. Üzerime ne kadar yorgan örterlerse örtsünler zangır zangır titredim. Yattığım yerden iki gün hiç kalkamadım. Kalkmayı bırakın kolumu bile oynatamadım. Uyudum mu bilmiyorum, ama galiba sayıkladım. Bunu da gördüğüm hayallerden çıkarıyorum. Karlar buzlar içindeyim, donmuş bir nehrin üzerinde yüzükoyun yatıyorum; sonra da bir yanardağ kraterinin içine düşüyorum. Cehennem sıcağının tam ortasına. Sonra gene karlar ve buzlar... Böyle tekrarlanıp duruyor...

Çok az da olsa bazen aklım başıma gelmedi değil. İşte o sırada da hep ölümü düşündüm. Ben ölürsem karım Sabiha ne yapacaktı tek başına? Ya on bir yaşındaki oğlum Ali ve dokuz yaşındaki kızım Zeynep; onların hali ne olacaktı? Hiç olmazsa, çocuklarımın mürüvvetini görünceye kadar yaşasaydım!

İki gün, o kadar yedirmek istemelerine rağmen ağzıma bir tek lokma almadım. Bırakın lokmayı, su bile içemiyordum. Hayal meyal küçük bir elin kaşıkla ağzıma su damlatmaya çalıştığını görür gibiydim. Bu Zeynep'in eli. Sonra diğer bir el, öncekinden biraz daha büyük, ama gene de bir çocuğa ait olduğu belli. Bu da oğlum Ali'nin eli. O da ağzıma bir şeyler vermeye uğraşıyor. Aslında verilenin, tam olarak ne olduğunu anlayamıyorum: Yiyecek mi, su mu?

Kendimi biraz toparladığımda üzerimdeki giysilerin vıcık vıcık olduğunu farkettim. Değiştirmeliydim. Çocuklara arabadan inmelerini söyledim. Karım geldi, giysi çıkardı. Onun da yardımıyla sırtımdakileri çıkarıp yenilerini giydim. Tabii bu biraz uzun sürdü.

Dışarıda yağmur başladı. Hafif hafif yağıyor.

Hastalık yetmezmiş gibi, bir başka bela daha çıktı. Silah sesleri duyduk, hatta insan çığlıkları... Bizim kafileye bir saldırı olduğunu zannettim. Patlayan silah sesleri giderek çoğaldı, insan çığlıkları iyice duyulur oldu. Yattığım yerden kalkıp, oturdum. Korucular hızlı gitmemiz konusunda bizleri uyardılar. Sürücüler hiç durmadan üvendireleri hayvanların kaba etlerine batırdılar. Öküzler üvendirenin verdiği acıyla koşmaya başladılar. Tabii buna koşma denirse! Hayvanların işi çok zor. Bu kadar ağırlığı böyle bozuk bir yolda, sürüklemek bile zorken, şimdi koşmaya çalışıyorlardı.

Korucular, bizden yüz elli-iki yüz metre geride olan bir konvoyun, iki manga kadar Rus askerinin saldırısına uğradığını, daha sonra bize de saldırabilecekleri haberini getirdi. Bu haber bizim heyecanımızı artırdı.

Yarım saat kadar gittikten sonra durdurulduk. Yolda gitmek, düşmana açık bir hedef olmak demekti. Onun için kafile ilerideki boş arazide toplanacak, arabalar ve tümsekler siper alınarak savunma durumuna geçilecekti. Arabaların hepsi geniş düzlüğe indirilip bir daire şeklinde dizildi. Hayvanlar boyunduruktan çıkarıldı. Çünkü koşulu olurlarsa çatışma durumunda korkan hayvanların oraya buraya kaçışma ihtimali vardı. Herkes arabalarından indi; ben inmedim. Çünkü inemiyordum. Karım yanımda kalmak istedi, ama kabul etmedim. Çocuklara sahip çıkması daha uygun olurdu.

Silah sesleri kesildikten sonra korucular, olay mahalline gidip bilgi edinmeye çalıştılar. Ruslar katliam ve soygunlarını yapıp oradan ayrılmışlar. Çok sayıda ölü ve yaralı varmış. O konvoydakilerin arabaları devrilmiş, eşyaları talan edilmiş, hatta hayvanları öldürülmüş.

Bizden birkaç kişi oraya gidip yaralılara yardım etmek istediklerini söyleyince, korucular buna şiddetle karşı çıktılar. Yardım edeyim derken, kendimizi tehlikeye atmanın lüzumu yokmuş, Ruslar her an oraya gene gelebilirlermiş.

Tekrar yola koyulmak için hayvanlar koşuldu. Ancak çok sayıda arabamız, gündüz yağan yağmur nedeniyle, bulunduğumuz arazideki toprak, çamur haline geldiğinden, saplanıp kaldı. Kafiledeki çoluk çocuk, herkesin -ben hariç- çabasıyla bu arabalarımız kurtarıldı. Hepsinin üstleri, başları, elleri, yüzleri çamur içinde kaldı. Kimin umurunda çamur, aksine başarmanın verdiği sevinç kirli yüzlerini güldürüyordu.

 

 

● ● ●

 

7 Mayıs 1878 ( 5 Cemaziyelevvel 1295) Göçün Otuz Beşinci Günü;

 

Artık iyileştim, eski gücüme kavuştuğumu sanıyorum. Bulduğum her şeyi yiyorum. Hastalığım sırasında çorba istemişim, daha doğrusu “Çorba, çorba...” diye sayıklamışım. Üzerinde dumanı tüten bir tas çorba olsaydı, acaba içebilir miydim? Şimdi canım çorba içmeyi öyle istiyor ki... Günlerdir sıcak bir yemek geçmedi boğazımızdan. Normal zamanlarda kıymetini bilmediğimiz çorba, şu anda öylesine değerli bir nimet oldu ki! Demek ki kişi, elinde olanların kıymetini bilmesi için onları kaybetmeyi beklememeliymiş.

Öğlene doğru kafile durduruldu. Bizden birkaç kilometre ötede, yol kenarında Bulgar komitacılar görülmüş. Dört kişiymişler. Yanlarından geçmeye kalkarsak bize saldırabilirlerdi. Üstelik yakınlarında haber edebilecekleri diğer komitacılar da olabilirdi. Bu yol kenarındaki komitacıların, orada içki içtikleri tahmin ediliyordu. Çünkü yaktıkları ateşte pişirdikleri etin kokusunu bizim öncüler duymuş, ellerindeki bardakları görmüşlerdi.

Bize, tehlike bertaraf edilinceye kadar ses çıkarmadan beklememiz söylendi. Öncü ve korucular, kendileriyle birlikte silah kullanabilecek beş kişinin daha gelmesini istediler. Bu beş kişi, komitacılarla girilen çatışma sırasında kaçanların önünü kesmek için pusuda yatıp bekleyecekti. İşi şansa bırakmadan planlı bir saldırı ile iş halledilmek isteniyordu.

Bekliyoruz. Ne kadar sürdü beklememiz? Bir saat belki de iki saat! Bana çok uzun bir süre gibi geldi. Silah sesleri duyunca, çatışmanın başladığını düşündüm, ama olmayabilirdi de. Çünkü yolculuğumuz sırasında her gün defalarca silah sesi duyuyorduk. Silah sesleri arttı. Onbeş dakika sonra da kesildi. Bundan yarım saat sonra da bizim adamlar yedeklerinde dört tane at ile göründüler. Hepimiz derin bir nefes aldık. Hatta birkaç kişi gidip boyunlarına sarıldı.

Komitacıları haklamak kolay olmuş. Tahminleri doğru çıkmış, komitacıların hepsi sarhoşmuş. Buna rağmen bizimkilerin ateşine karşılık vermeye çalışmışlar, ama hayatlarını kurtaramamışlar. Çatışma bitip, bütün komitacılar öldürüldükten sonra, bunların silahları ve üzerlerindeki işe yarayacak eşyalarıyla paralarını almışlar. Sonra da cesetleri az ilerideki çalılarla kaplı bir çatağın içine atmışlar. Öyle ki cesetleri bir başkasının bulması çok zormuş. Ele geçirilen dört silah kafiledeki silahı olmayan kişilere dağıtılacaktı. Az da olsa komitacılardan yiyecek bir şeyler de elde edilmişti. Komitacılardan ele geçirilen atlar da arabaların arkasına bağlandı.

Benim ölümden döndüğüm bu hastalık sırasında geçen günlerde, toplam altı kişi ölmüş. Sayının artmasında şüphesiz havanın rolü var.

Bugünkü hava bir alemdi. Bir açıyor, bir kapatıyor. Sonra tekrar açıyor ve kapatıyor... Kapalı olduğu sıralarda birkaç damla da yağmur atıyor: sağanak geliyor sanıyorsun ama güneş görünüyor birden bire... Anlaşıldı. Hava ne yapacağına karar verememiş.

 

 

● ● ●

 

10 Mayıs 1878 ( 8 Cemaziyelevvel 1295) Göçün Otuz Sekizinci Günü;

 

Gelen bir haberden Rus askerlerinin peşimizde olduğunu, Bulgarların da onlara yol gösterdiğini, yolda yakaladıkları Türkleri katlettiklerini öğrendik. O yüzden daha hızlı kaçmamız gerekiyordu. Bu “kaçma” sözcüğünden utanıyorum. Nedense kaçmak gücüme gidiyor, kendime yakıştıramıyorum. Biz gerçekten kaçıyor muyduk? Evet kaçıyoruz, ama koşarak değil! Bir kaplumbağa hızıyla... Kağnıların izin verdiği kadar bir hızla...

Toprağa kök salmamış bir ağacı sökmek çok kolaydır, köklenmiş ağacı sökmek ise oldukça zordur. Milletler de böyledir. Eğer bir millet vatan bellediği topraklara kök saldıysa, onu oradan kolay kolay hiçbir güç söküp atamaz. Çünkü o milletin toprağını kazarsanız ya atalarının kemiklerini ya da tarihi eserlerinin kalıntılarını bulursunuz. İşte bir milletin kök salması budur. Biz acaba bu topraklarda, Balkanlar'da kök salamadık mı da bu felaketler başımıza geldi? Galiba öyle!

Yavaş gittiğimizi düşünen, başkaları da varmış. Nitekim Günaylar ve Öztürkler aileleri bu hızla gidilirse asla Türkiya'ya ulaşamayacağımızı, o nedenle kafileden ayrılıp yollarına istedikleri gibi devam edeceklerini söylediler. Tek başlarına seyahatin çok tehlikeli olacağı, birliğin düşmana karşı daima caydırıcı bir güce sahip olduğu, o nedenle kararlarını verirken bunları iyice hesaplamaları gerektiği kendilerine anlatıldıysa da kararlarından caymadılar. Kafileden ayrıldılar. Buna rağmen onlara, daha sonraki günlerde, isterlerse tekrar kafileye katılabilecekleri de söylendi. Artık orası kendilerinin bileceği bir işti.

Sürekli bir tehlike beklentisi içerisindeyiz. Nerede, ne zaman ve nasıl olacağını bilmeden bir tehlikeyi beklemek öylesine zor ki... Her an her şey olabilir, hep hazırlıklı olmalıyım, diye düşünüyor insan. Bu bekleyiş insanın sinirlerini bozuyor, aklını karıştırıyor, uykularını kaçırıyor... Bekleyiş, tehlikenin kendisinden daha kötü! Mide ağrısı, kalp çarpıntısı, surat asıklığı, dikkat dağınıklığı, olur olmaz her şeye kızma... gibi rahatsızlıklar çoğumuzda görülmeye başladı.

Bu ayda bile hava soğuk. Bilhassa geceleri... Daha önce bazı kadınlar; içi bez, çaput dolu en az bir santim kalınlığında, yeleğe benzeyen ama ondan biraz daha uzun içliantarilerini yeniden giyeceklerinden bahsediyorlardı. Bunların arasında benim hanım da vardı. İçliantari, kış soğuğunun vazgeçilmezidir kadınlar için. Erkekler pek giymezler böyle şey, ama bazen küçük çocuklara benzeri giysiler yapılmış olabilir. Ağırdır, ama zırh gibidir. Soğuğu kolay kolay geçirmez.

Kötü bir geceyi geride bıraktık. Başkalarını bilmem, ama en azından benim için öyleydi. Mola yerinde kulağıma gelen uzun uzadıya kurt ulumaları canımı sıktı, uykumu kaçırdı. Ulumalar önce uzaktan geliyordu, sonra giderek yakınlaştı. Durumu farkeden korucular, birkaç yere ateş yakarak kurtların daha fazla yaklaşmalarını engellemeye çalıştılar. Neyse ki herhangi bir kurt saldırısına maruz kalmadık. Bunda belki de o yakılan ateşlerin etkisi vardı!

 

● ● ●

 

15 Mayıs 1878 (13 Cemaziyelevvel 1295) Göçün Kırk Üçüncü Günü;

 

Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yere geldik. Yolu çok kötü; aslında belki de yol mol yok burada; biz öylesine gidiyoruz işte. Nereye baksan orman ve dağların tepeleri görünüyor. Hava da sanki her zamankinden daha erken karardı. Gökyüzünde ne ay ne de bir tane yıldız var. Zifiri bir karanlık çökünce durduk. Aydınlıkken bile buradan geçmek çok zorken, bu göz gözü görmeyen karanlıkta imkansızdı. Hayvanlar boyunduruklarından çıkarlıp ya ot olan bir yerdeki ağaca ya da arabaya bağlandı. Arabaların hemen yanı çimen doluydu.

Uyuyup, sabaha çıkacağımız zorlu yolculuk için güç toplamalıydık. Beni bir müddet uyku tutmadı. Uykuya daldığımda sabaha fazla bir zaman kalmamıştı.

Sabaha uyandığımızda karşılaştığımıza, bir sürpriz mi yoksa bir felaket mi demeli? İlerimizdeki orman yanıyordu. Önce göğe yükselen siyah dumanları gördüm, sonra bunların yerini alevler aldı. Yangın bize oldukça yakındı. Acaba bulunduğumuz yere kadar yayılır mıydı? Öncüler gidip yangını incelediler. Şimdilik bizim için bir tehlikenin bulunmadığını, ama gene de olduğumuz yerde beklememiz gerektiğini söylediler. Her ihtimale karşı hazırlıklı olmalıydık. Tehlike bize doğru gelirse, geriye dönmek zorunda kalabileceğimizi de eklediler. Koskoca kafile, nasıl geri döndürülecekti? Bu iş o kadar kolay değildi. Zaten geçtiğimiz çoğu yerin genişliği ancak bir araba alacak kadardı. Bu daracık yolda, geri dönmek imkansız gibiydi.

Hayvanları koşup beklemeye başladık. Ağaçların arasından koşarak giden yabani hayvanlar gördüm. Bunlar önce tek tüktü, sonra sayıları giderek arttı. O nedenle arabalardan inilmemesi konusunda herkes uyarıldı. Aksi halde, vahşi bir hayvanın hücumuna uğrayabilirdik. Demek ki yangın nedeniyle yabani hayvanlar da, canlarını kurtarmak için oraya buraya kaçışıyorlardı.

Nitekim korkulan oldu, bizim ilerimizdeki arabalardan birine üç tane kurt saldırmış. Vahşi kurtların saldırısı öküzleri ürkütmüş ve araba devrilmiş. Devrilme sırasındaki yaşanan kargaşa, atılan çığlıklar kurtları da korkuttuğundan kaçıp gitmişler. Yardım isteniyordu. Gittik. Önce devrilen arabayı düzelttik. İçindeki insanlar eşyalarla birlikte etrafa saçılmışlardı. Üç çocuk, bir de anne baba vardı. Çocukların durumu iyi. Annenin ayağı, babanın da kolu ağrıyormuş. Kırılmış olabilir. Aileyi arabaya bindirip, eşyalarını topladık. Öküzlerin durumu iyiydi. Araba ustalarına haber verildi. Geldiler. Arabayı bir saat içinde yola çıkmaya hazır hale getirdiler.

Yangın bir süre daha devam ettikten sonra, etkisi azaldı. Öncüler, tekrar yangın yerine gidip keşif yaptılar. Zor da olsa geçilebileceği kanaatinde olduklarından, hareket ettik. Duman genizlerimizi acı acı yakıyordu. Yangın yerine yaklaştıkça, yanık et kokusu da karıştı buna. Yangından kurtulamayan, yanarak can veren hayvanların kokusu.

Yavaş yavaş yanan ağaçların arasındaki yoldan, dumandan oluşmuş bir sisin içinde dikkatli bir şekilde ilerliyorduk. Tehlikeli bölgeden geçiş, yaklaşık on dakika sürdü. Kafile yangın nedeniyle fazla bir zarara uğramadan, bu felaketi de atlatmıştı.

Daha ne kadar felaketle karşılaşacağımız belli değildi. O yüzden kendi kendime “ Felaketler karşısında direncimizi yitirmemeliyiz. Nasıl ki ağacın dayanıklılığını sınayan fırtınaysa, insanın dayanıklılığını sınayan da karşılaştığı felaketlerdir.” diye telkinde bulunuyordum. Bu sınavı geçmeye kararlıydım.

Tırnova'ya çok az bir yolumuz kalmış.

 

● ● ●

 

23 Mayıs 1878 (21 Cemaziyelevvel 1295) Göçün Elli Birinci Günü;

 

Tırnova'nın içine girmedik, kenarından geçtik. Buranın çok büyük bir şehir olduğu uzaktan gördüğümüz çok sayıdaki binalarından belli.

Çocukların çoğu hasta. Son beş gündür, her gün bir tane çocuk kaybettik. Bir de çok yaşlı karı kocayı. Bunlardan önce koca öldü, üç gün sonra da karısı. Kimseleri yoktu. Varisleri olmadığı için, eşyaları ihtiyacı olanlara dağıtıldı. Arabalarının içi yiyecek doluymuş. Bunlar da çok çocuklu aileler arasında pay edildi. Öküzleri ve arabaları yedeğe alındı.

Bugün gökyüzünde, ışıl ışıl yanan bir güneş vardı. Gökyüzünün tek hakimi güneşti. Adeta masmavi gökyüzünde, tek başına olmanın keyfini çıkarır gibiydi. Geride bıraktıklarımıza nazaran daha düzgün bir yolda ilerliyorduk. Önce bir bayırı çıktık. Ağaç dolu bu bayırın sonunda geniş bir düzlük alan ile karşılaştık. Tarlaları görünce sevindim, günlerdir orman içlerinden geçmeye çalışmaktan sıkılmıştım. Etrafımız sağlı sollu tarla doluydu. Bazı tarlalarda birkaç karış uzamış ekinler varken bazıları da nadasa bırakılmıştı. Çok iyi seçemedim ama sanırım ekin tarlalarının arkasında patates ekili tarlalar da vardı.

Biraz gidince, bacalarından ince dumanlar çıkan ahşap evler gördüm. Bir köyün içinden geçecektik. Öncüler burası ile ilgili bilgi getirdiler. Bir Türk köyüne giriş yapacaktık. İhtiyacımız olan bazı şeyleri buradan temin edebilirmişiz. Öncülere;

-Sıcak yemeğe hasretiz. Yemekten de vazgeçtim, bize hiç olmazsa birer tas çorba verseler, dedim.

Köylüler bizi çok iyi karşıladı. Nereden gelip nereye gittiğimizi sordular. Anlattık. Yaşadıklarımız karşısında şaşkınlıklarını belirttiler. Kendilerinin şimdilik göç etmeye niyetleri olmadığını, Bulgarlar'ın ve Ruslar'ın buralara gelemeyeceklerini söylediler.

Daha önce karşılaştığımız köylerin çoğunun dışından geçmiş, Türk köyü olanların bazılarının içine girerek küçük alış verişler yapmıştık. Bu köyden karşılayabileceğimiz ihtiyacımız çok fazlaydı. En başta ekmek istiyorduk, ayrıca bir tas sıcak çorba talebimizi de ilettik. Alacaklarımızın karşılığı olarak da, kimsesiz karı kocadan kalan öküzleri ve arabayı köyün ortak malı olarak kullanmaları için vermeyi teklif ettik. Seve seve kabul ettiler. Yalnız ekmek hazırlanıp pişirilmesi için, birkaç saat gerektiğini ve bu kadar kişiye çorba verecek taslarının bulunmadığını söylediler. Ekmeklerin pişmesini beklerdik ve tas işi de sorun değildi; çünkü herkesin yanında zaten tası ve kaşığı vardı.

Her ev bir fırın ekmek ve bir tencere çorba pişirdi. Sıcacık ekmeklerimizi elimize aldığımızda, mutluluktan uçuyorduk. Mis gibi kokuyordu o güzelim ekmekler. Ya çorba? Bu kadar nefis bir çorba hayatımda içmemiştim. Yüzümüze kan geldi, bedenimize can... Dört saat sonra tekrar yola çıkmak için hazırdık.

Şimdi başaracağımızdan daha emindik, kendimize güvenimiz artmıştı. Birkaç dilim ekmek ve bir tas çorba, bize sanki hiç tükenmeyeceğini zannettiğimiz bir enerji vermişti. Hayvanlar da bu mola sırasında dinlenmiş, otlamış ve suyunu içmişti. Hızımızı eskiye nazaran biraz daha artırarark gidiyorduk.

 

 

● ● ●

 

29 Mayıs 1878 (27 Cemaziyelevvel 1295) Göçün Elli Yedinci Günü;

 

Bugün, olaysız bir gün geçireceğimizi zannetmiştim. Çünkü geçtiğimiz yollardaki ağaçlar, çimenler, dikenler, çalı çırpı ne varsa hepsi sakin, durgun bir görüntü çiziyordu. Dallar üzerine tünemiş kuşlar bile ses çıkarmıyor, önlerinden geçen kafileye öylece bakıyorlardı. Kısacası ortalıkta garip bir dinginlik vardı.

Ben de, bu dinginliğin bir parçası durumundaydım. Biraz bezgin, biraz tembel, hatta uyuşuk... Göçümüzün başlangıcından yani Dobromirka'dan hareket edişimizden bugüne kadar geçen süredeki yaşadığımız olayları düşünürken, atalarımızın göç sırasında çektikleri çileler de aklıma geliyordu. Atalarımızın çoğunu anaları göçerken doğurmuşlardı, tabii atalarımızın çoğu gene göçerken ölmüşlerdi. Göç, başlangıç olabildiği gibi son da olabiliyordu. Bizlerin yazgısında, göçün rolü o nedenle çok fazlaydı. Büyüklerimiz sık sık “Mukadderattan kaçılmaz! Takdiriilahî ne ise o olur!” sözünü boş yere söylememişlerdi. Yaşayacağımız olaylar, bizim irademizin dışında, önceden akıl dışı bir güç tarafından planlanıp, düzenleniyor olabilirdi. Eğer böyleyse, olaylar karşısında bizim elimizden ne gelirdi ki...

Beni böyle söyleten, belki de kafileden ayrılalı on beş günden fazla zaman geçmiş olan Günaylar ve Öztürkler ailelerinin kötü sonu, akıbetiydi. Tabii bu arada olaysız gün beklentim de boşa çıkmış oluyordu.

Önümüzdeki arabalar durunca, biz de durduk. Bu beklemenin kısa olacağını sandım, değilmiş. Arabadan inip ileriye doğru yürüdüm, durma nedenimizi öğrenecektim. Yol kenarındaki bir tarlanın içinde parçalanmış arabaları gördüm. Herkes oraya doğru bakıyordu, birkaç kişi de etrafta bir şeyler aranıyordu. Belli ki bu talihsiz insanlar buradaki çapulcuların, çetelerin saldırısına maruz kalmışlar. Eşyaları talan edilip arabaları parçalanmış, hayvanları da alınıp götürülmüştü. Parçalanan araba sayısını tekerleklerini sayarak çıkardım: İki araba. Yerlerde ekmek, testi, bez parçaları da vardı. Üzerlerine çamur bulaşmış da olsa, ne oldukları anlaşılıyordu.

İleride bir çatağın yanında biri, bize seslenince oraya doğru seyirttik. Gördüğümüz manzara karşısında insan aklını oynatabilirdi. Orada toprağın üzerinde, çok sayıda kurşunlanmış, parçalanmış insan cesedi vardı. Cesetler bozulmaya başladığına göre, olay birkaç gün önce cereyan etmişti. Cesetleri tanıdık: Günaylar ve Öztürkler aileleri. İki arabada çoluk-çocuk toplam on bir kişi vardı ve hepsi hunharca öldürülmüşlerdi. Belki kadınlara, öldürmeden önce tecavüz edilmiş bile olabilirdi.

Ölenlerin hepsinin can olduğu muhakkak, ama buna rağmen ben o ufacık iki çocuğa çok acıdım. Biri üç yaşında erkek bir çocuk, diğeri beş yaşında güzel bir kızımız. Vücutları mermi deliği dolu bu yavruların. Her tarafları pıhtılaşmış kan içinde, oğlanın beyni dışarı fırlamış, ikisinin de elleri ayakları kıvrık. Bu sübyanlara nasıl kıydınız bre namussuz, alçak caniler! Bu çocuklara yapılanları görünce, şu topal halimle o alçaklardan intikam almak için, bütün gücümle savaşırdım. Yere çömelip ağlamaya başladım. Beni yerden kaldırmaya gelenler oldu, onlara kızdım. “Beni bırakın, bırakın beni!” diye defalarca bağırdım. Buna rağmen beni kaldırma çabalarını sürdürdüler.

Mezar kazmak uzun sürerdi. O nedenle gençler, cesetleri çatağın içine taşıdılar ve üzerlerini toprakla örttüler. Onlar için bu dünyadaki göç bitmiş, sonsuzluğa kadar sürecek olan ebedî göç başlamıştı.

Bizim bu aileleri, karşılaşabilecekleri tehlikeler konusunda uyardığımızı çok iyi hatırlıyorum. Uyarılarımız onları bizden ayrılma isteklerinden vazgeçirememişti. Yalnız başına ya da küçük gruplar halinde gidenler soyguncuların, çapulcuların, çetelerin çok kolay hedefi olabiliyorlardı. Bizim gibi büyük kafilelere, hele korucuları da varsa saldırmaya cesaret edemezlerdi. Bırakın bu çapulcu, soyguncu çeteleri; bizim gibi bir kafileye küçük bir askeri birlik bile, saldırmadan önce uzun uzun düşünmesi gerekirdi.

Hayatta başarılı olmak için risk almak gerektiğinden bahsediliyor. Bu da bazı insanları her zaman ve her şartta risk almaya sevk edebiliyor. Oysa, doğabilecek sonuçları hesaba katmadan risk almak, çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlanır. İşte risk almak isteyen ailelerimizin acı sonu!

Sekiz gün içinde çoğu çocuk yedi kişi öldü. Günaylar ve Öztürkler aileriyle beraber sekiz günlük toplam kaybımız on sekiz kişi. Bakalım hedefe kaç kişi varabileceğiz? Belki hepimiz bu göç yolunda heder olup gideceğiz!

Bugün yaşadıklarım bana şunu anlattı: Can kaçıyor, ölüm onu kovalıyor. Can yorulduğunda yakalanacak, yani ölüme teslim olacak. Ömür denilen şey, işte bu kısacık kovalamacadan ibaret.

 

● ● ●

 

1 Haziran 1878 (30 Cemaziyelevvel 1295) Göçün Altmışıncı Günü;

 

Sıcak bir gün. Hayvanlar ve biz, kan-ter içindeyiz. Öğlen güneşi, yakıp kavuruyor. Daha ortalık ağarmadan yola çıktığımız için, sıcağa bir de yorgunluk eklendi. Bu olumsuz şartlara, hayvanların daha fazla dayanamayacağı düşünülerek mola veriyoruz. Hayvanlar boyunduruklarından çıkarılıp etraflarında ot olan ağaçlara bağlandıktan sonra, hepimiz kendimizi bir gölgeye attık. Biraz sonra bazılarımız bitlerle savaşmaya başladı, bazılarımızın da gözleri kapandı. Şekerleme yapanlar bit ayıklayanlardan daha fazlaydı. Bunlardan biri de bendim. Ne kadar uyudum bilemem, ama gördüğüm rüyanın en tatlı yerinde uyandırıldığım belli. Bağırışlar o kadar çoktu ki uyanmamak mümkün değil.

Kalktım. Gürültünün sebebini öğrendim. Seyitlerin oğlunu yılan ısırmış. Bu on altılı yaşlarda bir genç. Yılanlardan çok korkarmış. Küçüklüğünde yılanlarla ilgili o kadar çok hikâye dinlemiş ki bunların hepsinin de sonu kötü bitiyormuş. O yüzden, ne zaman bir yılan görse, soğuk soğuk terler döküyormuş. “Ya ısırırsa, ya beni zehirlerse, ya kaskatı kesilip ölürsem?” soruları aklına geliyormuş. Mola yerinde ağaç gölgesinde otururken, önünden “tırssst” diye bir şey geçmiş. Bakmış, bir yılan. Hemen çığlık atıp ayağa fırlamış. Onun bu telaşlı hali yılanın dikkatini çekmiş. Geri dönüp kafasını gence doğru kaldırmış. Genç de o panikle “Şuna, bir tekme atayım da gebersin!” deyip ayağını savurmuş. Tam o sırada yılan, bunun ayağına atlayıp sokmuş.

Yılan sokması durumunda ne yapılması gerektiğini bilen yaşlı iki kişi, hemen yılanın soktuğu yeri kesici bir aletle biraz daha genişletip kanın dışarı akmasını sağladıktan sonra, ayağın üst kısmını bir bezle sıkıca sardılar. Bunları yaparken bir yandan da gence soruyorlardı:

-Sen ilişmediğin halde mi seni soktu?

-Yoo, ayağımla vurmak isteyince ısırdı,

-Elleşmesen, yılan sana bir şey yapmazdı.

Bu konuşma bana, yıllar önce dinlediğim bir yılan hikâyesini hatırlattı. Hikâye bizim köyde geçmiş. Ben otuz sene önce ilk dinlediğimde de “Yüz yıl önce...” diye başlardı bu hikaye, şimdi de öyle başlıyor. Yani olalı aradan kaç sene geçtiği aslında belli değil. Yüz sene diye başlasa da, belki iki yüz belki de daha da fazla bir zaman önce geçmiş olabilir. Hikaye şöyle:

Yüz sene önce bizim köyde, yani Dobromirka'da babası ile Cuma namazına giden on iki yaşında bir çocuk, hocanın namazdan sonra verdiği vaazdan çok etkilenmiş. Hoca demiş ki: “Yüce rabbim, yarattığı kâinatı bir denge üzerine oturtmuştur. Bunun en basit bir misalini, hepimiz defalarca yaşamış olmamıza rağmen farketmemişizdir. Bakın tarlalarınızda dolaşan leylekler, kartallar, yılanlar ve tarla fareleri var. Leylekleri, kartalları öldürürseniz etrafı yılanlar basar. Çünkü leylekler ve kartallar, yılanları yiyerek onların belli bir miktarda kalmasını sağlarlar. Öte yandan, yılanları tamamen yok ederseniz de tarlalarınızı tarla fareleri istila eder, çünkü bunları da yılanlar yer. Bu tarla farelerinin mahsule vereceği zararı domuzlar bile veremez. Onun için yılanları, leylekleri, kartalları öldürmeyin. Biliyorum bir çoğunuz yılandan korkarsınız ve o yüzden öldürmeye çalışırsınız. Korkmayın. Siz yılana bir zarar vermezseniz, o size hiçbir şey yapmaz. Üzerine basarsanız, ya da bir şeyle vurmaya kalkarsanız, ancak o zaman yılan sizi sokar. Tarlalarınızdaki anızları da yakmayın. Anızlar yandığında birçok yılan da yok oluyor. Üstelik bu anız yakmanın, sizin tarlanıza faydası değil zararı dokunuyor. Bırakın, tabiat kendi içinde dengesini kendi sağlasın.”

Hocanın bu konuşmasından çok etkilenen çocuk, o gece uyumadan önce leylekleri, kartalları, yılanları, tarla farelerini sonra da kara duman çıkararak yanan anızları düşünmüş. Çok korktuğu yılanlara karşı içinde bir sevgi uyanmış.

Bir ay kadar sonra, hayvanları güderken bir leyleğin birkaç metre ötesindeki anıza doğru alçaldığını görmüş. Leylek yere konup bir şeyi gagalamış ve havalanmış. Gagasında küçük bir yılan varmış. O sırada çocuğun aklına hocanın anlattıkları gelmiş. Hemen yerden bir topaç alıp, bütün gücüyle leyleğe doğru savurmuş. Topaç leyleğin ayağına denk gelmiş, can havliyle sendelemiş ve gagasındaki yılanı düşürmüş. Düşen yavru yılan; bembeyaz kocaman, güzel görünümlü bir yılanla birlikte yanlarındaki delikten girip kaybolmuş.

Meğerse bu küçük yılan, yılanlar kraliçesi Şahmeran'ın en küçük yavrusuymuş. İyi yürekli bu güzel kraliçe, bütün yavrularını çok severmiş, ama bu küçüğün yeri bir başkaymış. O gün kafasını delikten çıkarıp havanın iyi olduğunu gören yavru, dışarı çıkmak için annesinden izin istemiş. Annesi önce “Hayır!” dediyse de sonra ısrarlarına dayanamayıp, yuvadan fazla uzaklaşmamak şartıyla razı olmuş. Yavru gittikten biraz sonra da, Şahmeran ne yaptığını izlemek için yavrusuna bakmaya dışarı çıkmış. Bir de ne görsün! Yavrusu bir leyleğin gagasında. Yıkılmış, perişan olmuş. Bu birkaç saniye sürmüş, ama Şahmeran'ın vücuduna adeta felç gelmiş. Bir de bakmış, az ötede de bir çocuk var. Bu çocuk leyleğe bir şey atıyor ve vuruyor. Yavrusu hemen yanına düşüyor. Yavrusunu alıp yuvaya sakladıktan sonra, tekrar dışarı çıkıp bu çocuğu inceleyen Şahmeran, yapılan iyiliği ödemek için onu takip etmeye karar vermiş.

Şahmeran bu takibi yaparken, ne çocuk ne de bir başkası onun varlığından haberdar. Bu konuda çok dikkatli. Aradan yıllar geçiyor, çocuk on sekizinde bir genç oluyor. Bu genç, bir gün bizim köy çeşmesinin güldür güldür akan kurnalarının birinden su içmek için eğiliyor. Biraz içmişken köpek sesleri ve bağırışan insan sesleri duyup su içmeyi bırakıyor. Birkaç köylü kudurmuş bir köpeği öldürmek için kovalıyormuş. Kuduz köpek bir yandan kaçarken bir yandan da önüne çıkanlara saldırıyormuş. Kuduz köpek, çeşmenin yanından koşarak geçerken, bu gence de saldırmış. O sırada yalaktan akan sudan içmekte olan Şahmeran, bunu görmüş. Ve hemen kuduz köpeğin üzerine atlamış, bütün zehrini hayvanın vücuduna bırakmış. Köpek bir anda kaskatı kesilerek yere düşmüş.

Olayı görenlerin gözleri faltaşı gibi açık kalmış. Şahmeran, bir yerdeki köpeğe, bir de gence bakmış ve herkesin şaşkın bakışları arasında yalağın yan tarafındaki otların arasında süzülerek gözden kaybolmuş. Köylülerin hiç biri, o güne kadar böyle büyük ve bu kadar güzel bir yılan görmemiş. Yılanın da güzeli mi olur diye itiraz edenlere görenler “Olurmuş, olurmuş; gözlerinle görseydin sen de olurmuş, derdin.” diye cevap veriyorlarmış.

Bu olay bütün köye yayılmış. Ağızdan ağıza dolaşmış, tabii anlatıcılar olaya birçok eklemeler de yapmış. Bazıları yılanın bu genci neden kurtardığını çok merak ediyorlarmış. Gence sorduklarında:

-Bilmiyorum, diyormuş.

Yaşlı bir dede “Oğlum sen yılanlara daha önce herhangi bir iyilikte bulundun mu? Diye sormuş. Genç “Hayır, öyle bir şey hatırlamıyorum.” demiş. Dede ısrarla “İyi düşün, mutlaka yaptığın bir şey vardır” demiş.

Genç olayın şokunu üzerinden attıktan sonra, önce aklına hocanın camiide söyledikleri gelmiş. Hocanın dedikleri de leylekten kurtardığı yavru yılanı hatırlatmış.

-Tamam hatırladım. Bir zamanlar bir yavru yılanı, leylekten kurtarmıştım, demiş.

Anlatan “Yapılan hiç bir iyilik, karşılıksız kalmaz.” sözleriyle hikâyeyi bitiriyormuş.

Hikâyedeki hocanın yüzyıllar önce gördüğü gerçeği, bizler yeni yeni fark ediyoruz. Evet doğanın düzeni denge üzerine kuruludur. İnsanoğlu doğaya karşı savaş ilan ederek, işte bu dengeyi bozuyor. Fakat doğa bu bozulan dengeden sonra, mutlaka yeni bir denge kuracaktır ve bu da insanoğluna pahalıya mal olacaktır. Doğa kendine karşı yapılan kötülükleri er veya geç mutlaka ödetir.

Galiba insanoğlunun en büyük hatası, doğanın efendisi olmak istemesinden kaynaklanıyor. Tamam, doğanın kölesi de olmasın, ama bir de dostluğu denesin. İnsanın istek ve ihtiyaçlarının sınırı yoktur. Oysa doğanın imkanları sınırlıdır. İşte bu nedenle istek/ihtiyaç ve imkanlar arasında çok iyi bir denge kurmak da zorunludur. Aksi takdirde doğa bu dengesizliğin, bilgisizliğin bedelini bize çok pahalı ödetir.

Son üç günde dört kişi daha eksiltti bizi ölüm... Bugüne kadar kaç insanımız öldü, toplam kaç kişi ayrıldı gitti? Soruyorum da hesaplamaya hiç niyetim yok. Çıkacak yekûndan korkuyorum çünkü. Bundan sonra kimler ölecek? Bir bilsem! Hayır bilmeyeyim, bilsem ne olacak? Onları ölümden mi kurtaracağım? Elimden ne gelir ki bu konuda!

Bu sözü durmadan tekrarlıyorum. Hiç unutmayacağım; Yer demir gök bakır. Evet, yer demir gök bakır. Bunu Türkiya'ya kabul edilmediği için geri dönen bir köylüden öğrendim. Hem kendi hem de bizim durumuzu bir sözle ne güzel özetlemişti.

Üstü başı pejmurde, ayakları çıplak, soluk benizli, kırk yaşlarında bir köylüye neden geri döndüğünü sordum. “Osmanlı Macir istemez, geri dön dedi. Dönmemek için direnenleri vurdu. Gözlerimle gördüm. Mecbur döncem. Bereket benim köy yakın, üç gün sonra ordayım. Oraya da belki gavur gelmiştir. Ne yapacamı şaşırdım. Çare yok. Anlaycan yer demir, gök bakır. Ha, bi de aberin olsun, Bulgar tarafından giriş çok sıkı, Karaa(ğ)aç'tan kolaymış.”

Bu köylünün yaşadığı çaresizliğin aynısını biz de yaşıyorduk. Umutsuz, bedbin, asabi bir insan topluluğu haline gelmiştik. Kendimize olan güvenimizi de yitirmek üzereydik artık. Kırıcı davranmak, kötü söz söylemek, bağırmak sık yaptığımız davranışlara eklenmişti. Bütün bunların gerisinde çaresizliğimiz yatıyordu. Oysa çaresiz, çare aramaktan vazgeçmiş olana denir. Sorunlarımıza çare arayalım ki çaresizlikten kurtulalım. Bunu yapmayınca her geçen gün, yavaş yavaş umutlarımızı da tüketiyorduk. Bir insanı yaşarken öldürmek için, ondan umutlarını almak yeter. Umutsuz insanlardan her şey beklenir. Umutsuz halk, patlamaya hazır bir bomba gibidir. Bu köylünün anlattıklarını duyduktan sonra, kafilede birçok kişiden defalarca “Osmanlı bizi almazsa, savaşırız. Biz onun sancağını dalgalandırmak için yüzlerce yıl savaşarak kanımızı döktük; bize bu kötülüğü yapamaz!” ifadesini duyuyordum. Bizim kafile halkının ölmek pahasına bile olsa, Osmanlı ile savaşmayı göze alması da bunu ispatlamıyor mu?

Bazen düşünüyorum da ömür; umutla umutsuzluk, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin, iyi ile kötü, kısacası zıtlar arasında gidip gelen bir sarkaça benziyor. Göçün kahrını çektik, çekiyoruz. Sıkıntı, eziyet, açlık, sevdiklerimizi kaybetmiş olmak bizi bu hale getirmiş olabilir. Yalnız, bu her zaman böyle olacak demek değildir. Sağ kalanlarımızın önünde sağlıklı, mutlu güzel günler mutlaka vardır. İnsanlarımıza geleceğe dair umut aşılamak zorundayız; çünkü bu bizim görevimiz.

Görüşlerimi heyete açıkladım, köylünün uyarısını da anlattım. İlk fırsatta aile reisleri ile bir toplantı yapılıp onlara moral verilmesi ve Türkiya'ya Yunanistan üzerinden giriş yapılması kararlaştırıldı.

 

● ● ●

 

Yörük Dede'nin göç anılarını yazmaya burada da ara verdik. Saatlerdir yazıyorum. Bazen Osman Dedem yazdırdıklarını bana okutuyor, uygun bulmadığı bir ifade varsa, metnin orijinaline bakıp düzelttiriyordu. Tabii bu da zaman kaybına yol açıyordu. Ben yazarken çok yoruluyordum, ama halimden hiç de şikayetçi değildim. Oysa Minik benimle aynı kanaatte değildi. Ara sıra onu sevmem, onunla ilgilenmem için gelip etrafımda dolaşıyor, ellerime ayaklarıma sürtünüyordu.

Dedem kedileri nedense pek sevmezdi. Minik'e birkaç kere :

-Zıt, zıııt anacını sattımın kedisi, diye bağırdı. O da korkarak kaçtı ve sobanın altındaki yerine sığındı. Dedeme kötü kötü bakıyordu. Galiba Minik, dedemi sevmemişti!

 

 

● ● ●

 

 

6 Haziran 1878 (5 Cemaziyelahir 1295) Göçün Altmış Beşinci Günü;

 

İki bebek öldü. Bunlardan biri Alaz bebek. Tabii diğerine de üzüldük, ama Alaz bebeğe daha fazla... Anasının yanına gitti. Çok kısa sürdü bu dünyadaki yaşamı Alaz bebeğin. Belki de anası, onun hasretine dayanamayıp yanına istedi ve Tanrı da bu dileğini kabul etti. Ayrı ayrı mezarlarda yatıyor bedenleri; ama ruhları öteki dünyada mutlaka bir araya gelmiştir. Sütanasının ağlamasına yürek dayanır gibi değildi. Sesi hâlâ kulaklarımda. Alaz bebeği kendi çocuğu gibi sevmiş ve benimsemişti.

Göç güzergahını değiştirmek zorunda kaldık. Çünkü öncülerin aldığı istihbarata göre, Bulgarlar bu güzergahta askeri birlikler oluşturmuşlar ve Türk göçmenlere saldırmak için hazır bekliyorlarmış. Binlerce insanı bu yolda pusuya düşürüp öldürdükleri söyleniyor. O nedenle Kızanlık tarafına yöneldik. Değişiklik bize zaman açısından çok pahalıya mal olacak, ama mecburuz. Güvenlik her şeyden önemli.

Nasıl unuttum, şimdiye kadar neden aklıma gelmedi diye kendime kızıyorum. Utancımdan yüzüm kızarıyor. Oysa çok öncelerden o insanları hatırlamalı ve onlar için bir şeyler yapmalıydım. Kendimi göçün problemlerine, can kaygusuna kaptırdığım için o insancıklar hafızamdan silinip gitmişlerdi.

Köyümüzde durumları çok kötü olan üç aile vardı. Üçü de fakir, ama gururlu üyeleri olan ailelerdi. Bunlar açlıktan ölseler de hiç kimseden bir lokma ekmek bile istemezler, isteyemezlerdi. Geçen bunca zamanda acaba durumları nasıldı? Hiç vakit kaybetmeden bir korucuyu çağırdım ve bu üç ailenin durumunu inceleyip bana haber vermesini söyledim. İncelemeyi ailelere sezdirmeden yaparsa daha iyi olacağını da ilave ettim. Korucu ne demek istediğimi gayet iyi anlamıştı. “Tamam!” deyip yanımdan ayrıldı ve bir saat sonra da geldi:

-Gördüğüm kadarıyla durumları çok kötü. Günlerce ot yiyerek idare etmişler, ama iki gündür ot da bulamadıklarından ağızlarına bir lokma yiyecek girmemiş. Hepsi bir deri bir kemik kalmışlar.

Dedi. Mola verilince hemen bizim heyeti topladım, durumu açıkladım, mutlaka bir tedbir almamız gerektiğini söyledim. Hiç vakit kaybetmeden hemen şimdi bir şeyler yapılmalıydı. Heyet bana hak verdi. Korucuları herkesin yiyecek miktarını kontrol etmeleri için görevlendirdik. Bu kontrol sırasında yiyeceği çok olanlardan bir miktar alınmasını ve getirip heyete teslim edilmesini söyledik.

Korucular verilen görevi tamamladılar. Gördük ki toplanan yiyecek miktarı çok fazla değildi, ama bu aileleri, idareli kullanırlarsa bir hafta idare ederdi. Bir de yiyecekleri ailelere kimin götüreceği sorunu vardı. Kimse bu konuda gönüllü olmadı. Mecburen ben kabul edecektim. Yanıma bir korucu alıp, tek tek bu aileleri ziyaret ettim. Beni sever ve sayarlardı. Benim verdiğim bir şeyi, o yüzden almamazlık edemezlerdi. Aldılar. Ağızlarından teşekkür kelimesi çıkmadı, ama gözlerinden ne demek istediklerini çok iyi anlamıştım.

Heyettekiler benim gülerek geldiğimi görünce, onlar da rahatladı. Bir araya gelmişken Atice Anayı, koruculardan ve öncülerden de birer kişiyi çağırıp bir toplantı yaptık. Bu toplanntının ana konusu kafiledeki insanların hayatlarını korumayla ilgiliydi. Bunun için de öncelikle beslenme ve giyinme konusu geliyordu. Yola çıkarken birçok kişinin parası zaten yoktu, olanların çoğunda da bitmişti. Parası kalan sadece birkaç kişiden ibaretti. O nedenle heyete şu teklifi getirdim:

-Öldüklerinde varisi kalmayan kişilerin hayvanları, arabaları, eşyaları, yiyecekleri kafilenin ortak malı olarak kabul edilmeli. Ayrıca yedekte kimin ne kadar hayvanı varsa, bunlar da ortak mal olmalı. Bir yerleşim yerine gelindiğinde bu ortak malların bir kısmı, ya para karşılığı satılmalı ya da yiyecekle takas edilmeli. Elde edilen yiyecekler ailelerin üye sayısına göre pay edilmeli. Yol boyunca bulunacak sahipsiz eşya ve hayvan için de aynı uygulama yapılmalı.

Toplantıda bulunanları hepsi bu teklifi aynen kabul etti. Karar, kafiledeki ailelerin reislerini toplayıp duyuruldu. Bir-iki mırın kırın etmeye kalkan olduysa da, öfke dolu bakışlar üzerlerine çevrilince, onlar da seslerini kesmek zorunda kaldılar.

 

● ● ●

 

13 Haziran 1878 (12 Cemaziyelahir 1295) Göçün Yetmiş İkinci Günü;

 

Geçen yedi günde, on üç kişi daha kaybettik. İçlerinde küçük bebek de genç kız da, çok yaşlı kişiler de vardı. En enteresanı birer saat ara ile ölen yetmişin üzerinde yaşta karı kocaydı. Bunların evi bizim iki ev ötemizdeydi. Hemen her gün karşılaşırdık Kür Şad Amca ve Burcu Teyze ile.

Önce Kür Şad Amca'nın ölüm haberi geldi. Ona üzülüp ah vah ederken, bir saat sonra gelen haber acımızı daha da artırdı: Burcu Teyze de son nefesini vermişti Balkan Dağları'nın zirvelerinde.

Bu iki yaşlı insanın, aynı gün ölmelerinden daha enterasan olan, onların yaşadıkları gerçek aşk hikâyesiydi. O kadar aşk hikâyesi duydum, dinledim, okudum ama böylesine hiç rastlamadım. Hatta bazen düşününce abartılı bulduğum da olurdu bu hikâyeyi. Sonra geçmiş yıllara gider, onların birbirlerine karşı olan davranışlarını gözümün önüne getirir ve tekrar gerçek olduğuna inanmaya başlardım. Bu aşk hikâyesi şöyle:

Kür Şad, dul anası Şaver ile beraber yaşayan yirmili yaşlarda bir gençmiş. Babası vefat edeli birkaç sene olmuş. Anası Şaver çakır gözlü, etkili bakışları olan, hatta çok dikkatli baktığında o eşyaya ya da kişiye zarar bile verebildiğine inanılan gözlere sahipmiş. Kür Şad bu yaşlarda uzun boylu, esmer, gür saçlı yakışıklı bir delikanlıymış. Köyün kızlarının çoğu vurgunmuş ona. Kür Şad'ın kendilerini alabileceğini düşünen kızlar olduğu gibi, bu konuda hiç umudu olmayanlar da varmış. Burcu umudu olmayanlardanmış. Halbuki köyde en güzel kız seçilmeye kalkılsa, Burcu ilk üç içinde mutlaka yer alabilecek kadar güzelmiş.

Burcu, hiç kimseye belli etmeden Kür Şad'ı takip edermiş; bazen de tesadüfen oradan geçiyormuş gibi yapıp, evlerinin önünde Kür Şad'ın karşısına çıkıverirmiş. Kür Şad, her gördüğünde Burcu'ya bakarmış; bakılmayacak bir kız değil ki nasıl bakmasın. Bakarmış da öyle âşık filan değilmiş ama... Oysa Burcu, Kür Şad'a abayı yakmış. Tam bir karasevda.

Burcu sarı uzun saçlı, beyaz tenli, ince dudaklı, kömür karası gözlü, güldükçe gamzeleri çiçek gibi açan, ortadan biraz uzunca boylu, gösterişli bir kızmış. Köyde onu beğenen birçok erkek olmasına rağmen, dönüp de hiç birine bakmazmış bile. Hatta birkaç kere, çok iyi yerlerden dünür gelmesine rağmen, anasına istemediğini söyleyip hepsini geri çevirtmiş. Onun bu davranışına, anası da babası da bir mana verememişler, ama dünür konusunda üzerine gidip de ısrar etmemişler.

Bir ara Kür Şad, birkaç gün hiç görünmez. Burcu merak içindedir, ama sevdası anlaşılacak korkusuyla kimseye bir şey de soramamaktadır. Oysa o sene çok yağmur yağmış ve mahsulün bir kısmı çürümüş, bir kısmını sel götürmüş. Hatta ekim zamanı geldiği halde, bazı ürünler bile aşırı yağış yüzünden ekilememiş. O yüzden Kür Şad da, üç beş kuruş kazanırım umuduyla şehre bir iş aramaya gitmiş.

Burcu, bir bahane uydurup, Kür Şadların evine gider. O sırada Şaver, ahırda hayvanların altını atmakla meşguldür. Burcu yardım etmeyi teklif edince hemen kabul eder. Yorulmuştur, kanter içindedir. Burcu:

-Şaver Abu, sen şuracıkta otur dinlen, ben ne gerekse yaparım, der.

Hızlı hızlı işe koyulur ve Şaver'in şaşkın bakışları arasında hayvanların altını atma işini çabucak bitirir. Şaver bunu görünce:

-Allahım bana böyle bir gelin nasip etsin. Güzellikse var, çalışkanlıksa o da var.

Diye içinden geçirir. İş bitince bir tas ayran hazırlar. Burcu ile oturup ayranlarını içerken, bir ara oğlunun çalışmak için şehre gittiğinden de söz eder. Burcu istediğini öğrenmiştir. Gönül rahatlığı ile izin isteyip evine döner. Ama bundan sonraki günlerde de fırsatını buldukça avlu kapısından:

-Şaver Abu, nasılsın? Diye sorar, içeri çağırılırsa girer ve yapılacak iş varsa yardım edermiş.

Birkaç ay geçtiği halde Kür Şad eve dönmemiştir. Ne zaman döneceği sorusu Burcu'nun aklından bir türlü çıkmaz. Şaver'e “Oğlun ne zaman dönecek Şaver Abu?” diye de soramaz. Artık dayanacak hali kalmamıştır. Kür Şadların evine gidişleri de sıklaşmış, nerdeyse her gün olmuştur. Onun gelip gitmelerine Şaver de alıştığından, bir-iki gün gelmeyince:

-Kömür gözlüm, nerede kaldın? Diye sorarmış.

Şaver, Burcu'yu sevmiş; onu adeta kızı yerine koymuştur.

-Ah şu benim kızan, kömür gözlümü beğense de gelinim olarak alsam, dileğini sık sık aklından geçirmeye başlamış.

Bir gün Burcu, Kür Şad'ın yaşadığı yerde sürekli yaşamaya karar verir. Belki çılgınca bir düşüncedir, sonucunun ne olacağı meçhul bir düşüncedir, ama o kararını vermiştir. O gün Şaver'in evine gidecek ve bir daha kendi evlerine dönmeyecektir. Şaver isterse onu kovsun, gene de orada kalmanın bir yolunu arayacaktır.

Evlerinin avlu kapısından sokağa çıktığında, yüreği güp güp atmaya başlar. Karşılaştığı insanlar, yüzünden niyetini okuyacakmış zanneder, kimseye bakmadan, başı önünde Şaver'in evinin yolunu tutar. Tam avlu kapısına gelince “Ya Şaver Abunun aklında gelini olarak, ben değil de bir başka kız varsa!” diye düşünüp geri dönmek ister; ama yapamaz. Ayakları iradesinin dışındadır artık. Bu ayaklar onu, eliyle açtığı avlu kapısından fırının yanında hamur yoğurmakta olan Şaver'in yanına sürükler.

-Kolay gelsin Şaver Abu, der. O da:

-Safa getirdin kömür gözlüm. Gel, otur yanıbaşıma. Şu sıranayı da ver de teknenin kenarındaki (h)amurları kazıyım. Diye karşılık verir.

Sıranayı Şaver'e uzatır. O bir yandan teknenin kenarlarını kazırken, bir yandan da konuşmaktadır. Burcu ise sadece dinlemekte, arada bir de başını sallamaktadır. Burcu'nun suskunluğu Şaver'in dikkatini çeker:

-Senin bir sıkıntın var. N'oldu söyle.

-Yok valla bi şey abu!

-Öyleyse geç bakalım teknenin başına! Ben anladım, sana boş durmak yaraşmıyor.

O sırada zaten Şaver tekne kenarlarını kazıyıp hamurun içine katmıştır. Bu teklif Burcu'yu sevindirir. Hemen işi devr alır. Hamuru bir yandan yoğururken bir yandan da bülbül gibi şakımakta, Şaver'e aklına gelenleri anlatmaktadır. Şaver de onun durumundan etkilenir, o da neşelenir.

-Ha şöyle işte. (H)ep gül (h)ep gül be kömür gözlüm, der.

Hamur yoğurma işi bitince, üzerini temiz bir çuvalla örterler; biraz dinlensin diye.

Hamur dinlenirken bahçeye çıkarlar. Yapacak iş yoktur bahçede. Burcu aşağıya dalları sarkmış dut ağacından, avuç avuç dut toplayıp yer. Birkaç avuç dut da Şaver'e verir.

Dinlenmiş hamurun başına Burcu geçer, bir ekmek büyüklüğünde parçaları hamurdan sırana ile kesip, eliyle yuvarlar ve sofranın üzerine onları dizer. O bunları yaparken Şaver de yanmakta olan fırına iyice kızsın diye biraz daha odun atar.

Pişen ekmekler fırından çıkarıldığında hava kararmak üzere olmasına rağmen, Burcu gitmek için hiç niyetlenmez. Şaver, anasının babasının merak edeceğinden endişelenir, ama “Neden gitmiyorsun?” ya da “Git artık!” diyemez. Zaten geldiğinden beri bu kızda bir tuhaflık vardı, bekleyip ne olduğunu anlamalıydı.

Hava iyice karardığında Burcu niyetini açıklar:

-Şaver Abu, beni kovmayacan mı?

-Seni neden kovayım kömür gözlüm? Bırak seni, Tanrı misafiri olarak gelen hiç kimseyi kovmam.

-Ama ben devamlı burada kalacam.

-Kal! Dedi Şaver ama ağzı da açık kaldı. Maksadını öğrenmek için biraz daha beklemeliydi. Başka bir cevap vermedi onun için.

-Ben evime hiç gitmek istemeyem. Burası benim evim olsun. Evvelce Abumdun, artık Şaver Anam ol! Ben seni çok sevdim, senden ayrılmam.

-Ben de seni sevdim be kömür gözlüm, ama anan baban, elalem ne der?

-İsteyen istediğini desin, bana ne!

-Sen yanımda kalırsan bana can yoldaşı olursun, benim kızım olursun. Ya elalem, ya elalem...

-Ana bak, istemezsen açıkça söyle! Elalem bahane olmasın. Sen istemezsen saniye durmam, kalkar giderim.

-Seni istemeyenin aklından kusuru olmalı kızım; ama...

-Amasını boş ver ana. Her şey sana ve bana bağlı.

O sırada dışarıdan bir ses gelir. Burcu'nun anasının sesidir. Burada olduğunu tahmin edip gelmiş. Burcu:

-Şaver Anam, sen çıkma; ben konuşurum.

Deyip bahçeye çıkar. Anası:

-Kızım nerede kaldın? Bu saate kadar elalemin evinde durulur mu? Merak içinde bıraktın bizi.

-Burası elalemin evi değil artık ana; benim evim.

-Ne demek o?

-Ben artık yanınıza dönmem. Hep buradayım.

-Kızım sen şaşırdın mı? Ele güne karşı kendini de bizi de rezil etme!

-Rezillikse rezillik olsun ana. Ben o evde boğuldum. Burada nefes aldım ancak.

-Kızım buranın bekar, genç bir erkeği var. Elalem bizi tefe koyar çalar valla.

-Umrumda bile değil ana; kendini boşa yorma.

Konuşulanların hepsini duyan Şaver, meseleyi iyice anlamıştır. Bu kız, Kür Şad'a vurgundu ve o yüzden gözü hiçbir şey görmüyordu.

O gece, geç saate kadar bu konudan hiç söz açmadan konuştular. Sanki böyle bir olay hiç olmamıştı ve bu ana-kız yıllardır birlikte yaşıyorlardı. Burcu esnemeye başlayınca yatakları yüklükten alıp yanyana serdiler, lambayı kısıp yattılar. Burcu hemen uyumuştu. Şaver'in de çok uykusu olmasına rağmen bir türlü aklındaki düşünceler yüzünden uyuyamıyordu. Ya Kür Şad bu kızı beğenmezse, istemezse, o zaman ne olacaktı? Bu kız valla canına kıyardı reddedildiği için. Kür Şad belki anasına da kızacaktı, Burcu'nun burada kalmasına izin verdi diye. Aklından geçenler hep olumsuz, kötü ihtimallerdi. Sabah ezanı okunana kadar bunları düşündü. Sonunda “Adam sen de... Gün ola (h)arman ola... O gün bir gelsin bakalım. O zaman düşünürüm.” deyip kendine biraz cesaret verdi ve derin bir uykuya daldı.

Sabah çoktan olmuş, ama Şaver hâlâ uyuyor. Burcu ocağı yakmış, sacayağının üzerine tencereyi koymuş, tarhana çorbasını pişirmiş, sofrayı kurmuş, kaşığı, ekmeği ve tasları sofraya getirmiş Şaver'in uyanmasını bekliyor.

Şaver nihayet uyanmış. Gözlerini açıp karşısında Burcu'yu görünce, kafası biraz karışsa da sonra kendini toparlamış. Sofraya oturup, dumanı tüten çorbayı istahla kaşıklamışlar.

Burcu sofrayı kaldırıken:

-Bak kızım, sana bu soruyu sadece bir kere soracam, bir da(h)a da bu konuyu hiç açmayacam. Sen benim bu oğlanı sevdin mi? Diye sormuş.

O sırada Burcu ayaktadır ve ellerinde de taslar vardır. Neredeyse bunları yere düşürecekmiş heyecandan. Elleri titriyormuş, yüzü kulaklarına kadar kızarmış. Başını öne eğip:

-Sevdim ana, demiş.

-Tamam öyleyse kızım. Madem böyle, bundan sonrası bana ait. Sen hiç karışma ve merak da etme.

Bu sözleri duyunca Burcu ellerindeki tasları sofranın üzerine bırakıp, Şaver'in boynuna sarılmış.

-Anam, güzel anam n'olur beni bırakma! İstersen aşağıdaki dereye at, öldür ama bırakma! Demiş.

O sırada avludan gelen sesler duymuşlar ve ikisi birden dışarı çıkmış. Karşılarında Burcu'nun babası ve karakol komutanı duruyormuş. Burcu:

-Sen dur, gene karışma ana! Demiş ama komutan;

-Evin sahibiyle önce konuşalım, diye emretmiş.

-Buyur paşam, diye cevaplamış Şaver.

-Şaver bacı, başkasının kızını evinde zorla tutmaya utanmıyor musun? Bu senin yaptığın çok ağır bir suçtur.

-Komutan efendi, ben kimseyi zorla tutmam. Kızın kendi orada, sor işte!

Komutan bu sefer Burcu'ya yönelmiş:

-Doğru mu Şaver bacının dediği?

-Doğru. Kendi rızamla buradayım. Baba evine dönmem, deyince komutan Burcu'nun babasına

-Yapacak bir şey yok. Kendi gözünle gördün ve kendi kulağınla işittin. Zorlama filan yok bu işte, demiş ve ikisi birden arkalarını dönüp gitmiş.

On beş gün sonra Kür Şad çıkmış gelmiş. İçine doğmuş gibi, Burcu o gün içerde camın yanına oturmuş, avlu kapısını gözetleyip duruyormuş. Kapı açılıp içeri eli kolu dolu giren Kür Şad'ı görünce, birden yerinden fırlamış. Onun bu hareketi Şaver'i korkutmuş.

-N'oldu kız? Demiş.

-N'olacak ana, geldi valla o geldi.

Cevabını vermiş. Hemen yan odaya kaçmış. Aslında ne olacağını tahmin edemediği gibi ne yapacağını da bilemiyormuş. O sırada aklına gelen sadece saklanmakmış.

Kapı önünde Kür Şad anasına sarılmış. Ana oğul birkaç dakika öyle kalmışlar. Yolculuğundan ve çalıştığı şehirden bahsettikten sonra Şaver, hemen asıl konuya girmiş. Uzun uzadıya anlatmış, kendi düşüncelerini de söylemiş. Sözüne:

-Eğer üzerinde birazcık analık (h)akkım varsa, benim kömür gözlümü kabul edersin, diyerek son noktayı koymuş.

Kür Şad'ı almış bir düşünce. Ne yapmalıydı, nasıl yapmalıydı. Kızı biliyordu, çok güzeldi. Ondan daha güzelini mi bulacaktı “hayır” derse? Bu onun için büyük bir şanstı, kısmet ayağına kadar gelmişti. Anası da istediğine göre neden olmasındı? Yalnız kız burada kaldığı sürece dedikoduların önüne geçemezdi. Kızı gönderebilecekleri bir yer de yoktu. Önce kızla bir konuşayım, sonra ne yapacağımıza karar veririz, diye düşünmüş ve anasına:;

-Şu senin kömür gözlüyle bir de ben konuşayım, deyip öteki odaya doğru yürümüş. Anası bu deyişten kendince bir umut çıkarmış, ama gene de belli olmaz, deyip beklemeye başlamış.

Bir saat geçmiş çıkan yok, iki saat geçmiş gene yok, üç saat olmasına az bir zaman kala oda kapısı açılmış. İkisi birden dışarı çıkıp, Şaver'in elini öpüp boynuna sarılmışlar. Bu sarılmayı Şaver, anlaştılar diye yorumlamış ve sevinçten ağlamaya başlamış.

-Ana, ben şu andan itibaren amcamların evine gidiyorum. Düğün oluncaya kadar orada kalırım. Dedikodularla canımızı sıkacağımıza, biraz daha ayrı kalırız olur biter. Yarından tezi yok, amcamlarla Burcu'nun babasının evine dünür gidersiniz. Deyip evden çıkmış Kür Şad. O giderken Burcu, sanki kendinden bir parça kopuyor gibi hissetmiş, acı çekmiş.

Dünürler boşa gitmiş. Çünkü baba,

-Bize boşuna dünür geldiniz. Zira benim öyle bir kızım yok, ben onu evlatlıktan reddettim, deyip kestirip atmış.

Yapacak bir şey yokmuş. Onun için Şaver de birkaç gün içinde nişan yapıp hemen düğün hazırlıklarına girişmiş. Nişandan sonra düğün günü tespit edilip, köyde şeker dağıtılarak duyurulmuş, sağdıçlara mendiller gönderilmiş.

Ve düğün günü de gelmiş çatmış. İlk gün kına gecesi yapılmış. Kına gecesinde Burcu'ya süslü kadife bir elbise giydirip ellerine ve ayaklarına kına yakılmış. Bu elbiseyi, Burcu'nun anası gizlice hazırlamış ve gene babasından gizlice kızına ulaştırmış. Kızına gönderdikleri sadece bu kadarla kalmamış, evde ne kadar çeyizi varsa bir yolunu bulup ona iletmiş. Bunları yaparken, hep kocasının kahveye, tarlaya gittiği ya da uyuduğu saatleri kollamış.

Şaver'in avlusuna ocaklar kurulmuş. Çorba, keşkek, etli patates yemeği pişirilmiş. Tatlı olarak da baklava açılmış. Hem gelinin hem de damadın sağdıçları adeta tek ayak üzerine dönmüşler, hizmette hiçbir kusur etmemişler. Yemekler yenmiş, davullar vurmuş, zurnalar çalmış ve yeni çiftlerin hoca nikahı kıyılmış.

Damadın babası öldüğü için düğünde yok, gelinin ikisi de sağ ama anası da babası da düğünde yok, ancak buna rağmen günlerce anlatılmış bu düğün. Burcu'ya gelinlik öyle bir yakışmış ki, Kür Şad da birçoklarına göre Dobromirka'da gelmiş geçmiş en yakışıklı damat olmuş...

Düğünden on beş gün sonra Kür Şad, tekrar gurbete gitmiş çalışmaya. Şaver ile Burcu da buradaki tarla işleriyle uğraşacaklar ve hayvanlara bakacaklarmış. Ödenmesi gereken düğün borçları bu ayrılığı zorunlu kılmış. Kür Şad, ayda bir çalıştığı yerden izin alarak anasını ve karısını görmeye gelmiş. Böyle tam iki sene geçmiş. Ancak o zaman borçlar bitmiş.

Geçen iki senede Burcu ile Kür Şad'ın çocukları olmamış. Olsaymış şüphesiz daha iyi olurmuş fakat bu aşklarından, sevgilerinden hiçbir şey eksiltmemiş. Şaver de diğer kaynanalar gibi “Oğlum bu kısırı bırak, başkasını al. Neslimizi sürdürsün.” demediği gibi, Burcu'nun yanında üzülmesin diye başkalarının çocuklarını bile sevmemiş.

Evlendikten bir sene sonra, bir bayramda Burcu ve Kür Şad ellerini öpmek için Burcu'nun babaevine gitmişler. Nasıl karşılanacaklarını bilmiyorlarmış. Büyük bir ihtimalle “Kovuluruz!” diye düşünüyorlarmış, ama hiç ummadıkları bir şey olmuş ve baba kızına elini verdiği gibi, dakikalarca onu öpüp koklamış. Geçen zaman onun kızgınlığını ve inadını yok etmiş.

İşte şimdi bu âşıklar Balkanların tepesinde bir yerde, koca bir meşe ağacının altında gene birlikteler. Şundan eminim ki, her rüzgâr estiğinde bu koca çınar onlara yeni bir aşk şarkısı söyleyecek.

Hikâye böyle. Hepsi gerçek mi yoksa abartı da var mı? Ben duyduğumu anlattım. Yani ben de bana anlatanın yalancısıyım.

Bu hikâyeyi dinledikten sonra anladım ki, Burcu ve Kür Şad birbirlerini gerçekten sevmişler. Çünkü her şeyin sahtesi yapılabilir ama sevginin asla… Birbirlerini oldukları gibi sevmişler; nasılsalar öyle... Zaten bir kişi sevgilisini olduğu gibi sevemiyorsa, onu değiştirmeye çalışıyorsa, ona karşı hissettiği duygunun sevgi olduğu da şüphelidir. Ve Burcu'nun babaevini terk etmesi de bana şunu öğretti: Âşık, saraylarda değil; sevgilinin yanında ve gönlünde konaklamak ister.

Bu kimsesiz ihtiyarların arabası ve hayvanları ortak mallara dahil edilip, eşya ve yiyecekler ihtiyacı olanlara dağıtıdıktan sonra, kafile yola devam etti. Kim bilir daha ne kadar tırmanacak dağ vardı önümüzde!

 

● ● ●

 

23 Haziran 1878 (22 Cemaziyelahir 1295) Göçün Seksen İkinci Günü;

 

Altı can daha kaybettik.

Ama ben, artık bu ölenlere kızmaya başladım. Şaka yapmıyorum, zaten böyle bir konunun şakası olmaz. Ölülere kızmamı saçmalık olarak görenler olursa, onlara da kızarım, olur biter.

Neden kızdığımı da açıklayayım:

Biz bu büyük göçe çıkarken, önümüzde sadece iki seçenek vardı: Ölmek ve yaşamak. Bunlardan ölümü seçmek işin en kolayıdır. Ölürsün her şey biter, her şey sona erer. Ne acı, ne dert, ne korku, ne de sıkıntı kalır. Öteki dünyada geçim derdi yoktur, mücadele yoktur, savaş yoktur, doğadaki tehlikelerden sakınma çabası yoktur. Hepsinden bir anda kurtuluverirsin. Biz kolayı değil zoru seçmeliydik; yani yaşamalı, sağ kalmalı, hayata tutunmalıydık. Bunu kendimiz için değilse bile, çocuklarımız için yapmalıydık. Çünkü bizim hayatımız, aynı zamanda onların hayatını da etkileyecekti. Onların çoğunun yaşaması, bizim hayatta kalmamıza bağlıydı.

Yaşamak için direnecektik, yaşamak istediğimizi hiç durmadan kendimize telkin edecek ve gerekirse “Yaşamak istiyorum!” diye sesimiz çıktığı kadar bağıracaktık. Belki de bazen yaşamak için öldürmek zorunda kalacaktık; o zaman da hiç çekinmeden bunu yapacaktık. Ölüme teslim olmak zayıflıktır, acizliktir. Kahramanlık yaşamayı gerektirir. Cesareti olanlar kahramandır ve bunlar hem yaşayan hem de yaşatanlardır.

Göçün seksen ikinci günündeyiz ve düşünüyorum, diyorum ki: Ölenler zaten korkaktılar ve gittiler; ya bu kalanlara ne demeli? Bunların da hemen hemen tamamı hayatından bezmiş, direncini kaybetmiş, diri ile ölü arası bir varlık oluvermişler. Silkinmeleri, üzerlerindeki ölüm bulutunun içinden çıkmaları; hayat güneşinin ışığına doğru koşmaları gerekiyor.

Bugün bu kadar kötümser ve de kırıcı olmamın sebebi, galiba yaşadığım o önemli olaydır. Çünkü bugün yıllarca emek harcadığım eserim, kitabım çalındı. Birkaç cilt olacağını tahmin ettiğim bu Türk Tarihi ile ilgili kitabı, yeniden yazmam da artık mümkün değil.

Mola yerinde havanın sıcaklığı da bizi rehavete sokmuştu. Gölge yerlerde sere serpe uzanmış dinleniyorduk. Nasıl oldu bilmiyorum, sadece ben değil hiç kimse onları farketmedi, görmedi. Altı kişi bizim araba dahil altı arabanın içinden bir şeyler alıp kaçtılar. Biz onları çalarken değil, kaçarken gördük. Her şey bir-iki dakika içinde oldu bitti. Yakalamak ne mümkün; adeta uçtular. Biz ise sadece arkalarından bakakaldık. Bunlar komitacı filan değil; onun bunun malını talan eden, çalan; hırsız, yağmacı kısacası çapulcular...

Kitabım birkaç bakır eşya ile birlikte, süslü püslü küçük bir sandığın içindeydi. Çapulcu sandığı görünce, içinde çok değerli bir şeyler olduğunu ummuş olmalı ki, öteki eşyalara hiç dokunmadan onu çalıvermiş. Sandığın içindeki bakırlar, hem az hem de ucuz şeylerdi. Kitap ise hiç işine yaramayacak. Ya bir yere atacak ya da ateşte yakacak. Ne fark eder ne yapacağı? Olan bana oldu ve gitti benim onca yıldır verdiğim emek!

Bu geceki gördüğüm rüyanın etkisi de hâlâ üzerimde. Aslında ben rüya yorumlarına inanmam, bunların gelecekle ilgili mesajlar verdiği iddialarını, saçma bulurum. Belki de bu rüyayı görmeme sebep Sadi Ali'nin küçük kızı Fatma'nın söyledikleridir. Fatma on bir yaşında çilli suratlı, sarı saçlı, zayıf mı zayıf, biraz kaçık bir kızcağız. Ne zaman görsem elinde bir parça bez vardır ve durmadan burnunu siler. Gerçekten burnu akıyor da mı siliyor yoksa bu tekrarlı hareketi yapmaktan kendini alıkoyamıyor mu, bilinmez. Fatma bugün mola yerinde her gördüğüne:

-Alaz'ı gördüm, büyümüş, kocaman bir kızan olmuş. Ölmemiş, ölmemiş! Deyip durdu.

Ben dahil, onu dinleyenler de sadece kafamızı salladık durduk; tabii acıyan gözlerle bakarak... Rüyam şöyle:

Geniş bir düzlükteyiz, her taraf çimenle kaplı. Arabalar bir sıra halinde dizilmiş, öküzler salma bırakılmış, iştahla yeşil ve taze çimenleri yiyorlar. Arabaların az ilerisinde, metrelerce derinliği olan bir uçurum var. Öyle ki bakarken bile korkuyorum.

Arabaların yanında, beş yaşlarında bir erkek çocuk görüyorum. Hareketli, neşeli bir çocuk olduğu davranışlarından belli. Dikkatle bakınca bunun Alaz bebek olduğunu anlıyorum. “Daha yeni doğmuştu, ne çabuk büyüdü!” diye hayret ediyorum. Çocuk kağnı arabalarının yanına doğru gidiyor, bir tanesini çekiştirmeye başlıyor. Gerçekte onu kıpırdatması bile mümkün değilken, araba yürümeye başlıyor. Alaz bebek önde, araba arkada uçuruma doğru gidiyor. “Eyvah! Alaz bebek uçuruma düşecek, paramparça olacak!” diye bağırıyorum. Ama korktuğum olmuyor, Alaz bebek arabanın önünden kendini yan tarafa atıveriyor. Kağnı ise hızla uçurumun derinliklerine doğru yuvarlanıyor. Yaptığından hoşlanmış olmalı ki Alaz bebeğin sevinç çığlıklarını duyuyorum.. Sonra da geri dönüp, bir arabayı daha aynı şekilde uçuruma yuvarlıyor. Bunu iki araba daha izliyor. Ben her defasında heyecan içinde bağırıp duruyorum. O ise, gene aynı sevinç çığlıklarını atıyor.

Arabalarla olan oyundan bıktı Alaz bebek, buradan ayrılıp öküzlerin yanına doğru gidiyor. İçlerinden birinin sırtına biniyor. Öküz bir at gibi önce şaha kalkıyor, sonra dört nala koşmaya başlıyor. Diğer öküzler de aynı tempoyla bu öküzü izliyor. Alaz bebek sağ elini yumruk yapıp havada sallıyor ve kahkahalar atıyor. Ben ise “Düşecek, düşecek, düşecek...” Diye bağırıyorum. Düşmüyor.

Düzlükte koşan yüzlerce öküz ve en öndeki öküzün sırtında Alaz bebek... İlginç bir görüntü! Derken gökyüzünde büyük bir kuş görüyorum. Kartal değil, acaba ne olabilir. Süzülerek Alaz bebeğin üzerine doğru alçalıyor ve pençeleriyle onu öküzün üzerinden alıp, gökyüzüne havalanıyor. Kuş, Alaz bebekle birlikte yukarılara doğru yükseliyor, yükseliyor; sanki dünyanın dışına gitmek niyetindeymiş gibi. Dünyanın dışına gitmiyor; Alaz bebeği pençelerinden bırakıyor. Alaz bebek hızla yere doğru düşmeye başlıyor, düşüyor, düşüyor... Ben, “Onu tutmalıyım, tutmalıyım onu!” diye bağırarak Alaz bebeğin düşeceğini tahmin ettiğim yere doğru koşuyorum.

Sonrası yok, rüya burada bitiyor. Çünkü bağırarak uyanııyorum. Karım ve çocuklarım gözlerini ovuşturarak şaşkın şaşkın bana bakıyorlar. Sesimden uyanmışlar. Ortalık ağarmamış, gece bitmemiş: daha yola çıkmaya vakit var, onun için uyumaları gerekir. Onlara:

-Merak edecek bir şey yok, sadece kötü bir rüya gördüm. Uyumanıza devam edin, diyorum. Onlar yorganlarının altına gömülürken ben de yaşadıklarımı not etmek üzere defterimi alıyorum. Nasıl olsa bu rüyadan sonra beni uyku tutmaz.

Birkaç saat sonra. Sinsice geceye sokulan güneş, karanlığı aydınlığa dönüştürüyordu. Gece çaresizdi, çekilmeliydi yavaş yavaş. Öyle de yaptı. Güneşi yeneceği anın gelmesini beklemek galiba en iyisiydi. Aydınlığı kovalayacağı anı sabırla beklemeyi öğrenmeliydi.

 

● ● ●

 

Bugün de bir ara daha verdik. Yarın yazmaya devam edeceğiz. Osman dedem:

-Az kaldı, dediyse de, daha kaç gün süreceğini söylemedi. Belki o da bilmiyordur!

 

 

● ● ●

 

29 Haziran 1878 (28 Cemaziyelahir 1295) Göçün Seksen Sekizinci Günü;

 

 

Büyük Balkan Dağları'nın eteğine geldik. Gül vadisindeyiz. Halkının çoğu Türk olan Eski Zağra ilindeki Kızanlık'ta bir gün mola verip ihtiyaçlarımızı karşıladık.

Üç küçük çocuk öldü. Uzun süredir bu yavrular, ateşler içinde yanıyorlardı. Hastalıklarının ne olduğu bilinmiyor. Bir çare bulup, bu çocuklarımızı iyileştiremedik.

Öğlen oldu, biz bir dağın etrafını dolanıyoruz. Burası kayalık bir yer. Etrafta irili ufaklı taşlar var. Ağaç tek tük... Oysa ileriki tepenin ağaçla dolu olduğu görülüyor. Aniden durmamız için işaretler verilmeye başlandı. Durduk.

Öncüler, birkaç kilometre ötede büyük bir Rus askeri birliği tespit etmişler. Yüzden fazla asker ve malzeme taşıyan üç araba varmış. Arabaların yönünden, gidiş istikametlerinin bizimle aynı olduğu kanaatine varmışlar. Yani onlarla karşılaşma ihtimalimiz yok gibi. Ama buna rağmen gene de hazırlıklı olmalıymışız. Bir saldırı ihtimali çok az da olsa var olunca, herkes hemen silahlarına sarıldı. Onlarca orak çıkarıldı; bunların çelikleri güneş ışığının altında parıl parıl yanıyordu.

Bu askeri birliğin ne kadar orada konaklayacağı belli değil, o yüzden hayvanları koşulu bekletiyoruz. Zaten hayvanları boyunduruktan çıkarıp salsak da, etrafta yiyebilecekleri ota benzeyen bir şey yok.

Rus askeri birliğinin, gittiği haberini alır almaz yola çıkacağız.

Güneş, kavurucu sıcaklığını üzerimize boşaltıyor. Güneşten kaçmak için arabaların çadır bezlerinin altına sığınıyoruz. Birkaç kişi, etrafa gözkulak olmak için sıcağa rağmen dışarıdalar. Onlar ayrıca, hayvanlar bir aksi davranışta bulunurlarsa, bunu da engellemek için bekliyorlar.

Saatlerdir buraya çakıldık kaldık. Güneş ortalığı yakmaya devam ediyor. Hayvanlar kuyruklarını daha sık sallamaya başladılar. Yol hayvan dışkısı doldu. Dışkılar, yakıcı güneş altında etrafa ağır bir koku yayılmasına neden oluyor. Öyle ki nefes alırken soluk borusu acıyor insanın.

Kısık sesle konuşuyoruz. Sanki bizden kilometrelerce uzakta bulunan düşman askerleri duyar diye. Herkes, gelebilecek bir tehlikeye karşı pür dikkat kesilmiş. Çocukların sesleri duyuluyor. Gene kakaları gelmiş ve karınları acıkmış. Sıcaktan fenalaşanlar var. Yüzleri su ile yıkanarak iyileştirilmeye çalışılıyor.

Ancak, hava kararırken Rusların gittiği haberi geldi. Yarım günümüz kaybolmuştu. Gece; ay ve yıldızlar gökyüzünde olursa devam edecektik, yoksa sabaha kadar mola vermemiz gerekecekti.

Rus askerlerinin konakladığı yere geldiğimizde, hava iyice kararmasına rağmen bunların arkalarında bıraktıkları çöpler görülebiliyordu. Burada durduk, çünkü çöpleri karıştırıp yiyecek bir şeyler arayacaktık. İyi ki öyle yapmışız; yarım bırakılmış çok sayıda konserve ve ekmek parçaları bulduk. Ayrıca cam kavanozlar içinde de turşu gibi şeyler vardı. Bunları paylaşıp bir güzel karnımızı doyurduk. O kadar çoktu ki bütün kafileye bu artıklar yetmişti.

Gündüzki sıcağın yerini az sonra gecenin koyu, kalın bulutları aldı. Zaten gökyüzünde ay da görünmüyordu. Bir-iki kilometre ilerleyip molaya karar verildi.

Gecenin karanlığında güzel bir kadın sesi duydum. Bu sesten bir ağıt yükseliyordu :

Ah Balkanlar ah Balkanlar

Derenden akar al kanlar

Gitti onca taze canlar

Ah Balkanlar Ah Balkanlar...

 

Babasız kaldı kızanlar

Ah Balkanlar ah Balkanlar

Oğluna ağlar analar

Ah Balkanlar ah Balkanlar

 

Ocağım yanmaz oldu

Çiçeklerim toplamadan soldu

Bulgar Rusun kardaşı oldu

Ah Balkanlar ah Balkanlar.

 

● ● ●

 

6 Temmuz 1878 (6 Recep1295) Göçün Doksan Beşinci Günü;

 

Beş canımız hastalık dolayısıyla eksildi. On canımızı da sel aldı götürdü.

En kötü günüm. Bundan daha kötüsü olmadı, olamaz da! Hayatımın sonuna kadar, böyle bir korku yaşayacağımı sanmıyorum. Çünkü, ya iki dakika önce derenin yanına gelmiş olsaydık, tam bu felaketin olduğu sırada suyun içinden geçen biz olacaktık. Ve tabii azgın sel dalgası, bizi kurbanı olarak alacaktı.

Şu anda, derenin bu tarafında kafilenin üçte ikisi, diğer tarafında da üçte biri beklemedeyiz. Su alçalıp geçmemize izin verince yola devam edebileceğiz...

Bugün bir vadide uzun süre ilerledik. Her taraf yeşillik içindeydi. Yolumuzun sol tarafında küçük bir dere çağıldayarak akıyor, kuşlar neşe içinde şarkılarını söylüyordu. Dağların arasından yol alırken, adeta bir masal içinde yaşıyormuş gibiydik. Önümüzde de yüksek dağlar var, ama bize biraz uzaklar. Yolculuğumuz hep böyle devam edecek diye umuyorum; etmiyor. Rüzgâr çıkıyor, nemli bir hava yüzümü okşuyor. Az sonra da gökyüzündeki bulutlar hızla çoğalıyor. Bir anda yağmur yüklü bulutlar, her tarafı sarıyor. Yağmur başlıyor. Hem de ne yağmur! Sanki kovalarla su boşaltılıyor toprağın her karışına... Kendimizi arabalara atıyoruz, hatta hayvanları durdurmak zorunda kalıyoruz. Az önce görünen dağ manzarası kayboldu, yağmur görmemizi engelliyor. Arabadaki çadır bezi, su sızdrmaya başladı bile. Uzun süre böyle devam ederse işimiz zor.

Neyse ki çok uzun sürmedi, aniden yağmur kesildi, bulutlar dağların doruklarında toplanmaya başladı. Üvendireler havaya kalktı, öküzlerin kaba etlerine dokunmak için. Yola devam ediyoruz. Güneş çıktı, yerdeki su zerrecikleri yavaş yavaş buharlaşmaya başladı. Sol tarafımızdaki dere bizden ayrıldı.

Bizim yolumuzda yağış olmadığı halde, karşı dağlar simsiyah bulutlarla sarılıydı. Belli ki oraya çok yağmur yağıyor. Çakan şimşekler, karanlık dağları gündüz gibi aydınlatıyor. Gök gürültüsü bize kadar geliyor. Arada patlamalar da oluyor.Ama seyrek. O zaman da yıldırım düştüğünü anlıyoruz.

Yolumuzun üzerine küçük bir dere çıkıyor. Bugün yağan yağmur ile, suları biraz yükselmişse de geçilebilir gibi görünüyor. Buna rağmen korucu ve öncüler, derenin geçmeye müsait en sığ yerini belirlemeye çalıştılar. Buldukları yerden dikkatli bir şekilde geçmemiz konusunda bizi uyardılar. Kafile yavaş yavaş dereyi geçmeye başladı. En sığ yer olmasına rağmen, suyun yüksekliği kağnı tekerleklerinin yarısından fazlaydı.

Kafilenin üçte biri karşı tarafa kolayca geçti. Bizim önümüzdeki iki araba da geçmek için hamle yaptı. Onlar geçerken benim dikkatimi, bu küçük derenin yatağı çekti. Çünkü bu, küçük bir dereye göre oldukça geniş bir yataktı.

İki arabadan öndeki derenin ortasında, diğerinin öküzleri ise henüz ayaklarını suya sokmuş iken bir patlama oldu. Müthiş, korkunç sözcükleri ile anlatılamaz bu patlama. Top patlaması desem değil, yıldırım düştü desem değil... Sanki yan tarafımızdaki dağlar patladı, ya da bir volkan fışkırdı... Patlamanın hemen arkasından üç-dört metre yüksekliğinde sudan oluşmuş bir duvar gördüm. Bu çılgın su, dere içindeki iki arabayı önüne kattı götürüyor. Bizim taraftan ve karşıdan bu olayı gören insanların çığlıkları, selin sesine karışıyor. Arabalar birkaç saniye içinde gözden kayboldu, çok az sonra sadece gene bir-iki saniyeliğine iki öküz başı gördüm. Hepsi bu kadar... İki araba, dört öküz ve içlerindeki on kişi kaybolup gitti. Bir dakika sonra o azgın su gitti, etraf bunun sürüklediği ağaç dalları ve kökleriyle doluydu.

Donup kaldım. Azgın dalgalara takılı gözlerimle dalgın dalgın baktım durdum. Boşlukta bir yerdeydim, belki de bunları yaşayan, algılayan ben değildim. Yüzlerce kilo ağırlığındaki dört tane kocaman öküzü bir saman çöpü gibi, nasıl da alıp götürmüştü sel! İşte bunun açıklamasını yapamıyordum ben...

Böylece, derenin yatağının neden bu kadar geniş olduğu sorusunun cevabı da, bu olayla verilmiş oluyordu. Kendime gelince bunu ve bizim de çok kısa bir süre ile atlattığımız tehlikeyi düşündüm. Yaşama ihtimalimiz olan bu büyük tehlike, beni ürkütmüştü. Anlayamadığım önemli bir nokta şurasıydı: Bu kadar çok su nerede birikmişti? Birden nasıl ortaya çıkmıştı? Yoksa bu yıkılan bir bentin arkasındaki su muydu?

Derenin suyunun geçilebilecek seviyeye inmesini beklerken, her iki tarafta kafile mola verdi. Dağların tepesindeki yağış biraz sonra kesildi. İki saat geçince deredeki su seviyesi de düştü. Bütün kafile sağ salim karşı tarafa geçti.

İlk mola yerinde aile reisleri çağrılıp, bir toplantı yapıldı. Yarın yolumuzun üstünde bulunan bir Bulgar köyünün içinden geçecekmişiz. Bu köy büyük ve zenginmiş. Buradan ihtiyaçlarımızı karşılayabilirmişiz. Ama köylülerle takışmaya kalkışmamalıymışız. Yoksa bize bir zırnık bile satmazlarmış.

Bu köyü geçtikten sonra, artık Balkanlardaki dağlar da bitiyormuş ve biz geniş bir anayoldan göçe devam edecekmişiz. Yalnız bu anayol rahat olmasına karşılık, tehlikelerle de doluymuş. Hırsızlara dikkat etmeli ve önümüzdeki araba ile olan mesafeyi fazla açmamalıymışız. Yoksa araya yabancı arabalar giriverirmiş. Yolda terk edilmiş yaralılar ve yayan gidenler gördüğümüzde sakın ola ki, onları arabamıza almaya kalkmamalıymışız. Çünkü onlara iyilik edeyim derken, kendi ailemizi tehlikeye atmış olurmuşuz.

Herkes korucu ve öncülerin bu uyarılarını, cankulağı ile dinledi ve anladığını göstermek için başını sallayıp durdu. Benim aklım ise hep sel sularına kapılıp giden arabalardaydı. O arabalardan biri bizim araba da olabilirdi, diye düşünmekten kendimi bir türlü alamıyordum. Kafamı başka konularla meşgul edip, bu olayı unutmaya çalışsam da olmuyordu.

Herkes yatıp uyudu, ben uyanığım. Aynı düşünce dolanıp duruyor zihnimde: Bir patlama, dev bir su dalgası, kapılıp giden öküzler ve arabalar... Ve arabaların içindeki insanlarımız... Nereye gittiler, yaşama şansları var mı, dere onları bir kıyıya sağ olarak atmış olamaz mı, sel birkaç dakika sonra gelseydi bizim halimiz ne olurdu? Hep aynı düşünce ve sorular...

Saatler sonra, gözlerimin üzerine bir ağırlık bindi. Uykum mu gelmişti? Öyleyse hemen uyuyuversem ya! Hayır, uyumuyorum, gene o olayı düşünüyorum. Bir silah sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. İnsan bağırışları ve hayvan sesleri gecenin karanlığını yırtıyordu. Silah sesleri çoğaldı. Herkes uyanmış ve ani bir saldırıya uğradık sanarak silah, orak, diren v.s.'ye sarılmıştı. Telaş ve heyecan içindeydik.

Olay kısa sürdü. Meseleyi öğrendik. Kafilenin arkasındaki arabalara bir domuz sürüsü saldırmıştı. Kimi domuz sayısının sekiz, kimi on, kimi de çok daha fazla olduğunu söylüyordu. Bu konuda kesin olan bir şey vardı: Saldıran domuzlardan iki tanesi öldürülmüş ve diğerleri de kaçmıştı.

Sabah olunca, gündüz gözüyle öldürülen domuzları da gördüm. Ayı kadar büyüktü domuzlar. Hiç bu kadar büyük domuza rastlamamıştım.

 

 

● ● ●

 

12 Temmuz 1878 (12 Recep 1295) Göçün Yüz Birinci Günü;

 

Üç kişi öldü. Dimitrovgrad şehrini geride bıraktık.

Altı gün önce, sözü edilen Bulgar köyünü uzaktan görünce nasıl bir yer olduğunu aşağı yukarı anlamıştım. Çok sayıda, geniş bahçeleri olan birbirinden güzel evleri vardı. Köyün içinden geçen yol, taş döşeliydi; o yüzden yolda bir damla çamur ya da toz yoktu.

Köyün içine girdiğimizde, bizi gören Bulgarlar'ın bakışları hiç de dostça değildi. Buna rağmen biz onlara gülümsüyor, hatta selam veriyorduk. Köy içinde durunca, tek tük yanımıza yaklaşanlar oldu. Bunların ilk başta bize karşı davranışları, oldukça şüpheci ve kabaydı. Onlardan bir şeyler dileneceğimizi zannettiklerinden ya da hırsızlık yapacağımızdan çekindiklerinden, çok dikkatli ve kırıcı davrandılar. Bizim bir an önce köyü terk etmemizi istiyorlardı. Sayımız az olsa, bizi zorla köyden atarlardı; ancak bu kadar çok sayıda insanla başetmeleri mümkün değildi. Üstelik kafilede, birçok silahlı göçmen olduğunu onlar da kısa sürede farketmişlerdi.

Biz para, altın ve mal karşılığı alışveriş etmek istediğimizi söyleyince, biraz yumuşadılar. Hatta pazarlığa girişenler bile oldu. Sonunda ortak mallardan hayvan ve araba vererek bu köyden bolca yiyecek aldık ve yolumuza devam ettik. Biz giderken Bulgar köylülerin -kârlı bir alışveriş yaptıkları için- yüzleri gülüyordu.

Aylarca sayısız dağ tepesini aşıp, düze çıkmış olmanın ve çokça yiyeceğe sahip bulunmanın verdiği huzur ve mutlulukla geniş, düz, iyi bir yolda eskiye nazaran daha hızlı bir şekilde kalan yolumuzu katetmeye başladık. Yolun önemli bir kısmı, iyice sertleşmiş topraktı; bazı yerlerde ise yola çakıl ve kum atılmıştı. Dağ yollarına göre bu yolda gitmek çok kolaydı.

Gittiğimiz yolda, bizden başka çok sayıda kafile halinde göç edenler olduğu gibi, tek veya iki-üç araba beraber gidenler de vardı. Yürüyerek giden insanların sayısı da fazlaydı. Bunlardan bazıları, onları arabamıza almamız için bize yalvardı. Almadık, alamazdık... İşte böylesine merhametsiz olmuştuk. Önceleri “Merhamet duygusundan yoksun olan kişi bırakın insan olmayı, hayvan bile sayılamaz.” diyen ben, bu zavallıların acılarına karşı kayıtsız kalabiliyordum. Acaba bizim gibi güçsüz, zayıf, yoksul insanlar merhametten de mi yoksundurlar? Yoksa yüreklerimiz mi kurumuştu?

Yayan gidenlerin çoğunun, ayaklarında ayakkabı ya da çarık bile yoktu. Kirli ayaklarının topukları çatlamış, hatta ayakları yara bere içinde kalmıştı.

Yol kenarında insan cesetleri görünce önce şaşırdık, sonra sık sık cesetlerle karşılaşınca buna da alıştık. Demek ki göçen bu insanların o kadar acelesi vardı ki, ölülerini gömmeye bile zaman ayıramamışlardı. Ölülerin bazıları çürümüş olduğundan, yanlarından geçerken burnumuzu kapatmak zorunda kalıyorduk.

Çırılçıplak bırakılmış ölüler de vardı. Bu ölülerin üzerlerindeki tüm giysileri alınmıştı. Bu da gösteriyordu ki, göçen insanlar, ölü giysilerine bile muhtaçtılar. Yoksa hiç kimse, kolay kolay bir ölünün üzerindeki giysileri çıkartıp da giymezdi.

Karşı yönden kafileler halinde gelen insanlar gördüm. Önce bunların bizim boşalttığımız köylere gidip yerleşmek isteyen Bulgarlar olduğunu sandım. Yanımızdan geçerken, dikkatlice yüzlerine baktığımda gelenlerin Bulgar değil Türk olduklarını anladım. Yolda durmuş olan bir kafiledeki yaşlı bir adama sordum:

-Amca, hayırlı yolculuklar olsun. Nereden gelir nereye gidersin?

-Türkiya'dan gelirim, köyüme giderim.

-Neden geri döndün Türkiya'dan? Yoksa orayı beğenmedin mi?

-Beğenmem mi? Bizi daha Edirne'ye varmadan Osmanlı askeri durdurup geri gönderdi. Osmanlı Balkanlardaki Türk nüfusun azalmasını istemezmiş.

-Köyün uzak mı?

-Çeker gene en azından bir ay. Bakalım sağ salim varacak mıyız? Varsak da köyümüzü bulacak mıyız? Gavur bizim evimizi barkımızı yıkıp yakmıştır, ya da oralara yerleşmiştir.

-Öyleyse dönmeseydin geri; orada kalsaydın!

-Nasıl dönmem? Asker silahını bana çevirmiş “Dönecen, yoksa basarım kurşunu. Seni asarım, kelleni keserim... Devlete karşı mı gelirsin?” Der.

-Köyüne döndüğünde Bulgarlar sana saldırınca ne yapacaksın?

-Bilmem. İki arada kaldık. Orada Osmanlı, burada Bulgar... Ya o ya bu öldürecek! Öyle de ölüm, böyle de... Kader...

Günler önce karşılaştığımız bir göçmen de, zaten bunun benzeri şeyler söylememiş miydi? Onların başına gelenlerin aynısı, bizim de başımıza gelecekti. Onca yolu katedip onca çileye katlandıktan sonra geriye dönmek hiç olur muydu? Oraya gidinceye kadar neredeyse yarımız kırılmış olacaktı. Ya dönerken? Demek ki bitecektik! İlk mola yerinde bizim heyete bu köylüden duyduklarımı da anlattım. Onlar da aile reislerini toplantıya çağırdılar. Meseleyi konuştuk. Herkesin canı çok sıkıldı. Bağıranlar, çağıranlar da oldu, suratları bir karış dinleyenler de.

Toplantı sonunda karar verdik: Asla geri dönmeyecektik. Bizi hiçbir güç Bulgar ve Rus öldürsün diye tekrar geldiğimiz yere gönderemezdi. Ölürsek Türkiya'da ölelim; yaşarsak Türkiya'da yaşayalım.. Bu Osmanlı'ya teslim anlamına da gelmemeliydi. Gerekirse Osmanlı ile de savaşacaktık. Belki de düşman değil, Osmanlı kurşunuyla ölecektik; ama olsun.

 

● ● ●

 

21 Temmuz 1878 (21 Recep 1295) Göçün Yüz Onuncu Günü;

 

13 canı kaybettik. Bulaşıcı bir hastalık var, ama ne olduğu belli değil. Buna yakalanan, üşüyormuş gibi saatlerce titriyor, sonra kan ter içinde kalıyor. Vücudu göz kapakları dahil, kıpkırmızı leke doluyor. Yemiyor, içmiyor. Birkaç gün içinde de ölüyor.

Yol kenarında da benzer belirtileri olan, yerlerde yatan hasta insanlar gördüm. Bazıları ölmüş, bazıları henüz canlı. Canlı olanlar ellerini açıp yardım istiyorlar. Hastalık bulaşır korkusuyla, yanlarına bile yaklaşmıyoruz. Yardım isteyen sadece hastalar değil; ağır yaralılar da var. Saldırıya uğramışlar. Durumları çok kötü. Arabaya yanınıza alsanız da onlar için yapabileceğiniz bir şey yok. Gözünüzün önünde acı çekmelerini izlersiniz, feryatlarını dinlersiniz, hepsi bu... Bu yüzden, yakınları onları yol kenarına bırakmış olabilirler. Acılarını dindirmek gerek, ama nasıl? Bunun aslında bir tek yolu var, ancak onu uygulamak cesaret ister! Vicdansızlıkla hatta canilikle suçlanırsın. Sakatlanıp da iyileşme imkanı olmayan bir hayvana ne yapılıyorsa, bu zavallıları acılarından kurtarmanın yolu da işte o! Dedim ya bunu yaparsanız suçlanırsınız, hatta yapmasanız da benim gibi açık açık söylerseniz, gene aynı suçlamaya muhatap olursunuz.

Bakışlarımı, hastalardan hareket halindeki insanlara çevirdim. Tek sıra halinde giden üç kişinin yanından geçerken, onlara dikkatlice baktım. İkisi erkek, biri kadın. Çöpe dönmüşler. Avurtları çökmüş, gözleri büyümüş, elmacık kemikleri sivrilmiş, vücutlarına göre oldukça büyük bir kafa ortaya çıkmış; gri bir renge bürünmüş toz ve pislik içindeki saçları yer yer dökülmüş gibi görünüyor . Kolları ve bacakları çırpı gibi. Ayakları her yere basışta, ha şimdi kırılacak zannettim. Üzerlerindeki giysiler, lime lime olmuş. Ayakları çıplak; ne ayakkabıları var ne de çarıkları... Bunlar sadece deri ve kemikleri bulunan, canlı birer varlık! İnsan değiller mi? Kesinlikle değiller. Hayvan mı? Hayır, o da değil. Onlar savaşın, açlığın, bakımsızlığın, korkunun yarattığı yeni bir canlı türü...

Duygularımın çoğunu, artık kaybettiğimin farkındayım. Göçe başladığımızda, ölenlere üzülüyor hatta ağlıyordum. Şimdi ne üzülüyorum ne ağlıyorum. Günlerdir gözlerimden bir damla bile yaş akmadı. Belki de ömrümün sonuna kadar da akmayacak. Hiçbir şey hissetmemeye başladım. Olaylardan etkilenmiyorum. Tek bir amacım var: Kendimi ve ailemi korumak. Ötekiler beni ilgilendirmiyor. İlgilenir gibi görünsem de samimi değilim. Bendeki değişiklik sadece bu kadarla da kalmıyor. Vatan, millet, bayrak, devlet, ideal kavramlarını da sorguluyorum. Bunlar için ölmeye değer mi, sorusunu sıkça soruyorum. Etik değerleri savunmaktan da vazgeçtim. Hangi davranış ahlâkîdir hangisi değildir; umrumda mı?

Bir ara insanlıktan istifa etmeyi bile düşündüm; tabii böyle bir istifa şekli varsa! Yalanı duydum, haksızlığı gördüm, vahşete tanık oldum; namussuzlarla, alçaklarla, şerefsizlerle her gün karşılaştım. Çıkarı Tanrı ile özdeşleştiren insanlar tanıdım. Bütün bunlara rağmen hâlâ “Ben insanım!” nasıl derim?

Şehitleri değil, ama şehitliği de sorguluyorum. Beş-on kişi, egolarını tatmin etmek ya da dünya nimetlerinden daha çok faydalanmak için, savaş ilan ediyor. Ama bu savaş ilan edenler, kendileri cepheye gidip de savaşmıyor. Halkı savaştırıyor. İki ya da daha fazla ülkenin insanı karşı karşıya gelip savaşıyor, birbirlerini öldürüyor. Neden? Karşısındaki savaştığı insanı tanıyor mu? Hayır. Ondan bir kötülük görmüş mü? Hayır. Pekiyi öyleyse onu neden öldürüyor ya da onun tarafından neden öldürülüyor? Başındakiler istediği için... Halka deniliyor ki “Şunlar bizim düşmanımız; git onları öldür, onlarla savaş! Bu savaşta sağ kalırsan gazisin, ölürsen şehit.” Bunu diyen kendi gidip gazi ya da şehit olsa ya! Olmaz. Onun canı kıymetlidir. Savaşa gönderilen on binlerce hatta milyonlarca insanın hepsi gönüllü olarak mı öldürüyor veya ölüyor. Hayır. Savaşa gitmek zorunda, gitmezse vatan haini ilan edilir ve vatana ihanetin cezası savaş zamanı her toplumda idamdır. Savaşa gitti, savaşıyor; gönüllü mü? Hayır. Silahını bırakıp “Ben savaşmıyorum!” diyebilir mi, cepheden kaçabilir mi? Der ve kaçarsa, arkasındaki kendi insanları tarafından öldürülür. Ne yapsın? İyisi mi savaşayım, hiç olmazsa ölürsem şehit olurum, diyerek kendini avutmaktan başka seçeneği yok ki...

Savaşanlar hep yoksullar nedense! Yoksullar birbirleriyle kendi istekleri ile savaşmazlar, zenginler tarafından savaştırılırlar.Savaş çığırtkanlarının kârı, savaşta hayatını kaybeden insan sayısı ile doğru orantılıdır.Savaşan tarafların savaş sonunda kazanacakları hiçbir şey yoktur; savaşın bütün ganimeti savaştırana gider.

Kime sorsan savaşa karşı. Peki, o zaman insanlık tarihi neden savaşlarla dolu ve bu savaşları kim yaptı? Savaşı bitirmek için “savaşma!” diyenlere de inanmıyorum. Çünkü savaşı bitirmek için de savaşmak gerekir. İşte en kutsal savaş bence budur.

Her savaşın sonunda birileri zafer ilan eder. Bu zaferin ölçüsü ne? Öldürtülen insan sayısı. Ne kadar çok insan öldürttüysen, o kadar da muzaffersin demektir. Çünkü savaşta öldüren/öldürten galip, öldürülen ise mağluptur.

Bütün bunları bana düşündüren, acaba açlık mı? Çünkü açlık öyle bir şey ki, aç insan galiba en sonunda değerlerini yeyip bitiriyor. Şimdi biri bana kutsaldan, değerden, idealden bahsetse hakaret etmiş gibi gelir. Açlık, insanı ya terbiye eder ya da yoldan çıkarırmış. Ben, yoldan çıkarılmışlar tarafındayım.

Üç Türk köyünden geçtik. İkisi, sakinleri göç ettikleri için boştu. Evlerinden birkaçı yıkılmış, yakılmış. Çoğu sağlam duruyor. Diğer Türk köyü göç etmemiş, kaderine razı olmuş, bekliyor. Oldukça yoksul bir köy. Sayı olarak da çok azlar 20-25 civarında aile var yok.

Bir de Bulgar köyü çıktı yolumuzun üstüne. Buradan alış veriş yaparız umudumuz vardı. Olmadı. Bizi gören Bulgarlar'ın hepsi evlerinin içine saklandılar. Köpekleri ise tam aksine, biz geçerken sokağa döküldüler, keskin dişlerini göstererek saldırdılar. Saldırgan köpeklerden birkaçının karınlarına üvendireleri batırınca, ağlar gibi ses çıkarıp viyaklayarak ve uluyarak kaçtılar.

 

● ● ●

 

22 Temmuz 1878 (22 Recep 1295) Göçün Yüz On Birinci Günü;

 

Bir günde üç can gitti...

Bir gün önceki yazdıklarımı okudum. Hayret içerisindeyim. Bu sözler bana mı ait? Bana aitse, bunlar benim gerçek düşüncelerim mi? Yoksa bütün bu yazdıklarım bir hezayan mı?

Şuurumun ya da şuur altımın ortaya koyduğu bu düşünceleri, önce silmeye karar verdim. Sonra vazgeçtim. Çünkü ya gerçekten böyle düşünüyorsam! O zaman silmenin, bunları yok saymanın yararı ne? Kararsızım ne yapacağım konusunda.

Son günlerde gördüklerim, yaşadıklarım akıl sağlığımı ciddi bir şekilde tehdit ediyor. Bir yandan da ateşler içinde yanıyorum. Bana da, bu yaygın olan hastalık bulaşmış olmasın! Halsiz, güçsüz, takatsiz, mecalsizim... Canım hiçbir şey istemiyor. Kolumu kıpırdatmaya dermanım yok. Şu satırları yazmak bile o kadar zor geliyor ki... Kendimi zorluyorum yazmak için. Belki bu yolla hayata tutunurum diye. Göç sırasında bu kaçıncı hastalanışım? Çok oldu. Ben hiç bu kadar sık hastalanmazdım.

Gene geçtiğimiz yerler insan cesedi dolu. At, eşek, manda ve öküz leşlerine de rastlıyoruz. Köpekleri görüyorum, kâh insan cesetlerini yerken kâh hayvan leşlerini. Köpeklerin hepsi de birbirinden semiz. Nasıl olmasınlar; onlar için her taraf yiyecek dolu. Bu yüzden birbirlerine, ne saldırıyorlar ne de hırlıyorlar. Bazıları da bir ağaç altında ya da yol üzerinde yatmış dinleniyor. Onlardan mutlusu yok!

Kızım ve oğlum da hasta. Onlara da geçti galiba bu hastalık. Bir tek karım sağlıklı. Bütün işleri de o üstlendi zaten. Hem hayvanlarla hem de bizimle ilgilenmek zorunda kalıyor. Bu gece hiç uyumadı, uyandıkça onu bir şeyler yaparken gördüm. Ya beni ya çocukları örtüyor, arabadan aşağıya inip öküzlerin bağlı olduğu yere gidip, iplere dolaşmasınlar diye kontrol ediyor. Arabaya binince de yatıp uyumuyor, oturup uyanık bekliyor.

Dünkü yazdıklarımı bir kere daha okumak istiyorum. Ne dediğimi anlamalıyım. Neden böyle düşüncelerin aklıma geldiğini, ben bilmesem de mutlaka bir açıklaması vardır. Okuyorum. İsyan mı etmişim, serzenişte mi bulunmuşum, yoksa çektiğim acıların bir sonucu mu bu yazılanlar? Cevap veremiyorum bu sorulara. Dönüyorum bir kere daha okuyorum, bir kere daha... Bu tekrarlı hareketi belki de sabaha kadar yapacaktım; eğer toplantı için çağrıldığımı haber vermeselerdi.

Toplantıya gidecek hiç halim yok. Çok önemli olduğunu da söylüyorlar; gitmesen olmaz. Karımın yardımıyla arabadan inip, toplantı yerine gidiyorum. Oradakiler bana acıyarak bakıyorlar. Biri:

-Keşke rahatsız etmeseydik, diyor. Diğeri:

-Öyle de, onun fikrini almadan olmazdı, diye karşılık veriyor. Anlaşılan önemli bir konu var.

İmam bana meseleyi özetledi: Üç aile arasında, çok şiddetli bir kavga çıkmış. İki aile sudan sebeplerle bir ailenin fertlerine saldırmış. Onları çok feci şekilde darp etmişler. Korucular yetişmese, neredeyse öldüreceklermiş zavallıları. Bunlar arasında, göçten önce zaten bir husumet varmış. Bu husumet göç boyunca sürekli gerilim yaratmış ve sonunda da burada patlamış.

Heyet, saldırgan iki aileyi suçlu bulmuş. Bunlara verilecek ceza konusunda küçük bir anlaşmazlık ortaya çıkmış. Bazı üyeler, aileleri barıştırıp olayı tatlıya bağlamaktan yana iken, bazıları da saldırgan ailelerin kafileden çıkarılmasını istiyormuş. İşte o yüzden benim düşüncemi almak istemişler. Ben:

-Bu iki ailenin derhal kafileden atılması gerekir. Böyle olağanüstü bir durumda iken, ortalığı karıştırmanın ne anlamı vardı? Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bu günlerde, kader birliği ettiği insanlara karşı düşmanca tavır almak affedilebilir bir davranış değildir. Hem şunu da unutmayalım ki; merhametten maraz hasıl olur. Bunlara acıyıp bugün affederiz, ama bu insanlar yarın bizim başımıza çok daha büyük dertler açabilirler. Dedim.

Tarafları barıştırmaktan yana olanlar da bu konuşmamdan sonra fikirlerinden vazgeçtiklerini söylediler. Korucular, kararı ailelere bildirmek üzere hemen harekete geçtiler. Artık bu iki aile karşılaşacakları tehlikelerle, yalnız başına mücadele edeceklerdi.

 

● ● ●

 

Osman dedem sustu, dikkatle yüzüme baktı ve:

-Suratın neden asık? Yoruldun mu? Yoksa defterde cesetlerden ve hayvan leşlerinden bahsedilmesi seni korkuttu mu? Dedi.

-Yok dede, korkmadım. Desem de yalan olduğunu dedem kolayca anlamıştı. Evet korkmuştum ama yüzümün asıklığı biraz da baş ağrısındandı.

-Başım ağrıyor biraz dede.

-Başını mı üşüttün? Ya da grip falan olmayasın? Soğuk havalarda sadece vücudunu değil, başını da koruyacaksın.

-Annemden bir ilâç isterim, içince geçer.

-İstersen ben o baş ağrısını çivileyip, seni kurtarırım.

-Ben başıma çivi çaktırmam dede! Korkarım. Kafamdan kan akar, çivi beynime kadar girer.

Dedem gülmeye başladı.

-Yok oğlum, başına çivi falan çakmayacağım. Sadece ağrıyı senden alıp çivileyeceğim. Dedi. Dedemin ne yapacağını merak etmiştim.

-İyi o zaman.

-Git bana kalınca bir tahta, biraz çivi ve bir de keser ya da çekiç getir!

Koşarak odadan çıktım, dedemin istediklerini getirdim.

Dedem önce bir dua okudu, dua bitince yüzüme üfledi. Sonra bir şeyler mırıldanarak tahtaya bir çivi çaktı. Daha sonra gene dua okudu, üfledi, çiviyi tahtaya çaktı. Bu şekilde dokuz-on çiviyi tahtaya çaktıktan sonra:

-Birazdan baş ağrısından kurtulacaksın, dedi.

Dedem böyle dedi de benim baş ağrım geçti mi? Hayır. Yarım saat oldu çiviler çakılalı ağrı devam ediyor; bir saat oldu gene devam ediyor. Bir ara dedem sordu:

-Nasıl oldun, geçti mi?

-Biraz hafifledi, dedim o üzülmesin diye. Yoksa ağrının hafiflediği falan yoktu. Ta ki annemden bir ağrı kesici alıp içene kadar devam etti.

 

● ● ●

 

27 Temmuz 1878 (27 Recep 1295) Göçün Yüz On altıncı Günü;

 

Ben de çocuklar da hastalığı atlattık. Yeyip içmeye başladık. Bu da iyileştiğimize bir işaretti.

Altı kişi öldü. İkisi yaşlı erkek, ikisi orta yaşlarda kadın, iki de çocuk. Hasköy'de üç gün mola verdik.

Benim göçe dair not tuttuğumu gören birkaç kişi, bunu sağda solda anlatmış olmalı ki önüne gelen bana;

-Kaç gündür yoldayız? Diye sorunca, onlara hemen doğru cevabı veriyordum, ama:

-Daha ne kadar yolumuz kaldı, diyenlere kesin bir rakam söyleyemiyordum. Sadece;

-Az kaldı, demekle yetiniyordum. Çünkü daha kaç gün yol gideceğimizi, ben de tam olarak tahmin edemiyordum.

Şimdi gittiğimiz yol da göçmen dolu. Yüz binlerce Türk, yeni bir yurda yani Türkiya'ya doğru gidiyor. Eski sorular gene aklıma geliyor: Acaba bu gidiş bir kaçış mı, bir bozgun mu; yoksa vuruşarak bir geri çekilme mi? Göç etmeyip yerimizde kalıp direnseydik ne olurdu, başımıza neler gelirdi? Bizi katlederlerdi, burası kesin. Ama bu göç yolunda da verdiğimiz kayıp, muhtemel bir katliamdan daha az değildi ki! Yerimizde kalsaydık, düşmanla vuruşmasına vuruşurduk ama hangi savaşçılarla, hangi silahla bunu yapacaktık? Köyümüzde neredeyse on yedi ila kırk yaş arasında insan kalmadı. Bu yaş gurubundakilerdir asıl cengaverler. Bu durum sadece bize özgü değildi; diğer yerlerin de bizden bir farkı yoktu. Balkanlarda savaşacak cengaver ve savaşta kullanılacak silah ya hiç yoktu, ya da çok azdı.

Osmanlı “Vergi” dedi verdik, “Asker” dedi hemen gönderdik. Paramızı da gençlerimizi de boşu boşuna olur olmaz yerlerde harcadı. Bir de şimdi bize hangi yüzle “Geri dönün topraklarınızı, vatanınızı savunun!” diyecek. Vatanımızı çapayla, orakla, ufacık kızanlarla mı savunacağız en gelişmiş silahlarla donatılmış düşmana karşı? Bize dönün demek, açıkçası bizi ölüme göndermek değil midir?

Ey Osmanlı! Yeter artık diyoruz sana. Biz geri dönmeyeceğiz; gerekirse seninle savaşacağız ama asla geri dönmeyeceğiz. Varsa kalan gücümüz, onu sana karşı kullanacağız bizi döndürmek istediğin için. Sen hani kocaman bir devlettin? Kendinden olmayanlara bile kucak açardın? Yabancılara karşı gösterdiğin insanlığı, neden kendi tebaana karşı göstermezsin? Biz mecbur kaldığımız için sana sığınıyoruz. Canımızı, malımızı, ırzımızı korumak için senin kapına geldik. Bugüne kadar biz senin için bir şeyler yaptık, bugünden sonra da sen bizim için yapacaksın!

Yol kenarları gene ceset dolu. Bunların hemen hemen tamamı Türklere ait, belki birkaç tane başka milletten de ceset vardır. Gördüğüm ceset sayısını düşünüyorum: Yüz mü? Hayır. Bin mi? Hayır? Maalesef on binlerce. Balkanların yolları, ormanları, dağları, nehirleri Türk cesedi ile dolu. Balkanlarda Türk kanı ile sulanmadık bir karış toprak bile kalmamış. Bazıları Türk kanı akıtmak için ne kadar da hevesliymiş!

 

● ● ●

 

29 Temmuz 1878 (29 Recep 1295) Göçün Yüz On Sekizinci Günü;

İki günde üç can kaybettik. İkisi hastalıktan öldü, birini de öküz öldürdü. Bir Türk şehri olan Harmanlı'da yedekteki hayvanlarla gıda maddeleri takası yaptık. Aldıklarımız bizi uzun süre idare eder.

Uzunların Kemal'in biri sarı, diğeri kara olmak üzere iki tane öküzü vardı. Bunlardan sarı öküz huysuz bir hayvan. İnsanlara ne zaman saldıracağı belli olmazdı. Köyde birkaç kişiyi yaralamıştı. Bugün sarı öküz, sıcaktan mı bunaldı, yoksa yoruldu mu veya başka bir nedenden dolayı mı bilinmez, gene huysuzlandı. Mola sırasında, bağlandığı ağaçtaki ipi çekiştirmeye başlamasından bir şeyler olduğu anlaşılıyordu. Birkaç kere de ağaca koca gövdesiyle abandı. Kökünden sallanan ağaç, neredeyse devrilecekti.

Bir ara bütün gücüyle ipini çekmeye başladı ve sonunda koparmayı başarıp, insanların içine doğru yöneldi. Birkaç adım atıp durdu, muzaffer bir komutan edasıyla, kafasını sağa sola çevirip etrafına bakındı. Bakışlarında istihza dolu bir ifade var gibi geldi bana. İstihza yerini öfkeye bıraktı yavaş yavaş. Nefes alıp verirken burnundan çıkan ses, şiddetli ve korkutucuydu.

Ön ayakları ile, yere vurmaya başladı. Güçlü toynakları etrafa toprak ve toz saçıyordu. Küçük iki tane çukur açıldı. Üç yüz altmış derecelik bir açıyla etrafında döndü yavaşça. Gözüne kestirdiği bir hedefe doğru koşunca, herkes çığlık atarak panik içersinde kaçışmaya başladı. Durumu fark eden sahibi, öküzü engellemek için kollarını iki yana açarak önüne geçti. Sandı ki, bu hareketiyle öküzü durduracak. Sarı öküz, önüne çıkan sahibini boynuzlarıyla havaya kaldırıp, yere çarptı. Adamın gövdesi toprağa düşerken çıkan sesi, hepimiz duyduk. Sarı öküz, yerde yatan sahibini boynuzlarıyla metrelerce sürükledikten sonra ayaklarıyla çiğneyerek, hızla arabaların olduğu tarafa doğru koştu. Arabalardan birine çarparak devirdi, ayakları kırılan tahtaların arasına girdiği için oraya sıkıştı ve çömeldi. Kendini toplayıp buradan kurtulmaya çalıştı. İşte o sırada, yaklaşık on kişi sarı öküzün üzerine çullandı. Boynunu tutup, ayaklarını iple bağladılar. Öküz debelenmeye başladığı sırada, elinde bıçağıyla Kasap İbrahim göründü. Kasap, bir dakikanın içinde, öküzün kafasını gövdesinden ayırıverdi. Fışkıran kan, hem onun hem de etrafta bulunan kişilerin üzerini batırdı.

Neden sonra, aklımıza Uzunlar'ın Kemal'e bakmak geldi. Kemal, maalesef aldığı boynuz darbeleri nedeniyle ölmüştü. Göğsünden ve boynundan hâlâ kan çıkıyordu.

Cisr-i Mustafa Paşa Kazâsı'na geldik. Burada Meriç nehri üzerindeki Sadrazam Çoban Mustafa Paşa'nın, Mimar Sinan'a yaptırdığı yirmi gözlü uzun bir köprüden geçerek, biraz sonra Yunan toprağına girdik.Yunanlıların nasıl davranacaklarını bilmediğimizden biraz gergindik. Ancak herhangi bir problem çıkarmadılar, sadece durmamıza müsaade etmediler. Bizden başka Yunan toprağında Türkiya'ya ulaşmaya çalışan çok sayıda muhacir de vardı. Biz uyarıları dikkate alarak, hiç mola vermeden hızlı bir tempoda Yunan topraklarını geçtik. Öncüler Edirne'ye az kaldığı haberini verdi. Öylesine kırılmış, dökülmüşüz ki bu habere sevinemiyoruz bile...

 

● ● ●

 

31 Temmuz 1878 (1 Şaban 1295) Göçün Yüz Yirminci Günü;

 

Nihayet Türkiya'ya geldik. İki günde altı can kaybettik. Burada asker tarafından durdurulma ihtimali bulunduğu için, mola yerinde aile reislerini toplayıp, bazı kararlar aldık. Buna göre:

Asker ile, bizim kafileden sadece bir kişi muhatap olacaktı. Diğerleri ne olursa olsun, son ana kadar hiç karışmayacaktı. Asker ile olan ilişkiyi yürütecek kişi olarak, beni seçtiler. Ben de “Asker, bize bağırabilir, hakaret edebilir, küfredebilir, hatta üzerimize ateş edip birkaç kişiyi öldürebilir. Diyelim ki ateş edip beni vurdular, siz buna rağmen soğukkanlılığınızı muhafaza edeceksiniz. Zamansız karşı koyma bize telafisi imkansız zararlar verebilir. Biz size ne zaman işaret edersek, o zaman gerekeni yaparsınız. Bu tembihlerimi aile bireylerinizin hepsine iyice anlatın.” Dedim.

Karaağaç'a sadece bir-iki kilometre kaldığı haberi verildi. Nitekim iki kilometre sonra bizim önümüzü kestiler. Durduk. Beklemeye başladık. Karaağaç'ı görebiliyorduk. Bekleyen sadece bizim kafile değildi, daha yüzlerce araba vardı. Uzun bir bekleyişten sonra, arkasında süngü takılı silahları ellerinde on tane askerle, bir zabit yanımıza geldi. Zabit, önce bize şöyle küçümseyen bir bakış attı; sonra bir şeylerden iğrenmiş gibi suratını buruşturdu, kaşlarını çattı. Bir eli belinde, diğer eli de tabancasının kabzasındaydı. Kocaman ayaklı ve göbekli bu adamın ne diyeceğini merak ediyorduk. O ise inadına konuşmuyordu. Bir-iki dakikayı bizi süzerek geçirdi. Bizi etkilemek hatta korkutmak istiyordu. Gür bir sesle, bu kafilenin başının kim olduğunu sorunca, ben öne çıktım. Bana:

-Türkiya'ya göçmen kabul edilmiyor. Derhal geri dönün, dedi. Ben:

-Biz çok uzaktan aylarca süren bir yolculuktan sonra buraya geldik. Dönmek için ne dermanımız ne de yiyeceğimiz var, dedim.

-Nereden geldiğinizi sormadım; geri dönün dedim.

-Dönemeyiz, bu imkansız. Buraya dört ayda ancak ulaştık, geri nasıl döneriz?

-Geldiğiniz yer neresi, kimlerdensiniz?

-Dobromirka köyünden, Deliorman'dan bölgesinden geliriz. Bize Karamanoğulları derler.

Deyince zabit, bir laf söyleme niyeti varken söylemedi, lafı ağzında geveleyip durdu. Biraz düşündü. Sanırım Karamanoğulları deyince böyle davrandı. Zabit olup da Karamanoğullarını bilmeyen yoktur. Buna rağmen zabitin yüzünde, en ufak bir merhamet belirtisi göremedim. Asık suratlı halini sürdürüyordu, ama:

-Birkaç gün dinlenmenize müsaade edelim öyleyse.

-Karaağaç'a kadar gidip orada konaklamak isteriz.

-Olmaz! Tayakadın'a gidip köyün dışında konaklayın. Edirne'ye sakın geçmeyin. Geçerseniz şiddetle cazalandırılırsınız, dedi ve askerlere çekilmelerini işaret etti.

Doğrusu bu karara şaşırdım. Bu kadar kolay giriş yapabileceğimizi hiç ummuyordum. Sevinmiştim. Kafilede arkadaşlara işaret ettim ve hareket ettik. Tayakadın'a geldiğimizde her tarafın araba ve insan ile dolu olduğunu gördük. Bu görüntüden anladım ki, Osmanlı'nın bizi geri döndürmesi imkansız. Bu kadar insanı öyle kolay kolay buradan söküp atamazlar. Buna güçleri yetmez. Bekleyip, sonucu görecektik.

Kendimize uygun bir konaklama yeri bulup, hayvanların boyunduruklarını çıkardık. Çok sıcak, rutubetli bir hava var; nefes almakta zorlanıyor insan. Ciğerlerime hava değil de su giriyor gibi...

Karım biraz rahatsız olduğunu söyleyip, arabadan inmedi. Ben ve çocuklar etrafı dolaşmaya başladık. Buradaki insanların hali bizden iyi değil. Herkesin suratı asık, herkes öfkeli... Etraftaki insanları inceledim. Bir tane bile göbekli erkek ya da büyük kalçalı kadın göremedim. Erkek-kadın, yaşlı-genç, çocuk-yetişkin herkes çöp gibi. Açlık insanları ne hale getirmiş! Buradakilerin hepsi -biz dahil- birer iskele ve hayalet... Başka bir benzetme bulamadım: Evet, burası iskelet ve hayaletle dolu...

Karım biraz rahatsızım dedi, ama aslında durumu ciddi sanırım. Bu ara bir hayli kilo kaybettiği gibi, sürekli halsiz olduğundan da yakınıyordu. Halbuki o, kolay kolay hastalıktan yakınan bir insan değildi. O yüzden durumu ciddi olabilir. Onu merak ettiğim için çocuklara “Siz dolaşın!” deyip arabaya döndüm. Karım yatıyordu, hiç de iyi görünmüyordu. Ne yapacağımı, ona nasıl yardım edeceğimi düşündüm. Aklıma bir çare gelmedi. Elimi başına koydum, ateşi de vardı.

 

● ● ●

 

5 Ağustos 1878 (6 Şaban 1295) Göçün Yüz Yirmi Beşinci Günü;

 

Beş gündür Tayakadındayız. Daha kim bilir kaç gün bekleyeceğiz? Bizden çok önce gelip de beklemekten sıkılan bazı ailelerden geri dönenler oldu. Onları görünce, bundan, önceki düşüncemin aksine, kabul edilme ihtimalinin bulunmadığı sonucunu çıkardım. Öyle ya, bu insanlar küçük bir umut görselerdi, geri dönmezlerdi. Öldürüleceklerini bile bile, neden gavurun içine gitsinlerdi ki!

Burada her gün yüzlerce insan ölüyor. Bulaşıcı bir hastalık varmış: Tifüs. Bitler vasıtasıyla bulaşıyormuş; tehlikeli, öldürücü bir hastalıkmış. Bizim kafileden de beş gün içinde bu hastalıktan on üç kişi öldü. Karımın da bu hastalığa yakalanmış olmasından endişe ediyorum. Durumu giderek ağırlaşıyor; en ufak bir iyileşme belirtisi yok. Birkaç sıhhiye eri, konaklama yerindeki hastalara yardımcı olmaya çalışıyor. Bazen bir hekimi de, bu erlere direktifler verirken gördüğüm oldu. Karımın çok hasta olduğunu bunlara anlattım, gelip baktılar; birkaç tane ilaç verip gittiler. Hastalığının ne olduğunu ve durumunu sıhhiyecilere sorduysam da cevap alamadım. Israrla “Tifüs mü, tifüs mü? Durumu kötü mü, kötü mü?” Dedim, sadece başlarını salladılar. Ben de bundan, karımın iyi olmadığını anladım ve o meşum hastalığa yakalandığından emin oldum.

Çocuklarıma da bu hastalığın bulaşabileceği endişesi içindeyim. O yüzden onları, annelerinin yanında fazla tutmamaya uğraşıyorum. Aslında bu boş bir çaba. Zira, ister istemez onların zamanının çoğu da arabanın içinde, yani annelerinin yanında geçiyor.

Günde bir kere muhacirlere ekmek dağıtılıyor. Dağıtım sırasında herkes birbirini eziyor. Kim ne kaparsa elinde o kalıyor. Tam bir kargaşa hali yaşanıyor. Ekmeği kapanlar, sevinçle ailelerinin tarafına doğru koşuyor; ekmeği başkaları elinden almasın diye göğsüne sımsıkı bastırarak... Bunca çabaya, çileye rağmen ekmek alamayanlar ise suratları asık, üzgün; hatta içlerinde ağlayanlar bile var. Alamayanlar, alanlara öfke ile bakıyor hatta küfür ediyorlar. Askerler halkı düzene sokmaya çalışsa da başarılı olamıyorlar. Dün ortalık öylesine karıştı ki, asker ateş ederek duruma hakim olmaya çalıştı. Tabii bunun sonucunda yaralanan ve hatta ölenler de oldu.

Nasılsa nihayet akıl ettiler ve bugün ekmek, asker tarafından dolaşılarak dağıtılmaya başlandı. Her arabaya bir ekmek veriliyor. Böylesi daha iyi oldu. Ayrıca Edirne halkının da yiyecek yardımı yaptığı ve bunların da yakında dağıtılacağı haberleri geliyor. Eğer doğruysa, bundan sonra yiyecek sıkıntımız daha az olacak demektir. Ekmek dolu arabaların, Edirne tarafından askeri bölgeye girdiğini görenler varmış.

Burada gündüz karasineklerlerle, gece de sivrisineklerle mücadele etmek zorundayız. Hele o sivrisinekler yok mu? Bazen uykumuzdan uyandırıyorlar bizi. Sabahleyin kalktığımızda ellerimizin ve yüzümüzün birçok yerini ısırdıklarını anlıyoruz. Isırılan yerler kaşınıyor; kaşıdıkça da daha kötü oluyor. Bitler ise tabii ki her zamanki gibi en büyük dert...

 

● ● ●

 

8 Ağustos 1878 (9 Şaban 1295) Göçün Yüz Yirmi sekizinci Günü;

Üç günde on dört kişi kaybettik. Galiba bu hastalık hepimizi bitirecek! Bitlerle mücadelemiz aylardır sürüyor; ama ne yapsak nafile, kurtulamıyoruz. Tayakadın'a geleli sekiz gün oldu.

Burada beklemekten başka yapacak bir işimiz yok. Bazen arabadan inip etrafı dolaşıyorum hızlı adımlarla ve sonra tekrar dönüyorum. Karımı yalnız bırakmak istemiyorum. İyileşeceğine dair umudumu henüz yitirmedim.

Bugün, konaklama yerinde dolaşırken gene buradaki insanları inceledim. Gülen bir yüz, neşeli bir insan aradım. Büyük ya da küçük... Görseydim, belki benim de moralim yükselirdi. Ama maalesef gülen bir yüz göremedim. İnsanların suratları asık, gözlerinin nereye baktığı belli değil, bedenleri üflesen yıkılacak, umutları tükenmiş, boşlukta rastgele dolaşan cisimlere benziyorlar. Konuşmuyorlar, ağlamıyorlar; belki de yaşar gibi görünüyorlar ama aslında ölüler... Çocuklara bakıyorum. Çocuk olur da oynamaz mı, bağırmaz mı, gülmez mi? Buradaki çocuklar oynamıyor, bağırmıyor, gülmüyor. Ayakları bedenlerini tutmakta zorlanan birer korkuluk gibi hepsi... Bir de derler ki “Çocuk, her yerde her zaman çocuktur.” Bu söz, göçün çocukları için geçerli değil...

Bana vatansız kalmanın bir tasvirini yap deseler, işte bu gördüklerimi yazardım. Bu vatansız insanlar; geçmişten kopmanın boşluğunda, meçhul bir gelecek kaygısının yarattığı bir halet-i ruhiyye içindeler... Vatan diye tutanabilecekleri bir karış toprak istiyorlar, belki de böyle yurtsuz, ocaksız yaşamak onlar için ölümden de beter.

Aklını kaçıranlar da var. Yani deli dediklerimiz. Kendi kendilerine konuşuyorlar, oradan oraya bazen büyük adımlarla bazen de koşarak gidip geliyorlar. Kimse onların umrunda değil; onlar da kimsenin... Sayıları çok, her geçen gün daha fazla sayıda deliye rastlar oldum... İçlerinde bir tanesi farklı; onu daha önce de birkaç defa görmüştüm: Elindeki boş beşiği sımsıkı tutan, başındaki yana kaymış başörtüsünden dışarı sarkmış, kirden birbirine yapışmış saçları görünen genç bir kadın. Şimdiki görüntüsü pislikten dolayı çirkin, fakat daha önceleri çok güzel bir kadın olduğu da belli. Masmavi gözleri var. Konaklama yerinin her tarafında dolaşıyor; bir şeyler arar gibi, ama bulamıyor. Galiba bebeğini kaybetmiş! Sık sık durup gökyüzüne bakıyor. Orada bir şey mi görüyor, yoksa gökyüzünden gelecek bir şey mi bekliyor? Gökyüzüne bakarken birşeyler mırıldanıyor, ne dediğini tam olarak anlamasam da, bana sanki dua ediyormuş gibi geliyor.

Bağıran insanlar duyuyorum. Kafamı sesin geldiği tarafa çeviriyorum. Bir cenaze arabasının etrafında iki kadın bir erkek, askerlerle tartışıyor. Arabaya bindirilen kişinin ölmediğini, canlı olduğunu iddia ediyorlar. Bazen bağırıyor, bazen de askere yalvarıyorlar. Ama onları dinleyen yok. Askerler üçünü de iteliyor, üçü de yere düşüyor. Cenaze arabası hareket ediyor. Düşenler feryat ediyor, ama sesleri çok az çıkıyor. Yerden kalkmaya mecalleri yok, ellerini havaya açmışlar yücelerden yardım gelir umuduyla... Giden canlı mı ölü mü? Ya kalanlar!

Bugün beni umutlandıran bir olay da oldu: Konaklama yerinde birçok mukayyidin görevlendirildiği ve bunlara gidip ailemizdeki kişileri yazdırmamız söylendi. Hemen koştum, ama buna rağmen önümde sekiz-dokuz kişi vardı. Yarım saatten fazla bekledim. Bana sıra geldiğinde sorulan sorulara cevap vererek ailemi yazdırdım. Bu bana moral verdi, çünkü bunun göçmenlerin kabul edilmeden önce yapılan bir işlem olduğunu düşünüyorum. Yoksa Osmanlı, boş yere neden bu konaklama yerindeki insanların adını yazdırsındı?

İki gün hiç durmadan yağmur yağdı. Bu günlerde arabanın içinde oturmaktan ayaklarım uyuştu. Yağmura rağmen aşağı indim, uyuşukluk geçsin diye. Yere basınca ayaklarım önce hiç yokmuş zannettim, sonra bir karıncalanma hissettim. Biraz bekleyince ayaklarım eski haline döndü. Dışarda daha durmak istiyordum ama yağmur müsaade etmiyordu. Zaten çok ıslanmıştım, arabaya binmek zorundaydım.

Bugün hava açtı. Bulgar ve Yunan tarafında yağmur Edirne'den önce başlamış ve daha şiddetliymiş. O nedenle Meriç, Tunca ve Arda nehirleri taşmış. Gelen haberlere göre Edirne'nin nehir kıyısında bulunan mahalleleri ile Karaağaç'ı ve Sarayiçi'ni sel basmış. Bu mevsimde sel, pek görülmeyen bir olaymış. Bu da bizim şansımıza... Konakladığımız yer su ve çamur içinde. Her tarafta gölcükler oluşmuş.

Yağmur dindiği için etrafta dolaşan insan sayısı da arttı. Erkeklerin giysilerinin her tarafı yama dolu. Hemen hemen yamasız giysisi olan hiç erkek yok gibi. Zayıflayan bellerinden aşağı düşen pantolonlarını sık sık çekiştiriyorlar. Donuk yüzlerinin bir kısmını kirli tülbentleriyle örtmeye çalışan kadınların da giysileri bakımından onlardan aşağı kalır tarafı yok. Su birikintilerinin ve çamurun içinde yürürken ürkek ürkek etrafa bakan çocuklar. Ve tabii üzerlerinden yerlere sular süzülen, günlerdir ayakta beklemek zorunda kalan hayvanlar... Her şeye rağmen buna bile razılar; hiç olmazsa yağmur dindi ya!

 

● ● ●

 

10 Ağustos 1878 (11 Şaban 1295) Göçün Yüz Otuzuncu Günü;

 

Tayakadın'da onuncu günümüz. Burası gözüme bir mezarlık gibi görünüyor. Hem de çok büyük, on binlerce insanın yattığı bir mezarlık... Aklıma ölümden başka bir şey gelmiyor. Unutmak için zihnimi başka konularla meşgul etmeye çalışıyorum. Dobromirka'yı ve Balkanları düşünüyorum. Kötümserliğim bu düşüncemi de etkiliyor. Çünkü onun yerini ıssız, sessiz ve yalnız; sisli, puslu balkanlar; bir hayalet gibi arkamızdan bakan dağlar alıyor. Onların bize küs, kırgın olduklarını biliyorum; Dobromirka da aynıdır.

İki gündür kızgın güneş, yaş olan yerleri kuruttu. Sıcak, suyu buharlaştırdı. Ortalıkta gözle görülmeyen ama her nefes alışta hissedilen sis var gibi. Mukayyidler kayıt işlemine devam ediyorlar. İki günlük kaybımız on bir kişi. Koruculardan aldığım bilgiye göre, burada konaklayan kafilemizdeki aile sayımız altmış birmiş. Dobromirka'dan çıktığımızda yanlış hatırlamıyorsam yüzden fazla aile vardı. Hastalık ve diğer felaketler aile sayımızı altmış bire indirmiş.

Korucular ayrıca, birkaç gün önce tifüsten karısını kaybeden Semercilerin Kemalinin on yaşındaki oğlu ile birlikte arabalarında ölü bulundukları haberini verdiler. Bu aile beş kişiydi; iki üyesi de göç sırasında ölmüşlerdi. Yani Kemal'in anası ve on yedi yaşındaki kızı...

Bugün çok üzüldüğüm bir olaya da şahit oldum; çok sayıda göçmen asker kurşunlarıyla öldürüldü. Konaklama yerinde bizden çok önce gelip aylardır bekleyenler vardı. Buradaki hayat şartları, yakıcı sıcak, açlık ve hastalık insanları tahammülsüz yapmıştı. Ufacık bir kıvılcım patlamaları için yeter de artardı bile. Olayın kökeninde ne olduğu, nasıl başladığı konusunda bilgim yok. Ben, dışarda dolaşırken bir adamın etrafında çok sayıda insan toplandığını gördüm. Adam bu insanlara yüksek sesle bir şeyler anlatıyordu. Dinleyenlerin bağırışmalarından heyecanlı oldukları anlaşılıyordu. Kalabalık giderek arttı. Bir müddet sonra konuşan adam, kalabalığın önüne geçerek yürümeye başladı. Adam bağırıyor, kalabalık da tekrarlıyordu:

-Bu haksızlıktır.

-Biz buraya ölmeye gelmedik.

-Zorla da olsa Türkiya'ya geçeriz.

Bir isyan ile karşı karşıya olduğumuz belliydi. Sesleri duyan çok sayıda asker, oraya koştu. Kalabalığın önü asker tarafından kesildi. Asker silahını kalabalığa çevirince durdular. Bu duruş birkaç dakika sürdü. Kalabalık biraz daha arttı. Bu sırada bizim kafileden de bazı kişilerin kalabalığa karışmak için hamle yaptıklarını gördüm. Korucular ve öncüler onları durdurup geri çevirdi.

Askerin kalabalığı uyaran sesini duydum. Sonra da, oradakilerden üç-beş kişinin “Allah, Allah” diye bağırarak askere saldırdığını gördüm. Diğer isyancılar da saldırıda gecikmedi. Tabii asker de bütün bu olanlar karşısında boş durmadı ve silahlar patladı birbiri ardınca... İsyancılar yaba, diren, orak ve sopayla savaşıyorlardı. Kendime bir arabayı siper aldım. Yarım saat sürdü bu çatışma. Kalabalıktan sağ kalanların kaçmasıyla sona erdi. Yerler göçmen ve asker doluydu. Bunlar yaralı ya da ölüydü. Toprak ve çimen yer yer kırmızı renkteydi. Sağ kalan yaralılardan bazıları düştükleri yerden kalkmaya çalışıyorlardı. Başaran olursa olay mahallinden uzaklaşıyordu. Çoğu da kalkmayı başaramayıp tekrar yere düşüyordu. Yaralılara yardım eden kimse yoktu. Korkudan olabilir, çünkü yaralılara yaklaşan olunca asker tekrar ateş açabilirdi. Burada fazla oyalanmam, benim aleyhime olabilirdi, beni de isyancı sanabilirlerdi. Onun için oradan uzaklaşıp arabamıza, karımın yanına gittim. Çocuklar çok korkmuşlardı, yüzleri kireç gibiydi. Heyecandan hızlı hızlı nefes alıyorlardı. Durumu onlara özetledim ve korkulacak bir tehlikenin olmadığını söyledim. Çocuklara böyle dediysem de, o olayın etkisiyle yüreğimin küt küt atmasına engel olamıyordum.

Bu olay bana bir yerde okuduğum sürü psikolojisiyle ilgili bir açıklamayı hatırlattı. Orada diyordu ki: “Sürüdeki bireyler geriye bakmaz, geride kalanı beklemez. Onların tek bir hedefi vardır, ilerisindekini takip etmek. O yüzden, sürüdeki birey nereye gittiğini ya da götürüldüğünü de bilmez. Mesela sürüdeki koyunların gittikleri yer, bazen yeşil çimenlerle doludur, bazen de bir uçurumdur.”

Bu gece hava çok kasvetli. Gündüz yakıcı, bunaltıcı bir sıcak vardı. Gece de aynısı devam ediyor. Esinti hiç yok, terliyorum. Arabanın içinde bunalıyorum, dışarı çıkınca da aynı. İyisi mi arabada oturayım. Zavallı karım, nefes alırken çok zorlanıyor. Yüzü sarı kara karışımı bir renge büründü, dudakları morardı. Belli etmemeye çalışsa da, acı içinde kıvrandığını biliyorum. Ah, ona yardım edebilsem; hiç olmazsa acılarını biraz azaltabilsem! Bunun bir yolu yok mu acaba? Bir yolu olmalı, olmalı... Defalarca “olmalı” dedim, demem sanki gerçeği değiştirecekmiş gibi! Gözlerim onun üzerinde, göğsü inip kalkarken zorlanıyor. Terlemiş. Siliyorum terini, biraz sonra gene terliyor.

Çocuklar uyudu, ben uyanık bekliyorum. Belki de sabaha kadar uyumayacağım. Öyle de oluyor. Sabahleyin güneş doğarken hava biraz serinliyor ve ben de uykuya dalıyorum.

Bir toplantı daha yapıp, öğrendiğimiz bilgileri paylaşıyoruz. Bugün bir kafile Trakya'nın içlerine doğru gönderilmiş. Demek ki bizim de Türkiya'ya kabul edilme ihtimalimiz var! Konaklama yerinde hırsızlık olayları artmış. Uyanık olmak gerekiyormuş. Hoş, hırsızların bu insanlarda çalacak ne bulduklarını da anlamış değilim ya... Ayrıca biz geldiğimizden beri dört cinayet işlenmiş. Hepsinin faili meçhulmuş. Kavgaların sıklığı da artmış. İnsanlar bekledikçe sinirleri zayıflıyor ve yoktan sebeplerle birbirlerine saldırıyor olabilirler. Ayrıca dünkü isyan olayı ile ilgili olarak, bir uyarı da yapıldı ve herkesten soğukkanlı olması istendi.

Son olaylar gösterdi ki, Osmanlı artık sayıları her geçen gün artan bu göçmenleri, burada zapturapt altında tutamazdı. Daha sonra başka baş kaldırma hareketleri de olabilirdi. O nedenle Osmanlı ya bunları geri gönderecekti -ki buna artık imkan yok; çünkü öldürseniz bile geri dönmeyi kabul etmeyecek o kadar çok insan vardı ki- ya da Trakya'ya, Anadolu'ya geçmelerine müsaade edecekti.

Toplantıda, bazı göçmenlerin Edirne'ye gittikleri haberini de öğrendim. Bizim kafileden de iki kişi varmış giden. Bunu nasıl becerdikleri benim için merak konusuydu ki, cevabını çabucak öğrendim. Konaklama yerinden Edirne'ye gitmek için kaçanlar, burayı kolayca terkedebiliyormuş. Çünkü bulunduğumuz alan çok geniş olduğu için, askerin her tarafa hakim olması mümkün değilmiş. Asıl problem, daha sonra karşılarına çıkıyormuş. Çünkü nehri aşmaları gerekiyormuş. Bazıları nehri yüzerek geçmeyi tercih ediyormuş. Ama bu yolu deneyenlerden çoğu karşıya geçmeyi başarsalar da boğulanlar da oluyormuş. Bir diğer yol ise, köprü başında nöbet tutan askerlere rüşvet vermekmiş. Osmanlı'da rüşvetin açmayacağı kapı yokmuş. Bizim kafileden gidenler rüşvet vererek karşıya geçmişler. Edirne'de bir gün kalıp etrafı dolaşmışlar. Selimiye Camii'ne gidip namaz kılmışlar. Selimiye'nin haşmetini anlata anlata bitiremiyorlarmış. Bizimkiler ertesi gün gene rüşvet vererek, aynı yoldan tekrar geri dönmüşler. Ama Edirne'ye gidip de geri dönmeyenler de varmış. Bunlar galiba oradan Trakya taraflarına doğru gitmişler.

Bu olay da bana gösterdi ki, bizim kafile üzerindeki etkimiz, otoritemiz giderek azalmakta. Göç sırasında bize itaat edenlerin bir kısmı, bundan sonra kendi kafalarına göre davranabilirlerdi. Buna rağmen ben, toplantıda gene de birlikten ve beraberlikten, alınan kararlara, uygulanan kurallara sadık kalmanın yararlarından bahsettim. Etkili oldu mu konuşmam? Sanmıyorum. Benim konuşmamdan sonra, korucular ve öncüler de kafiledeki başıbozukluktan ve disiplinsizlikten bir hayli yakındılar.

 

● ● ●

 

14 Ağustos 1878 (15 Şaban 1295) Göçün Yüz Otuz Dördüncü Günü;

 

Göç, bana iltimas geçmedi ve benim ailemden de bir can aldı. Karım Sabiha'yı kaybettim/kaybettik. Bu acıya, bir de ona bir mezar bile yaptıramamış olmamın ızdırabı eklendi.. Eğer onunla konuşabilseydim bana derdi ki: “Boşver, mezarım gene olmayıversin. Ben ve beni sevenler nerede olduğumu bildikten sonra, mezara ne gerek var?” Bunu biz üzülmeyelim diye söylemezdi; bilirdi ki onun yeri, gerçekten sevenlerinin kalbidir.

Büyüklenmeyen, kusurları affeden alçak gönüllü yani mütevazi bir insandı. O, daima ikinci planda kalmayı tercih ederdi. Öne geçmek hakkı iken geçmezdi. Bizim arkamızda adeta üçüncü bir gözümüz gibiydi. Zorda kaldığımızda, başımıza kötü bir iş geldiğinde onu önce arkamızda, sonra hemen yanıbaşımızda görürdük. Nereden haber alırdı, nasıl çabucak yetişirdi bilemem. Ayağım kestiğim ağacın altında kaldığında karım, olay yerinden birkaç kilometre uzaktaydı. Ağacın ağırlığı benim gücümün çok üstündeydi; kaldırabilmem imkansızdı. Ne yapacağımı düşündüm bir-iki saat. Düşünsem ne olacak? Hiçbir şey yapamazdım. Umudumu kesmiştim. Bir de baktım ki karım yanımda,..

Biz evlenmeden önce, büyük bir aşk yaşadık diyemem. Öyleyse aramızdaki bizi biz yapan duygu neydi? Sevgiydi. Birbirimizi çok sevmiştik geçen zaman içinde. Artarak büyüdü sevgimiz. Sadece sevgi değil aynı zamanda birbirimize karşı saygımız da vardı. Şu sözü ondan duymuştum: “ Sevgi çiçeği, saygı suyu olmadan yaşayamaz. O nedenle sevdiklerimize karşı saygıda asla kusur yapmamalıyız.“

O beni, çocuklarını severdi; çiçekleri, havvanları severdi; toprağı severdi; yağmuru, doluyu, karı severdi. Köyümüzü severdi. Bir hayvana kötü davrandığını, kıyıp da bir çiçeği kopardığını, bir metre kar yağsa da kardan şikayet ettiğini, ortalığı sel götürse de yağmurdan yakındığını duymadım, görmedim. Onu tanıdıktan sonra anladım ki; sevgi, yüreğin doğal temizleyicisiymiş. Yürekleri sevgi dolu olanların insanları ve doğayı çok sevmelerinin nedeni de bu olmalı.

Çocuklarımızı, terbiye edeceğim diye bırakın dövmeyi; onlara bağırmazdı bile. Çünkü bilirdi ki korkutarak iyi insan yapamazsınız, sevgiyle evet…

Ona göre her mevsim güzeldi, her ağacın, her bitkinin meyvesi lezzetliydi. Hastaları ziyarette de düğünlerde de en baştaydı.

Ölmeden bir saat önce, çocukları bir bahane ile arabadan gönderdi. Ben başucunda oturuyordum. Gözlerini iri iri açtı, birkaç damla yaş yanaklarından süzüldü, elimi tuttu; sıkmak istedi, gücü yetmedi ve dedi ki:

-Çocuklarımız sana emanet; sen onlar için yaşamak zorundasın! Bana bir de söz vermeni istiyorum: Ben bu dünyadan ayrıldığımda ağlamayacaksın. Söz mü?

Ağlamayayım diye bana söz verdirmeye çalışan karım, kendi ağladığının farkında değil miydi? Elimle yanaklarındaki gözyaşlarını sildim. Cildi sertleşmişti. Ne cevap vereceğimi, nasıl söyleyeceğimi bilemiyordum. Konuşmak o kadar zor geliyordu ki. Konuşursam, sesim titreyecek, dilim dolaşacak sanıyordum.

Çok zor konuşuyordu. Konuşmak için büyük bir mücadele veriyordu. Duymamazlığa geldim. Anladı ne yapmak istediğimi. İki kere daha tekrarladı:

-Söz mü? Söz mü?

Mecbur kaldım ve:

-Söz, dedim.

Bir süre sonra da, son nefesini verdi. Elini tuttum, hâlâ sıcaktı. Bu sıcaklık bana, yaşadığı umudunu verdi. Kalbini dinledim, nabzını tuttum; ölmüştü. Eli de biraz sonra soğumaya başlamıştı, ama yüzündeki kırmızılık aynı kalmıştı. Genç kızlığında da, kadınlığında da, öldükten sonra da yüzündeki o hafif kırmızılık hep vardı.

Anladım ki ölüm; bir mum, bir lamba söner gibiydi; bir daha hiç yanmamak üzere... Ya da hani, cılız bir alev aniden kaybolur ya, işte öyle...

Ona verdiğim ağlamama sözümü, o gün de bugün de tutamadım. Bu yüzden karımdan özür diliyorum, beni affetsin. Onun öldüğünden emin olunca, günlerdir birikmiş olan gözyaşlarım akmaya başladı. Uzun bir süredir ağlayamadığım için, kendimi duygudan yoksun bir varlık sanıyordum, işte şimdi karım benim hisseden bir insan olduğumu da bana hatırlatmış oldu.

Bohçasından bir tülbent çıkarıp çenesini bağladım. Gözlerini hafifçe dokunarak kapattım. Sonra da “İşte uyuyor!” diyerek kendimi teselli etmeye, daha doğrusu kandırmaya çalıştım. Ellerini tutup, çocuklar arabaya dönene kadar öylece oturup kaldım.

Çocuklar arabaya binip, annelerinin öldüğünü görünce ağlamaya başladılar. Ağlama seslerini duyan geldi; duyanlar duymayanlara haber verdi. Ortalık insan doldu. Çok sevilirdi ve herkes üzüntü içindeydi. Dostlar beni ve çocukları teselli etmeye çalışıyorlardı.

Burada Osmanlı, ölülerin uzun süre açıkta durmasına ve ailesi tarafından defnedilmesine izin vermiyor. Bir ailede ölen olduğunda, hemen haber vermek mecburiyeti var. Zaten günde üç kere, cenazeleri toplamak üzere iki araba konaklama yerinde dolaşıyor. Arabanın birine erkek, diğerine kadın ölüler konuyor.

Başsağlığı dilemek için gelenlere, karımın öldüğünü yetkililere haber vermemelerini söyledim; çocuklarımla ben bu gecemizi onunla beraber geçirmek istiyorduk. Ancak tabii ki yanlız kalamadık, sabaha kadar arabamızın etrafında hep insan vardı.

Sabahleyin yetkililerle, eşimi gömmeme müsaade etmeleri için konuşmaya gittim. Ne kadar ısrar etsem, hatta yalvarsam da ağızlardan hep aynı kelimeler çıktı:

-Katiyyen olmaaazzz!

Öğlen öncesi, tek atlı cenaze arabası bizim arabanın yanında durdu. Karımın cesedini alacaklardı. Ben vermemek için direnince, gidip asker çağırdılar. Askerlere de direndim, beni her an vurabilirlerdi. Bunu anlayan köylülerim kollarıma girerek, biraz iyilikle biraz da zorla beni oradan uzaklaştırdılar. Onlara da kızdım, hatta hakaret ettim; hiç aldırmadılar. Çünkü acımdan dolayı böyle davrandığımı biliyorlardı. Karımın cesedini götürdüler. Nereye? Nasıl gömdüler? Bu konuda ne bana ne de diğer ölü sahiplerine en ufak bir bilgi verilmiyordu.

Onun yokluğuna nasıl alışacaktım? Gözlerim arabada onu arıyor; yeri boş kaldı... Gözyaşlarımın arkasından onun yattığı yere bakıyorum, her şey karışık kuruşuk görünüyor. Belki de yanlış görüyorum diye gözlerimi siliyorum; yanlış değil, evet artık o yok! Ne yapmalıyım, kendimi nasıl toparlamalıyım? Daha da önemlisi, niçin toparlamalıyım? Hemen aklıma onun son sözleri geliyor. Çocuklarımı ya da çocuklarını demedi; ısrarla “çocuklarımızı” dedi. Bu sözde bana önemli bir mesaj vardı. Güçlü olmak ve yaşamak zorunda olduğumu bana anlatmak istemişti karım. Kimin için? Çocuklarımız için... Bugüne kadar acaba karım benden bir şey istemiş miydi? İstediğini hatırlamıyorum. Galiba bu benden ilk isteğiydi!

Ölüm, en son ve en acı ayrılık... Biliyorum ve şimdi de işte bu acıyı yaşıyorum. Bir çıkış yolu bulmak için kendime diyorum ki: Gün gelir yaprak ağacından ayrılır ve yere düşer, ama bu ayrılıktan ötürü sitem etmez, yakınmaz. Gün gelecek sen de bu dünyadan bir yaprak gibi, sevgili karın gibi ayrılacaksın; ayrılırken yaprağı ve karını örnek al.

Artık yazmak istemiyorum. Yazmak bana anlamsız geliyor, yaşamak da öyle. Yazsam ne olacak? Benim yazdıklarımı başkaları okusa ne olur, okumasa ne olur? Bu neyi değiştirecek? Diyelim ki bazı şeyleri değiştirdi; bana ve diğer insanlara getirisi ne olacak? Sadece bedenen değil, zihnen ve ruhen bir çöküntü içindeyim. Karamsarlığım had safhada. Beni ilgilendirecek, yeniden hayata bağlayacak bir şey olduğunu sanmıyorum.

İsteksizim, umursamazım, ruhen halsiz/mecalsizim; hiçliğin sessizliği içinde yalnız bir hiçim artık ben...

“Hayatında biri olmalı, yanında biri olmalı, dayanacağın biri olmalı, zorda kaldığında sana koşacak biri olmalı, biri olmalı, biri olmalı…” Diye defalarca bu sözleri duydum. İyi de o “biri” yoksa ne olacak? Öldüm, bittim mi demektir? Bana “biri” olmadan yaşamanın yollarını gösterin!

Ve son noktayı, koyuyorum...

 

● ● ●

Defterdeki yazılanların burada sonlandırılmış olmasına şaşırdım, hayal kırıklığına uğradım. Dedemin yüzüne baktım, o hiç şaşırmış görünmüyordu. Bundan da, yazılanları önceden okuduğu, bildiği anlaşılıyordu. Edirne'deki konaklama yerinden sonra neler yaşandı, olaylar nasıl gelişti, bilmek istiyordum.

-Dede, defterin burada bitmesi hiç iyi olmadı. Sonraki olaylar da anlatılacak sanıyordum.

-Sonraki yaşananları ben sana anlatırım. Dedemin tuttuğu göç günlüğü bitti; ancak ben ondan ve diğer kişilerden sonraki olayların önemli bir kısmını öğrendim. Ninemi kaybetmek, dedemi âdeta hayata küstürmüş. Onun nazarında hayat değerini yitirince, tabii ki diğer şeylerin de pek bir önemi kalmamış ve defteri maalesef burada kapatmış.

-Dede, demek ki sen nineni hiç görmedin? Ben senden şanslıyım, çünkü iki ninemi de gördüm.

-Ninem öldüğünde ben dünyada yoktum ki göreyim. Beni bırak, babam bile daha çocuk sayılır o yıllarda.

-Osmanlı, dedenlerin kafilesini bırakmış mı sonunda?

-Hatırlarsan, yazılanlarda da bırakacağına dair bir umut ya da bir işaret vardı. Sıcak bir Ağustos günü bizimkilerin Trakya'ya doğru göçlerine izin verilmiş. Edirne'de oyalanmamaları için çok sıkı tedbir alınmış. Bir dakika bile duramamışlar Edirne'de. Görenlerin gururlanarak defalarca anlattığı, o görkemli Selimiye Camii'ni hayranlıkla seyrederek geçmişler yolları ıhlamur kokan Edirne'nin içinden. Seyir sırasında doğal olarak yavaşlamışlar; bu yavaşlama az kalsın başlarına iş açacakmış. Asker bağırmaya başlayınca korkmuşlar ve hızlanmışlar. Mecbursun. Asker ne derse o... Zaten konaklama yerinde yaşanan olaylarla da, askerin dediklerini yapmayanların, başlarına ne geldiğini görmüşlerdi. Selimiye'yi bu kadar seyretmek bile yetmiş onlara. Kim bilir, belki bir gün... Evet, belki bir gün “Biz de Edirne'ye gelir ve Selimiye'de birkaç rekat namaz kılarız.” umudunu içlerinde yaşatarak yollarına devam etmişler.

 

● ● ●

 

Osman Dedem anlatıyor:

Tifüs hastalığı, Edirne'de kafilemizin en az üçte birini yok etmiş. Dedemin günlüğünün bir yerinde kalan aile sayısı altmış bir olarak ifade ediliyordu. Bana anlatılanlara göre, Edirne'den çıkarken aile sayısı elli üçmüş.

Edirne'den Havsa'ya kadar, hiç mola vermeden ilerlemişler. Havsa'da mola verip, geceyi orada geçirmişler. Daha sonra Lüleburgaz, Çorlu üzerinden on bir günde Kızılpınar'a gelmişler. Kafiledeki bazı aileler Velimeşe, Veliköy ve Kaşıkçı'ya yerleşmeyi tercih etmişler. O nedenle Kızılpınar'a Dobramirka'dan gelip de yerleşen aile sayısı sadece otuz dokuzmuş.

Kızılpınar, Türbedere ile Çorlu arasındaki yol üzerinde olduğu için, buradan gelip geçenlerin dinlenmek ve su içmek için durdukları bir yermiş. Çünkü buranın suyu tatlı bir kaynağı varmış. Bu kaynak önceleri çok küçükmüş, ama sonradan etrafı kazılarak genişletilip bir kuyu haline getirilmiş. Kaynağın etrafı kızılcık ağacı doluymuş. Zaten bizim burada kızılcık ağacı birçok yerde vardır ve biz bu meyveden yaz kış faydalanırız. Yazın tazesini yeriz ya da reçel yaparız. Kışın da, yazdan kuruttuğumuz kızılcıkları kaynatıp hoşaf yaparız. Bazılarımız kızılcıktan pestil de yapar.

Kaynağın etrafındaki kızılcık ağaçlarından dökülen olgun meyveler, suyu kızartıp hoş bir görüntü kazanmasına yol açarmış. Bu manzarayı gören yolcular, buraya “Kızılpınar” adını vermişler. Kızılpınar'a bizimkiler gelmeden önce, burada bir miktar Rum yaşarmış. Bunlar geniş arazi parçalarının üzerinde tarım ve hayvancılık yaparlarmış. Hepsi de varlıklıymış. Dobramirka göçmenleri, buradaki Rumlara rahat vermemiş, onları huzursuz etmiş. Bir müddet sonra, hepsi Kızılpınar'ı terk etmek zorunda kalmış.

Muhacirler Kızılpınar'ın alçaktaki yani dere yatağı tarafındaki kısmına sel basabileceği düşüncesiyle yerleşmemiş, hafif bir yokuşla çıkılan tepe tarafına ev ve bahçelerini yapmışlar. Tabii bu öyle pek de kolay olmamış. Çünkü kışa çok az bir zaman kaldığından, yaz ve sonbahar bitmeden başlarını sokacak bir ev yapmak zorundaymışlar.

Muhacirlerin çoğu yaşlı, çocuk ve kadınlardan oluşuyormuş. Buna rağmen çok küçük çocuklar dahil, hepsi imece usulü ile çalışmışlar. Dere kenarında su ve toprak olduğundan, ev için gereken kerpiçleri orada dökmeye karar vermişler. Yalnız kerpiç için saman gerekiyormuş ve onlarda tabii ki yokmuş. Civar köylerden saman almışlar. Bazı köylüler samanı parayla satmış, bazıları da hayrına vermiş. Sadece erkekler değil, kadınlar bile kerpiç yapmak için hazırlanan su, toprak ve saman karışımını çiğneyip çamur haline getirmişler. Sonra bu çamur, kalıplara dökülüp kurumaya bırakılmış. Kuruyan kerpiçler bir yandan ev yapmak için köy içine kağnılarla, dört tekerlekli arabalarla taşınırken, bir yandan da yeni kerpiçler için çamur hazırlanmış.

Burada o zamanlar, orman bolmuş. Evin kirişleri ve çatısı için gereken malzemeyi elde etmek çok zor olmamış. Biten evlerin çatılarının üzerini sapla örtmüşler. Şimdi bile bizim köydeki evlerin çoğunun çatılarının üzeri saptır. Hele o zamanlar, kiremiti nereden bulacaksın! Sap çatının yangın açısından mahzuru vardır. Ufacık bir ateşle bile cayır cayır yanar gider ev. Bir de şiddetli rüzgar sapları uçurabilir. Bunun çözümünü de evin çatısındaki sapların üzerine, kalın ağaç sırıklar koyarak bulmuşlar.

O sene bütün evler kışa yetişmemiş. Birçok aile, aynı evde kışı geçirmek zorunda kalmış. Şanslarına kış da uzun ve şiddetli olmuş. Geç gelen ilkbahar ile birlikte tekrar ev yapmaya başlamışlar ve sonunda her aile bir eve kavuşmuş.

On beş-yirmi sene bu halk, çok sıkıntılı günler geçirmiş. Şimdi de durumumuz çok iyi değil, ama o günlere göre iyi sayılır. Bizimkiler için, çifte çubuğa sahip olmak, tarlaları ekip ürün elde etmek öyle bir-iki senede olacak bir iş değilmiş. Nasıl olsun, elde avuçta bir şey yokmuş ki... Yıllar süren çabadan sonra doğru dürüst karınlarını doyurabilecek bir seviyeye ulaşabilmişler.

Kızılpınar'dan şikayetleri yoktu, ama Dobromirka'yı da özlemle anıyorlardı. Göçle gelenlerin çoğu, ölünceye kadar hep Dobramirka'dan bahsettiler. Oradaki yaşantılarını, mallarını mülklerini ve tabii göçerken yaşadıklarını anlatıp durdular. Bazen gözyaşlarını tutamayıp ağladılar, bazen de Kızılpınar'a sağ salim gelebildikleri için şükrettiler. Dobramirka'yı unutmaları tabii ki kolay değildi. Orada doğdular, çocuklukları gençlikleri orada geçti. Acı-tatlı hatıraları oldu.

 

● ● ●

 

Bir şeyler sormak istiyordum, ama dedemin sözünü kesmekten de çekiniyordum. Benim soran gözlerle ona bakıyor olmam, dedemin dikkatini çekmiş olmalı ki;

-Galiba senin aklına bir soru geldi! Sor bakalım? Dedi.

-Dede, az önce sen Türbedere dedin. Ben bu sözü daha önce babamın annesi olan ninemden de duymuştum. Bir gün bana, önce Merkez'e gidip mağaza sahibi Karagöz Ali Efendi'nin evine uğrayacağını, oradan da Türbedere'deki kız kardeşini görmeye gideceğini, istersem benim de onunla gelebileceğimi söyledi. Ben hemen kabul ettim. Ninem, gitmeden önce bir şişeye süt doldurdu, sonra bu şişenin ağzına bir mısır koçanı soktu. Kümese gidip dört tane yumurta aldı, bunları gömleğinin içine koydu. Feraceyi çıkarıp çarşaf giydi. Ninem çarşaf içinde daha genç göründü gözüme. Çarşafın, ferace gibi ince ve siyah bir kumaştan yapılmış, biri etek diğeri de gömlek olmak üzere iki parçadan ibaret bir giysi olduğunu ninem giyince öğrenmiş oldum. Başı kapatıyordu ama yüzü açık bırakıyordu. Bir de çarşaf ve ferace konusunda şu dikkatimi çekmişti: Bizim köyün kadınları ve kızları köy içinde tek parçadan ibaret olan kara renkli feraceyi giyiyorlar, akraba olmayan erkekleri gördüklerinde bunun kapağı ile yüzlerini kapatıyorlardı. Ama aynı insanlar köy dışındaki bir yere gittiklerinde gene rengi siyah olan ama yüzü açık bırakan çarşafı giyiyorlardı. O gittikleri yerlerde de, bir çok yabancı erkek görmelerine rağmen, yüzleri açık kalıyordu. Kızılpınar'dan yola çıktık. Şose yoldan değil de demiryolundan gidecektik.. Ben, bazen tarlaların arasından bazen de rayların ve traverslerin üzerinden yürüyerek gidiyordum. Ninem raylardan gitmemem için beni birkaç kere uyardı. Biz gidene kadar demiryolundan, bir yolcu treni Edirne tarafına bir yolcu treni de İstanbul tarafına geçti. Böylece ninemin uyarılarında, haklı olduğunu anladım. Demiryolunun kenarlarında trenden atıldığı belli olan çöpler vardı. Ninemin bu çöpleri karıştırdığını görünce şaşırdım. Hatta bir kağıda sarılı ceviz büyüklüğünde bir yiyeceği de, bana vermeden ağzına atıp yedi. Helvaya benziyordu. Ayrıca bulduğu iki sayfa gazeteyi de katlayıp koynuna soktu. İstasyona yakınlaşınca, bana bir dükkan gösterip, onların evine uğrayacağımızı söyledi. Dükkanın yanından sağa dönüp, biraz yokuş tırmanıp sola doğru ilerledikten sonra bahçe içinde kiremit damlı, iki katlı geniş bir eve geldik. Bahçeye girip evin kapısını çaldık. Yaşlı bir kadın açtı kapıyı. Bizi içeri davet etmeden ninemin verdiği süt şişesini ve yumurtaları alıp, kapıyı yüzümüze kapadı. Biraz sonra elinde boş süt şişesi ve bir miktar para ile çıkıp bunları nineme verdi. Anladım ki, ninem arada sırada bu eve süt ve yumurta getirip satıyordu. Buradan çıkıp, demiryolundan karşıya geçtik ve Çerkezköy'deki ninemin kız kardeşinin evine gittik. Orada fazla oyalanmadık. Dönüşte, çarşı içinden geçerken ninem elindeki paraları saydı, içinden iki tanesini diğer eline aldı ve önümüzdeki fırının içine girdi. Ben de peşinden. Bir tane beyaz ekmek alıp, Kızılpınar'a gitmek için yola koyulduk. Dönüşümüzü şose yoldan yapıyorduk. Yolun yarısına gelmeden ben yoruldum, nineme dinlenmek istediğimi söylediğimde, az ötede Rıfat'ın çeşmesinde mola vereceğimizi söyledi. Dediği yere geldiğimizde, bir eşek arabasının çeşmenin yanında durduğunu ve hayvanların yalaktan su içtiğini gördüm. Adam oradan ayrılıncaya kadar çeşmenin hemen arkasındaki tümsekte bulunan meşe ağacının gölgesine oturup beklemeye başladık. Burada otururken yolun biraz altında kalan dereyi seyrettim. Küçük bir dereydi, suları ağır ağır Kızılpınar tarafına doğru akıyordu. Eşekleri sulayan adam, çok yavaş hareket ediyordu. Eşekler, yalaktan başlarını kaldırdıkları halde, belki daha içerler diye bekliyordu. Nihayet eşekleri arabaya koşup, hareket etti. Adam gidince hemen çeşmenin yanına indik. Ninem benim elimi yüzümü iyice yıkadı. Serinledim. Avucuyla su içirdi, ama ben bu suyu beğenmedim. Hafif bir acılık vardı suda. Yol boyunca hep, ninemin söylediği halde neden beni Merkez'e ve Türbedere'ye götürmediğini düşündüm. Kendisine sorsam, yalancılıkla suçlamış olurum diye sesimi de çıkaramadım...

Dedem, bir kahkaha attı:

-Oğlum, ninen sana yalan söylememiş. Seni Merkez'e de Türbedere'ye de götürmüş. Biz Çerkezköy'deki tren istasyonunun olduğu yere Merkez; Edirne tarafına doğru giderken, tren yolunun sağında kalan yere de Türbedere deriz. Aslında Çerkezköy'ün eski adı Türbedere'ydi.

-Orada türbe mi var?

-Bir zamanlar varmış, şimdi yok. Biraz tarihten bahsedeyim, o zaman daha iyi anlarsın: Yıldırım Bayezid, ilim ve askerlik bakımından çok iyi yetiştirilmiş bir Osmanlı padişahıymış. Şehzadeliği zamanında bile birçok savaşa katılmış, bu savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiş. Ama ne yazık ki padişah olduktan on dört-on beş yıl sonra Moğol İmparator'u Timur ile giriştiği Ankara Muharebesinde, yenilip esir düşmüş. Aslında bu muharebeyi kazanabilecek güce sahipken, kaybetmesinin arkasında onun yanında olan bazı beylerin karşı tarafa geçip ihanet etmesi, hatta kendi çocuklarından bazılarının savaş yerinden kaçması yatar. Yıldırım Bayezid esaret hayatını fazla dayanamayıp ölünce, şehzadeleri arasında taht kavgası başlamış. Önce en büyük şehzade Süleyman Emir ile kardeşi Musa Çelebi Edirne'de savaşmış. Bu savaşın sonunda Süleyman Emir yenilmiş ve maiyetindeki on beş adamı ile sığınmak üzere İstanbul tarafına kaçmış. Bazılarına göre bu kaçmanın sebebi, Bizans İmparator'undan kardeşine karşı savaşacak asker istemekmiş. Fakat Musa Çelebi'nin adamları tarafından maiyeti ile birlikte burada pusuya düşürülüp öldürülmüş. Daha sonra gene şehzade olan kardeşi Mustafa Çelebi tarafından, mezarının olduğu yere bir türbe yaptırılmış. Anlattığım bu olay, bin dört yüzlü yılların başında geçiyor. Bu türbe yüz yıllarca burada durmuş ve burası Türbedere olarak anılmış. Daha sonra, Balkan Savaşında 1912 yılında buralar Bulgar gavuru tarafından aylarca işgal edilmiş. İşgal sırasında Bulgarlar, türbeyi yıkıp etrafındaki on beş mezarı da talan etmişler. O nedenle şimdi burada türbe filan yok, ama mezar yerleri belli, kırık da olsa mezar taşları var.

-Bu yörenin adı Türbedere iken neden Çerkezköy denmiş?

-Çünkü 93 Harbinde buraya, Çerkezler gelip yerleşmişler. Onlar bu bölgede fazla kalmamışlar. Rivayete göre Çerkezler, burada tren yolunun bulunması nedeniyle çocuklarının çiğnenebileceğinden korkmuşlar ve en kısa zamanda hepsi buradan başka yerlere göç etmişler. Daha sonra Cumhuriyet Dönemi'nde buranın adı Çerkezköy olarak kabul edilmiş ve Saray ilçesine bağlı bir bucak merkezi olmuş. Buraya Çerkezköy adı verilmiş, ama şimdilerde burada bir tane bile Çerkez yoktur.

-Demek ki ninem beni aldatmamış.

-Evet aldatmamış. Ninenin tren yolunda bulduğu helvayı yemesi ise, yoksulluktan oğlum. Sana vermemiş, çünkü mikroplu olabilirdi ya da bozuktur, diye düşünmüştür. Ninen dönerken fırından ekmek almış. Bizde ona fırancala derler. Merkez'e ya da Türbedere'ye gidenlerin ailelerine getirdiği en değerli hediyelerden biridir francala. Öyle ki; kara undan yapılmış köy ekmeğine francalayı katık edenler bile var.

Dedem bunları anlatınca, ninemin hiçbir sofrada doğru dürüst yemek yemediğini hatırladım. Çocuklar yesin diye, birkaç lokma aldıktan sonra, işimik(ekşimik) ve soğanla karnını doyuruyordu. Ağzındaki dişleri döküldüğü için, o soğanı yemeye uğraşırken oldukça zorlanıyordu. Ağzının bir tarafında biri altta biri üstte olan ama aynı hizada olmayan, iki diş arasına soğanı kıstırıp yemeye çalışıyordu.

 

● ● ●

 

Osman dedem göç sonrasını anlatmaya devam ediyor:

Yörük Dede, ninem hakkında ne zaman soru sormaya kalksam, hemen bir bahane bulup başka konulara geçiyordu. Anladım ki, ninemle olan hatıralarını başkalarıyla paylaşmak istemiyor. Bir de son yıllarında dedem, orada hiçbir işi ve tanıdığı olmamasına rağmen, sık sık Edirne'ye gidip geliyordu. Göç notlarını okuduktan sonra, bu gidip gelmelerin sebebi, ninemin mezarını bulabilme umuduydu diye düşünmeye başladım. Buldu mu? Zannetmem. Ama bulamasa da, orada kendini nineme daha yakın hissettiği bir gerçek... Çünkü her Edirne'den dönüşünde, yüzünde mutlu bir ifade görüyordum.

Kızılpınar'da ilk başlarda yaşadıkları zor günleri anlatırken, bazen gözleri dalar giderdi. Eminim ki o sırada ninemi düşünüyordu. Babamdan duyduğuma göre, dedemin yüzü burada yıllarca hiç gülmemiş. Öyle surat da asmazmış ama yüzündeki o donuk ifade hep kalmış. Benim doğduğum gün, yüzünün güldüğünü görenler şaşırmış. Bana babasının adını koymuş.

Yörük Dede, evlenmemiş. Bu konuda ona yapılan teklifleri, hep reddetmiş. Çocuklarına bakmak için sakat ayağına rağmen, her işe el atmış. Babamla halam, ilk başlarda ona fazla yardımcı olamıyorlarmış. Çünkü daha çocukmuşlar. Aradan yıllar geçince, onlar da büyümüş ve dedemle birlikte çalışarak mal-mülk edinmişler. Hatta dedem, biraz para artırıp küçük bir bakkal dükkanı açmış. Hem dükkanda hem de tarlada çalışmaya başlamış. Dükkana mal almak için ta Çorlu'ya kadar eşek arabasıyla gidermiş.

Zeynep halam, gelinlik çağa ulaşınca, eve dünürler gelip gitmeye başlamış. Dedem iki tanesini geri çevirmiş, fakat üçüncüye evet demiş. Çünkü bakmış ki halam da bu adayı istiyor ve aile de iyiymiş. Karar vermesi çok zor olmuş, zira halam o evin herşeyiymiş. O gittikten sonra zora girecekleri belliymiş. Buna rağmen dedem, bu hayırlı kısmeti geri çevirmemiş ve halam babamdan küçük olmasına rağmen, ondan önce evlenmiş. Evlendikten sonra da, fırsat buldukça gelir, bizim evin işlerine de yardım edermiş. Dedem bir kadının kendi eviyle ilgilenmesi gerektiğini düşündüğü için, bu yardımdan hoşnut değilse de kızını üzmemek için bir şey söylemiyormuş. Artık eve bir gelin gerekiyormuş. Konuyu babama açmış. Babam da ıkına sıkına dedeme, konuştuğu bir kız olduğu sırrını açıklamış.

Bunu duyunca dedem, hemen dünür gitmiş ve babamı evlendirmiş. Eve gelin gelince, dedem suratı gülmese de hayatından memnunmuş. Ben doğunca her şey değişmiş, hatta kahkaha atar bile olmuş. Babasına çok benziyormuşum, bu yüzden bana onun adını vermiş. Yeni doğmuş bir çocuğu birine benzetmek, ne kadar gerçekçidir bilemem; ama galiba dedem hislerine güvenerek bu sonuca varmış.

Dedem, hiç hak etmediği bir son yaşadı ömrü biterken. Öldüğünde seksenin üzerinde doksana yakın bir yaşı vardı. Ben onbeş yaş civarındaydım. Dedem bu son günlerinde, ben hariç hiç kimseyi tanımıyordu. Ben odaya girdiğimde sırtı dönük bile olsa:

-Babam gelmiş; hoş geldin baba! Diyordu. Ben olduğumu nasıl biliyordu? Belki de hissediyordu.

Bir ara, kendine hiç hakim olamamaya başladı. Birkaç kere üzerindeki giysileri çıkararak, çırılçıplak dışarıya fırladı. Her defasında zorla içeri sokup, üzerini giydirdik. Akli melekelerini tamamen yitirmiş olmalı. Böyle bir adamın sonu bu mu olmalıydı? Ama hiçbir insan, hayatının sonunda onu neler beklediğini bilemez ki...

Dedem ölürken yanındaydım, Yüzüne bakıyordum, sanki bana gülümsüyor gibiydi. Çok kolay öldü. Işığı titreyen bir mum gibi, yavaş yavaş söndü gitti bu dünyadan.

Onu kaybetmek beni çok üzdü, aklıma dedem geldikçe ağladım. Büyük bir eksiklik doğmuştu hayatımda ve ben bunu nasıl kapatabileceğimi bilemiyordum.

Yörük Dede'nin son günlerinde sık sık söylediği şu söz, her aklıma gelişte “Acaba neden böyle dedi, ne anlatmak istiyordu?” diye hep sordum kendime: “Sadece günahlarımdan değil; varsa sevaplarımdan da kurtulmak istiyorum; çünkü artık onlar da bana bir yük...”

Dedem öldükten iki sene sonra, savaş gerçeği ile karşılaştık. Bugünlerin kıymetini bilin oğlum, çünkü savaş yok. Yaklaşık kırk senedir, yani Cumhuriyet'in ilanından beri savaşmıyoruz. Tabii Kore savaşını saymazsak. Zaten Kore savaşı da, bizim hudutlarımızdan binlerce kilometre ötede olmuştu; biz oraya sadece asker göndermiştik. Savaşı yaşamayan, onun acılarını bilemez. Her savaşın sonu aynıdır. Kazanan ve kaybeden vardır. Savaşları isimsiz kahramanlar kazanır; zaferleri halk, komutanlar ve o devleti idare edenler sahiplenir.

 

 

● ● ●

 

 

Dedeme sordum:

-Dede sen savaşa gittin mi?

Soruma hemen cevap vermedi; önce gözlerini tavana dikti, sonra karşıdaki duvara. O bakıyor diye ben de gayrihtiyari yani elimde olmadan tavana ve duvara baktım. Tavanda duyun ucunda sallanan yüz mumluk ampulü ve soba borusundan sızan dumanın kirini gördüm. Duvarda bir değişiklik yoktu.

Dedem, gözlerini hafif kısmıştı, bir şeyler hatırlamaya çalışıyor gibiydi. Sonunda, zihninde anıları canlanmış olmalı ki başını sallayarak:

-Tabii gittim. Gitmez olur muyum?

-Savaş nasıl bir şey? Korkmadın mı?

-Korkmam mı? Can tatlı oğul. İlk başlarda herkes korkar. Birkaç çatışmaya girince alışıyor insan. Daha sonra da korkuyor, ama ilk zamanki gibi elini ayağını titreten bir korku değil bu. Savaş hangi açıdan bakarsan bak, kötü... Can alıp can verdiğin bir şey, hiç iyi olur mu?

-Ne kadar savaştın dede?

-Yıllarca. İlk savaşa gittiğimde senden 5-6 yaş büyüktüm. Anlatayım mı?

-Anlat dede.

 

● ● ●

 

Osman Dedem anlatmaya başladı:

“O gün tarladan geldiğimde, hava iyice kararmıştı. Ekinler biçilip demet yapılmış bir şekilde tarlada bekliyordu. Bunları arabayla harman yerine getirmek için tarlaya gitmiştim. Babam da benimle gelmek istedi, tek başıma getirebileceğimi söyleyince, gelmekten vazgeçti. Bu kadar geç kalmazdım, ama ekin demetlerinin olduğu tarla çok uzaktaydı. Dörtgöllerde... Köyün dışına çıktığında görmüşündür; ileride İkiztepeler var; bunların yüksekliği on metreden fazla.. Dedem bana onların altında ölülerin yattığını söylemişti. Doğrusu ben de çocuk aklımla ölülerin üzerini neden bu kadar çok toprakla örttükleri, sorusunu sormuştum. Ama dedem bu soruya sadece gülmüş, cevap vermemişti. İşte bu tarla, o İkiztepeler'den de daha uzakta...

Anam akşam yemeğini hazırlamış beni bekliyordu. Geceleri dışarı çıkma alışkanlığı olmayan babam, evde yoktu. Nereye gittiğini anama sorduğumda “köy odasına” çağırıldığını söyledi. Yorulmuş ve acıkmıştım. Anam, bana yemek koymak istedi; ama ben babamı bekleyeceğimi söyledim.

Bir-iki saat sonra babam amcamla beraber geldi. İkisinin de yüzü asıktı. Kötü bir şeyler olduğunu anladıysam da, ne olduğunu soramıyordum. Az sonra konuşmaya başladılar ve mesele anlaşıldı: Asker toplanıyordu. Bunu bildirmek için aile reislerini çağırmışlar. Anam konuşulanları duyunca olduğu yere çöktü kaldı. Sonra kendini topladı ve odadan çıktı. Tekrar içeri girdi, sağa sola bakınıp çıktı. Şaşkınlığını üzerinden atamamıştı. Ben, durumun henüz farkında değildim. Anlatılanlar, sanki benimle ilgili değilmiş gibi dinliyordum. Oysa, bu konu asıl beni ilgilendiriyordu. Bizim evde benden başka askere gidebilecek kimse olmadığına göre...

Sonunda sofrayı hazırlamayı akıl eden anam, bizi yemeğe çağırdı. Amcam gitmek için niyetlendiyse de, babam yemeğe kalması için ısrar etti, onu bırakmadı. Amcam, hatır için sofraya oturup bir iki kaşık yemek yeyip kalktı. Babam da öyle. Ben onların aksine karnımı iyice doyurdum. Anamın kumpil aşı olur da yemem mi!

16-17 yaşlarındayım o zamanlar. Amca oğlu Hüseyin de, benimle akran olduğu için askere alınacaklar arasında o da vardı. Akrabalığın, kardeşliğin ötesinde canciğer arkadaştık Hüseyin’le.Yengem yani Hüseyin’in anası, aramızda 9-10 gün bir fark bulunduğunu, benim Hüseyin’den birkaç gün büyük olduğumu söylerdi. “Sen onun agası sayılırsın.” Derdi.

Askere alınacaktık, savaşa gidecektik; ancak bizde bir umursamazlık vardı. Çünkü ne askerlik ne de savaş hakkında bilgimiz vardı. Bugüne kadar, silahla sadece birkaç kere atış yapmıştık; hepsi bu... Oysa oraya öldürmek ya da ölmek için gidilirmiş. Kimi öldürecektim? Cevap basitmiş: Düşmanı... Bu düşman nasıl bir şey, neye benziyor ve ben onu neden öldürecektim? Düşman namussuzun, ırz düşmanının, alçağın biriymiş. Tamam öyleyse; ben o namussuz, ırz düşmanı ve alçak düşmanı öldüreceğim. Vatan, kahramanlık, gazilik, şehitlik kavramlarından bahsediliyordu savaşla ilgili konular konuşulurken. İtiraf etmeliyim ki, bunlarla ilgili anlatılanları da tam olarak anlamıyordum. Bunlar kutsalmış, övünç doluymuş, namusmuş, herkesin ulaşmak isteyeceği şerefli değerlermiş, mertebelermiş!

Köyden ayrılma günü geldi. En sağlam çarık seçilip bana verildi. En yeni pantolon benim ayağıma giydirildi.Yedeğe koyacak yeni giysim yoktu, onun için eski püskü birkaç parça eşya aldım; zaten oraya gidince askeri elbise verileceğinden başka bir şeye ihtiyacım da yoktu.

Bir çıkının içine hazırladığı yiyecek türü şeyleri elime tutuşturan anam, yüzüme bakacağına ikide bir arkasını dönüp duruyordu. Belli ki ağladığını bana göstermek istemiyordu. Davul zurna eşliğinde adet olduğu üzre köylüler, asker uğurlama töreni yaptılar. Var olan bütün bayraklar çıkarılıp asıldı. Köy meydanı köylülerle dolup taştı. Akrabaları, askere gideceklerin ceplerine para koydu. Herkes askerleri defalarca kucakladı. Ağlayan hiç kimse yoktu. Asker uğurlandıktan sonraya bırakılmıştı ağlamak...

Amcaoğlu Hüseyin’le asker sevk yerine geldiğimizde “Galiçya Cephesi”ne gönderileceğimizi öğrendik. Birkaç günlük talimden sonra, yola çıkacaktık. Bize birer asker elbisesi verdiler. Giydim ve elbisenin içinde kayboldum. Sanki büyük bir çuvalın içine girmiş gibiydim. Amcaoğlu Hüseyin, beni bu halde görünce kahkalarla güldü. Ona bozuldum, biraz ağır kaçacak laflar söyledim. Gülmeyi kesti, fakat az sonra kendini tutamadı ve gene bana bakıp bakıp gülmeye başladı. Birkaç günüm bu çuval benzeri elbisenin içinde geçti. Burada terzi varmış ve elbiseleri düzeltebiliyormuş. Terziyi bulduk, biraz para verdim ve o da elbiseyi üzerime oturacak bir şekle soktu.

Tüfek de verdiler. Kısa boylu ve yaşım küçük olduğundan, omzuma astığım tüfek neredeyse yere değiyordu. Gerçi boyum şimdi de kısa, ama o zaman daha da kısaydı. Şimdi olsa bırak askere almayı, bu daha “kızan” deyip kahveye bile sokmazlardı beni. Amcaoğlu Hüseyin, benden daha iri ve uzundu. Bir kavga oldu mu o yüzden hemen önüme geçer, beni korumaya çalışırdı.

Burada en çok hoşuma giden şey yemeklerdi. Daha önce bu kadar çeşitli ve bol yemek yememiştim. Hep böyle yemekler çıkarsa, askerlik yapmak zevkli bir meşgale olurdu.

Talim bitince bizi trene bindirdiler. Bir hafta süren tren yolculuğundan sonra, cepheye varmaya yürüyerek iki günlük yolumuz kalmıştı. Trenden indirildiğimiz yerde üç gün bekletildik; sonra yürüyerek cepheye gitmek için yola çıktık. İşte savaşın olduğu yere, cehennemin tam orta yerine gidiyorduk, ama aklıma ne korku ne de başka bir şey geliyordu. Sadece bir an evvel oraya ulaşmayı istiyordum, ama savaşayım da düşmanı defedeyim diye değil; trende sallana sallana gitmekten, şimdi de saatlerdir yürümekten bıktığım, yorulduğum için...

Amcaoğlu Hüseyin, yolda bana bir şeyler anlatıyordu. Oldukça da neşeli görünüyor, belki de görünmeye çalışıyordu. Yorulduğunu yüzünden anlıyorum ama sorduğumda “Ne yorulması, amcaoğlu!” cevabını alıyordum. Bir ara Hüseyin sustu, baktım ellerini karnına koymuş kıvranıyor. Kafileden ayrılıp kenara çekildik. Sıhhıye geldi baktı, ama bir şey anlamadı. Sıhhıye dediklerimiz de bizim gibi, yani çocuk sayılır.

Mola yerine kadar koluna girip Hüseyin’i yürüttüm. Acısı giderek arttı. Sabaha kadar inledi. Yola çıkma vakti geldiğinde; devam edemiyeceğini, onu bırakıp gitmemi söyledi. Kabul etmedim. Sırtıma alıp bir-iki saat taşıdım. Boyu benden uzun olduğu için ayakları yere sürtüyordu. Yoruldum. Kan ter içinde kaldım.

Dinlenmek için sırtımdan indirdiğimde, zorlukla nefes aldığını gördüm ve tekrar sıhhıyeyi çağırdım. Sıhhıye yapacak bir şey olmadığını, orada bırakmamız gerektiğini sert bir ifade ile bana anlattı. Geriden gelen ekibin, hastaları topladığını da ilave etti. Onlar bakar, tedavi ederlermiş. Amcaoğlu Hüseyin, konuşulanları duydu, bana çok acı çektiğini, orada biraz dinlenmek istediğini, iyileşince beni gelip bulacağını söyledi ve elini cebine sokup ne varsa hepsini bana verdi: Mendil niyetine kullandığı bir bez parçası, 2-3 kuruş para ve kör bir çakı… Amcaoğlu Hüseyin’in emanetlerini uzun süre sakladım ve korudum, ama sonunda kaybettim. Düşürdüm mü, çaldırdım mı, bilmiyorum.

Son bir kez birbirimize sarılıp öpüştük, vedalaştık. Bunun son olduğunu, o da ben de biliyorduk ama “yakında buluşacağız” dilekleriyle birbirimizi kandırıyorduk.

Cepheye yaklaştığımızı barut, kan ve çürümüş ceset kokularından anladım. Artık savaşın içindeydim. Savaşın ne olduğunu doğrusu bilmiyordum. Komutanlarım ne derse onu yapacaktım. Onların emirlerinden dışarı çıkmayacaktım. Kendimi ve vatanımı korumanın tek yolu bu olmalıydı.

Beni doğrudan cephedeki çarpışmaların olduğu yere sürmediler. Ufak tefek oluşum ve okuma yazma bilmem nedeniyle “muhabere” sınıfına aldılar. O dönemde okumuş insan bizde çok az. Yörük dedem okuma yazmayı öğreterek, askerliğim sırasında bana büyük bir fayda sağlamış oldu. Dedemi bir kere daha minnetle andım. Yapacağım işler konusunda on gün eğitim verdiler. Sonunda da içinde kablo ve telefon santralı olan, kocaman bir sandığı bana teslim ettiler; daha doğrusu zimmetlediler. Komutan:

“-Bu sandığa bir şey olursa, kesinlikle kurşuna dizilirsin. Sen ölebilirsin, ama sandığa hiçbir zarar gelmemeli!” diyerek son uyarısını yaptı. O zaman anladım ki o sandık, benim hayatımdan daha kıymetliydi. Zaten cephede, askerin hayatından daha kıymetli olmayan ne vardı ki… Asker her yerde ve her zaman bulunabilirdi, ama telefon santralini nereden bulacaksın!

Cephede bir de şunu öğrendim: En korkulacak şey ne toptur, ne tüfektir, ne süngüdür hatta ne de düşmandır. En korkulacak şey: Açlıktır. Çok aç kaldık. Bazı günlerdeki istihkakımız sadece yarım tayındı. Tam tayın verildiği gün bayram ederdik. Yani benim yemek konusunda, eğitim yerinde yaptığım tahminin burada tam aksi çıkmıştı.

Bak oğul, bugün bazı şeyleri yerken mırın kırın ediyorsunuz. Halinize şükredin. Allah, insanı açlıkla terbiye etmesin! Ağzımdaki dişler daha genç yaştayken döküldü. Sebebi, atların bokları içinden ayırdığımız arpaları yemek.. Önce at pislikleri içinden arpaları ayırıyorduk, bunları yıkadıktan sonra da bir teneke parçası üzerinde kavurup yiyorduk. Böylece açlığımızı gidermeye çalışıyorduk. Sonra, bu at pislikleri öyle çok kolay ve her yerde bulunuyor da zannetme. Bir at pisliği görüldüğünde, üzerine en az 3-5 kişi birden atlıyordu, içindeki arpaları alabilmek için. Bize yiyecek bulamayan devlet, atlara bulurdu. Daha doğrusu bulmak zorundaydı. Çünkü at olmadan, cephede birçok işi yapmanın mümkünatı yoktur.

Açlık çok zor çoook. Dağlarda yenilebilir ot bırakmadık. Her otun yenemeyeceğini orada öğrendik. Bazı otları yedikten sonra karnı ağrıyanlar, hatta zehirlenip kusanlar oluyordu. Yakalayıp da yemeyeceğimiz hayvan yoktu. Hatta bir gün, bir askerin bir köpek enceği yakaladığını, karnını onunla doyuracağı için sevinçli olduğunu; bir arkadaşının ona da pay vermesini istediğini, menfi cevap alınca köpek enceğini yakalayanı öldürdüğünü gözlerimle gördüm. Bu olayı kimseciklere anlatmadım, çünkü anlatırsam başıma kötü şeyler geleceğini, açlık yüzünden katil olan o askerin bakışlarından anlamıştım.

Bir gün, daha öncekilere göre şiddetli bir savaş başladı. Bu sırada birçok hat koptuğu için, cephe ile karargâh arasında bağlantı kurulamıyordu. Hatları tamir etmek için, çatışmanın hafiflemesini bekliyordum. Meğerse bu işin beklemeye tahammülü yokmuş. Çünkü komutan beni çağırdı ve hayatım pahasına da olsa, kopan hatları onarmamı istedi. “Başüstüne!” demekten başka yapabileceğim bir şey yoktu. Emri yerine getirmek mecburiyetindeydim. Siperlere kadar gitmem gerekiyordu bu iş için. Sandığımı sırtıma vurup gittim. Gittim, ama nasıl? Her taraftan kurşun ve gülle yağıyordu. Onlarca askerimizin vurularak yere düştüğünü ve isabet eden gülleler nedeniyle toprakla beraber havada uçtuğunu gördüm. Şansım varmış ki yara bile almadan gerekli bağlantıları ve kontrolları yaptım. Karargah ile cephe bağlantısı kurulmuştu. Geri dönecektim, dönemedim. Düşman arkadan dolanmış ve cepheyi cehenneme çevirmişti. Yani bizi ablukaya almıştı. Kaybımız çok fazlaydı. Ağırlıkları bırakıp geri çekilme emri verildi; ama bu, geri çekilmeden ziyade bir bozguna dönüştü. Asker panikleyip kaçmaya başladı.Tabii ben de. Emir komuta zinciri kopmuştu, kimse kimseyi dinlemiyordu. Herkes canını kurtarma derdine düşmüştü. Kendi arkadaşları tarafından düşürülen, çiğnenen çok sayıda asker vardı. Evet, bu tam bir bozgun haliydi.

Askerin çoğu, kaçıp canını kurtarmak için silahını bile atmıştı. Ben ise sırtımdaki kilolarca ağırlıkla kaçmaya çalışıyordum. Herkes benden çok uzaklara gitmişti. Kaçtığımızı gören düşmanın morali yükselmişti ve daha bir iştahla saldırıyordu.

Ben, doğrusu nereye kaçtığımı ya da kaçacağımı bilmiyordum. Koşuyordum, koşmalıydım; neresi olduğu o kadar önemli değildi. Bir ara biraz ilerde alçak bir tepe gördüm, oranın daha güvenli olabileceğini düşündüm. Tepeyi tırmanmaya başladım. Tepenin üstüne vardığımda nefes nefeseydim, durup arkama baktım. Bir düşman askeri peşimdeydi. Tepenin öteki tarafına geçtim, orada iki-üç insan büyüklüğünde bir kaya dikkatimi çekti. Sandığı yere bırakıp, kayanın arkasına saklandım, ama beni takip eden asker geldi ve buldu. Benden bir-iki yaş büyük bir çocuktu bu gavur da.. Silahını bana doğrulttu, elleri titriyordu. Silahsız olduğumu gördüğü halde benden korkuyordu. Aramızdaki mesafe, ancak bir-iki metre vardı. Sonumun geldiğini anladığımdan kelimeyi şehadet getirmeye başladım. Asker titreyen bir sesle bir şeyler söylüyordu, ne dediğini anlayamazdım, ancak bu seste öfke de vardı.

Nasıl yaptığımı hâlâ bilmiyorum, o gücü nasıl bulduğumu da bilmiyorum. Ellerim havada sandığın yanına yaklaştım; birden o kilolarca ağırlıktaki kocaman sandığı kaldırdım ve gavurun kafasına patlattım. Asker, kesilmiş ağaç gibi yere yıkıldı.Kımıldamadan yatıyordu, eğilip baktım. Gebermişti. Derin bir nefes aldım. Bütün vücudum titremeye başladı. Oysa gavur askeri ölmüş ve şimdilik benim için ölüm tehlikesi ortadan kalkmıştı. Olduğum yere çömelip oturdum.

Hava kararıncaya kadar orada, ölü askerin yanında bekledim. Yıllar gibi geldi o bekleyiş. Yerde yatan ölüye bakmaktan çekiniyordum, kafamı hep başka taraflara çevirmeye çalışıyordum. Hayatımda ilk defa bir insan öldürmüştüm. Üzülmüyordum, ama sevinemiyordum da...

Nihayet hava karardı ve ben sandığımı sırtıma alıp, yola koyuldum. Etrafta ne düşman ne de bizim asker vardı. Ortalık ceset doluydu, yaralılar da vardı; çünkü inleyen, ah çeken insan sesleri duyuyordum. Ayağıma takılan insan bedenlerinin bazıları, belki de henüz canlıydı. Onlara yardım etmek aklıma bile gelmedi; bir an önce oradan uzaklaşmaktan başka bir şey düşünemiyordum.

Gökyüzü önce açıktı, ay parlıyordu; sonra kapanmaya başladı. Ay da yıldızlar da görünmeyince sanki kalın siyah bir perde çekilmiş gibi oldu.

Zifiri karanlıkta rastgele yürüdüm. Yorgun düşünce sandığı sırtımdan indirip, bir ağacın dibine oturdum. Üzerimdeki ağırlıktan kurtulunca biraz rahatladım. Vücudum gevşemeye başladı. Sırtımı ağaca dayadım. Etrafa bakındım, ağaçların silüetlerinden başka gördüğüm bir şey yoktu. Burası belki de bir ormanın içiydi! Yabani hayvanların olabileceği aklıma geldiyse de, bu konuda alabileceğim herhangi bir tedbir yoktu. En iyisi işi oluruna bırakmaktı. Hayret! Yabani hayvanlardan korkmuyordum. Uyumuşum.

Sabah olduğunda, sandığı yüklenip yürüyüşe devam ettim. Birkaç tane kaçan Osmanlı askerine rastladım. Buranın neresi olduğunu, karargaha nasıl gidebileceğimi sordum. Bilmediklerini, aklım varsa kaçmamı söylediler. Sandığı taşımada yardım istedim, ”Sandığı mandığı bırak, canını kurtar!” diyerek yanımdan uzaklaştılar. Öğlene doğru iyice susadım ve acıktım. Bir derecikten suyumu içtim. Ne olduğunu bilmediğim dere kenarındaki otlarla karnımı doyurdum. Sonra? Ne yapacaktım, nereye gidecektim?

Bütün gün yürüdüm, adeta serseri bir mayın gibiydim. Belki de aynı yerde dolaşıp duruyordum. Hava kararmaya başladığında, biraz ilerimde çadırlar gördüm. “Nihayet!” dedim içimden. Burası Türk ya da düşman; her kime ait olursa olsun, gidip teslim olacaktım.

Çadırlara doğru yürüdüm. Bizim askeri birliklere benzettim. Etraf dikenli tel ile çevriliydi. Kapıda nöbetçi vardı. Sırtımdaki sandıkla nöbetçiye yaklaşınca, dalgın dalgın dolaşan bu asker beni gördü ve ani bir hareketle tüfeğini bana doğrulttu. Birden karşısına çıkınca, galiba korkmuştu! Ateş edeceğini zannettim, ama yanılmışım. Yakınına gelince sırtındaki elbiseden Türk askeri olduğunu anladım. Bundan kesinlikle emindim artık. O yüzden şimdi daha rahat hareket ediyordum. Nöbetçiye Türk olduğumu söyleyip, başımdan geçenleri kısaca özetledim. O bana inanmayan gözlerle bakıyordu ve hâlâ silahının hedefinde ben vardım.

Derdimi nöbetçiye biraz zor anlattım. Sonunda ilerideki bir başka silahlı askeri çağırıp, beni komutana götürmesini söyledi. Ben önde o asker silahı bana çevrilmiş bir şekilde arkamda, birlik komutanının huzuruna çıktık.

Saatlerce süren sorgulamadan sonra, karnımı doyurup yeni bir elbise verdiler. Telefon sandığını koruduğum için komutan, “aferin” çekip alnımdan öptü ve sandığı teslim aldılar. Doğrusu bu teslim alma işine, çok sevinmiştim.

Ateşkes ilan edilinceye kadar o birlikte kaldım. Galiçya'da, Çanakkale Conkbayırı'nda büyük kahramanlıklar yaratan 57. Alay'ın kahraman askerlerini de gördüm. Onlar Çanakkale Zaferi'nin hemen ardından hiç dinlenmeden, savaşmak için gönüllü olarak buraya gelmişlerdi. Tabii onlarla birlikte savaşmak, bu “susuz aslanları” tanımak benim için büyük bir onurdu. Hepsi iri yarı, güçlü-kuvvetli birer gerçek aslandı. Mütevazi idiler, askere sadece moral değil, bilgi de kazandırmaya çalışıyorlardı. Bu arada şunu da ekleyeyim; bizim köyden de Çanakkale'ye 15-20 kişi gitmişti. Bunların içinde geri dönen hiç olmadı. O nedenle söylediğimiz türkülere Alişimin Kaşları Kare ve Aman Bre Deryalardan sonra bir de Çanakkale türküleri eklenmişti.

Galiçya savaşı bittikten sonra, bu “susuz aslanlar” Filistin Cephesi'ne de gitmişler. Onlarla orada da babanın babası olan deden, birlikte savaşmış; deden köye döndükten sonra, onların Filistin'deki mücadelelerini uzun uzadıya anlatmıştı.

Burada dedemin konuşmasını kestim ve dedim ki:

-Ben, Mehmet dedemi hiç görmedim. Ondan geriye sadece soluk bir fotoğraf kalmış.

Dedem, arkasındaki yastığı düzeltip konuşmasına devam etti:

-Baban çok küçükken deden öldü. Ona Karabaşların Mehmet derlerdi. Çok efendi, çalışkan, zeki, okuma-yazmayı bilen biriydi. Filistin'de Osmanlı Ordusu, İngilizlere yenilince deden de esir düşmüş. Hatta 57. Alay'ın “susuz kahramanları”nın hemen hemen tamamı orada şehit olmuş. Deden köye dönmeyince, biz o da şehit oldu zannettik, ama bir yıl sonra bir de duyduk ki gelmiş. Esaretten kurtulup köye döndüğü gün, üzerinde eski püskü bir palto varmış. Anası paltodaki tozları silkelemek için eliyle vurduğunda, patır patır yere bitler dökülmüş. Bundan da ne zor şartlar altında bir esaret hayatı geçirdiği anlaşılıyor. Mehmet deden, köye geldiğinde babanın anası Aşşe abu, bir adamla evliydi. Ninen benden birkaç yaş büyük olduğu için, ben ona “Aşşe abu” derdim.

Ben hemen atılarak, gene dedemin konuşmasını kestim ve arka arakaya sorularımı sıraladım:

-Aşşe mi Ayşe mi? Ninem başkasıyla evliyse, öncekinden boşanıp, sonra da dedemle mi evlenmiş?

Dedem güldü.

-Oğlum, tabii ki doğrusu Ayşe; ama bizim buranın şivesinde söylenişi Aşşe. Sizin “abla” dediğinize de biz “abu” diyoruz. Aşşe abu, önceki kocasıyla bir-iki ay kadar evli kaldı. O, tembel bir adamdı. Ninenin hoşuna gitmemiş olacak ki onu boşadı ve Karabaşların Mehmedi yani dedeni içgüveysi olarak aldı. Mehmet deden, çiftçilikle uğraşırken bir yandan da Merkez'deki tren vagonlarına odun kömürü yükleme işinde çalışıyordu. O zamanlarda İstanbul'a ve Trakya'nın birçok yerine odun kömürü, buradan giderdi. Deden gene bir gün çalışırken, arkadaşı kömür küfesini onun sırtına vereceği sırada elinden kaçırmış. O günden sonra deden, hep sırt ağrısından yakınmış. Bir-iki sene içinde de öldü. Geride hepsi küçücük iki erkek ve bir de kız çocuğu bıraktı. Aşşe abu, deden öldüğünde daha çok gençti, ama ondan sonra bir daha evlenmedi. Kadın başına mücadele edip, çocuklarını büyüttü. Erkek gibi kadındı diyeceğim, ama erkeklerin çoğundan daha cesur olduğu için bu doğru bir söz olmayacak. Kızarsa, kadın erkek dinlemeden hemen kavga ederdi. Çoğu kişi ondan çekinirdi. Kızınca “Gırtlacına sıçtığım” diye söverdi.

-Ben de onu bir adamla kavga ederken gördüm. Yazın köye geldiğimizde, alt tarafımızdaki komşunun eşeği bizim avluya girmiş. Bunu gören ninem, ortalığı birbirine katmıştı. Eşeğin sahibi komşu, onunla başedememişti. Bir de şuna çok şaşırdım: Ben sanıyordum ki, o zamanlarda yalnız erkekler karılarını boşayabiliyor, oysa ninem kocasını boşamış..

-Kadının erkeği boşaması sana biraz tuhaf gelebilir, ama bu bir yörük kadınıysa boşar. Çünkü bizde kadın, erkeğin yaptığı her işi yapabilir; erkekten aşağı kalır bir tarafı yoktur ve onunla eşit haklara sahiptir. Tarihte kocasını boşayan Türk kadını örneklerine çokca rastlayabilirsin. Hele ninen gibi bir kadın, kocasını haydi haydi boşar! Kafasına koyduğu şeyi yapardı, kimseden korkusu yoktu. Bir ara, köye bir sapığın musallat olduğu haberi çıkmıştı. Hatta bu sapık, (doğru mu bilmem) dere kenarında bir kadını kesmiş. Geceleri karanlıkta kahveye gidip gelirken bile korkuyor insanlar. Ama Aşşe abu, geceyarısı koluna nacağı takıp, tek başına yürüyerek Merkez'e giderdi. Hatta bir keresinde, Kızılpınar'ı gavur işgal edecek diye bir söylenti çıkmış ve o yüzden köyün tamamı burayı terk edip Çatalca'ya gitmiş. Köyde tek başına kalan Aşşe abuymuş. O zamanlar daha henüz evli olmayan genç bir kızmış. Aradan birkaç hafta geçtiği halde, köy işgal mişgal edilmemiş ve köylü geri dönmeye başlamış. Aşşe abu, geri dönen köylüleri teneke çalarak Domuz Deresi köprüsünün orada karşılamış, yani korkaklıklarından dolayı onlarla alay etmiş. O teneke çalarken, köylüler önlerine baka baka evlerinin yolunu tutmuşlar.

-Dede, galiba bizim köy de bir zamanlar düşman işgaline uğramış. Ninem anlatırdı. Hatta o zaman köylüye çok eziyet etmişler.

-O zaman ben köyde değildim, galiba Doğu Cephesindeydim. O işgali yaşayanlardan dinlemiştim. Aylarca sürmüş. Gavur, bizim köylülere yapmadığı zulmü bırakmamış. Köylünün elinde avucunda ne varsa almış. Para ve altın kimsede kalmamış. Her gece köyün erkeklerini camiide toplayıp, sabaha kadar döverlermiş. Sebep de şu: Neden silah ya da kesici bir alet getirmiyorsun? Öyle ki evlerde kesici alet olarak küçücük bir çakı bile kalmamış. Erkekler dayak yemesinler diye, hepsini götürüp vermişler. Buna rağmen gavur “Getireceksin” diyormuş. Bazıları da komşularına yalvarıyormuş ona bir bıçak vermeleri için. Yok ki neyi verecekler! Sonraları bu yaşananları anlatırken bazıları “Filancayı gavur döverken, o da pırt pırt osururdu!” deyip gülüyorlardı. Tabii çekilen acılar, korkular artık nasılsa geride kalmıştı. O günlerin kötü taraflarını unutup, komik taraflarını hatırlıyordu insanlar... Bir gün, köyün bütün erkeklerini Kenar'a götürmüşler. Kenar dediğimiz yer, köyün yukarı doğru en son evinden sonraki tarlaların bulunduğu yerdir. Burada her köylünün eline kürek ya da kazma verip, günlerce çukur kazdırmışlar. Bu kazılan siper de olabilirmiş mezar da... Büyük bir ihtimalle, yapacakları katliam için mezar hazırlıyorlarmış. Bütün köylüleri öldürüp, oraya gömmeleri işten bile değilmiş. Kazma işi devam ederken bir gün, bunların tercümanı olan Yorgi, atını dört nala sürerek oraya gelmiş. Buradaki askerlere bir şeyler söyleyince, hepsi birden Kenar'dan ayrılmışlar ve bir saat içinde de köylüden topladıklarını da bırakarak köyden kaçmışlar. Tabii paralar ve altınlar hariç. Böylece işgal bitmiş. Dillerinden biraz anlayan bir köylü, tercümanın “Mustafa Kemal'in askerleri geliyor. O nedenle bir an önce buradan gidiyoruz.” dediğini söylemişti. Gavurun bizim köylüden topladığı para ve altınların da enteresan bir hikayesi var. Onu da yemekten sonra anlatayım.

● ● ●

Dedem böyle deyince dikkatimi çekti. Annem sofrayı hazırlamış ama ben farkında bile değilim. Oturup yemeğimizi yedik. Dedem yemekten sonra anlatmaya devam etti:

-Bizim köyün en zengini Halil Ağa'dır. Düşman buradan kaçtıktan otuz sene kadar sonra bu Halil Ağa, köyde Kenar'daki tarlasını sürerken sabanına bir şey takılmış. Hayvanları ne kadar zorladıysa da sabanı çıkaramamış. Bunun üzerine orayı kazmaya başlamış. Bir de bakmış ki, tabut-sandık karışımı bir şey var orada. Kapağını açmış, içinin altın dolu olduğunu görmüş. Bulduğu hazinenin üstünü toprakla örtüp, hayvanları arabaya koşmuş ve köye evine gitmiş. Karısına hemen büyük bir kilim hazırlayıp, onunla beraber gelmesini söylemiş. Kadın denileni yapmış ve birlikte tarlaya gitmişler. Defineyi çıkarıp arabaya koyup, üzerini kilimle iyice örtüp, tekrar evlerine dönmüşler. Eve gelince defineyi arabadan indirip içeri taşımışlar. O kadar ağırmış ki, taşırken çok zorlanmışlar. Sonra, evin perdelerini çekip altınları bir sofra bezinin üzerine dökmüşler. Altınlardan adeta koca bir yığın oluşmuş. Onlar bu işleri yaparken, perdenin aralık kalan kısmından bir köylü, ne yaptıklarını gözetliyormuş. Bu adam daha sonra bu hikayeyi yeminler ederek defalarca anlatmış. Tabii Halil Ağa'nın sık sık İstanbul'a gidip gelmesi de, bu hikayeye inananların sayısını çoğaltmış. Güya, Halil Ağa İstanbul'a giderek, oradaki sarraflarda altınları bozduruyormuş. Hikaye doğru mu, uydurma mı bilemem ama şurası bir gerçek: Halil Ağa, çok kısa zamanda köyün en güzel evini yaptı, Çerkezköy'den de bir ev aldı. Motoru filan da var. Hasat zamanı, bizim gibi düven sırtında aylarca dönüp de birkaç kile buğday çıkarmak için uğraşmaz, gündelikçi tutar ekini biçtirir, batosu çağırır makine bir gün içinde harman işini bitirir. Ayrıca İstanbul'da da birçok gayrimenkülü olduğu söyleniyor.

Dedem konuşurken ben daldım gittim; gözümün önünde ninemle yani babaannemle olan anılarım canlandı:

Mevsimlerden yazdı. Köye geleli iki gün olmuştu. Dört ila beş yaşlarındayım. Ninemi avluda bir tavuğu kovalarken gördüm. Tavuk bazen koşuyor bazen de az da olsa uçuyordu. Kovalamaca uzun sürdü, sonunda galip gelen ninem oldu. Mısır ambarının yanında tavuğu kıstırıp yakaladı. Koltuğunun altına sıkıştırdı, odunluğa doğru yürüdü ve eline nacağı aldı. Tam o sırada bağırdım:

-Nineee, ne yapıyorsun?

-Ne yapıcam? Tavu(ğ)u kesecem.

-Yazıktır be nine!

-Neden yazık olsun, onlar biz yeylim diye yaratılmış. Deyip kütüğün üzerine kafasını koyduğu tavuğun boynunu, bir vuruşta kopardı.

-Kızanım ta nerelerden gelmiş, bi köy tavu(ğ)u yemeden mi gidecek?

Deyip, kesik tavuğu bir lengerin içine koydu, aşevinden bir bakır sıcak su getirip üzerine döktü. Suyun buharı tüterken hızlı hızlı tavuğun tüylerini yoldu. Bıçakla karnını yardı, yıkadı. Aşevinde altı ateş dolu sacayağının üzerine içi su dolu tencereyi koyup tavuğu içine attı.

Ninemin evi, iç içe iki göz odadan ibaretti. Kapının hemen girişindeki odaya aşevi deniyordu. Burası yemek yapmak ve ekmek pişirmenin yanısıra, yayık dövmek filan için de kullanılıyordu. Sağ tarafta duvara çakılmış, iki tane tahta askı vardı ve bunlara içi su dolu bakırlar asılıydı. Dün, bu bakırlardan birinin altı delinmiş olmalı ki, şıp şıp diye su damlatıyordu. Ninem bakkala gidip bir tane sakız alıp geldi, ben de sakızı bana verecek sandım, ama çok az dişi olmasına rağmen kendi çiğniyordu. Sakız iyice yumuşayınca, bakırın içinde kalan suyu bir güğüme boşaltıp, bakırın delik olan kısmına sakızı yapıştırdı. Sonra, tekrar içine suyu koyup yerine astı. Şıp şıplar durmuştu.

Aşevinde tabak, çanak, çömlek, kaşık, hamur teknesi, sırana, kürek, maşa, yayık, sacayağı ve iki çuval da un vardı. Burada yemeklerin pişirildiği ocağın ve kubbesi öteki odada bulunan fırının dumanı aynı bacadan çıkıyordu. Kışın fırını ekmek yapılsa da yapılmasa da her gün yakmak gerekiyordu. Çünkü öteki odanın ısınması ancak bu şekilde mümkün olabiliyordu. Çok sıcak havalarda fırın yakılamayacağından, ayrıca bu zamanlarda ekmek pişirmek için bahçeye de bir fırın yapılmıştı. Bu odanın yerlerinin yarıdan fazlası toprak, diğer yarısı ise yer yer yırtıkları ve hatta yanıkları olan bir hasırla kaplıydı.

Aşevinden öteki odaya geçerken, yüksek bir eşikten atlamak gerekiyordu. Bu odada hem yemek yenir, hem oturulur ve hem de yatılırdı. Aşevinden biraz daha büyük yapılmış, çünkü zaten fırının kubbesi birkaç metrelik alanı kaplıyordu. Perde olarak, un çuvalarının kullanıldığı iki tane küçük penceresi vardı. Yerden yüksekliği yarım metre civarında olan, sağ taraftaki yüklükte yatak ve yorganlar ile yastıklar yer alıyordu. Duvar içine oyulmuş, ninemin “öcere” dediği yere iplik, iğne, kibrit gibi şeyler konulmuştu. Öcerenin iki karış ötesinde, duvara çakılı bir çivide gaz lambası asılıydı. Yerlere yaygılar serilmiş, duvar kenarlarına da içleri saman dolu yastıklar konmuş. Ayrıca bir küçük iki büyük pösteki ile beş-altı tane şilte de üzerlerine oturulmak için kullanılıyordu.

Ninemin evindeki eşyaların hepsi bu kadardı. Ev kapısının ne içinde ne de dışında kilit vardı. Gündüzleri bir yere giderken çoğunlukla kapı açık kalırdı. Gece yatarken bazen ninemin kapının arkasına komislayı dayadığını görmüştüm. Komisla, iki kertikli ucuna su getirmek için bakırların asıldığı uzunca bir ağaç askıydı. Genç kızlar ve kadınlar, komislanın ucuna iki boş bakır asarak camiinin yanındaki çeşmeden evlerine su taşırlardı. İçme, çamaşır ve banyo için kısacası her şey için gereken su, bu yolla temin edilirdi. Çeşme, ninemin evine dört yüz metre uzaklıktaydı ve çeşmeden eve dönüş yolu da yokuştu. Komislaya takılan bakırların büyüklüğünün aynı olmasına dikkat edilirdi; yoksa omuzda taşınırken denge sorunu ortaya çıkabilirdi. Yolda oynarken susayan çocuklar, evlerine su götürenlerin bakırlarından kana kana su içerlerdi. Kimden su isteseler hemen durulur, bakır çocuk rahat içsin diye hafifçe eğilirdi. Suyunu içen çocuk ağzını siler, hiçbir şey demeden oradan uzaklaşırdı. Su taşıyan erkeğe çok seyrek rastlanırdı. Genelde bu işi kızlar ve kadınlar yaparlardı.

Bir keresinde, açık bırakılan kapıdan bir komşunun kedisi, ninemin aşevine girip, oradaki hamur mayasını yemiş. Ninem bunu yakaladı, kuyruğu dışarda kalacak şekilde bir çuvalın içine soktu ve nacağı eline alıp, kuyruğunu kökünden kesip bıraktı. Ben hayret ve korkuyla olanları seyrediyordum. Bana:

-Bi da(h)a gelemez... Diyerek davranışının nedenini açıkladı.

Dışardan bir kadın sesi geliyor, ninemin köpeği Akiş de havlayarak ortalığı yıkıyor.

-Ma Aşşe abu uuu... Aşşe abu!

Ninem aşevinden ayata çıkıyor, ben de arkasından gidiyorum. Feracesinin önünü eliyle tutan genç bir kadın, avlunun arkasından seslenmeye devam ediyor:

-Şu köpene baksana, beni paralaycak nerdeyse!

-Gel korkma, bi şeycik yapmaz. Çıübe çüüü namussuz. Git şurdan, çübe!

Ninemin köpeğinin tüyleri bembeyaz. O yüzden adını Akiş koymuşlar. Orta büyüklükte bir köpek. Avlu içine yabancı kimseyi sokmaz, sokakta ise kimseye bir şey yapmaz. Aradan bir sene geçmesine rağmen avlu içine giren her yabancıya saldıran köpek, annemle beni görünce havlamadı bile. Kuyruğunu sallayarak yanımıza gelip başını ayaklarımıza sürdü. Bizi tanımıştı.

Köyün köpeklerinden çok korkuyorum. Birkaç kere beni ısırdılar. Bizim avlunun bitişiğinde, teyzemler oturuyor. Onların Tilki adını verdikleri küçük, sinsi bir köpekleri var. Teyzemlerin avlusuna tek başıma girdiğim bir gün, aniden karşıma çıktı ve havlamaya başladı. Korkup kaçtım, köpek de peşimden kovalamaya başladı ve beni yakalayıp ayağımdan ısırdı. Teyzem çıkıp beni kurtardı. Günlerce bacağım acıdı. Onun gibi, köyde hiç habersiz insana dalan köpek çok. Bu köpeklerin bazı sahipleri, bunların boyunlarına küçük bir çıngırak takmış. Böylece çıngırak sesini duyarak gafil avlanmaktan kurtulabiliyor insanlar.

-Aşşe abu, bu gece Şadiyelerde sedanka var. Yarın gece de bizde anamın kırkı için mevlit okutacaz.

-Sedankada benim işim olmaz. Napacam orda? Gençler yapsın sedankayı. Ama mevlide gelirim.

Sedankada bir evde toplanılır, kadın kadına sohbet edilir, eğlenilirmiş. Kadınlar yanlarında getirdikleri el işlerini yaparlar, birbirlerinden iş örneği alıp verirlermiş. Sedanka, gecenin geç saatine kadar devam ediyormuş.O nedenle, yazın değil de daha çok kışın yapılırmış. Çünkü yaz mevsiminde gündüz tarlada, harmanda yapılacak iş çoktur. Bazı ev sahipleri sedankaya gelenlere mısır patlatıp ikram ederlermiş. Köyün genç erkekleri, sedanka olan evleri takip ederler; evlerin etrafında kendilerini belli etmeden, gizlice açık kalan perdeden genç kızları gözlerlermiş. Eğer sedankaya katılan akrabalarından bir kadın varsa, önceden ondan perdeyi biraz aralaması için yardım isterler, adeta yalvarırlarmış.

-İyi o zaman, ama bak mevlide mutlaka gel! Deyip genç kadın giderken ninem:

-Tamam tamam, gelecem... Dedi.

Ertesi geceki mevlüde, ninem beni de götürdü. Benden başka iki çocuk daha vardı orada. Biz çocukların mevlüde gitme nedenimiz, orada verilen ikramlardı. Bazı mevlüdlerde, bir külah içinde şeker verilirdi. Külahın en üzerinde bir lokum ve lokumun altında da birkaç tane akide şekeri olurdu. Bu ikram çocukları sevindirirdi, ama bazı yerlerde ise suda haşlanmış mısır tanesi ikram edilirdi. Tabii bu ikramdan memnun olmamız beklenemezdi.

Mevlüde gelenler yere oturur, okunma sırasında konuşulmaz ya da ayağa kalkılmazdı. Sadece mevlüdün selamlaşma bölümünde kadınların hepsi ayağa kalkar ve birbirlerinin ellerini tutarlardı. Sonra gene oturulurdu. Bu mevlüdte mısır dağıtıldığı için gittiğime pişman oldum. Gerçi mevlüd boyunca uyumuştum. Ben uyurken üşümeyeyim diye ninem feracesini üzerime örtmüş. Mevlüd bitince beni uyandırdı.

 

 

Ninem aynı zamanda köy düğünlerinin vazgeçilmez aşçısıydı. Düğün sahipleri, birkaç gün önceden gelip ninemi çağırırlardı. O da, kim olursa olsun, mutlaka bu daveti kabul ederdi. Bu düğünlerden birine beni de götürmüştü. Düğün evine gittiğimizde, üç yerde birden ateş yakıldığını gördüm. Gidince bir müddet, yemek yapmak ve düğüne gelenlere ikramda bulunmak için kullanılan kapkacağın getirilmesini bekledik. Bu kapkacaklar, köyde ortaklaşa kullanılıyordu. Bir hayırsever, düğün yapacaklar kapkacak telaşına düşmesin diye almış. Her düğünden sonra bunlar, yıkanıp temizlenir ve çuvallar içinde bir sonraki düğüne kadar saklanırmış. Kapların çoğu bakır olduğu için, belli bir kullanım sayısından sonra kalaylatılması gerekiyormuş. Bu kalaylatma işini de düğün sahibi ya da bir hayırsever, yaptırırmış. Yoksa kalaysız bakır kapkacak, içine yemek konup yendiğinde zehirlenmelere yol açıyormuş. Bizim köyde de, daha önceleri bu yüzden zehirlenen insanlar olmuş. Tabii sadece düğündeki değil, evlerdeki kapkacak da kalaylanıyormuş. Kalaylama işini yapan çingeneler varmış. Bunlar sık sık köyü ziyaret ediyorlarmış. Bir kere ben de bir çingene kadının:

-Kalayci geldi, kalayci... Adii bakalım kalayci geldi... Kap kalaylarim, kacak kalaylarim... Kalayciii.... diye bağırarak köy sokaklarını dolaştığını görmüş ve sesini duymuştum.

Düğün evinin avlusuna giren bir eşek arabası ile, kapkacaklar geldi. Üç tane kazan ve ağızları kapalı iki çuval... Kapkacaklar geldikten sonra, ninemin koşuşturmacaları da başladı. Bu işte tek başına değildi tabii. Etrafında ona yardım eden çok sayıda genç kız ve kadın vardı. Onlara emir veriyor, işlerin nasıl yapılacağını anlatıyordu. Fırında ekmekler pişiyor, önceden açılıp kızartılmış içi boş tırtıklı baklavalar tepsilere diziliyor, patates soyuluyor, pirinç ve keşkeklik buğday ayıklanıp yıkanıyor, bir adam da dört tane tavuğu kesmek üzere evin arkasına götürüyordu...

Bu düğünde çorba, keşkek, patates aşı, baklava ve sütlü(sütlaç) verilecekti.

Yemekler henüz hazır değildi, ama ben acıkmıştım. Nineme söyledim. Beni hemen aşevindeki ocağın başına götürdü. Maşa ile ocaktan korlaşmış ateşleri kenara çekip, üzerine kocaman bir tavuk ciğeri koydu, bunun iki tarafını da iyice kızarttı. Ciğeri bir dilim ekmekle birlikte yedim, çok lezzetliydi.

Yemekler pişerken, bahçeye sofralar hazırlandı, üzerilerine ekmek ve kaşıklar kondu. Pişince de önce erkekler sofralara oturdu, çorba, yemek ve keşkek getirildi. Herkes aynı tas ve sahandan kaşıkla çorba, yemek ve keşkeği yiyerek karnını doyurdu. İçinde ceviz, fındık filan hiçbir şey bulunmayan haşlanmış tırtıklı baklava tepsileri ve derin taslardaki sütlü de misafirlere yapılan son ikram oldu. Daha sonra kadınlar da aynı şekilde yemek ve tatlılarını yediler. Bu arada davulcu ve zurnacılar unutulmadı, onlara da sofra kuruldu.

Düğünde içki yoktu. Ancak köyün delikanlıları bir şekilde bunun da bir yolunu bulup içmişti. İçki içtikleri belli olanlar sık sık davulcu ve zurnacıya:

-Çal bi tane Tekirdağ Karşılaması... Diyorlardı. Aynı parçayı defalarca çalmaktan usanan bu adamlar, isteği yerine getirmezlerse delikanlıların öfkeli bakışları, hakaret eden sözleri ile karşı karşıya kalıyorlardı. Hatta üzerlerine hücum edenler bile oluyordu. Belki de sabaha kadar Tekirdağ Karşılaması'nı çalmak zorunda kalacaklardı! O yüzden bazı çalgıcılar, Kızılpınar'a çağrıldıklarında nazlanıyorlarmış. Eeee, gece gündüz durmadan çalmak kolay bir iş olmasa gerek! Bir de Kızılpınar gençlerinin, düğünlerde çıkardıkları kavgalar varmış. Ama her düğünde değil. Daha doğrusu, Kızılpınar düğünlerinde yabancı köylerden gelen gençler olursa, mutlaka bir kavga çıkarmış. Köylerinin kızlarını yabancılardan kıskanmalarından olsa gerek...

Askı(takı) merasimini de seyrettim. Takı merasiminde sadece kadınlar vardı. Bir kadın kimin ne hediye ettiğini yüksek sesle bağırarak, herkese duyuruyordu:

-Komşusu (H)alime'den bardak takımı..

-A(h)retliği Fatme'den tencere.

-Teyzesinden altın.

-Dayısının karısından tabak takımı.

.....

.....

Düğün evinde bir-iki saat uyumuşum. Ninem beni evimize gitmek için uyandırdığında vakit geceyarısını geçiyordu. Ninemin işi bitmişti, ama çalgıların sesinden düğünün hâlâ devam ettiği anlaşılıyordu. Ninem hazırlanırken ben de düğünü seyretmek için bahçeye çıktım. Düğün evinin bahçesini ağaçlara ve direklere asılmış lüküsler aydınlatıyordu. Bunlara bakınca gözlerim kamaştı.

Ninem feracesini giydikten sonra birinde çorba, diğerinde keşkek olan iki bakırı komislaya takıp omzuna koydu. Düğün sonunda bütün kazancı, bu aldıkları kadarmış. Verseler de para almazmış.

Eve yoldan değil de, elalemin avlu içlerinden geçip gidecektik. Yoldan gitsek uzun sürermiş, böyle kestirmeymiş. Ama hangi avluya girsek, hemen o evin köpeğinin saldırısına uğradık. Ninem alışık olduğundan, köpeklerden hiç korkmuyordu, ben ise korkudan tir tir titriyordum ve ninemin feracesine sımsıkı asılmıştım. Ayaklarıma dolaşan dallar, çalılar ve içine düştüğüm çukurlar rahatsız ediciydi. Karanlıkta uykulu gözlerle düşe kalka ninemin evine geldiğimde kendimi hemen yatağa attım.

 

 

● ● ●

 

Osman dedeme sordum:

-Bu kadar mı dede, Galiçya'dan sonrası yok mu?

Gülümseyerek cevap verdi.

-Daha ne olsun! Şaka yaptım şaka; daha anlatacaklarım var. Ama yarına kalsın.

 

● ● ●

 

Ertesi gün olduğunda Osman dedem, gene sözünü tuttu ve başladı anlatmaya:

“Galiçya'da savaş bittince bizi terhis ettiler. Oradan ayrılıp bazen trenle bazen yayan; haftalarca süren bir yolculuktan sonra köye döndüm. Dönüşüm herkesi sevince boğdu. Yaşadıklarımı merak ediyorlardı, anlattım. Her sorana, hem de defalarca... Amcam, oğlu Hüseyin’in başına gelenleri sükunetle dinledi. Ölünceye kadar da, hep bir gün dönecek umuduyla bekledi. Her gün, askere giderken köyden ayrıldığımız saatte, bahçe kapısının önüne çıkıp, dakikalarca nahiyeden gelen yolu gözledi. Fakat amcaoğlu Hüseyin’i bir daha görmek bizlere nasip olmadı.

Savaş bitti, başka bir dert başladı. Duyardık, Bulgar çeteciler civar köylere baskın yapıp; insanların malına, canına ve ırzına zarar verirlermiş. Önceleri devletin, bunlarla başedip yok edeceğini düşündük. Yanılmışız. Meğerse eşkıya, Balkanlara hükümdar olmuş! Devletin gücünün bu üç paralık eşkiyaya yetmediğini anlayınca, birkaç köyün gençleri biraraya gelip, dokuz kişilik bir Türk çetesi oluşturduk.

Önce çetemize bir reis seçtik. Çetede kararları bir kişinin vermesi ve diğerlerinin bu kararları kayıtsız şartsız kabul etmesi, uyması gerekiyordu. Her kafadan bir ses çıkarsa, o çete çok kısa zamanda yok olur giderdi. Çete reisinin her emri kanundur. Dinlemeyen, uymayan bunun bedelini canı ile öder. Biz reis olarak Çakır Süleyman'ı seçtik. Çakır Süleyman Reis; iri yarı, adaleli, iki metreye yakın boyu olan, sarı saçlı, açık mavi gözlü, benden beş-altı yaş büyük, oldukça yakışıklı bir genç... Reisliği hak eden bir kişiydi. Asla yalan söylemez ve haksızlık yapmazdı. Haksızlıklar karşısında, hemen isyan ederdi. Bu yüzden de birçok defa zarara uğramış, başını derde sokmuştu. Ama o, bu gibi durumlarda kâr zarar hesabı yapmaz, hemen ortaya atılırdı. Aşırı heyecanlı olmasının dışında, bir kusuru yoktu.

Bulgar ve Rum köylerine baskınlar vermeye başladık. Zaman zaman Bulgar ve Rum çetelerle, göğüs göğüse savaş da yaptık. Çetecilik zor iş. Bütün ömrün dağlarda, ormanlarda geçiyor. Ganimet elde edersen iyi de, bu işin tehlikesi de çok fazla. Çeteciliğin kuralları, karşı taraf için de kendi tarafı için de oldukça acımasız. İhanetin asla affı yok bu işte. Düşmana istihbarat vereceğine, canını ver daha iyi. Gizlilik en önemli kural. Rakip çetelere merhamet, kendi çetenin felaketi demektir ve düpedüz ihanettir.

Çete mensubu, her zaman sağlıklı ve güçlü olmak zorundadır. Hastalanmak yok; yaralanmak hiç yok! Hele hele yaralanıp da kaçamayacak bir durumda isen, düşman tarafından değil kendi arkadaşların tarafından öldürülmen söz konusu. Çünkü yaralı olarak düşmanın eline düşersen, işkence yaparak çetenle ilgili bütün sırları öğrenebilirler ve bu da çetenin sonunu getirir. Sırları anlattın diye, senin canını bağışlayacaklarını zannetme; gerekeni öğrendikten sonra hemen öldürürler.

Bu gerçekleri hepimiz bilirdik. O yüzden ağır bir şekilde yaralanan bir arkadaşımız onu öldürmede tereddüt ettiğimizi görünce “Ne durursunuz? Beni öldürün ve kaçın. Yoksa gavurun elinde acı çekerek ölmemi mi istiyorsunuz?” Demişti.

Çetemizin ünü, kısa zamanda Trakya'da ve Balkanlar'da yayıldı. Halk arasında, Sarı Reisin Çetesi diyorlardı bize. Diğer çetelerde olmayan prensiplere sahiptik. Türk köyüne saldırmak yok. Eğer Bulgar ya da Rum köyünde yaşayan bir Türk evini yanlışlıkla talan ettiysek, Türk olduklarını öğrendiğimizde hemen mallarını iade ediyorduk. Kadın ve kızları dağa kaldırmak, köylüleri öldürmek yok. Irza geçme de yasak. Rakip çetelerin adamlarına acımak yok. Köklerini kurutuncaya kadar savaşmak için yemin etmiştik.

Altı aydan fazla dolaştık dağlarda. Üç arkadaşımızı çatışmalarda kaybettik; onlarca Bulgar ve Rum çetecisini de öldürdük. Daha devam ederdik, ama o sırada bir efsane dolaşmaya başladı etrafta: Doğu Cephesi Kumandanı Karabekir Paşa. Büyük bir kahramanmış, askeriyle beraber düşmana karşı göğüs göğüse savaşırmış; o askerini oğlundan, askeri de onu öz babasından ayırmazmış.

Boş zamanlarımızda Karabekir Paşa ile ilgili duyduklarımızı birbirimize anlatıyor, kendi anlattıklarımız karşısında bile tüylerimiz diken diken oluyordu. Karabekir Paşa hikayeleri, bizim moral kaynağımızdı, yaşama amacımızdı adeta. Ve kararımızı vermiştik: Çete olarak Doğu Cephesine gidecektik, bu kahramanın bir neferi olacak ve onun yanında savaşacaktık.

Aylar sürdü gitmemiz.Yolda iki arkadaşımızı kaybettik. Sağ kalanlar, yani dört kişi Karabekir Paşa’nın askeri olma şerefine eriştiler.

Anlatılanların az bile olduğunu, yaşayınca gördük ve anladık. Bu paşa, gerçekten büyük bir kumandandı. Korku nedir bilmiyordu. Ne zaman nereden çıkacağı hiç belli olmazdı. Yemek yerken, siperde beklerken, düşman ateşine karşılık verirken, düşmanla boğaz boğaza dövüşürken yerden biter gibi insanın yanıbaşında beliriveriyordu Paşa. Defalarca onu görmek, bana ve arkadaşlarıma nasip oldu. Bir baba gibi sırtımıza hafifçe vurur, başımızı okşardı. Her zaman yüzünde askerine karşı bir gülümseme, gözlerinde derin bir sevgi vardı.

Doğu’da Ermenilerin yaptığı zalimliği anlatacak kelime bulamam. Çok acımasızdılar. Ellerine düştün mü vay haline! Sadece askere değil kıza, kızana, yaşlıya da aynı zalimliği gösteriyorlardı. Biraz da tabansızdı bu hergeleler. Esir ettiğinde köpekleşiyorlardı. O zaman da biz acımıyorduk onlara. Dere çataklarında kurşuna dizdiğimiz Ermeni askeri çok oldu.

Bir gün, Ermenilerin ele geçirdikleri bir köyde, katliam yaptıkları haberleri askerler arasında dolaşmaya başladı. Bu konuda çok güvenilir bir istihbarat alınmış. Birlik komutanı emir verdi: Köy her ne pahasına olursa olsun kurtarılacaktı. “İnşallah geç kalmayız!” diyerek harekete geçtik. İlk atakta 70-80 kişilik bir grup düşmanı da esir aldık. Bir o kadarını öldürdük. Bizden de şehit düşenler oldu. Köyden Ermenileri püskürttük, ama korktuğumuz başımıza gelmişti. Çünkü bırak insanı, köyde canlı hayvan bile kalmamıştı.Yanmış insan kokusu, bütün köyü kaplamıştı. İnsanları samanlıklara, camiiye toplayıp ateşe vermişlerdi. Köyün her tarafından gökyüzüne kara dumanlar yükseliyordu. Parça parça edilmiş, ufacık kızan cesetleriyle doluydu köy sokakları. Sağ kalan birkaç kişiyi de biz saldırdıktan sonra kaçarken öldürmüşlerdi. Bunlardan yaralı yaşlı bir amcayı can çekişirken bulduk. Durumu umutsuzdu. Bizim sıhhıye bir şeyler yapmaya çalıştıysa da boşuna. Az sonra o da, ruhunu teslim etti. Nur yüzlü bir dedecikti, nur yüzlü...

Köyde sağ insan kaldığı konusunda, umudumuz yoktu. Buna rağmen bütün köyü aradık, küllerin içini bile karıştırdık belki bir cana rastlarız diye... Bulamadık.

Asker bu gördükleri karşısında öfkeli ve çaresizdi. Eri de komutanı da gözyaşlarına boğulmuşlardı. Koca koca kumandanlar hüngür hüngür ağlıyorlardı. Arkadaşları şehit düştüğünde bazen gözlerinden tek damla bile yaş akıtmayan bu insanlar, ağlıyorlardı. Başka ne yapabilirlerdi ki…

Gece dinlenmeye çekildiğimizde, esir aldığımız 70-80 Ermeni askerinin etrafını kuşatmış bekleşiyorduk. Hepimiz kin doluyduk onlara karşı. Tir tir titriyorlardı, belki de başlarına gelecekleri sezmişlerdi. Onlara ne yapılacağına komutanlar karar verecekti. Ama bir karar çıkmamıştı henüz. Bir asker: ”Bu alçakların gücü kadına, çocuğa, ihtiyara yeter. Onları öldürmeyi kahramanlık zannederler. Yok mu bu namussuzlardan intikamımızı alacak!” diye bağırdı. Bu çağrıyı beklermiş gibi, güçlü kuvvetli, uzun boylu bir asker olan “Kürt Memet”, elinde bir pala ile daldı bu esirlerin arasına. Vurdu, vurdu… Ermeniler, Kürt Memet vururken kaçmaya çalışıyorlardı, ama etrafları bizim tarafımızdan çevrildiği için bir yere gidemiyorlardı. Kürt Memet, yarım saat içinde 25-30 kişiyi öldürdü en azından; bir o kadarını da yaraladı. Sonra birkaç kişi elinden palayı alıp, komutanların yanına götürdü Kürt Memedi. Ona ne olduğunu bilmiyorum. Çünkü bir daha onu görmedim ve hakkında herhangi bir şey de duymadım. Doğrusu yiğit çocuktu. Zaten Kürtlerin hepsi çok iyi savaşçıydılar. Cesurdular. Ermenileri de hiç sevmezlerdi.”

 

● ● ●

 

Çeteci Osman dedemin anlattıklarından aklımda kalan bunlar. Kazım Karabekir Paşa konusunda, tam bir fanatikti. Ona göre en büyük komutan, Karabekir Paşa’dır. Atatürk’ten bile üstün görürdü onu. Hatta Paşaya haksızlık ettiği kanaatinde olduğu için, bazen Atatürk’e kızardı; ama fazla ileriye de gitmezdi.

Dedemin anlattıklarından “çeteci” lerin ağır yaralı arkadaşlarını kendi elleriyle öldürmelerini bir türlü kabullenemiyordum..Bu bir haksızlık gibi geliyordu bana. Dedeme sordum:

-Dede, sen aylarca hatta yıllarca cephede savaşmışsın. Savaşta hiç yaralandın mı?

-Çok yaralandım, fakat hepsi ufak tefek şeylerdi. Yani savaşta, bir yara öldürmüyor ya da sakat bırakmıyorsa önemsenmez!

-Savaşlara katılanlara devlet gazilik madalyası veriyor, hatta maaş bağlıyor. Senin madalyan yok mu? Maaş alıyor musun devletten?

-Ne madalyam ne de maaşım var. Biz madalya veya maaş için savaşmadık. Hem bunları hak edecek ne yaptım ki? Gözümün önünde şehit düşen, bir uzvunu savaşta kaybeden arkadaşlarımın yaptıklarının yanında...

 

Osman dedemin evi, babaannemin evine beş yüz-altı yüz metre mesafedeydi. Geniş bir bahçesi vardı. Dedem tarla işlerinin yanısıra üzüm bağı ile de uğraşırdı. Bu bağa çok emek harcamasına rağmen elde ettiği ürün azdı ve para da etmiyordu. Bağın kenarlarına vişne fidanı da ekmiş. Vişneler birkaç sene içinde ürün verir hale gelmiş. Bunları toplayıp satardı, hatta vişnelerin üzümden çok daha fazla para getirdiğini söylerdi.

Dedem savaşta çok iyi silah kullanmayı öğrendiği için sık sık ormana avlanmaya da giderdi. Onun gibi ava meraklı üç arkadaşı vardı. Onlar gelip çağırdıklarında yapacak başka işi de olsa dayanamaz, hemen o işi bırakıp onların peşine düşerdi. Savaş bittikten birkaç yıl sonra, avlanırken az kalsın bir domuz tarafından öldürülecekmiş.

Bu olayı da bana şöyle anlatmıştı:

-Bir gün harman döverken Kara Hüseyin çıktı geldi.

-Osman aga, domuzlar Meşelik'teki bostanı mafetmişler. Anacını sattımın domuzlarından ne bu çektimiz beyaa! Gel, gidelim gebertelim birkaçını! Dedi. Bizim de o tarafta bostan vardı. Onun için bu haberi duyunca öfkelendim. Çünkü bostana domuz girdimi hepsini çiğner, koparır, geriye bir tane bile bostan kalmazdı. Yani artık o bostandan fayda bekleme! İş de çoktu, ama gitmek istiyordum. İçeride yemek yapan ninene seslendim. Geldi. Durumu anlattım, harmanı ona bıraktım ve Kara Hüseyin'le yola koyulduk. Bu Kara Hüseyin, senin babanın uzaktan akrabasıdır. Uzun boylu, iri yarı, çenesine kadar sarkmış siyah bıyıkları olan bir adam. Belki köyde görmüşündür.

-O adamı galiba gördüm dede. Hem de birkaç defa. Ninemin avlusu içinden geçerken. İlk gördüğümde ürktüm, tam kaçacaktım, yanıma geldi ve başımı okşayıp adımı sordu. Söyledim. Daha sonraki geçmelerinde, hep bana gülümsedi. Ben de artık ondan korkmamaya başladım.

-Tamam o. Aşşe abunun evinden iki ev ötede oturur. Kahveden gelirken kestirme olsun diye oradan geçip gidiyordur. İşte bu Kara Hüseyin'le gidecektik domuz avına. Evin içindeki tüfeğimi ve mermileri aldım. Yol uzak, benim hayvanların harmanda işi var, onun için Kara Hüseyin'in evine gittik. Eşek arabasını koştu, yola çıktık. Balkana gelince arabadan indik. İlk başta ağaçlar seyrektir, içlere doğru gittikçe sıklaşır. Bir saat kadar dolaştık, hiçbir şey göremedik. Sadece önümüzden kaçarak giden bir tavşana rastladık. Silah sesini duyunca domuzlar kaçar diye, tavşana ateş etmedik. Bir saat daha arandık. Yok. İkimiz beraber değil de ayrı ayrı dolaşmaya karar verdik. Bu karardan yarım saat sonra, bir silah sesi işittim. Kara Hüseyin ateş etmiş olmalıydı. Sesini de duydum:

-Osman aga domuzu vurdum, kaçtı kaçtı! Önünü kes! Diye bağırdı.

Etrafıma bakıp bir hareketlilik var mı diye dikkat kesildim. Az sonra, sol tarafımdaki çalılık kıpırdadı. Oraya döndüm. Çalıların arasından bir domuz fırladı. Aramızda otuz metre kadar mesafe vardı. Nişan alıp ateş ettim. Vuruldu, ama ölmedi. Bana doğru saldırıya geçti. Siyah, gri karışımı küçük dik burunlu, ağzının yan taraflarından dışarı çıkmış dişleri olan, en az 300 kiloluk kocaman bir domuz... Tüfeği doldurup tekra ateş etmeye zaman yok ve domuz koşarak üstüme doğru geliyor. Üstelik de bu yaralı bir domuz... En iyisi bir ağaca tırmanmak diye düşündüm. Yan taraftaki bir ağaca sarıldım, çıkamadım, yere düştüm. Ayağa kalktım ve tam o sırada domuz arkama bir darbe indirdi. Yüzükoyun yere kapaklandım. Tekrar kalkmayı denedim, dişlerini kaba etlerime batırdı, yıkıldım. Kalktım gene aynı. Ne yapacağımı bilemiyordum. Ben kalkmaya çalıştıkça saldırmaya devam edecekti. En iyisi ölü numarası yapayım, dedim. Hiç kıpırdamadan, hatta nefes almadan öylece yattım. Birkaç defa daha sırtıma ve kalçalarıma dişlerini batırdıktan sonra durdu. Kafamın yanına geldi, hızlı hızlı soluyordu, nefesi iğrenç kokuyordu. Beni birkaç kere kokladı...

-Arkadaşın neden gelip seni domuzdan kurtarmadı?

-O, olanı biteni hepsini görmüş. Bir ağacın arkasına saklanıp seyretmiş. Elinde tüfeği var, ama ateş edemez. Çünkü domuzu vurayım derken, beni vurma ihtimali var. Domuza sopayla filan saldırsa, gene olmaz, çünkü iki kurşun yemiş yaralı, çok iri bir domuz bu. Bana yaptığını Kara Hüseyin'e de yapardı. Benim ölü numarası işe yaramıştı ve sonunda domuz beni bırakıp oradan kaçıp balkanın içine daldı. “Çok şükür” dedim. Gittiğine iyice emin olduktan sonra, Kara Hüseyin yanıma geldi. Beni ayağa kaldırdı. Her tarafımdan kan akıyordu. Ayağımdaki pantolon bile, akan kanları çektiğinden ağırlaşmıştı. Koluma girdi. Çok zor yürüyordum. Bir yerden sonra yürüyemedim. Bereket Kara Hüseyin güçlü kuvvetli bir adam, bazen sürükleyerek bazen de sırtına alarak beni arabaya kadar götürdü. Arabaya binerken de çok acı çektim. Eşekleri arabaya koşup evin yolunu tuttuk. Ninen beni o halde görünce düşüp bayıldı. Biraz sonra, ben de kan kaybından dolayı kendimden geçmişim.

-Eve getireceğine, hastaneye ya da hiç olmazsa bir doktora götürseydi ya...

-Ah oğlum ah! O zaman Çerkezköy'de hastane ne gezer? Bir tane bile doktor yoktu orada. Küçücük bir nahiye... Çorlu'da vardır, ama oraya gidene kadar da ben yolda ölürdüm. Komşuların hepsi koşmuş gelmiş. Haber bütün köye yayılmış, ne kadar akraba varsa bizim eve doluşmuş. Nineni ayıltmışlar, beni tedavi etmeye çalışmışlar. Bu işten anlayan köylüler, kocakarı ilaçlarıyla tedavi yapmışlar. Kalçalarım ve sırtım delik deşikmiş. Sırtüstü yatamıyordum, yan yattığımda da ağrılar artıyordu. Tam iki ay, yataktan kalkamadım. Bu iki ay boyunca sağ olsun eş-dost, bildikleri her çareyi denediler. Yaralara ilaç yapıp sürdüler, çürük yerlere çekirdekli kuru üzüm ve çekirdeğinle zeytin dövüp bağladılar. Yattığım süre içinde, beni çok iyi beslediler. Merkezden her gün kemik aldılar ve kaynatıp suyunu bana içirdiler. Komşular, kendileri yemediler ama bana tavuk kesip getirdiler. O zamanlar Karabaş Mehmet yani deden sağdı. Aşşe abuyla birlikte her gün ziyaretime geldiler. Aşşe abunun getirdiği bazı yapma ilâçlar da vardı. Onları sürünce canım çok acıdığından bağırıyordum. Aşşe abu:

-Kes zırlamayı abe Osman! Bir de erkek olacan... Deyip bana kızardı. Deden de:

-Sık dişini dünür, yakında geçer bunlar, turp gibi olursun valla... Diyordu.

Dayanamadım sordum:

-Dede, neden sana Mehmet dedem dünür diyor. Domuz seni yaraladığında annemle babam evli miydi?

-Yok be oğlum. Evli olur mu? O olay olduğunda anan iki-üç yaşlarındaydı. Neden dünür dediğine gelince: Annenle baban aynı gün doğdular. Baban sabahleyin, annen de öğlen. Kızılpınar'da böyle bir şey daha önce hiç görülmemiş. O gece Kosvolu'nun kahveye çıktım. Adettir; çocuğu olan tarafından, kutlamalar kabul edilir ve oradakilere çay ısmarlanır. Biraz sonra Mehmet deden de kahveye geldi. Yüzü gülüyordu. Bir iskemle çekip yanıma oturdu. Ben:

-Mehmet gözünaydın, bir oğlun olmuş. Allah analı babalı büyütsün. Dedim. O da bana:

-Sağol. Senin de gözünaydın olsun Osman. İnşallah senin de kızın analı babalı büyür, Allah onlara uzun ömür versin. Dedi ve ekledi: Bak Osman ne deycem: Benim oğlum oldu, senin de kızın. Aynı günde doğmalarında elbet bir hikmet vardır. Ben bugünden kızına dünürüm. Ne dersin? Dedi. Ben de gülümsedim ve:

-Nasipse olur. Allah yazdıysa neden olmasın. Diye cevap verdim. Annen de baban da, bizlerin en büyük yani ilk çocuklarımızdı.

 

 

Kosvolu'nun kahvesi, Terziara yokuşunu çıktıktan sonra Topçuların Çayırı denilen yerde; duvarları kerpiçten, çatısı kiremit; altı-yedi masa alabilen küçük bir mekan. Zemini kırmızı toprakla, iç duvarları kireçle sıvanmış. Kahvenin tavanının tam orta yerine, gece hava karardığında aydınlatmak için kullanılmak üzere bir löküs(lüks lambası) asılmış. Kahveden içeri girince aslında ilk dikkati çeken; masaların üzerindeki kül tablalarında ve yerlerdeki sigara izmaritleridir. Bunlar akşamdan ya da birkaç gün önceden kalmış olabilir. Çünkü buranın sahibi temizliğe önem vermez; zaten müşteriler de buna pek aldırış etmez!

Sahibi, kahvenin yanına bir de bakkal dükkanı eklemiş. Bakkalda sigara (üçüncü ve ikinci; bazen de bafra sigarası bulunur. Çünkü en ucuzları bunlardır. Tabii en çok satılan paketinin üzerindeki yazıları yeşil renkli olan üçüncü sigarasıdır), kibrit, mum, gazyağı, biraz lokum, biraz püsküvüt, leblebi tozundan başka bir şey bulunmaz. Bir gün ninem, bana bir yumurta verip, bakkaldan kibrit almamı söylediğinde şaşırmıştım. Para yerine neden yumurta veriyor, diye. Buna rağmen götürüp bakkal amcaya yumurtayı vermiş ve bir kibrit almıştım. Ben şaşırmıştım, ama para yerine yumurta verince bakkal amca hiç şaşırmamıştı. Şimdilerde anlıyorum, köy yerindeki insanlarda para ne gezerdi! Sonradan at arabasıyla üzüm satan bir satıcıya ninemin yarım teneke buğday verip üzüm aldığını görünce, bu ticaret şekli bana normal gelmişti. Hatta bir keresinde de eski, yırtık lastik ayakkabıları götürüp, bunların karşılığı olarak bir satıcıdan leblebi almıştım.

Kosvolu'nun kahvesinin tam karşısına sonradan Kerimler'in kahvesi açılmıştı. Burası daha büyüktü, geniş camları vardı; Kosvolu'nun kahvesinin camları küçücüktü ve içerisi adeta bir izbeydi. Ayak alışkanlığından olmalı insanlar gene çoğunlukla Kosvolu'nun kahvesine gidiyorlardı. Kerimler'in kahvesinin sahibi müşteri çekmek için sihirbaz bile getirmişti, ama gene de umduğunu bulamamıştı. Bunlardan başka Köy Kahvesi ve Komitler'in kahvesi de vardı; ama bunlar hakkında benim fazla bir bilgim yoktu.

Yaz mevsiminde Kosvolu'nun müşterileri, öğleden sonra eski tahta iskemlelerini alıp dışarıda gölgede oturup çaylarını içer ve sohbet ederlerdi. İskemleler oturunca gıcırdamaya başlar, kırılacağından korkardı insan. Kilolu müşteriler oturduğunda, bu iskemlelerin nasıl kırılmadığına hayret ederdim. Kahve sahibi, eşek arabasını koşup bazen Çerkezköy'e mal almaya giderdi. Bu gidişlerinde sadece bakkalın kapısını kilitler kahveyi açık bırakırdı.

Bir gün amcamı, kahvenin dışına oturmuş üç kişiyle sohbet ederken gördüm. Bana eliyle işaret etti, yanına gittim. Oturmamı istedi ve bana bir çay söyledi. Çayımı içerken konuşmalarına kulak kabarttım:

-A(h)met, senin o Domuzderedeki tarlada gündöndüler nasıl, ben (H)anımingenin Kapısı Önüne ektimdi, kafaları küçücük kaldı.

-Bu sene ma(h)sülün tadı yok beyau. Benimkiler de üyle. Bırakayım tarlada, gündöndü kafası kesmeyle ne uraşacam, deyem ama seneye toumluk nerden bulucam!

-Bıldır büle dildi. Bu sene yamur da yamadı. Baçedeki domatiz, biber, kumpil ne varsa epsi kurudu.Geçen gün kızdım epicini kökünden söküp fıydırayım dedim, tam başladım karı (y)etişti. Çeşmeden su getirip sulayacakmış... Taa oradan, su nasıl gelir be ya?

-Dere kenarına ekecen su isteyen şeyleri.

-Üle de, ba(h)çede ekelim de canları istedikçe kızanlar koparıp yesin, dedik.

-Bre A(h)met, o cambaza verdin inecikleri ucuz ucuz...

-N'apayım? Elde avuçta bi şey kalmadı.

-Şu velespit aydayan kızan kimin? Ayağında şılak papuçlar, elinde bir şişirgen, (h)em de velespit...

-Tanımadın mı? Sadi Alilerin Recep o. Çok şevik bir kızandır.

-Ta bu ka büyüdü mü o kızan ba?

-Saa olan büyür. Bunun Türbedere'de büzüktaşları var. Benim talikayla Türbedere'ye yaalıtuumlara giderken çok rastladım ona. Bi keresinde velespiti bozulmuş, bızıklayıp durur yapsın diye. Gel pin arabaya götüreyim dedim. İstemedi susak aazlı. Dönüşte baktım velespiti sırtına vurmuş köve gidiye.

-Bunun tevekkel anası, geçen gün barırdı: Biree gavürün encee, er sülenene kanmasana, erkese velespitini vermesene!.

-Bununla o kızan tarlaya bile gidermiş.

-Bu tırışka velespit Abdulla(h) yamayı çıkar mı? Şişer kalır yamanın başında; (h)ayvanlar bile çıkacam deye nasıl zorlanır.

-Şindi aklıma düşürdünüz beyaa. Türbedere'ye gidince bi tükrük küftesi yeycem. Er gün lana aşı yemekten artıkın yürem bulandı valla.

-Yanına bi de hayran sülersin, tam olur.

-(H)Oş geldin Rami aga.

-(H)Oş bulduk beya.

-Gel bi çay iç.

-Sıcak (h)avada çay mı içilir?

-İnsanlar bir alem valla! Suuk olur sıcak ister, sıcak olur suuk ister.

-Napiyisin (H)Aydar agam?

-Nabayım be Rami, sabaatan gelirim kaveye aaşama kadar otururum.

Bu sözü duyan biri kahvenin içinden seslendi:

-Oturmaa mı geldik beya, (h)adi kaat oynamaa!

-İbraam kızdırma adamı, çarparım bak somağana bi tane. Bu iskemle de gıcırdar durur. Abe Kosvolu aga, çak şuraya bir enser beyaa...

-Elin neden sarılı senin?

-Yaarık(yağrık-kütük) üzerinde odun keserken nacak fırladı anacını satayım.

-Senin böle setren var mıydı? Eskiye benzer biraz ama... Kopçası da kopmuş.

-Bu setreyi de pantulu da sefte giydim valla...

-Setren de pantulun da (h)ayırlı olsun üleyse.

Amcamdan gitmek için müsaade istedim.

-Tamam o(ğ)lum, güle güleyin. Dedi.

 

● ● ●

 

-Dede, senin konuştuğun şive ile bizim köylülerin konuştuğu birbirinden farklı. Ben onların birçok konuşmasını anlamakta güçlük çekiyorum. Dedim.

-Dediğin doğru. Ben hem İstanbul Türkçesi ile hem de bizim oranın şivesiyle konuşurum, yani yerine göre. İstanbul Türkçesini Yörük Dedemden öğrendim. Bizim köyümüzde kullanılan Türkçe, maalesef Bulgarca'dan etkilenmiş ve bozulmuş. Beş yüz sene içiçe yaşamışız Bulgarlarla; o nedenle buna hayret etmemek gerekir. Sana gelince, senin bizim köyde konuşulanların bazılarını anlamaman normal. Çünkü sen, çok küçük yaşta buradan ayrılıp şehre gittin.

-Biz Kırşehir'e geldiğimizde, buranın çocukları bizim konuşmalarımıza gülerlerdi. Annem bir komşuda konuşurken, çocuklar için “kızan” sözcüğünü kullanınca, oradakiler anneme çok bozulmuşlar. Çünkü Kırşehirliler, köpeklerin çiftleşme dönemlerindeki durumlarını anlatmak için bu sözü kullanırlarmış.

-Bak, aklıma şimdi geldi, daha önce söylemeyi unutmuşum. Göç sırasında yaşanan bazı önemli olaylar Yörük Dedenin notlarında yer almamış. Yazmayı mı unuttu, bilerek mi yazmadı, ya da yazdı da sonradan bunların yazılı olduğu sayfalar defterden koptu mu? Orasını bilemeyeceğim. Mesela, Türkiya'ya gelinceye kadar açlıktan ölenler de olmuş. Beş kişi. Bunların iki tanesi çocukmuş. Aylarca süren bir yolculukta yiyecek bulmak o kadar kolay bir iş değil... Ayrıca bizimkiler, bir de sayıları yüzden fazla olan bir Rus birliğinin saldırısına uğramışlar. Bu saldırı sırasında Ruslarla göğüs göğüse, boğaz boğaza çarpışmışlar ve iki taraf da çok sayıda zayiat vermiş. Bunu ben Ahmet İlmiler'in Sabri dedesinden ve Aşşe Ana'dan dinledim. Aşşe Ana Komitler'den yani senin baban tarafından akrabanız. Daha açık söyleyeyim, senin babaannenin ninesi. Babaannene Aşşe adını ninesinden dolayı vermişler. Aşşe Ana esmer, uzun boylu, korku nedir bilmeyen bir kadın. Ölümüne az bir zaman kalıncaya kadar hep at sırtında gördüm onu. Zaten bizim burada ata binen tek kadın oydu. Bunların anlattığına göre, Ruslar saldırdığında bizim kafile ormanlık bir alandan geniş bir ovaya çıkıyormuş. Hava kararmak üzereymiş. Kafilenin yaklaşık üçte biri ormanı terk etmiş ki, Rus saldırısı başlamış. Ruslar, kafilenin büyüklüğünü hesaplayamamışlar. Çatışma başlayınca ormandaki bizim savaşçılar, Ruslar'ı arkadan kuşatmış. Boğaz boğaza bir savaş. Erkek, kadın bizde herkes gavura saldırmış. Aşşe Ana, “Bizimkilerden biri bir gavurun kafasına vurdu. Gavur önüme düştü, kalkma çalışır. Taktım oraaı gırtlacıına, pırt diye kopardım kafasını. İki gavur geberttim. Öteki iri yarı, deşkel bir gavur. Arkasından yanaşıp onun da gırtlacıına oraaı taktım, kopardım kafasını. Gözleri pörtlek pörtlekti.” diye anlatmıştı yaşadıklarını.

Dedemin bu anlattıklarından sonra babaannemin küfrüne “Gırtlacıına....” diye başlamasının nedenini de öğrenmiş oldum. Dedem devam etti:

-Bizden de onlardan da çok sayıda ölen olmuş. Tam rakamı öğrenemedim. Anlatanların ikisi de yaşlı insanlar oldukları için, farklı farklı rakamlar söylüyorlardı. Kayıplar daha fazla olabilirmiş, ama bereket versin çatışma başladıktan bir saat sonra hava iyice kararmış ve Rus askerleri geri çekilmek zorunda kalmış. Bizimkiler, Rusların gün ağarınca takviye güçlerle, onları yolda yakalayıp tekrar saldıracakları ihtimalini göz önüne alarak, yollarını değiştirmişler. Zifiri bir karanlık varmış. Ne ay ne de gökyüzünde tek bir yıldız görünüyormuş. Koyu karanlık bizimkilerin işine yaradığı gibi, tabii yol bulmada zorluklar da yaratmış. Bu çatışma sonrasında Aşşe Ana da Sabri Dede de, bizim ölülerimizi gömmeden savaş yerinde bırakmak zorunda kaldığımızı ağlayarak anlattılar. Ölüleri gömmek, zaman kaybettireceği için mecbur kalmışlar. Dağlık, taşlık, dar bir yoldan sabaha kadar gitmişler. Ortalık ağarınca durmuşlar. Kötü yol bitmek üzereymiş. Geri dönüp geçtikleri yerlere bakınca korkudan titremişler. Çünkü yolun kenarı derin bir uçurummuş. O gecenin karanlığında kim bilir daha nice uçurumların kenarından geçmişlerdi, ama fark etmemişlerdi. Bu uçurumlu yolda, içindeki insanlarıyla birlikte kafileden iki araba kaybolmuş. Başka bir yola mı saptılar yanlışlıkla, yoksa bir uçuruma mı yuvarlandılar? Bu konuda kimsenin bir fikri yokmuş. Belki geride kalmışlardır, ya da içinde bulundukları tehlikeli durumdan kurtulup ileride bir gün kafileye yetişebilirler diye umsalar da, bu umutları boşunaymış.

 

● ● ●

 

Ninemin evinin doğusunda, duvarları yer yer dışarı doğru bombeli saya(ahır)sında, iki tane ineği vardı. Bunlardan birinin rengi kara, diğerinin ise sarıydı. Kara ineğin, ben köye gelmeden birkaç gün önce bir buzağısı olmuş. Buzağıyı çok görmek istiyorum, ninem de bana göstereceğine dair söz verdi. Sanırım sözünü unuttu ki aradan günler geçmesine rağmen, beni sayanın içine götürmedi. Sarı inek, galiba hasta. Bazen aniden bayılıyor. Hastalığının ne olduğunu nineme sordum, o da bilmiyor. Bir dua okuyunca ninem, sarı inek iyileşiyor. Dün, ineklerin ikisini de ninem avluya(bahçe) otlasınlar diye saldı. Bana da sebzelerin olduğu tarafa geçerlerse önlememi söyledi. Onun için gözüm ineklerin üzerinde. Bir ara baktım, sarı inek ot yemeyi bıraktı, kafasını sağa sola sallıyor. Derken ayakları titremeye başladı ve dört ayağı üzerine çöktü. Çökük fazla kalmadı, önce boynu yana yattı, sonra bütün vücudu... Korkuyla eve doğru koşmaya başladım. Bir yandan da bağırıyordum:

-Nineee yetiş! Sarı inek öldü...

Sesimi duyan ninem evden dışarı çıktı, telaşlı değildi. Elimle gösterdiğim tarafa doğru baktı; sarı ineğin yanına gitti. Sırtındaki tüyleri yavaşça okşadı, boynunu öptü, dualar etti ve üç kere sarı ineğe üfledi. Merakla sonucu bekliyordum. Biraz zaman geçti, bana çok uzun geldi bu geçen süre. Derken sarı inek kıpırdadı, boynunu kaldırdı, ayakları üzerine oturdu ve ayağa kalktı. Hafifçe bir silkindi ve hiçbir şey olmamış gibi otları yemeye başladı. Sevindim. Derin bir nefes aldım. Sarı ineğe karşı içimde bir acıma duygusuyla birlikte, sevginin oluştuğunu hissettim. Artık ona yeni bir gözle bakmaya başlamıştım.

Ninemin evinin batısında da duvarları ve tavanı, yani her tarafı çubuktan örme bir samanlık vardı. İneklerin kış günü için ihtiyacı olan samanlar ve tırmık, yaba, diren, pulluk gibi aletler burada muhafaza ediliyordu. Çocukların çoğu ateşle oynamayı severler. O nedenle samanlığa ateşle girilmemesi konusunda çocuklar sık sık ikaz ediliyordu. Çocuk aklı işte; birgün ocakta yanmakta olan bir dalı almış, dumanı tüte tüte avluya çıkıp, koşmaya başlamıştım. Ben koştukça daldaki duman savruluyor, uctaki ateş korlaşıyordu. Avludan geçip sokağa da çıktım böyle. Bir komşu kadın gördü beni ve bağırdı. Yanıma gelip elimden çubuğu alıp, yere attı, ayakla üzerine basarak söndürdü. Sonra da nineme gidip şikayet etti. Ninem bana kızdı ve geçen sene meydana gelen köydeki bir yangın olayını anlattı:

Bu yangın gecenin bir vaktinde samanlıkta değil, sayada başlamış. Aşağı mahallede olmuş yangın. Gece hayvanlarına yem vermek için gelen evsahibi kadın, daha sonra gene gelebileceği düşüncesiyle lambanın fitilini kısmış, sayadaki bir direğe asarak evine dönmüş. Geç saatlere kadar oturmasına rağmen, sayaya gitmek ve lambayı söndürmek aklına gelmemiş. Yatmış uyumuş. Galiba gece yarısından sonra hayvanlar biraz fazla tepinip, sayanın direklerini iyice sallamışlar ki lamba yere düşüp oradaki dökülmüş samanları tutuşturmuş. Kısa sürede yangın büyümüş, oradan samanlığa sıçramış. Sabah namazına giden bir adam, yangını görüp haber verdiğinde ise ortalık cehennem gibiymiş.Yangın haberi hemen bütün köyde duyulmuş ve herkes söndürmek için koşup gelmiş. Havada biraz da rüzgar olduğu için, bütün köyü yakabileceğinden korkuluyormuş. Köylülerin gayretleri sonucu korkulan olmamış, yangın tamamen sönndürülmüş. Yangın söndükten sonra, sayadaki enkazın altında inek boynuzu gören bir köylü, bu hayvan belki yaşıyordur umuduyla elini yakmasına aldırmadan boynuzu tutup çekmiş. Ve dibinden buhar çıkan boynuz elinde kalmış. Korkarak boynuzu elinden atmış ve oradan kaçmış. Bu yaşadığı korkuyu da aylarca her gördüğüne anlatmış.

Ninemin evinin kuzeyinde harman yeri var. Burası eve göre biraz çukurda kalıyor. Hasat zamanı gelmiş olmasına rağmen, ninem harman dövmeye başlayamamış. Çünkü ninemin düven(döven)i ve buna koşacak at, eşek, öküz gibi hayvanı yok. Amcamda var, o nedenle onun işini bitirmesini bekliyor. Geçen gün amcamlara gidip, harman işlerinin nasıl yapıldığını da gördüm. Sabahleyin erkenden, avluda yığılı duran ekin demetleri alınıp, harman yerine yayılıyor. Öyle ki harmandaki her yerin ekin kalınlığının, aynı olmasına dikkat ediliyor. Sonra, öküzler kızağa benzeyen ve önü biraz havaya kalkık düvene bağlanıp, harman yerinde dönmeye başlanıyor. Düvenin altında keskin çakmak taşları bu dolaşmalar sırasında sapları kesiyor, ekin tanelerinin ayrılmasını sağlıyor. Tabii bu iş, benim burada anlattığım kadar basit değil ve kısa sürmüyor. Ta akşama kadar devam ediyor. Düvenin bu kesme ve ayırma işlemini yapabilmesi için belli bir ağırlıkta olması gerekiyor. Onun için düvene binen çocuk ise, mutlaka ağır bir taş da konuyor. Belli bir süre dönmeden sonra duruluyor ve yaba ile harman yeri ters yüz ediliyor. Bu işlem akşama kadar birçok kere yapılıyor. Çünkü üsttekiler kesilirken alttakiler kesilmeden kalabiliyor. Ben de amcamın benden altı yaş büyük kızıyla birlikte düvene bindim. Güneş altında dönmenin bir zevki yok, ama çocuk olan merak ediyor işte. Düvenin üzerinde bir lenger ve bunun içinde de bir kürek var. Çünkü hayvanlar dışkılarını yapmaya kalkarlarsa düvendeki kişi, hemen küreği hayvanın kıçına tutuyor ve küreğe dolan dışkıyı lengerin içine boşaltıyor. Hayvanların ne zaman dışkılayacaklarını tahmin etmek çok kolay: Duruyor ve kuyruğunu kaldırıyor... Bunu görünce hemen küreği kapmak gerek! Harman yerindeki hayvanlar işerse buna karşı alınabilecek herhangi bir tedbir yok. Yani sidik, ekinin içine karışıyor. Akşam olmadan bir saat önce harmanda dönme bitiyor. Harman döverken bazen hayvanlar harman dışına kaçabilir. Buna dikkat etmeli ve önlemeli. Çünkü düvenin toprakla temas etmesi durumunda altındaki taşlar kırılabilir, çıkabilir. Harman dövme işlemi bittikten sonra tane ve samanlar; tahtadan yapılmış küreme araçlarıyla ve yabayla orta yere toplanıyor. Bu araçların toplayamadıkları için de süpürge kullanılıyor. Sıra gelmiştir, savurmaya. Savurma hemen yapılamayabilir, bunun için rüzgâr gereklidir. Genellikle akşamüstü Kızılpınar'da hafif de olsa bir rüzgâr çıkar. Ortadaki yığından yaba ile alınan karışım, harmanın temiz bir yerine havadan atılır. Atma sırasında saman hafif olduğu için ileriye, ekin taneleri de beriye düşer. Savurma işi bitince taneler gözerden geçirilir ve böylece aralara karışmış olan saman ve çer-çöpten arındırılır. Taneler tenekelerle ölçülüp (iki gaz tenekesi dolusu buğdaya bir kile diyorlar.), çuvallara doldurulur ve ambara taşınır. En son iş olarak, harmandaki samanların samanlığa konulması gelir. Tahta küreme araçlarıyla saman, samanlığa itelenir; tabii bu arada yabadan da faydalanılır. Bu işlem harman yerine yakın olan samanlıklar için geçerlidir. Samanlık, harman yerine uzaksa çitlere doldurularak sırtta taşımak gerekir.

Harman yerinin 30-40 metre ilerisinde komşunun sınırına bitişik kenef var. Geceleri karanlıkta kenefe gidip ihtiyaç görebilmek için yanına mutlaka bir lamba ya da fener almak gerekiyor. Çocuklar üşendikleri ve karanlıktan korktukları için, onlara bu konuda hoşgörü gösterilebiliyor. Onlar geceleri ihtiyaçlarını evin arkasında giderebilirler. Tabii kenefe giderken taharetlenmek için, bir ibrik su almayı da unutmamak lazım. Kenefe gitmek, asıl kış günü sorun oluyor. Hele bir de kar yağdıysa ve dondurucu rüzgar esiyorsa, çişi gelen kişinin işi çok zor demektir.

Avlu içinin büyüklüğü nineme göre, 5-6 dönüm varmış. Avlu içinde çeşitli yerlere ekili çok sayıda meyve ağacı var. Evin önündeki armut ağacı parmak kalınlığında küçük meyveler veriyor. Tadı hoş. Ninem yayık dövdükçe, suyu süzülsün diye ekşimik torbasını, buraya asıp en az bir gün bekletiyor. Suyu iyice çekilen ekşimiği toprak bir çömleğin içine dolduruyor. Ekşimik bu işlemden sonra, en az on gün bozulmadan durabiliyor.

Avlunun Kuzeydoğusundaki tümseğin olduğu yere Urumkuş deniliyor ve burada da meyveleri oldukça büyük bir armut ile yanında üç tane farklı erik ağacı bulunuyor. Urumkuş'un alt tarafında başka bir armut ağacı, avlunun tam ortasında bir meşe ağacı ve onun biraz ilerisinde bir caneriği bulunuyor. Buna ninem “Ömer dayımın eri(ğ)i” diyor. Galiba dayısı tarafından ekilmiş. Ömer dayının eriğinden yirmi metre ileride elma ağacı, sayanın yanlarında iki erik ağacı, karşısında bir dut ve bir de ahlat ağacı bulunuyor. Ahlat ağacının bir yanında mısır ambarı, diğer yanında da sap tepesi var.

Avluya, iki tane tokat yani kapı açılıyor. Bunlardan biri her gün kullanılan ve insanların girip çıktığı tahtadan küçük kapı, diğeri de arabaların girmesi için kullanılan büyük kapı. Ninemin avlusundaki büyük kapı yani tokat, çalı çırpı ile kapatılıyor ve her iki yanında oldukça yaşlı salkım ağaçları bulunuyor.

 

● ● ●

 

Dedem, iki gün sonra Kızılpınar'a gideceklerini söyledi. Üzüldüm.

-Sağ kalırsak gene geliriz. Üzülme. Zaten sizin karne tatili de üç gün sonra bitecek. Siz yokken burada benim canım sıkılır. Söz, gene geleceğiz... Dedi.

Ama ne yazık ki dedem sözünü tutamadı!

Dedeme sormak istediğim o kadar çok soru vardı; oysa şimdi aklıma hiçbiri gelmiyordu. Somurtarak oturuyordum. Dedem, konuşmak için bir şeyler anlatmaya başladı.

-Kızılpınar'a Dobromirka'dan gelenler yaşadıkları müddetçe, fırsat buldukça hep eski vatanlarından bahsettiler; duydukları özlemi böyle gidermeye çalıştılar. Orada da kim bilir ne kadar kötü/zor günleri olmuştur; ama onlar bunları değil hep iyi/güzel hatıralarını hatırlayıp anlattılar. Onlar öldükten sonra, Dobromirka'dan bahseden çok az oldu ve zaten bir müddet sonra da unutuldu gitti. Dobromirka muhacirlerinin torunları, Kızılpınar'da uzun yıllar çok zor günler geçirdiler. Cumhuriyetle birlikte biraz refaha kavuşur gibi oldular, İkinci Dünya Harbi çıktktan sonra gene zor günler başladı. Aksilik bu ya, o yıllarda hava şartları da çok kötüydü. Devlet de ürettiğimiz her şeyden aldığı vergiyi çok artırmıştı. Öyle ki ekin daha harman yerindeyken devlet memurları gelip ne kadarını devlete vereceğimizi tespit ediyorlardı. Birçok kişi devlet memurları görmeden kendi ekininden çalmak zorunda kalıyordu. Bir lokma ekmeğe muhtaç olduk. Ekmek karneye bağlandı ve biz ekmek alabilmek için karnemizle birlikte yıllarca Çerkezköy'e gidip geldik. Bizim burada pazıya benzeyen, ama tadı acımtrak lopuşka dediğimiz bir bitki vardır. Bazen günlerce bu bitkiden aş yapıp yemek zorunda kaldık. O yıllarda bizde savaşla ilgili haberleri öğrenebileceğimiz ne bir gazete ne de radyo vardı. Savaşın ikinci yılında köy kahvesine radyo geldiği haberini duyunca oraya koştuk. Radyoyu dinleyip evine giden bir genç olayı şöyle anlatmış anasına: “Valla ana, kutunun içine bir adam girmiş. O konuşuya...”

-Dede, köyde anneye kimi “ani” kimi “aney” diyor; kimi de ana...

-Oğlum, biz birçok şeyde olduğu gibi, dilimizi de tam olarak oturtamadık. Göçebeliğin sonucu olsa gerek. Bizde küçük kızanlar yani çocuklar annelerine “aney” ya “ani” diye seslenirler, gençler ve yetişkinler çoğunlukla “ana” der, İstanbul'da çalışanların bazıları da “anne” demeye başladılar.

-İstanbul'a çalışmaya gidenlerin sayısı çok mu köyde?

-Kızılpınar'da çiftçilikten başka yapacak iş yoktur. O da zaten bırak para kazandırmayı, karnını bile doyurmaz. Bizde birçok kişi, Kızılpınar'daki zenginlerin işlerine ya da civar köylere gündelikçi olarak gittikleri gibi, Çerkezköy'e gidip orada çeşitli işlerde çalışanlar da olur. Çerkezköy'de demiryollarında bazıları iş bulabilir. Tabii esas çalışabilecek nüfusun çoğunluğu da, İstanbul'a gider. İkinci Dünya Savaşı'nın olduğu o yokluk yıllarında, iş bulurum umuduyla neredeyse gençlerin hepsi İstanbul'a gitmişti. Köyde kalanlar hep çocuklar, yaşlılar ve kadınlardı. Gerçi sonradan, gidenlerin çoğu döndü ya...

 

● ● ●

 

Ninem elinde bir bakraç sayaya doğru gidiyordu, bana:

-Süt sa(ğ)ma gidiyem, sen de gelecen mi?

Dedi, ben “evet” anlamında başımı sallayınca, peşinden gelmemi işaret etti. Gittim. Sayanın kapısını açtı, önden beni içeri soktu. Hafif karanlık, basık tavanlı, pis kokulu bir yerdi. Hayvanların dışkı ve sidik kokusu saman kokusuna karışmıştı. Nefes aldıkça, ciğerlerim acıyordu. Olduğum yerde durdum kaldım, çünkü yerler kurumuş ve yaş hayvan dışkısı doluydu. Ayağıma pislik bulaşacak diye korkuyordum. Durumu anlayan ninem, hemen beni bir kolunun altına sıkıştırıp, ineklerin yanındaki nispeten temiz bir yere bıraktı. Sonra iki metre ileride, kotara adını verdiği etrafı tahtalarla çevrili eğreti bir yerin kapısını açtı. Oradan kara ineğin yavrusu, bir ok gibi fırladı, benim ayaklarımın dibinden hızla geçip annesinin memelerine sarıldı. Kıtlıktan çıkmış gibi, emiyordu memeleri. Ufacık, çok sevimli bir hayvandı. Temizdi, çünkü annesi o emerken her tarafını yalıyordu. İncecik beyaz-siyah karşımı tüylerine dokunmak istediysem de kara inekten korktum. Belli mi olur, bana bir boynuz atabilirdi.

Buzağıyı ninem, annesinin yanında fazla tutmadı. Boynundan çekerek, zorla annesinin memelerinden ayırdı ve kotaraya götürüp kapattı.

-Biraz daha emseydi be nine! Hayvan doymadı ki... Dedim.

-Eter o kadar! Bıraktım mı bize süt komaz. Dedi ve yanındaki bakraça önce kara inekten, sonra da sarı inekten süt sağdı. Sağmayı bitirdiğinde, bakraçın yarısından biraz fazlası dolmuştu. Hayvanların yemliğine saman attı ve sayadan çıktık. Böylece bana verdiği sözü de tutmuş oldu.

Güneş tam tepedeydi. Yakıyordu. Gölge bir yere oturmalıydım. Dut ağacının yanına gittim; önce yere düşmüş olgun dutlardan bir avuç toplayıp yedim. Lezzetliydi. Sonra da sırtımı dut ağacına dayayıp gölgesinde oturmaya karar verdim. Boş gözlerle etrafa bakındım. Biraz ileride çoğu kırılmış kerpiçler vardı; kim bilir ne zamandan kalmıştı! Ninemin karışık renkli tüyleri olan horozu, bu kerpiçlerin üzerine çıktı. Ayaklarını bir-iki kere kuvvetli bir şekilde kerpice vurdu, kanatlarını çırptı ve boynunu uzatarak öttü, öttü; oldukça uzun sürdü bu ötüş... Kerpiçlerin üzerinden adeta uçarak yere atladı, toprağı ayaklarıyla eşeleyen tavukların yanına gitti. Tavuklar horozun bu ani hareketini fark edince kaçıştılar. Bu horozu tahrik etmiş olmalı ki hızını artırıp yakaladığını gagaladı. O sırada oradan geçmekte olan bir kedi de horozun saldırısına uğradı. Kedi önce panikledi, sonra arka ayaklarının üzerine oturdu ve tıslayarak horoza doğru ön ayaklarını salladı. Horoz durdu, kediye küçümseyen bir bakış atıp kaçan tavukların peşine düştü.

Canım sıkılıyordu, ninem anladı. Benim canım sıkılmasın diye, komşuların benimle akran çocuğunu çağırdı. Kendi avlularında dolaşan çocuğa, bizim evin oradan:

-İsiin, İsiin, diye bağırdı. Böylece ben de oyun arkadaşımın adının İsiin olduğunu öğrenmiş oldum. O güne kadar böyle bir isim duymamıştım. Bana biraz tuhaf gelse de çocuğa adı ile ilgili bir şey sormadım. Günler sonra anladım ki burada, Hüseyin'e İsiin derlermiş.

İsiin'in biraz çekinerek kendi avlularının üzerinden atlayıp bizim avluya girdi, bana doğru yaklaştı; çekinmekte haklıydı, çünkü diğer zamanlarda böyle bir şey yaparken ninem görse kıyameti koparırdı. Çocuk benim yüzüme bakmaktan utanıyordu, başı önünde yavaş yavaş bana yaklaştı. Halbuki ben onun yüzüne çok dikkatli bakmıştım: Çil dolu bir yüzü vardı, bir hastalığı var sandım. Cildi de bembeyazdı.Bu köyün çocuklarının hepsi yabancılardan ya da daha doğrusu şehirlilerden utanıyorlardı. Çünkü, annemle ben köye girdiğimizde, sokakta bulunan ve bizi gören ne kadar çocuk varsa, hepsi evlerine kaçıyorlardı.

Arkadaşım benden fazla oyun biliyordu. Çelik çomak oynamayı teklif etti, ama ben bu oyunu bilmiyordum. Onun için önce bana kendi şivesiyle çelik çomak oyununun nasıl oynanacağını anlattı. İkimiz de odunluktan çomak denilen bir metreden biraz fazla birer sopa aldık. On-onbeş santimlik bir sopa parçasını da çelik olarak kullanacaktık. İki taş bulup çelik bunların üstüne konuyor, çomak bunun altına sokulup çelik yukarı havalandırılıp vuruluyor. Çocuklardan biri, bunu yaparken diğeri karşı tarafta bekleyip kendine doğru gelen çeliği yakalamaya çalışıyor. Yakalarsa rakibi yanıyor ve vurma sırası ona geçiyor. Yakalanamadığında vuran, çeliğin gittiği mesafeyi çomağının boyu ile ölçüp, kendine “kama” yazıyor; tabii aklına. Mesela “on dört kamam var,” diyor.

Biz bu oyunu oynarken ninem, elinde kaşağı ile gene sayaya girdi. Bu sefer beni çağırmadı. Sayadan çıktığında elinde top şeklinde yuvarlanmış hayvan tüyü vardı. Bize doğru bu topa benzeyen şeyi attı; oynayalım diye. Ben zaten çelik çomak oyunundan bıkmıştım. Top oynamak daha zevkli olur diye düşündüğümden, çelik çomak oyununu bırakıp top oynamayı teklif ettim arkadaşıma. Kabul edince oynamaya başladık. Ama, bu top diye kendimizi kandırdığımız şey, öyle hakiki top gibi gitmiyor ve zıplamıyordu. Bütün gücünle vursan bile, en fazla bir metre öteye gidiyordu. Bu da bana bir tat vermedi. Topa benzeyen bu nesneye birkaç tekme attıktan sonra bıraktım. İsiin, kendi kendine oynadı bir müddet. Bir de baktı ki, bende oynama niyeti hiç yok; o da bıraktı.

Yeni bir teklifle daha geldi arkadaşım: Araba yapacakmış. Bunu seve seve kabul ettim; bir taraftan da yapabileceği konusunda kuşku duyuyordum. Araba yapmak için, benim kafamdan az küçük bir kabağı ninemin evinin arkasındaki, kabak ekili yerden kopardık. İsiin, cebinden bir çakı çıkardı; iki-üç karış uzunluğunda bir dalın uclarını çakısıyla sivriltip, kabağın içinden geçirdi. Aynı boyda iki tane gündendi sopası aldı, bunların uçlarının üç-dört santim gerisinden delikler açıp, kabağa saplı sopanın sivri yerlerine taktı. Sopaları öteki uçlarından iki eliyle tutup, ileri doğru iteledi. Kabak dönmeye başladı, o da peşinden gitti. Sonra da oynayayım diye bana verdi. Sopaları iteledim, çimenler üzerinde kabak yuvarlandı, evin önünden geçip arka tarafına gittim. Orası taşlıydı, bazı taşlar yumruk büyüklüğündeydi. Kabak bu taşlara takıldı, gitsin diye zorladım. Ve sonunda zorlanmaya dayanamayan gündöndü sopaları kırıldı... Böylece araba oyunu ile de, arkadaşım beni memnun edememiş oldu. Biraz sonra da annesinin sesi duyuldu:

-İsiin, İsiin... Nerdesin?

-Buradayım aney! Diye cevap verdi İsiin.

-Gel artık, baban çarıya., gelsin deye..

İssin, bana Allahaısmarladık bile demeden, koşa koşa evlerinin yolunu tuttu.

 

● ● ●

 

İki boş su bakırını, komislanın ucuna takıp omzuna alan ninem, köy çeşmesine giderken ben de peşine takıldım. Günlerden Cumartesi'ydi. Çeşmeye giden yol, diğer günlere nazaran daha kalabalıktı. Hemen hemen yoldakilerin hepsi kadındı ve omuzlarındaki komisladan da anlaşılacağı gibi, çeşmeye su almaya gidiyorlardı. Ninem, arkadan görmesine rağmen birini tanıdı ve:

-Te o ilerde giden yılık gözlü Saime'nin kızı (H)Acer. Çapraşık ayaklı şey. Galiba ona anası adım turtası yapmamış. Onun bilem yavuklusu var. Onuştan kim bilir ne ka yapındı... Kaltaklar, suya diye giderler, çeşme başında yavuklularıyla buluşacaklar. Anaları da bilir neye gittiklerini ama n'apsın! Başlarını sıksa epici kaçar sonra kocaya...Dedi.

Ninem böyle deyince üç gün önce şahit olduğum bir kız kaçırma olayı aklıma geldi: Ninemin avlusundan sokağa çıkmış orada kendi kendime sopayla tozlu yola çizgiler çizip oynuyordum. Çizdiklerimin ne olduğunu bilmiyordum, çünkü hiçbir şeye benzemiyordu. Buna rağmen ortaya çıkan şekli seyretmeye başladım. O sırada, bir arabanın tekerleklerinden çıkan sesi duydum. Yokuş yukarı çıkan bir eşek arabası. Kenara çekildim. Eşekler kanter içinde, üzerinde içi su dolu iki fıçı bulunan arabayı çekmeye çalışıyorlardı. Arabanın sürücüsü de yerde yürüyor, hem eşeklere küfür ediyor hem de elindeki sopayla hayvanlara vuruyordu. Fıçılardaki çampalanan suyun bir kısmı da yere dökülüyordu.

Araba geçip gitti. Tabii eşeklerin ayaklarının ve tekerleklerin izi ile, dökülen su benim çizdiğim şekli de mahvetmişti. Moralim bozuldu; yolun kenarındaki yağmur sularının açtığı çukurun içine ayaklarımı koyup, kenarındaki tümseğe oturdum. Yolun karşı tarafındaki komşunun avlusundan bir çekirge üzerime zıpladı. Korktum. Ayağa kalktım. Kaçacaktım vazgeçtim. Gene oturdum, ileriden bir kadının bağırdığını duydum.

-Dön geri kızım! Bırak kızımı (h)aşlak (h)erif... Etişin komşula, kızımı kaçırıya bu namussuz!

Ayağa kalkıp baktım, orta yaşlarda saçı başı açık ve dağınık, ayağı şalvarlı bir kadın. Sokağa çıktığı halde, üzerinde feracesi yok. Hem bağırıyor, hem de göğsünü yumrukluyor. Onun önünde de genç bir kızla bir delikanlı elele tutuşmuşlar, koşuyorlar aşağı doğru. Daha doğrusu kaçıyorlar. Kızın ne elinde bohça var ne de üzerinde ferace; üst kısmında bir blüz ve ayağında yeni bir şalvar... Alelacele evden çıkıp kaçtığı için olmalı. Kadının bağırışlarına hiç aldırış etmeden, koşarak benim yanımdan geçtiler. Yüzlerini yakından gördüm, seviniyorlar gibi geldi bana. Gözlerinde korku morku yoktu; aksine parlıyorlardı. Heyecanlandım. Nedense, şahit olduğum bu kız kaçırma olayından kimseye bahsetmedim. Belki de bunun nedeni, olayı tam olarak anlamamış olmamdır.

Cumartesi, Pazar ve bir de bayram günleri çeşmeye su almak için gidenlerin neredeyse tamamı bekar genç kızmış. Çünkü o günlerde İstanbul'da çalışan bekar gençler köye geliyorlarmış ve buluşma, konuşma yerleri de çeşme başıymış. Bunu kız anne-babaları da biliyorlarmış, ama bu duruma kimse itiraz etmiyor, daha doğrusu bilmemezliğe geliyorlarmış. Öyle ki, bu günlerde bazı kızlar evdeki kapkacak dolmuş olmasına rağmen, defalarca çeşmeye gidip su getiriyormuş.

Köy çeşmesi, Kızılpınar'ın demiryoluna yakın olan tarafındaki köy girişinde. Camiin hemen yanında, etrafında üç tane asırlık çınar ağacı var. Bulunduğu yer, oldukça geniş, çimenlerle kaplı bir alan. Bu çeşmenin özelliği şurada: Suyu yazın serin, kışın ise ılık akıyor. Bütün köyün tek içme suyu kaynağı. Gerçi köyün içinde birkaç tane kuyu var, ama suları içilemiyor. Mesela, ninemin evinin yakınında Şeriflerin kuyusu var. Oldukça geniş ağızlı ve derin bir kuyu. Ninemle bahçedeki sebzeleri sulamak için oradan su almaya gittiğimizde görmüştüm. Çıkrığına sarılı ipin ucunda bir kova vardı. Ninem, çıkrığın kolunu çevirip kovayı kuyuya saldı, tıkır tıkır yapıyordu çıkrık, kova kuyunun kenarlarına vurdukça da tangır tungur diye sesler geliyordu. Kovanın şlapp diye suyla temas sesini duyunca biraz bekleyip çıkrığı sarmaya başladı ninem. Dibinden sular damlayan, hatta yanlarından -delik olduğu için- su kaçıran kova , yukarı çıkınca ninem bunu alıp bakıra boşalttı. Diğer bakırı doldurmak için de aynı hareketleri tekrarlaması gerekiyordu.

O sırada, kuyunun yanındaki bahçede bir kadın belirdi. Oranın sahibi olmalıydı.

-Kolay gelsin Aşşe abu, dedi. Ninem de:

-Sa olasın Fatme, diye cevap verdi.

-Hadi gözün aydın, torun gelmiş gene. Maşalla amma da büyümüş.

-Eee, sa olan büyüye... Geldi, ama yakında gidicek. Buna şükür. Yaşlanınca kalacaz böle, tek başımıza, bir kukumav kuşu(yarasa) gibi...

-Aşşe abu, yarın bizde yapa didecez. Öbür gün de benim kızın çocuunun adım turtası var. Gelcen mi?

-Gelirim, gelirim...

-Ayşe abu, bak ne deycem! Senin o Sarı tarla bu sene ekili mi?

-Yoo, Sarı tarla bu sene keleme.

-Versene onu seneye biz ekelim.

-Olur, olur...

Diğer bakırı da, su ile doldurup eve döndük.

Terziara'daki yokuşu indikten sonra,, sola dönüp biraz yürüyünce köy çeşmesindeki kalabalık da görülüyordu. Ninem:

-Bak, ne ka çok insan var. Çünküm, piyasa yapar kancıklar koca bulmak için. Diye söylenmeye başladı.

Çeşmenin başı kız doluydu. On metre ileride ise delikanlılar sıralanmışlardı. Kızlar, başlarında ferace olmasına rağmen hiçbirinin kapağı kapalı değildi. Hani yabancı erkeklerden kaçmak adetti? Burada, aksine kendilerini göstermeye çalışıyorlardı. Çınarların altında, omuzlarında komislalarla ayakta delikanlılarla konuşan kızlar da vardı. Tabii bu muhabbet öyle saatlerce sürüyor değildi, sadece birkaç dakika... Köyün bekar delikanlıları, beğendikleri kızların yüzlerine çeşmede ya da düğünde ayna tutarlarmış. Gözü kamaşan kız, aynayı tutana bakarmış. Eğer öfkelenirse o delikanlıyı beğenmedi, sesini çıkarmadıysa ve hele bir de gülümsediyse beğendi demekmiş.

Köyde ayrıca, düğünlerde kız devirme adeti de varmış. Bekar erkek, bir kızı çelme takıp herkesin gözü önünde devirirse “Bu kıza benden başka kimse bakmasın, gönül koymasın.” demekmiş. Ninem anlatmıştı: Babam da bekarken düğünde bir kız devirmiş. Hem de kimin kızını? Köyün en zengini Halil Ağa'nın kızını. Kız köyün en güzeli değilmiş, ama eli yüzü düzgünmüş. Babası çok varlıklı olduğu için kıza kimse yaklaşmaya cesaret edemiyormuş. Bir düğünde delikanlılar “Bu kızı kim devirebilecek?” diye aralarında iddialaşmışlar. Babam, o dönemde deli dolu bir gençmiş. Ninemin baskısına, disiplinine rağmen bir türlü yola gelmezmiş. Hatta ninem öyle sert cezalar uygularmış ki, bunların içinde ocaktan köz alıp bir tarafını yakmak bile varmış. Neden böyle yaptığını soranlara “Ne yapacam, üç babasız çocuu nasıl büyütecem?” dermiş.Tabii babam, arkadaşlarına kızı devirme işini yapacağını söylemiş. Onlar da “Yapamazsın! Halil Ağa seni mafeder!” gibi sözlerle onu tahrik etmişler.

Babam, düğünde oynayan kızların arasına dalmış ve dediğini yapmış. Sonra da oradan kaçmış. Halil Ağa'nın kızının devrildiği haberi, bütün köye yayılmış; zaten kız da ağlayarak eve gidip annesine şikayette bulunmuş. Kızın annesi duyar duymaz, hemen evlerinin avlusuna çıkıp bağırınmaya başlamış, bu yetmemiş bağırmaya sokakta devam etmiş. Sesi ta köyün öteki ucundan duyuluyormuş.

-Aç köpekler, aç köpekler! Karnını bilem doyuramayan aç köpekler... Sizin pis kopilinize ben kız mı veririm! O namussuzun, kızımı deviren aya(ğ)ını kırdıracam... Gibi tehdit dolu sözler söylemiş kızın anası.

Babam, kızı devirmesine devirmiş ama doğrusu başına bir iş geleceğinden de korkmuş. Ertesi gün anasına köyden bir müddet uzaklaşacağını, gittiği yerden mektup göndereceğini, çabuk döneceği için belki de mektup yazmaya bile gerek kalmayabileceğini söylemiş. Kadıncağız da koynundaki çıkıda sakladığı ne kadar para varsa, hepsini oğluna vermiş.Aradan iki ay geçmesine rağmen, babamdan hiçbir haber çıkmamış. Beş ay sonra mektup gelmiş. İyi olduğunu ve Zonguldak'ta bir madende katiplik yaptığını, orada yatıp kalktığını yazıyormuş. Ninem mektubu okutup yazılanları öğrenince, küplere binmiş. Hemen Halil Ağalara “Oğlunu köye getireceğini, kılına bile zarar verilirse gerisini onların düşünmesi gerekeceği” haberini iletmiş ve Zonguldak'a gitmiş.

Ninem, okuması yazması olmayan cahil bir kadın. Öyle de, kadın başına Kızılpınar'dan Zonguldak'a nasıl gitti, neyle gitti? Burasını hiç anlatmadı. Zonguldak gibi büyük bir şehirde, oğlunun çalıştığı madeni nasıl buldu? Bunları hep es geçti... Babam gelmemek için önce direnmiş, ama deli dolu da olsa ninemden hem korkar hem de sayarmış. Ninem de öyle kolay pes diyecek biri değilmiş, ısrar etmiş dönmesi için. Babam, sonunda dönmeye razı olmuş. Köye döndükten bir sene sonra da ninem onu annemle evlendirmiş. Zaten bu konuda Osman dedemle Mehmet dedemin sözleşmelerinden de haberi varmış. O bunu, bir vasiyet olarak kabul etmiş.

Çeşmenin etrafındaki delikanlıların hepsi İstanbul'da çalışıyor değil. Bunların içinde köyde çiftçilik, çobanlık yapanlar da Çerkezköy'de işi olanlar da var. İstanbul'da çalışanlar diğerlerinden kolaylıkla ayırtedilebilirdi. Çünkü bunların kıyafetleri daha yeni ve moderndi; ayrıca ayaklarında da iskarpin vardı.

Ninem, çeşme başında sıra bekleyen kızların arasına daldı söylenerek:

-Anaları evde su bekler, orospular burada yavuklusunla konuşur. Açılın bakayım!

Kızlar ninemin sözlerine hiç alınmalıdılar, kızmadılar. Kimi güldü, kimi de utancından yüzünü eliyle sakladı. Galiba hepsi, ninemin küfürlü konuşmasına alışık... Yoksa aynı sözleri, bir başkası söylese kıyameti koparırlardı.

-Öyle deme ma, Aşşe abu...

-(H)Oş geldin, gel doldur bakırını...

-Aşşe abu bu, der der... Ne dese (h)aklı...

Deyip, kurnaların başını boşalttılar. Ninem de suyunu hiç beklemeden aldı ve oradan ayrıldık.

 

● ● ●

 

Dedemler yarın gidecekler, bugünden otobüs biletleri alındı. Öbür gün de benim okulum başlayacak. Annem önce sobaya iki tane odun attı; sonra soba üzerinde kaynamakta olan çorbayı ağaç kaşıkla birkaç defa karıştırdı. Ninem sıcağı fazla sevmediği için sobadan uzakta, odanın en köşesinde oturuyor; ince ve küçük şişlerle çıtık(çetik) örmeye devam ediyor. Buraya geldiğinden beri, bu ördüğü kim bilir kaçıncı çıtık? Hiç durmadan, yorulmadan habire örüyor. Şimdiden hepimizin birer çıtığı oldu; hatta bazılarımızın iki tane. Minik, gene aynı yerinde; bugün nasılsa konuşmalara, tıngırtılara aldırış etmeden uyumaya devam ediyor. Abilerim ve ablam, yukarıdaki odaya içine kor doldurdukları mangalı götürdüler; öğretmenlerinin vermiş olduğu tatil ödevlerini tamamlayacaklarmış. Dedem, biraz kestiriyor sıcak soba karşısında. Ben de elimde bir kitap, çalışıyormuş gibi yapıp etrafa bakınıyorum. Aslında böyle yapmama hiç gerek yok.. Çünkü kimse beni çalışmam için zorlamıyor. Annemin sobaya attığı odunlar çıtırdamaya başladı, ses giderek arttı ve adeta bir müzik parçasına dönüştü. Bu melodiyi dinlemek çok hoşuma gidiyor. Annem durumu farkedince, hemen fazla yanmasın diye sobanın küçük kapağını kapattı. Yanma hızı hemen yavaşladı. Tabii o müzik sesi de sona erdi. Odanın içi sıcacık. Bu kış günü odadan çıkmayı canım hiç istemiyor; sıcaklık tembelleştiriyor insanı...

Annem, mutfaktan önceden yapılmış bir tencere yemek getirip, ısınması için sobanın üzerine koydu. Bu, yemek zamanının yaklaştığına bir işaret. Hayret, ben henüz hiç acıkmadım! Acıkmasam da sofraya oturup bir şeyler yemek zorundayım; yoksa annem kızar.

Tahminim doğru çıktı. Annem sofrayı hazırladı. Yukarıya seslenip abilerimi ve ablamı yemeğe çağırdı. Geldiler; dedem uyandı, kalkıp dışarı çıktı ellerini yıkamak için. Ninem de peşinden gitti. Sofraya oturup onları bekledik, geldiklerinde de yemeğe başladık.

Yemekten sonra ödev yapacakları için abilerim ve ablam tekrar yukarı çıktı; annem canı sıkılmıştır diye ninemi alıp komşuya götürdü. Ben dedemle başbaşa kaldım. Yarın onlardan ayrılacağım için canım sıkılıyor. Aklıma gelen soruları sorarak, sıkıntılarımdan biraz uzaklaşmak istiyorum:

-Dede, sen Dobromirka'ya gittin mi?

-Hayır, ama gitmek isterdim. Atalarımın öve öve bitiremedikleri o memleketi görmek, bana nasip olmadı. Ancak, anlatılanlardan oraya gitmiş ve görmüş gibi oldum sayılır. Birçok yönden bizim buraya benziyor. Çünkü Kızılpınar da balkanların dibinde. Dobramirka'daki yerleşme şekli, evler, sayalar, kullanılan ev eşyaları ve tarım araçları sanırım buradaki gibi. Adetler, giyim-kuşam, şive, hatta yiyecekler bile aynı... Söz Dobromirka'dan açılmışken anlatmayı unuttuğum bir konu var; ondan bahsetmemi ister misin? Deden artık yaşlandı oğlum; o yüzden unutkanlık da arttı.

-İsterim dede.

-Bu anlatacaklarımın da, Yörük Dede'nin göç notlarında yer almamasına şaşırdığımı önce söyleyeyim. Bunun mutlaka bir sebebi ya da açıklama şekli vardır, ama nasıl? Neyse bunun üzerinde fazla durmayıp konuya geçeyim: Bu olayı bana, bizzat yaşayan Rıza amca ile Şükran teyze anlattılar. Şükran teyze de Rıza amca da, ta çocukluğumdan beri beni çok severlerdi. Kaç kere Şükran teyze, beni “Gel kızanım, fırından demin çıktı.” deyip yoldan çevirip avlu içine davet etmiş, sıcacık yalazanın üzerine yağ sürüp bir bardak ayranla ikram etmişti. Ben bu sevgisinin küçük oğlu Ali ile akran ve arkadaş olmamızdan kaynaklandığını zannediyordum. Tabii bunun da rolü vardır, ama asıl nedeni, onlar ölmeden kısa bir süre önce öğrendim. Meğerse Rıza amca ile Şükran teyzenin evlenmesine, Yörük Dedem sebep olmuş; hem de göç sırasında. Malkoçoğulları'ndan Hasan'ın kızı Şükran ile Fellioğulları'ndan Basri'nin oğlu Rıza göçten bir ay önce sözlenmişler. Nişan ve düğün günleri de kararlaştırılmış, ama alelacele Dobromirka halkı göçe kalkmış. Hasan'ın anası sağ değilmiş, babası ile birlikte yola koyulmuş. Şükran da anası-babası ve iki kardeşi ile birlikte. Göç sırasında Fellioğulları'ndan Basri, aniden fenalaşıp ölünce Rıza tek başına göçe devam etmiş. Rıza, sözlüsü Şükran'la yan yana gelip konuşamaz, ancak ona uzaktan hayran hayran bakmakla yetinirmiş. Çünkü Şükran'ın babası, düğün olup bitene kadar böyle davranılması şartını getirmiş. Çok aksi bir adam olduğu için, sözlüler bu kurala uymamazlık edemezlermiş.

Dedem, sırtını dayadığı yastığı düzeltmek için sustu; bağdaş kurup oturmaktan da vazgeçip, ayaklarını uzattı. Sonra kaldığı yerden devam etti:

-Göçe çıkalı iki ay kadar olmuş. Bir Türk köyüne varmışlar ikindi vakti. Herkes çok yorgun olduğundan, bu köyde sabaha kadar mola verme kararı almışlar. Onun için arabaları, köy meydanına çekip hayvanları boyunduruktan kurtarmışlar. Yörük Dede, arabadan inip etrafı dolaşırken Rıza'yı sözlüsü Şükran'ı gözetlerken görmüş; aralarında onlarca metrelik mesafe varmış. Arkasından yaklaşıp omuzuna dokunmuş; Rıza onu görünce yakalandığı endişesiyle utancından yüzü kıpkırmızı kesilmiş. Dedem “Rıza, seni evlendireyim; ister misin?” diye sormuş. O da “İsterim de, olmaz...” demiş kızın babasını kastederek. Yörük Dede “Olur, olur; hem de burada bu gece olur!” Diye söylenerek Malkoçoğulları'ndan Hasan'ın arabasının yanına gitmiş ve onu çağırmış. İkisi birkaç saat hararetli hararetli bir şekilde tartışmışlar. Konuşulanları duyamıyormuş, ama bir şeyler olduğunu da uzaktan onları heyecan içinde izleyen Rıza, tahmin edebiliyormuş. İçinden “İnşallah işler sarpa sarmaz!” diye dua ediyormuş. Konuşmaları bitince Yörük Dede'nin yüzüne bakmış, memnun görünüyormuş. Zaten biraz sonra da yanına gelip, müjdeli haberi vermiş. Rıza, önce inanmamış, ancak söyleyen dedem olduğu için, umutlanmış. Dedem ileri gelenleri toplamış, ne yapılması gerektiğini anlatmış. Köyün berberini çağırtıp damadı traş ettirmeye başlayınca Rıza'nın aklındaki şüpheler tamamen dağılmış. Dedem, köylülerle de görüşmüş, onlara meseleyi anlatıp, yardım istemiş. Kabul edilmiş; hem de sevinçle. Herkes hayatlarında ilk defa böyle bir evlilik törenine şahitlik edecekmiş.

Dedem, tekrar ayaklarını altına çekip, bağdaş kurdu. Minik uyanıp kapıyı tırmalamaya başladı. Kalkıp Minik'e kapıyı açtım. Dedemi dinliyorum:

-Düğün çok güzel olmuş. Askı(takı) merasimi bile yapılmış. Rıza amca “Ninen yani Sabiha abu, düğününde ona takılan altınlarından getirip Şükran'a taktı. Bizi mahcup etti, kabul etmeyecektik, ama dedenin bakışları üzerimizdeydi; korkudan sesimizi çıkaramadık. Onların iyiliklerini nasıl unuturuz!” dedi. Köy kızları geline kına getirip yakmışlar, gelini süslemişler. Düğünde çalgı yokmuş, ama türküler söylemişler. Hoca nikahlarını kıymış. İki saatin sonunda da düğün bitmiş. Köylüler sürpriz yapmışlar; bir evi o gece boşaltıp, damat ve geline ayırmışlar. Ertesi gün de göçe devam edilmiş. Artık Rıza ve Şükran aynı arabadaymışlar.

 

● ● ●

 

Çerkezköy tarafından “trik trak, tak tak, trik trak tak tak” diye gelen tren raylarından çıkan sesi duyuyorum. Tren Kızılpınar'dan geçerken ses şiddetleniyor, Çorlu tarafına doğru gittikçe de hafifliyor ve sonunda hiç duyulmaz oluyor. Sesi duyan ninem:

-Ö(ğ)len moto(r)lusu geçti, biz (h)ala ba(h)çedeki misiri çapalayamadık!

Diye yakınmaya başladı.. Kızılpınar'dan, derenin öteki tarafındaki demiryolundan geçen trenlerin raylarda çıkardıkları ses ve düdükleri duyulur. Eskiden sadece kara tren varken, şimdilerde bir de motorlu tren dediklerinden sefere konulmuştu. Motorlu tren, otobüse çok benziyordu, daha hızlı gidiyordu, düdüğü otomobilinki gibi ses çıkarıyordu, üç vagonu vardı ve içindeki oturma yerleri aynı otobüsteki gibiydi.; oysa karatrende ikinci mevkiide yani kuşetlide giderseniz sekiz kişilik kompartımanlarda oturmanız gerekirdi. Ayrıca üçüncü mevkii de vardı ve buranın oturma yerleri tamamen tahtadandı. Karatren bir istasyonda duracağı zaman ya da hareket ettiğinde, eğer boş bulunursanız bu tahta oturma yerlerine başınızı çarpabilirdiniz. Defalarca bu başı vurma olayını yaşadığım için, verdiği acıyı da çok iyi biliyorum. Yataklı vagonlar ise birinci mevkii kabul edilirdi. Bizim gibiler birinci mevkiinin sadece adından haberdarız; nasıl bir yer olduğunu bilmeyiz. Karatrendeki lokanta için de aynısını söyleyebilirim.

Köyde saat, belki bir-iki kişide vardı. Zaman; ezanlara ve geçen motorlu trenlere göre ayarlanırdı. Edirne tarafına giden motorlu tren öğlene yakın, İstanbul tarafına giden ise ikindiden sonra geçerdi. İlk motorlu tren geçince kızanlar “Acıktık!” diye mızırdanmaya başlarlardı; ikinci motorlu tren geçtiğinde ise akşama çok az bir zaman kaldığı tahmininde bulunulurdu. İster motorlu tren, ister yolcu karatreni, isterse katar yani yük treni olsun; hepsi köyün tam hizasından geçerken mutlaka düdük çalardı. Çünkü Kızılpınar'dan derenin öteki tarafındaki tarlalara giderken kullanılması için, bir hemzemin geçit konulmuştu. Yani makinistler bu geçit öncesi düdük çalmak zorundaydılar. Her gün en az 2-3 tane de yük treni geçerdi. Bir keresinde, bu yük trenlerinden biri geçerken, demiryolu kenarındaki birkaç çocuğun bunları taşladığını gördüm. O sırada ninem de yanımdaydı ve onlara kızmıştı; ama çocukların umrunda bile değildi; belki de trenin gürültüsünden ninemin sesini duymamışlardı. Çocukların trenin kenarları açık olan vagonlarını taşladıkları dikkatimi çekmişti. Bu vagonlarda da şeker pancarı vardı. Alpullu şeker fabrikasına götürülüyor olabilirdi. Tren geçip gittikten sonra taş atan çocukların bazıları, rayların üzerinde bazıları da kenarında bir şeyler aramaya başladılar. İki çocuk ellerinde birer şeker pancarı ile görününce taşlama nedenini de anlamış oldum.

Hava sıcak. Sap tepesinin gölgesinde oturuyorum. Akiş,çoğunlukla yanıma gelirken, bugün gelmedi, ayatta gölgede dinleniyor. Yüzüstü yatmış, başını ön ayakları arasına koymuş; gözleri kapalı ama arada sırada açtığı da oluyor. Etrafta dört tavuk, bir horoz ve bir de kuvaçka var. Bunların hepsi evin çöplerinin atıldığı bokluk denilen yerde, yiyecek bir şeyler arayışında. Kuvaçka, “gut gut, gut gut” diye sesler çıkararak peşine taktığı altı civcive gagasıyla eşelediği yeri gösteriyor, yiyecekleri bulmaları için. Civcivler küçücük ayaklarıyla koşarak annelerinin peşinden gidiyorlar. Geride kalan da, kuvaçkanın çağrısına uymayan da var. Kuvaçka “gut gut” sesinin şiddetini aniden artırıyor. Bunu duyan civcivler, “cik cik” sesleri çıkararak annelerinin kanatları altına sığınıyorlar. Henüz gelmemiş olan iki civciv var, bunlar başlarını kaldırıp annelerinin mesajını dinliyorlar ve koşmaya başlıyorlar. Kuvaçka kızgın onlara, ama gene de kanatlarını kaldırıyor altına girmeleri için. Tavuklar ve horoz ortalıkta görünmüyorlar. Ne zaman ve nereye kaçtılar? Gökyüzünden bir siyah görüntü kuvaçkanın olduğu yere doğru süzülüyor. Bu bir kartal. Hemen hemen her tarafı kara, sadece bir kanadında benim elim kadar büyüklükte bir beyazlık gördüm. Önceden tehlikeyi sezen kuvaçka, altındaki yavrularını dışarda bırakmayacak kadar gövdesini kaldırıyor, kafasını gökyüzüne dikiyor. Kartal kuvaçkaya saldırıyor; kuvaçka da ona... Kartal birkaç kere daha aynı hareketi yapıp gökyüzüne havalanıyor. Biraz sonra, tekrar kuvaçkaya doğru süzülüyor. Olayı yattığı yerden izleyen Akiş, öncekilere ses çıkarmamış olsa da, bu sefer yattığı yerden kalkıyor, kuvaçkanın üzerindeki kartala havlayarak saldırıyor. Kartal, hiç beklemediği bu saldırı karşısında bakıyor ki pabuç pahalı; kaçıp gidiyor oradan. Kuvaçka yardım etti diye Akiş'e dostça yaklaşmıyor, içgüdülerinin etkisiyle ona da saldırmaya hazırlanıyor. Akiş, ona aldırmadan oradan ayrılıyor. Akiş yerine dönerken, ninem sesleri duyup dışarı çıkıyor. Kartalın piliçlere kapmak istediğini söylüyorum. Ninem:

-O namussuz, geçen gün zaten ikisini kaptı... Diyor.

Aklıma kartalların dışarıda beşiğinde uyuyan bebekleri kaçırdığı öyküler geliyor. Korkuyorum, vücudum titriyor “Ya, beni de kaparsa!” diye... Sonra, benim yaştaki bir çocuğu kaldırmaya gücünün yetmeyeceğini düşünerek, korkumu yeniyorum. Az önce saklanmış olan tavuklar görünüyor, arkalarında horoz var, kasıla kasıla yürüyor.

Bugün ninemin tavsiyesine uyarak, birkaç saat ayakkabısız yani yalınayak dolaştım avluda. O yüzden başıma gelmedik de kalmadı. Nineme göre, ayaklar da güneşten faydalanmalıymış. Kandisini yazın ayakkabılı hiç görmedim. Ayaklarının altı birkaç santim kalınlığında sert bir deri ile kaplanmış. O yüzden ona taş, diken v.s. vız geliyor. Benim, önce ayaklarıma üç tane sarı diken battı. İkisi sağ biri sol ayağıma. Bunlar ince dikenler; o yüzden kolayca çıkıyor ve fazla acı vermiyor. Ben bile çıkarabildiğime göre... Bir de kara çalı battı sol ayağıma. Acısından çığlık attım ve kıvrandım. Kocaman bir çalı... Ninem geldi çıkardı, rahatladım, ama yerinde az da olsa bir acı kaldı ve kanadı. Bunlardan başka tabii taş parçaları hatta sert toprak parçaları da üzerine bastıkça canımı acıtıyordu. Asıl korkuncu, tavuk pislikleri... Yürürken ayağımın biraz kaydığın, yumuşak bir şeye bastığımı farkettim. Baktım ayağımın altında sarı, yeşil karışımı cıvık bir madde var. Çok da pis kokuyor. Tekrar bastım çığlığı ve gene ninem yetişti; önce ayağımı çimenlere sürttürdü, sonra yıkadı; ayakkabılarımı da giydirdi. O da anladı ki benim yalınayak dolaşmam çok zordu.

Sarı inekle kara inek de dışarda; otluyorlar. Sözüm ona ben de inekleri gözetliyorum sebzelere zarar vermesinler diye. İşte kara inek üç-dört karış boyundaki mısırlara dalmış bile. Ninem bir görürse... Yandım! Ağzında birkaç tane mısır yaprağı var. Yerden küçük bir taş alıp atıyorum, tam isabet... Mısırlardan uzaklaşıyor, yanlarına gidip inekleri sebze ekili yerden uzaklaştırıyorum, taa Urumkuşa sürüyorum. Zaten az sonra da ninem geliyor ve hayvanları sayaya kapatıyor. Onlardan kurtulduğuma seviniyorum.

Mısır ambarının yanındaki büyük taşın üzerine oturdum. Tam bu sırada da demiryolundan İstanbul tarafına giden motorlu trenin çıkardığı sesler ve düdüğü duyuldu. Avludaki tokattan feraceli bir kadının girdiğini gördüm. Avluya girince feracesinin kapağını açtı, oysa beni görmüştü ama adetlere göre küçük çocuklardan kaçma yoktu. Genç, eli yüzü düzgün bir kadın. Onun girdiğini gören Akiş, sadece başını kaldırıp baktı, o kadar... Oysa avluya giren her yabancıya, mutlaka havlayıp saldırırdı. Demek ki geleni tanıyordu ki sesini çıkarmamıştı. Kadın:

-Aşşe abu, evde misin ma? Diye iki kere bağırınca, ninem dışarı çıkıp kadını içeri davet etti. Susamıştım, su içmek için ben de eve girdim. Ninem ve misafiri aşevinde hasırın üzerine oturmuş konuşuyorlardı. Kadın:

-(H)iç iyi dilim Aşşe abu. Başım a(ğ)rıya, gözlerim kararıya. Geçen Uzun(h)acıya gittim, ciletle dilimin altını kestirdim; gene fayda yok. Bana n'oldu? Bi bak, kurşun dök de...

Dedi. Ben, su içmeyi unutmuş onları dinliyordum. Kurşun dökme lafını duyunca da meraklandım; zaten onların benim varlığımdan haberleri bile yoktu.

Ninem, ocaktaki külleri eşeledi, sönmüş gibi duran üç kömürü yanyana getirdi; dışarıdan kuru ot, kuru yaprak, çalı çırpı ve biraz odun aldı, geldi. Ocağın başına çömeldi; kömürlerin üzerine önce kuru ot ve yaprakları, onların da üzerine çalı çırpıyı koyup başladı üflemeye. Üfledi, üfledi... Kömürlerin birinde kırmızılık belirdi. Ninem avurtlarını şişirerek üflemesine devam etti. Kömürün kızarıklığı arttı ve üzerindeki ot ve yaprakları tutuşturur gibi oldu; çünkü küçük bir alev gördüm. Ama sonra bu alev de söndü, oradan duman çıkmaya başladı. Duman ninemin boğazına kaçtı, öksürdü. Gözlerinde yaş da vardı. Bırakmadı gene üfledi, hem de öncekilerden daha hızlı. Anlaşılan bir kibrit çöpünü ziyan etme niyetinde değildi. Neyse ki ocaktakiler tutuştu, ateş iyice harlanınca en üste odunları da koydu. Yanma devam ederken, yanan ateşi sacayağının altına iteledi. Kalktı raftan bir demir kepçe aldı, içerdeki odaya girip elinde parlak bir madenle geri döndü. Madeni kepçenin içine koymaya niyetlendi, vazgeçti. Bundan önce bir tasa su doldurdu ve kadının başını, yüzünü bir tülbentle kapattı. Madeni, kepçenin içine koyup sacayağının üzerine yerleştirdi. Az sonra kepçedeki maden, sıvı haline gedi ve yerdeki su dolu kabı kadının başı üzerine kaldırdı, erimiş kurşunu da içine döktü. Tasın içinden “cooozzz” diye bir ses ve buhar çıktı. Bunları yaparken ninemin dudakları kıpırdıyordu. Dua edip etmediğini anlayamadım, ama galiba dua ediyordu. Kadının başındaki tülbenti alıp, suyun içinde acayip bir şekil almış olan kurşunu çıkardı. Buna bakarak kadına ne olduğunu bilmeye çalışacaktı.

Nineme göre bu kadında neler yoktu ki! Bir göz varmış, kem bakışlı; o nazar etmiş. Korkuları varmış. Onu çekemeyenler, arkasından konuşanlar varmış, bir adağı olduğu halde bunu yerine getirmemiş, çok yakınında olan biri onun candan dostu gibi görünmesine rağmen en baş düşmanıymış... Daha çok var ama ben hepsini aklımda tutamadım.

Ninemin söylediklerini duyan kadın:

-Valla (h)epsi do(ğ)ru Aşşe abu. O benim eltim olacak yok mu, kuyumu kazan işte o! Geçen gün ona dedim ki “Ma Kıymet, neden bana düşmansın, beni çekemezsin? Ma ben Bulgar gavuru muyum? Dedi.

Susak yani su kabağından yapılmış maşrapa ile, ağaç askıdaki bakırdan suyumu içip dışarı çıktım; bu kadarı yeterdi.

 

 

Bahçedeki fırının ağzından; özgürlüğe kavuşmak isteyen kocaman alevler, birbiriyle yarışarak dışarı çıkıyor, ninem aşevinden üzerinde ekmek şekline sokulmuş hamurların olduğu sofrayı, fırının yanına getiriyor. Ucu kıvrık uzun bir demirle, fırının içinideki ateşi karıştırıp, üzerine kalın odunlar atıyor. Ateş coşuyor, çatırdamaya başlıyor; etrafa kıvılcımlar saçılıyor. Üzerime kıvılcım gelirse yanarım korkusuyla birkaç adım geri çekilip izliyorum. Alevler iyice çılgınlaştı, nasıl korkmam!

Alevler bitip, içerisi korla dolunca ninem, ucu kıvrık demir maşayla içerdeki ateşi kenara doğru iteliyor; sonra da sofra üzerindeki hamurların birinden bir parça koparıp, eliyle iyice yassılaştırıp fırına atıyor. Biraz sonra da piştiğine karar verip dışarı çıkarıyor. Eliyle vurup, üzerindeki külleri döküyor. Birkaç dakika bekliyor soğusun diye ve bana sesleniyor:

-Gel kızanım, bak sana turta yaptım.

Turtayı alıyorum, hâlâ çok sıcak. Ortadan kırıyorum, duman çıkıyor. Yarım parçanın birinden bir lokma koparıp, üfledikten sonra ağzıma atıyorum. Çok lezzetli... Kokuyu alan Akiş, kuyruğunu sallayarak yanıma geliyor, gözlerini üzerime dikmiş ekmek vermemi bekliyor. Bir lokma da ona koparıp, önüne atıyorum. Üzerine atlıyor, ağzına alıyor, çiğnemeye çalışıyor. Olmuyor. Dişlerine yapışmış, ağzından yere tükürüyor. Yemeyecek galiba! Hayır, tekrar ağzına alıyor; ama bu sefer çiğnemeyip bir kerede yutuyor. Gözleri gene üzerimde. Artık vermeyeceğim, zaten küçücük bir turta; ancak bana yeter.

Ninem sofradan aldığı hamurları, üzerini biraz unladığı tahta kürekle kızgın fırına atıyor. Fırının ağzını teneke bir kapakla kapatıyor.

Sokaktan gelen çıngırak seslerini duyuyorum, arkasından eşek anırmasını. Gidip bakıyorum.. Bir koyun sürüsü geçiyor.. Sürünün arkasında elinde sopası, eşek sırtında bir çoban. Sürünün her iki yanında, birer tane kocaman köpek. Akiş ayaklarıma dolanıyor. Sürünün köpeklerine hafifçe hırlıyor; hepsi bu... Saldırmaya pek cesaret edemiyor gibi geldi bana. Sürü, Kosvolu'nun kahvesine ulaşıncaya kadar arkasından bakıyorum.

Sokağın alt tarafından su taşıyan bir kadın ve ondan birkaç metre geride iyi giyimli bir adam geliyor. Hayret, bu sokakta bu saatte hiç bu kadar trafik olmazdı! Adama dikkatli bakınca, onu tanıyorum: Köyün okulunun öğretmeni. Kamil öğretmen. Hemen tokattan dışarı çıkıp, hazırolda bekliyorum. Öğretmen tam yanımdan geçerken başımı eğip selam veriyorum. Selamımı alıyor ve gülümseyerek yoluna devam ediyor. Abilerimin ve ablamın öğretmeni. Zaten okulda tek o var ve her sınıfı okutuyor. Biz çocuklar, Kamil öğretmene selam vermeyi önemli bir davranış olarak kabul ettiğimiz için, bunu sonradan anne ve ninelerimize de anlatırız; onların aferinini almak için.

Kamil öğretmen, öğrancileri tarafından çok seviliyor ve sayılıyor. Belki bunda Kızılpınar'lı olmasının da biraz payı vardır. Öğrencilerine sert davranmayan, onlara bilgi aktarmaya çalışan bir eğitimci olduğunu söylüyor öğrencileri. Kepirtepe Köy Enstitüsü'nden mezun olmuş. Abilerimden ve ablamdan duyduğuma göre, onlara gökyüzündeki yıldızları bile anlatmış. Bir gece dışarda otururken, abilerim ve ablam “Şuradaki Küçük Ayı. Hakikaten de ayıya benziyor. Bak, bak! Şu da Büyük Ayı takım yıldızı. Şu en parlak olan da Kutup yıldızı.” diye konuşuyorlardı. Onları biraz özenerek biraz da kıskanarak dinliyordum. Ama işin aslı, gökyüzüne baktım baktım, bir türlü ayıya benzer bir şey göremedim. O gecenin bu sohbetini ablamın “Şurada kara bir şey yürüyor!” diye bağırması bozdu. Ninem “Kirpidir o, kirpi be kızanım. Ti orda gidiye. Korkacak ne varmış!” Dedi. Daha önceki köye gelişimde, gündüz gözüyle kirpi görmüştüm. Sırtı diken doluydu. Ninem yakalamış, çiti ters çevirip hayvanı altına kapatmıştı. Eti şifalıymış. O günlerde de İstanbul'da oturan halamın kaynatası gelecekmiş ve bu adamın ellerinde egzama varmış. Kirpi eti bu hastalığa iyi geldiği için yiyecekmiş. O adam geldiğinde, ilk dikkatimi çeken elleri oldu. Yarı yarıya soyulmuştu elleri. Soyuk olan kısımlar bembeyazdı. Kirpiyi keserken ben bakamadım, ama etini yerken gördüm. Beyaz, tavuk etine benziyordu.

O gece yataklar, yorganlar sap tepesinin yanına getirildi, yatmadan önce etrafı seyrettim. Fazla bir şey görülmüyordu. Sadece ağaçların ve evlerin silüetleri... Ortalık sessiz sayılırdı, cırcır böceklerinin ve kurbağaların sesleri de olmasaydı. Ninemin evinin olduğu yer tepedeydi, o nedenle derenin, demiryolunun olduğu taraf çok ilerilere kadar görülebiliyordu. Çerkezköy tarafında birkaç lamba ışığı vardı. Sol taraf ise hiç ışıksızdı, ıssız bir yer izlenimi veriyordu bu yüzden. Yattık. Küçük abim “Yıldız kaydı” dedi. Ben de görmüştüm, gökyüzünde bir ışık, bir müddet aşağı doğru gidip kayboldu. Büyük abim “Tamam, konuşmayalım artık. Uyuyacağız.” dedi. Yol tarafından bir adamın öksürük sesi duyuldu. Kosvolunun kahvesinden evine giden biri. Öksürük sesini köpek havlamaları izledi. Sonra, sokak gene derin bir sessizliğe teslim oldu. Gözlerim gökyüzünde Küçükayı ve Büyükayı takım yıldızlarını ararken uyuyup kalmışım. Sabahleyin uyandığımda yorganın ıslandığını farkettim. Gece çiy yağmış.

Ninem fırının kapağını açıyor. Ekmek kokusu her tarafı sardı. Kürekle ekmekleri tek tek çıkarıp sofranın üzerine dizdi. Sofrayı aldı, aşevine götürecek. Akiş etrafında dönüyor, onu kovaladı. Üç-dört adım atınca, bu sefer bir tavuk ayağına dolandı, ona da söylene söylene içeri girdi.

Yarın inekleri gütmeye gitmek istersem bu gece erken yatmalıymışım. Ninem öyle dedi. Ben de akşam yemeğini yer yemez yatıp uyudum.

 

 

Ninem beni uyandırdığında ortalık aydınlıktı, ama galiba güneş henüz doğmamıştı. Annem ve kardeşlerim uyuyorlardı. Gürültü etmeden giyinip odadan aşevine geçtik. Bir bardak sıcak süt içtim. Ninem, kendi eliyle dokuyup diktiği yeni, rengarenk bir heybeye bir ekmek, suda haşlanmış bir yumurta, küçük bir çömlek işimik(ekşimik), bir baş soğan ve bir de bıçak koydu. Ocaktaki ateşin üzerini külle örttükten sonra feracesini giydi, heybeyi boynuna astı ve dışarı çıktık.

Eline bir sopa alıp, sayanın eski, kir içindeki kapısını gıcırdatarak açıp içine girdi. Az sonra da önden kara inek, arkasından da sarı inek sayanın kapısında göründüler; en arkada da ninem...

Avludan yola çıktık. Her taraf toz toprakla karışmış hayvan dışkısıyla doluydu.. Ninem beni uyardı:

-Dikkat et, pisliklere basma!

-Ne olmuş buraya böyle?

-N'olacak? Te orada giden bok arabasından dökülmüş.

Gerçekten de Kosvolu'nun Kahvesinden az ileride tepeleme hayvan dışkısı doldurulmuş bir at arabası, üzerindekileri etrafa saça saça gidiyordu. Sürücüsü tabii ki arabanın üzerinde değildi; elindeki kamçıyla yerden hayvanları haydayordu Meğerse, ürünlerden daha fazla verim almak için köylüler, hayvan dışkısını gübre olarak kullanırlarmış.

Biz arabanın geçtiği yoldan fazla gitmedik; çünkü Topçu Çayır'ından sağa döndük. İnekler iki tarafa sallana sallana yürüyorlardı. O sırada Akiş'in de bizimle geldiğini gördüm. Nineme söyledim:

-Elleşme gelsin, ekmek ona da (y)eter, dedi.

Köy odasının yanından geçip Sığır Yolu'na çıktık. Bu yol Kızılpınar'daki en geniş yol olmalıydı. Nineme sordum:

-Ö(y)le... dedi kısaca.

Köyün sığırları sabahleyin erkenden bu yolda toplanırmış. Bazılarını sahipleri buraya getirirmiş bazıları da kendi gelirmiş hayvanların. Hepsinin toplandığını anlayınca, sığırtmaç hayvanları meralara doğru götürürmüş. Akşam hava kararmadan da sürüyü gene buraya, yani Sığır Yolu'na getirip bırakırmış. Her hayvan buradan evine, sayasına kendi başına gidermiş. Ninem de geçen sene inekleri sığırtmaça vermiş, bu sene kendim güderim diye düşünmüş. Çünkü sığırtmaç her hayvan başına, para ya da belli miktarda ekin alırmış.

Sığır yolu olduğu için her tarafta bolca tezek vardı. Kurumuş olanlar ve dumanı tütenler... Bu yolda dakikalarca yürüdük. Ta İkiztepeler görünene kadar. Ama biz İkiztepeler tarafına değil de sağa dönerek yola devam ettik. İleride bir kuyu vardı. Yanına gelince aklıma su geldi:

-Nine, biz su almayı unuttuk. Dedim.

-N'apcaz suyu? Da(ğ)da her taraf su... Deyip kuyudan su çekti. Biraz içtim. Elimi yüzümü de yıkadım. Kuyunun başına gidip içine baktım, çok derindi, dibindeki su kıpır kıpırdı. Hem korktum hem de hoşlandım kuyunun içini seyretmekten. Ninem bıraksaydı da biraz daha kuyu başında kalsaydım.

Güneş çıkmış ve ortalığı ısıtmaya başlamıştı. İnekler, yolun kenarındaki otları yeyip, sallana sallana yürüyüşlerini sürdürüyorlardı. Kara inek her zamanki gibi gene açgözlülüğünü gösterdi. Yerdeki otları yerken, bazen ani bir hareketle başını yanındaki tarlaya çevirip bir mısırı koparıyordu. Ninem bu hareketini görünce, elindeki sopayı fırlattı. Sopa ona vurmadı, ama kara inek mesajı almış olmalı ki tarlanın yanından uzaklaştı.

Sabah güneşi, yükselmeye başladı. Otların üzerindeki su damlacıkları parlıyor; ben artık bunun gece yağan çiy sonucunda oluştuğunu biliyorum. Bir at arabası son sürat geliyor. Bir delikanlı elindeki kamçıyı bazen havada sallıyor, bazen de bununla atlara vuruyor. Atların ayakları ve arabanın tekerlekleri ortalığı toza boğuyor. Ninem ortalığı toza bürüyen arabaya kızgın; söyleniyor, hatta homurdanıyor. Gözlerimi ovuşturuyorum giren tozları çıkarmak için; çıkmıyor, daha beter oluyor, gözbebeğim acıdığından ovuşturmayı bırakıyorum. Ağzıma bile toz girmiş; dişlerim gıcır gıcır ediyor; defalarca yere tükürüyorum tozlar çıksın diye. At arabası gözden kayboldu bile.

Önümüzde bir koyun sürüsü var. Hızımızı yavaşlatıyoruz sürü gitsin diye. Koyunların en arkasında çoban, boynunda kocaman bir torba asılı, elinde sopası var; onun yanında da iki tane iri çoban köpeği görüyorum. Köpekler durup arkalarına bakıyorlar. Akiş'i farkettiler demek ki. Akiş de onları görünce benim arkama geçti. Çoban köpekleri kulaklarını dikleştirip bize doğru gelmeye başladılar, amaçları Akiş'e saldırmak. Akiş, onlara hırladı, belini biraz kamburlaştırdı, yüz hatları gerildi ve iri keskin dişleri göründü. Oldukça çirkinleşmişti. Aynı hareketleri çoban köpekleri de taklit etti. Restleşiyorlardı. Bilhassa Akiş'in blöf yaptığını düşünüyordum. Öyle ya hem benim arkama saklan hem de kabadayılık tasla... Olacak şey mi! Yanılmışım, çünkü Akiş aniden öne doğru fırladı; kavga etmeye karar vermişti. Köpeklerden biri Akiş'in üzerine atladı, boğaz boğaza bir dövüş başladı. Yerdeki tozlar havalandı; öyle ki hangisi Akiş, hangisi çoban köpeği ayırt edemez oldum. Dikkat kesildim ve Akiş'in bu köpeği altına aldığını, burnunu ısırdığını gördüm.

Köpeklerin canhıraş sesleri hem üzücü hem de rahatsız edici ve hem de korkutucuydu. Dövüş yerinden biraz uzaklaştım, geriye doğru gittim. Öteki köpek de kavgaya katıldı. O da Akiş'in üstüne çıktı. Akiş'ten gelen acı çektiğini belirten sesler daha da arttı, buna rağmen bir köpeğin bacağını kapmış; bırakmamak için direniyordu. Diğerleri de ona ölümüne saldırmaya devam ediyorlardı. . Tam bu sırada ninem köpeklerin üzerine yürüdü, sopasıyla vurmaya başladı. Çoban köpekleri Akiş'i bırakıp birkaç metre geri çekildiler, ama kaçmadılar. Birinin burnundan diğerinin de alnından kan akıyordu. Akiş'in de sol kulağı, karnı, sağ bacağının üstü yaralıydı, kan süzülüyordu yaralarından... Çoban köpekleri tekrar saldırmaya hazır görünüyorlardı, sahipleri geldi ikisini de götürdü. Ninem, çobanın arkasından bir hayli söylendiyse de adam hiç umursamadı.

Tarlalarda mısır, gündöndü, ekin ve bostan var. Bazı tarlalar sürülmüş, ama ekilmemiş boş duruyor; bunlar nadasa bırakılmış olmalı. Bazıları da ne ekili ne de sürülü; yani keleme olmuş. Ninem, anlatmaya başladı:

-Bak bu tarla Cambazoğulları'nın, keleme olan Afiler'in, onun yanındaki ekin ekili yer Kunçuoğulları'nın, bostan Molla İbra(h)im Oğulları'nın, tee o yamadaki Topçular'ın, sa(ğ)daki gündöndü Pati Samiler'in, patos olan yer Kafalılar'ın, onun yanı Yarenler'in, Durbaklar'ın da bir yeri olacaktı burada ama galiba geride kaldı, tobu da A(h)met (H)İlmiler'in Salisinin, öteki patostan dere çatağına kadar olan yerler de (H)alil Aga'nın....

Ninem neredeyse bütün köyü sayacak; oysa ben bu insanları nereden tanıyacağım! Aslında çok konuşan bir kadın değildi ninem ama şimdi durmadan bu tarla sahiplerini bana anlatıyordu. Bir yerden sonra ben de artık dinlememeye başladım. O konuştu, konuştu...

Yolun sağ tarafında çayırı bol ve geniş bir yer var. Hayvanlar o tarafa yöneldi; biz de. Burada kalacağımız süre uzun olacak gibi. Büyük bir meşe ağacının gölgesine, çimenlerin üzerine oturduk. Burada dikkatimi çeken, her tarlada en az bir ağacın ekili olmasıydı. Ağaçların hemen hemen hepsi de tarlaların kenarındaydı. Böylece ağaç yüzünden tarladan ekili alan kaybedlmemiş oluyordu. Ağaçların altında yemek yiyorlar ya da dinleniyorlardı. Nefis bir koku geldi burnuma. Kekikmiş kokan. Etrafta kekik doluydu; mor çiçekleri vardı. Kokusu hoşuma gitti; derin derin nefes aldım.

Ninem, heybeden bıçağı çıkarıp biraz ileriye gitti, toprağı eşelemeye başladı. Geri döndüğünde elinde havuca benzeyen, beyaz renkli bir yumru vardı. Eliyle bunun üzerindeki toprağı temizleyip bana verdi. Aldım. Elimde tutuyorum, bir yandan da ona bakıyorum. Hafifçe gülümsedi:

-Yesene! Keçi memesi o, ye! Dedi.

Yemeğe başladım. Oldukça lezzetliydi. Bitirdikten sonra bir tane daha istedim, ninem aramaya başladı. . Başka bulamadı, ama eli boş da dönmedi. Bu sefer elinde yeşil yapraklar vardı. Bu da kuzukulağıymış. Tadı hafif ekşi bir ot. Sabah erken kalktığım için uykumu alamamıştım. Esnemeye başladım. Ninem anladı, hemen feracesini yere serdi yatmam için. Kekik kokuları içinde uyudum. Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum. Uyandığımda güneş henüz tam tepemize gelmediğine göre fazla uyumuş sayılmazdım. Akiş yanıbaşımda duruyordu, bir tehlikeye karşı hazırlıklı olmak ister gibiydi. Bir yandan da çoban köpeklerinin açtığı yaralarını yalıyordu.

Biurada biraz daha oyalandıktan sonra yola koyulduk. Bir rampanın başına geldik. Burasının adını söyledi ninem ve de uyardı:

-Bura Abdulla(h) Yama; çok diktir. İnerken dikkatli ol, sakın koşarak inme!

İnekler rampayı inmede tecrübeliydi. Yavaş adımlarla gidiyorlardı; kaymaya başlarlarsa duruyorlar ve dört ayaklarını fren gibi kullanıyorlardı. Daha sonra gene yürümeye devam ediyorlardı.

Birden ninem beni yol ortasından kenara çekti. Ne olduğunu sonra anladım. Yokuş aşağı bir eşek arabası geliyordu. Kırık dökük bir arabaydı. Bir adam eşeklerin yularını eline alıp, arabanın en önüne geçmiş, hayvanların hızını azaltmaya çalışıyordu. Bunu yapabilmek için bazen boyunduruğu geriye doğru iteliyor bazen de elindeki sopayla eşeklerin kafasına vuruyordu. Adamın bir ara düşeceğini sandım, son anda düşmekten kurtuldu. Düşseydi, belki de üzerinden geçen arabanın altında can verirdi. Düşüncesi bile rahatsız ediyor...

İnekler arabanın sesini duyunca mı yolun kenarına kaçtılar, yoksa bir şeyler yemek için mi, bilmiyorum. Ama o sırada ikisi de yolda değildi. Arabanın içinde oturan feracesi sırtında bir kadın vardı. Bu kadın, araba sağa sola savrularak giderken aşağıya düşmemek için arabanın kenarlarındaki kanatlarından birine sıkı sıkıya tutunmuştu.

Eşek arabası yanımızdan geçerken Akiş havlamaya başladı. Eşekler ürkünce hızlarını artırdılar. Ninem Akiş'e kızdı, sesini kesti. Sağa sola yalpa yapan bu döküntü arabanın parçalanacağını zannettim. Beklediğim olmadı.

Eşek arabasını yokuşun sonuna ininceye kadar heyecanla takip ettim. Neyse ki sağ salim aşağıya ulaştı. Orada rampanın başladığı noktada, yukarı çıkmak için bunun inmesini bekleyen ekin demeti yüklü bir at arabası vardı. Kırık dökük araba yanından geçince, bu yavaş yavaş yokuşu tırmanmaya başladı. Sürücü arabanın yan tarafında yürüyor, atlara komutlar veriyordu. Atlar yokuşu çıkmada oldukça zorlanıyorlardı; bazen durur gibi oluyorlar, sürücünün bağırması ve kırbaçlamasından sonra bir gayretle tekrar yürümeye başlıyorlardı.

Biz de rampanın sonundaki küçük bir köprüye kadar geldik. Bundan sonrası rahattı. Dilediğimiz gibi gidebilirdik. Köprüyü geçince sağa doğru ayrılan bir yol daha vardı, biz buraya dönmedik doğru devam ettik.

Çok sayıda tarlanın yanından geçtikten sonra yan yana iki tane üzüm bağı gördüm. Bunlardan ikincisi Osman dedeme aitmiş. Bağın içinde üzeri saptan küçük bir kulube ve yazın sıcak gecelerde kullanmak için yapılmış bir çardak vardı. Kenarlarındaki vişne ağaçlarının kızarmış meyveleri ağzımı ekşitti.

Acıktığımı söyledim nineme. İleride bir çeşme olduğunu, orada hem hayvanları sulayacağımızı, hem de karnımızı doyuracağımız cevabını aldım. Gittik, gittik; çeşme yok görünürde. Belki de fazla bir yol gitmedik, ama aç olduğum için bana uzunmuş gibi gelmiş olabilir.

Nihayet... Çeşmeye geldik. İnekler yalaktaki suya yumuldular, Akiş de... Dakikalarca su içtiler. Ninem Akiş'i yıkansın diye yalağın içine attı. Meğerse Akiş'in yıkanmaya hiç niyeti yokmuş; son hızla yalağın dışına atladı. Ancak vücudunun yarısına su değmiş olabilir. Dışarı çıkınca zaten silkinerek bu suyu da vücudundan attı. Bizi de biraz ıslattı tabii. Ninem, hatasını sonradan farketti:

-Tüü, yaralı (h)ayvanı suya attım, diyerek pişmanlığını belirtti.

Karnı doyan, suyunu da içen inekler, yere çöküp geviş getirmeye başladılar; arada sırada kuyruklarını da sallıyorlardı.

Ninem yiyecekleri çıkardı. Bir parça ekmek koparıp bana verdi. Haşlanmış yumurtayı da soyup bana uzattı. Ben yumurtayı aldım ve birlikte yememizi teklif ettim, kabul etmedi; yumurta yemekten bıktığını söyledi; ekmek, soğan ve ekşimik yedi. O yerken bir bembeyaz ekşimik, bir de ninemin eli gözüme ilişti. Bunlar arasındaki tezat dikkatimi çekti. Ninemin eli kuru-zayıf, buruşuk, kara ve damarları kocamandı... Yüzüne ilk defa bu kadar dikkatli baktım: Gözleri bir çukurun içine gömülmüş, kaşlarının bir kısmı dökülmüş, yanaklarındaki deriler sarkmış, dudakları ağzının içine doğru kaçmış... Acıdım, ona karşı çok güçlü bir merhamet duygusu belirdi içimde. Onu incelediğimi görünce merakla gözlerini bana dikti; bakışlarımı kaçırmak zorunda kaldım.

Biz yerken Akiş'in gözleri hep üzerimizdeydi. Bir parça ekmek koparıp ona da verdik. Kocaman lokmayı bir kerede yuttu. Bir parça daha verdik, gene yuttu... Galiba bu hayvan ağızda çiğnemek nedir bilmiyordu. Buna rağmen iki kere daha ekmek attım Akiş'in önüne...

İki tane çocuğun getirdiği iki at, iki eşek ve üç tane de koyun daha yalaktan su içti. Akiş bunlara dik dik baktıysa da sesini çıkarmadı. Karnımızı doyurup kalktık, geri dönüp geldiğimiz tarafa doğru yürümeye başladık. Galiba eve dönüyorduk. Hayır, dönmedik. Çünkü daha sonra keleme bırakılmış büyük bir tarlanın içinden ilerlemeye başladık. Bu tarla nineminmiş ve buraya Sarı tarla denirmiş. Sarı tarladan çok öteye gittik. Kızılcık ağaçlarının çokça olduğu bir yere geldik. Etraf çimen doluydu. İnekler yemeye başladılar. Kızılcıklar çok az kızarmıştı, yani daha henüz olmamışlardı. Kızılcıkların arasında farklı bir ağaç gördüm, ayvaymış. Üzerindeki meyveler tavuk yumurtası kadardı ve tüylüydü. Bir tane kopardım. Ninemin yenmeyeceği konusunda beni uyarmasına rağmen ısırdım. Diş batırmak bile zordu bu meyveye ve tadı ağzı acayip buruyordu. Tükürdüm ve elimdekini de attım.

Gündöndü ekili bir tarlanın yanından geçerken ninem bir tane koparıp bana verdi. Yeni doğmuş bir çocuğun kafasından bile ufak bir gündöndü kafası. Kurumuş. Çekirdekleri küçücük, içinden çıkanın ise ne kadar olduğunu söylemeye gerek yok.

-Bu tarla bizim. İleride bir de ekin ekili tarlamız var. Buraya Tayyibin Kaynağı deriz. Suyuna içmekle doyulmaz. Dedi.

Bu tarlanın bitişiğindeki tarlada yüzleri ve kafaları tülbentle sarılı, sol ellerinde parmaklarını korumak için taktıkları tahta ellik ve sağ ellerinde orak, ekin biçen dört kız ve asık suratlı bir ahlat ağacının altına serdikleri bezin üzerine sofra hazırlayan iki kadın vardı. Hepsi de ayaklarına uçkurlu, ağı bol olmayan eski birer şalvar giymişlerdi. Kızlar hem türkü söylüyor hem de işlerini yapıyorlardı; öyle ki sofra hazırlama işini bitiren kadınlar onları yemeğe çağırmak için birkaç defa seslenmek zorunda kaldılar.

Ninemi görür görmez kadınlardan biri:

-Aşşe abu, (h)oş geldin. Gel ekmek yeylim. Dedi.

-Biz yedik, dedi ninem.

Bunun üzerine öteki kadın:

-Belki kızan açtır, o yesin, dedi. Ninem:

-Yemez o, yemez! Diyerek benim adıma konuştu.

Biz de bu asık suratlı ahlat ağacının altına oturduk. Ondan hiç hoşlanmamıştım. Bunun nedeni bir keresinde daha olmamış bir ahlatı yemeye kalktığımda başıma gelenler olabilir miydi?

Kadınlar ve kızlar yemeğe başlamadan önce başlarını ve yüzlerini örten tülbentlerini çıkardılar. Kızlar güzeldi, biri hariç. Çünkü o çirkin kızın arı sokmuş da şişmiş gibi yanakları, pörtlemiş gözleri, gülerken gördüğüm çarpık dişleri hiç hoşuma gitmemişti. Ondan biraz da korkmuş olabilirim.

Kadınlar ve kızlar bir yandan yemek yerken bir yandan da ninemle konuşuyorlardı. Sofralarında peynir, ekşimik, soğan, domates, salatalık ve hoşaf vardı. Akiş, terbiyesini bozmadan uzaktan yemek yiyenleri gözlüyordu. Demek ki bu sofranın başkasına ait olduğunu o da biliyordu.

Karınlarını çabucak doyurup sofrayı topladılar ve sofra bezinin içindeki ekmek kırıntılarını birkaç metre ileriye götürüp dökmeye giderken, Akiş'i de çağırdılar. Akiş, terbiyeli davranmasının karşılığını görmüştü. Oraya gitti ve ağzına göre olan artık yiyecekleri yedi.

Kadınlar ve kızlar ağacın altına uzandılar, dinleneceklerdi. Yemeği biraz hızlı yemelerinin sebebi dinlenmeye vakit ayırmak düşüncesi olabilirdi. Ninem ayağa kalktı, ben de kalktım ama eliyle oturmamı işaret etti. Gitti, inekleri biraz daha ileriye doğru, otun bol olduğu yere sürüp geri geldi.

Ağacın altında çimen azdı, çoğu kuru topraktı. Yerde az da olsa ağaçtan düşmüş ve çürümüş ahlatlar vardı. Temiz ve biraz da çimen olan bir yer bulup ben de sırtüstü uzandım, gözlerim açık. Ağacın dalları arasından mavi gökkubbeyi seyrediyorum. Yılışık bir rüzgâr yüzümü yaladı geçti; tam başımın üzerinde bir kelebek dolaşıyor. Bir de sinek musallat oldu bana; alnıma konuyor, elimle kovalıyorum, kaçıyor, çok geçmeden gene konuyor. Buralarda karasinek olması biraz tuhaf, ama var işte. Ve nedense gelip beni buluyor.

Kızların hepsi yarım saat kadar sonra kalktı. Kıpır kıpırdılar. İki kadın kalkmadı, yatıyorlar hâlâ. Kızların ellerinde nerelerinden çıkardıklarını görmediğim yuvarlak, küçük krem kutuları var. Yüzlerini kremle buladılar, kutunun kapağını kapattıktan sonra bunu elleriyle iyice yüzlerine yedire yedire yaydılar. Tülbentle kafalarını ve yüzlerini kapattılar. Şimdi bana “O, çirkin kız hangisi?” diye sorulsa cevap veremezdim. Hepsi birbirinin aynısıydı; çünkü tülbentteki açık kalan yerden sadece gözlerinin bir kısmı görünüyordu.

Ninem kızlara laf atmaya başladı:

-Kancıklar, süslenseniz n'olacak? Güneş yakmasın diye krem sürersin, ama ce(h)ennem yakacak, ce(h)ennem...

Kızlar cevap vermediler, sadece kıkırdadılar. Oraklarını ellerine alıp biçmeye kaldıkları yerden devam ettiler. İki kadın da onları takip edince biz ayağa kalktık, inekleri aramaya başladık. Görünürde yoktular.

İnekleri bir ağacın altında yatarken bulduk, başbaşa vermiş iki insan gibi karşılıklı oturuyorlardı sanki... Bizi görünce memnun olduklarını sanmam, bakışları hiç de dostça değildi... Eve dönme zamanı gelmişti.

Geldiğimiz yollardan, tarla içlerinden ve kenarlarından geçiyorduk. Ekili olmayan tarlaların içinden geçerken ayrık otlarının ayağıma dolaşması hiç hoşuma gitmedi, yani beni rahatsız etti, canımı acıttı.

Abdullah Yama'ya yaklaştığımızda yokuşu nasıl çıkacağım kaygısına kapıldım. Boşunaymış. Çünkü yamaya gelmeden önceki yol ayrımından sola dönüp devam ettik. Sağ tarafımızda küçük bir dere akıyordu. Suyu çok azdı. Sadece yağmur yağdığında dirilen, ölü bir dere bile denebilirdi. İçine girilse ancak ayak bileklerine kadar gelirdi suyu. Sol tarafımızda ekili tarlalar ve kepir yerler vardı. Yol boştu, bizden başka kimsecikler yoktu. Bu ıssız ve sessiz yolda yürüdük, yürüdük... Hava değil ama manzara çok soğuktu. Çoğu yerlerde yolun iki tarafındaki ağaçların dalları birbirlerine yaklaşmış, loş bir görüntü ortaya çıkarmıştı.

Yol dereden uzaklaştı, araya tarlalar girdi... Ninem burada da başladı tarlaların sahiplerini saymaya:

-Te bu Komitler'in, onun yanından tii o a(ğ)açlı yere kadar olanlar Kafalılar'ın, sa(ğ)daki Tabaklar'ın, yanıbaşındaki bostan İreyizlerin ama kıra(ğ)ı vurmuş, bundan (h)ayır gelmez artık....

Buğday ekili bir tarlanın yanında durduk. Dolgun başaklar önce birbirine dokunuyor sonra geri çekiliyordu. Aralarındaki kırmızı renkli gelinciklerle seyre değer bir manzara oluşturuyordu. Tarla, dere yatağından başlayıp yola kadar dayanıyordu. Buraya Kunçudere deniyormuş, resmi kayıtlarda ise Demirhandere olarak geçiyormuş.

Tarlanın içinde iki tane kocaman çınar var. Sallanan yapraklarının çıkardığı ses kulağa bir melodi gibi geliyor. Buna buğday başaklarının çıkardığı ses de eklenince daha çok hoşuma gitti. Yoruldum ve acıktım. Bir ağacın altına oturdum. Ninem heybeyi önüme atıp inekleri dereye sulamaya götürdü. Az sonra da geri döndü. O geldiğinde ben tam heybeden aldığım bir ekmek parçasına, daha doğrusu kabuğuna dişlerimi batırmaya çalışıyordum. Dişlerim sertleşmiş ekmek kabuğunu kesebilecek güçte değildi. Ben de yemekten vazgeçip ekmeği Akiş'in önüne attım. Köpek bu sert kabuğu birkaç kere dişleyip iki-üç parçaya ayırıp ağzına aldı ve gene bir kerede yutuverdi.

Bu tarlada, bir de geniş gövdesinden daha önce çok heybetli bir görünüşü olduğu anlaşılan iki-üç metre boyunda, ortasından yarılmış, bu yarığın arasında az da olsa yanık izine benzeyen karalıklar bulunan bir ağaç daha vardı. Sınırdaki tümseğe oturduk, ninem bu kuru ağacın hikayesini anlattı:

Ağacın yaşı bir asırdan daha fazla tahmin ediliyormuş. Bir zamanlar, sadece tarlanın değil bu civarın en uzun ve en yaşlı ağacıymış. Yaklaşık on sene kadar önce ninem ve ona yardıma gelen dört kadın, ekin biçerken hava aniden kapatmış. Gök gürlemeye başlamış (ninem gök gürlemesini “gümbür baba geldi” ya da “somun arabaları geçmeye başladı” diye anlatıyordu), ortalık kararmış, şimşekler daha sık çakmış, gök gürültüsünün şiddeti artmış. Birkaç damla yağmur da düşünce kadınların dördü de bu çınar ağacının altına koşmuş ıslanmamak için. Ninem onlara kızmış, çünkü yıldırım düşme ihtimali en çok olan yer orasıymış. Oradan ayrılıp arabanın altına sığınmalarını ve üzerlerindeki kilitli iğneleri de çıkarıp atmalarını söylemiş. Tabii önce kendi üzerindeki üç kilitli iğneyi çıkarıp ağacın altına fırlatmış. Kadınlar önce kilitli iğnelerini atmak istememişler, ama ninemle de takışmaya cesaretleri yokmuş. Hepsi ne kadar kilitli iğne varsa üzerlerinde çıkarıp ağacın altına atmış ve arabaya yönelmişler. Fazla değil, beş dakika sonra da kulakları sağır eden bir gürültüyle birlikte ağacın kökünden yukarıya doğru bir ateşin çıktığını görmüşler. Çatırtılar arasında ağacın üst kısmı yere düşmüş. Hepsi şaşkın şaşkın bakıp kalmışlar. Bir-iki dakika kadar yağdıktan sonra yağmur dinmiş, gökgürültüsü uzaklardan duyulur olmuş. Daha akşama çok varmış, ama yaşadıkları olayın şokunu üzerlerinden atamayan kadınların çalışacak hali yokmuş. Elleri ayakları titriyormuş, yüzleri kireç gibiymiş.

Eve dönüyoruz. Burnuma süt kokusu gelince etrafa bakındım. İnekler önümde yürüyorlardı. Süt kokusunun nereden geldiği de belli olmuştu. Çünkü, kara ineğin memeleri sütle doluydu, yürürken sallanan memelerinden arada sırada yere süt damlıyordu. Yavrusu adına sevindim, öyle ya nasıl olsa süt bol diye ninem belki daha fazla emmesine müsaade ederdi. Sarı inek için aynı şeyi söylemek mümkün değildi; her zamanki gibi azıcık süt vardı memelerinde.

Eve geldik. Hava kararmak üzereydi. Ayaklarıma kara sular inmişti adeta... İçeri girer girmez yattım, üzerimdeki giysileri bile çıkarmadım.

 

 

● ● ●

 

Anneannem, eşyalarını hazırlamış bekliyor, Osman dedem annemle konuşuyor. Pencereden bir faytonun yanaştığı görülüyor. Kapı tokmağının sesi duyuluyor. Babam, dedemleri terminale götürmek için fayton tutmuş. Dedem ve anneannem dışarı çıkıyorlar, hepimizle vedalaşıyorlar. Annem, elinde bir sürahi su ile bekliyor, arkalarından dökmek için. Ben, son anda dedemlerle birlikte terminale gitmek istediğimi söylüyorum. Dedem onay verince biniyorum faytona. Ben babamla yanyana, karşımızda da anneannemle dedem oturuyor. Faytoncu “Dehh” deyip kamçıyı şaklatıyor, atlar aheste aheste yürümeye başlıyor. Biraz böyle gidiyoruz, ama bu hız faytoncuya yetmiyor; hayvanlara birkaç kere kamçıyla vurup daha yüksek sesle “Deehh” diyor. Atlar koşmaya başlıyor. Tekerlekler çukur yerlerden geçerken sağa sola sallanıyorum. Bir ara düşeceğim sandım. Babam durumu farkedip, kolunu omuzuma koyup destek verdi.

Çarşıdayız. Atlar koşmayı bıraktı. Burada yol düzgün olduğu için fazla sallanmıyoruz. Az sonra Saray sinemasının karşısındaki caddede bulunan terminale geldiğimizde, faytoncu “Bıırrr” deyip dizgini bütün gücüyle çekti, atlar durdu. İndik. Terminalde üç tane otobüs duruyor. Koyu mavi renkli, uzun burunlu bir otobüsün yönü çıkış kapısına doğru çevrilmiş ve üzerinde bir delikanlı var. Aşağıdan aynı yaşlarda bir delikanlının verdiği yolcu eşyalarını yerleştiriyor. Valizler, çuvallar, küçük sandıklar ve bir de üzeri kilimle örtülü bir denk var yerde. Bunlar da yerleşince, yukarıdaki genç, eşyaların üzerine bir branda çekip, bağladı ve arkadaki merdivenden aşağı inip, şoför mahallinden “Z” şeklinde bir demir alıp arabanın önüne taktı. Kolu birkaç kere çevirdi. Motor, gürültülü bir şekilde çalıştı.

Biz yazıhanenin kapısı yanından seyrediyoruz. Eller öpülüyor, boyunlara sarılınıyor, gözyaşları akıtılıyor, sonra da yolcular otobüse biniyorlar. Biz de anneannemle ve dedemle vedaşlaştık. Onlar da otobüse geçtiler, yerlerine oturdular. Anneannem cam kenarındaydı. Beş dakika kadar bekledik. Şoför geldi, yerine bindi, motora gaz verdi, egzosundan siyah dumanlar çıkartarak otobüs hareket etti. Anneannem bize belli etmemeye çalışarak, eliyle gözlerindeki yaşları sildi. El salladık. Gittiler...

Hava soğuk. Üşüyorum; güneşin de benden aşağı kalır tarafı yok, gri-beyaz bulutların arkasında titreyip duruyor; arada sırada hayal meyal görünüyor. Ve sonunda bulutlar tamamiyle kapatıyorn güneşi...

Babama haber verip eve dönmek üzere yanından ayrılıyorum, çünkü o buradan işe gidecek. Duygularım karmakarışık, adımlarım kısa ve yavaş; evin yolunu tutuyorum.

Bir daha dedemi görmedim. Çünkü Kırşehir'den gittikten bir sene sonra ölüm haberi geldi. Ona yaşını her sorduğumda hep -benim o sırada anlamadığım, onu kaybettikten sonra anlayacağım- şu cevabı veriyordu:

-Ölecek yaştayım oğlum, ölecek yaşta...

 

● ● ●

 

Dobromirka'dan gelen göçmenler yerleştikten yüz otuz sekiz sene sonra Kızılpınar...

Otoban yoluyla İstanbul'dan gelirken Çerkezköy sapağından dönünce, uzaktan Tepe mevkiindeki çok katlı binalar hemen dikkat çekiyor. Çerkezköy göründüğünde ise her tarafın bina ve fabrika dolduğu anlaşılıyor. Çerkezköy'den Kızılpınar'a dönünce stabilize yolun yerini duble yolun aldığı, otomobillerin vızır vızır gittikleri görülüyor. Kızılpınar ile Çerkezköy yolunun ortasında bulunan, yolcuların su içip, elini yüzünü yıkadıkları, hayvanlarını suladıkları Rıfatın Çeşmesini ve hemen yanında gölgesinde dinlenilen meşe ağacını boş yere aramayın! Çünkü ağaç kesilmiş, çeşme üzeri asfaltla kaplanmış yani yok edilmiş. Kızılpınar'ın ilk girişinden hemen önce yer alan daracık Domuz Dere Köprüsü de yok artık; duble yolun üzerinden geçtiği kocaman bir köprü yapılmış oraya.

Kızılpınar'daki daracık sokakların yerini geniş caddeler almış; Domuzdere'deki tarlaların hatta çatakların üzerlerinde bile binalar yükseliyor. Kızılpınar'ın ikinci girişinde, hemen karşınıza çıkan küçük camiiyi görürüm sanmayın, yıkılmış yerine kocaman bir camii yapılmış. Ya yüz seneden fazla tüm Kızılpınarlıların su ihtiyacını karşılayan, suyu yazın serin kışın ılık akan o tarihi çeşme nerede? Etrafındaki asırlık çınarlara ne olmuş? Orası da artık bir cadde...

Ninemin evinin olduğu yeri arıyorum, zor da olsa buluyorum. Buluyorum ama, ninemin duvarları kerpiç, çatısı sap evi, sayası, samanlığı, mısır ambarı; dut ağacı, ninemin Ömer daysının eriği, Urumkuş'taki armut ağacı nerede? Yok, yok... Avlunun her tarafı bina dolu... Tokattan çıkıp da Kosvolu'nun bakkalına gittiğim daracık yazın tozlu, yağmurda çamurlu Terziara sokağının yerini geniş bir cadde almış.

Kenar mevkiindeki tarlaların hepsinin üzerinde çok katlı binalar yükselmiş. İkiztepeler'i görmek için bu binaların olduğu sokakları aşmak gerekiyor. Aştıktan sonra da, binaların İkiztepeler'e yaklaştığı fark ediliyor. Üstelik binlerce yıldır hiç kimsenin dokunmadığı bu tümülüsler yani anıt mezarlar, son zamanlarda define avcılarının saldırısına uğramış, yaralanmış. Bu aç gözlü insanlar, iş makinesi getirerek İkiztepeleri yıkıp altından define çıkarmak amacındaymışlar. Kepçe defalarca inmiş tepelerin sırtına, bereket bunları gören olmuş ve jandarmaya haber verip daha büyük bir tahribatın önüne geçilmiş.

Abdullah Yama'ya yokuşun bittiği yere, on üç-on dört katlı çok sayıda blogtan oluşan bir site dikilmiş. Bu sitenin karşısında ve arkasında bulunan bütün tarlalar parsellenmiş, yani buralar da yeni sahipleri beton yığınlarını bekliyorlar.

Demiryoluna paralel akan, kadınların çamaşır yıkadıkları, ev yapacakların kerpiç dökmek için suyundan faydalandığı, çocukların yazın serinlemek için yıkandıları, bazen de dikiş iğnesini ısıtıp, büküp yaptıkları oltanın ucuna solucan takıp balık tuttukları dereye ne olmuş dersiniz? Dere akmaya devam ediyor, suyu da çoğalmış: ama bu suyun içinde bırakın balığı malığı kurbağa bile yaşamıyor artık. Siyah, yeşil, sarı, gri, kırmızı karışımı acayip bir renk almış o güzelim deremiz... Zehir saçıyor. Derede yıkanmak mı? Sakın ha! Çünkü Çerkezköy'ün yüzlerce fabrikasının atığını taşıyan bu dereye elini ya da ayağını sokmak bile cesaret ister! Kısacası yatağı var, suyu var; ama bu bizim deremiz değil.

Dobromirka'dan buraya göç eden Kızılpınar'ın yerlilerine ne olduğu sorusu akla gelebilir. Kızılpınar'da yaşayan insanlara bunları sorarsanız tuhaf tuhaf yüzünüze bakacaklardır. Belki de bazıları bakmakla yetinmeyip “Dobromirka ne demek?” sorusunu size soracaklardır.

Kızılpınar'ın yerlileri dede, baba topraklarını para edince satıp satıp elden çıkarmışlar. Çocuğuna düğün yapmak, araba almak, şehirde bir daire sahibi olmak gibi kendince haklı nedenlerden dolayı....

Kızılpınar'da yakın zamana kadar bin kişi bile yaşamazken, şu anda nüfusu kırk bin civarındadır. Bu rakam çok kısa sürede yüz binlere ulaşacaktır. Şimdilerde Kızılpınar'da Türkiye'nin her tarafından gelip yerleşmiş insanlar var.

Köyüme yapılanlar öfkemi kabartıyor, “Alın apartmanlarınızı, fabrikalarınızı, otomobillerinizi, yollarınızı; verin Kızılpınarımı!” Diye bağırmak istiyorum!

Neden böyle oldu? Kızılpınar, nasıl bu hale geldi? Cevap gayet basit: Göçe göçe....

-SON

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

KAYADAN DOĞAN KIZ
Hakas Türklerinin Altın Arığ Destanı, 112 sayfa
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL  

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün433
mod_vvisit_counterDün1553
mod_vvisit_counterBu Hafta7531
mod_vvisit_counterGeçen Hafta10770
mod_vvisit_counterBu Ay24429
mod_vvisit_counterGeçen Ay0
mod_vvisit_counterToplam17175215

Şimdi: 89 misafir, 3 bots var.
IP: 3.91.157.213