ERMENI MEZALIMI VE ERZURUM’UN CILESI

  • Yazdır

 

Kamil Dogan

Arkadasimla evimizin daminda bos mavzer kovanlariyla oynuyorduk. Birden sehir yolundan koyumuze dolu dizgin üc atlinin geldigini gorduk. Biz bu heyecanli gelise dalmistik ki, arkamdan bir elin siddetle beni kaptigini hissettim. Bu el, sefkatli anamin eliydi. Beni gozyaslariyla bagrina bastirip arkadasima: “Haydi oglum sen de eve in anan seni bekliyor” dedi. Cunku o hazin ölüm yolculuguna onlar da hazirlanacaklardi. Ben bu telastan hic bir sey anlayamamistim. Bizler o zaman hurriyetin ne demek oldugunu nereden bilecektik.

Sene 1918, mevsim martin ilk gunleriydi. Her taraf bir metrenin ustunde derin karlarla kaplandi. Ancak koyden koye bir cizgi halinde cignenmis kar yollari vardi. Anamla eve indigimizde gordugum manzara cidden cok hazindi. Ben o zamanlarda alti yaslarinda bir cocuk oldugum halde, o anda gorduklerim ruhumun derinliklerinde oyle iz yapmistir ki, bu aci manzarayi omrumun sonuna kadar unutmayacagim. Bu aci olaylari ve o gunku duygularimi gelecek nesillere ibret alinacak bir MIRAS olarak birakiyorum.

Evet, eve inmistik. Her taraf bir anda toparlanmis, yukte hafif pahada agir ne varsa alinmis ve bohcalanmisti. Herkes yol icin kendini hazirliyordu. Aman Allahim, o ne hazin manzara, ne sIkici anlardi… Herkes saskin, her taraf perisan, kimin ne yapacagi, nereye gidecegi, kime siginacagi belli degildi. Butun umitler kirik. .. Allah’tan baska ne yardimcimiz var, ne de siginacak bir karargahimiz … O anda imdadimiza yetisebilecek maddi bir kuvvetin belirtileri dahi yok ufuklarda. Bizler bu haleti ruhiye icinde olum yolculuguna hazirlaniyor-duk. Ama umitsizdik. Burada soyle bir misal vermeyi pek luzumlu ve faydali goruyordum.

Soyle ki:

Hayat belirtilerini tamamen kaybetmis bir vucut nasil korkar, çürür ve parcalanirsa, bir vucuda benzeyen toplum da aynidir. Onun da hayati istiklalidir, hurriyetidir. Bundan yoksun dusen bir millet de yok olmaya mahkumdur. Iste bizler o anda bunun istirabini cekiyorduk. Hayatta her sey cekiliyor ama istiklalsiz ordusuz bir zaman asla cekilmiyor. Hele bizim gibi tarihi san ve serefle dolu olan ve hurriyetsizligin ne demek oldugunu bilmeyen bir milletin evlatlari oldugumuzu da dusunursek, manzaranin vehameti kendiliginden ortaya cikiyor.

Ne ise. Biz yine o hazin yolculuga devam edelim: Aglamaktan gozleri kanlanan anam solmustu. Bir taraftan beni hazirliyor, diger taraftan henuz iki yasinda olan kiz kardesime bakip icinden dolup dolup tasiyordu.Bunu gerci bana sezdirmiyordu ama agladigini, goz pinarlarindan dokulen yas tanelerinden anliyorum.Acaba anam o anda ne dusunuyor ve ne icin agliyordu ? Ben bunlari o zaman ne bilecektim.Belki anam esir babami ve amcami dusunuyordu. Belki de sanli ordumuzu ve kahraman Mehmetcigi dusunuyordu. Eger onlar olsaydilar bu felaketler basimiza gelmeyecekti. Bunu anam cok iyi biliyordu. Daha dun himayemizde yasayan nankor, soysuz Ermenilerin baltalari altinda kan dokup can vermeyecektik diyordu.

Iste anam bizi bu ruh hali icin de hazirliyordu.Benim her tarafimi sarmis,ayaklarima ust uste yun coraplar giydirip,daha evvelden hazirlanmis cariklari uzerine cekiverdi. Diger taraftan kardesimi de kundaklayip harekete hazir vaziyete getirmisti ki o anda kulaklarimizi tirmalayan muthis silah sesleri duyulmaya basladi. Bu silah sesleri (Dersimli) dedigimiz birkac milis vatandasimizin ve bazi koyumuz ihtiyarlarimizin istirakiyle Ermenilere acilan silah sesleri idi. Buna karsilik veren Ermeni cetelerinin silah sesleri de buna karisinca bizdeki heyecan son haddini bulmustu. Bu karsilikli ates koyumuzu alt ust ediyordu. Durumumuz cok ciddi tam manasiyla feci idi. Ölüm, hepimiz icin bir an meselesiydi.

Ermeniler, koyumuzu durmadan mitralyozlerle tariyorlardi. Oyle ki: damlara ve duvarlara carpan cekirdekler adeta siddetli bir dolu yagisini andiriyordu.Eger o silahlara karsi konulmamis olsaydi, koyumuzde tek bir kisi kalmamisti. Karsilikli bu musademe ceyrek saat devam etti. Gunes coktan daglarin arkasina suzulmus, gurubta aksam kizilligi tullenmisti. Gurubun o tatli pembelikleri az daha matemlere burunecekti. Bu gun yasayan bizler, o gunun masum sehitleri olacaktik. Hayatimizi o kahraman birkac Dersimli milise borcluyuzdur.

Bizler harekete hazir oldugumuz halde basimizi disariya cikartamiyorduk. Musademe butun siddetiyle devam ediyordu. Aksam karanligi basinca ates kesildi. Bu musamede iki Ermeninin vuruldugu, koye gelen iki binek atindan anlasiliyordu: Bizden ise yakin akrabamizdan Isa Dayi’nin uc yaslarindaki kucuk kizi disari cikarken ablasinin kucaginda vuruldu. Ermeniler bizi diger koylerdeki gibi baltalar sunguler, kursunlarla veyahut evlere doldurup yakmakla imha edeceklerdi. Cunku o alcaklarin planlari bu idi. Bunlari bildigimiz icin koyumuzu bir an evvel terk etmeye calisiyorduk. Arkadasimla hayretle seyrettigimiz o uc atli, Ermenilere olum sacan, hayatimizi kurtaran ve yukarida adi gecen kahraman milislerdi.

Biraz sonra ates kesilmis, her taraf zifiri bir karanliga gomulmustu. Mehtap yoktu. Gokyuzu bulutsuzdu. Bize ancak parildayan yildizlar isIk tutuyordu. Bu yolculugumuz sifirin altinda 20 – 25 derece dondurucu soguk ile devam edecekti. Iste bizler o gun bu sartlar altinda koyden ayriliyorduk. Herkes butun varini yogunu, okuzunu, inegini, hulasa nesi varsa hepsini terkedecekti. Ve umitsiz, ac susuz, bir mechule dogru yol alacaktik. Bir insanin veya bir canlinin dayanamayacagi son derece derin istirap, uzuntu ve elem icinde sevgili koyumuzu gozyaslariyla terk etmistik. O gun bir cocuk oldugum halde bu ayrilis bana o kadar agir ve o kadar aci gelmisti ki, bunu tarife kelime bulamiyordum. Sadece bu feci manzarayi hatirladikca gayri ihtiyari gozlerim doluyor ve aglamaktan kendimi alamiyorum.

Artik koyumuzden ayrilacaktik. Koyden ayrilisimiz cok hazin oldu. Herkes birbirine sarilip aglasiyor ve helallesiyordu. Buyuklerin derin ic gecirmeleri, cocuklarin yanik yanik aglamalari, vakitsiz disariya cikarilan hayvanlarin bagrismalari tuylerimizi urpertiyordu. Her yonuyle dehset verici bu manzara ruhlamiza sa bahsiz bir gece gibi cokuyordu. Artik koyden ayrilmistik. Haydari Koyu’ne dogru yol almaya basladik. Ben yorulmus, yuruyemiyordum. Ayagimdaki cariklar donmus, yuruyemiyordum. Ayagimdaki cariklar dondugu icin ayaklarim kayiyordu ve tokezleyip dusuyordum. Ihtiyar Tahir Aga beni omuzunda tasidigi bir kilim parcasina selekliyerek sirtina atti ve boylece Haydari Koyu’ne dogru yol almaya basladik. Babamin halazadesi rahmetli Tahir Aga bizi almak icin gelmisti. O gunku tek yardimcimiz idi.

Kafilemiz bu atmosfer icinde gece yarisi ilerideki bir koye varmis. Ben, Tahir Aga’nin sirtinda uyumusum. Koye nasil girdigimizi hatirlamiyorum. O kasvetli gecenin de sabahi baska idi. Yabanci bir evde uyanmistim. Bu uyanisim bile diger gunlerimden farkli idi. Etrafimizi saran yabanci koyluler ve girip cikanlar, purmelal ve telas icinde idiler.

Hemen yanibasimda yatan Isa Dayi’nin Kucucuk kizi can cekisi yordu. Masum yavrucak alnindan vurulmustu. Anasi, ablasi ve butun akrabalari etrafinda toplanmis aglasiyorlardi. Bu kucuk arkadasimiz o gun orada sehid oldu ve topraga verildi. Orada hayli izdiham goze carpiyordu. Cunku diger koylerden gelenlerle, silahli milislerin mevcudiyetleri duruma daha baska bir ciddiyet veriyordu. Soyle ki: Herkeste bir telas ve hazirlik… Oteye beriye konusmalar, bilhassa milislerin ozel kiyafetleri … Goguslerindeki caprazlama fiseklikler, omuzlarindaki filintalar, kamalar… Bunlar durumun ciddiligini gostermeye kafi geliyordu. Manzara gozlerimin onunde hala canlanmaktadir. Hatta cok yakindan gorduklerimin yagiz cehreleri hala hafizamda saklidir.

Boylece yolculugumuzun ikinci gununun aksami da olmustu. Ermeniler bizi adim adim takip ediyorlardi. Orada da kalamamistik.. Aksamin karanligi ile beraber yine karli yollara dizildik. Yine aglamalar, bagrismalar hayvan melemeleri daglara, tepelere, karli yamaclara carpa carpa akisler yapiyor ve yamaclardaki ciglarin kopmasina sebep oluyordu. Bu da bizim icin dusman kadar tehlikeli idi. Ne var ki, bu ciglarin altinda olmek bahtiyarlikti. Cunku namus ve serefe dokunan yoktu. Onlar bizim yurdumuzun temiz karlari idi. Onun altinda can vermek yine en buyuk saadetti.

Tahir Aga’nin sirtinda daha da yorulmustum. Ne kadar yurudugumuzu bilmiyorum. Iki tarafi yuksek karli daglarin arasindan gecerek ilerliyorduk. Gecemiz yine zifiri bir karanlikti. Gozlerimizi ve ruhumuzu oksayacak isIklar sadece yildizlardan geliyordu. Acaba o sanli ayyildizli bayragimiz, vatan semalarinda engin engin ne zaman dalgalanacak ve bizler de onun golgesi altinda hurriyetimize ne zaman kavusa caktik. Iste bizler bu karanlik yollari cigneyip o gunlere dogru akiyorduk. O gunler yakinmis, ama biz bilemiyorduk.

Rahmetli Tahir Aga ara sira beni sirtindan indiriyor, elimden tutarak yurutuyordu. Boylece kendisi de biraz dinlenmis oluyordu. Bizim arkamizdan halam ve yengem yuruyorlardi. Kardesim Gul’u munavebe ile tasiyorlardi. Onlar da yorulmus ve bitkin idiler. Siddetli bir ayaz ortaligi kasip kavuruyordu. Evinden, koyunden, sicacik ocagindan ayrilmis binlerce insan, coluk cocuk, genc ihtiyar mechul akibetlere dogru suruklenmis gidiyorduk. Hic kimse hayatindan emin degildi. Ve olamazdi da.

Bu umitsizligin butun kafilenin uzerinde yaratmis oldugu korku ve heyecan son haddini bulmustu. Kadin ve cocuklarin aci feryatlari, sicacik ahirlarindan cikmis hayvanlarin aci aci bogurtuleri yamaclara carpiyor, derelere, vadilere yayiliyordu. Birbirine karismis sedalar manzarayi busbutun hazinlestiriyordu.

Yollarin kenarinda derinkar tepelerine saplanmis inekler, okuzler, koyunlar onlerinden gecen insanlara melfil melfil bakip lisani halleriyle: “Bizi nereye birakip gidiyorsunuz bu karlarin icinde? .. Kurtarin bizleri” diyorlardi sanki. Bu yalvarislari, alik alik bakislarindan anlasiliyordu. Artik o anda okuze, inege kim bakabiliyordu ki, Herkes bu kabustan bir an evvel kurtulmayi dusunuyordu. Cunku katiller kafileye yaklastikca heyecan o nisbette artiyordu. Herkes uzerindeki butun agirliklarini atip kendini kurtarmaya calisiyordu. Gecen her da-kika biraz daha tehlikelesiyor, arkamizdan gelen capulcular biraz daha yaklasiyorlardi. Herkes yorgun ve bitkindi. Kurtulusumuz icin hala bir umit, bir isIk gozukmuyordu. Butun kafile son gayretiyle ileriye dogru yuruyorduk. Ama kimsede mecal kalmamisti.

Umitsizlik, yorgunluk, can korkusu, soguk, aclik hepimizi cokertmisti. Anamin sirtinda ciyak ciyak bagiran kardesim Gul’un derdi ne idi bilemiyorduk. Zavalli yavru tedirgin olmus, sicacik besigini ariyordu galiba. Halam aliyor yengeme veriyor, tekrar anam aliyor ve oracikta comelip Gul’u emziriyordu. Gul bir turlu sesini kesmiyordu. Boylece bu olum yolculuguna bata cika devam ediyorduk.

Nihayet bu yuruyusumuz iki ayri yolun birlesIk noktasina varmisti. Yani yol ayrimina gelmistik. Bu yolun biri kurtulus, digeri yok olustu. Biz ikinci, yani ölüm yoluna pek yakindik. Herkes can telasina dusmustu. Cunku takipciler bizi arkadan ve yandan ceviriyorlardi. Kafileyi toptan yok etmeleri bir an meselesiydi. Onun icin bir an evvel daha ileriye atilmak ve olum cemberinden kurtulmak icin herkes canini disine takip cirpiniyordu. Zavalli anam tam manasiyla yorulmustu. Artik Gul’u tasiyacak halleri kalmamisti. Kardesimi burada iki akibet bekliyordu: Birisi Tahir Aga’nin tasimasi ki buna imkan kalmamisti; o da beni tasimaktan yorulmustu. Artik beni sirtina almiyor, elimden tutarak adeta surukluyordu. Ihtiyarin da hakki yok degildi. Asagi yukari 25 km’lik yolu bata cika yurumustuk. Gul’u bekleyen ikinci akibet ise musfik anasinin sicak kucaginda, soguk karlarin icinde, anasiyla birlikte donarak olmek. Anam: “Siz gidin. Ben Gul’le dinlene dinlene arkanizdan gelirim. Ne yapalim kaderde olmek varsa oluruz” diyordu. Tahir Aga birden gurledi: “Burasi yaylami ki dinlene dinlene gelesin. Biraz sonra ya Ermenilerin sunguleri altinda cocugunla beraber can vereceksin. Ya da ac kurtlara pay olacaksiniz. Biraz daha sabret yuru bizimle. Elbet Allah bir yardimini gonderir … ”

Tahir Aga Anama yardim etmeye calisirken sanki korkunc bir ruyadan uyaniyormusuz gibi ol duk. Kulaklarimizin zarina carpan lahuti bir ses duyuldu: “MUJDE ASKER GELDI”

Bu ses o kadar tok, o kadar netti ki adeta bir gunes gibi uzerimize dogmustu. Bir anda butun korkular dagilmis, kalplerde sonmus olan umit mes’aleleri parlamis, ta ezelden asIki oldugumuz hurriyet isIklari vatan ufaklarina dalga dalga yayilmaya baslamisti.

Ne idi bu ses?. Hakikat miydi, yoksa ruya mi? Nereden geliyor du? Kimdi bu yarali gonullere hayat bahseden munadi? ..

Kafilenin ta onunde yuruyen, Dulger Kahraman Dede’nin hanimi Nilufer Hanim, diger adiyla (Sehirli) dedigimiz, gungormus bir kadin idi. Askerlerimizin onculeri yetismislerdi.

Kadin bunlari gorur gormez butun kuvvetiyle haykiriyordu: ” Korkmayin Asker geldi. Geri donun Askerimiz geldi.” Kadin durmadan bu sozleri tekrarliyordu. Bu ses olmuslere can, yorgunlara derman vermisti. Umitsizlikten silkinmis ve olum korkusun dan siyrilmistik. Derin bir nefes alarak bu mujdeye sU karsiligi ve riyorduk: “ALLAHEKBER AL-LAHUEKBER, LA ILAHE ILLALAHU YA ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER VELILLAHIL HAMD”
Bu ilahi nagmeler ruhumda akisler yaparak cocukluk duygu arimi bir anda tekamul ettirivermisti. Asker’in, ordunun, istiklalin daha dogrusu hurriyetin ne demek oldugunu ta o zaman anlamistim. Iste bu ses fani Vucudumun butun zerrelerine islemis, adeta butun varligimda meczedilmistir. Bunun icindir ki hayatimin en elemli ve en mesut gunleri bu uc gundur.

“Mujde asker geldi” sesi agizdan agiza tekrarlaniyor, herkes sevinc gozyaslari dokuyordu. Onumuzden gecen Mehmetciklere sariliyor, sanki gecmis senelerin hasretini cikariyorduk. Ihtiyarlar: “Vadetmistim, ayaklarinizin bastigi yeri opecegim” diyorlardi. “Yuruyun arslanlar, yuruyun yigitler meydan sizindir. Sizi bu gunler icin dogurduk.” diyen analar, nineler, dedeler sevinclerinden yerlere kapanip Allah’a sukur secdeleri yapiyorlardi. Bu sevincli sarilmalar uzayip giderken askerin ileri harekati gecikiyordu. Bu ise tamamen aleyhimize olacakti. Cunku askerin geldigini sezen capulcular kacip, o gun icin kacip kurtulmus olacaklardi. Bu da icerde kalanlar icin buyuk bir tehlike idi. Bunu bilen komutan: “Muhterem kederli kardeslerim. Alcak katilleri yok etmek icin yolu acin. Yolun sagina gecin. Askerin yuruyusune mani olmayin. Bizi serbest birakin cunku katiller kacip kurtulacaklar! .. ” diyordu. Kumandan tekrar ediyor:

“Analar!.. Babalar! .. Bacilar yana cekilin. Asker! .. Ileri!.. Mars!.. ” Kumandasi vermisti. Bu emir her tarafi alt ust etmisti. Kafilede askerlerimizi TEKBIR ve TEHLILLER’le tekrar ugurluyordu:

“YOLUNUZ ACIK ZAFERINIZ KUTLU OLSUN. HAYDI”

Kaynak : Aziziye Dergisi; Sayi : 7; Temmuz 1997; Istanbul; 1997; s. 19 – 22