KABUS (2)

  • Yazdır

 

“Bayan yanı olsun lütfen. Mümkünse pencere kenarında oturmak istiyorum.” 
 
Görevlinin uzattığı otobüs biletini, avuçlarının arasına aldığında,  yüzünde;  şans bileti alan bir insanın yüreğine doğan umut ışığının yansıması vardı sanki.  Slogan cümlesi “Ya çıkarsa” değil “Ya bulursam” idi. 
 
Kısa bir bekleyişin ardından, otobüsü bir gelin gibi nazlı nazlı süzülerek perona girdi.  Muavinin etrafı bir anda yolcular tarafından sarılıvermişti sanki o bir ünlü diğerleri ise hayranı gibiydi. Oysa otogar tarihinde bir ilk yaşanmıyordu. Olağanüstü bir durum da yoktu. Yaşanan,  klasik bir bavul verişi, fiş alışı işlemiydi. 
 
Elindeki poşeti sımsıkı tutuyordu. Yaşlısı, genci  bütün yolcular bavul seremonisindeyken o  bomboş otobüse  ilk binen talihsiz talihli unvanını vermişti bile kendisine.    Şoförün beş sıra arkasındaki on sekiz numaralı koltuğa usulca oturdu. 
 
Kaptan da bir süre sonra şoför mahalline geçti ve başını  otobüse binen yolculara çevirdi. Aynı şehre giden ama kafasında bin bir çeşit düşünce taşıyan yolcularını bir bir ağırlıyordu. Bavulu olmamasına rağmen en fazla yükü otobüs şoförü taşıyordu bir de Elif.    Sevinç  ve hüznün  bir arada yaşandığı anlar, tekerleklerin dönmesiyle yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Büyük bir olasılıkla  otobüsün tavanı altındaki bütün yürekler kazasız bir yolculuk için dua ediyorlardı.  
 
Yanına oturan orta yaşlı, düzgün giyimli kadın, Elif’i baştan aşağıya süzdükten sonra  “İyi yolculuk” dedi hoşnutsuz bir ifadeyle.  Elif’in dudakları hafif yana kaydı. Sonra başını çevirdi ve cama yasladı.   
 
“Biletiniz lütfen! “ 
 
İrkildi birden Elif.  Çantasından el yordamı çıkardığı biletini muavine uzatırken “Ben Sivrihisar’da ineceğim aman bir yanlışlık olmasın” dedi endişeli bir yüz ifadesiyle.
 
Muavin gülümseyerek “Merak etmeyin. Sizi uyarırım. İyi yolculuklar efendim!” diyerek bir arka sıradakilerden biletlerini istedi.  
 
Yol,  git git bitmiyordu.  Boşuna demiyorlardı uzun yol diye.  Yanındaki bayan çoktan uyumuştu bile.  Ses çıkartmamaya özen göstererek poşetin ağzını açtı ve albümü çıkardı.  Resimleri, bir dedektif gibi tek tek inceliyordu. Ama hiçbir fotoğraf kafasındaki yoğun sis perdesini dağıtmıyordu. Yönünü bulmak için geçmişini yerinde aramak en mantıklısıydı.
Belki bir işaret, onu kabuslarındaki esrarengiz yüze götürebilirdi. 
 
Fotoğraflardan birinin arkasında küçük bir not vardı:  “Küçüğüm  ne yazıkki sen de büyüyeceksin.”
 
İnsanın kendi anne ve babasının el yazısını tanıyamaması  ne kadar ilginçti.  İçini asıl acıtan ise o elleri hiç görememiş olmasıydı. Acaba  kar gibi beyaz, kadife gibi yumuşacık mıydı annesinin elleri? Dudak büktü. Babasınınki de iri, düzgün, üzerini yol yol damarlıydı belki de. “Aksi de olabilir” dedi başını iki yana sallayarak. Bu yazının kimin elinden   çıktığını bilememek ne kadar sinir bozucuydu. Bir süre sonra gözleri, gözkapaklarının ağırlığını daha fazla taşıyamadı  ve  uykuya yenik düştü. 
 
Engin ise otobüsten inmiş, eve doğru iyice yaklaşmıştı. Kafasındaki tek düşünce Elif’i bir an önce hastaneye götürmekti. Acaba “Özele mi götürsem?” diye düşündü.  Maaşının düşüklüğü aklına gelince  devlet hastanesine götürmenin daha mantıklı olacağında karar kıldı. Apartmana girerken alt komşularının  kızı İnci’nin sarı, ipek gibi yumuşak saçlarını okşadı.  “Başkasının çocuğunu bu kadar çok seviyorum, kendi çocuğum olursa ne yaparım kim bilir” dedi ağzı kulaklarında bir biçimde. Baba olma hayalini kurmak bile iyi gelmişti ona. 
 
Kapıyı açıp ayakkabılarını çıkarırken “Elif’ciğim ben geldim. Bir hoş geldin yok mu?” diye seslendi. Çıt yoktu evde. Evin her bir yanında Elif’i aradı. 
 
Çocukluğundan bugüne değin  kaybolan bir şeyini ararken eğer telaş duymuyorsa mutlaka bir yerden çıkardı   ama içi cayır cayır yanıyorsa  onu bir daha asla bulamazdı.   Belki bir totemdi bu ama bugüne kadar hiç aksi çıkmamıştı.  Elif’i bir daha görememe düşüncesi  bile vücut ısısını  artırıyordu.
 
Sabah  Elif’le aralarında geçen diyaloğu düşündü. 
 
Vicdanının sesi o kadar açıktı ki duymamak için kulaklarını kapattı sımsıkı. “Onu üzdün!  Kızı o halde bırakıp gitmemeliydin! Hatta gördüğü kabustan dolayı onu suçladın bile! Sen kötü bir eşsin” diyordu avaz avaz. 
 
Vicdanına karşı hiç gecikmeden savunmaya geçmişti .  “Hayır! Söylediklerinin hiç biri doğru değil vicdan efendi! Karımı çok seviyorum ben! Peki o beni düşünüyor mu?  Şu kapıdan çıkıp giderken kocam beni merak eder diye hiç mi düşünmedi?” 
 
İçindeki kavganın hem mağlubu hem de galibi    oluyordu. Tarafsız düşünemeyecek kadar kendine yakındı. Uzaklaşmak veya kendiyle uzlaşmak için  temiz bir havaya ihtiyacı vardı. Çünkü bir türlü sağlıklı düşünemiyordu.
 
Tanıdığı Elif, ev gezmelerini hiç sevmezdi. Zaten  civarda yaşıtı kimse de yoktu ki muhabbete gitsin!  “Mutlaka bir şeyler almaya gitmiştir” dedi kapıdan çıkarken. 
Aradan iki saat geçmesine rağmen Elif’i bulamamıştı. Dolaşmadığı sokak, girmediği dükkan kalmamıştı. Sonuç olumsuzdu.
 
Tabanlarının üzerine bastıkça canı acıyordu. Dimdik duran omuzları nasıl da çökmüştü bir günde. Sıkı sıkı ipinden tutmasına rağmen minik  parmaklarının arasından kurtulup giden balonuna yaşlı gözlerle bakan küçük bir çocuğun yüreğindeki boşluk ne ise Engin’de de durum oydu. Patlamadan yitip giden balonun acısı daha mı büyük oluyordu acaba. 
 
Bir yandan da eli, sürekli cep telefonunun tuşlarındaydı. Fakat Elif bir türlü telefonunu açmıyordu. “Acaba gidişi planlı mıydı?  Eve gidip giysilerine bakmalıyım” diye düşündü.  En çok da “Benden başka kimi kimsesi olmayan gencecik bir kadın! Ya başına kötü bir şey geldiyse!” düşüncesi tüylerini diken diken ediyordu. 
 
DEVAM EDECEK
Aysel AKSÜMER 

Son Güncelleme: Cuma, 04 Kasım 2011 23:17