Albert Einstein Diyor ki:
 
Genelde insanlığın kaderi, hak ettiği olacaktır.

 

 


Bir Ölünün Günlüğü (Tamamı)

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

BİR ÖLÜNÜN GÜNLÜĞÜ

Çok dik olmayan bir rampa aracın hızını azaltınca, yirmi üç yıldır onu oraya buraya taşıyan Suziki Vitara'sının gazına yüklendi; ilk aldığı zamanki gibi ileri atılacak sandıysa da beklediği olmadı. Cip, önce homurdandı, sonra boğuk boğuk sesler çıkardı “Fazla zorlama beni, yoksa stop ederim ha!” der gibiydi. Gerçi bugüne kadar hiç böyle bir hata yapmamıştı ama gene de belli olmazdı. Dile kolay kilometre saati üçyüz altı bin sekiz yüz on yediyi gösteriyordu. “Ben artık gitmiyorum, bak başının çaresine” dese bile haklıydı. Direksiyonu sol eliyle tutarken, sağ eliyle de aracın orasını burasını okşadı. “Tamam, anladım. Kusura bakma, bir daha olmayacak, seni asla zorlamayacağım.” dedi ve gaza yavaş yavaş dokunmaya başladı.

Yol küçük bir kasabanın içine gidiyordu. Şirin bir yere benzeyen bu kasabada geceyi geçirebilirdi. Bir otel, bilemedin en azından bir pansiyon bulabilirse tabii. Şansını deneyecekti. Yol daracıktı. Karşıdan gelen bir kamyon yanından geçerken iyice kenara kaçmak zorunda kaldı. Neyse ki araç trafiği oldukça azdı. Bir yandan etrafı seyrederken diğer yandan yola dikkat etmeye çalışıyordu. En ufak bir hata şarampole yuvarlanmasına yol açabilirdi.

Sol tarafında bahçesinde çokça ağaç ve bayrak direği olan resmi bir bina (belki de bir okul), onun az ilerisinde yıkıldı yıkılacak metruk bir ev (boş olmalı) çünkü böyle bir binada oturmaya kimse cesaret edemezdi. Sağ taraftaki evler diğerinden biraz daha iyi, hepsi küçük bir bahçe içinde. Yolda ve bahçelerde oynayan çocuklar var. Gördüğü yetişkin insanların tamamı erkek, bayan hiç yok. Demek ki burası, kasabanın dışında adeta kaderine terk edilmiş yoksul insanların yaşadığı bir mahalle.

Birkaç katlı ve bakımlı binalar görününce, kasabanın merkezine geldiğini ya da en azından yaklaştığını anladı. Marketler, kıraathaneler, PTT, bankamatik, kasap, fırın ve küçük bir park... Cadde burada genişliyordu, araçlar sağlı sollu park etmişlerdi. Suziki'ye uygun bir park yeri bulup yanaştı. Frene basıp durdu, açık olan sol camı kapattı, vitesi P'ye getirdi, el frenini çekti, kontağı kapatıp araçtan indi.

Parkın kapısınn hemen yanında duran, sarkık kulaklı, koca başlı, iri bir köpek hiç de dostça olmayan bir bakış attı ona doğru. Üzerine yürüdü, köpek iki adım geri çekildiyse de kaçmaya niyeti yoktu. Köpeğe gülümsedi, “Merhaba, korkma benden sana bir zarar gelmez. İstersen dost-arkadaş bile olabiliriz.” dedi. Köpek anlamış gibi kuyruğunu sallayarak cevap verdi, yüzündeki düşmanca ifade de kaybolmuştu. Parkın içindeki mekana doğru ilerledi, içeriye girdi. Küçücük bir yerdi. Sadece iki masa ve yedi-sekiz sandalye vardı. Çay ocağından çıkan buhar camda pus yaratmıştı. Ondan başka kimse yoktu içeride, az sonra mekana bakan on altılı yaşlarda bir genç gelip bir isteği olup olmadığını sorunca:

-Bir çay alayım, varsa bir de karışık tost istiyorum.

-Abi bizde tost yok, ama istersen fırından simit, açma, poğça filan getirebilirim.

-O zaman, bir simit, bir açma alıver bizahmet, dedi. Genç tam istediklerini almaya gitmek için niyetlenmişti ki:

-Haa, bir de şu üçgen peynirlerden alır mısın? Dedi, ama genç hiç bir cevap vermeden dışarı çıktı. Onun için son istediğini anlayıp anlamadığı konusunda şüpheye düştü.

Genç birkaç dakika sonra istediklerini getirdiğinde üçgen peynirin de olduğunu gördü. Simidi, pohçayı, peyniri çayla birlikte yiyip bitirdi. Bir de orta şekerli kahve ısmarladı. Ocakçı genç kahveyi hazırlarken:

-Burada bir otel var mı? Diye sordu.

-Yok amca.

-Pansiyon filan?

-O da yok.

-Geceyi burada geçirmeyi düşünmüştüm de...

Kahve geldi, yanına bir de maden suyu aldı. Havanın kararmasına daha birkaç saat olmasına rağmen, geceyi geçirebileceği bir yer bulması gerekiyordu. Ayağa kalkıp hesabı ödedi, hızlı adımlarla dışarı çıktı. Parkın bahçesindeki bankların birkaçında oturanlar vardı, hepsi erkekti; ona bakıyorlardı, yabancı olduğunu anladıkları için bakışları meraklıydı.

Parktan çıkar çıkarmaz aynı köpekle karşılaştı, onu beklemişti... Bu sefer kuyruk sallamakla kalmadı, kafasını ayaklarına sürttü, peşine takıldı. Suziki'nin yanına geldiğinde köpeğin hâlâ peşinde olduğunu gördü. Ona bir şeyler ikram etmek istedi, etrafa bakındı, yolun karşısında bir market vardı. Arabaya binmekten vazgeçip marketin olduğu tarafa geçti. Yağmur damlaları düşmeye başladığını fark etti, gökyüzüne baktı; yağmur yağacağa pek benzemiyordu. Bunlar geçen bir buluttan düşen birkaç damlacık olmalıydı. Markete girdi bir paket sosis ve bir paket de salam aldı. Köpek arabanın yanından hiç ayrılmamıştı, yiyecekleri birkaç dakikanın içinde yiyip bitirdi. Karnı doyunca daha da sevimli olmuştu, kıpır kıpır hareket ediyor, başını sallıyor, kuyruğunu oynatıyordu. Belki de dans ediyordu.

Köpeğin kafasını birkaç kere okşayıp arabasına bindi. Hareket etti, dikiz aynasında, arabanın arkasından bakan köpeği gördü...

Burada kalacak bir yer bulamadığına göre başka bir yere gitmeliydi. Suziki'yi biraz hızlandırdı, az sonra kasabanın dışına çıktı. Mezarlığa gelince sağ taraftaki yan yolda durdu, arabadan inip etrafı seyretti. Sol tarafta harika bir manzara vardı. Burası tepeydi ve aşağıya doğru ağaçlarla kaplıydı, ağaçların bittiği yerde hemen bir koy vardı, koyda iki motor ve masmavi denize dalıp çıkan kuşlar.

Sağ taraftaki mezarlığın içine girdi. Küçüktü, birkaç yapılı mezar vardı sadece, diğerlerinin çoğunun üzerindeki toprak dağılmıştı. Etrafı bir metre yüksekliğinde duvarla çevrili mezarlığın içi ağaç doluydu, yerler de otla kaplıydı. Yola göre arka tarafta kalan duvarın yanındaki tepede çokça ağaç ve biraz ileride de kayalık görünüyordu.

Burayı daha yakından görmek istiyordu ama kararsızdı. Yukarı mı çıkmalıydı, aşağıya mı inmeliydi? Kararını deniz tarafına gitmeden yana verdi. Bayırdan aşağıya inmeye başladı, epeyce gitti ve durdu; bayır devam ediyordu. Durdu, çünkü bu inişin bir de çıkışı vardı. Geriye dönüp bayırı tırmandı söylene söylene. Kime mi? Kendine. Arabanın yanına geldiğinde alnından ter akıyordu.

Onca badire atlatıp bugünlere gelen bir kişi, ufak tefek birkaç sorun karşısında pes etmezdi. Biraz bayır tırmanmanın büyütülecek bir yanı yoktu. Mezarlığın arkasında yükselen kayaları da yakından görmek istiyordu. Yorgun olsa da görmeye gidecekti. Gitti, tırmandı, gene nefes nefese kaldı. Çalı çırpının önünü kapattığı ancak bir insanın girebileceği büyüklükte bir kovuk dikkatini çekti. Ayı filan gibi bir hayvanın yuvası olabilir miydi? Olamazdı, çalı çırpı insan tarafından konulmuş gibiydi. Yaklaştı, çalı çırpıyı kenara çekti, içeri girdi. Aydınlıktan karanlığa geçince gözleri hiçbir şey göremez oldu. Zifiri karanlık onu biraz da korkuttu. Dışarı mı çıksam diye düşündüyse de kendine cesaret verip orada kaldı. Cebinden çakmağı çıkarıp yaktı, ortalık biraz aydınlandı. Burası birkaç metre büyüklüğünde tavanı yüksek bir mağaraydı. Ayağının altında hışırdayan sese doğru çakmağın ışığını tuttu; yaprak ve gazete parçalarıymış. Çakmağın ışığını sağa sola doğru gezdirdi, az ileride büyükçe bir cisim gördü, yaklaştı; yatağa benziyordu. Yastık yoksa da buruş buruş bir battaniye vardı. Bunun yanıbaşında da büyükçe bir taşın üzerinde yarısı yanmış bir mum ile yanmamış iki mum gördü. Çakmağın ateşini yarısı yanık mumun üzerine tutup yaktı, ortalık daha da aydınlandı. İyice ısınan çakmağı söndürüp yanan mumu eline alıp etrafı incelemeye başladı. İçeride yataktan başka bir şey göremiyordu; biri burayı kullanıyor, hatta yatıyordu belki de ama ne yastık ne de yorgan vardı. Başka bir şey olmadığını düşünmekle yanıldığını anlayacaktı az sonra. Çünkü işte yatağın başucunda bir defter duruyordu. Aldı, muma yaklaştırdı, orta kalınlıktaydı ve ilk sayfasının üzerinde büyük harflerle yazılmış başlığı gördü, okudu: BİR ÖLÜNÜN GÜNLÜĞÜ

Defterde başka yazı var mı diye sayfaları karıştırdı, vardı.

Mağaradan dışarı çıktı, arabanın yanına gelip kapısını açtı, içine girip yazıları daha iyi görebilmek için başının üzerindeki lambayı açtı ve günlüğü okumaya başladı.

● ● ●

BİR ÖLÜNÜN GÜNLÜĞÜ

Şubat 29

Bugün öldüm. Zamanlama harika; sevenlerim -tabii varsa- dört yılda bir hatırlayacaklar benim ölüm yıldönümümü. Öleceğimi biliyordum dersem bunu övünmek için söyledim zannedilmesin. Bir tek ben değil, her insan bir gün öleceğini, bundan kaçış olmadığını bilir zaten. Öleceğini bilmek de yetmez; ölmeyi de bilmeli. Ölmeyi bilmeyen bir insanın ölümle arası nasıl iyi olabilir ki?

Günler birbirinin kopyası çoğunlukla. Bir gün diğer günün -ufak tefek farklar hariç- aynı olunca yaşam da sıkıcı, çekilmez bir tiyatroya benziyor. Oyuncular aynı, dekor aynı... Gel de ölme!

Akıllara gelen soruya cevap vermeden hemencecik konuya geçtim, kusura bakılmasın. Nedir akıllara gelen soru? Bir ölü günlük yazabilir mi? Yazamaz. “Öyleyse bu neyin nesi?” deyip sinirlenmeyin. Bakın izah edeyim:

Ben bir ölü olarak, sizin gibi dirilerle direkt bir ilişki kuramam; ancak bu -birçok kişinin duyduğunu sandığım- medyumlar aracılığıyla gerçekleştirilebiliyor. Ölüler alemine sesini duyurmak isteyen çoktur, aynı şekilde o alemdeki sesleri duymak isteyen de çoktur. İşte bu, medyumlar vasıtasıyla sağlanıyor. Medyum, insanlarla ruhlar arasında iletişim kurarak aracılık yapar; ruh ötesi deneyler gerçekleştirerek ölülerle canlılar arasındaki iletişimi sağlar. Medyum, irtibat kurduğu ruhlardan aldığı tesirleri dünyaya yansıtır. Tabii bunu yapabilmesi yani bilgileri aktarabilmesi için öncelikle transa geçmesi gerekir.

Benim burada anlatacaklarım Reenkarnasyon (bir bedende yeniden doğma) değil; bu daha sonra belki gerçekleşir, belki de gerçekleşmez; çünkü her ölen bir başka bedende tekrar doğmuyor, belki de doğamıyor. Yeniden bedenlenmenin şartı nedir, orasını ben bilmiyorum.

Mart-1

Bu dünyada, yani ölüler aleminde “zaman” mefhumu yok, ama ben gene de günlüğe tarihler koydum ve koyacağım. Bu tarihler medyumun transa geçmesiyle ilgili. Çünkü medyum, mesajların hepsini bir kerede alamıyor; bu bazen günlerce, bazen haftalarca sürüyor, hatta aylarca süreni de var. Medyumun yaptığı iş oldukça yorucu, trans halindeyken aşırı enerji tüketiyor. Trans hali sona erince uzun bir süre dinlenip kaybettiği enerjiyi yeniden kazanması gerekiyor. Medyum, trans halinde iken söylediklerinden tek kelimesini bile sonradan hatırlayamıyor.

Bu alemde, dünyada varolan her şey aynen var. Fark şurada: Burada varolanların dünyadaki nesneler gibi bir maddi, nesnel varlığı yok. Hepsi görüntüden ibaret.

Birçok insan en başta buradaki cennet ve cehennemi merak eder. Gerçekten cennet, cehennem, azrail, cehennemin bekçisi eli topuzlu zebaniler, ışıklar içinde tanrı ile insan arasında aracılık yapan nurdan yaratılmış melekler, kötü, düzenci, insanları aldatan, onları doğru yoldan çıkaran günah işlemeye teşvik eden, tanrıyı unutturmaya çalışan iblis yani şeytan, sırat köprüsü, huri var mı yok mu? Evet, hepsi var.

Öldüğümde önce sorgu meleğinin karşısına çıktım. Sorgu meleği bana işlediğim günahları sordu. Hangi birini anlatacaktım? O kadar çoktu ki! Ben de melekler nasıl olsa günah ve sevaplarla ilgili kayıt tutuyorlarmış, oradan bakılmasını söyledim. Melek benim bu küstahça isteğime hiç kızmadı. “Günahlar ödendikten sonra, her ruh cennete gider, onun için öncelikle mevtanın günahlarını görmemiz gerekir.” Dedi.

Ben de onun iyiliğini biraz daha istismar ettim ve hem cehennemi hem de cenneti görmek istediğimi söyledim. Kabul etti. Beni iki kapının yanına götürdü; biri cehenneme diğeri cennete açılırmış. Önce cehenneme açılan kapıdan içeri girdim. İçerisi aydınlıktı ama ne kadar arasam da aydınlığı sağlayan dünyadaki gibi ne bir güneş ne de bir lamba gördüm. Daha da ilginci içeride benden başka insan ruhu da yoktu ama zebaniler vardı ve çok ürkütücüydüler. Üzerinden dumanlar çıkan yan yana dizili yanardağ kraterine benzeyen günahkarların cezalarını çektikleri azap yerlerini de gördüm. Cehennemde fazla durmadan çıkıp cennetin kapısından içeri girdim.

● ● ●

Günlüğü okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı, hava biraz daha kararmış, gökyüzünde yıldızlar az da olsa parlamaya başlamıştı. Günlüğü yanındaki koltuğun üzerine koyup, etrafı seyretmeye başladı.

Arabadan indi, mezarlığı bir kere daha dolaşmak istiyordu. Zifiri bir karanlık olmadığı için etrafını, bastığı yeri görebiliyordu. Vakur adımlarla efsunlu bir mezara doğru yaklaştı. Nereden biliyordu bu mezarın efsunlu olduğunu? Aslında bildiği filan yoktu, içine öyle doğmuştu. Çakmağını yakıp mezar taşında yazan ismi okudu. Soyadı değil ama adı babasınınkiyle aynıydı. Babası geldi aklına, o buyurgan sert mizaçlı, pervasız, amiyane üslûplu adam... Bir ara yani çocukken bu babası olan adama öykünmüş, onun gibi olmak için çok çaba harcamıştı. Tabii olamamıştı. O zaman da kendini, değişmeyeceğini zannettiği yazgısı nedeniyle biçare hissetmişti.

Bir vaveyla koptu, tiz bir ses yükseldi. Sesin geldiği tarafa döndü, birkaç metre ilerideki ağaca doğru sinsice ama sükunet içinde yaklaştı. Bakışlarında özgün bir ifade vardı. Hiçbir şey göremedi, morali bozuldu. Belki de duyduğu ses içinden gelmişti, onu ezen vicdanından olabilirdi.

Yavaş yavaş karanlık iyice çökerken çelimsiz bir adam geliyordu karşıdan, yırtık pırtık pantolonlu, varla yok arası param parça ayakkabılı. Sarhoş mu ya da deli mi? Elinde bir poşet var, yeni gömülmüş bir ölünün mezarının yanında durdu, elindeki poşeti bırakıp yürüdü gitti. Daha doğrusu buna gitme de denemez, birkaç adım attıktan sonra kayboldu. Bu adam günlüğün sahibi olabilir miydi? Bıraktığı poşetin içinde ne olduğunu merak etti, gidip bakacaktı. Gitti ama poşet falan yoktu. Oysa gördüğünden o kadar emindi ki. Yanılma ihtimalini düşünmek bile istemiyordu. Korkmaya başladı, boynundan beline doğru bir sıcaklık yayıldı. Mezarlıktan çıkıp arabaya bindi. Birazdan hava iyice karardı. Bu saatten sonra bir yere de gidemezdi, biraz sonra korona nedeniyle dışarı çıkma yasağı başlayacaktı. Arabanın içinde uyuyabilirdi, elini arka tarafa atıp paltosunu aldı, üzerine örttü, koltuğu yatırdı. Güneş batınca hava soğumuştu, motoru çalıştırıp kaloriferi açtı; ama soğuk üflüyordu kalorifer. Motor ısınana kadar beklemek gerekecekti. Olsun, beklerdi; şimdilik paltosu onu soğuktan korurdu.

Birkaç saat geçti, hâlâ uyanıktı. Dikiz aynasından bir arabanın arkadan gelmekte olduğunu gördü. Saatlerdir buradaydı ve bir tek araba dahi bu yoldan geçmemişti. Eski bir kamyonmuş. Takır tukur sesler çıkarak düşük bir hızla geçip gitti.

Beş dakika sonra da karşı tarafta bir aracın yanıp sönen siren ışığını gördü. Resmi bir araba olmalıydı ya da kendini bilmez birinin taktığı çakar lamba da olabilirdi. Son zamanlarda geçiş üstünlükleri varmış gibi tehlike şeritlerini bile ihlal eden çakar lamba takmış o kadar çok araç vardı ki.

Bu gelen onlardan değildi. Suziki'nin yan tarafındaki şeritte duran araçtan iki jandarma indi. Elindeki fenerle biri Suziki'nin içini aydınlatınca mecburen kapıyı açtı. Jandarma:

-Merhaba amca, dedi.

Bu şekilde kendine hitap edilmesine kızmıştı.

-Ne amcası? Amca değil, beyefendi beyefendi! Dedi.

Bu söz de jandarmaya kızdırdı.

-Tamam öyle olsun beyefendi. Ama şu anda bir yasağı ihlal ediyorsunuz.

-Hangi yasakmış o ihlal ettiğim?

-Maskesiz dolaşıyorsunuz.

-Etrafta kimse yokken neden maske takayım?

-Ayrıca bu saatte dışarı çıkmak da yasak. Evinizde olmalıydınız. O nedenle size ceza yazacağız?

-Benim burada evim yok. Kasabada otel ya da pansiyon bulamadığım için yasak bitinceye kadar arabanın içinde bekliyorum.

-Dört-beş kilometre ötedeki kasabada bir pansiyon var. Oraya gidin kalın.

-Ben buraların yabancısıyım, o kasabaya nasıl gidileceğini bilemem.

-Öyleyse sizi oraya biz götürelim. Gidince pansiyona sorun yer var mı yok mu, diye ve durumdan bizi haberdar edin. Sizden cevap gelinceye kadar bekleyeceğiz.

-Tamam, teşekkür ederim.

Jandarma aracı önde Suziki arkada kasabanın içine doğru gitmeye başladılar. Kasabanın ışıklarının çoğu sönmüştü, yolda insan yoktu, ama bir kedi ve birkaç tane de köpek vardı.

Diğer kasabaya geldiklerinde de cadde boş görünse de orta yaşlarda iki erkek vardı az ileride. Jandarma yanlarında durunca ceza yazacak zannetti, ama yazılmadı. Sadece uyarıldılar. Ana caddeden bir sokağa saptılar, otuz-kırk metre gittikten sonra ışıklı levhasında “Murat Pansiyon” yazan iki katlı binanın önünde durdular.

Suziki'den inip pansiyonun zilini çaldı, bekledi. Kapı açılmadı. Bir kere daha zile bastı, bekledi. Gelen giden yok. Bir kere daha denedi şansını. Üçüncüde kapı açıldı, içeri girdi. Pansiyonu işleten bir bayandı. Boş yer olup olmadığını sordu. Vardı, kahvaltı dahil günlük ücret seksen liraydı. Ne kadar kalacağı soruldu. Şimdilik bir gece ama kararı kesin değildi, yarın belli olacaktı.

Dışarı çıkıp jandarmaya teşekkür etti, Suziki'yi pansiyonun arkasındaki park yerine çekti, eşyalarını alıp pansiyonun açık kapısından içeri girdi. Odası üst kattaydı, kahvaltı salonu altta, sabah saat sekizde kahvaltı hazır olurdu, saat ona kadar kahvaltı edilebiliyordu.

Eşyalarını yerleştirirken günlüğü almayı unuttuğunu anladı. Günlük yanında olsaydı burada okuyarak vakit geçirebilirdi. Üzerindekileri çıkarıp pijamasını giydi, ışığı kapattı, yatağa uzandı. Bugün yaşadıklarını düşünmeye başladı. İlginç olaylarla karşılaştığı bir gün olmuştu. Zihni dönüp dolaşıp günlük konusuna geliyordu. Acaba yazılanlar doğru muydu? Gerçi o, ruha filan inanmıyordu, öteki dünya diye bir yerin olabileceğini de kabul etmiyordu. Öyleyse aklının bir köşesindeki “Acaba günlükte yazılanlar doğru mu?” sorusu neden vardı? Ölüm üzerine düşünmeye, çıkarımlar yapmaya başladı.

“Hiçbir canlı varlık ölüme üstün gelemez, onu savuşturamaz. Ölümsüzlük iksiri hiç olmadı ve bundan sonra da hiç olmayacak. Doğa ölümsüzlük iksirinin olmasına izin vermez; verirse intihar etmiş olur. Ölümler olacak ki yeni canlılar da gelebilsin dünyaya.

“Ölünce ruh, bedenden ayrılıp başka bir dünyaya göç mü edecek? Öyleyse bu yeni dünya nasıl bir yer? Dinlerin anlattığı gibi mi yoksa başka türlü mü veya böyle bir dünya yok mu? “

Uyku tutmadı. Yataktan kalktı camı açıp dışarıya baktı. Sokağa park etmiş bir araba, yanan sokak lambaları ve ışıkları sönük az katlı evlerden başka bir şey göremedi. Bir de başını kaldırıp gökyüzüne bakmayı denedi, muhteşemdi! Bir müddet bu manzarayı hayranlıkla, huşu içinde seyretti. Karanlığı delip gelen yıldız ışıkları, dünyaya gülümseyerek bakan sevimli ay, arada sırada kayan yıldızlar yani atmosfere girip yanan göktaşları ve ferahlatan karanlık. Son görüntü onu gevşetti, esnemeye başladı, biraz da üşümüştü, pencereyi kapatıp yatağa yattı, yorganı üzerine çekti. Derin bir uykuya daldı.

Sabah olup da uyandığında saatin dokuz buçuğa geldiğini gördü. Lavaboda elini yüzünü yıkayıp giyindi ve aşağıya indi. Pansiyon saibesi bayana “Günaydın” deyip kahvaltı etmek için masaya oturdu. Bayan, kahvaltılıkları bir tepsi içinde getirip masanın üzerine yerleştirdi; tabii çay da vardı.

Kahvaltı ederken bayanla biraz sohbet etti, çünkü gece rahat edip etmediği merak ediliyordu. Deliksiz bir uyku çektiğini söyleyince bayanın gözleri sevinçten ışıldadı. O gün pansiyonun tek müşterisiymiş, korona vakaları müşteri sayısını çok azaltmış. Bir gece daha kalmak istediğini söyleyip ücretini de hemen ödedi, kahvaltısını bitirip odasına çıktı. Birkaç saat oyalanıp daha sonra bir kez daha mezarlığa gitmek istiyordu.

● ● ●

Günlüğü aldığı mezarlığın bulunduğu kasabadan geçerken sallana sallana gezinen bir köpek gördü. Bu onun arkadaşım dediği köpekti. Köpek de Suziki'yi görmüş ve tanımıştı, başını kaldırıp havladı, sanki “Hoşgeldin” demek istiyordu. Durmadan geçip gidemedi, hem köpeği beslemek hem de parktaki mekanda bir kahve içmek için çok zamanı vardı.

Arabadan inip markete yöneldi, köpek de peşinde. Gene bir paket salam, bir paket de sosis aldı. Köpek elindekileri görünce etrafında dolanmaya başladı. Parkın duvarının yanına gitti, burası daha güvenliydi; yoksa besleme sırasında köpek farketmeden yola çıkabilirdi. Gerçi caddeden çok az araba geçiyordu ama gene de tedbirli olmalıydı. Önce sosisi açtı, bir tane köpeğe doğru attı, köpek sosisi havada kaptı ve hemen yuttu. Az ötede beyaz, iri bir kedi belirdi; o da etin kokusunu almış olmalı. Bir sosis de ona attı, bu köpekle kedinin arasına düştü. Almak için kedi atıldı ise de köpek ondan daha çevik davrandı ve kediye hırladı. Korkan kedi geriye çekildi. Bir sosis daha çıkardı, bu sefer tam kedinin önüne attı, köpek saldırdı fakat sosisi kapan kedi kaçtı. Salamda da aynı yöntemi uyguladıysa da çoğunu gene köpek yedi. Yiyecekler bittikten sonra köpeğin başını okşadı, az ilerideki kedinin de.

Parka girdi, büfeye yakın bir banka oturdu. Hava güzeldi; ne sıcak ne de soğuk. Kahve ve maden suyu siparişini verdi, içip hesabı ödedi. Etrafı biraz seyretti, ağaçlara, çiçeklere, hatta yerdeki çeşit çeşit otlara hayranlıkla baktı. Giderken bahçe kapısında onu bekleyen köpeği gene sevdi ve mezarlığın yolunu tuttu.

Mezarlıkta Suziki'yi aynı yere park etti, torpido gözündeki günlüğü alıp arabadan indi, ilerideki çimenlerin üzerine oturdu. Etrafı çiçek doluydu. Çiçeklerden gelen kokuyu derin derin çekerek ciğerlerine doldurdu. Ormanı ve koyu seyretti. Okumaya başladı.

● ● ●

BİR ÖLÜNÜN GÜNLÜĞÜ

6 Mart

Şeytanın tek amacı insanlara kötülük yaptırmak mıdır? Sanmıyorum. İyiye, güzele de götürmeye çalışır insanı. Her kötü içinde en az bir iyi barındırır. İnsanın bu iyileri görebilmesi kötü olarak nitelendirdiğimiz şeytan sayesinde mümkündür. Şeytanla takışmadan, anlaşarak iyiyi, güzeli bulabiliriz. Tabii şeytan bazen belki de çoğunlukla kötüye de sevk eder bizi; ama o kadarcığını görmemek lazım! Şeytanla dost olunur mu? Tarihte şeytanla dostluk kurmuş bir papadan bile bahsediliyor. Demek ki olunabiliyormuş!

Şeytan, beni öldüren kişiyi kötülük yapmak için teşvik ettiği gibi, mutlaka iyilik yapması için fırsatlar da yaratmıştır. Bu kişi bir tıp mensubu. Çok zeki demek onun için belki az gelecek, çünkü o bir dahi. Tıp fakültesini birincilikle bitirmiş, cerrah olmuş. Çok sayıda insanın derdine çare bulmuş, hayatlar kurtarmış. Kazandığı para ile fakirlere yardım etmiş, öğrenci okutmuş. Çok yüksek ücret teklifinde bulunan özel hastaneleri reddedip devlette görev yapmış.

Ve bir gün beynindeki devreler karışmış, yani delirmiş. Benden önce iki kişiyi öldürmüş. Bu bilinenler, daha da fazla olabilir. Tabii deli olduğu anlaşılınca ceza filan verilememiş, bir akıl hastanesine yatırılmış. Burada da boş durmamış, birkaç hasta arkadaşını yaralamış. Kesici bir alet gördüğü zaman onu hemen bir insan üzerinde denemeye kalkıyormuş. O yüzden ilk zamanlarda çok sıkı tecrit uygulanmış, hareketlerinde birkaç yıl sonra düzelme görülünce bu uygulama gevşetilmiş ve o da fırsattan yararlanıp akıl hastanesinden kaçmış. Aynı gün bir market kasasını ve iki kişiyi soymuş; böylece kendini bir müddet idare edecek paraya sahip olmuş. Parası bitince her defasında aynı soygun yöntemini uyguluyor, birkaç gün geçinebilecek kadar paraya ulaşınca soygunlara ara veriyormuş.

Onu görenler deli olduğuna asla inanmazlar. Konuşması düzgündür, ikna yeteneği müthiştir.

Bu deli aşık olmuş; kırk yaşından sonra, hem de bir fahişeye; tabii delirmeden önce! Hikayesi şöyle: Doktor, yorucu bir günün mesai bitiminde bir kafenin dışarıdaki masalarından birine oturmuş, geleni geçeni seyrediyormuş; aslında buna pek seyretme de denemezmiş ya. Çünkü kendini çok yorgun hissediyormuş ve bakıyormuş ama bir şey görmüyormuş; kolay değil dokuz saat süren bir ameliyattan çıkmış. Hem de hiç ara vermeden dokuz saat çalışmış.

Lakayt bakışları ansızın bir kişiye odaklanmış ve şimdi hem bakıyor hem de görüyormuş. Hafifmeşrep, alımlı bir kız kırıtarak önünden geçmiş. Kızın şehvet dolu bakışları hemen fark ediliyormuş. Kız, yuvarlak kalçalarını ortaya çıkaran siyah bir pantolon giymiş, üst tarafında da birkaç rengin içiçe girdiği bir bluz. Bu ayartıcı bedene bakmamak için çok güçlü bir irade gerekirmiş. Küçük göğüslü, sarı kıvırcık saçlı, ince dudaklı bir kadın...

Kızın arkasından sırtında kirli bir gömlek, ayağında yırtık pırtık pantolonlu yayık ağızlı, kıvrık dudaklı bir genç gidiyormuş. Kızı ve bu genci bakışlarıyla bir müddet izlemiş, sonra hesabı ödeyerek kızın peşine düşmüş. Aralarında bir hayli mesafe olduğu için adımlarını hızlandırmış.

Karşısından kızlı oğlanlı bir grup geliyormuş, biraz gürültücü. Onlara kızmış, terbiyesizliklerini yüzlerine vuracak bir şeyler söyleyecek gibi olduysa da vazgeçmiş. “Bana ne! Ben mi düzelteceğim hataları?” diye düşünmüş. Acayip olaylar birbirini kovalamış. Bir yandan bunlara dikkat ederken diğer yandan hafifmeşrep kızı kaçıracağından da endişe ediyormuş.

İşte bir acayip olay daha: Uzun boylu, çatık kaşlı, sol yanağında yara izi olan bir adam elindeki bastonu kaldırımın kenarına vura vura gidiyormuş. Sinir bozucu bir ses çıkarıyormuş baston her vuruşunda. Sinirleri bozulduğu için bazıları küfür ediyor (sesli), bazıları homurdanıyor, bazıları da söyleniyor ama ne dedikleri belli değilmiş. Adamın aniden ağzı kuduz köpek gibi köpürmüş, elindeki bastonu fırlatmış. Yüzü hem kızarmış hem sararmış, gözleri faltaşı gibi açılmış ve kendini yere atıp debelenmeye başlamış. Debelenmesi bitince ayağa kalkmış, pis pis küfretmiş ona buna şuna. Etrafta polis yokmuş ama resmi üniforması sırtında bir zabıta memuru varmış. Bu memur ona yaklaşıp bir şeyler söylemiş, koluna girip götürmüş. Giderken küfür etmiyor sadece sık sık arkasına bakıyormuş. Bir ara gülümsemiş, bu çok uzun sürmemiş; sönüp gitmiş. Suratı gene asılmış.

Bitmedi. Bir tane daha: Elmacık kemikleri ileriye fırlamış isterik bir kadın önce kendini yere atmış -sanki az önceki o adamı taklit edercesine- bunu gören birkaç kişi çığlık çığlığa kadına doğru koşmuş, ama kadın onlar gelmeden ayağa kalkıp, üzerini elleriyle silkeleyip hiçbir şey olmamış gibi yürümüş. Amacının dikkat çekmek olduğu belliymiş. Bir haykırış yükselmiş, nereden geldiği belli değilmiş. Sağına, soluna, arkasına bakmış haykırışın sahibini bulamamış. “Boş ver, manyağın birinin krizi tutmuştur!” deyip yoluna devam etmiş. Kız hâlâ görüş alanı içindeymiş.

Kızla arasındaki mesafeyi kapatmış, neredeyse yanyana denilebilecek şekilde yürüyorlarmış. Kıza bir şeyler söylemeye niyetlenmiş, yapamamış. Keşke yapsaydım diye hayıflanmış, zira kız bir kapıdan içeri girip kaybolmuş. Girdiği kapının yanındaki duvarda buranın bir otel olduğunu anlatan tabela varmış. Birkaç dakika ne yapacağına karar veremeden otelin önünde beklemiş ve sonunda girmeye karar vermiş.

Resepsiyondaki görevli onu güler yüzle karşılamış, nasıl yardımcı olabileceğini sormuş.

-Az önce giren bayan... demiş, sözünü bitirmeden görevli:

-Gül hanım, üç yüz iki numarada kalıyor.

-Görebilir miyim?

-Tabii görebilirsiniz, ücret beş yüz lira...

Bu açıklamadan kızın fahişe olduğunu anlamış. Ama şaşırmamış, sürprizlere alışıkmış. Hemen elini cebine atmış, fazla nakit taşıma alışkanlığı olmadığı için o kadar para çıkmamış. Kredi kartıyla da ödeyebileceği söylenince kartını çıkarmış.

-Efendim, asansör sol tarafta, üçüncü kata çıkacaksınız, oda numarası üç yüz iki. Ben geldiğinizi haber vereceğim. Diyerek bir kez daha hatırlatmada bulunmuş görevli.

Odanın kapısına geldiğinde heyecanlanmış, oysa daha önce benzeri birçok deneyimi olmuş ama böylesine hiç heyecanlanmamış. Kapıya vurmuş, önce anahtarın sesi duyulmuş, sonra da kapı açılmış.

Bundan sonrası da var tabii ama kişinin özel yaşantısına girdiğinden ve biraz da müstehcen olduğu için, oda içinde yaşananlar anlatılmayacak!

● ● ●

Günlükteki son cümleye canı sıkıldı, zaten oldum olası sansürden nefret ederdi. Yaşanmış bir olay varsa onun anlatılması neden sakıncalıydı?

Bu aralar sık sık öfkeye kapılıyordu, en çok da kendineydi kızgınlığı. Yaptıklarına, çoğunlukla da yapamadıklarına kızıyordu. Zincire vurulmuş bir esir gibiydi, bu yükü kaldıramıyordu işkence çeken ruhu.

Bir bulut geçti sessizce, onu bir başkası izledi. O kadar. Sonradan gelenler pek gidici değildi, çakıldılar kaldılar. Şimdi, kurşuni renkteki gök küresi kinle bakmaya başladı yeryüzüne, intikam almak ister gibi. Bir kuş havalandı çam ağacının arkasından, adı belli değil, ama tembel olduğu kesin, çünkü uçuşu isteksiz.

Etrafı seyrederek biraz oyalandı ve tekrar günlüğü eline aldı. Okuyacaktı.

● ● ●

BİR ÖLÜNÜN GÜNLÜĞÜ

17 Mart

Takatsiz, ümitsiz, bedbaht, yalnız, çaresiz bir adam... Bağırmak istedi, hiç sesi çıkmadı; bir kez daha denediyse de bu sefer çıkan da sadece bir hırıltıydı.

21 Mart

Hayallerini asla öldürme, yaşat. Yaşat ki sen de yaşayasın. Onlar bir gün gerçeğe dönüşür mü dönüşmez mi kaygısını düşünme. Gerçeğe dönüşseler ne olur dönüşmeseler ne olur? Onlar sen yaşadığın müddetçe yaşadıklarına göre...

3 Nisan

Günleri acı ve sıkıntılarla doldu boşaldı. Gaipten haber veren birini bulsa da geleceğinin nasıl olduğunu öğrense.

Cennette yavaş ve melodiyi andıran bir sesle konuşan melekler, baldan tatlı gümüş rengindeki kevser suyu ile yıkananlar; öte tarafta yani cehennemde ise bir iblis bir mezar taşını hırsla tekmeliyor, yetmiyor tükürüyor, bağırıyor; çirkin sesi kulakları tırmalıyor, ceza çekenlerin çığlıkları bu sese ekleniyor.

8 Nisan

Ayaza çeken bir gece. Bağırmak istiyor, susuyor; çünkü soğuk sesi bastırıyor... Başka bir gece: Çığlık atarak uyanıyor, korkuyla bağırıyor, sayıklıyor. Dudaklarını nefretle büzüyor, sinirli bir sesle birkaç kelime konuşuyor. Ne dedi? Hiçbir şey...

11 Nisan

Anladım ki, varolmak öyle abartılacak, çok önemli bir olay değildir. Bir yanlışlık sonucunda ortaya çıkmış olan sıradan bir hatadır. Oluşunda sıradanlık vardır ama sürdürülebilirliğinde acı ve keder... Varoluşun yanlışlarını, evrim düzeltmeye çalışıyor. Başarabilecek mi? Zaman gösterecek! Milyarlarca hatta daha fazla yıllar sonrası.

17 Nisan

Cennete gitmek için suç işlemekten kaçınan, iyilik yapmaya çalışan bir insan alçağın, sahtekarın ta kendisidir.

● ● ●

Günlük bu tarihlerde kısa kısa yazılmıştı. Daha sonra yaklaşık iki aylık sürede ise saçma sapan ifadeler vardı. Bu zırvaları da okudu ama zaman kaybettiği için canı sıkıldı. Bir ara günlüğü okumaktan vazgeçmeyi düşündü. Götürüp mağaraya bırakayım, dedi. Doktorun yaşantısını merak ettiği için bunu yapmadı. Çünkü sayfaları karıştırdığında daha okunacakların olduğunu gördü. Belki bu sayfalarda aradığını bulabilirdi.

Önce mırıltılar geldi. Bu doğanın mırıltısıydı. Ardından gökyüzü karardı, asık suratlı çatık kaşlı bulutlar güneşi esir aldı. Güneşin imdadına rüzgâr yetişti, ama şimdilik gücü yetmedi. Bulutlar adeta çakıldı gökyüzüne. İleride, çok ileride bir ışık parladı. Şimşek. Az sonra da gök gürledi. Işık gene parladı, bu sefer gürlemeden farklıydı her şey; adeta gök yarılmıştı. Ateş saçan yıldırımdan korktu; çünkü ateş açgözlüdür, yayılmacıdır, hızlıdır, bulaşıcıdır, arsızdır ve yaktığı her şeyi aynılaştırandır.

Her an yağmur yağabilirdi. Tek tek ele alındığında su damlaları ne kadar güçsüzdür; birleştiklerinde ise güçlerinin sınırının bile olmadığı örnekler vardır. Sel suları yolları basar, ağaçları sürükler, evleri yıkar; deniz dalgaları kocaman gemileri batırır.

Pansiyona dönüp odasına çıktı. Pencere kenarında uluyan rüzgarı dinledi. Bu ses çocukluğunda dinlediği canavar masallarını hatırlattı. Ne kadar çok korkardı, sanırdı ki uyurken bu canavarlar onun boğazına sarılacak. O nedenle yorganı başının üzerine çekerdi. Tabii terden sırıl sıklam olur, zor nefes alırdı yorgan altında, ama gene de bundan vazgeçemezdi.

Rüzgâr inleyerek, sızlanarak varlığını hissettirmek ister önce; kendini daha iyi anlatabilmek için bazen şiddetini artırıp kükreyerek fırtınaya dönüşür. Bakalım beklediği olacak mıydı? Olmadı, o da yattı; uyumak için erken olsa da deneyecekti. Hayret! Çabucak uyudu.

Uyandı, esnedi, gerindi, sağ eliyle gözlerini oğuşturdu, sonra yatağın içine oturdu, yorgan karyoladan aşağıya düştü, eğilip almaya üşendi. Öylece birkaç dakika durdu.

Yıllar yıllar öncesine gitti. O gözleri derin bakışlı, mahzun ve sessiz, incecik dudaklı, siyah kaşları birleşik kız geldi aklına. Şimdi acaba neredeydi, ne yapıyordu? “Boş ver, bana ne! Ne yaparsa yapsın. Bana zehrini akıtan bir dişiyi neden merak edeyim ki?” dedi; dedi demesine ama kendini hissiz, cansız, hareketsiz bir cisim gibi hissetti; kaskatı. Yüzüne bir tokat aşketti, homurdanmaya başladı, çünkü böbreklerinden gelen bir ağrı onu kıvrandırıyordu. Buna rağmen acelesi varmış gibi yataktan atladı, giyindi, elini yüzünü yıkadı ve koşarcasına alt kata indi. Kahvaltı edecekti. Masanın üzerindeki bardaklar, tabaklar ve diğer eşyalar bir tuhaf göründü gözüne; içi de bir tuhaf olmuştu, belki de bu tatlı bir başdönmesiydi; büyütmek gereksizdi o yüzden. Böbrek ağrısı devam ediyordu.

Kahvaltıdan sonra günlüğü alarak pansiyondan ayrıldı. Bugün Suziki'yi dinlendirecek, kasabayı yayan dolaşacaktı. Önce diğer kasabadaki gibi bir park aradı. Buldu bulmasına da burası çok küçüktü. Oturmak için sadece beş bank vardı ve dördü doluydu. Boş olana oturdu. Kuşlar ötüşüyordu, olağan bir gün. Parkın yanından geçen caddeye baktı; insanların çoğu acele ediyor, yapılacak bir işi olmayanlar da bu aceleci modaya ayak uyduruyor, daha doğrusu ayak uydurmak zorunda olduklarını zannederek diğerlerini farkına varmadan taklit ediyorlardı.

En yakınındaki bankta oturan adam dikkatini çekti, karşıdan da yüksek ökçeli ayakkabılarıyla yürümekte zorlanan genç bir bayan geliyordu. Adamda gaga gibi bir burun, büyüklükleri farklı iki ela göz, tavşan derisi gibi bir cilt, kirpiyi çağrıştıran saçlar, kafaya göre küçük kalan kulaklar, sırtında lime lime bir elbise... Dudaklarını yakmak üzere olan sigarayı iki parmağı ile tutup ağzından alıp birkaç metre öteye fırlatıyor. Başını çevirip bakmaya üşeniyor, yüksek ökçeli bayanın çıkardığı takırtıya. Eli ceketinin cebindeki su şişesine gidiyor, itinayla ve yavaş yavaş içiyor birkaç yudum. Suyunun bitmesinden korkar gibi bir hali var. Nitekim birkaç yudum daha içtikten sonra şişeyi göz hizasına getirip dikkatlice bakıyor.

O kız geldi gene gözlerinin önüne. Yaşı bir taşkınlık, bir çılgınlık yapmaya müsait değildi, ama ya bunun tam tersi yönünde olan duyguları! Kuytu bir yer arayıp dinlenmek, saklanmak istedi; buradan daha kuytu bir yer nerede bulabilirdi ki! Nefsiyle mücadele ederek bu kadından kurtulmalıydı. Defalarca denemişti bunu boş yere. Kızın söyledikleri aklına gelince “Ben katı ve merhametsiz bir adam mıyım?” diye sordu kendine. “Değilsin” diyen latif bir söyleyiş duydu, onun sesiydi bu. Esrarlı bir cazibesi vardı, onu göğsüne her bastırdığında kalbi dışarı çıkmak ister gibiydi. Bu kadın muhayyilesine sığmıyor, taşıyordu. Onu terk ettiğine pişman oldu. Bunu yapsa yapsa kibirli bir alçak, biraz da kafası çatlak bir adam yapardı. Yoksa o böyle biri miydi?

Burası hoşuna gitmemişti, dinlenmek için gelmişti ama daha çok yorulmuştu, üstelik mutsuzdu da. Caddeye çıktı, bir müddet dükkanları seyrederek yürüdükten sonra, bir ara sokağa saptı. Nereye gidecekti? Bir fikri yoktu.

Yoksul bir mahalleye geldi. İşte, bakımsızlıktan dökülen yamru yumru yani çarpık, saçaklarındaki olukları birkaç yerden kırılmış iki katlı bir bina. Alt katın kapısı hemen yaya kaldırımın yanında, üst kata oldukça dik bir merdivenle çıkılıyor. Balkonunda asılı birkaç parça çamaşır var. Badanasız sandı, değilmiş; biraz dikkatli bakınca sarı badanasının griye döndüğünü farketti.

Yanındakinin ondan farkı yok. Çatlak bacalı, çökük çatılı, kırık giyotin pencereli bir ev. İçinin hali dışından daha beter olmalı, mutlaka odaların içi yıkık döküktür, zemindeki kirli tahtalar yer yer küflenip çürümüştür, palan pandıras kısacık kilimler bu perişanlığı kapatmaya yetmemiştir, örümcek ağları, fare delikleri, sinek ölüleri evin vazgeçilmezleri olmuştur. Acaba böyle miydi? İşte bu evin kapısı ardına kadar açık duruyor. Bakabilirdi. Kapıya iyice yaklaştı, eşikte durdu. İçeride insan göremedi, biraz dikkatle baktı, yaşlı bir bayan seccade üzerinde oturmuş tespih çekiyordu. Çok yaşlı biri olmalıydı. Evin içi zannettiği gibi değildi, aksine temiz ve tertipliydi.

Oradan ayrılacağı sırada kadın onu gördü, seccadeye toplayıp tespiği elbisesinin cebine koyup ayağa kalktı, kapıya geldi. İri baygın gözlü, bumburuşuk suratlı bir ihtiyar; yüzü kırış kırış, başörtüsünden taşan saçları bembeyazdı.

-Buyur, birine mi baktın. Dedi.

-Baktığım kimse yok. Ben buranın yabancıyım da, görülebilecek neresi var diye soracaktım. Amca filan yok mu?

-Yok. Bir yere kadar gitti, az sonra gelir. Buyur gel içeri. Yorulmuşundur, bir şeyler içip dinlen.

Ayakkabılarını dışarıda çıkarıp içeri girdi, kadının gösterdiği sedire oturdu. Kadın yaşından beklenmeyen bir çeviklikle hareket ediyordu. Birkaç dakika içinde bir bardak ayran getirip ikram etti.

-Bizim buralarda öyle gezilecek görülecek pek bir yer yoktur, ama istersen baraja gidebilirsin. Yalnız uzaktır, sonra söylemedi deme. Buradan çıkınca dümdüz git, kasabanın çıkışında mezarlık var. Mezarlıkta yol ikiye ayrılır. Soldakini takip edersen seni baraja götürür. Dedi.

Yaşlı kadına teşekkür edip oradan ayrıldı. Evleri geçip gittikten sonra mezarlığı gördü, içine girip bir servi ağacının altında oturup dinlenecekti. Gerçi ağacın pek gölgesi de yoktu ya, olsun idare ederdi. Yatıp uzanmaya hiç uygun olmayan bir yer olmasına rağmen önce ağaca sırtını dayadı, birkaç dakika sonra da oraya uzandı. Gözleri kapandı. Hayatında ilk defa bir mezarlıkta uyuyordu.

Her tarafa ruhlar gizlenmiş; bir kısmı mezarların içinde, bir kısmı ise dışarıda ağaçların çalıların arkasında. Gelenleri gidenleri gözlüyorlar; bazen gözlemekle yetinmeyip irtibat kuruyorlar. Korkutma, zarar verme, hele öldürme gibi bir amaçları yok. Buna rağmen her irtibat kurdukları kişi zangır zangır titriyor, en azından heyecandan nefes almakta zorlanıyor.

Hayalet bir an belirdi, sonra kayboldu. Kalbi küt küt atmaya başladı, eli ayağı titredi, derin nefes aldı, yetmedi, bir daha derin nefes aldı. Biraz rahatlar gibi oldu.

Bir uğultu kaplıyor ortalığı, sanki ölülerin hepsi birden konuşuyormuş gibi. Ne denildiği anlaşılmayan acayip bir konuşma, bir gürültü, bir uğultu...

Can çekişiyormuş gibi titredi, elleriyle önce kafasını sonra göğsünü dövdü, başını mezar taşına birkaç kere vurdu ve ağlamaya başladı.

Uyandı. Gördüklerinin rüya olmasına sevindi. Daha fazla burada duracak olursa kim bilir daha nelerle karşılaşacaktı. Kalktı, birkaç adım atıp geri döndü. Günlüğü yattığı yerde unutmuştu. Yerden aldı.

Bir sevinç çığlığı attı yarım saat yürüdükten sonra; çünkü nihayet baraja ulaşmıştı. Baraj gölünün kenarında su içen bir keklik, viyaklayan üç kurbağa, oraya buraya koşturan çok sayıda kertenkele, pusuya yatmış avını bekleyen bir yılan vardı. Merak etti. Bakalım yılanın avı hangisi olacaktı? Belki de kertenkele, çünkü burada en çok dikkat çeken, göze çarpan canlıydı... Merak etse de beklemeye niyeti yoktu, bu avlanmanın saatlerce sürmesi de mümkündü.

Ziyaretçiler için hazırlanmış araları oldukça açık üç masa ve etraflarında banklar vardı. Yakın olan masada çocuklu bir aile oturmuştu, rahatsız etmemek için en sondaki masaya gitti. Oturmadan önce gölü ve arkasındaki ormanla kaplı tepeyi seyretti, derin nefes alıp temiz havayı ciğerlerine doldurdu. Günlüğün sayfalarını çevirdi:

● ● ●

BİR ÖLÜNÜN GÜNLÜĞÜ

5 Temmuz

Kaybetmek istemiyorsan sahip de olmayacaksın. Er ya da geç sahip olunanlar bir gün mutlaka kaybedilir. Bu hayat için de geçerlidir.

7 Temmuz

Her doğan insan masumdur, suçsuzdur, iyidir. Toplum onu arsız, suçlu ve kötü yapana kadar bu halleri devam eder. Yaşamın bazı dönemlerinde bazı insanlar tekrar o saf, temiz hallerine dönmek isterler; istemekle kalmazlar birkaç olumlu adım da atarlarsa da maalesef girilen bu yolun geriye dönüşü yoktur.

8 Temmuz

Öldükten sonra ne olacağını bilmek ister insan; kendine ve etrafına bu konuda sorular sorar, okur, araştırır, ölüm üzerine düşünür ve böylece aklı, ufacık odadan çıkar, evrenin sonsuzluğuna uzanır.

Tanımlayamıyorsam da biliyorum. Bu bende benden başka bir “ben” var. Bu “ben” ben değilim.

İstisnasız evrenin her tarafı doğurgan; dolayısıyla her şey doğurgan.

11 Temmuz

Düşünceden önce doğal, saf, duru bir bilinç dünyası gelir. Bunun keşfi farkındalık yaratır.

13 Temmuz

Toplumun ahlâkını bozan dinsiz(!), imansız(!) Sokrat'ı ölümle cezalandıran zihniyet, binlerce yıl sonra benzer suçlamayla Giardano Bruno'yu yakarak küle döndürüyor ve böylece dini kurtarıyor! Tabii yakarak cezalandırdırdığı binlerce belki de yüz binlerce cadıyı da buna eklemek gerek.

15 Temmuz

Evrenin ve dolayısyla insanın varoluşunun bir amacı var mıdır? Evet vardır, demek dinsel inançlara kapı aralamaktır ve binlerce yıl sürecek tartışmalara başlayıp hiçbir sonuca ulaşamamaktır.

Evrenin ve yaşamın sırlarını öğrenmek kişiye ne kazandırır?

16 Temmuz

Güneşin dünya etrafında dönüşünü sonlandırıp, dünyayı güneş etrafında döndüren zihniyet, özgür düşünen bireylerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

4 Ağustos

Sorgu meleği, günahkarların cezalarını çektikleri yanardağ kraterine benzeyen yerin üzerindeki sırat köprüsüne çıkmamı istedi. Çıktım. Bu köprü kıldan inceydi, altta cehennem ateşi vardı. Günahsızsam buradan karşıya geçip cennete girecektim; yok günahkarsam cehennem ateşinin içine düşecektim ve yanarak cezalandırılacaktım. Tabii korktum, bu kadar ince bir köprünün üzerinde nasıl yürüyecektim? Korksam da geçmeyi denemekten başka bir seçeneğim yoktu. Sırat köprüsü çok uzundu ve üzeri insan doluydu. Köprünün en ilerisinde sadece bir kişi vardı. Belki de bu insanlar arasından köprüyü geçen sadece o olacaktı. İnsanların çoğu ilk adamlarında, bazıları da birkaç adım sonra aşağıya düşüyorlardı. Ben de ilk adımımı atar atmaz köprüden aşağıya düştüm. Günahkarlarla dolu ateşin içindeydim. Sonrası felaket...

Ceza -dünyadaki zaman anlayışına göre ifade edersem- ilanihaye yani sonsuza kadar sürmüyor. Bittiğinde kendimi cennette buldum. Burada süt, bal ve şarap ırmakları akıyor, hava çok soğuk da değil çok sıcak da değil. Tertemiz su kaynakları ve her türlü meyve ağaçlarıyla dolu. Olmayan nimet yok. İçeni mutlu eden içkilerle, lezzetli etlerle dolu. İpekli elbiseler içinde salına salına yürüyen tomurcuk göğüslü, iri gözlü, bakire huriler... Daha neler neler!

Öteki dünyaya beni gönderdiği için Deli Doktor'a hiç kızmıyorum, onu affettim. Üstelik beni öldürmesinin de bir yanlışlık sonucunda olduğunu öğrendim. Çünkü onun esas öldürmek istediği şahsa çok benziyormuşum.

● ● ●

Güneşin batmasına yakın pansiyona döndü, tabii yürüyerek. Bu küçük kasabada binebileceği bir vasıta ne gezer. Çok yorulmuştu, bir an önce yatmak istiyordu, yatar yatmaz da uyuyacağını sanıyordu. Öyle olmadı.

Günlüğü okumak ona ölümü, mezarlıklar ise ölüleri hatırlatıyordu. Ölmüş tanıdıklarını, akrabalarını gözünün önüne getirdi, onlarla ilgili hatırında kalan hatıraları bir kere daha yaşadı. Kafası allak bullak olmuştu, tek bir konuda odaklanamıyor, zihni oradan oraya atlama yapıyordu. Ruhunun geçmişteki dingin halini özlemle andı. Nasıl anmasın? Hele bu yaşa gelinceye kadar yaşadıkları karşısında, o geçmişteki dinginlik ona sihirli bir dünya gibi geliyordu. Mukadderatındaki yani yazgısındaki garabetten, şimdi nasıl kurtulabilirdi? Bir yol, bir yöntem bulmalıydı.

Boğucu bir gece vaktiydi. Vücudunun her tarafı yapış yapış. Alel acele giysilerini çıkarıp duşa girdi, suyun hışırtısı hoşuna gitti, tabii verdiği serinlik de. Yıkandıktan sonra kurulanırken hıçkıra hıçkıra ağladı sebepsiz yere. Üzücü bir olay olmamıştı, geçmişe ait üzücü bir anı da aklına gelmemişti, öyleyse bu hıçkırıklar neden? Yoksa doktor gibi o da mı delirecekti?

Ağlamak iyi geldi, rahatlamıştı, göz kapakları kapandı ve uyudu.

● ● ●

BİR ÖLÜNÜN GÜNLÜĞÜ

19 Ağustos

Doktor, Gül'ü sık sık ziyaret ediyormuş. Bu gidişler sadece cinsel dürtülerini tatmin etmek için değilmiş; onun yanındayken huzur buluyor, mutlu oluyormuş. Saatlerce kalmak istese de işi buna engel oluyormuş. Gidişleri önce haftada birken sonra haftada üçe-dörde çıkmış.

21 Ağustos

Çılgınca bir düşünce dolanıp duruyormuş kafasının içinde. Feleğin çemberinden geçmiş bu adam, daha çocukken yerinde duramaz, hiçbir şey yapmasa duvarları tırnaklarıyla kazırmış. Kısacası hiperaktif bir çocukmuş, bir şeylerle meşgul edilmeliymiş, yoksa kontrol edilebilmesi çok zor hatta imkansızmış. Gül'ü içinde bulunduğu bu hayattan çekip almak istiyormuş. Gerekirse onunla evlenebilirmiş. Gül'e bu düşüncesini açıp birlikte yaşamayı teklif edince “Hayır” cevabı almış.

27 Ağustos

Dünyada yaşarken zaman, bana dedi ki:

-Aptal şey, beni harcadığını sanıyorsun; oysa tam tersi: Ben seni harcıyorum. Çünk ben hep vardım ve hep var olacağım. Ya sen?

28 Ağustos

İhbar ediyorum: Vuslat, aşkın katilidir. Gönül gözümle gördüm, kesin delillere sahibim.

3 Eylül

Gül, doktora neden hayır demişti? Çünkü korkuyormuş. Daha önce işi bırakmak isteyen iki arkadaşı bunu canlarıyla ödemişler. Kötü yola düşürdükleri kadınları satan üçlü çete, diğerlerine kötü örnek olur diye bu yolu seçmiş. Yoksa onun da doktora karşı bir eğilimi varmış. Bu adamlar, sadece ona değil, doktora da zarar verebilirlermiş.

Doktor onun hayır demesine rağmen umudunu hiç yitirmemiş ve her gittiğinde teklifini yinelemiş.

4 Eylül

Hiçbir insan kendi de değildir, “tek bir insan” da değildir. Her insan, diğer insanlardan farklı farklı özellikler almış “çoklu” bir insandır. O nedenle aynı kişi hem kıskanç hem cömerttir, hem merhametli hem gaddardır, hem iyi hem kötüdür, hem.... Yani bir adam hem Sokrat hem de onun idam fermanını imzalayan yargıç olabilir.

Bu sözler belleğine tabancadan fırlayan bir kurşun gibi gömüldü kaldı.

● ● ●

Sayfalar arasında gezindikten sonra günlüğü kapadı, çünkü içindeki hiçliğe giden yol, okumasını engelliyordu. Anı yaşamak istiyordu, olmuyordu nedense! Her istediğinde ya geçmişteki kötü bir anıya ya da gelecekte beklediği bir tehlikeye takılıyordu zihni. Kendini dünyadan silinmiş gibi hissediyordu; ya da hiç dünyaya gelmemiş gibi. Faka basmış insanın şaşkınlığını da yaşıyordu sık sık. Bu yüzden uykuları da piç olmuştu. Artık geç saatlere kadar gözünü kırpamıyordu.

Hayattaki farkındalığı aramak için düşünce yoluna saptı. İçgözlemi denedi olmadı, bir şeyler engelliyordu akışı. Bir yanlışlık vardı yönteminde. Terk etti bunu ve gözleyen değil gözlenen oldu. Bir anda saf, katkısız düşünceler akmaya başladı. Farkındalık bu olmalıydı. Varlığın gerçek doğasına ulaştığını anladığında o farkındalık kuşatmıştı her şeyi. Parçalanamaz, bölünemez, saf, duru bir öz.

Açık pencereden içeriye yayılan hanımeli kokusunu derin derin çekti ciğerlerine.

“Öldükten sonra ne olacağımı bilmesem de öleceğimi yüzde yüz biliyorum.” dedi.


 

● ● ●

BİR ÖLÜNÜN GÜNLÜĞÜ

19 Eylül

Gül kaybolmuş. Doktor üzgünmüş. Hayır cevabından birkaç gün sonra otele gittiğinde Gül'ü görememiş, sonraki gitmelerinde de. Resepsiyon görevlisi de, ya nerede olduğunu bilmiyormuş, ya da bildiği halde tembihlendiği için söylemiyormuş.

Aklına kötü ihtimaller geliyormuş. Ya üçlü çete Gül'e bir şey yaptıysa, ya yardıma ihtiyacı varsa... Evinin adresini bilmiyor, onu çalıştıran üçlü çetenin kimler olduğunu bilmiyor, telefonunun numarasını bilmiyormuş, sorabileceği kimse de yokmuş. Son çare olarak, irtibat kurulduğunda Gül'e vermesi için telefon numarasını ve adresini otel görevlisine bırakmış. Gerçi hiç umudu yokmuş arayacağından ama gene de “Hiç belli olmaz, belki de arar!” diyerek kendine teselli veriyormuş.

Bu kadın, doktorun cinsel güdülerini tatmin etmekle kalmayıp ruhunu da ele geçirmiş; yokluğunda çektiği acılar bunun kanıtıymış.

13 Aralık

Telefon etmemiş, ama aylar sonra Gül, bir mektup yazmış: “Beni arama, kaçmalıydım, kaçtım. Aslında bu senin için de gerekliydi. Doğru olanı yaptım. Lütfen üzülme, sana karşı olan duygularım tutkuya dönüşmeden bunu yapmalıydım. Yoksa sadece kendime değil sana da zararım dokunacaktı. Ve ben bu vebali yüklenemiyeceğimi anladım.”

Defalarca okumuş bu kısa mektubu doktor. Buradan bir ipucu çıkarmaya çalışmış. Hatta zarfı ve üzerindeki silik damgayı incelemiş. Mektubun gönderildiği postaneyi bile bilse, onun için önemli bir ipucu olabilirmiş.

Bundan sonraki hayatına Gül'süz mü devam edecekti? Bu yaklaşmakta olan sırlarla dolu bir kaderin ayak sesleri miydi? Boğazında düğümlenen hıçkırıklara hakim olamamış koyvermiş gözyaşlarını. Ağladıkça ağlamak istiyormuş. Neyse ki başkaları ağladığını görmüyormuş, bu onu rahatlatıyormuş.

Mutlu olmak, acı çekmemek, sevmek ve sevilmek istiyormuş. Nasıl? Bunun yolunu kendi deneyimleri ile bulmaktan başka bir çaresi yokmuş. Şüpheciliği giderek artıyormuş. Bu halet-i ruhiye içerisinde iken zaten başka türlü olamazmış. Kimsenin onu sevmediğini, ona güvenmediğini, inanmadığını sanıyormuş. Bencildi, bunu o da kabul ediyordu, ama yalancı değildi, hırsız değildi, saygısız hiç değildi. Her insan gibi o da korku ve umut kıskacındaydı. Bir korkuya bir umuda gidip geliyordu. Korkuyormuş Gül'ü bir daha görememekten, ama görme umudunu da yitirmek istemiyormuş.

Beyaz bulutları yakalasaydı, üzerlerine binip şöyle bir dünya turu yapsaydı! Gezdiği yerlerde gördüğü yangınları bulutlardan su akıtarak söndürseydi, kurak topraklara yağmur yağdırsaydı, susuz hayvanlara ve tabii insanlara su ikram edebilseydi.

23 Aralık

Ve doktorun beklediği telefon gelmiş, tabii telefonunun diğer ucundaki Gül'müş. Heyecandan kekeliyerek konuşuyormuş. Daha önceden, aradığında ona ne diyeceğini, nasıl ikna edeceğini defalarca tekrarlayıp ezberlemesine rağmen o sırada hepsini unutmuş. Neyse ki Gül'ü telefonda uzun süre tutmayı başarmış da söyleyecekleri aklına gelmiş. Gül'ü evine çağırmış, isterse gelip alabileceğini söylemiş; Gül gelmesinin sakıncalı olabileceğini ve bunu halledebileceğini belirtmiş. Gelme saati konusunda bir söz verememiş, o nedenle merak etmemesini söylemiş.

Doktor sevinç içindeymiş. Evi derleyip toparlamış, beklemeye başlamış. Saatler saatleri kovalamış, her duyduğu araba sesinde cama koşmuş ve tabii hayal kırıklığı yaşamış. Gül geldiğinde saat geceyarısını çoktan geçmiş.

Gül geceyi ve sonraki günleri orada geçirmiş; bir daha da o hayata geri dönmemiş. Doktor onu evlenmek için ikna etmeye çalışmış. O da herkesin bildiği bir hayat kadını yani orospu olduğunu, böyle bir evlilikle herkesin alay edeceğini, doktorun da zor duruma düşeceğini söyleyip teklifi reddetmiş.

Doktor. “Diğer insanlar ne der endişesi mi yaşıyorsun? Ne derse desinler; onlar zaten diyeceklerini bugüne kadar demediler mi? Sana “orospu” yaftasını yapıştıranlar ne diyecekler diye endişe ettiğin o insanlar değil mi? Dün söylediğinin, dün yaptığının tam tersini bugün hiç çekinmeden söyle ve istersen tam zıttı bir davranışta bulun. Korkma. İnsanların çoğu senin ne dediğini çoktan unuttu bile; ne yaptığını da unutacaklardır; unutmayanlar da son söylediklerini belki de hiç dikkate almayacaklardır. Başkaları için değil, kendin için yaşa! Sen şimdilerde, gücü tükenmek üzere olan bir avsın; çünkü kaçıyorsun ve de saklanıyorsun. Avcı mı? Ondan çok var, ama ikisi en önemli: Hayat ve kader. Ben sana birlikte hayat ve kadere direnmeyi teklif ediyorum.” Demiş.

Israrı sonuç vermiş. Nikah hazırlıkları başlamış. Resmi evraklardan Gül'ün gerçek adının Asiye olduğunu öğrenmiş.

25 Aralık

Aynı insanlar, farklı zamanlarda neden aynı değiller; konuşmaları farklı, gülüşleri farklı, yürüyüşleri farklı diye düşünüyorsun. Gerçekte onların hepsi senin dışındaki varlıklardır. Ve varlıklar algılandıkları gibidir, salt gerçek görüntülerinin ne olduğunu bilme imkanı yoktur.

26 Aralık

Eşyanın ruhu var mıdır? Cansız olduğuna göre yoktur denirse buna animizm hemen karşı çıkar.

● ● ●

Günlüğün bundan sonraki bazı sayfalarında yazılanlarda ne anlatıldığı ya da anlatılmak istendiği belli değildi. Oraları hızla okuyup geçti, son sayfalara gelmişti. Bunları okumayı yarına bıraktı. Hem artık bu kasabadan gitmek de istiyordu. Uyudu.

Sabah kahvaltısını edip pansiyondaki hesabını kapattı, vedalaştı. Suziki'ye binip bu kasabadan ayrıldı. Diğer kasabaya gelince arabayı park edip arkadaşı köpeği aradı, yoktu. Başına kötü bir şey gelmiş olabileceği ihtimali aklına geldi, üzüldü. Parkın içine girip bir banka oturdu. Yanındaki bankta da üç kişi vardı ve hararetli hararetli konuşuyorlardı. Dinle, imanla, öteki dünya ile, cehennem v.s ile ilgiliydi tartıştıkları konu. Biri “ Günahkarların çoğu, bu dünyaya yılan olarak doğmuşlardır. Çünkü sürünmek onlara verilebilecek en büyük cezadır.” diyordu. Zaman üstü duyguları kışkırtanlardan nefret ediyordu, bu sefil yaratıkların tümüne lanet etti. Neyse ki fazla kalmadılar, aceleleri varmış gibi birden kalkıp gittiler.

Yerleri doldu bile. Bu sefer gelenler biri tombul diğeri balık etinde, iyi giyimli iki kadındı. Tombul olan oturur oturmaz konuşmaya başladı ve konuşmasını hiç durmadan sürdürdü. Diğeri sesini çıkarmadan hep dinliyordu. Zarif, ağırbaşlı, hoş bir kadındı; sessizliği güzelliğine güzellik katıyor, adeta onu büyüleyici bir varlık haline getiriyordu. Tombul kadın “Başkalarından değil, önce kendinden hoşnut olmalı insan.” deyip, şuh bir kahkaha attı, ortalığı çınlatan kahkahası, caddeden boğuk sesler çıkararak geçen bir otomobilin gürültüsüne karıştı.

Ocak görevlisi yanına gelince kahve siparişini verdi. Siparişi alan önceki görevli genç değildi; bu orta yaşlarda, kısa boylu bir adamdı.

Kuşlar süzülüyordu havada, biraz gururlu biraz da meraklı. Çiçeklerin tatlı kokusu havayı ağırlaştırıyor, her derin nefes alışta adeta bir kadeh şarap içmiş gibi oluyordu insan.

Burada bilerek oyalanıyordu; belki köpeği görürüm umuduyla. Çünkü onunla da vedalaşmak istiyordu. Çok beklediyse de göremedi. Arabaya binip mezarlığa doğru yola çıktı.

Mezarlığın karşısındaki ağaçların arasına oturup günlüğü okuyacaktı. En uygun yeri bulmak için bir hayli arandı, karar veremiyordu. Bu arama sırasında farkında olmadan yoldan bir hayli uzaklaşmıştı. Çimen ve çiçek dolu bir yeri beğenip oturdu, birkaç dakika gökyüzünü seyretti. Bir uçurtma olup gökyüzünde süzülseydi, yüzlerce metre yüksekten yeryüzünü gözleseydi, ufalanlara acısaydı, rüzgara şiddetli esme diye yalvarsaydı, güneşe “havalara girme yükseğim diye, bak ben de varım” deseydi... İnsanoğlu hiç olmazsa şu harika gökyüzünü kirletmeseydi!

Nahoş bir koku duydu, burnunu kapattı; koku devam ediyordu, iğrenerek yere tükürdü. Koku giderek arttı. Oradan ayrıldı. Galiba yakında bir yerde leş vardı. En iyisi arabanın içiydi!


 

● ● ●

BİR ÖLÜNÜN GÜNLÜĞÜ

11 Ocak

Çoğu zaman ağlamak istersin ağlayamazsın, gülmek istersin gülemezsin; hatta bazen ölmek istersin ama ölemezsin.

Dostlarımdan, sevdiklerimden bir daha kavuşmamak üzere ayrıldım. Ölüme hazır mıydım? Hayır değildim. Ölmek için kararı ben vermedim ki. Doktorun hatası bu sonucu doğurdu.

Asiye evine, eşine bağlı örnek bir ev hanımı olmuş. Bütün gün ev işleriyle uğraşıyor, doktorun yolunu gözlüyormuş. Evden tek başına dışarıya hiç çıkmıyormuş; canı sıkıldığında Doktora söylüyor ve birlikte çıkıp dolaşıyorlarmış. Kadın ticareti yapan üçlü çeteden her an bir tehlike gelebilirmiş. Doktor bu üçlü çetenin kimler olduğunu da Asiye'den öğrenmiş: Hüseyin K. Avni S. ve Kazım L. Bu isimleri aklının bir köşesine kaydetmiş.

Evlendikten tam on bir ay sonra Asiye, artık unutulduğunu, başına kötü bir iş gelmeyeceğini zannetmiş ve evlerine en yakın markete alışveriş yapmak için gitmiş. Bu evinden tek başına ilk ve son çıkışı olmuş.

Doktor eve gelince defalarca zili çalmasına rağmen kapı açılmayınca cebindeki anahtarı kullanmış ve içeri girip karısına seslenmiş, odaların hepsine ve balkona bakmış. Evde kimse yokmuş. Bir yere gitmiştir, az sonra gelir deyip beklemeye başlamış. Boşuna. O gece ve daha sonra Asiye gelmemiş. Birkaç gün geçince, onu terk ettiğini kabul etmiş ama bir müddet sonra geri dönebileceğine umut bağlamış.

Sekiz gün sonra Asiye'nin cesedi ormanlık bir alanda bulunmuş, otopsi raporunda önce işkence edildiği, sonra da öldürüldüğü yazıyormuş. Ve işte doktorun beynindeki devreler bu haberden sonra karışmış.

Adlarını Asiye'den öğrendiği üçlü çeteyi yok etme planları yapmaya başlamış. Günlerce iz sürmüş. İşi gücü bırakmış. En sonunda bu adamları bir lokantada yemek yerken kıstırmış. Bir dakika içerisinde şah damarlarını keserek ikisini öldürmüş, ama nasılsa Kazım L. kaçıp kurtulmayı başarmış. İşte beni bu Kazım L.'ye benzettiği için yıllar sonra öldürmüş. Yanlış kişiyi öldürdüğünü anlayınca biraz üzüldüyse de bu cinayetten fazla etkilenmemiş.

Öldürdüğü iki kişinin başında, polisin gelmesini beklemiş, tutuklanmış, mahkemeye çıkarılmış, hastaneye sevk edilmiş ve akıl sağlığının yerinde olmadığına dair rapor verilmiş. Sonra da; akıl hastanesinde geçen yıllar, kaçış ve içindeki intikam ateşi...

GÜNLÜĞE NOT:

İnsanoğlu hep bir mucize bekleyişi içindedir. Milyonlarca yıldır nasıl ki dünyamıza bir UFO(uçan daire) inmemişse, bir tek mucize de görülmemiştir. Hayaletler, cinler, periler, zebaniler yani duyu ötesi algılamadaki tüm olay ve semboller için de bu yargı geçerlidir. Bunların hepsi masalların, mitolojilerin, destanların konusudur. Yani lafügüzaf... Bir de öteki dünyayı bu bakış açısından değerlendirin.

Katil Deli Doktor

● ● ●

Notu okuyunca şaşırdı, hayal kırıklığına uğradı, sonra duyduğu hayal kırıklığı yerini öfkeye bıraktı. Günlerdir bu günlüğü boşuna mı okumuştu? Yırtmalıydı defteri, yırtamadı; çünkü ona ait olmayan bir şey üzerinde tasarrufta bulunma hakkı yoktu. Demek ki, Katil Deli Doktor'un anlattığı bir masal için bunca zamanını harcamıştı!

Yüzü kasvetli ve donuktu. Sinirden eli ayağı titriyordu. Günlüğü yerine bırakacaktı; arabadan aşağı indi, yerdeki altın sarısı yaprakların üzerine basarak yürüdü. Mağaranın kapısına gelince durdu, etrafı dinledi, ses yoktu, yavaşça içeriye süzüldü, çakmağı yaktı, mumu tutuşturdu. İçerisi bıraktığı gibiydi, demek ki o günden beri gelen giden olmamıştı. Defteri aldığı yere koydu, mumu söndürüp oradan ayrıldı.

Suziki'ye bindi. Önce marşa sonra gaza bastı.

“-Gidelim, n'olur buradan bir an önce gidelim!” dedi.

● ● ●

Sekiz gün sonra, başlığı büyük puntolarla yazılmış bir gazete haberi: DÖRT KİŞİNİN KATİLİ DELİ DOKTOR YAKALANDI

Daha önce üç kişiyi öldürmüş olan Katil Deli Doktor, bugün de Kazım L.'yi öldürdükten sonra kaçmış ama emniyet güçlerinin sıkı takibi sonucunda bir mağarada yakalanmıştır. Saklandığı mağarada yapılan aramada ele geçirilen defterde, önceki üç cinayeti nasıl işlediği de anlatılmaktadır...

S O N


 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

ÇİZMEDEN ÇIKAN ÇOCUK
Tatar Türklerinin Edigey Destanı, 110 sayfa
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL  

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün2294
mod_vvisit_counterDün2637
mod_vvisit_counterBu Hafta12511
mod_vvisit_counterGeçen Hafta30158
mod_vvisit_counterBu Ay77744
mod_vvisit_counterGeçen Ay130067
mod_vvisit_counterToplam22580513

Şimdi: 35 misafir var.
IP: 3.233.242.204